Ana Sayfa Blog Sayfa 2076

Adalar’da yeni dönem: Elektrikli araçlar seferlere başlıyor

Çeşitli hayvan hakları aktivistleri tarafından düzenlenen protestolar sonucunda atlı faytonların yasaklanmasının ve atların İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alınmasının ardından Adalıların ulaşımını sağlamak için kullanılacak yeni elektrikli araçlar tanıtıldı.

Gökkuşağı desenli dört ve 14 kişilik iki modeli bulunan yeni elektrikli araçlar Cuma günü gerçekleştirilecek açılışın ardından ana arterlerde düzenli seferler düzenlemeye başlayacak.

Toplamda 90 araç

Büyükada’da 40 adet toplu taşımacılık amaçlı ve 20 adet gezi amaçlı elektrikli araç, Heybeliada’da 10 adet toplu taşımacılık amaçlı ve 10 adet gezi amaçlı araç, Burgazadası’nda 5 adet toplu taşımacılık amaçlı, Kınalıada’da 5 adet toplu taşımacılık amaçlı elektrikli araç kullanılacak.

‘Adalar’ın kültürüne uygun değil’

Yeni araçların kullanımı halk arasında farklı tepkiler doğurdu. Bir kesim bu araçların Adalar’ın kültürü, tarihi ve doğasıyla uygun olmadığını öne sürdü.

‘Motorlu araç kullanılmamalı’

Karşı çıkanların argümanlarından bazıları ise SİT alanı olan Adalar’da motorlu taşıtların kullanımının yasak olması ve bu kısıtlamaların Adalar’ın doğal ve tarihi güzelliğini korumak için korunması gerektiği oldu.

‘Doğa dostu bir yöntem’

Öte yandan başka bir kesim ise faytonlardan kurtuluş olarak gördükleri çevre dostu yeni araçları oldukça olumlu bir gelişme olarak gördü. Yapılan paylaşımlarda araçların elektrikli olması sebebiyle daha doğa dostu olduğu daha sessiz ve daha güvenli bir ulaşım aracı olduğu belirtildi.

‘Adalar’ın kültürü atlara işkence değil’

Kimi kullanıcılar ise Adalar’ın kültürünün kaybolacağı eleştirisine “Adaların kültürü atların işkence görmesi değildir. Adalardaki kültür oradaki sosyal hayattır” şeklinde cevap verdi.

https://twitter.com/gorkemkutuk/status/1272225951980703744

Bu hafta kapınız çalınabilir

Bu hafta kapınız çalınabilir ve karşınızda biri hekim biri de hemşire olmak üzere Sağlık Bakanlığı personelini bulabilirsiniz. Size kapıda evde kaç kişi yaşadığını sorduktan sonra bir rakamı ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemenizi isteyecekler. Öncelikle söyleyelim; sakın tam ortada bulunan rakamı söylemeyin, çünkü daha önceki bu tip çalışma örneklerinde görüldüğü gibi birçok kişi aynı davranışta bulunacak ve toplumumuzu hiç temsil etmeyen bir örnek ortaya çıkacak. Rakam tartışmasına sonra dönelim ve önce bakanlığın çalışmasına daha yakından bakalım.

Karşılaşacağınız şey Sağlık Bakanlığı‘nın bir süredir kamuoyu ile paylaştığı ‘Yeni koronavirüs (COVID-19) hastalığı seroprevalans araştırmasının’ saha uygulama sürecidir, yani toplum içinde bilinen adıyla verilerin toplanma aşaması… Bakanlığın Covid-19 pandemisinin ülkemizi etkisi altına almasından yaklaşık iki ay sonra oluşturduğu Bilim Kurulu’na da danışarak böyle bir araştırmanın hazırlıklarına başladığı biliniyor. Araştırmanın amaçları ise Bakanlığın hazırladığı çalışma protokolünde şöyle özetleniyor:

  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde hastalık prevalansını saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde geçirilmiş hastalık düzeyini saptamak,
  • Türkiye’de ülke ve il düzeyinde asemptomatik hastalık düzeyini saptamak.

Tarama için geç kalındı

Evreni tüm Türkiye olarak belirlenen ve kesitsel tipte planlanan çalışmada 8-20 Haziran tarihlerinde de alanda verilerin toplanması hedefleniyor. TUİK tarafından belirlenen hane sayısı 153 577. Ekipler belirlenen hanelere ulaşınca her haneden bir kişiyi çalışmaya alacaklar. Bu kişinin belirlenmesi ise tam anlamı ile tartışmaya açık: Bu seçim ‘rastgele’ yapılacak.  Peki, bu rastgele seçim nasıl yapılacak? Çalışma yönergesinden anlıyoruz ki veri toplama ekibi kapıyı açan kişiye hanede kaç kişinin yaşadığını soracak, 1 ile hanede yaşayan kişi sayısı arasında bir rakam söylemesini isteyecek.  Bu rakam hanedeki en yaşlı kişiden en gence doğru kaçıncı kişinin seçileceğini gösterecek. Hanede 5 kişi yaşıyorsa ve kapıyı açan kişi 3 rakamını seçerse büyükten küçüğe 3. kişi çalışmaya alınacak. Daha sonra bu kişiye daha önceden bu araştırma için hazırlanan bir sayfalık kısa bir anket uygulanacak. Anket soruları TC kimlik ve cep telefonu numaraları ile başlıyor ve COVID-19 hastalığı ile ilintili bulguların (ateş, boğaz ağrısı, öksürük, tat alma bozukluğu gibi…) sorgulanması ile bitiyor. Daha sonra ise kişiden PCR testi için burun-boğaz sürüntüsü ile ELISA testi için 3 ml. kan alınıyor. PCR testi ile o kişide halen virüsün olup olmadığı; alınan kan ile yapılan eliza testi ile kişinin hastalığı geçirip geçirmediği. kanında antikor izi sürülerek anlaşılmaya çalışılıyor.

