Ana Sayfa Blog Sayfa 629

Hayvan hakları savunucuları Ankara’da buluştu: Ormanda barınak olmaz

81 ilden gelen hayvan hakları savunucuları, Ankara’daki Anıt Park’ta düzenlenen “Büyük Ankara Buluşması”nda bir araya geldi. 

Birçok sivil toplum örgütünün de desteklediği buluşmaya katılan göstericiler, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nde oylanarak kabul edilen ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın imzasına sunulan yeni Hayvanları Koruma Kanunu‘nu protesto etti.

Gösteride, Konya’da belediye çalışanı tarafından kürekle dövülerek öldürülen köpeğe atfen “Kürekle değil yürekle geliyoruz” yazılı döviz dikkat çekti. Bir hayvansever, farkındalık yaratmak amacıyla köpek maskesi giyerek kafese girdi.

Fotoğraf: Necati Savaş
‣ Hayvan hakları için tek yürek oldular: Sahipsiz değiller!
‣ Hayvanlar dört ay önce sokaklardan toplatıldı: Şimdi ne yapıyorlar?

Kötü barınak koşulları 4 Şubat’ta protesto edilecek

Mitinge katılan kurumlar adına ortak açıklama yapan Haydar Özkan, Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi’nin yerel yönetimlere hayvan barınağı için ormanlık alanlarda yer tahsis edileceği yönündeki açıklamasına karşı çıktı.

Özkan, bu alanların hayvan sayısında patlamaya ve yeni hayvan katliamlarına neden olacağını ifade etti. Bin 389 belediyenin bin 200’ünde bakımevinin olmadığını ve kısırlaştırma yapılmadığını belirten Özkan, tek çözümün sürdürülebilir kısırlaştırma olduğunu vurguladı.

“Kürekli eller kırılsın” sloganı atılan mitinge CHP Milletvekili Mahmut Tanal da destek verdi. Müzisyen Cüneyt Özgür de “Kürekle değil yürekle” ve “Bize emanet onlar” adlı şarkıları seslendirirken, 4 Şubat’ta hayvan barınaklarının önünde sembolik olarak ateş yakacaklarını ve kötü koşulları protesto edeceklerini açıkladı.

Fotoğraf: Necati Savaş
‣ Yenikapı’da büyük hayvan hakları mitingi: Toplayamazsınız, katledemezsiniz!
‣ İstanbul ve Ankara’da hayvanların yaşam hakkı için eylem: Soykırım girişimiyle karşı karşıyayız

Neler yaşandı?

Konya’nın Meram ilçesi Sefaköy Mahallesi’nde bulunan AKP’li Konya Büyükşehir Belediyesi’ne ait Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi’nde bir görevli, bir köpeği kürekle katletmişti.

Görüntüler sosyal medyada büyük tepkiye neden olurken, görüntülerin yayınlanmasından sonra gözaltına alınan Murat Bacak ve Sefa Çakmak, ‘bir ev hayvanı veya evcil hayvanı kasten öldürme’ suçundan tutuklanmıştı. 2 Ocak’ta görülen davada köpeği öldüren ve haklarında altışar yıla kadar hapis cezası istenen sağlık teknisyeni Murat Bacak ile hayvanı sürükleyerek götüren Sefa Çakmak’ın tahliyesine karar verilmişti.

Fotoğraf: Necati Savaş

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamada, “Sahipsiz hayvanların yeri sokaklar değil, barınaklardır” diyerek Konya Büyükşehir Belediyesi’nin sokak hayvanlarına yönelik çalışmalarını, ‘örnek’ olarak göstermişti.

Yaşanan gelişmelerin ardından Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) avukatları; Cumhurbaşkanı Erdoğan, Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay, Konya Sahipsiz Hayvan Bakımevi ve Rehabilitasyon Merkezi Müdürü, Barınak çalışanları; Murat Bacak ve Sefa Çakmak ile Sorumlu Veteriner Hekimler hakkında “Görevi kötüye kullanma” ve “5199 sayılı Hayvan Koruma Kanunu’na muhalefet” suçlarından Konya Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.

AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, bu dönem hayata geçirilecek olan yeni Hayvan Hakları Yasası’nın hayvanları “mal” değil “can” olarak değerlendireceğini belirtmişti. Çelik, yasada hayvanların maruz kaldığı zulüm ve işkencenin de sona erdirilmesinin hedeflendiğini açıklamıştı.

Pınar Selek için kırmızı bülten: AYM kararı Yargıtay’ı da bağlamadı

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun gerekçeli bozma kararı altı ay sonra mahkemeye ulaştı. İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi, sosyolog, yazar Pınar Selek’e ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi gerektiğine ilişkin kararı doğrultusunda Selek hakkında tutuklama ve kırmızı bülten çıkartılmasına karar verdi.

Mahkeme ayrıca daha önce hakkındaki beraat kararı temyiz edilmediği için kesinleşmesine rağmen diğer sanık Abdulmecit Öztürk hakkında da  “tutuklamaya yönelik arama kararı” çıkarılmasına hükmetti. Mahkeme duruşma tarihini de 31 Mart olarak belirledi.

AYM’den beş gün önce ‘yeniden yargılama’ kararı çıkmıştı

Kısa Dalga‘dan Kemal Göktaş‘ın aktardığına göre, bu arada, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararından beş gün önce Anayasa Mahkemesi’nin davayı Selek lehine doğrudan etkileyecek bir karar verdiği ortaya çıktı.

Davada, 2009 yılında müebbet hapis cezasına çarptırılan İsa Kaya, avukatı olmadan ifadesinin alınmasının adil yargılanma hakkı ihlali olduğu gerekçesiyle AİHM’e başvurmuştu. Hükümet ihlal iddiasını kabul ederek dostane çözüme gitmiş; yeniden yargılama yolunun da açık olduğunu bildirmişti.

Ancak Kaya’nın yeniden yargılanma talebi başvurduğu mahkeme tarafından “artık tamir edilebilir olmayan bir ihlal olduğu ve ortadan kaldırılamayacağı” gerekçesiyle reddedildi. Adalet Bakanı’nın da ret kararının doğru olduğunun savunulması üzerine Kaya, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulundu. AYM; 16 Haziran 2022’de yeniden yargılama yapılmasına hükmetti ve dosyayı Mısır Çarşısı davasının görüldüğü İstanbul 15. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi.

Mısır Çarşısı patlamasına ilişkin iddianamede, sanıkların işkence altında alındığını belirttikleri ifadeleri dışında somut bir delil bulunmuyor. Poliste ve savcılıkta avukatı olmadan verdiği ifadelerde Pınar Selek’i suçlayan Abdulmecit Öztürk, duruşmada verdiği ifadede Pınar Selek’i tanımadığını ve ifadeleri işkence altında verdiğini söylemişti.Selek’in avukatları da duruşmalarda AİHM kararlarını hatırlatarak avukat olmadan alınan bu ifadelerin hükme esas alınamayacağını belirtmişti.

