Ana Sayfa Blog Sayfa 559

Kadınlar Kadıköy’den seslendi: Hükümet istifa

İstanbul‘da kadınlar, 8 Mart Kadın Platformu‘nun “Soracak hesabımız, yeniyi kuracak gücümüz var” sloganıyla Kadıköy’de yaptığı eylemde bir araya geldi. Süreyya Operası’nın önünden İskele Meydanı’na kadar yürüyen kadınlar, “Hükümet istifa” sloganı attı.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için çağrı yapmak amacıyla dün (5 Mart) Kadıköy’deki Süreyya Operası önünde toplanan kadınlar, “Kadınlar birlikte güçlü“, “Asla yalnız yürümeyeceksin“, “Yaşasın kadınlar, yaşasın 8 Mart” ve “Hükümet istifa” sloganları atarak İskele Meydanı’na yürüdü.

ANKA’nın aktardığına göre; 8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla düzenlenen eyleme katılan kadın örgütleri adına yapılan ortak açıklamayı, Bilge Seçkin Çetinkaya ve Esin İzel Uysal okudu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

‘Kamusal yaşamdaki varlığımızı baskı altına alıyorlar’

“Depremde on binleri, alınmayan önlemlerle enkaz altında katledenler, yüz binlerce insanı göçük altında, göndermedikleri yardımlar sebebiyle ölüme terk ettiler. Depremin ilk günlerinde hayati önem taşıyan adımları atmayan devlet, biz kadınların deprem bölgesinde yaşayan kadınlarla kurduğumuz dayanışmayı engellemeye çalışıyor. Gerici politikalarla güçlendirilmiş aile yapısını dayatarak bizleri aileye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Kamusal yaşamdaki varlığımızı baskı altına alıyorlar.

‘Yaşamlarımız üzerinde kurulan bu kuşatmayı, tarikat ve cemaatleri, sömürü ve şiddet yuvası olan her alanı reddediyoruz’

Deprem bölgesine psikolojik destek için ilahiyatçı gönderip, çadırlara okuldan önce Kur’an kursu açıyor. Yaşamlarımız üzerinde kurulan bu kuşatmayı, tarikat ve cemaatleri, sömürü ve şiddet yuvası olan her alanı reddediyoruz. Baskı ve zor yoluyla kadınları susturmaya çalışan erkek egemen sisteme, onun temsilcilerinden olan AKP iktidarına itaat etmiyoruz.

Bugün burada, kentlerimizi yeniden dayanışma ile inşa etmek için isyanımızla, öfkemizle bir aradayız. Biz kadınlar, şiddetin ve sömürünün olmadığı eşit ve özgür bir yaşamı birlikte mücadelemizle kuracağız. Yeniyi biz kuracağız. Yaşamlarımızı bizler savunacağız. Yaşasın kadın dayanışması.

‘Kadın cinayetleri, bir kırım şeklinde artarak devam ediyor’

Kadın cinayetleri, bir kırım şeklinde artarak devam ediyor. Her gün, güvende olmayarak yaşamak zorunda kaldığımız evlerde, sokaklarda, çalışma alanlarında katlediliyoruz. Şüpheli kadın ölümlerinin arttığı, faillerin indirimle ve aklanarak mahkeme salonlarından yollandığı, etkin uygulanmayan koruma kararlarıyla kadınların ölümlerine davetiye çıkarıldığı bu düzende, yaşamını savunan kadınlar cezalandırılıyor. Katledilen kadınların, akıbeti bulunamamış kadınların öfkesiyle katillerden ve onları üreten, koruyan, cesaretlendiren bu düzenden hesap soruyoruz.

‘Biz kadınlar, biat etmedik, etmeyeceğiz’

Ekonomik krizin derinleştiği bu koşullarda işten ilk çıkarılan, biz kadınlar ve LGBTİ artılar oluyoruz. Kadın işsizliği rakamları son bir yılda çığ gibi artarken güvencesiz, düşük ücretlerle ve kötü koşullarda çalışmak zorunda bırakılıyoruz. Ev içi emeğimiz daha da görünmez kılınıyor, mutfağın tüm yükü bize yükleniyor. Bu yük, deprem bölgelerinde yaşamı yeniden inşa etmek için mücadele eden kadınlarda çok daha ağır. Biz kadınlar, biat etmedik, etmeyeceğiz.”

TTB’nin deprem bölgesi ile ilgili birinci ay raporu: Deprem kaçınılmaz, kayıplar önlenebilir

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Kahramanmaraş depremi ile ilgili birinci ay raporunu, cuma günü yayımladı. TTB, 6 Şubat sabah 4.17 de meydana gelen 7.7 büyüklüğündeki ilk depremden sonra saat 5.37’de bölgeye ilk ulaşan meslek örgütlerinden. O andan itibaren birliğin Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu (ODSH) ve Halk Sağlığı Kolu üyelerince bölgenin tüm noktalarında sürekli olarak yapılan gözlemlere dayanan depremin 52 sayfalık ilk ay raporu sekiz bölümden oluşuyor. Bu bölümler depremden sonra TTB’nin çalışmaları, olağandışı durum bölgesinin değerlendirmesi, barınma, geçici yerleşim alanlarının durumu, sağlık hizmetleri ve durumu, sağlık çalışanları, sağlık sorunları, öncelikli sorunlar ve yapılması gerekenler olarak sıralanıyor.

Depremde en büyük yıkımı yaşayan Hatay, Kahramanmaraş, Malatya ve Adıyaman’ı ayrı olarak ele alan TTB, bu illerden Malatya’ya Ankara Tabip Odası’nı, Hatay ve Adıyaman’a İstanbul Tabip Odası’nı Kahramanmaraş’a ise İzmir Tabip Odası’nı yıkılan ve kayıpları nedeniyle çalışamaz duruma gelen tabip odaları yerine ikame edecek yapıların kurulması ve işleyiş için bilgisayar, jeneratör vb. teçhizat sağlanması, ayrıca bu illerdeki koordinasyonun yürütülmesi için alt yapı kurulması ve gönüllü hekimlerin yerellerdeki koordinasyonu sağlamak üzere eşleştirilmiş.

İki milyon kişi göç etti, 80 bin binada hasar tespiti yapılmadı

Raporun ikinci bölümünde etkilenen bölgenin nüfus ve sosyoekonomik durumu hakkında bilgi veren TTB, bölgenin GSYH payının % 9.8 olduğuna da dikkat çekmiş. Raporun üçüncü bölümünde barınma sorunu ele alan birliğin bölgedeki gözlemcileri, “Yetkililerin açıkladıkları verilerden iki milyon kişinin bölge dışına göç ettiği, iki milyon kişinin ise geçici barınma yerlerinde yaşadığı anlaşılmaktadır. Bölge dışına göç edenlerin barınma koşullarına ilişkin elde somut bir veri bulunmamaktadır. 80 bin civarında binanın hasar tespitinin henüz yapılmadığını, bölgede yıkıcı olabilen depremselliğin devam ettiğini göz önünde bulundurarak depremden etkilenen nüfusun göç edenler ve geçici yerleşim alanlarında (GYA) barınanlar dışında kalan 10 milyonunun barınma durumlarıyla ilgili ciddi bir veri yetersizliğinden söz etmek gerekir. Bu veri yetersizliği bu büyük nüfus grubunun barınma sorunlarının yetkililerce henüz ele alınmadığını ve çözülmediğini işaret etmektedir” tespitini yapmış.

Raporun dördüncü bölümünde geçici yerleşim alanlarının (GYA) durumunu inceleyen TTB temsilcileri GYA’larının yer seçiminin doğru yapılmadığını, çadırlar arasında yeterli aralık bırakılmadığını, bu alanlara yeterli sayıda kadın ve erkek tuvaletleri kurulamadığını; mevcut tuvaletlerin  kanalizasyon bağlantılarının yapılamadığı için çalışmadığını belirtiyor.  Kanalizasyon bağlantısı sağlıklı olarak yapılamayan GYA’lerde toprak bazlı tuvaletlerin kurulabileceğini belirtilen raporda, özellikle kadınların tuvalet sorunu nedeniyle büyük sıkıntı çektiği vurgulanıyor: “Tuvaletler deprem sonrasında her dönemde özellikle kadınlar açısından çok önemli bir sorun olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Açık alanda tuvalet yapmak kadınlar için çok daha zordur. Bölgede görüşülen birçok kadın tuvalete daha az gitmek için su içmediğini ve çok az yemek yediğini ifade etmiştir. GYA’larda tuvaletlerde kadın-erkek oranı gerektiği gibi ikiye ya da üçe bir olacak şekilde planlanmamaktadır. Perine hijyeni için gerekli su ve kurulama için gerekli tuvalet kağıtları hâlâ birçok alanda sağlanmamıştır. Bölgede kadınlarda idrar yolu ve vajina enfeksiyonları salgın boyutundadır. İdrar yolu enfeksiyonları gebelikte en önemli düşük nedenidir ve bununla ilgili hiçbir önlem alınmamaktadır.”