Çalışmanın başlamasıyla beraber tartışmalar da başladı. Aklınıza gelebilecek tıbbın her uzmanlık alanından hekimler araştırmayla ilgili çeşitli medya organlarında konuşurken konunun gerçek uzmanları olan halk sağlıkçıların ve epidemiyoloji uzmanlarının itirazları duyulmadı bile… Peki duyulmayan bu itirazlar neydi? İlk başta bu tip bir seroprevalans çalışması için geç kalınmıştı. Bu araştırma salgına karşı alınan önlemlerin gevşetilmesinden önce yapılıp tamamlanmalıydı. Çünkü bu araştırmayla erken dönemde sayılarının çok fazla olduğunu düşündüğümüz ve bulgu vermeden hastalığı geçirenleri tespit ederek, gerçek durumumuzu anlayıp buna dayanarak gelecek için tahminler yürüterek salgının gerçek boyutunu saptayabilirdik.  Bu sayede tekrar normale dönme öncesi alandaki hastalığın gerçek boyutlarına uygun planlama yapma olanağımız olurdu.

Rastgele değil, ‘tabakalı’ örneklem seçilmeli

İkinci ve en önemli itiraz noktasıysa örnek seçimiyle ilgili… Bilindiği gibi SARS-COV-2 virüsü daha çok yaşlıları seven bir virüs. Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre ülkemizde COVID-19 salgını nedeniyle yaşamını yitirenlerin yaş ortalaması 74.6; yaşamını yitirenlerin  %93’ü ise 65 yaş ve üstünde… Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Bölge Direktörü Dr. Hans Kluge’nin yaptığı açıklamalardan da anlıyoruz ki. dünyadaki toplam vakaların %38’nin, ölümlerin de %50’sinden fazlasının yaşandığı Avrupa’da Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirenlerin %94’ü 60 yaş ve üzerinde. Üstelik ölenlerin %97’sinde de başta hipertansiyon, kronik kalp hastalıkları olmak üzere en az bir kronik hastalık olduğu görülmüş. 

İşte tam bu nedenlerle yaşlı grup ve çocukların bulaş yaygınlık ve özelliklerinin dağılımı farklı olacağı için mutlaka ülkemizin nüfus piramidine uygun, bölgesel farklılıklara göre düşünülmüş tabakalı bir örneklem seçilmesi gerekiyor yani basit rastgele bir örneklem değil. Kapıyı açan kişinin rastgele söylediği bir sayı ile araştırmaya birey almak, yaşadığımız pandemi için çok ama çok basit bir yöntem. Nüfus dağılımımıza uygun olmayan bir örneklem ülkemizdeki salgın hakkında gerçekleri ortaya koyamaz ve bizi kesinlikle yanlış yerlere götürür.

Diğer konu ise anket formunda sorulanlar. Anket formunda halk sağlığı uzmanlarına göre günlük davranışlar da sorgulanabilirdi… Kişinin 14 gün kuralını bilip bilmediği, maske kullanımı konusundaki yaklaşımı, günde kaç saat dış ortamda bulunduğu gibi…

Tartışma bunlarla da bitmiyor. Erken açılma nedeniyle başta Diyarbakır ve Konya olmak üzere bazı illerimizde vaka sayıları artarken çalışma nedeniyle virüsün evden eve taşınıp taşınmayacağı ve alınan örneklerin çok sayıda laboratuvarda değerlendirilmesinin de araştırma açısından ne kadar doğru olduğu da üzerinde durulan konulardan bazıları… O nedenle bu çalışmanın sonuçları daha şimdiden tartışmalı. 

Önleminizi almayı unutmayın

Sonuç olarak Sağlık Bakanlığı, üniversitelerimizdeki yetkin halkın sağlığı ve epidemiyoloji akademisyenlerine danışma gereksinimi duymadan bu araştırmayı başlattı. Başlayan bir çalışma için yapacak fazla da bir şey yok. Bugünlerde kapımız veri toplama ekibi tarafından çalınabilir. Sadece ellerine verilen saha algoritmasını uygulamakla yükümlü olan hekim ve hemşireden oluşan bu ekibi güler yüzle karşılayın, onlar salgının başladığı ilk günden itibaren yaşamlarını sizler için tehlikeye atarak çalıştılar; çalışmaya da devam ediyorlar.