Buna rağmen Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 25 yıllık yargılama süresince mahkemelerin dört kez beraat kararı verdiği Pınar Selek’in, “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” öngören eski Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinden cezalandırılması gerektiğine karar verdi.

AYM’nin bu kararının, Pınar Selek için de “hak ihlali” kararı verileceği anlamına geldiği, ancak bu durumun Genel Kurul tarafından dikkate alınmadığı belirtiliyor.

Hala Tanığız Platformu: Karanlıklar Pınar Selek’i  boğamayacak

Yargıtay’ın tutuklama ve kırmızı bülten kararı üzerine bir açıklama yayımlayan Hala Tanığız Platformu, “muhalefetin komplolarla kriminalize edilmesinin en yaygın ve meşru karanlık yöntem olduğu Türkiye siyasal tarihine damgasını vuran 25 yıllık Mısır Çarşısı komplosunda yeni bir perde açıldığını” belirtti.

Pınar Selek’in hayatının, kamuoyunun da yakından bildiği üzere, 1998’den beri bu akıl, mantık ve gerçek dışı komplo ile gasp edilmeye çalışıldığına dikkat çekilen açıklamada şunlar denildi:

“Son olarak geçtiğimiz haziran ayında Anadolu Ajansı (AA) aracılığıyla bir anda beraat kararının bozulduğu haberi, daha karar imzadan çıkmadan, dava dosyasına konulmadan servis edilmişti! O tarihten bu yana gerekçeli kararın imzalanmasını bekliyorduk! Nihayet geçtiğimiz günlerde Genel Kurul’un kararını doğrudan mahkemeye gönderdiğini öğrendik ve yıllar içinde çürütülmüş ne kadar iddia varsa, hepsini toparlayan hukuk ve izan dışı gerçek dışı iddialarla dolu kararı dehşet içinde okuduk.

Aynı davadan tam dört kez beraat etti Pınar Selek. Ve bu 4 beraat bile yetmedi!  Son beraat kararının ardından sekiz yıl dava incelenmeksizin bekletildikten sonra yine besbelli bir seçim öncesi dönemi bulanıklığından da medet umularak, operasyon denebilecek bir hamleyle 31 Mart için duruşma tarihi verildi ve Pınar hakkında tutuklama kararı çıkarıldı. Siz Pınar’ı mahkûm edemezsiniz ama biz bir insana, ailesine ve uğruna mücadele ettiği herkese dayatılan bu insanlık dışı zulmü 25 yıldır her gün, her an mahkûm ediyoruz. ”

Açıklamada, patlamanın gaz kaçağından olduğunun olay yeri inceleme ekipleri tarafından açıklandığına, pek çok uzman bilirkişi raporunun da bunu teyit ettiğine, Selek’e patlamayla ilgili soru bile sorulmadığına, sadece Abdulmecit Ö.’nün  işkence altında verdiği ve mahkemede reddettiği “beraber yaptık” ifadesine dayanılarak dava açıldığına, ilk beraat kararından sonra, sadece Pınar Selek’in beraatine itiraz edildiğe dikkat çekildi.

“Pınar Selek’in beraati ortak onurumuzdur” denilen açıklamada, 31 Mart’ta duruşmaya çağrı yapıldı, “Pınar Selek’in beraatini elimizden alamazsınız. Hayatımızı, hakikatimizi, umudumuzu elimizden alamazsınız. Buradayız. Bugün, yarın, daima… Bir yere gitmeyeceğiz. Karanlık kaybedene dek” denildi.

 

Alarm çanları: İstanbul’da ocak ayında erikler çiçek açtı, ülke genelinde kuraklık sürüyor

Türkiye genelinde, ocak ayının ortalarına gelinmesine rağmen, birçok bölgede görülen yağış yetersizliği ve ortalamaların üzerindeki hava sıcaklığı alarm veriyor. Önümüzdeki hafta sıcaklıkların daha da artması, bazı bölgelerde 20 dereceye kadar çıkması bekleniyor.

İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Toprak İlmi ve Ekoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Doğanay Tolunay, havaların mevsim normalleri üzerinde geçmesinden dolayı bitkilerin bahar geldiğini zannettiğini söyledi. Bu durumun mevsimlerin kaydığının göstergesi olduğunu belirten Prof. Dr. Tolunay, böyle giderse tarımın ciddi ölçüde zarar göreceği uyarısı yaptı:

İstanbul'da bahar havası: Mevsimler kayıyor, tarım zarar görecek - Sayfa 3

‘Yalancı bahar’ın sıklığı arttı

“Normal şartlarda İstanbul’da kasım ayından sonra sıcaklıklar belli bir derecenin altına düşer. Aşağı yukarı 10 derecenin altına düştüğü zaman bitkiler kış uykusuna girer ama sıcaklıkların 10 derecenin üzerine tekrar çıkması durumunda bitkiler bahar gelmiş gibi bir durumla karşı karşıya kalırlar. Sıcaklık artışıyla birlikte yeniden tomurcuklarını patlatıp çiçek açarlar. Biz bu duruma ‘yalancı bahar’ adını veriyoruz. Son yıllarda daha sık karşılaşmaya başladık. Örneğin, 2021 yılının ocak ayında yine benzer bir durumla karşılaşmıştık. Ondan önce 2010 yılında bu olaya rastlamıştık. Dolayısıyla görülme sıklığı giderek daralmaya başladı. Eskiden 10 yılda bir görülürken artık 2-3 yılda bir görülüyor. ‘Yalancı bahar’ olayıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bu duruma biz ‘gösterge’ diyoruz. Bitkilerin zamanından önce çiçek açması gibi olaylar daha sık görülmeye başlıyorsa, rekorlar kırılıyorsa, bu rekorlar daha yakın zamanlar içinde kırılıyorsa bunlar iklimlerin değiştiğinin göstergesidir” dedi.

İstanbul'da bahar havası: Mevsimler kayıyor, tarım zarar görecek - Sayfa 4

 

Ağaçların erken çiçek açmasının hasadı olumsuz yönde etkilediğini dile getiren Prof. Dr. Tolunay şunları anlattı: “İstanbul’da aralık ve ocak aylarında sıcaklık ortalama 10 santigrat derecenin üzerine çıkmıştı. Yine benzer bir olayı görüyoruz. Bu, don zararları olarak adlandırdığımız zararlara neden oluyor. Bitkiler hala kış uykusuna yatmadıkları için organlarında su olduğu için sıcakların anî olarak düşmesi bitkilere öldürücü etkiler yapabilir. ‘Yalancı bahar’ düşen sıcaklıklarla birlikte tarımsal üretimin azalması anlamına geliyor, bu durum ekonomiye kadar yansır. Son 72 yılın en sıcak aralık ayıydı, bir rekor kırılmıştı. Ocak ayının ilk haftasında da bu sıcaklık artışları devam etti, ortalamanın çok üzerinde sıcaklıklar vardı.”