Ayrıca raporun bu bölümünde GYA’lere yeterli su sağlanamadığı, yeterli sayıda duş bulunmadığı, hijyen malzemelerinin temininde de güçlükler yaşandığının altı çiziliyor: “Temiz suya erişim yanı sıra sabun, şampuan, diş fırçası, diş macunu, tırnak makası, tarak, kadın petleri, çocuk bezleri, temiz iç çamaşırları gibi gereksinimler kadın örgütleri ve uluslararası kuruluşların çabalarına rağmen bir ayın sonunda çok az yerde sağlanabilmiştir. Kadın örgütleri ve UNFPA bu amaçla hijyen paketleri dağıtmaya başlamıştır. 15-49 yaş arası kadınların her ay petlere gereksinimleri olacağı düşünüldüğünde bu hizmetin kalıcı ve düzenli hale getirilmesi, yardımlara bağlı kalınmaması önemlidir. İç çamaşırı gereksinimi tuvalet ve banyoya erişim sorunları nedeniyle normalin çok üzerindedir. TTB’nin Adıyaman raporunda gönderilen yardımlarda kadınlara çoğunlukla küçük ve orta beden çamaşır gönderilmesi, yardımların kültüre uygun olmamalarına dikkat çekilmiştir. Yardımların daha çok erkekler tarafından dağıtılıyor olması da erişimin önünde önemli engellerdendir. GYA’larda bununla ilgili düzenlemeler hızla yapılmalıdır.”

Depremzede hekimler deprem bölgesinde çalışmak zorunda kaldı

Raporun beşinci bölümünde il, il; ilçe, ilçe depremin birinci ayının sonunda sağlık kurumları ve sağlık hizmetlerinin durumu ortaya konuyor. Altıncı bölümde ise deprem bölgesindeki sağlık çalışanlarının durumu irdeleniyor. Depremlerde 101’i hekim olmak üzere 448 sağlık çalışanının yaşamını kaybettiği belirtilen raporda deprem sonrası bölgedeki sağlık personelinin çalışmak zorunda kaldığı vurgulanmış: “Çalıştığı il ve ilçeden ayrılamayan sağlık çalışanları ve aileleri için, ilk iki hafta barınma en büyük sorun olmuştur. Ayrıca banyo olanakları ve soğuktan koruyucu giysi araç gereç olmaması da sorunları ağırlaştırmıştır. Bu sorun farklı düzeylerde devam etmektedir. Örneğin 26 Şubat 2023 itibarıyla Adıyaman’da sağlık çalışanlarının barınma sorunu tam olarak çözülememiştir. Bu nedenle sağlık çalışanlarının motivasyonu düşmüştür.”

TTB birinci ay deprem raporunun yedinci bölümü ise bölgedeki sağlık sorunlarına ayrılmış. Bölgede günden güne artan uyuz ve bitlenme vakalarının yanı sıra her geçen gün artan bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkması ihtimaline dikkat çekilen bu bölümde ayrıca hiçbir önlem alınmadan yapılan enkaz kaldırma işlemlerinin neden olduğu asbest maruziyetine de vurgu yapılıyor.

Raporun son bölümünde ise deprem bölgesindeki sorunlar özetlenerek; bu sorunların çözümü için TTB’nin önerileri başlık başlık geniş ve ayrıntılı olarak sıralanıyor. TTB’nin Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmetleri Kolu (ODSH) ve Halk Sağlığı Kolu üyeleri deprem bölgesindeki tüm yerleşimlerdeki incelemelerini sürdürüyor. Bu incelemeler sonucunda ikinci ay raporu da yayınlanacak. Özellikle barınma ve bulaşıcı hastalıkları önleme konusundaki TTB önerilerinin yerine getirilip getirilmediği o zaman ortaya çıkacak:

“Söylemiştik tekrar söylüyoruz: Olağandışı Durumlara hazırlıklı olmak olanaklıdır. Depremin kaçınılmaz, kayıpların önlenebilir olduğunu biliyoruz. Evlerin, hastanelerin üzerimize yıkılmayacağı insanlarımızı, canlılarımızı enkaz altında yitirmeyeceğimiz bir Türkiye mümkündür-TTB”

 

 

Hatay açıklarında 4,5 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Hatay‘ın Payas ilçesinin Akdeniz açıklarında 4,5 büyüklüğünde bir deprem meydana geldiğini açıkladı.

Saat 23.49’da meydana gelen depremin derinliği 5.39 km olarak kaydedildi.

Deprem, çevre ilçelerde de hissedildi. Ekipler depremin herhangi bir olumsuzluğa yol açıp açmadığının tespiti için çalışma başlattı.

Kandilli Rasathanesi: Deprem 4,7 büyüklüğündeydi

AFAD Başkanı Yunus Sezer, depremde herhangi bir olumsuzluk yaşanmadığını belirterek, “İskenderun Körfezinde saat 23:49’da meydana gelen ve Hatay ilimizde de hissedilen 4,5 büyüklüğündeki deprem sonrasında, an itibarıyla olumsuz bir durum bulunmamaktadır. Ekiplerimiz teyakkuz halindedir. Depremden etkilenen vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimizi sunarız” dedi.

Kandilli Rasathanesi ise depremin büyüklüğünü 4,7 olarak açıkladı.

Bir foto muhabirin gözünden deprem-3: Bir umut kırıntısının peşinde

Haber/izlenim ve fotoğraflar: Gürcan ÖZTÜRK 

Drone: Cevat EZGİN  

*

3. Gün ANTAKYA

Sabah erkenden, Antakya’ya doğru yola çıkıyoruz… İskenderun Limanı hala yanıyor; kara dumanlar, karlı Amanoslar’ı  örtmüş,  kabus gibi çökmüş yıkık kente… Belen’e doğru tırmanmaya başlıyoruz. Belen, dağın eteklerine ve kaya zemine kurulmuş, yıkım çok büyük değil gibi..

Sanki İstanbul trafiği… Yol uzadıkça uzuyor, kıvrıla kıvrıla Belen’i geçip merak içinde Antakya’ya yaklaşıyoruz.

Bu kentte, geçmişte büyülü zamanlar yaşadım: Tarihi sokakları, Anadolu Restoran ve sokak lezzetleri, güzelim mabetleri, mimarisi, Mary teyzemin ceviz reçeli… Anadolu’nun Kayıp Şarkıları belgeselini çekerken, konuk olduğumuz o sofra hele. Aras Demiray kardeşimin kulakları çınlasın. Samandağ‘da bizi çekimden sonra misafir eden, kalabalık Ortodoks Arap ailenin İtalyan tarzı, uzun ve sanat eseri yemek masasında, Arapça şarkıların eşlik ettiği mis gibi mezelerin tadı geliyor ağzıma. Önce kendi yaptıkları ceviz likörü, sonra gül likörü, sonra boğma rakıyla hafiflemiş, neşeyle vardığımız gecenin ortalarında her şey ve kafamız nasıl güzel. Hep birlikte şarkılar söylüyoruz. Tatlı ve yaşlı bir teyze parmaklarıma bakıyor yüzük var mı diye. Teyzeler hep mi aynı olur?

Antakya nerede?

Şehre ana yoldan giremiyoruz. Yan yollara sapıp sanayinin içinden merkeze doğru yaklaşmaya çalışıyoruz. Sanayideki tüm dükkanlar yıkılmış, sahipleri çaresizce yıkılan ekmek teknelerini yağmadan korumaya çalışıyor. Ara yollardan yavaş yavaş ilerliyoruz. Yollar, yıkılan binalardan dolayı ve alt yapı çöktüğü için kapalı… Arka ve ara sokaklara devam…

İletişim hatları ve navigasyon çalışmıyor. Sokakta yürüyen birine merkeze nasıl gideceğimizi soruyoruz… “Ben de gideceğim merkeze” diyor ve arabamıza alıyoruz. İstanbul’da yaşıyormuş ve aşçıymış, ailesi yaşıyor ama evleri yıkılmış. Ailesini ve geriye kalan bir çanta eşyasını götürmeye gelmiş.

Antakya nerede? Kıyamet yaşanmış sanki, kocaman bir gök taşı düşmüş yaşlı şehrin sokaklarına, caddelerine ve tarihi binalarına… Yıkım o kadar büyük ki, sanki savaşın en şiddetli anlarındaki Suriye’deyiz. Anlamak ve anlatmak için kelimeler yetmiyor. Tüm ekibin gözleri şaşkınlık ve dehşetten fal taşı gibi açılmış halde. Patrick, “bu gördüklerimin en büyüğü” diyor. İnsanların gözleri, yüzleri, tabiatları korkuyla ve dehşetle mühürlenmiş. Depremzedelerle yüz yüze konuşurken bize bakmıyorlar, bizimle değiller… Bedensel olarak çok yakınız ama duygusal olarak o kadar uzaktalar ki. Hepsi, sanki depremin olduğu saatlerde yaşıyorlar hala…

Deprem bölgelerindeki en büyük problem; hep ifade edildiği gibi koordinasyonsuzluk, planlı bir organizasyonun olmaması… AFAD’a gidiyoruz. Fransız ekip, sadece yaşama olasılığı olan insanların altında olduğu bir enkaz adresi istiyor. Sadece bu. Veremiyorlar. Bir adres veremiyorlar!

Yanlarından ayrılıp TİP’in kamp alanına doğru gidiyoruz. Belki onlar bize adres verebilirler. Çorba kazanları kaynıyor, insanlar gelen yardımları düzenliyor, depolarına istifliyor. Depremzedeler, ihtiyaçlarını görmeye geliyor. HAYTAP, hayvanların ihtiyaçlarını karşılıyor. Gönüllüler ellerinden geleni fazlasıyla yapıyor. Ahmet Şık’la karşılaşıyorum, kocaman sarılıyoruz birbirimize. Barış Atay’la ayaküstü nerelerde arama kurtarma yapabileceğimizi tartışıyoruz… Şehrinde yıkımın çok büyük olduğunu ve bilinçli bir şekilde kamunun ve AFAD’ın yardım etmediğini söylüyor.  O kadar yorgun ki… “Elektrik mahallesinde yıkım çok2, diyor. “Orada çalışabilirsiniz.” “Bölgeyi bilen bir genç verin bize” diyorum.  Zaman kaybetmemeliyiz.