İlk önce ellerine verilen araştırma yönergesine göre bizden evde yaşayan sayısına uygun bir rakam söylememizi isteyecekler. Refleks olarak ortadaki rakamı söylemekten kaçının. Hatta rakamları küçük bir torbanın içine yazıp atın ve bakmadan çekin. Belki toplumuzu daha iyi temsil eden sonuçlar verir. Sonra o rakama göre çalışmaya alınan kişiye basit bir anket uygulayıp boğaz-burun sürüntüsü ve kan alacaklar. İşlerini tamamladıktan sonra güler yüzle onları uğurlayalım. Ekonomik kaygılarla oldukça erken başlayan açılım sürecinde de maske kullanma, sosyal mesafeyi koruma, sık el yıkama, zorunlu olmadıkça kalabalık, kapalı yerler ile toplu ulaşımdan uzak durma gibi basit kurallara uymazsak uymayanlarımızın yanı sıra yine en büyük kaybı onlar verecek…

Şimdi araştırmayı bir tarafa bırakın. Büyük olasılıkla araştırma toplumsal bağışıklık düzeyimiz hakkında bize güvenilir bilgi veremeyecek, verse bile bu sonuçlar toplum bağışıklığı açısından umut verici seviyede olmayacak. Bakın bu araştırmanın sonuçları beklenmeden ve salgın sürerken önlemlerin gevşetilmesi sonucu hafta sonundan itibaren tekrar günlük yeni vaka sayıları binin üzerine çıktı. Aktif vaka sayımız ise 23 binler düzeyinde…

Virüs dışarıda dolaşıyor, artık virüsle baş başayız; kişisel önlemlerimizi almadığımız sürece sadece kendimizin değil, başta yaşlılarımız olmak üzere sevdiklerimizin, çevremizde yaşayanların ve en önemlisi fedakâr sağlık personelimizin de yaşamını tehlikeye atabileceğimizi kesinlikle unutmayalım…

ABD’de bir siyah cinayeti daha

ABD’de siyah vatandaş George Floyd‘un polis tarafından boğularak öldürülmesine tepkiler süredursun, ülkede geçen cuma bir siyah daha polis tarafından öldürüldü.

Atlanta‘da bir fast-food restoranının “arabaya servis” şeridinde uyuyakaldığı gerekçesiyle olay yerine gelen iki polis, alkol testinden geçirdikleri 27 yaşındaki Rayshard Brooks‘u gözaltına almak istedi. Kendisini şok tabancasıyla vuran ve kelepçeleyerek götürmek isteyen polislere direnen Brooks, memurlardan birinin elindeki şok tabancasını da alarak kaçtı. Genç adam, koşarken arkasına dönerek şok tabancasını polislere yöneltmesi üzerine vurularak öldürüldü. 

Otopsi raporu Brooks’un iki mermiyle vurulduğunu, organlarındaki yaralardan ve kan kaybından öldüğünü ortaya koydu. Raporda olay cinayet olarak tanımlandı.

Göstericiler restoranı ateşe verdi

Cinayetin ardından, Atlanta Emniyet Müdürü Erika Shields istifa etti. Polislerden biri kovuldu, diğeri ise aktif görevden el çektirilerek büroya alındı.

Floyd’un ardından başlayan protestoların devam etmekte olduğu kentte gösteriler de şiddetlendi ve önünde cinayetin işlendiği restoran ateşe verildi.

Polis, restoranın yakılmasından sorumlu tutulan maskeli ve beyaz bir kadının fotoğraflarını yayınladı ve kendisini bulana on bin dolar ödül vaad etti.

‘Agresif bir durum yoktu’

Shields’ın istifasını açıklayan Atlanta Belediye Başkanı Keisha Lance Bottoms, cinayetle ilgili olarak CNN‘e konuştu:

Ortada agresif bir durum yoktu. Bu, destek çıkacağınız bir adamdı… İzlerken sonunda ne olacağını bilseniz de o an içinizden “Bırakın da gitsin. Bırakın da gitsin. Bırakın da gelip onu alması için birini aramasına izin verin” diyorsunuz.

Polonya Cumhurbaşkanı: LGBTİ savunuculuğu, komünizmden daha yıkıcı

BBC Türkçe‘nin haberine göre, LGBTİ hakları savunucusu ILGA-Europe adlı örgüt geçen hafta yayımladığı endekste Polonya’nın Avrupa Birliği ülkeleri arasında LGBTİ hakları açısından en kötü ülke konumunda olduğunu ifade ediyor. 

Eşcinsellerin evlenmeleri ve evlat edinmelerini engellemeyi vaat etmişti 

PiS partisi, muhafazakar-milliyetçi siyasetiyle ve Katolik değerleri öne çıkaran gündemiyle başta geleneksel yapıya sahip aileler ve eşcinsel evliliklere karşı çıkan kesimler sayesinde mecliste çoğunluğu elde etti.

Cumhurbaşkanı Duda, Polonya’nın güneybatısındaki Brzeg’de yaptığı seçim konuşmasında “çocukların cinsel eğitiminden aileler sorumludur, ailelerin çocuklarını nasıl yetiştireceklerine hiçbir kurum karışamaz” diye konuştu. 

Duda, 10 Haziran’da eşcinsel çiftlerin evlenmesini, evlat edinmelerini ve okullarda LGBTİ konuları hakkında eğitim verilmesini engelleyen seçim vaatleri paketini imzalamıştı.

Başak Demirtaş’a cinsiyetçi saldırıyla ilgili iki kişi gözaltına alındı

Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı, Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş‘ın eşi Başak Demirtaş’a yönelik cinsiyetçi paylaşımla ilgili iki gözaltı kararı verdi.