İstanbul'da bahar havası: Mevsimler kayıyor, tarım zarar görecek - Sayfa 5

 

Prof. Dr. Tolunay, mevsimlerde kaymaların başladığını anlatarak, şunları söyledi:

“Ciddi bir kuraklık var. Türkiye’nin büyük bir çoğunluğunda yağışlar azaldı. Fırtınalar, orman yangınları gibi doğa olaylarıyla daha sık karşılaşacağız. Mevsimler kaymaya başladı. Geçen sene de bunu görmüştük, kış daha geç gelmiş aralık sonuna kadar kar yağmıştı. Buna benzer mevsimler arası geçişlerin daha hızlı olduğunu görüyoruz. Bahar mevsimlerinin kısaldığını kış mevsiminden doğrudan yaz mevsimine geçildiğini görüyoruz. İlkbaharda olması gereken yağışlar olmadığı zaman bitkilerin gelişimi yavaşlıyor, tarım bitkileri boylanamıyor. Bu mevsim kaymaları başta tarım olmak üzere bütün sektörleri yakından etkiliyor.”

Barajlar boşaldı, nehirlerin su seviyesi düşüyor

Ocak ayının ortalarına gelinmesine rağmen yeterli yağışın olmayışı ve yüksek sıcaklıklar nedeniyle barajlarda doluluk oranların düşmesi de endişeleri artıyor. 

Türkiye’nin en uzun nehri Kızılırmak‘ta kuraklık sebebiyle su seviyesi büyük ölçüde azaldı. Nehir yatağında da adacıklar ortaya çıkarken, bölgede yaşayan emekli öğretmen Mustafa Durmuş, “Irmağın debisi iyice düştü. Kaç yıldır böyle bir kuraklık görülmedi” dedi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) yayınladığı üç aylık kuraklık haritası ise eylül, ekim, kasım ve aralık aylarında Türkiye’nin farklı yerlerinde değişen oranlarda kuraklık yaşandığını gösteriyor.

Marmara, İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu bölgelerinde kuraklık düzeyinin olağanüstü ve şiddetli kuraklık düzeyinde olduğu görülüyor. MGM’nin kuraklık haritasında yüzde 60 oranında kuraklıktan etkilenen İç ve orta Anadolu bölgesinde şiddetli ve orta derecede kuraklığın ekilen tahılın çimlenmesini geciktirdiği üniversitelerin raporlarına yansımıştı.

Türkiye Mahsulleri Ofisi (TMO) Genel Müdürü Ahmet Güldal da geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, önümüzdeki aylarda beklenen yağışın gelmemesi durumunda tarımsal faaliyetlerin ciddi şekilde zarar göreceğini belirtmişti.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum da 5 Ocak’ta Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Bu tablo umut vermiyor” demişti.

Son dönemde Türkiye’nin farklı noktalarındaki barajlarda doluluk oranlarının düştüğü görülüyor.

İstanbul’daki barajların doluluk oranı 10 Ocak tarihi itibarıyla yüzde 31.65 seviyesinde. Son 10 yılın aynı tarihteki doluluk oranlarıyla karşılaştırıldığında bu, son 10 yılın en düşük ikinci oranı.

Ankara’daki aktif doluluk oranı ise yüzde 18.18.

Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişçi büyük kentlerin su rezervlerini yorumlarken şunları söyledi:   “İstanbul’da barajlarda aktif doluluk oranı geçen yıl aynı tarihte yüzde 16,5 oranından daha az, şu andaki doluluk oranı yüzde 33,3. Hiç su gelmemesi halinde 3,5 aylık ihtiyacımızı karşılayacak su rezervi var. Ankara bu konuda daha şanslı. Geçen yıla göre yüzde 10,7 oranında daha fazla var, doluluk oranı yüzde 18,9. Barajlara su gelmemesi halinde tüm içme suyu talebini 6 aydan daha fazla karşılayacak kapasitemiz var. İzmir’de yüzde 19,1 doluluk oranı var; hiç su gelmemesi halinde 7 aylık suyumuz vaz. Bursa’da yüzde 16,5 maalesef, hiç su gelmemesi halinde 2 ayı karşılama kapasitesi var.

Türkiye’nin kışlık sebze ve meyve ihtiyacının önemli kısmının karşılandığı Akdeniz kıyıları ve özellikle Çukurova yöresi de şiddetli kuraklıktan etkilenen yerler arasında. Çukurova’da çiftçilerin sebzeleri kış ayları başından itibaren sulamak zorunda kalırken; buğday, arpa, yulaf gibi hububat ekili alanlarda da sulanmaya başlaması dikkat çekiyor.

Davos Zirvesi, iklim protestolarıyla başladı

İsviçre‘nin Davos kasabasında bugün başlayan ve 20 Ocak’a kadar sürecek olan Dünya Ekonomik Forumu, (WEF) çevre ve iklim aktivistlerinin protestolarıyla açıldı. 

Postane Meydanı‘nda düzenlenen protestolara, çok sayıda aktivist katıldı.  Ellerinde WEF ve iklim değişikliğine yönelik farklı dillerde eleştirel pankart ile dövizler taşıyan eylemciler, bu konuda adım atmayan hükümetlere yönelik tepkilerini gösterdi.

Zirveye ev sahipliği yapan İsviçre hükümeti ile organizasyonun ortaklarını da eleştiren iklim aktivistleri, WEF’in yalnızca ekonomik kaygılarla düzenlendiğini, iklim değişikliği ve diğer önemli sorunlara çözüm önermediğini söylüyor.

‘Ekonomik sistem ekolojik krizi körüklüyor’

“Strike WEF” isimli oluşumun üyesi Gianna Catrina, Dünya Ekonomi Forumu’nu son iki yıldır olduğu gibi bu yıl da protesto etme gerekçelerini söyle ifade etti: “Biz, küresel ekonominin elitlerini protesto etmek için buradayız. Çünkü şu anda bir ekolojik kriz yaşanıyor ve bu da mevcut ekonomik sistem tarafından körükleniyor.”

Son yüzyıldaki enerji politikaları nedeniyle çevre krizi ve sosyal problemler yaşandığını belirten Catrina, ekonomik kâr odaklı olmak yerine, insan ve doğanın önemsenmesi gerektiğini kaydetti.

Gianna Catrina, protestolara her kesiminden çevreye duyarlı grupların ve iklim aktivistlerinin katıldığına işaret ederek, şu anda insanların ekonomi ve kapitalist ekonomiyle ilgili yeniden düşünmeye başlamasıyla bir değişim yaşadığına inandığını dile getirdi.

Strike WEF’in bir diğer üyesi Claudio Bernard da bugünkü protestoyu WEF ile ilgili sorunları ortaya koymak ve bu organizasyona neden karşı olduklarını göstermek için düzenlediklerini aktardı.

‘Diktatörlere kırmızı halı’

WEF, güçlü ve zengin insanlarca oluşturulmuş bir yapı. Geri kalan insanlar dışarıda kalıyor” diyen Bernard zirve kapsamında her yıl çok sayıda demokratik olmayan olayın da gerçekleştiğini, diktatörlerin kırmızı halılarla karşılandığını söyledi.

WEF ayarında uluslararası bir organizasyonun olması gerektiği fikrine katıldığını ifade eden Bernard, ancak bunun tamamen farklı bir formatta olması gerektiğini sözlerine ekledi.

