Ana Sayfa Blog Sayfa 439

Hatay’da kamulaştırma kararı verilen köyde üç günde ikinci yangın: Tesadüf mü?

Zeytin ağaçları ve buğday tarlalarının bulunduğu arazinin kamulaştırılması ile gündeme gelen Hatay’ın Dikmece Köyü’nde 24 Haziran’da ikinci kez yangın çıktı.

Zeytin ağaçlarına yakın bir bölgede ve köy sakinlerinin “iki kişinin yakmasıyla” başladığını belirttiği yangın kısa sürede geniş alana yayıldı.

Cumhuriyet‘ten Çağdaş Bayraktar‘ın aktardığına göre, yangına ilk müdahaleyi köy sakinleri yaparken sonrasında itfaiye bölgeye geldi. Saat 19.00 sularında başlayan yangın 23.00 civarı ancak söndürülebildi.

Yangında içinde saman, buğday ve zeytin ağaçlarının bulunduğu ve “acil kamulaştırma” kapsamında değerlendirilmek istenen yaklaşık 100 dönüm arazi hasar gördü.

Dikmece Köyü muhtarı Sezgin Yurtsever yaşananlara tepki göstererek “Böyle olaylar normalde burada yaşanan şeyler değil” dedi. Yurtsever, “Üç gün içinde ikinci kez bunu yaşıyoruz. Tesadüf olduğunu düşünmüyorum. Bu yangınlarda payı olanlar yargıya hesap vermeli” dedi.

Öte yandan köyde tarımla uğraşan yurttaşlar, yangın tehdidine karşı önlem olarak tarlalarını sürmeye başladı.

‣ Bakanlıktan Hatay’daki muhtarlara özel yazı: Kamulaştırıyoruz
‣ Hatay’da zeytinlikler acele kamulaştırma ile imara açıldı: Bu şehir öldürülmeye çalışılıyor

Tokat’ta ‘Doğa katliamına ve talana dur’ diyen köylüler madene karşı nöbet başlattı

Tokat‘ın Günçalı Köyü ve çevresinde yapılmak istenen maden arama faaliyetine karşı bölge halkı nöbet direnişi başlattı.

Maden arama faaliyetlerinin doğalarını ve sularını zehirleyeceği, göç etmek zorunda kalacakları dile getiren köylüler, yarın (27 Haziran) Tokat’ın valilik binası önünde büyük bir miting düzenleyecek.

BirGün‘den Sibel Bahçetepe‘nin aktardığına göre, ‘‘Doğa katliamına ve talana dur’’ diyen köylüler, iki farklı maden şirketinin köylerinde altın ve diğer değerli madenleri aramak için ruhsat aldığını tespit ettiklerini, buna karşı hukuki mücadeleyi de başlattıklarını söyledi.

‘Şirketler, halkın tepkisinden dolayı sahaya giremiyorlar’

Günçalı Köyü Çevre Komisyonu Yöneticisi Bahadır Sarıyaprak, geçen haftalarda avukatlarla köye gittiklerini anımsatarak ‘‘Orada endemik bitki türlerinden tutun arkeolojik kalıntılar, inanç merkezimiz, kültürel değerlerimiz için resmi kurumlara başvuru yaptık, koruma talebinde bulunduk. 17 Haziran’da ruhsat sahalarına giriş yeri olan Günçalı Köyü’ndeki Çal Baba Köyü’nde nöbet başladı’’ dedi.

Sarıyaprak, şöyle devam etti:

‘‘Söz konusu maden şirketleri bizim köyümüzden böyle bir sürece başlayamayacaklarını bildikleri için farklı köyler üzerinden ruhsat almışlar. Diyorlar ki ‘Biz Günçalı Köyü’nden değil Killik Köyü’ne ruhsat aldık.’ Maden arama faaliyeti köyümüzün tamamını kapsıyor. Ayrıca biz bir HLC Kıymetli Madenler [Madenler ve Yatırım A.Ş.] firması ile uğraşırken şimdi Zenit Madencilik diye bir firmanın daha arama faaliyetinde bulunacağını öğrendik. Bu firma sadece altın aramasıyla yetinmiyor, birçok yerde de aynı talanları yapıyor. Firmalar şu an girişim yapıyor ama halkın tepkisinden dolayı sahaya girmiyorlar. Buradaki maden araması da ne bakanlığın sayfasında ne Resmi Gazete’de görünüyor. Bunlar da çok ilginç. Firmalara dava açtık. 27 Haziran’da saat 11.00’de Tokat Valiliği önünde büyük bir miting yapacağız. Sonrasında da Tokat- Sivas Karayolu’ndan köyümüze kadar yürüyeceğiz.’’

Tokat’ta maden arama çalışması yapılması planlanan köylerin genel görünümü. Harita: BirGün

‘Maden çıktığında çevre köyler de zarar görecek’

Günçalı Köyü Dernek Başkanı Ali Başak ise 14 Mayıs seçim günü maden araması yapılacağı bilgisini aldıklarını söyleyerek, “Şirketlerin aldığı izin belgesi dördüncü grup. Dördüncü grubun içinde her türlü maden var. Siyanürden tutun da altın, kömür, bakır, mermer ocağı, krom her türlü şey var. Bulabilecekleri her şeyi çıkarmak istiyorlar. Maden çıktığında bırakın bizim köyü, çevre köyler de zarar görecek” dedi.

‘‘Barajlarımızı, suyumuzu, doğamızı kirletecekler’’ diyen Başak ‘‘İnsanlar toz, toprak, zehirli atıklarla karşı karşıya kalacak. Sağlık sorunları, kanser gibi hastalıklar artacak. Bunlara izin vermeyeceğiz. Herkes burada mücadele başlattı. Gelecek nesile güzel bir doğa bırakmak bizim en önemli görevimiz. Sonuna kadar da savunacağız’’ diye konuştu.

Aleviler için önemli kültürel alanlar risk altında

Halk müziği sanatçısı ve aynı zamanda Tokat Günçalı Köyü’nden olan Kutsal Evcimen ise maden arama faaliyetinin yapılmak istenmesine tepki gösterdi.

Evcimen, şunları söyledi:

“Son zamanlarda Günçalı Köyümüze İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerden ciddi bir göç oluştu. Burada yeniden kollektif bir yaşam kurdular. Doğamızı, kültürümüzü ve Alevilerin ziyareti olan Çal Baba’nın da olduğu bu kutsal mekânların yok edilmesine izin vermeyeceğiz. Süreci yakından takip edeceğiz. Bütün yüreğimi ortaya koyarak bu işin olmaması için, hakkın ve doğrunun gerçekleşmesi için elimizden geleni yapacağız. Aynı Gezi Parkı’nda olduğu gibi birleşmiş durumda. Bu inançla direnişimizi sürdereceğiz. 27 Haziran’da ben de Tokat’ta olacağım ve maden aramasına, talana hayır diyeceğim.”