Ses yoksa umut da mı yok?

Altı katlı bir binanın önündeyiz, yıkılmamış ayakta. Ama ağır hasarlı olduğu için bizden önce gelen ekip girmemiş içeri. Sürekli artçı depremler oluyor ve ana depreme dayanan bazı binalar yıkılıyor. Saçları beyaz ama tozdan griye dönmüş yaşlı bir amca ve kızı yardım istiyor. Kızının ve torunlarının seslerini duyduklarını söylüyor. Bir komşuları ise doğru söylemediklerini, enkazdan hiç ses gelmediğini anlatıyor. Ama aileye göre üç saat önce çocuk seslerini duymuşlar. Tanrım sen bize yol göster, girecek miyiz, girmeyecek miyiz… Doğru olan ne?

Patrick bizi bir köşeye çekiyor… Daha önce, hiçbir ekip bu binaya girmemiş, girmeye değer, ama çok tehlikeli. Üç kişi ve bir köpekle girmeye karar veriyorlar. Evet, aile yanıltıcı bilgi veriyor olabilir, belki çok daha uzun süre önce ses duymuşlardır ya da belki öylesini umut ettikleri için onlara öyle gelmiştir. Onların yerinde biz olsak, her umut kırıntısının peşinde koşmaz mıyız? Hem ya doğruysa?

Üç kişi ve bir köpek binanın alt katına iniyor, endişeyle olan biteni izliyoruz. Sesle dinleme ve köpekle arama yapılıyor… Yaklaşık 45 dakika sonra çıkıyor arkadaşlarımız.

Binada yaşam belirtisi olmadığını söylüyor Patrick. Yaşlı amcanın tozlu yanaklarına gözyaşları dökülüyor. Ellerinden tutuyorum, sarılıyoruz. Sarılmak bana da iyi geliyor. Korkunç bir şey, insanlara bu bilgiyi vermek ve onların anlamalarını beklemek. Ne büyük bir yük bilemezsiniz…

Birkaç saat sonra aynı cadde üzerinde, yaklaşık 200 metre ileride solda bir enkazdayız. Genç bir doktor, Cerrahpaşa mezunuymuş, yardım istiyor. Kim bilir kaç insan hayatı kurtardı, şimdi kendi ailesini kurtarmak için çırpınıyor. Hızlıca gidiyoruz enkaza, sola yatmış bina… Zemin katta otopark var ve canlı insan olma umuduyla otoparka inmeye çalışıyorlar… Patrick ve Nassim dinleme yapıyor. Sessizlik…  Usulca, kulaklıklarımı takıyorum, hayali lowe Street’i dinlemeye başlıyorum yeniden. Tekrar, tekrar… Aradığımız aile, anne ve iki çocuk. Çıt yok, ses yok, umut yok…

Patrick kulaklıkları genç doktora veriyor. Onun da dinlemesini ve ikna olmasını istiyor. Sessizlik, Uzun uzun dinliyor. Dinliyor… Derin sessizlik. Gözleri yaşarıyor ve ağlıyor…

‘Binayı temel yapmadan, topraktan çıkmışlar’

Samandağı’na tırmanıyoruz, henüz bir canlı çıkarmayı başaramadık. çok mutsuz ve gerginiz. Arabanın camından, dışarıyı izliyorum. Felaketi tarif etmek için kelimeler arıyor, bulamıyorum.

Samandağ’dayız. Saatlerimiz dörde yaklaşırken giriyoruz şehre. Yaklaştıkça, kalabalık, kaos ve hareket artıyor. 1.4 km yolu, 46 dakikada aşabiliyoruz.

10 katlı bir bina, çökmüş, şimdi yüksekliği 2.5 metre var yok. Ekibimiz çalışmaya başlıyor. Bir köpeğimiz kendini parçalarcasına enkazın üstünde bir bu köşeye bir o köşeye, canlı insan arıyor. Ve iki nokta üzerine yoğunlaşıyor. Patrick burada çalışan ekiplere iki ayrı noktayı işaret ediyor ve çok dikkatli bir şekilde çalışmalarını istiyor. Zayıf, ve yorgun Uşaklı kepçe operatörü Yılmaz, yanıma yaklaşıyor usulca. İsmi gibi yılmaz. “Üç gündür aç susuz çalışıyoruz abim. Biliyor musun, bu binanın temeli yok. Binayı temel yapmadan topraktan çıkmışlar” diyor gözleri dolu. Düşünüyorum, nasıl bu kadar kötü ve açgözlü olabilir insan? Nasıl?

Telaşla, birileri geliyor yanımıza, yaklaşık iki km. uzaklıktaki bir enkazda bebek sesleri duyduklarını söylüyorlar. Toparlanıp o enkaza ilerliyoruz. Artık hava karardı ve soğuk. Çok soğuk… Enkazda çalışan bir ekip var, ses dinlemesini de film sektöründen bir genç yapıyor. Patrick de kulaklığı alıyor ve dinlemeye başlıyor. Ben bu sefer hayali, Lowe Strett dinlemiyorum. The Wall dinliyorum… Bir anlığına bir ses duyuyorum, herkes duyuyor. Kısacık,  umut dolu bir an. Fakat Patrick bu seslerin bir insandan gelmediğini, artçılarla birlikte binanın kendisinden ve kırılan mobilyalardan geldiğini söylüyor. Umutlarımız tükendi.

Bugün hiçbir canlı kurtaramadık, çok üzgünüz…

Hırsızın motosikletiyle devriye atan polis

Kent, Mad Max film seti gibi. Gri beton kütleleri ve moloz dağları; küçük yangınlar ve toz bulutları; kaportası pert olmuş, camları kırık  arabalar trafikte, hiçbir kural yok… Ellerinde otomatik silahlarla askerler devriye atıyor. Bir polis memuru motosikletiyle… Ama motosikleti, polis motosikleti değil. Hayırdır kardeşim, bu motosiklet? Şehre dışarıdan gelen hırsızların motosikletini almış. Gece hırsızları kovalamak için kullanıyorlarmış. Soğuk, bir ateşin başında muhabbete devam ediyoruz. Kayseri’den gelmişler ekip olarak…

“Gece başka bir dünya yaşanıyor buralarda” diyor bir genç memur. “Yağmaya gelenlerle, kovalamaca oynuyoruz”. Ve ekliyor: “Vurmaya geldim abi…” Bankaların ve kuyumcuların olduğu caddeleri koruyorlarmış. Her şey doğaçlama yaşanıyor. Kural yok, yasa yok, su yok, elektrik yok, yok oğlu yok…

Uzun ve hayal kırıklıklarıyla dolu günün sonunda Arsuz’daki, Deniz Kızı’na dönme vakti. Dönüş için köy yollarını kullanıyoruz. Bol virajlı ve inişli çıkışlı…

Çok yorgunuz, her anlamda… Odamıza girer girmez, Samandağı’ndan güzel bir haber alıyoruz. Köpeğimizin işaret ettiği bir noktadan canlı bir kadın kurtarılmış. Odamızda, bir bayram havası, hemen ekiple de paylaşıyoruz bu haberi. Herkes mutlu… Hayat; her şeye rağmen devam ediyor. Umut ise hiç kesilmiyor.

Güneş ışınımını yönetme teknikleri

İklim krizini kendi ekonomik hırsımıza ket vurmadan ve rahatımızdan vazgeçmeden durdurabilmekten ümidi kestiğimizde “hem doğayı ve atmosferi kirletmeye devam edelim hem de bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalmayalım” türü çözümler aramaya girişiyoruz. Bu çözümlerden en önemlilerinden biri Güneş’ten Dünya’ya gelen ışığı azaltarak Dünya’nın ısınmasına engel olma çabasıdır. Bu tür çalışmalara genelde Güneş Işınımını Yönetme (Solar Radiation Management – SRM) adı veriliyor.

SRM, Güneş’le Dünya arasına büyük şemsiyeler yerleştirerek ışığı kesmek, atmosferin üst kısımlarındaki bulutları azaltarak ısının Dünya’dan çıkışını rahatlatmak ya da alt katmanlardaki bulutların yansıtıcılığını artırarak güneş ışığının yüzeye ulaşmasını engellemek gibi tekniklerden oluşuyor. Ne yazık ki bu teknikler de en ucuzundan en pahalıya gidecek şekilde değerlendiriliyor, en faydalıdan en zararlıya doğru değil.

Stratosfere toz saçma: En ucuzu ama etkili mi?

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) tarafından biraraya getirilen bir uzman grubu bu tekniklerden en ucuzu sayılan stratosferik aerosol enjeksiyonunu mercek altında aldı. 