Başsavcılık, Pazar günü yaptığı açıklamada önce Twitter’da ‘Vedat Muti7‘ isimli kullanıcı hesabı üzerinden cinsiyetçi saldırıyı yapan V. Y.’nin daha sonra da zanlının üvey amcası V.M.’nin yakalandığını duyurdu.

Açıklamada “Söz konusu paylaşımlarda bulunan ve kimliği tespit edilen şahıs hakkında gözaltı kararı verilmiş olup, soruşturma aşamaları hassasiyetle takip edilmektedir” denildi.

#BaşakDemirtaşSeninleyiz

Olayın ardından Başak Demirtaş bir teşekkür mesajı yayınlayarak “Sosyal medyada dayanışma paylaşımı yapan, dünyanın her yerinden beni arayan, mesaj gönderen herkese çok teşekkür ediyorum” dedi. 

Söz konusu paylaşımın duyulmasının ardından büyük bir tepki doğmuş Twitter’da #BaşakDemirtaşSeninleyiz etiketi açılmıştı. Cinsiyetçi saldırıya ilişkin pek çok siyasi olayı kınayan açıklamalar yapmıştı.

Canan Kaftancıoğlu’na da cinsiyetçi saldırı

Canan Kaftancıoğlu da Demirtaş’a destek mesajında sosyal medya hesabından “Kadın dayanışması adına özellikle AKP’li kadınları Başak Demirtaş’a destek vermeye, savcıları ve hakimleri de görevlerini yapmaya davet ediyorum… Troll diyoruz ciddiye almıyoruz diyoruz ama bu kadar da bayağılaşmasanız keşke” ifadelerini kullandı.

Söz konusu paylaşımın altına Büro Memur-Sen İstanbul Maliye Şubesi Başkan Yardımcısı Ahmet Yağcı “Canan ben senden daha azgınını görmedim” şeklide yorum yaptı.

İki hesapta da yeşil nokta

İki hesapta da AKP Tanıtım ve Medya Başkanı Mahir Ünal’ın duyurusunu yaptığı ‘Etik kurallara uyuyorum” anlamına gelen ‘Yeşil nokta’ sembolünü kullanıldığı görüldü.

CHP İstanbul Hukuk Komisyonu ise “Vedat Muti isimli kendini bilmez şahsın, Başak Demirtaş’la birlikte İl Başkanımız Dr. Canan Kaftancıoğlu ile ilgili cinsiyetçi küfürlü paylaşımları nedeniyle de savcılığa suç duyusunda bulunduğumuz gibi Ahmet Yağcı hakkında da suç duyusunda bulunduk” dedi.

HDP’li kadınlar: Kaynağı kadın düşmanı politikalar

HDP Kadın Meclisi konuyla ilgili yazılı bir açıklama gerçekleştirdi. Açıklamada “Bu saldırı, AKP iktidarının yürüttüğü kadın düşmanı politikalarından kaynağını alıyor. Sevgili Başak Demirtaş’a yönelik gerçekleştirilen saldırıdaki zihniyeti tanıyoruz. Bu zihniyet ve dil, yozlaşmış, çürümüş çete dilidir” denildi.

Benzer saldırıların daha önce kadın mücadelesi yürüten kadınlar başta olmak üzere Figen Yüksekdağ, Sebahat Tuncel, Gültan Kışanak gibi kadın siyasetçilere de yapıldığı belirtilen açıklamada “Bizler biliyoruz ki politik öznelere saldırı, ülkenin temel politikası haline getirildi” ifadeleri kullanıldı.

Altun: Mağdur pozisyonuna itiyor

Konuyla ilgili pek çok siyasi ve kurum destek mesajı açıklarken AKP ve Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan kimi paylaşımalarda bunun bir provokasyon olduğu belirtildi.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun Twitter hesabından yaptığı açıklamada “Terör örgütlerine sırtını dayayanları mağdur pozisyona iten bu ahlaksızların kimler oldukları ve neye hizmet ettikleri milletimizin malumudur” dedi.

Gül: Provokasyon

Adalet Bakanı Abdulhamit Gül de sosyal medya hesabından, “Başak Demirtaş’a yönelik  çirkin paylaşımı kınıyor, bu ahlaksız ve tahkir edici eylemi en ağır şekilde lanetliyorum. Bir insanın onuru, iffet ve haysiyeti her şeyin üzerindedir. Hukuk, bu terbiyesiz ve provokatif sözlere karşı gereğini yapacaktır” açıklamasında bulundu. 

Bostancı: Siyasi eleştiriye evet, ahlaksızlığa hayır

AKP Grup Başkanı Naci Bostancı yaptığı paylaşımda “Siyasi eleştiriye evet fakat ahlaksızlığa hayır. Başak Demirtaş hakkında utanç verici paylaşımlar yapan kişi muhakkak hukuka hesap verecektir” ifadelerini kullandı.

Bingöl’de 5.8 büyüklüğünde deprem

Bingöl’ün Karlıova ilçesinde dün 5.8 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Akşam saat 17.24’te meydana gelen depremde bir kişi hayatını kaybetti. Dünden bu yana meydana gelen 88 artçı sarsıntının ardından bu sabah da 09.51’de 5,6 büyüklüğünde bir depremin daha meydana geldiği bildirildi. .