Yaklaşık 2 bin kadın katılımcıdan oluşan bir grubun üyesi olan İsviçreli İklim aktivisti, Rosemarie Wydler-Walti , iklim değişikliğinden en fazla etkilenen grupların arasında kadınların bulunduğunu vurguladı.

İsviçre hükümetini iklim değişikliğine yönelik yeterli adım atmadığı gerekçesiyle dava ettiklerini ve bu davanın 29 Mart’ta Strazburg‘da görüleceğini kaydeden Wydler-Walti, iklim değişikliğine yönelik atılacak adımların insan hakları çerçevesinde değerlendirilmesini umduklarını bildirdi: İsviçre hükümeti iklim değişikliğine yönelik hiçbir şey yapmıyor. Bu konuda Avrupa ülkelerinden daha kötü durumdayız.”

Bu yılın teması, ‘parçalanmış bir dünyada işbirliği’

Bu yıl, “Parçalanmış Bir Dünyada İşbirliği” temasıyla 53.’sü düzenlenecek Dünya Ekonomi Forumu, liderlere, “dünyanın karşı karşıya olduğu krizleri birlikte ele alma ve koordineli eylem planı geliştirme” çağrısı yapılacak.

İsviçre’nin Davos kasabasında 20 Ocak’a kadar sürecek olan forum, 130 ülkeden 50’si devlet/hükümet başkanı olmak üzere 2 bin 700’den fazla katılımcıyı bir araya getirecek.

Forum kapsamında ekonomi başta olmak üzere Rusya-Ukrayna Savaşı, Covid-19 salgını, teknoloji, enerji, iklim değişikliği, sağlık, göç ve uluslararası kriz konuları, oturumlarda öne çıkacak başlıklar olacak.

Fiji’de yüzlerce mezar, yükselen deniz suları altında kaldı

Güney Pasifik ülkelerinden Fiji‘de iklim değişikliğine bağlı olarak artan deniz seviyesi, 300’den fazla adadan oluşan ülkenin sadece yaşayan vatandaşlarını değil, ölülerini de göçe zorluyor.

Fiji’nin en büyük adası Viti Levu‘daki küçük bir yerleşim yeri olan Togoru‘da bir mezarlık sular atında kalırken, burada yer alan yaklaşık 200 mezardan çoğu daha iç kesimlere taşındı.

France24‘ün AFP‘den aktardığına göre, iklim değişikliğinin gerçekliğiyle yüzleşen birçok adadan yalnızca biri olan bu adada uzun süredir yaşayan halk, geçimlerini sağladıkları toprakların da yıllar içerisinde yükselen deniz seviyeleri nedeniyle sular altında kaldığını izlerken, korkuyla suların evlerine de ulaşacağı günü bekliyor.

Fotoğraf: Saeed Khan / AFP

Nüfusu bir milyona yakın olan ülkenin yüzde 70’inden fazlası kıyıya en fazla beş kilometre uzaklıkta yaşıyor. Hükümet, acil tehdit altındaki 42 köy de dahil olmak üzere 600’den fazla topluluğun taşınmak zorunda kalacağını tahmin ediyor.

‣ İklim krizi: Fiji’de köyler taşınmaya başladı
‣ Fiji iklim değişikliğine karşı hayatta kalma mücadelesi veriyor
‣ Fiji’den tüm dünyaya iklim mesajı: Fosilsiz bir dünya inşa edebiliriz

Pasifik’te sular üç kat daha hızlı yükseliyor

Avustralya‘daki Monash Üniversitesi‘ne göre, batı Pasifik Okyanusu‘ndaki deniz seviyeleri küresel ortalamanın iki ila üç katı daha hızlı yükseliyor. Fiji, dağlık bölgelerinin yerleşime elverişli olması nedeniyle şanslı ülkeler arasında yer alırken, Kiribati ve Tuvalu gibi düşük rakımlı ülkelerin ise önümüzdeki 30 yıl içinde yaşanmaz hale gelebileceği tahmin ediliyor.
Vanua Levu‘nun kuzeyindeki Vunidogoloa yerleşim yeri, 2014 yılında daha yüksek bir yere taşınarak, yükselen deniz seviyeleri nedeniyle dünyanın yer değiştiren ilk köylerinden biri oldu.
Veivatuloa gibi köyler ise, evlerini terk etmeden önce uyum seçeneklerini tüketiyor. başkent Suva‘nın yaklaşık 40 kilometre batısında yer alan ve yaklaşık 200 kişilik nüfusa sahip olan Veivatuloa’da halk ayaklı evlerde yaşıyor. Ancak evleri denizden yukarda tutan ahşap kalaslar, cezir zamanlarında biriken suyla çürürken, aşındırıcı deniz tuzu, evlerin duvarlarında küçük delikler açıyor. Köy halkı, dalgaların sık sık aştığı eski deniz duvarının güçlendirilmesi için Fiji hükümetiyle görüşmeler yapıyor.
Köyün sözcüsü Sairusi Qaranivalu, geleneklerin doğrudan yaşadıkları toprağa bağlı olması nedeniyle Veivatuloa gibi bir köy için başka bir yere yerleşme fikrinin acı verici olduğunu söyledi.
Fotoğraf: Mick Tsikas / AAP

Fiji’nin iklim değişikliğiyle imtihanı

Fiji hükümeti son yıllarda ülkeyi taşıyarak yerleşim yerlerini yükselen sulardan korumanın yollarını araştırarak iklim değişikliğine dair en acil ele alınması gereken sorunlardan birini çözmeye çalışıyor: Yaşadıkları yerler sular altında kalmış veya kalacak olan toplulukların taşınması.

Pasifik bölgesinin neredeyse tamamı gibi Fiji de iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça kırılgan bir ülke. Yükselen sular dışında okyanus sıcaklığında, tuzluluğunda, asitliğinde meydana gelen değişimler, ülkenin önemli geçim kaynaklarından biri olan balıkçılık sektörünü olumsuz etkiliyor. Dünyada hava koşulları konusunda en çok risk altındaki 14. ülke olan ülkeyi sıklıkla vuran hortum ve fırtına gibi afetler de insanları yaşadıkları yerlerden ederek yeni bir yurt arayışına sevk ediyor.

Şimdiye kadar en az altı köy yerinden edilerek taşındı ve en az 42 köyün de önümüzdeki beş ile 10 yıl arasında taşınması planlanıyor. Ancak ülkede iklim değişikliği nedeniyle yaşanan her afet, bu listeye yeni köyler eklenmesine yol açıyor.

Ülkenin oldukça dağlık bir araziye sahip olduğu göz önüne alındığında, bu köylerin taşınması karmaşık bir duruma dönüşüyor. Politikacılar ve uzmanlar yıllardır iklim göçü ihtimalini konuşurken, diğer Pasifik ülkelerinde olduğu gibi Fiji’de de bu göç çoktan başlamış durumda. Ülkede artık iklim göçünün olup olmayacağı değil, nasıl yapılması gerektiği tartışılıyor.