Halk müziği sanatçısı Erdal Erzincan ise “Tokat’ın Güncalı Köyü’nde maden arama bahanesiyle büyük bir doğa katliamı yapılmak isteniyor. Özellikle Alevilerin kutsal mekânlarını içine alan bu bölgede toplumun hassasiyeti dikkate alınmıyor. Umarım en kısa zamanda bu yanlıştan dönülür” dedi.

Ne olmuştu?

Tokat Merkez’de HLC Kıymetli Madenler ve Yatırım A.Ş., 14 Mayıs seçim sabahı ekipman ve sondaj makineleriyle Günçalı Köyü’ne giderek kazı işlemi başlatmak istemişti.

Birçok maden çeşidi için arama yapılacağını öğrenen yöre halkıyla köy dernekleri bir araya gelerek toplantılar düzenlemişti.

Halk ise ikinci bir maden şirketi olan Zenit Madencilik’in de arama yapacağı bilgisine ulaşarak direnişini büyütmüştü.

Tokat Dernekler Federasyonu, 95 köy derneği ve Tokat’taki maden aramasının yapılacağı köylerden yurttaşlar, 27 Haziran salı sabahı Tokat’a hareket edecek ve Tokat Valiliği binası önünde saat 11.00’de sanatçıların da katılımıyla büyük bir miting düzenleyecek.

‘‘Yeşile, suya, yaşama dokunma. Madene dur de!’’ sloganıyla bir araya gelecek olan halk, daha sonra Sivas-Tokat Karayolu’ndan maden araması yapılmak istenen köylere doğru yürüyüşe geçecek.

Lubunyalar tüm baskılara rağmen onurla yürüdü: 93 gözaltıdan bazıları serbest bırakıldı

“Bu yıl ‘Dönüyoruz’ temasıyla bizleri uzaklaştırmaya çalıştığınız alanlarımızdayız. Çay içme etkinliklerimizi dahi yasaklayanların unuttuğu bir şey var ki; hep buradaydık, bir sabah Haliç köprüsünde, bir gece Boğaz köprüsünde, ansızın Harbiye’de.

Devlet ve devletin kolluk kuvvetleri tarafından işkenceye maruz bırakılan lubunyaların öfkesini kuşandık, öfkemizin sizi yakacağını bildiriyoruz.. Biz alanlarımızdan gitmeyeceğiz, siz bize alışacaksınız. Bugün bütün yasaklarınıza rağmen ve size inat buradayız.

Mücadelemizin tek bir yürüyüşe, tek bir haftaya sığmayacağını bildiriyor, her yürüyüşümüzün onur yürüyüşü olduğunu yüksek sesle haykırıyoruz.

Türkiye, Kürdistan ve Suriye’yi etkileyen 6 Şubat’taki depremde gördük ki lubunyalar afet alanlarında dahi devlet eliyle yalnızlaştırılmaya çalışılıyor. Faşist ideolojilerinizle derinleştirmeye çalıştığınız ırkçılığı, homofobi ve transfobiyi, korku politikalarıyla biz LGBTİ+’ları alanlardan uzaklaştırma çabalarınızı tanımıyoruz. Rant siyasetinizle talan etmeye çalıştığınız alanlarımıza dönüyoruz. Türkiye ve Kürdistan’daki nefret siyasetinize karşı her nefesimizde tekrar haykırıyoruz: dönüyoruz, buradayız, gitmiyoruz.

Seçim sonrası gördük ki, balkon konuşmasında yine ilk bizler hedef gösterildik. Yürütülen bu nefret ve inkar siyasetini kabul etmiyoruz. Bütün yasaklamalara, kriminalize etmelere, baskılara, sindirme politikalarına rağmen bizler herkes için, insanca bir yaşamı savunmaya, demokratik yaşamda ısrarcı olmaya devam edeceğiz. Bu ısrarı kendi geleneğimizden aldığımız kadar her hafta ters kelepçeyle Galatasaray Meydanı’nda gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nden, Ülker sokak direnişinden alıyoruz.

LGBTİ+’lara, Kürtlere, kadınlara, mültecilere, orospulara, işçilere karşı iktidar tarafından yürütülen sistematik saldırılarla beraber; Cumhur İttifakı tarafından hayatlarımız kriminalize ediliyor. Bir gecede İstanbul sözleşmesinden çıkanlara, bizleri kriminalize edenlere söylüyoruz. Size asla boyun eğmeyeceğiz! Yaşamlarımızdan, varoluşlarımızdan vazgeçmeyeceğiz!

Devletin en üst kademesinden en alt kademesine kadar bizi hedef gösterdiniz. Ama bugün de buradayız. Bizimle baş edemediniz, edemeyeceksiniz.”

Polisten basın emekçilerine sert müdahale

Teşvikiye’de gerçekleştirilen yürüyüşü kayıt altına alan basın emekçilerine ise polis sert müdahalede bulundu. Abluka altına alınan her bir kişinin yanından itilerek uzaklaştırılmaya çalışılan basın mensupları kolluk kuvvetlerine defalarca kez görevlerini yapmayı engellediklerini söylese de polisler tarafından yakın temasta bulunularak ezilme suretiyle alandan çıkarıldı.

LGBTİ+’lar Şişli sokaklarından haykırdı: Vardık, varız, var olacağız

Öte yandan lubunyalar Şişli’nin farklı sokaklarında bir araya gelerek mücadele mesajı verdi. Direnişin Renkleri üyeleri Kurtuluş‘tan seslendi:

Moda endüstrisinde hayvan sömürüsünden kaçınmak

Tekstil endüstrisinin etik hesap verilebilirliği, sürdürülebilirliği üzerine henüz çok yeni düşünüyor, konuşuyoruz. Konuştukça küresel olarak birbiriyle ilişkili birçok üretim yöntemi, zincir, etki ortaya çıkıyor. Hayvan refahı açısından baktığımızda yalnızca tekstil değil tüm endüstriyel üretim tarihinin vegan olmaktan çok uzak olduğunu söyleyebiliriz.

Kimi geleneksel kültürlerde, yerel üretimlerde hayvanlara zarar vermemek ilkesi bulunsa da endüstriyel üretim söz konusu olduğunda hayvansal ürünler, hayvanların ticari amaçla kullanımı veya hayvanların yaşam alanlarına zarar veren üretim uygulamaları maalesef sektör normali sayılıyor.

Vegan moda

Vegan moda, hayvanlar üzerinde denenmemiş (cruelty-free) gibi kavramlar son yıllarda oldukça kullanılıyor ve yaygınlaşıyor. Tekstil endüstrisinde vegan beklentisinin arkasında birkaç bakış açısı var, bunlar her zaman birbiriyle örtüşmese de buluştuğu noktalar mevcut.