Kandilli Rasathanesi depremin beş kilometre derinlikte gerçekleştiğini ve depremin ardından dün 3.5 ve 4.6 büyüklüğünde 90’a yakın artçı sallantı kaydedildiğini açıkladı. 17.34’te gerçekleşen 4.6’lık depremden dört dakika önce ise 3.5’lik bir artçı sarsıntı gerçekleşti. Bu sabah ise 5.6 büyüklüğünde bir artçı deprem daha meydana geldi.  

Deprem Erzurum, Trabzon, Erzincan, Kars, Batman, Diyarbakır, Siirt, Mardin, Elazığ ve Malatya’da da hissedildi.

Gözetleme kuleleri çöktü, on ev yıkıldı

Bingöl Valisi Kadir Ekinci’nin açıklamalarına göre depremde, Karlıova’ya bağlı Kaynarpınar köyünde karakola ait iki gözetleme kulesi çöktü, Yedisu ilçesinin Elmalı ve Dinarbey köylerinde de on ev yıkıldı.

Valilik göçük altında kalan biri çocuk yedi kişinin kurtarıldığını ve hastaneye sevk edildiğini kaydetti.

‘Bölgede çok fazla fay parçacığı var’

Depremin ardından açıklama yapan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, bölgenin Doğu Anadolu Fay Hattı ile Kuzey Anadolu Fay Hattı‘nın kesişim noktasında olduğuna dikkat çekti ve bölgedeki depremlerin sürpriz olmadığını vurguladı:

Tarihi fay olarak adlandırdığımız, ana fayı kesen faylardan bir tanesi. Artçılar o bölgelerde yoğunlaşıyor. (…) Çok fazla fay parçacığı var. Dolayısıyla o fayların enerji biriktirdiği zaman, belirli bir enerji toplandıktan sonra kırılması çok doğal.

Özener bölgedeki depremleri izlemeye devam edeceklerini söyledi.

 

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

Ormanları korumak kalkınma karşıtlığı mıdır -2

Geçen yazıdaki verileri FAO tarafından yayımlanan State of the Wolrd’s Forests 2018 raporundan almıştım. Bu yazımda aynı rapordan devam edecektim. Fakat aradan geçen bir haftada FAO aynı raporun 2020 yılı için olanını yayımladı. O nedenle bu yazıda aktaracağım bilgilerin her iki raporundan da yararlanılarak oluşturulduğunun bilinmesini isterim.

Su, toprak ve ormanlar

Yaşamak için olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızın başında su ve toprak geliyor. Ormanlar su ve toprak koruma açısından yeri doldurulamaz bir öneme sahip. Ormanların akarsu akışlarını düzenlemek, yer altı sularını beslemek, buharlaşma yoluyla bulut ve yağış oluşumuna etkide bulunmak, suyu kirleticilerden arındırmak, sedimantasyonu önleyerek baraj ve göletleri korumak gibi işlevlerini çoğu zaman gözümüzden kaçırıyoruz. Oysa gezegendeki kullanılabilir suyun %75’inden fazlasının kaynağı ormanlar. Bu su, günlük kullanımdan tarıma, endüstriden çevresel amaçlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.

Diğer yandan, su en önemli temizlik aracı ve bundan mahrum oldukları için her yıl milyonlarca insan hastalanıyor ya da yaşamını yitiriyor. Aynı şekilde, ormanlar olmadan toprakların korunması da olanaklı değil. Temel besin kaynaklarımızın yetiştiği tarım alanlarındaki toprakların korunması bile ormanlarla ilişkili. Fakat her ne hikmetse bütün bu yaşamsal işlevler kalkınma denilen kavramın içinde hiçbir yere oturtulmuyor ve ormanlara sadece üretilen odunun parasal karşılığı kadar değer atfediliyor. Oysa dünyada, bölgelere göre değişmekle birlikte ormanların çok önemli bir bölümü öncelikli olarak odun üretimi amacıyla değil su ve toprağı korumak amacıyla yönetiliyor. Aşağıdaki şekil bu durumu bölgeler ve ülkeler bazında gözler önüne sermeye yeterli olsa gerek.

Kentler ve ormanlar

Dünya nüfusunun yarısından fazlası kentlerde yaşıyor. Oysa kentler toplam karasal alanın %3’ünden daha az yer kaplıyor. Buna karşılık toplam karbon salımının %78’i, evsel su kullanımın %60’ı ve endüstriyel odun kullanımının %76’sı kentlerde gerçekleşiyor. Kentlerin içindeki ve civarındaki ormanlar ile ağaçlık alanlar kirlilik önlemekten, karbon tutmaya, enerji tasarrufundan sel ve taşkınları önlemeye kadar pek çok önemli işlevi yerine getiriyor.