Oxfam: Pandemi ve enerji krizi şirketlerle aşırı zenginlere yaradı

İngiliz uluslararası yardım kuruluşu Oxfam, Davos’ta bugün başlayan Dünya Ekonomik Forumu (WEF) öncesi yayımladığı raporda, dünyada giderek artan gelir eşitsizliği ve yoksulluğa dikkat çekti.

Koronavirüs salgını ve enerji krizinin şirketler ile aşırı zenginlere yaradığı kaydedilen raporda geçen yıl gıda ve enerji fiyatlarındaki keskin artışın, zenginlerin servetini daha da artırmasına yol açtığı ifade edildi.  Oxfam sözcüsü Manuel Schmitt, “Milyonlarca insan gıda ve enerji maliyetlerini nasıl karşılayacağını bilemezken, çağımızın krizleri milyarderlerin servetlerine devasa artışlar getirdi” dedi.

DW‘nin aktardığına göre, raporda dünya çapında 95 gıda ve enerji şirketi 2022 yılında kârlarını iki katından fazla arttırdığı belirtildi. Söz konusu şirketlerin krizden istifade ederek 306 milyar dolar kâr elde ettikleri belirtilen raporda, bunun 257 milyarının (yüzde 84) hissedarlara pay edildiği vurgulandı.

Günde ortalama 2.7 milyarlık servet artışı

Raporda, nüfusun en zenginlerini oluşturan  yüzde birlik kesimin, pandeminin başlangıcından bu yana, küresel servet artışının yaklaşık üçte ikisini tek başına elde ettiği; söz konusu eğilimin Almanya’da daha da belirgin olduğuna dikkat çekildi. Buna göre 2020 ve 2021 yıllarında Almanya’da kaydedilen servet artışının yüzde 81’i nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesimi tarafından elde edildi.

Oxfam’ın raporunda çarpıcı rakamlara da yer verildi. Buna göre dünya genelinde tüm milyarderlerin toplam serveti 2020’den bu yana günde ortalama 2,7 milyar doları arttı. Buna karşılık yüksek enflasyon işçi kesimini daha da yoksullaştırdı. Raporda, dünyada en az 1,7 milyar işçinin enflasyonun ücret artışından daha yüksek olduğu ülkelerde yaşadığı belirtilirken, yeryüzündeki her on kişiden birinin açlıkla karşı karşıya olduğu kaydedildi.

‘Zenginler daha fazla vergi ödemeli’

Zenginler ve şirketlere on yıllardır uygulanan vergi indirilmelirin eşitsizliği daha da derinleştirdiği belirtilen raporda, krizden çıkış yolu olarak bu kesime daha fazla vergi uygulanması talep edildi. Raporda, bazı ülkelerde yoksulların milyarderlerden daha yüksek vergi ödemek zorunda kaldıklarına da vurgu yapıldı.

Dünya genelinde vergi gelirlerinin yalnızca yüzde dördü servet üzerinden alınan vergilerden elde ediliyor.

Örgüt sözcüsü Schmitt, “Artık şirketler ve süper zengin sahipleri kamu yararı için adil şekilde katkı sunmalılar” diye konuştu.

Enflasyon ve cari açığı düşürmenin anahtarı: Yenilenebilir enerji

Türkiye’de güneş enerjisi kullanımının yaygınlaşması için çalışmalar yapan ve ‘Her yıl üç Gigawatt güneş enerjisi’ hedefi doğrultusunda çalışan Solar3GW girişimi, yayımladığı basın bülteninde, Türkiye’de elektrik maliyetlerinin yarı oranında düşebileceğini ortaya koydu.

Hem sınırsız hem de ham madde maliyeti olmayan enerji kaynaklarında büyük bir potansiyele sahip olan Türkiye’de son yıllarda rüzgar ve güneş başta olmak üzere yenilenebilir enerji kaynaklarına ciddi yatırımlar yapıldı.

2021 yılı verilerine göre, elektrik üretiminde rüzgarın payı yüzde 9,4, güneşin payı da yüzde 4,2’ye yükseldi. Ancak, tüm dünyada fiyatları giderek artan doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlar halihazırda Türkiye’nin elektrik üretiminde yaklaşık yüzde 60 paya sahip.

Fotoğraf: DHA

Tüketicilere elektrik üretim maliyetlerini düşürmenin mümkün olduğunu göstermek amacıyla kurulan Solar3GW, elektrik maliyetlerinin güneş ve rüzgar kaynakları kullanıldığında ne kadar azalacağına dair verilerini dahaucuzelektrik.com sitesinde paylaştı.

Solar3GW Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Bahadır Turhan, siteyi tüketicilere elektrik üretim maliyetlerini düşürmenin mümkün olduğunu göstermek amacıyla kurduklarını ifade ederek şunları söyledi:

“Bugün yenilenebilir enerji kapasitemizi artırmak sadece ekonomik değil ekolojik olarak da çok büyük önem arz ediyor. Diğer yandan teknolojik gelişmelerle birlikte son 10 yılda güneş santrallerinin maliyetleri dolar bazında yaklaşık yüzde 65, rüzgar santrallerinin maliyetiyse yaklaşık yüzde 45 oranında düştü. 2020 yılından bu yana da tüm dünyada güneş ve rüzgar yatırım maliyetleri kömür yatırımlarından daha düşük.”

‣ Yenilenebilir enerji, Türkiye’deki tüketicileri yüksek yakıt faturalarından koruyabilir
‣ Yenilenebilir enerjiye hemen geçilirse trilyonlarca dolarlık tasarruf sağlanabilir

 

Türkiye’de 2010 senesinde bir Megawatt güneş enerjisinin yatırım bedelinin yaklaşık 2,5 milyon dolar (46,9 milyon lira) olduğunu belirten Turhan, bugün rakamın 700 bin dolara (13 milyon lira) kadar düştüğünü, pandemiden önce ise 500 bin dolarların (9,3 milyon lira) altında olduğunu vurguladı. Turhan, yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasının Türkiye’nin ekonomisi için de faydalar sağlayacağına değindi:

“Güneş ve rüzgar kapasitemizin artırılması cari açığımızı ve enflasyonu düşürecek. Bugün yaşadığımız pek çok zorluktan kurtulmanın anahtarı yenilenebilir enerji kapasitemizi artırmak.”

Güneş yatırımları geçmişe kıyasla daha ucuz

Solar3GW, daha fazla güneş ve rüzgar enerjisi kullanarak elektrik maliyetini azaltmanın mümkün olduğunu, enerji fiyatlarının ucuzlamasının enflasyonu düşüreceğini belirterek, yenilenebilir enerji kapasitesinin artırılmasının bugün Türkiye’de yaşanan pek çok zorluktan kurtulmanın anahtarı olduğunu ifade etti.

Türkiye’nin 2053 Net Sıfır Emisyon hedefine yönelik adımları kapsamında yeni teşvik ve destek programlarının artırmasının, ülkenin dış politikada mesafe katetmesi için de önem taşıdığına işaret eden girişim, karbonsuzlaştırmanın dünyada dış politikayı da şekillendirdiğini ve bunu yapmayan ülkelerin yalnızlaşacağını söyledi.