Bildiğiniz gibi biz atmosferin en alt katmanı olan troposferde yaşıyoruz, uçaklar troposferin en üstü ile bir sonraki katman olan stratosferin en altı sayılabilecek bir yükseklikte uçuyorlar. Gökyüzünde gördüğümüz bulutların önemli kısmı da gene troposferde yer alıyor. Troposfere güneş ışığını yansıtan minik parçacıklar salacak olsak, bu parçacıklar bulut hareketleri ve yağışla birlikte çok hızlı yere inerler. Ancak bu parçacıkları daha yükseğe, yani stratosfere saçacak olursak yere inmeleri çok daha uzun sürer ve güneş ışınlarını çok daha uzun süre yansıtırlar. SRM yöntemlerinin en kolayı ve çalışabileceğine en fazla güvenileni de bu stratosfere toz saçma yöntemi, yani stratosferik aerosol enjeksiyonu.

Stratosfere toz saçacak olursak Dünya’ya ulaşan enerji miktarı biraz azalacağı için kısmen bir serinleme sağlanması mümkün. UNEP çatısı altında toplanan bilim insanları da bu konuda çalışmalar yapılmasını destekliyorlar. Raporun bu yanı kendisine basında bolca yer buldu. Ne de olsa iklim krizine çözüm öneren bilimsel bir rapordu. Ancak raporun detaylarına göz atacak olursak bu yöntemin şu sorunlarını ortaya koyuyor:

  • Dünya’nın iklimi ve çevresel sistemlerinin tepkisi: Kısaca, bu yöntemin çalışıp çalışmayacağından emin değiliz. Çalışırsa atmosfere ne etki yapacağını bilmiyoruz. Bazı yerleri daha sıcak, sıcak olması gereken yerleri de soğuk yapabilir, yağış sistemlerini değiştirebilir, aşırı yağış ve kuraklığa ne etki yapacağı bilinmiyor. Sonra bu parçacıklar yere indikten sonra doğaya ve su kaynaklarına ne etki yapar bilemiyoruz. Tüm bu nedenlerden dolayı, böylesi çılgın projelere girişmeden önce ayrıntılı bilimsel çalışmalar yaparak çok daha emin olmamız gerekiyor.
  • Bu belirsiz değişikliklerin insan sağlığına ve doğal ekosistemlere nasıl etki edeceği: Biz zaten kömür, petrol ve doğal gaz yakarak atmosferi yeterince değiştirdik. Bu değişikliğin üzerine bir de bilinçli olarak kimyasal bir değişiklik daha eklersek insanların ve doğanın nasıl etkileneceğini bilmiyoruz.
  • Kararların kapsayıcı, adil ve şeffaf bir şekilde mi verileceği:  Diyelim belirli zararları olduğunu gördük. Bu zararlar herkese duyurulacak mı? Gene diyelim Batı Avrupa bu çalışmadan çok fayda sağlayacak ama Afrika da çok zarar görecek. Devam edip etmemeye nasıl karar vereceğiz?
  • SRM tartışmalarının azaltım ve uyum çabalarından finansal, siyasi ve entelektüel kaynakları kaydırıp kaydırmayacağı: Bugün için küresel bağlamda çabamızın büyük kısmını iklim değişikliğinin önlenmesine ya da en azından azaltılmasına harcamak zorundayız. SRM gibi yöntemlerin ısınmayı azaltabileceği düşünülecek olursa bu muhtemelen azaltım çalışmalarının arka plana itilmesine neden olacaktır. Ama azaltım olmadığı müddetçe her sene stratosfere daha fazla toz saçmak zorunda kalırız, buna da nereye kadar devam edebiliriz? 
  • SRM uygulamasının, uluslararası çatışmalar da dahil olmak üzere toplumsal risklere yol açabileceği: SRM çalışmalarının en önemli sorunlarından biri de budur. Diğer devletlerin onayını almadan bir tek ülke kendine fayda sağlayacağına inanarak bu çalışmaya girecek olursa bu çabadan zarar görebilecek ülkelerin davranış biçimleri nasıl olacak? Bugün Etiyopya’nın Nil Nehri üzerinde yapmakta olduğu barajın oldukça uzakta yer alan Mısır üzerine etkilerinden bahsediyoruz. Ya Hindistan bu çabaya girişip Arjantin’de bir doğa felaketine yol açarsa?
  • SRM’nin etik, ahlaki, yasal ve adalet sorularını gündeme getirebileceği: Bugün bir binayı kentsel dönüşüme sokabilmek için bile istemeyen bir kat malikine karşı senelerce mahkemeler sürebilmekteyken değişik kanunları ve görüşleri olan ülkeler ne yapılması ve nasıl yapılması üzerinde nasıl fikir birliğine varacaklar?

UNEP’in raporu öncelikli olarak bu noktaları tartışmaya açıyor ve bizlerin de şimdiden bu konuları gündemimize almamızda oldukça büyük fayda olduğunu görebiliyoruz.

İlk adım salımları azaltmak olmalı

Çevresel açıdan bakıldığında SRM tekniklerinin kullanılması ancak bir noktada kabul edilebilir bir çözümdür. Eğer tüm devletler birlikte ciddi bir azaltım planı ortaya koyar ve bunu uygulamaya girişirlerse, küresel ısınmanın bir noktada durdurulması ihtimal dahilinde olur. Ancak bilim bizlere, sera gazı salımlarını bugün durdursak bile ısınmanın gelecekte de devam edeceğini söylüyor. Biz üstümüze düşeni sera gazı salımlarını ciddi oranda azaltarak yapalım, ama sonrasında gerçekleşen ısınmaya uyum tedbirleri çerçevesinde kısıtlı biçimde ve geçici olarak SRM tekniklerini kullanarak kendini iyileştirmeye çalışan doğaya destek olalım. 

Bu şekilde devam ettiğimiz müddetçe atmosferle tam olarak anlamadığımız biçimde oynamak faydadan çok zarar getirecektir. Bugünden bunu gelecekte uygulamayı düşünecek olan ülkelere ne tür yaptırımlar uygulanacağını düşünmekte de fayda var. Diğer ülkelere ve hatta insanlığın tamamına danışmadan bu tür denemelere girişmenin mümkün olmaması gerekli, insanlığın ve doğanın iyiliği için.

Kıbrıs’ta öfke de acı da büyük: Çocuklarımızı emanet ettik, koruyamadınız

Haber: Müjgan HALİS

*

Çoğu 12-14 yaşları arasındaydı. Gönül verdikleri voleybol için ta Kıbrıs’tan kalkıp gelmişlerdi güle oynaya. Ve gencecik ömürleri, Adıyaman’daki İsias Otel’in yıkıntıları arasında soldu, bitti.

Yazdığım en zor haberlerden biri ve aslında çok da araya girmeden yazmak istiyorum bu kez. Çünkü kelime oyunlarına, bağlaçlara gerek duymadan, gerçeğin kendisi o kadar sahici ki.

13 yaşındaki oğlu Aras Aktuğralı’yı İsias Otel’de kaybeden Murat Aktuğralı’nın şimdi okuyacağınız cümleleri gibi:

‘Oğlum hep ülke için bir şeyler yapacağım, ünlü olacağım, derdi’

“Benim oğlum sporu çok severdi, dersleri çok iyiydi, çok sağduyulu bir çocuktu. Sosyal problemlere çok ilgi gösterirdi, yaşından daha olgun yorumlar yapardı. Hep bu ülke için bir şeyler yapacağım, çok ünlü olacağım” derdi.

Bu cümlelerle anlatıyor oğlunu ve Adıyaman’daki ilk saatlerine dair şunları söylüyor:

“Ben enkazdan kurtulan bir veliyim, 39 kişilik bir ekip olarak oradaydık, dört kişi sağ çıkabildik: Üç veli, bir öğretmen. 26 öğrenciyi kaybettik, altı da veli ve öğretmeni.

3 Şubat günü vardık Adıyaman’a. İlk gidişimizdi o şehre. Cumartesi akşamı takımlar antrenman yaptı, ikisi de KKTC şampiyonu takımlardı. Pazar günü saat 14.00 ve 16.00’da maçlarını yaptılar, ikisini de kazandılar. Akşam birlikte yemek yedik, sabaha karşı da deprem oldu.”

Enkazdan kendileri kurtulmuşlar ve sonrasına ait anılar taptaze:

“Sabahleyin ilk olarak yanımıza İl Spor Müdürlüğü’nden bir beyefendi geldi, sonra da KKTC’nin Gaziantep Konsolosluğu‘ndan yetkililer. Ama enkaz kaldırma ilk olarak pazartesi günü KKTC’den gelen ekiplerin ulaşmasıyla başladı. Sadece bir ara, hani ikinci depremin olduğu saatlere yakın AFAD ve bir jandarma ekibi geldi, enkazın üzerinde dolaştı, ama aletleri yoktu, hiçbir şey yapmadan gittiler. İlk iki gün hiç teçhizat olmadığı,  vinç-dozer bulunmadığı için gerekli hızla müdahalede bulunulmadı. Ta ki KKTC’den sivil savunma ekipleri gelene kadar.”

‘Azıcık bile yapmaları gerektiği gibi yapsalardı… ‘

Peki bu arada beklemek?

“Bu anlatılmaz bir çaresizlik. Sadece bir ümitle beş gün bekledik. Ama enkazın durumu birçok şeyi anlattı. Hep televizyonlarda izlediğimiz, geçmiş depremlerde yaşanan, 99 depreminde hep gündemde kalan konuların hiçbir iyileşme olmadan yüzümüze çarptığını gördük. Hatta belki de daha kötü bir durumla karşı karşıyaydık. Enkaz kaldırılmıyordu ama inanın bir tuvalet dahi yoktu Adıyaman’da. Geçmiş depremlerde askeriyenin çadırlarını görürdük mesela. Bu bizim ne ile yüzleşmemizi sağladı, biliyor musunuz? Bu siyasi rantın, paranın, para hırsının insanı ne duruma getirdiğini gösterdi.