Ne yazık ki son zamanlara kadar bu işlevler pek fark edilmediği gibi daha da yakın zamanlara kadar bu işlevlerin parasal karşılıkları konusuna çok fazla kafa yorulmadı. Ancak hepsi yaşam kalitesi ile ilgili olan bu vazgeçilemez işlevlerin bir de parasal karşılığı var. Amerikan ormancılık örgütü (US Forest Service) sözünü ettiğimiz işlevlerin parasal karşılığını hesaplamak amacıyla i-Tree Eco adlı bir yöntem geliştirdi. Bu yöntemle Londra kenti içindeki ve civarındaki ormanlar ve ağaçlık alanların (8 milyon 421 bin adet ağaç ve ağaçlık alanların toplam alana oranı %14) yarattığı ekonomik değer şu şekilde:

  • Kirlilik önleme: 126 milyon 100 bin GBP
  • Karbon tutma: 4 milyon 790 bin GBP
  • Sel-taşkın önleme: 2 milyon 800 bin GBP
  • Gölgeleme yoluyla enerji tasarrufu: 260 bin 600 GBP
  • Karbon salımını azaltma: 54 bin 600 GBP

Yalnızca %14’lük ağaç örtüsüyle böyle bir ekonomik değer oluşuyorsa, yarıya yakını orman olan İstanbul’da ormanların nasıl bir ekonomik değer oluşturduğunu varın siz düşünün. Ve bizim bu ormanlara yoldu, havalimanıydı, köprüydü, kanaldı diyerek yaptıklarımızın maliyetini.

Ormanlar ve sağlık

Ormanların hem beden sağlığı hem de mental sağlık üzerindeki olumlu etkilerini ortaya koyan binlerce araştırma var. Dünyanın pek çok ülkesinde, özellikle büyük yerleşimlere yakın noktalardaki bazı orman alanları sağlık üzerindeki olumlu etkileri gözetilerek yönetiliyor. Türkiye’deki ilk örneği İzmir Orman Bölge Müdürlüğünün yaşama geçirdiği Balçova Terapi Ormanı.

Biz ormanları hangi amaçlarla yönetirsek yönetelim ormanlar ve ağaçlar insan sağlığı üzerinde olumlu etki yaratmaya devam ediyorlar. Bu etkiler yaşamsal açıdan parayla açıklanamayacak bir öneme sahip elbette. Fakat böyle olması sağlık harcamalarının azalması açısından hem devlet bütçeleri hem de kişisel gelir-gider dengeleri üzerindeki etkisini görmezden gelmemizi gerektirmez. Diğer yandan ormanlar ve bitkiler değişik hastalıkların tedavisinde kullanılan ilaçların en önemli hammaddesini oluşturuyor.

Bugüne kadar çoğunluğu ormanlarda yetişen 28 bin bitki türünün tıbbi kullanımı kayıt altına alınmış durumda. Kayıt altına henüz alınmayanların ise bundan kat kat fazla olduğu düşünülüyor. Sorarım size bunun ekonomik karşılığını hesaplayabilir misiniz? Üstelik orman alanlarının tahrip edilmesi nedeniyle ortaya çıkan hastalıkların yarattığı tabloyu hiç konuşmadık bile. Covid-19 küresel salgınını yaşamaya devam ettiğimiz bu süreç bize doğa tahribinin yalnızca sağlık açısından değil ekonomik açıdan da ne kadar pahalıya mal olacağını göstermedi mi? Teknik olarak zoonotik adı verilen ve hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıklar olan malarya, uyku hastalığı, HIV, ebola, SARS-CoV2 gibi Covid-19 da ormanların tahrip edilmesi ve insan popülasyonlarının ormana daha fazla müdahale etmesinin açık sonuçlarından.

İnsanın doğaya ve ormanlara müdahalesinin asıl önemli sorunu etik boyuttan kaynaklanıyor, buna kuşku yok. Diğer canlıların yaşam haklarına bu derece fütursuzca saldırmak kabul edilebilir olmamalı. Ne var ki, çoğu zaman bu çirkin eylemler kalkınma denilen ve çoğunlukla parasal çıkarları ön planda tutan bir kavramla savunulmaya çalışılıyor. Oysa bu ve önceki yazıda özetlemeye çalıştığım ve yer veremediğim diğer örnekler gösteriyor ki ormanlar aynı zamanda parasal açıdan da bizlere çok ama çok büyük yararlar sunuyor. Gerçek şu ki, ormanların benim aktardığım parasal yararları çoğunlukla kamusal ağırlıklı ve bu yararlardan herkes faydalanıyor. Oysa ormanların tahribiyle ortaya çıkan parasal kazanç kesinlikle kamusal değil. Yani madencilikten turizme, tarım alanı elde etmek amacıyla orman açmaktan yol, kanal, havalimanı gibi altyapı yatırımlarına kadar kalkınma şemsiyesiyle masum gösterilmeye çalışılan eylemler sadece ve sadece sınırlı bir zümreye para kazandırırken, oluşan orman tahriplerinin bedelini kamu, yani toplumun tamamı ödüyor.

Sözün hülasası, ormanları korumak kesinlikle kalkınma karşıtlığı değildir. Ormanları korumak toplumun tamamının, kalkınma da dahil ormanların bütün yararlarından adil bir şekilde faydalanması anlamına gelir. Oysa ormanları korumayı kalkınma karşıtlığı olarak etiketleyenlerin istediği şey toplumun değil yalnızca belirli bir zümrenin kalkınması, servetlerinin üstüne servet katmasıdır. Bunu her platformda somut verilerle, sayılarla kanıtlamaya hazırım. Var mı tersini iddia eden? Hodri meydan!