Hayvan refahı bu sebeplerin ilki. Hayvansal ürünlerin kullanımı büyük oranda hayvanları öldürmekten geçtiği için vegan ürün talebinin en önemli sebebi hayvanların ticari amaçlar için öldürülmemesi. Fakat endüstride hayvan sömürüsü bununla sınırlı kalmıyor. Çoğu zaman üretim süreçlerinin farklı aşamalarında hayvansal ürünler kullanılıyor veya sonucunda hayvanlar etkileniyor, ama bu süreçler görünür olmadıkları için öne çıkmıyor.

Kürk, deri, ipek gibi hayvanlar öldürülerek elde edilen tekstil ürünlerinin dışında, kimi yan ürünler de hayvanlardan elde edilen bileşenler içerebiliyor. Örneğin tekstilde kullanılan yapıştırıcılarda, boyalarda bazı canlılar ya da kemik, jelatin, deri gibi parçalar kullanılabiliyor. Bunun yanı sıra inci, boynuz, diş gibi organlar ya da canlılar da aksesuar ve dekorasyon malzemesi olarak kullanılabiliyor. Yün üretiminde hayvanların zarar görmediği iddia edilse de birçok ülke için yünler kesilirken hayvanların kimi organlarının kesilmesi uygulaması hâlâ mevcut ya da derisi kullanılan hayvanların bunun için öldürülmediği, eti için zaten kullanılacak hayvanın derisinin tekstil ürününe dönüştürülmesi argümanı da mantıksız olduğu kadar korkunç. Ticari kazanç için hayvanlara işkence etmeyi, öldürmeyi, sakatlamayı, sömürmeyi normalleştiren bu sektörlerin birbiriyle bağlantılı çalışıyor olması bu üretim sürecini meşrulaştırmıyor.

Bu sebeple vegan üretimden bahsederken aslında geniş bir yelpazeden, dikkat edilmesi gereken çok fazla husustan bahsediyoruz.

Vegan modadan her geçen gün daha çok bahsediyor olmamızın bir diğer sebebi de sürdürülebilirlikle ilişkili. Hayvansal üretim süreçlerinin iklim krizine olan etkisi, deri gibi ürünlerin işlenmesinde kullanılan kimyasalların çevreye etkisi, hayvansal tekstil ürünü için gereken üretim sürecinde kullanılan çok fazla pestisitin toprağa ve yeraltı sularına etkisinden dolayı da üretimde vegan olma talebi artıyor.

Bunun yanı sıra üretim veya ürünün kullanım süreçlerinde hayvanların zarar görmemesi ilkesini de eklemek gerekli. Özellikle vegan etiketli birçok polyester, akrilik tekstil ürününün kullanım boyunca açığa çıkardığı mikroplastiklerin deniz yaşamına, toprağa verdiği zararı yine son yıllarda daha fazla görüyoruz. Bu da gösteriyor ki polyester olması bir ürünü vegan yapmadığı gibi vegan olan her ürün de sürdürülebilir demek değil. Neyse ki her geçen gün vegan ve sürdürülebilir üretim artıyor, bu da etik tekstil ürünlerini daha erişilebilir kılıyor.

Fotoğraf: PETA

İmparatorların rengi neden mor?

İpek, deri, kürk, tüy gibi hayvansal ürünler tekstil üretiminde uzun yıllardır hem geleneksel hem de endüstriyel olarak kullanılıyor olsalar da tarihsel olarak baktığımızda lüks tüketime ait malzemeler olduğunu görüyoruz. Endüstriyel hayvancılığın henüz başlamadığı geçmiş tarihlerde bu malzemeler yalnızca üretiminin yüksek maliyetini karşılayabilen sınıfların ulaşabildiği ürünler olduklarından bir yandan da yüksek sınıfın göstergesi olarak da işlev görüyorlar.

Örneğin mor rengin tarih boyunca imparator rengi olarak anılmasının sebebi oldukça pahalı bir üretim süreci olması ve bunu yalnızca imparatorlar ya da onlar kadar zenginlerin kullanabilmesi. Murex deniz salyangozlarından elde edilen mor renk, 10 bin salyangozdan yalnızca 1 gram boya çıktığı için oldukça pahalı, oldukça salyangoz öldürülmesini gerektiriyor. Lüks tüketimin temsil ettiği güç, erişilemezlik, iktidar imparatorların mor renginden günümüz milyarderlerinin timsah derisi çantalarına kadar benzer bir yol izliyor.

Bu sebeple lüks tüketim sektörü yıllardır kimi hayvansal ürünlerin kullanımından vazgeçmemek için güçlü bir direnç gösteriyor. Büyük moda markalarının, ünlü tasarımcıların kürk kullanmayı bırakmak istememesinin yanı sıra vegan harekete yönelik saldırgan tavırlara girdikleri de oldu. Neyse ki 2023 yılında artık saldırgan davranışlar sergilenmiyor, hatta açıkça kür kullanımını desteklemek bir tepki görme sebebi.

Son yıllarda lüks tüketim markalarının da kocaman koleksiyonlarının miniminnacık bir ürününü geri dönüştürülmüş filanca malzemeden yapılan suni deri ya da kürkten yapmak gibi dostlar alışverişte görsün adımları olmuş olsa da, bunların koleksiyonun geri kalanının üretim süreçlerini gölgelemek için yapılan yeşil yıkama adımları olmaktan öteye ne kadar geçtiği önemli bir soru.

Hayvan refahı için neler yapılabilir

Sertifikalı ürünleri tercih etmek, takip etmek, üretim süreçleri hakkında bilgi edinmek iyi bir başlangıç olacaktır. Vegan sertifikasyon tekstil ürünleri için de gün geçtikçe yayılıyor, Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler (PETA) gibi birçok kuruluş kendi kriterlerine göre sertifikasyon sağlıyor. Burada her bir sertifikanın farklı kriterlere bakıyor olması ihtimalinin yüksek olduğunu eklemek gerek; hayvansal deri kullanmamak vegan bir adım olsa da yerine polyesteri koyduğumuzda bunun ne kadar vegan olduğu konusunda görüş birliği olduğunu söyleyemeyiz.

Etik modadan bahsederken her zaman markalarda şeffaflık ihtiyacı en önemli adımlardan birisi. Vegan ya da cruelty-free olduğunu iddia eden markaların gerçekten öyle olup olmadığını, üretim süreçlerinde hayvanlara veya doğaya zarar veren uygulamaların olup olmadığını, kullanılan malzemeleri ancak şeffaflıkla takip edebiliriz.

Endüstrinin alışılagelmiş sömürü pratiklerine alternatif olan her konuda olduğu gibi vegan ürünlerin pahalı olduğu veya kolay bulunamadığı eleştirileri ise oldukça yanlış yönlendiriyor diyebiliriz. Kolay bulunan polyester ürünler de hayvanlar öldürülerek elde edilen malzemeler de ucuz değil, bedeli çok büyük. Üstelik sömürüsüz ürünlere talep arttıkça, sürdürülebilir ve etik olana yöneldikçe bu ürünler daha erişilebilir olacaktır.