O otelin yapısında usulsüzlüğün her türlüsü varmış, çimentosu eksik, demiri eksik, kolonları kesilmiş-törpülenmiş, ki öğrendik ki bu bina eskiden mühürlenmiş. Azıcık bile yapmaları gereken gibi yapsalardı en azından belki kurtulan olurdu.”

Sonra tekrar o ana, deprem anına dönüyor baba Murat Aktuğralı: “Sekiz katlı bir binaydı, ben üçüncü katta buldum kendimi, odanın dışına çıktığımda gökyüzünü gördüm, yağmur yağıyordu. Hatta ilk başta sadece bizim binanın yıkıldığını sandım.”

‘Artık mecbur olmadıkça Türkiye’ye gelmem’

Peki ya bundan sonrası? Mesela bir daha Türkiye’ye gelmeyi düşünüyor mu?

“Buna yanıt vermek çok zor, belki de sadece mecbur kalırsam gelirim, davalar için bile gelmek içimden gelmiyor. Ben Türkiye’ye çok geldim, Anadolu’da birçok yeri gezdim. Ama bugüne kadar hiç sorgulamamışız, burası sağlam mı, yıkılır mı diye. Biz o ülkede misafirdik ve başımıza gelenler Türkiye devletinin sorumluluğunda.

Bundan sorasına dair tek dileğim yargılamanın gerektiği gibi yapılması; tüm ilgililerin, otel sahibinin, müteahhitlerin, imzası bulunan bürokratların, o oteli af yasasıyla tekrar açanların cezalandırılması. Kendi kayıplarımız en büyük acımız ama 10 ilde on binlerce insan öldü, evleri yok oldu, ocakları söndü. Bu anlayış sürdüğü sürece insanlar ölmeye devam edecek çünkü.”

‘Kusuru olan herkes cezalandırılmalı’

Av. Nurcan Gündüz, KKTC’li bir hukukçu. Gazimağusa’da yaşıyor. Depremde hem pek çok tanıdığını hem de üniversiteden hocası Pervin Aksoy İpekçioğlu’nun kızını kaybetmiş, KTTC’li mağdur ailelerin hukuki sorunlarını bizzat takip ediyor.

Gündüz ilk olarak İsias Otel davasının ayrılmasına dair yorumunu soruyoruz, bunun olumlu bir şey olduğunu söylüyor: “Bu dosyanın ilerleyeceği anlamına geliyor, artık bir numara verilip savcısı atanacaktır. Demek ki dosya olgunlaşmış durumda. Gizlilik kararı da Türkiye medyasına yansıdığı gibi değildi, her davada önce böyle bir karar verilir, ardından karar kaldırılır.”

İsias Otel davasıyla ilgili Türkiye Barolar Birliği ile KKTC Barolar Birliği’nin işbirliği halinde çalıştığını anlatan Gündüz, şu ana kadar davada üç kişinin tutuklandığını, arananlar da olduğunu belirterek “Ancak sanıkları yakaladık, bizim işimiz bitti diye düşünmemek gerekiyor. Tersine işimiz yeni başlıyor, çünkü böyle bir felaketin sorumlusu sadece binanın sahibi ya da binayı yaptıran kişi değildir” diyerek devam ediyor:

“Denetimi yapmayan, denetimi yapıp gereğini yaptırmayan makamların da sorumluluğu var. Müellifleri, mimarları, mühendisleri, idari makamları herkes kusuru oranınca cezalandırılmalı. Zaten katıldığımız toplantılardan öğreniyoruz ki, İsias Otel değil 7, 4.5-5 büyüklüğünde bir depremde bile yıkılırmış.”

‘Ada’ya acı, çaresizlik ve öfke hakim’

Son konuştuğumuz yaklaşık 21 yıldır Kıbrıs’ta yaşayan gazeteci Sinan Dirlik. Depremin adadaki yansımasını anlatıyor:

“Kıbrıs’taki insanlar bir yandan Adıyaman’daki otele ulaşmaya çalışırken bir yandan da enkazın kaldırılması ve çocukların kurtarılması için çok mücadele verdiler. Ne yazık ki özellikle ilk iki gün, üç gün büyük bir sıkıntı yaşandı ve maalesef enkaz altında 35 çocuk hayatını kaybetti. Ve Türkiye gibi Kıbrıs da şu anda depremi hatırladı. Çok canlı bir tartışma var. Özellikle 1974 öncesi binaların güvenliği hiç yok. Yeni binaların görece daha güvenli olduğu söylenmekle birlikte çok ciddi bir sismik haritalandırma çalışması maalesef mevcut değil. İsias Otel trajedisinin şoku atlatılmadı henüz ama biraz daha soğuyunca şu an inşaat odaları, inşaat mühendisleri odaları, harita mühendisleri, odaları, herkes teyakkuz halinde ve bir takım gruplar, komiteler oluşturuldu hemen. Yani şu anda Kıbrıs’ın deprem güvenliği meselesi canlı bir tartışma konusu.”

Peki Kıbrıs kamuoyu nasıl izledi o üç günü?

“O ilk andan itibaren duyulan hissiyat çok ağır bir acı ve çok büyük bir öfke. Çünkü bir kere her şeyden önce oradakiler çocuktu, sporcuydu ve can güvenlikleri sağlanamadı. Tamam deprem engellenebilir afet değil ama o çocukların tırnaklarla kazılarak çıkarılması gerçek bir öfkeye yol açtı. Konuştuğum bütün Kıbrıslı arkadaşlarım ister yakınını kaybetmiş olsun olmasın, ağır bir acı, çaresizlik ve öfkeyle konuşuyor. ‘Biz çocuklarımızı oraya bir spor etkinliğine gönderdik ama kamu üzerine düşeni yapmadı’ diyorlar. Otelde bir rehber grubu da hayatını kaybetti, onların aileleriyle de görüşüyorum. Çünkü davayı ortaklaştırmaya çalışıyoruz. O çocukların orada saatlerce ve günlerce ölümü bekler durumda, son anlarını yaşamaları ve bunun izlenmesi gerçek bir kâbus.”

‘Türkiye rejiminin kibirli ve küstah diline kızgınlık büyük’

Sinan Dirlik 35 Kıbrıslının feci ölümünün Türkiye’yle psikolojik bağı da etkilediğini anlatıyor: “Kıbrıs’takilerin öfkesi o kadar büyük ki bunu tamamen bir Kıbrıslılık üzerinden götürme yaklaşımları var. ‘Çünkü biz çocuklarımızı oraya emanet olarak gönderdik ve onların güvenliğini sağlayamadınız, hatta kurtarma imkânınız varken kurtarmadınız’ diyorlar. Adada çok ciddi bir Kıbrıs milliyetçiliği belli ölçülerde var ama Türkiye’yle ilişkileri her zaman sıcaktır Kıbrıslı Türklerin. Ancak bence bu çok ciddi bir kırılma yarattı. Türkiye rejiminin rijit, kibirli ve kifayetsiz tavrı, küstahça dili de Kıbrıs kamuoyunu ayrıca öfkelendirdi. “

Kıbrıs’ta şu anda sağ bir hükümet olduğunu hatırlatan Dirlik buna rağmen adada bir demokrasi kültürünün de olduğunu ekleyerek, devam ediyor:

“Kıbrıs’ın kendine özgü bir demokratik kültürü vardır. Her şeye rağmen istifa şerefli bir müessesededir hala Kıbrıs’ta. Oradaki siyasi yapıyı da takip ettiğim için Kıbrıs’taki hükümet hiç olmadığı kadar sıkışmış durumda. Çünkü bir yandan Türkiye’yle iyi geçinmeye endeksli bir siyaset izliyor ama sürecin yönetiminde ortaya çıkan ve açıklanamayacak aksaklıklar nedeniyle de hükümet şu anda yastık görevi görüyor. Cezasızlığın bir Türkiye gerçeği olduğu Kıbrıs’ta da anlaşılmış durumda ve bu işin sadece birkaç müteahhidin veya otel sahibinin başına patlayacağı düşünülüyor. Bu da öfkeyi ve endişeyi daha çok artırıyor.”

İsias Otel’de yaşanan facianın Güney Kıbrıs’ta da büyük üzüntü yarattığını, Adıyaman’a hemen bir arama kurtarma ekibi gönderilmek istendiğini ancak bunun Türkiye tarafından reddedildiğini anlatan Dirlik, Birleşmiş Milletler üzerinden yapılan başvurunun ise Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı’nın tabiriyle ‘nazik bir şekilde’ geri çevrildiğini hatırlatıyor. Bu geri çevrilmeye adanın güneyinde toplanan ilaçlar, gıda yardımları da dahil: “Bu tür büyük travmalar, büyük kederli durumlar halkları birbirine yakınlaştırır. Fırsat demek hoş bir şey değil ama insani anlamda yakınlaşmak için bir fırsatken maalesef bu da değerlendirilemedi.”