Aydınlanma, modernleşme ve gericilik bağlamında küçülme üzerine

Önceki haftalarda başladığımız “küçülme” kavramına ve Serge Latouche’un düşüncelerine, koronavirüs pandemisi günlerinde ortaya çıkan durum ve pandemi sonrasının “normali” arayışı penceresinden bakmayı sürdürecek olursak, biraz daha fazla tartışmaya gerek olan konulardan biri de “üretimde ve tüketimde sayısal veriler bazında küçülme, teknolojinin ilerleyiş hızında veya bilimsel buluşların her tür teknolojiye (özellikle savaş veya savunma teknolojileri ve doğayı geri dönülmeyebilecek düzeyde bozan ve kirleten teknolojilerde) dönüştürülmesi hızında, küçülme söz konusu olabilir mi?” sorusu olacaktır.

Bu soru küçülmenin doğrudan bir geriye gidiş, yoksullaşma/ gerileme veya daha açık söyleyecek olursak, gericilik düşüncesi ve projesi olup-olmadığı sorusuna bağlanmaktadır

Soru: Küçülme projesinin aydınlanma geleneğine uygun olduğu söylenebilir mi?

Soru: Bu projenin modernleşme projesi içinde yer aldığı söylenebilir mi?

Yoksa bu küçülme projesi, bütünüyle bir gericilik projesi midir?

Bu sorulara yanıt vermeden önce belki biraz da aydınlanma ve modern öncesi, (bu dönemi geleneksel ya da en gelişmiş haliyle klasik dönem diye de adlandırabiliriz) bütün özellikleriyle geri ve gerici bir dünya tanımı mıdır, ona bakmalıyız.  Aydınlanma öncesi dünyasının doğa ve insan ilişkilerinden öğrenecek ve yararlanacak bir şeyler bulmak olası mıdır? (Ya da geleneksel yaşama, kıra ve kente veya kullanılan teknolojiye ve bu teknolojiyle yeryüzünün ekolojisi arasındaki ilişkiye bazı açılardan pozitif olarak bakmaya çalışmak gericilik midir?)

Salgından sonra küçülmeyi düşünmek

Bütün bu sorular, elbette kısa bir yazıda yanıtlanmak ve tartışmayı sonlandırmak amacıyla yazılmadı. Ancak bu tür soruları ve anlamları üzerindeki irdelemeleri, koronovirüsün kendiliğinden küçülttüğü, üretim-tüketim-istihdam ve özetle ekonomi, daralttığı uzam ve gündelik yaşam alışkanlıkları, bekli bazılarımıza yeniden hatırlattığı toplumsal işbölümü ve kendine ait zamanı değerlendirme biçimleri vb. bakımından neden yapmayalım? Küçülme kavramını; daha az mal ve hizmetle, daha az konforla yetinen bir deneyimden yeni çıkarken bir başka açıdan yorumlamak mümkün olabilir mi?

Belki de bu tür soruları sormak bütünüyle saçma ve pandemiden çıkış duygusu güçlendikçe dünya sanki hiçbir şey olmamış gibi pandemi öncesinde geri dönecek, eskiden yaşadığımız gibi yaşamaya devam edeceğiz. Bununla birlikte düşüncemizin bir ucunda da, doğal kaynakların bazılarının tükenmekte olduğu, endüstriyel ve tarımsal üretim teknolojilerinin yarattığı kirlenmelerin giderek ivmelendiği ve dünyanın taşıyabileceği kapasiteyi aştığı ve bazılarında da aşmak üzere olduğu, birçok canlı türünün tükendiği ve gelişmiş teknoloji ürünlerini kullanarak yapılan tüketimlerin ve savaşların giderek bizi daha sağlıksız ve yeni afetlere açık bir duruma getirmekte olduğunu vb. bilgisine de sahibiz.

Evet, pandemi sonrasında yaşam biçimlerimiz, tüketimimiz, uluslararası ilişkilerimiz vb. hemen değişmeyecek olsa bile ne kadar daha böyle sürecek ve nereye kadar sürecek? Yeni yıldızlar ve gezegenler, uzayda yaşanabilir yeni yerler ve madenler/ enerji kaynakları bulunana kadar mı? Yoksa çok daha yakın bir gelecekte nüfusun artışı, kitlesel üretim ve savaş- ölüm teknolojilerinin birbirini dengelediği aşamaya kadar mı? Uzlaşarak sorun çözme becerisinin azalması/ politikada gerginlikler, popülist kitlelerin seçtiği psikopat yöneticiler, despotizm ve tiranlık, artan ekolojik felaketler vb. nedenleriyle, zaten bir distopyaya dönüşecek bir yeryüzünün sunabileceği olanakların çok az olacağı dönemde mi?

*

Bu noktada belki, yukarıda soruna sorular dönmek ve yeniden onlara yanıt aramak, daha iyi olacak? [Bu arada, Latouche’nin küçülme üzerine yazılmış kitabının adının, “Kanaatkar Bolluk Toplumuna Doğru” olduğunu da anımsamalıyız.]