Fotoğraf: AA

Üç kat kapasiteyle elektrik yarı yarıya ucuzlayabilir


Turhan, üretimde rüzgar ve güneşin payı arttıkça, elektrik maliyetlerinin, dolayısıyla tüketicilerin elektrik giderlerinin azalacağını vurgulayarak “Nitekim geçtiğimiz 10 yılda planlanan rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarının tamamı hayata geçirilebilseydi, Türkiye’nin güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesinin yaklaşık iki katına çıkması, elektrik üretim fiyatının da buna bağlı olarak bugünkü seviyesinden yüzde 25 oranında düşmesi mümkündü.” dedi.

‣ IEA: Küresel enerji krizi dünyayı yenilenebilir enerjiye yönlendiriyor
‣ WMO: Net sıfır için yenilenebilir enerji arzının, sekiz yıl içinde ikiye katlanması şart

 

Yine de Türkiye’nin güneş ve rüzgar yatırımlarında geç kalmış olmadığının ve bu konuda çok ciddi bir potansiyele sahip olduğunun altını çizen Turhan, ülkenin her yıl güneş ve rüzgar enerjisinde en az üçer Gigawatt yatırım yapabilecek potansiyeli olduğunu kaydetti. Turhan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Güneş ve rüzgar enerjisi kapasitesinin 2,5 katına çıkarılması durumunda, elektrik üretim fiyatı yüzde 43 daha ucuz olabilirdi. Rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesinin 3,5 katına çıkarılmasıyla elektrik üretim maliyetinin neredeyse yarıya ineceği, yani bugüne kıyasla elektrik fiyatının yarı yarıya ucuz olabileceğini görebiliyoruz.”

Binlerce iklim aktivistinin akın ettiği Lützerath’ta kömüre karşı direniş sürüyor

Almanya‘nın batısında yer alan Lützerath köyünün genişletilmek istenen dev kömür madeni nedeniyle yıkılmaması için haftalardır mücadele veren iklim aktivistlerine yönelik binden fazla polisin katıldığı bir operasyon gerçekleştirildi. Çok sayıda aktivist köyden zorla uzaklaştırılsa da halen ağaçlarda ve tünellerde eylemcilerin direnişi sürüyor.

Enerji kriziyle boğuşan Almanya’da ülkede faaliyet gösteren enerji devi RWE‘nin köy yakınındaki linyit ocağını genişletmek amacıyla köyün büyük bir kısmını satın alması üzerine iklim aktivistleri aylardır köyü işgal etmiş durumdaydı. Hükümetin ocağın genişletilmesine onay vermesi üzerine polisin girdiği köyde direniş, dört gündür devam ediyor.

Almanya, daha önce 2038 olarak açıkladığı kömüre dayalı elektrik kullanımına son verme sözünü 2030’e çekmişti. Lützerath’ın Garzweiler açık ocak madeni tarafından yutulacak son köy olması bekleniyor. Köyü ‘satın alan’ RWE, bölgedeki kömüre bu kış ihtiyaç duyulacağını savunuyor. 

Alman halkının yüzde 59’u ise linyit madeninin genişletilmesine karşı çıkıyor.

Yetkililerin ocak ayının ortasına kadar aktivistleri köyden çıkarma talimatına karşılık, 14 Ocak’ta binlerce aktivistin köye gelerek burada bulunan aktivistlere katılacağı günler önce duyurulmuştu.

Çarşamba günü, aktivistlerin “Phantasialand” adını verdikleri köy merkezinde polis memurları bir protestocuyu tutuklamak için harekete geçiyor. Fotoğraf: Ingmar Nolting / The New York Times
Fotoğraflar: Lützerath bleibt!

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg‘ın de aralarında bulunduğu binlerce aktivist, dün ve bugün köyün yok edilerek kömür madenine dönüştürülmesine karşı çıkmak üzere bölgeye akın etti.

‣ Maden karşıtı aktivistler polis zoruyla Lützerath’tan çıkarılıyor
‣ Lützerath maden ocağı mücadelesi: Almanya’nın iklim politikasının turnusolu
‣ Almanya’da, kömür için yok edilmek istenen Lützerath köyü yine karıştı

Tahliye sürecinde neler yaşandı?

Alman polisi, yetkililer ve aktivistler arasındaki gerginlik dördüncü gününde de devam ederken, cumartesi günü polis tahliye operasyonuna devam etti.

https://twitter.com/LuetziBleibt/status/1614271841937330182

Protestocular, Fridays for Future hareketinin kurucusu Thunberg’in katılımıyla öğle saatlerinde büyük bir gösteri için toplandı. Burada yapılan açıklamada polisin köyün büyük bölümünde “yer üstündeki” eylemcileri tahliye ettiğini, ancak birçok kişinin hala hem yer altındaki tünellerde hem de inşa ettikleri yüksek ağaç evlerde 15 yapıyı işgal ettiğini belirtti.

Toplamda 470 eylemcinin köyden çıkarıldığını açıklayan polis ise yıkıma devam edilebilmesi için daha birçok yapıdan eylemcilerin çıkarılması gerektiğini ifade etti.

Greta Thunberg, Almanları köyün boşaltılmasına karşı çıkan çevreci aktivistleri desteklemeye çağırdı Fotoğraf: Oliver Berg / Picture Alliance/dpa

Thunberg, Alman Yeşiller Partisi’ne ateş püskürdü

Almanya Yeşiller Partisi’nden Ekonomi Bakanı Robert Habeck, daha önce yaptığı açıklamalarda Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın getirdiği mevcut krizde enerji güvenliğini sağlamak için Lützerath’ın altındaki kömüre ihtiyaç olduğunu savunarak köyün yıkılmasını savunmuştu.

Cuma günü köye giden Greta Thunberg, kasabadaki aktivistlere katılmasının ardından Alman Yeşiller Partisi‘ni Lützerath’ın yıkımına verdiği destek nedeniyle eleştirdi.

Thunberg, partinin RWE gibi fosil yakıt şirketleriyle anlaşma yapmasının önceliklerinin neler olduğunu gösterdiğini söyleyerek şöyle dedi:

“Burada yerin altında olan kömür, fiyatları hemen düşürmez. Böyle düşünen biri gerçekle bağını koparmıştır.”

Ortak aday konusu

Yeşiller Partisi olarak Cumhurbaşkanlığı için aday çıkartabilir miyiz? Evet! Öncelikle bir ismi belirleyerek kamuoyuna duyururuz. Yasanın belirttiği tarihler içerisinde 100.000 imza toplanması üzerine bir çalışma yaparız. Hem bu çalışma sırasında hem de yeterli imza toplandığı takdirde adaylık sırasında, doğruluğuna inandığımız ideallerimizi ve fikirlerimizi duyurma şansı yakalarız. Buna hakkımız var mı? Var! Peki bu siyaseten doğru ve mantıklı mı? Şu an için hayır, değil.