‘Hepimizin ruhu hastalandı’

Dirlik son olarak Kıbrıs’ta tamamı AKP’ye yakın müteahhitler tarafından yapılan bina ve inşaatların güvenliklerinin endişe yaratıp yaratmadığına dair sorumuzu şöyle yanıtlıyor:

“Kuzey Kıbrıs’taki tüm faaliyetler zaten bu firmalar tarafından yapılıyor. Her türlü yol, havaalanı, hastane aklına gelebilecek tüm kamu binaları hatta şu anda büyük bir külliye yapılıyor. Sayın Cumhurbaşkanı Kıbrıs ziyaretinde KKTC’nin 1963’ten kalan küçük sevimli binasını gördü. Kıbrıs’a aşina olanlar bilir, çok rahattır, protokol yoktur, koruma yoktur, yüksek duvarlar yoktur. Böyle bir cumhurbaşkanlığı binası varken bizim Sayın Cumhurbaşkanımız KKTC’ye böyle bir cumhurbaşkanlığı konutunun yakışmayacağını, bir külliye gerektiğinin buyurdular ve onun üzerine Lefkoşa‘nın göbeğindeki askeri alana, çok sayıda ağaç kesilerek külliye inşaatına başlandı. Hem de Kıbrıslıların tüm itirazına rağmen. Benzeri pek çok yatırım yine bu Türkiye iktidarına yakın şirketler tarafından yapılıyor.

Kıbrıslıların güvenlik kaygısına gelirsek; gerek Türkiye kamuoyu gerek Kıbrıs kamuoyu hepimiz hastayız. Yani çok büyük bir acı içerisindeyiz. Çok büyük bir yas duygusu içerisindeyiz. Ama aynı zamanda hepimizin ruhu hastalandı. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde bir gecede 50 bin, 60 bin 70 insan bir anda hayatını kaybetmedi. Dünyanın hiçbir yerinde 20 boyunca insanlar enkaz altında hayatta kalma mücadelesi vermedi. 24 gün boyunca insanlar çadır demedi. Bütün bunları tıpkı Türkiye kamuoyunun gördüğü gibi Kıbrıs kamuoyu da görüyor.”

Nevşehir Kalesi Yenileme Alanı kararı iptal edildi

Danıştay, Nevşehir‘in Kapadokya ilçesinde yer alan Nevşehir Kalesi ve çevresinin yenilenme alanı olarak belirlenmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararını iptal etti.

Danıştay 6’ıncı Daire tarafından verilen kararda, UNESCO Dünya Miras Listesinde yer alan ve arkeolojik sit alanı olan Nevşehir Kalesi’nin yenilenmesine dair Cumhurbaşkanlığı kararının “kamu yararına ve hukuka aykırı” olduğu belirtildi.

Karar, Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nin Cumhurbaşkanlığı kararını yargıya taşıyarak kararın iptal edilmesine yönelik dava açması neticesinde verildi.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, “Ülkemizde önlem alınmadan yanlış yer seçimleri ve denetimsizlik nedeniyle, deprem bölgesinde yaşanan can kayıpları ortadayken, kentsel dönüşüm anlayışıyla, tarihi Nevşehir Kalesi’nin, yenileme alanı adı altında yapılaşmaya açılmasını Danıştay’ın iptal etmesi, başka bir facianın yaşanmasının önünü kesmiştir” dedi.

Nevşehir ve Kapadokya bölgesinin geçmişten bugüne ciddi bir yapılaşma tehdidi altında olduğunu kaydeden Candan, “Nevşehir Kalesi ve çevresi kazı ve temizlik adı altında tahrip edilmiş, alanda bulunan eserler yok edilmişti” diye ekledi.

Açılan davada bilirkişilerin Nevşehir Kalesi ve çevresinin arkeolojik sit alanı olduğunu ve korunması gerektiğini belirten şube başkanı, bilirkişilerin “UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki sit alanının nesnel, teknik ve bilimsel gerekçeler ortaya konulmadan yenileme alanı olarak belirlemesi uygun değildir” görüşünü mahkemeye sunduğunu aktardı.

‘Geri dönüşü mümkün olmayan karar, koruma ilkelerine aykırı’

Tezcan Karakuş Candan, kalede bulunan kalıntıların arasında tescilli kültür varlıkları ve sivil mimarlık örneklerinin, yer altı kaya oyma mağara ve tüneller gibi arkeolojik ve tarihi niteliği olan mekanların da yer aldığını belirterek, kalenin geleneksel insan yerleşiminin olağanüstü bir örneği olması nedeniyle dünya mirası açısından önemli olduğunu ifade etti.

Şube Başkanı, Anayasa ve uluslararası sözleşmeler çerçevesinde bu alanların korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması için devlet yetkililerine çağrıda bulundu.

Söz konusu alanın yeniden yapılaşmaya ve yerleşime açılmasının, üzerinde konut, ticaret, turizm gibi kullanım için yapılacak inşaat faaliyetleri ve fiziki müdahalelerin alanın niteliğine uygun olmadığını ve geri dönüşü mümkün olmayan tahribata yol açabileceğini aktaran Candan, yenileme alanı kararının ulusal ve uluslararası koruma ilkelerine aykırı olduğunu vurguladı.

Candan, şunları söyledi:

“Yargı bir kez daha Nevşehir ve Kapadokya çevresinin dünya mirası bir sit alanı olduğunu vurgulayarak, alanın korunması gerektiğini, yapılacak tüm müdahalelerin telafisi mümkün olmayacak tahribatlara yol açacağını ortaya koymuştur. Kapadokya gözbebeğimizdir. Rant için doğal ve kültürel varlıklarımızı, tarihi değerlerimizi, paletli iş makineleri, kepçe ve hiltilerle yok eden zihniyete karşı mücadeleye devam edeceğiz.”

Phaselis’e betona izin vermeyeceğiz

“Gördüğün her yeşil alan, nefes alan her toprak parçası senin düşmanındır, boğ betona orayı” diye emir gelse ancak bu kadar olurdu. Rantiye şebekesi, her yeri yıka söke ilerleyip en sonunda 1.derece sit alanlarına dayandı. Phaselis Antik Kenti sınırları içerisinde yer alan ve ateş yakmanın, çadır kurmanın bile yasak olduğu, Cennet ve Bostanlık koylarında plaj inşaatına başlandı.

Halk plajı bahane rant şahane

Başlayan inşaatın ihale tutarını gördüğünüzde bu düşünceye kapılmamanız imkansız. Tam  47.737.500.00 TL. İnanılmaz büyük bir rakam. Kıyaslamalı bir örnek verecek olursak 2018 yılında tüm ülkedeki kazılar için ayrılan toplam bütçe 34 milyon TL. İhaleyi kim aldı dersiniz? AKP’li eski Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen’in akrabası ve Sa-Fa Restorasyon ve İnşaat Şirketi’nin sahibi Musab Ergezen. İmza yetkisi bulunan Ali Haydar Ergezen ise Zeki Ergezen’in kardeşi ve 2018-2019 yılları arasının ihale yasaklısı bir isim. İhaleyi alan Sa-Fa Restorasyon, bu güne kadar kamudan 34 proje ile tam 242 milyon kazanmış. Bu ihale, herhalde aldığı ihalelerin en büyüğü olmaya adaydır.

Acele inşaat hızlı tahribat

Rantın büyüklüğünden ve bölgenin 1.derece sit alanı olmasından kaynaklı gelecek tepkilere korkularından olsa gerek ki şirket hummalı bir çalışmanın içerisinde. Öyle ki mesaileri bittiği halde çalışmaya devam ediyorlar. Örneğin 1 Mart akşam 17.15 sularında bile ağaçları sökerek iş makinasıyla yol açmaya devam ederken görüntülendiler. Üstelik Cennet Koyu’na giden bir orman yolu olmasına rağmen açılan bu yol ikinci bir yol olarak devreye girdi. 2 Mart akşamı ise bölgedeki yurttaşlar karanlıkta iş makinalarının farların aydınlatmasıyla amansız bir çalışma içerisinde olduğunu görüntülediler.

Bir diğer ivedi hunharlık ise Bostanlık Koyu’nda yaşanıyor. Bostanlık Koyu’na giden bir orman yolu vardır. Bu yol, yıllar önce bazı arazi araçlarının geçebileceği şeklindeyken, araçların sahilde bozulma yaratmasından kaynaklı ve ekolojistlerin talebiyle Orman Bakanlığı tarafından isabetli bir kararla araçla geçişe çok zorlaştırılarak sahil koruma altına alınmıştı. Oysa şimdi süreç tam tersi yönde işletilerek 27 Şubat pazartesi günü, hiçbir izin alınmadan ve herhangi bir arkeolog eşliği olmadan yol düzeltilip genişletildi. Phaselis Antik Kenti’nin sınırlarını belirleyen ve arkeologların nirengi noktası olarak aldıkları sabit poligon taşları ise iş makinalarıyla yerlerinden sökülüp fırlatılmıştı. Üstelik ihale dosyası 85 bin metrekare içerisinde bir halk plajını işaret ederken her iki koy güzergahındaki bu çalışma neyin nesi?