Tüketimi yeniden gözden geçirmek de iyi bir adım olabilir, birçok deri eşyayı birçok polyester eşyayla değiştirmek yerine birçok eşyaya sahip olmayı yeniden gözden geçirebiliriz. Bu kadar yoğun küresel bir üretim olduğu sürece ürünün kendisinde hayvansal bir malzeme olmasa dahi canlılara zarar veren bir üretim süreci olması muhtemel.

Tarih: Türkiye kentlerinin son beş çeyrek yüzyılı

[email protected]

Cumhuriyet’in 100’üncü yılındayız… Tarihe 100’er yıllık dilimlerle bakmak genel bir alışkanlık. Anadolu kentleri söz konusu olduğunda belki 150 yıl ama en azından 110 yıllık bir zaman dilimine bakmak, yaşadığımız ülkedeki kentlerin genel değişimini izleyebilmek bakımından daha anlamlı olacak.

Kentlere ve kentsel düzene kentlerin kendine ait küçük öykülerden başlayan ama bugün artık neredeyse hepsi birbirinin aynısı veya çok benzeri, en azından küresel güneyin bütün ülkelerinin kentlerini andıran, ekolojik-mekansal-sosyoekonomik ve kültürel özelliklere doğru evrime kısa bir bakış yararlı olabilir.

Bu kadar büyük bir genelleme elbette birçok eksik, yanlış veya tekil kent öykülerini tam olarak anlatamayan bir yapıda olacak. Yine de kent konusundaki genel bir değerlendirme ve değişimin yörüngesi hakkındaki önermeler, kentsel durum hakkındaki düşünmeyi kolaylaştırabilir ve değerlendirmeleri daha anlamlı hale getirebilir.

Osmanlı kentinin 20’nci Yüzyıl başındaki genel özeliklerinden, bugünün neoliberal özelliklerine doğru, daha sonra her biri ayrıca geliştirilecek/ büyük ve geniş bölümler olarak ayrıntılandırılacak dönemlerin temel özelliklerini belirleyelim. Ancak böyle yaparken sadece, bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindeki coğrafyayı ve (hangi nüfus büyüklüğünde olursa-olsun) içinde tarım dışı etkinliklerin gerçekleştiği yerleşim yerlerini düşünelim ve dönüşümün/ gelişmelerin ana hatlarına bakalım. Öncelikle şunu görmeliyiz: 20’nci Yüzyıl’ın başı ile bugün arasında yerleşim yerlerinin demografik büyüklükleri ve işlevleri bakımından büyük farklar var. 10 bin nüfusluk (ya da daha küçük veya büyük) bir yerleşmenin anlamı/işlevi, bu beş çeyrek yüzyılda çok değişti.

Anadolu kentlerini değiştiren/dönüştüren kırılmalar

Türkiye’de son beş çeyrek yüzyıldaki kentsel değişimi (demografiden-ekonomik üretime, toplumsal yapıya, kültürel ve mekansal değişimlere ve ekolojik çöküntülere kadar) kentlerin kazandığı ve kaybettiği özellikleri dönemselleştirerek anlamak için önerdiğim başlıklar  aşağıdaki gibi düşünülebilir. Farklı ölçütlere göre yapılan bu dönemselleştirme denemesinde bazı örtüşmeler ve kopuşlar/boşluklar olabilir. Ancak asıl amaç, kentsel dönüşümlerin asıl karakterini ve yörüngesini/yörüngelerini sezmek olduğu için, işlevsel olabilir:

Şimdilik her dönemin ana özelliklerinin altını çizeceğini düşündüğüm birkaç cümle ve terimle yetineceğim, ama ileride her dönem ayrıntılı olarak ele alınabilir ve tartışılabilir. Anadolu’daki kentsel yerleşimleri bu süre içinde, çok radikal bir dönüşüme uğratan ve kaderini değiştiren iki büyük kırılma ve dönüm/dönüşüm dirseği olduğunu düşünüyorum:

  • 1915 tehcir-soykırımı ve sonrasında savaş ve mübadele,
  • 1945’lerde tarımda makineleşme-otomasyon ve kentlere doğru büyük göç dalgası.

Belki bu kırılma-dirsek oluşturma düşüncesine son dönemdeki

  • otoriter-popülist neoliberalleşme ve siyasal İslamlaşma

anlayışını da ekleyebiliriz.

Kentsel gelişimlerde yörüngeler ve dönemler

  • Zorunlu göç ve soykırım (1915)

20’inci yüzyılın başına kadar demografik büyüklükleri, teknoloji/inorganik kaynak kullanımı ve ekolojik olarak dengeli ve genellikle kendi yerel/hinterlandına dayanarak ayakta kalmaya ve gelişmeye çalışan göreli çoğulcu ve çok-kültürlü, modern öncesi Anadolu kentleşmeleri örüntüsünün sonu.

  • Savaşlar ve mübadele (1914-1928)

Büyük kentsel yıkımlar ve yangınlar (özellikle savaş bölgelerinde). Nüfus ve üretim (ve üretim çeşitlenmesi) kaybı. Kentlerin o zamana kadar geliştirebildiği ekonomik ve sosyal sermaye birikiminin ve yerel olanaklarla modernleşmeye özenen üretim-işletme kapasitesinin, oluşmaya başlamış oldukça küçük ve sığ yerel burjuvazilerin yitimi.

  • Yoksulluk ve onarma ya da elde kalanı sürdürme (1930-1950)

Ankara dışındaki bütün kentlerin, olabildiği kadarıyla Ankara modernleşmesi ve planlama modeline göre, azalmış ve sığlaşmış nüfuslarıyla, tehcir/savaş/ mübadelenin yarattığı büyük boşlukları kentlerde kalabilmiş olan bir kentli eliyle ve genellikle bürokratik bir kamusal örgütlenmeyle yeniden kurma arayışları. Çok kültürlülüğe ait bütün kentsel mekanların/tarihin, devlet veya yerel güçlüler tarafından yıkımı, yok edilmesi ya da el konulması.

  • Modernleşme (başlangıçta sadece Ankara ve giderek İzmir ve İstanbul) ve temsili-bürokratik yerel demokrasi-belediyelerin yaygınlaşması (1928-1970)

Sadece Ankara’da başlayan (ve ileride yaygınlaştırılmaya çalışılan), bütün olanakların seferber edilmesiyle sürdürülmeye çalışılan modern ve planlı bir kent modeli arayışı. Modern (ve laik) kamusal kentsel yaşamı (laik) Türk milliyetçiliği çerçevesinde inşa, aynı zamanda evrensel/batılı kentsel standartları dikkate alarak onarım/yeniden kentsel doku geliştirme denemeleri.

  • Evrensel kapitalizmle yeniden yoğun ilişki ve “kalkınma” (1950-1970)

Kırdaki makineleşmeden sonra kentlerde de genellikle küçük sermaye birikimleriyle basit sanayileşme, modern (batı ile ilişkili) kapitalist kalkınma kentleri arayışları ve otoriter/ bürokratik modernitenin çökmeye başlaması.