Yaşamın her alanında büyük bir saldırı, geriletilme ve yozlaşma ile karşılaşıyoruz. “En iyi fikre, en doğru ideallere” sarılmanın odamızın içinde iyi hissettirmek dışında herhangi bir problemi aşabilmede yararı yok. Olsaydı eğer, şu kirli ve kurak havalarda sadece iklim krizi konuşmak gerekli der, başka konu konuşmayı da kabul etmezdik. Haksız mı olurduk? Elbette olmazdık.

‘Vagondaki mutluluk, trenin menzilini gölgelememeli’

Başka partiler de önceliklerine göre “en doğruyu” kendi çaplarında söylerlerdi ve seçim gecesi sandıklar açıldığında biz mevcut AKP-MHP İktidarı’nın tekrar kazandığını ve hayatımızın daha da pervasızca saldırı, geriletme ve yozlaşma etkisine gireceğini görürdük. Şu anda çözüm farklı farklı idealleri farklı farklı vagonlarda ifade etmekten ve orada takılı kalmaktan geçmiyor. Şu anda çözüm lokomotifin içerisinde olabilmeyi hedeflemekten ve bunu başarmaktan geçiyor. Vagondaki mutluluğu değil, trenin ulaşacağı yerin güzelliğini hayal etmekten geçiyor.

Herkesin ezberlediği bir gerçek var. Bu sene üç kere oy kullanabiliriz. İlk sefer Cumhurbaşkanlığı ve TBMM için. 15 gün sonra da tekrar Cumhurbaşkanlığı için. Yine herkesin ezberlediği bir gerçeğin altını bir kere daha çizmek gerekiyor. TBMM’de çoğunluğu kazanan, ihtimal olan ikinci turda seçimi kaybetmez. Hayatın her kademesinin bu kadar istikrarsız olduğu bir ülkede istikrar arayan milyonlarca seçmen bu riske girmez. Bunu kabul ediyorsak yapılacaklar da beliriyor yavaş yavaş. Öyle bir durumdayız ki aslında yapılması gereken de belli, yapılmaması gerekenler de belli. Fakat işte kendi vagonumuzda ideallerimize sarılmış olmanın verdiği mutlulukla yetinmek en büyük açmazımız.

TBMM için yapılacak seçime Cumhur İttifakı dışında kalan ittifaklar elbette kendi yapılarını koruyarak girecekler, girmeliler. Üzerinde çok ayrıntılı çalışılmış tek liste halinde girme gerekliliği var ama onu bir başka yazıda vurgulamak doğru olur. Çünkü konumuz Cumhurbaşkanlığı… Konu Cumhurbaşkanlığı Seçimi olduğunda da Ortak Aday’dan başka bir çıkar yol yok. Fakat Ortak Aday ortaklaşmadan geçmeli. 2018’de HDP 6 milyona yakın oy aldı. Yine aynı seçimde yüzde 2 oy, 1 milyonun biraz üstüne tekabül ediyor. Şimdi toplamı belki yüzde 2 eden partilerin her türlü önerisine tamam derken, yüzde12’ye “Nasıl olsa verecekler!” dememek gerekli.

‘Çok haklı kaybedenler’ olmayalım

Eğer “ikinci turda herkes nasıl olsa Erdoğan’ın karşısında toplanır” diye düşünüyorsanız, hem TBMM’nin kaybı halinde ilk önce İttifak’ın nerelerden çözüleceğini hesap etmeniz, hem de o zaman doğru bir adayla, şu anda konuşulan iki ismi bu listeye yazabiliriz, “ilk turda işi bitirelim!” fikri için uğraşmanız gerekli. Kısaca doğru aday ve ortaklaşmak gerekli.

Sözün özü, HDP’nin “Aday çıkartabiliriz!” açıklaması için HDP’ye değil 6’lı Masa’ya bakmalıyız. Yeşiller Partisi adına ilk cümlede sorduğum soru her parti için olduğu gibi Türkiye’nin en büyük üçüncü partisi için de geçerli. Yerel seçimlerde kent kent, ilçe ilçe ortak adaylar üzerinde ortaklaşılabildiyse bir benzerini Türkiye için de yapmalıyız. Kimseyi görmezden gelmeden, kimseyi dışlamadan. Yoksa “çok haklı kaybedenler” olarak tarihe geçeceğiz.

Rant- 5

[email protected]

Epeyce bir süredir rant kavramı ve ülkedeki farklı kentlerde farklı etkiler yaratan olguyu biraz daha yakından tanımayı amaçlayan tartışmayı sürdürüyoruz. Konudan sıkılmış olabileceğinizin farkındayım ve bu yazı ile şimdilik noktayı koyabileceğimizi düşünüyorum.

Bir kentin ranta göre çalışması ve biçimlenmesi neden kabul edilemez?

Toplumsal-politik ve sosyal-psikolojik olarak; 

  • Rant gelirleri her ne kadar orta sınıfların ya da mülk sahibi orta-alt sınıfların gelirlerine az da olsa pozitif katkıda bulunsa da mülksüzlerin ve yoksulların daha da yoksullaşmasına ve yaşamlarının güçleşmesine, kentsel gelir dağılımındaki makasın açılmasına ve uçurumlaşmasına neden olduğu için, kentsel yaşamı olumsuz etkiler. (Ancak orta sınıfların yoksullar/ en yoksullardan çok daha büyük bir nüfus oluşturduğunu biliyoruz.)
  • En güçlü rantsal çıkar arayışında tekelci bir avantaj elde etmek isteği hem her sektörde tekelci yapıların oluşmasını olağanlaştırır hem de kente asıl dinamizm veren öge, rantı en çoğa çıkartmak arayışı ve hırsı olmaya başlar. Böylece rekabetçi insan ilişiklerindeki çıkarcı/ bencil ve yırtıcı türdeki gergin ilişkiler toplumsal yaşamı/ toplumsal psikolojiyi de gergin/ stresli ve hastalıklı bir ortama doğru sürükler, güvensizlik artar- demokratik karar verme mekanizmaları çalışamaz ve küçük gruplardan başlayarak demokrasi çöker, otoriteryenlik yükselir,
  • Kentte belirli bir toplumsal emeğe göre kurulmuş ve geliştirilmiş insani ilişki ağları, komşuluklar/ tanışıklıklar/ dayanışmalar ve zaman içinde inşa edilmiş güven ilişkileri/ dokuları rantın aceleyle oluşturduğu yeni çıkarları çoğaltan fiziki ve ekonomik gerekler doğrultusunda parçalanır veya zedelenir. Böylece kentin belleği zayıflar, insan ilişkilerinin yoğunluğu gevşer veya kaybolur, kentsel kimlikte erimeler başlar ve kent kendine özgü bir duruş/ görgü/ kültürel ve etik kimlik beklentilerine göre değil, kısa erimli çıkar ilişkilerinin gereğine göre oluşmaya başlar. Kent hem hemşeriler arası ilişkide hem de kendi kimliğine karşı yabancılaşır. (Gecekondu dokusu kaybının böyle bir anlamı olduğu da söylenebilir.)
  • Kentin tarihi dokusunu korumak güçleşir ve rant getirisinin güçlü olduğu yerlerde tarih/ kentsel bellek erozyona uğramaya başlar ve belleğin parçası olan yapılar/ açık alanlar yok edilir, kentin kendi geçmişiyle ilişkisinin kanıtları silinir ve yitmeye yüz tutar. Ancak politik olarak kentin kimliğini korumak propagandalarıyla ya yapay olarak “tarihsel olduğu” iddia edilen yapay ve sentetik yapılar uydurulur (Ankara’da İMG döneminde olduğu gibi) veya tekelci bir rant arayışıyla doku özelliği yok edilmiş ama tekil olarak korunmuş yapılara yeni işlevler verilerek, belleğin korunduğu iddia edilir.