Bakanlığın çelişkili davranışı

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, 2021 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından özel bir firmaya 20 yıllığına kiralanan Cennet Koyu’ndaki yapılaşmaya karşı çıkarak, “Birinci derece arkeolojik sitlerde yapılaşma mümkün değil. Biz gerekli uyarıları da yapıyoruz şu anda” ifadelerini kullanmıştı. Aynı bakanlık şimdi burayı özel bir şirkete ihaleye verip inşaata açmış oldu. Diğer bir çelişik durum da projeye onay veren Kültür Varlıkları Koruma Kurulu’nun kararında mevcut. Çünkü günübirlik plaj tesisi 1.derece sit alanlarında yapılamaz. Antalya Anıtlar Kurulu’ndan ve Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’ndan alınan faaliyet izninde ise, söz konusu alana otopark, yönetim binası, su deposu, su ve elektrik altyapısı oluşturulması, geniş alanda yapılaşmanın başlatılması gibi çalışmaların izninin olduğu belgeler gösterilmiyor. Alınan izin sadece yolun kıyıya göre düzenlenmesini kapsıyor.

Çelişkiler bunlarla sınırlı değil. Örneğin ihale dosyasında yer alan bilgiye göre 85 bin metrekare içinde tek bir plaj yapılacağı bilgisi olmasına rağmen, hali hazırda iki ayrı plaj yapılacağı görülüyor. Plaj tesisi hem Bostanlık Koyu hem de Cennet Koyu (Alacasu) planlarında mevcut. Toplam metrekare de aynı şekilde muğlak, zira dosyadaki 85 bin metrekarelik alan, sadece Bostanlık Koyu arazisindeki parsellerin toplamına denk geliyor. Yurttaşlar hem Koruma Kurulu kararına hem de projenin durdurulmasına dair iki ayrı dava açmış durumdalar.

Madde madde projeye neden karşı çıkılıyor?

  1. Phaselis antik kenti birinci derece sit alanı olup kültür varlıkları büyük bir hassasiyetle korunmalıdır.
  2. Caretta carettaları , deniz altı canlı çeşitliliği ve ormanıyla bölge ekosistemi büyük zarar görecektir.
  3. Beydağları Sahil Mili Parkı’ndaki çok sayıdaki ağaç ve bitki örtüsüyle birlikte o habitatın diğer canlıları yok olacaktır.
  4. Koylara günübirlik tesisler, yönetim binası, kafeterya, otopark, karşılama merkezi, duş ve tuvaletlerden oluşan çok sayıda yapı inşa edilecek. Bu, sahile çok sayıda insanın akın etmesi anlamına gelir ki 1.derecede sit alanını, büyük bir insan baskısıyla karşı karşıya bırakıp Konyaaltı Plajı’ndan farksız hale getirir.
  5. Sahile gelecek insan yoğunluğu büyük bir çöp ve atık ortaya çıkaracaktır.
  6. İhale sözleşmesinde birden fazla foseptik çukuruna yetecek kadar malzeme bulunması, ileride artabilecek yapılaşmaya dikkat çekmektedir.
  7. Bu proje ile halkın yürüyerek ulaşabildiği ve özgürce faydalanabildiği ücretsiz sahiller tarihe karışacak.
  8. Bakanlık kendisini, “Phaselis Antik Kenti’ndeki yoğunluğu çevreye yaymaya çalışıyoruz” şeklinde savunuyor ancak sürekli bir turizm yoğunluğu olan antik kentte herhangi bir insan ziyareti azalması olmayacaktır. Tam tersine iki doğal koyla beraber tüm bir antik kent bölgesi insan baskısıyla yüz yüze kalacaktır. Çünkü insanlar bu koylara yürüyerek gitmek istemedikleri için gitmiyorlar yoksa halka açık zaten.

Yurttaşlara çağrı

İklim krizinin, kuraklığın kendini bu kadar açıkça hissettirdiği bir zamanda herkes birer iklim aktivisti olmak zorundadır. Bilişimin bu kadar yaygın olduğu bir zamanda her birey bulunduğu yerden bir şeyler yapabilir. Kamuoyu oluşturmaya yardım edebilir, imza kampanyalarına katılabilir, ekokırım yaşanan bölgelere gidip yurttaş olarak hesap sorabilir, gözlemlerinizi paylaşabilir ve kendi habitatını koruma mücadelesi veren insanlarla hemhal olabilirsiniz. Bugün atmadığınız her adım, gelecekte çocuklarınızın ve kendini savunma şansı olmayan tüm canlıların yaşamından gidecektir.

İşte bu nedenle gezegenin en güzel doğal koylarından olan Phaselis Antik Kenti koylarını korumak boynumuzun borcudur. 2014 yılında bahsi geçen Bostanlık Koyu’na Fettah Tamince otel yapmak istemiş ve büyük bir kararlılıkla bunu engellemiştik. Bisiklet grupları, dağcılar, ekolojistler, sanatçılar, oyuncular ve yurttaşların katkısıyla yapmıştık bunu.  Yine yapabiliriz, iş işten geçmeden ve inşaat tamamlanmadan bunu yapmak zorundayız!

 

 

Yerkabuğu fayının açığa çıkardığı sosyal faylar-2

Yazının birinci bölümünde deprem felaketiyle tekrar gün yüzüne çıkan bazı gerçeklerden, aldığım bazı notlardan söz etmiştim. Devam edeyim.

İktidarın orman illüzyonu

Bu köşede ormanlarla ilgili o kadar çok yazı yazdım ki, muhtemelen birkaç kitap olacak boyuta ulaşmıştır. Sanırım hemen hepsi ormanlara darbe vuran bir uygulama üzerinedir. Ama bitmiyor. Ben yazmaktan yoruluyorum, inanın, fakat iktidar yapmaktan yorulmuyor.

Ulus olarak depremin yarattığı olumsuz etkileri atlatamadık, uzun süre de atlatamayacağız. Hiç değilse böyle zamanlarda daha korumacı bir yaklaşım beklenir, öyle değil mi? Heyhat, iktidar için ne gam! Deprem(ler)in üzerinden daha 10 gün geçmişti, acılarımız kor kor yakıyordu hâlâ hepimizi. Biraz başımızı kaldıracak gibi olduk, bir yönetmelik değişikliğiyle[1] orman alanlarının yeni bazı faaliyet ve tesislere tahsis edilebilmesinin önünün açıldığını gördük. Yönetmeliğin önceki hâlinde izin verilmeyen güneş enerjisi santralleri de artık ormanlarımızda yapılabilecek faaliyetler kervanına katılmıştı. Aynı yönetmelik değişikliğiyle, havalimanlarında yakıt ve bakım ile ilgili tesisler ile yolcular için sağlık, otel, lokanta, akaryakıt tesisi, dini tesis, terminal binası, alışveriş ünitelerine de izin verilmesi olanaklı hale getirildi.

Hep daha fazlası…

2021 yılı sonuna kadar orman alanlarında verilen ormancılık dışı faaliyet izinleri 790 bin hektara, diğer bir ifadeyle ülkedeki tüm orman varlığının yaklaşık %3,5’ine ulaşmıştı ama öyle anlaşılıyor ki bu yetmiyordu birilerine. Daha fazlasını, hep daha fazlasını istiyorlardı.

Dişlerimizi sıkmaktan çene kaslarımızın yorulduğu uykusuz gecelerden birinin ardından, 24 Şubat sabahında Resmi Gazete’nin bir başka orman talanını duyurmasına tanıklık ederek güne başladık. Buna benzer bir şey olacağından kaygılanıyordum, açıkçası. 12 Şubat günü bu kâbus gibi kaygımı aşağıdaki tivit aracılığıyla paylaşmıştım.

İktidarın ormanları bedava arsa olarak görme illüzyonunun yine başımıza çorap öreceğini öngörmekle birlikte, bu konuda yapabileceklerinin sınırı olmadığını öngörememiştim. O gün yayımlanan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi[2] ile bu dersi de almış oldum.

Bu kararnameye göre, afetten etkilenenler için geçici ve kesin iskân alanları ormanlarda ve meralarda da kurulabilecekti. Yine bu iktidarın 2018 yılında Orman Kanunu’na eklediği Ek 16’ıncı madde ile orman sınırları dışına çıkarılıp yerleşime açılan alanları biliyorduk. 2020 yılında yaşanan İzmir Depremi’nden sonra da bu madde yoluyla 375 hektar orman alanı deprem konutu yapılmak üzere orman sınırları dışına çıkarılmış ve TOKİ’ye tahsis edilmişti. Gelin görün ki, iktidar kendini geliştirmek konusunda sınır tanımıyordu ve bu kez uygulamayı, yani orman sınırları dışına çıkarma işlemini yapma yetkisini Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına veriyordu. Muhtemelen bundan önceki uygulamalarda orman teşkilatı, serde ormancılık olduğu için ormandan arsa yaratmak konusunda az da olsa güçlük çıkarmış olmalıydı. Yetki, betonlaşma konusundaki uzmanlığıyla bilinen bir başka teşkilata verilerek bu sorunun da üstesinden gelinmiş oluyordu böylelikle.

Offlaya offlaya online eğitim

Ülkeyi yönetenlerin eğitimi de ormanlar gibi çok da umursamadıklarını biliyorduk. Şüphemiz yoktu ya, perçinlendi. Eğitim, yine sepetten atılması gereken ilk ağırlık olarak görüldü. Depremlerin üzerinden daha birkaç gün geçmişti ki üniversitelerde bahar yarıyılının uzaktan eğitimle geçirileceğine dair açıklamaları duyduk. Kredi ve Yurtlar Kurumu yurtlarına depremzedeler yerleştirilecekmiş. Ardından, öğrencilerin apar topar yurtlarından kapı dışarı edilmelerine şahit olduk. Ne var ki kamuoyu bu karara çok, ama çok büyük bir tepki gösterdi.