  • Kırda çığır açıcı teknolojik değişimler/ otomasyon ve kırdan kente doğru büyük göç; boşalma ve yoksul köylülüğün kentlerde yığılması (1945-1980- 2000)

Kırdaki tarımsal üretim teknolojilerinin ve emek süreçlerinin çok radikal ve hızlı dönüşümü sonucunda kentlere doğru büyük-hızlı-kitlesel bir göç dalgasının başlaması; en büyük kentlerden başlayarak kırda açığa çıkartılan yoksul, eğitimsiz-becerisiz ve genellikle bütün -kamusal haklardan yoksun (konut, altyapı, eğitim, istihdam, sağlık vb.) işgücünün, kentlerde yığılması.

  • “Gecekondulu, Dolmuşlu ve İşportalı Şehir (1950-1980)

Kentlerin yaklaşık 1950’lere kadar sürdürülebilen modern-planlı (ama demografik/mekansal olarak küçük ve derişik) dokusunun ve dengelerin bütünüyle yitimi ve büyük kentlerde göçmen kitlelerin kendisini-kendi olanaklarıyla yaşatma ve geliştirme çabalarının belirgin olarak öne çıkması, bunun, kent anlayışına ve formuna (ya da modern-planlı gelişmesinin bozulması aşamasına) kademeli yansımaları… (Bu dönemi, özellikle konut, ulaşım ve istihdam sektörleri bakımından anlatan iyi bir özet, Tekeli/Okyay/Gülüksüz’ün yazdığı kitaptan izlenebilir.)

  • İşçilerin politik mücadeleleri, gecekondularda sınıf savaşları ve kentsel ayaklanmalar/ Sosyal-demokrat kent modeli tartışmaları (1965-1980)

Gecekondu bölgelerinde, özellikle sanayide işçileşen bölümünün/genç kuşakların politik amaçlı kentsel mücadelelerinin başlaması, kentsel toplumda olağanüstü hareketlilik ve kapitalist kentin düzeneklerine karşı güçlü direnişler. Bazı sosyal-demokrat belediyelerde eşitlikçi ve demokratik programların geliştirilmesi, yerel özerklikler ve demokrasi taleplerinin belirmesi ve (küçük yerleşimlerde) ilk sosyalist belediyecilik deneyimleri.

  • Ekolojik kent tartışmaları (1985- sürüyor)

İşçi hareketlerine ve kentsel muhalefete karşı çok radikal ve şiddet içerikli askeri darbeler ve kentlerdeki demokratik arayışların sonlandırılması. Kentlerde otoriter zorbalık, baskı ve şiddetle merkezi devletin, kapitalist gelişmelerin önünü açması ve burjuva yaratma/sermaye sınıfını koruma anlayışını pekiştirmesi. Özelleştirmelerin, neoliberal kent anlayışının, özellikle kentsel üretim-istihdam, kentsel-kamusal haklar ve hizmetler/altyapı bakımından geliştirilmesi ve giderek kalıcılaşması. Kentlerin makro-formunun morfolojik olarak parçalanması ve banliyöleşmelerin başlaması.

Bu aşamada, mekansal bir kargaşa için de olsa da, kentli bir tabakanın oluştuğu, evrensel ve yerel kentsel kültürlerin kamusal tartışma alanı bulabildiği bir ortamın belirginleştiği düşünülebilir; yükselen tüketim toplumu anlayışına karşı, kenti koruma, ekolojik dengeleri gözetme arayışında yerel-kentsel direniş örgütlenmelerinin oluştuğu gözlemlenebilir.

  • Neo-liberal gerçekliğin dayatması ve egemenliği (1980-2010)

Rant türü çıkarlar söz konusu olsa bile sürdürülebilen planlı kentsel gelişme arayışlarının bitmesi, kentsel rantın gelişmeyi öncelikle ve güçlü bir biçimde güdülemesi, teknolojik değişimlerin de etkisiyle sanayilerin kentten uzaklaşması, emeğin/işçi sınıfının örgütsüzleşmesi, kentsel üretim ölçeklerinde küçülme ve düzensizleşme, hizmet sektörlerinin öne çıkması, gelir bölüşümünde kutuplaşmanın güçlenmesi. Kentsel rantları sürdürülebilir hale getirmek için, kentin bazı bölümlerinin çöküntüleştirilmesi, altyapısızlaştırma ve kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi, “kentsel dönüşüm” ve TOKİ’nin rant piyasasını oluşturma ve sürdürmede öncülük kazanması.

  • Siyasal İslam’ın neoliberal kenti biçimlendirmeye başlaması (2000- sürüyor)

Neoliberal kent anlayışının/rant ilişkilerinin, siyasal İslam ideolojisiyle birleştirilmesi, kent kamusunda dinsel alanların güç ve egemenlik kazanması. Yapay ve köksüz bir Türk-İslam sentezi politik anlayışının, önceki dönemlerden kalan moderni yıkması ve yerine eğreti bir Selçuk-Osmanlı kenti dekoru oluşturmaya çalışması; kadına karşı ve diğer türlerdeki ayrımcılıkların şiddetlenmesi, işsizliğin ve yoksulluğun artması. Kentlerde her türde “kutuplaştırma” politikasının yaygınlaşması ve güçlenmesi.

  • Müteahhit kentleri/ metropolleri ve küresel ikim değişikliği ve yerel yönetimde katılımcı demokrasi arayışları (2010- sürüyor)

Kentlerde demografik yığılmanın doruklaşması, kentler arası göçün diğer kentsel demografik hareketlere göre önem kazanması, kent makro-formunun çok pahalı ve ekolojik ölçütler bakımından dengesiz/toksik ve zarar verici hale gelmesi, kamusal hizmetlerde pahalılık/yetersizlik ve çöküş. Yoksulluğun, işsizliğin ve evsizliğin kentlerde giderek önem kazanması, kentsel ayrımcılık ve güven sorunları. Türk-İslam ideolojisine göre yetiştirilmiş kolluk güçlerinde gözetleme/denetleme ve şiddet eğilimlerini artması. Rant türü çıkarın, ekolojik/ toplumsal ve etik anlayışların önüne geçmesi ve kentsel parçalanma, plansızlık ve ekolojik açıdan iklim değişikliği, doğal afetler vb. gibi konulardaki duyarsızlığın sürdürülmesi…

Kentlerin öyküsü burada bitmiyor.

Yerel ve doğrudan demokrasi arayışları direnişler ve ekolojik kaygıları önemseyen örgütlenmeler, yeni belediyecilik arayışları-deneyimleri, kentsel-kamusal yarar ve kamusal alanları geliştirmeye yönelik çabalar ve örgütlenmeler de artıyor…

Kentlerde rant ve zorbalık, çıkarcılık ve ayrımcılığa-şiddete dayalı sürdürülebilirlik ile katılımcı demokrasi ve ekolojik sürdürebilirlik arasındaki eşitsiz mücadele, bugün de kent yaşamını yönlendiriyor…

Yeşil siyaset ve muhalefet ne yapmalı?