Ekonomik ve mekansal olarak; 

  • Kentin geleceğinin makro düzeyde biçimlenmesi (ve dolayısıyla altyapının ve hizmet ağlarının kurulması) kent için rasyonel olarak yapılacak/ yapılan öngörülere veya planlama ilkelerine ve kararlarına göre değil, rantçıların çıkarlarına göre biçimlenir, rant ve spekülasyon öngörülerinin gücü planlama mantığının ve uygulamalarının gücünü aşar, onu etkisizleştirir; makro-plan yapılamaz, yapılırsa uygulanamaz olur.
  • Kamusal hizmetlerin sağlanması (en önemlileri ulaşım, temiz su ve enerji, ekolojik ihtiyaçlar olmak üzere) zorlaşır ve/ya pahalılaşır, belirli bir sistematik mantığa göre işlemekten çok belirsiz ve keyfi, verimsiz ve pahalı (pahası da, toplu taşıma bilet fiyatlarında olduğu gibi yoksullara ödetilen) bir kamusal yüke dönüşür.

Ekolojik olarak; 

  • Kentin ekolojik olarak değerli ve korunması gereken yerleri/vistaları, rantın gücü karşısında ezilir ve parçalanır, su kaynakları ve kıyılar, insan eliyle geliştirilmiş veya doğal yeşil alanlar; parklar, bostanlar, kent ormanları, bitki dokuları korunamaz ve betonlaşır/ asfaltlanır. Rantın gereğine göre biçimlenmiş bir kentin havası (hem daha çok kar amacıyla hem de kamusal projelerin geliştirilmesi/ finanse edilmesi ve uygulanmasındaki zorluklar nedeniyle) giderek kirlenir ve zehirlenir,

Rant, kent toplumunun geniş bir bölümünün yararlandığı bir piyasa olarak kabul edilirse rantla ilgili politikaların geliştirilmesinde bu gerçeğin bilinçli bir biçimde ele alınması gerekir. Rant bakımından temel ilke kentlerde oluşan rantın tamamının bu rantı yaratan kent toplum bütününe geri döndürülmesidir. Eğer eşitlikçi anlayışın ağır bastığı bir politika yaklaşımı söz konusuysa mülk sahibi olan sınıfların elde etiği rantın kent kamusuna, ama mülksüzlere/ kiracılara ve en yoksullara öncelik verecek biçimde yöneltilmesi ideal yaklaşım olarak kabul edilebilir.

Ancak bunun olanaksız olduğu durumlarda rantın kentin kamusuna, belki yoksulları özellikle gözetmeyen ama spekülatörlerin dışındaki grupların hepsini kapsayacak biçimde geri döndürülmesi de söz konusu olabilir. Bu durumda eşitçiliğe farklı oranlarda yaklaşacak politikaların, vergilendirilmesi ve toplanan birikimin kent ihtiyaçları için harcanması aşamalarında iki tür yaklaşım söz konusu olabilir.

Rantın vergilendirmesi aşamasında; 

  • bütün mülk sahibi sınıfları rant gelirleri bakımından aynı oranda vergilendirmek veya
  • mülk sahiplerinden alınan rantı kendi içinde basamaklandırarak, en üst (rant elde eden) gelir gruplarını daha yüksek/ artan oranlı biçimde vergilendirmek, ama orta/ orta-alt sınıflardan daha düşük oranlı rant vergisi almak. (Çünkü rantı, kente karşı bir suç olduğunu bilerek manipüle etmek ve bundan yüksek ve etik dışı kazançlar elde etmeyi amaçlayan ve bunu bir haksız kazanç kapısı yapanlarla çok riskli ve belirsiz ekonomik ortamda, küçük birikimini koruyabilmek için oturacağı bir eve sahip olmak isteyenlerin rantla ilişiklisi aynı nitelikte değildir.)

Kentteki adaletin ve eşitliğin korunması için harcama aşamasında da;

  • toplanan rant vergilerinin tamamını yoksulların ihtiyaçlarını gidermek için kullanmak veya
  • bu birikimi toplumun bütünü için (geniş orta sınıf ihtiyaçlarını gözeterek ama yoksulları da dikkate alarak ya da kısmen önceliklendirerek) yaygın bir toplumsal yarar elde edecek biçimde kullanmak.

Rantla ilgili politikalar, yukarıdaki seçeneklerin kombinasyonları biçiminde veya bunlar daha da genişletilerek ve çeşitlendirilerek geliştirilebilir. Ancak kentte rantla ilgili politika tasarımının/ oluşturmanın ne kadar bilgi ve incelik gerektirdiği, buna karşılık ne tür güçlük/ engel ve tuzaklarla dolu olabileceğini kestirmek güç değildir. Yine de rant politikalarının geliştirilebileceğini ve geliştiren kentlerin olduğunu biliyoruz.

*

Evet, kısa-orta erimde, geniş bir toplum kesimine çıkar sağlayabileceğini kabul ettiğimiz rant, her durumda yoksulluğu artıran, derinleştiren, genişleten etkisi ve uzun erimde de bütün kenti toplumsal, ekonomik, politik, kültürel ve ekolojik olarak zarar uğratan, kirleten ve yapaylaştıran, yabancılaştıran, kentsel yaşamı güçleştiren ve stresli hale getiren etkileri nedeniyle onaylanamaz. Ama baş etmesi çok güç ve köklü bir kentsel öge/ olgu olarak varlığı kabul edilmelidir.

Ranta karşı politika/ strateji geliştirmenin kritik ve kilit alanı ona karşı  politikaların planlanması çalışmalarının yapıldığı alan olarak düşünülebilir. Çünkü plan, eğer gerçekten kamusal yarar sağlayabilecek ve kentsel gelecek bakımından sağlam, tutarlı ve güçlü bir biçimde yapılandırılmışsa, sonuç olarak rantın yaratabileceği ve yukarda değinmiş olduğumuz zararların ve olumsuzlukların hepsine karşı sistematik bir saldırı ve çökertme sağlayabilecek, etkin ve total (ama tekelci olmayan/ demokratik) yararlar oluşturan bir araç olacaktır.

Eğer kentsel demokrasi geliştirilerek yapılacak bir plana toplumsal sahiplenme sağlanabilir ve sürdürülebilirse kentsel rantları yok etmek değil ama azaltmak ve etkilerinin önemsizleştirmek böylece olası olabilir.