Bundan olsa gerek, bazı üniversiteler büyük yerden gelen emiri delecek çözümler üretmeye başladı. Fakat her zaman her şeyin en doğrusunu bilen yüce otorite bu çabaların tepesine balyozu indirmekte gecikmedi. Örneğin, görev yaptığım İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa yönetiminin bütün akademik kadroya gönderdiği eğitimin yüz yüze yapılacağını duyuran e-postaların üzerinden bir gün ya geçmiş ya geçmemişti ki, nisana kadar teorik derslerin çevrimiçi (uzaktan) yapılacağı, uygulamalı dersler ile laboratuvar derslerinin ise yapılmayıp nisan ayı başında alınacak kararı bekleyeceğini ifade eden yeni mesajlar geldi. Uzun sözün kısası, eğitim hep olduğu gibi ilk kurtarılacaklar değil de ilk kurtulunacaklar listesinin başındaki yerini aldı. Biz de 20 Şubat’tan itibaren offlaya offlaya online eğitimimize başladık. Eğitim mi, eğitim işte; dostlar alışverişte görsün.

Can köpekler

Arama-kurtarma çalışmalarında dur durak bilmeden çalışan, can kurtaran can köpekler; onlar hakkında bir iki satır yazmazsam her şeyden önce kendime ihanet etmiş olurum. Oysa toplumun bir bölümü onları birer can değil de canavar gibi göstermeyi öncelikli vazifesi saymıyor muydu depremden önce? Ve sular durulduktan sonra bu mide bulandırıcı misyonlarına geri dönmeye başlamadılar mı yavaş yavaş? Bu soruları biz insanlar sorarız, ama köpekler böyle şeyler düşünmez. Onların öyle büyük kalpleri vardır ki, insanın kötülükten kararmış ve küçülmüş kalbi ile kıyaslanması bile ayıp olur.

Deprem sonrasında can kurtarmak için canını dişine takan köpeklerden küçük de olsa bir ders alarak, bu yolda canını kaybeden Proteo’nun anısı önünde de saygıyla eğilerek, binlerce yıllık can dostlarımıza hiç değilse minnet ve sevgilerimizi iletmek ödemesi ertelenemez bir gönül borcudur.

*

[1] Orman Kanununun 17’nci Maddesinin Üçüncü Fıkrasının Uygulanması Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik. 15 Şubat 2023 tarihli Resmi Gazete.
[2] Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi

[Bir şarkının hikayesi] Wish you were here/ Pink Floyd

Tüm dünyayı derinden sarsan ve ülkemizi büyük bir yasa boğan büyük depremlerin ardından, uygarlıkların beşiği olan Antakya, maalesef neredeyse hayalet bir şehir haline geldi .

Birçok kişi şehri terk ederken, sağlam kalan tek tük dükkan da kepenklerini açmıyordu. Ama bir kişi, Antakya’nın ikonik karakterlerinden antikacı Serkan Sincan,”Biz hiçbir yere gitmiyoruz” dercesine, antikalarını dükkanın önüne çıkarmış, deprem tozlarını eşyaların üstünden silkelerken,  kasetçalarından da Pink Floyd’un “Wish You Were Here”i hüzünlü ve boş caddede yankılanıyordu.

Ekonomist’in muhabiri Piotr Zalewski bu anları görüntüleyip twitter’da paylaşınca, video sadece bir günde 2,5 milyon kişi tarafından görüntülendi.

David Gilmour“Basit bir Country şarkısı” olarak tanımladığı “Wish You Were Here”i, rezonansı ve taşıdığı duygusal ağırlık nedeni ile Pink Floyd’un en iyi şarkılarından biri olarak tanımlamıştı.

Şarkının hüznü, Antakya sokaklarının ıssız görüntüsü  ile birleşince, tam da Gilmour’un tanımladığı o duygusal etkiyi yarattı ve ve milyonları etkiledi.

Tüm Pink Floyd konserlerinde, dinleyiciyi heyecanın doruklarına taşıyan ve hep bir ağızdan ezbere söyledikleri “Wish You Were Here” in hikayesi de şarkının kendisi kadar hüzünlü.

Barrett’e kendi temasıyla selam: Parılda çılgın elmas

Pink Floyd’un 1973 yılında çıkardığı, Rock müzik tarihinde yeni bir sayfa olarak kabul edilen ve grubun  popülaritesini en üst düzeye çıkaran Dark Side Of The Moon albümü, 45 milyon kopya satmıştı ve grup üyeleri, bir daha böyle bir eser yaratamayacaklarının da korkusuyla yeni bir albüm çıkarmak konusunda oldukça isteksizdi.

Grup 1974 yılında, Wembley’deki konserlerini Syd Barrett için yazdıkları yeni şarkıları “Shine On You Crazy Diamond” ile açmıştı. Sıkı bir Barrett hayranı olan müzik yorumcusu Nick Kent, konser sonrası Pink Floyd’u acımasızca eleştirdi. Grubun bateristi Nick Mason, daha sonraları kendisi ile yapılan söyleşilerde, grubu tekrar stüdyoya girmeye motive eden nedenlerden biri olarak Kent’in eleştirisini de gösterecekti.

Roger Waters ile beraber Pink Floyd’un kurucusu olan Barrett , 10 yıla yakın grubun şarkılarını yazmış ve gitarist ve solisti olmuştu. Aşırı LSD kullanımı ve mental rahatsızlığı sonucunda, yaratma ve icra etme yeteneğini kaybettiği gerekçesi  ile 1968 yılında gruptan çıkarıldı. Yerine bir dönem grupta ikinci gitarist olarak çalan eski okul  arkadaşı David Gilmour, Pink Floyd’a dahil oldu. Grup üyeleri bunun  için kendilerini suçlu hissetmişti ama Barrett’ın yaratıcılığına hayran olmalarına rağmen onun ciddi zihinsel gerilemesinden endişe duyuyorlardı.

Grup, 1975 yılının ocak ayında dokuzunu albümleri için  stüdyoya girdi. ve “Shine On You Crazy Diamond” ile kayıtlara başladılar. 13 dakikalık epik parça, uzun ve melankolik blues bir girişle başlıyordu. “Syd’s theme” olarak ta bilinen ve parça boyunca tekrarlanan 4 notalık gitar bölümünde istedikleri büyük sesi alabilmek için David Gilmour ayrı bir stüdyoda kayıt almıştı.

Roger Waters, Gilmour’un yazdığı 4 notalı gitar motifinin “Syd’ın kaybolmasıyla ilgili bir tür “tanımlanamaz ve kaçınılmaz” melankoliyi özetlediğini söylemişti. Şarkının sözleri de onun bu dünyadan soyutlanışını anlatıyor gibiydi.

Hatırla genç olduğun günleri, hani güneş gibi parladığın
Parılda Çılgın Elmas”

Şarkı, Roger Waters’ın Syd’in ani düşüşüne olan üzüntüsünün ama aynı zamanda yeteneğine olan hayranlığının ifadesiydi.

Ancak albümde, Syd Barrett’dan esinlenerek yazılan tek şarkı “Shine On You Crazy Diamond” değildi.

‘Akvaryumdaki yalnız ruhların’ Antakya sokaklarındaki yankısı

David Gilmour ,“Shine”ın iskeletini oluşturan 4 sihirli notayı bulduğu gibi, bu sefer 12 telli akustik gitarında “Wish You Were Here” in teması olacak, basit ama bir o kadar da güçlü bir riff yakalamıştı.

Albümdeki “Have a Cigar “adlı parçanın sonunda, bir radyodan “Tchaikovsky’nin 4.Senfonisi” duyuluyordu. Hemen arkasından Gilmour’un 12 gitarlı telinin, sanki farklı bir boyuttan gelmişçesine hayalet sessizliğindeki akor progresyonu ile “Wish you Were Here” başlıyordu. Gilmour’un arabasının teybinden kaydedilen ses çatırdarken, peşinden gelen ikinci gitarın sesi ise çok daha kusursuz ve keskindi.

 

David Gilmour ve Roger Waters’ın beraber tamamladıkları ender şarkılardan biri olan “Wish You Were Here”, birçoğumuzun  deneyimlediği “Hayattan kopuş duygusu” ile ilgiliydi ve ilham kaynağı da şizofreni ile mücadele eden Syd Barrett idi.

Waters, “Wish You Were Here” dokümanterinde, şarkının yoruma açık olduğunu kabul etse de, bir saat içinde yazdığı şarkı sözlerini “daha çok kişisel” olarak tanımlamış; “Bir kafeste bana biçilen lider rolünü kabul etmektense, savaşta figüran olmak için kendimi zorlamalıydım, çünkü olmak istediğim yer buydu” demişti.

“Ve kafesteki başrol için,
Savaştaki sıradan rolü değiştin mi?”

David Gilmour ise, “Shine On You Crazy Diamond”ın Syd’i daha iyi anlattığını ama “Wish You Were Here”i her söylediğinde Syd’i düşünmeden edemediğini söylemişti. Biz ise artık her dinlediğimizde, Antakya’nın hüzünlü boş sokaklarını ve mahsun ama gururlu insanlarını hatırlayacağız.

 “Burada olmanı ne kadar çok isterdim.
Biz sadece yıllar yılı bir akvaryumda yüzen iki kayıp ruhuz
Aynı yerlerden geçerek ne bulduk ?
Hep o bildik korkuları
Keşke burada olsaydın…”

Kaynakça