Aynı konular olmasa da, arka arkaya eklemlenebilecek konular üzerine birbiri ardına yazdığım üçüncü yazı olacak bu. İlk yazı bir Yeşiller Partisi yazısıydı. İkinci yazı biraz muğlak bir özneye olsa da Yeşiller Partisi’ne ve Yeşiller’e yüzünü çevirenlere yönelikti. Bu yazı ise Yeşiller Partisi’ni odak noktasına almıyor ya da sorumluluğu yüklemiyor. Yeşiller’in de olduğu çok daha geniş bir kümeye hitap ediyor.

Temel önermemiz aynı: “Türkiye‘nin, muhalefetin önünde çok zor geçecek bir süreç var. Ne söylüyorsak karşı çıkacaklar. Attıkları her adım bize doğru olacak. Neyi korumak istiyorsak ona saldıracaklar. Hangi değeri savunduysak ona karşı bir seçim süreci yürüttüler ve kazandılar. İşin kötüsü biz haklıyız ve bu ‘icraatlarının’ sonuçlarını sadece oy verenler değil hepimiz yaşıyoruz.” Fakat burada bırakırsak akıl yürütmemiz yarım kalmış olacak. Yanıtlanması gereken koskocaman bir soru duruyor ortada: “Ne yapmalı?”

Son bir haftada Bizlere (büyük harfle yazılan Biz ile temsil ettiğim yapıdan çok daha geniş bir kümeyi ifade etmek çalışıyorum) yaşatılan mağduriyetlerin tam listesini buraya koysam yazı yer yetmez. Sadece bir kaç tanesini seçeyim.

Işıklar kararıyor, fazlalıklardan arınmalı

  • AKP‘li Denizli Büyükşehir Belediyesi, Mabel Matiz ve Melike Şahin‘in konserlerini ödül töreninde yaptıkları konuşmalar, Bursa Büyükşehir Belediyesi de Hüseyin Turan‘ın konserini seçim öncesi açıklamalar nedeniyle iptal etti. Bursa Büyükşehir Belediyesi Başkanı “Milli İradeye ve toplumun değerlerine saygı gösteren sanatçılarla yola devam edeceğiz” diye de ekledi.
  • Trans Onur Yürüyüşü için Taksim‘de neredeyse olağanüstü hal ilan edildi. Açıklama sonrasında dağılan katılımcılar işkence denebilecek yöntemlerle gözaltına alındılar.
  • Kazdağı Ekofest iki kere yasaklandı. Festivalin başlamasına bir hafta kala iki yasak kararı verildi.

Bunlar üç farklı konudan seçilen sembolik mağduriyetler. Dediğim gibi liste çoğaltılabilir. Başlı başına Can Atalay‘ın halen hapiste tutulması bile yeter de artar zaten.

Seçim geçti. Yerel seçimleri saymazsak neredeyse beş koca yıl var seçimlere. Siyasi hesaplar yapmak yerine nasıl davranmamız gerektiğine odaklanmamız için geçerli ve ikna edici bir neden bu uzun süre. Çünkü siyasi hesaplar işin içine girdiğinde başka hiçbir konunun sesi duyulmuyor. Buraya kadar olanlar somut gerçekler.

“Ne yapmalı?” kısmı ise biraz daha teorik olacaktır. Öncelikle fazlalıklarımızdan arınmamız gerekiyor. O fazlalıklar bizi biz yapan düşünceler biliyorum. “Orada” değil de “burada” olmamızın sebebi de fazlalıklarımız. Fakat şimdi onları bir kenara bırakmalıyız. Gerçeğin sırrına eriştiğini düşünen, bu yüzden herkesten ayrı duran ama ne yazık ki çok da kalabalık olamayan parti, grup, dernek, birlik vs’ler içindeyiz ve çevremiz bunlarla dolu.

Çok temel ve sayısı iki elin parmaklarını geçmeyecek kavramlar belirlemeli ve sonucunda bir seçim işbirliği, bir parti arayışı, bir hesap, bir kitap olmadan; sadece ve sadece karanlık dönemde ayakta kalmayı hedefleyerek bir zincir oluşturmalıyız. Yeşil’in gücünü sosyalistten ve LGBTİ+‘dan aldığı, LGBTİ+’nın gücünü Yeşil’den ve feministten aldığı, feministin gücünü LGBTİ+’dan ve işçiden aldığı, işçinin gücünü feministten ve Kürt’ten aldığı bir zincir… Fikrine tamamen katıldıklarımızla beraber olmamızı değil, yaşam hakkını, mücadele hakkını savunduklarımızla beraber olmamamızı sağlayacak bir zincir.

Türkiye’de ışıklar kararıyor. Bir oda içerisindeyiz. Bu karanlıktan elbette çıkacağız. Çıkana kadar yanımızda yöremizde bu karanlıktan etkilenen kim varsa, görmeye, anlamaya, değerlendirmeye çalışmadan sarılacağız. Günün sonunda, Biz aynı karanlık odadayız.

Öldürmeyi önemsemek!

Özne ol(a)mayanların oluşturduğu toplumsallığı benimseyerek yaşayanların bir özelliği acı çekmek istememeleridir.

Çünkü bir sorun çözme aracı olan “kendi adına düşünmek” acı veren, hatta uzun süren bir sabır, çalışkanlık, kararlılık ve tek başınalığın yanı sıra öldürme bilgisini de gerektiren bir eylemdir.

“Düşünülmemiş olan” olarak düşüncenin varlığını görünür kılması “düşünülmüş olan” olarak varlığını babasından kopyalayarak sürdüren ve bu kopyayı sürekli tekrarlayan düşünceyi öldürebilme yeteneğine bağlıdır çünkü.

Üstelik daha radikal ve sonuç alıcı başka bir eylem türü de yoktur.

Üstelik bu tek ve meşru öldürme biçimidir.

Bu yüzden:

Düşünmek, kendisini kendisi dölleyerek kendisini yeniden doğurmanın en etkili ve sonuç alıcı biçimidir.

Böylece:

Kişi kendisini kendi sevmeye ve bir başkası tarafından sevilebilir kılmaya doğru da bir adım atmış olacaktır.

Özne ol(a)mayanların oluşturduğu toplumsallığı benimseyerek yaşayanların sorun çözme yöntemi bu yüzden cinayettir.

Cinayet, düşünce yoksunluğunun itirafıdır.

Cinayetin azlığı ve çokluğu düşüncenin azlığı ve çokluğu ile doğru orantılıdır. [1]

Kaynakça

[1] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Çok Kalpli Asi adlı deneme kitabından bir bölüm.

Adana ve Muğla’da çıkan orman yangınlarına ekiplerin müdahalesi sürüyor

Adana‘nın Çukurova ilçesindeki bir ormanlık alanda saat 16.30 sıralarında henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı.

Çevredekilerin, Dörtler mevkisinde çıkan yangını yetkililere bildirmesi üzerine bölgeye Orman Bölge Müdürlüğü‘ne ait helikopter ve çok sayıda arazöz sevk edildi.

DHA‘nın aktardığına göre ekipler, alevleri kontrol altına alabilmek için havadan ve karadan çalışma sürerken, yangınla ilgili soruşturma başlatıldı.

Muğla‘nın Marmaris ilçesinde yer alan Sarıana Mahallesi‘ndeki kızılçam ağaçlarıyla çevrili ormanda da saat 15.30 sıralarında bir yangın başladı. Bölgeden yükselen dumanları görenler, durumu orman ekiplerine bildirdi.

Alevlere, Muğla Orman Bölge Müdürlüğü‘ne ait sekiz helikopter ve beş uçak ile havadan, çok sayıda orman işçisiyle karadan müdahale ediliyor. Söndürme çalışmalarına Muğla Büyükşehir Belediyesi İtfaiye Daire Başkanlığı erleri de destek veriyor.

Yangına müdahale sürürken, yangın bölgesinde bir erkek cesedi bulundu. Yangının, öldürülen kişinin ormana atıldıktan sonra şüpheli ya da şüphelilerce cesedinin ateşe verilmesi sonucu çıktığı belirlendi. Muğla ve Marmaris Cumhuriyet Başsavcılıkları‘nca olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlatıldı.

Orman yangınları ile iklim krizi arasında nasıl bir ilişki var?

Fotoğraf: Noah Berger / AP

Fosil yakıt kullanımına dayanan insan faaliyetleri kaynaklı iklim krizi orman yangınlarının tetiklenmesini kolaylaştırırken, çeşitli nedenlerde çıkan yangınlar ile mücadele yine iklim krizi nedeniyle giderek zorlaştırıyor.

Küresel ortalama sıcaklıklardaki artış, El Niño hava olayı veya sıcak dalgaları nedeniyle dünyada birçok bölgede hakim olan aşırı sıcaklar ve kurak hava koşulları, orman yangınlarıyla mücadeleyi güçleştiren faktörler arasında yer alıyor.

Bu nedenle son yıllarda dünyada hemen her ülkenin korkulu rüyalarından biri olan orman yangınlarına hızlı müdahale, hayati önem taşıyor.

Giresun’daki sağanak sele neden oldu: Bir vatandaş kayıp

Giresun‘da taşkın, sel ve heyelanların yaşandığı Duroğlu beldesinde, su baskınlarından etkilenip kentteki çeşitli hastanelerde tedaviye alınan 10 kişinin, genel sağlık durumlarının iyi olduğu belirtildi. Heyelanda kaybolan Rıdvan Coşar‘ı arama çalışmaları ise sürüyor. Giresun Valisi Enver Ünlü  ise 60 sel ve su baskını, 53 heyelan, 24 de mahsur kalma ihbarı geldiğini belirtti.

‣Türkiye’de sel felaketi neden en çok haziran ayında görülüyor? 
‣ Haziran’ın ortasında yurdun dört bir yanında sel, fırtına ve hortum
‣ Yanlış kent politikaları iklim krizinin sonucu olan aşırı yağışları sele dönüştürdü
Giresun sel
Fotoğraf: DHA

DHA‘nın aktardığına göre; Vali Enver Ünlü, “Gerekli tüm tedbirlerimizi almıştık. Tüm ekiplerimizin beklenen olası bir afete karşı sahada olması büyük bir felaketin eşiğinden dönmemizi sağladı” dedi ve ekledi:

“Sahil yolunda şiddetli yağışlar nedeniyle aksamalar oldu ancak şu an itibarıyla tüm yollarımız açık. Duroğlu’nun mahallelerine ulaşımda heyelan sebebiyle birtakım aksamalar var. Bir vatandaşımızın kayıp olduğu bilgisi var. Ekiplerimiz kayıp vatandaşımızı bulmak için çalışıyor. İnşallah onu da kısa sürede salimen buluruz diye dua ediyoruz.”

Vali Ünlü, AFAD Başkanlığı tarafından ödenek gönderildiğini, beldenin normal hayata geçişi için çalışma yürüteceklerini de kaydetti.

Fotoğraf: DHA

‘Hala varamadığımız yerler var’

Duroğlu Belediye Başkanı Halil Çetin de “Kayıp vatandaşımızı aramalar sürüyor. Ahşap ev heyelana kapılmış. Hala varamadığımız yerler var. İçme suyunda sorunlar var; canla başla çalışıyoruz. Daha önce de böyle sel olmuştu, uyarılar vardı, geceden beri teyakkuz durumundaydık. Böylesini beklemiyorduk. Metrekare başına fazla yağış düştü” dedi.

İhbar üzerine bölgeye AFAD, itfaiye ve belediye ekipleri sevk edildi. Yaklaşık iki saat süren çalışmaların ardından mahsur kalan altı kişi kurtarılarak güvenli bölgelere götürüldü. Taşkın ve heyelanlarda can kaybı ve yaralanmanın olmadığı, ekiplerin bölgedeki çalışmalarını sürdürdüğü bildirildi.

‣ Ankara’da nüfus artışına rağmen ihmal edilen altyapı sele neden oldu
‣ Birçok kenti sel vurdu: İki kişi ve onlarca hayvan hayatını kaybetti, bir kişi kayıp
Fotoğraf: DHA

14 noktada heyelan meydana geldi

Fatsa Belediye Başkanı İbrahim Ethem Kibar, ilçede yaşanan afet ile ilgili yaptığı açıklamada, iki mahallede 14 ayrı noktada heyelan meydana geldiğini söyledi.

Kibar, “Dün gece yarısından itibaren başlayan ve sabah saatlerinde şiddetini artırarak devam eden sağanak yağış dolayısıyla Yavaş, Aşağıyavaş mahallelerimiz başta olmak üzere, Bolaman, Ilıca havzalarında yağış başladığı andan itibaren Büyükşehir Belediyesi, Fatsa Belediyesi, OSKİ, AFAD koordinasyonunda çalışmalarımıza aralıksız devam ediyoruz. 14 ayrı noktada heyelan dolayısıyla yollar kapandı” dedi ve şunları kaydetti:

“Ekiplerimizin aralıksız çalışmaları ile 10 noktada yollarımızı açtık. Mahsur kalan iki vatandaşımızı sağ salim kurtardık. Gece boyunca devam edecek olan yağışlar sebebi ile olası sel, taşkın riski devam etmektedir. Tüm tedbirlerimizi aldık. Yağışlardan dolayı oluşabilecek olası olumsuz durumlar için ekiplerimiz 24 saat sahada olacaklar.”

‘Her şey berbat, yol iz uçmuş’

Araçta mahsur kalan vatandaşlardan Emine Çakmak, “Köyümüz var oraya doğru gelince şiddetli yağmur bizi aldı. Bir ara kaldık. Silecekler çok hızlı çalışıyordu ama yetişemiyordu. Sonra geldik yukarı. Diğer bir mahallemize girdiğimizde imkânı yok. Her şey berbat, yol iz uçmuş. İlk defa böyle bir sel mağduru oluyorum” dedi.

Fotoğraf: DHA

‘Döndüğümüzde bir anda yukarıdan taş koptu arabaya vurdu ’

Büşra Akyurt ise “Kardeşimi köye bırakmaya geçmiştik. Yukarıda sel olduğundan haberimiz yoktu. Yukarı çıkamadık. Aşağıya kaçmayı denedik, aşağıda da sel vardı geri kaçmak üzere döndük. Döndüğümüzde bir anda yukarıdan taş koptu arabaya vurdu ve durduk” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: DHA

‘2016’dan daha büyük oldu’

Yavaş Mahallesi Muhtarı Nedim Töngel de mahallelerinde büyük bir afet olduğunu belirterek, “2016 yılındaki afetten daha büyük oldu bu seferki. Mahsur kalan vatandaşlar var. Gündüz 14.00-15.00 gibi başlayan yağmur akşam saat 17.00 – 17.30 gibi heyelana sebep oldu. Çok vatandaşlar yolda kaldı” şeklinde konuştu.

Öte yandan heyelan nedeniyle akşam saatlerinde kapanan Kabataş-Gölköy-Aybastı bağlantı yolunda ulaşım, ekiplerin üç saatlik çalışması sonucu yeniden sağlanmaya başlandı.

Doğu Karadeniz‘de iki gün önce başlayan ve aralıklarla süren sağanak, Giresun’da yaşamı olumsuz etkiledi. Etkili sağanak sel ve taşkınlara neden olurken, merkeze bağlı Duroğlu beledisinde yollarda su birikintileri oluştu. Bazı ev ve iş yerlerini su bastı. Beldenin yüksek kesimlerinde mahsur kalanlar AKUT ekiplerince göle dönen yoldan iş makinesi ile kurtarılıp, güvenli alana götürüldü. Beldede bazı park halindeki araçlar da sel suyunun taşıdığı toprakla kaplandı. Bölgede hasar tespiti ve temizlik çalışmasını sürdürüyor.

İklim krizi sel riskini nasıl artırıyor?

İklim Adaleti Koalisyonu: Geri dönüşüm tesislerindeki yangınlar kasıtlı olabilir

İklim Adaleti Koalisyonu, Manisa ve Kocaeli‘de bulunan plastik geri dönüşüm tesislerinde çıkan yangınlara ilişkin bir basın açıklaması yayımladı. Açıklamada yangınlarda ihmali bulunanların tespiti ve cezalandırılması ile plastik kullanımının sınırlandırılması için çağrıda bulunuldu.

Koalisyon, dün Manisa’da Tekeli Geri Dönüşüm isimli bir işletmenin bahçesinde çıkan yangına değinerek, yayımlanan görüntülerden yangının işletmenin bahçesinde depoladığı plastiklerin yanması sonucu ortaya çıktığının anlaşıldığına işaret etti.

Aynı gün Kocaeli‘nin Kartepe ilçesinde de benzer bir yangının meydana geldiğine dikkati çeken ekoloji aktivistleri, “Haziran 2023’ün ilk 22 gününde Türkiye‘de toplam 14 adet plastik geri dönüşüm tesisi deposunda yangın çıkmış oldu. Geçmiş yıllarda da yaygın olarak gerçekleşen bu yangınların sayısının yıllara göre arttığını gözlüyoruz” ifadelerini kullandı.

‣ Manisa OSB’deki yangın tesisin tamamı yandıktan sonra, 19’uncu saatinde kontrol altında

‘Yangınlar kasıtlı olabilir’

İklim Adaleti Koalisyonu tarafından sağlanan verilere göre, 2017 yılında altı; 2018’de 15, 2019’da 33, 2020 yılında 65, 2021 yılında 122, 2022 yılında 125, 2023 yılının ilk altı ayında ise 60 adet yangın çıktı. Açıklamada, bu durumun “bu yangınların kasıtlı çıkartılmış olabileceği ihtimalini düşündürdüğü” kaydedildi.

Ekoloji savunucuları tarafından yapılan açıklamada bu ihtimal üzerinde durularak şu açıklamalara yer verildi:

Yangın çıkan bazı tesislerin birden fazla kere yanması da bu ihtimali güçlendirmektedir. Bu yangınlar sonrası ne yazık ki, hiçbiriyle ilgili etkili soruşturma yapılmamış, caydırıcı cezalar işletilmemiş ve merdiven altı özellikteki bu tesislerin standartlarına dair yeterli denetim yapılmamıştır.

Yangın çıkan bu tesislerin bazılarının Avrupa’dan plastik atık ithal ediyor olması, bu yangınların da geri dönüştürülemeyen plastik atığın (ki toplam plastiklerin önemli bir kısmını oluşturuyor) yakılmasıyla ilgili olabileceği şüphelerini artırmaktadır. Ancak bununla ilgili etkin soruşturma yapılmadığı için bu konunun sorumluları ve olayların detaylarına dair bilgilere ulaşmak mümkün olmamaktadır.

‘Plastiğe bağlı ekonomik model sürdürülemez’

Aktivistler, bu yangınların plastik temelli bir ekonominin yol açtığı toksik ve çevresel riskleri, plastiğe bağımlı hayatın doğaya ve insan sağlığına yönelik oluşturduğu tehditleri açıkça ortaya koyduğunu vurguladı.

Açıklamada “Bugüne kadar üretilen tüm plastiklerin sadece yüzde 2’sinin layığıyla geri dönüştürülebildiği dikkate alındığında ve bu tür yangınlar da göz önüne alındığında geri dönüşümün, çevre dostu bir faaliyet olmaktan ziyade sorunu daha da ağırlaştırdığı ortaya çıkmaktadır” ifadelerine yer verildi.

Koalisyon, geri dönüşüm adı altında faaliyet gösteren ve birer ekokırım suç mahaline dönüşen işletmelerin etkin bir şekilde soruşturularak gerekli standartları sağlamayanların kapatılması ve bu tür yangınlarda ihmali olanların gerekli soruşturmalarla cezalandırılması çağrısı yaptı.

Plastiğe bağlı ekonomik modelin sürdürülemez olduğunu vurgulayan ekoloji aktivistleri, “Plastik kaynaklı çevresel kirlenmenin ve bu tür yangınların önlenmesi için plastik üretiminin ve tüketiminin sınırlandırılması konusunda derhal etkin bir politika değişikliğine gidilmesini talep ediyoruz” diye belirtti.

Manisa OSB’deki geri dönüşüm tesisinde yangın