Aydınlanmanın ‘kirli’ yüzü  

Aydınlanma ve büyüme-küçülme sorunsalı: Aydınlanma, kuşkusuz insanlık için büyük ve hızlı ve devrimci ve heyecan verici dönüşümler ve ilerlemeler çağı olarak görülmeli ve “ilerleme” sürekli olarak geleceğe, yeni ve özgür bir düşünceyle üretilmiş olana, geçmişin değerlerinden bağımsızlığa ve kalıplaşmaktan kurtulmaya yönelik bir çağ olarak nitelenmeli. Avrupa insanı için çok atılımcı ve çok yaratıcı, cesur bir çağdır. Ama bireyin ve toplumun, belki daha kişilikli ve özgür, ama aynı zamanda daha bencil ve kendini beğenmiş/ narsistik aşamasının doğuşudur.

Avrupalı daha güzele, daha rafine olana, daha konforluya ve daha kolay yaşayabilmenin kolaylaştırıcılarına doğru hızla ilerlemiş, bütün dünyaya yayılmış ve çabucak yayıldığı coğrafyayı sömürgeleştirmiş ve köleleştirmiş, onları kendi üretim sistemi için daha verimli hale getirmiş, onların o güne kadar kullanmadıkları veya çok az kullandıkları kaynaklarını, kendisi için kullanmaya başlamış, zenginleşmiş ve bilimsel bilgiyi sistemleştirmiştir. Sadece dünyanın diğer insanlarına değil, doğaya da daha çok egemen olmak için sürekli olarak teknoloji geliştirmiştir.

Ancak aydınlanma döneminde, bilimsel ve teknolojik buluşlar ve devamında gelen, acımasız bir rekabete dayanan kapitalist gelişme ve savaşlar-yıkımlar, insanlığın beyaz Avrupalılar dışında kalan kesimleri ve eski uygarlıklar, yerel kültürleri bakımından giderek ivmelenen oranda, tam bir felakete dönüşmüştür.

Aydınlanmış Avrupa’nın en batısındaki modern kentlere (bugünlerde baş aşağı edilerek, köprüden ırmağa atılan) köle tüccarlarının heykeli dikilirken, geleneksel Afrika’nın köylüleri, limanlardaki köle gemilerine dolduruluyordu. Ancak unutmamalıyız ki batının özel sermayenin birikimi öncülüğünde aydınlanması ve refahı, bilimsel ve teknolojik gelişiminin inanılmaz bir hızla ivmelenmesi, dünyanın bütün ötekilerinin, tarihi yazılmamış acıları ve yıkımı üzerine kuruldu.

Asıl büyük felaket, kapitalizm ve üretim-ulaşım- iletişim teknolojileri, altyapıları geliştikçe, kaynaklar-ormanlar israf edilip ve tükendikçe, doğanın kirlenmesi, savaşlar (belki artık, Afganistan-Irak-Suriye-Yemen-Libya vb. gibi yerlerde, batı kapitalizmi eliyle başlatılmış iç-savaşlar demeliyiz) -madenler ve altyapının yeryüzünün özgün ve doğal dokusunu geri dönülemeyecek düzeyde parçalayıp-bozup-kirletmesi arttıkça ortaya çıktı.

Aslında hepimiz, kendimizi aydınlanmanın çocukları olarak görüyoruz. Ama aydınlanma projesinin, burada iki paragrafta açıklanamayacak kadar büyük bir tahrip gücü olarak da düşünülmesi gerekir. Aydınlanmanın, daha çok batılı toplumları bakımından dünyaya ve dünyanın öteki insanlarının yaşamlarına ve ekonomilerine egemenleşmesi, kapitalizmin gelişmesiyle dünyayı sömürgeleştirilmesi ve veya öteki coğrafyalarda yaşayan insanları köleleştirilmesi veya batılı anlamdaki bir yaşayışa uyarlaması, refahı ve konforları için doğanın ve insanın, belirli bir bilimsel sistematiğe göre sömürülmesi anlamına geldiği de düşünülmelidir.

Batı için aydınlanma, arkasından gelen bilim ve teknoloji ve üretim ve verimlilik artışı, ekonomik patlama, refah ve daha rahat ve zengin bir yaşam, daha gelişmiş kentler, sanat ve kültür alanında, gerçekten kökten yenileniş- incelme ve rafinasyon anlamına gelmekle birlikte, bunun dünya için aynı anlama geldiğini söyleyemeyiz.

‘Modern’ öncesi ilkel olmak zorunda değil

Modern kavramı için de benzer bir tartışma geliştirilebilir: Gerçi “modernite”/ “modernleşme” kavramları, aydınlanma kavramının sadece daha çağdaş bir uzantısı gibi algılansa da modernliğin, belki de modernleşme kavramına çok sıkı bir biçimde bağlandığı, daha politik olduğu ve uygulamada ve gündelik yaşamda daha güçlü algılandığı, her şeyden önemlisi, aydınlanma ile elde edilen kazanımları hızlandırmak ve yaygınlaştırmak üzere uygulanabilecek bir programı çağrıştırdığı için aydınlanma fikrine göre bazı farklar taşıdığı söylenebilir.

Modern öncesi ise, teknolojisi ve enerjisiyle, altyapısı ve konforları bakımından azla yetinilen, daha basit ve ayrıntılandırılmamış bir iş bölümüne göre çalışılan bir aşamadır. Ancak, bu aşamada yaşayan insanlar, neye göre ve ne kadar geriydiler?

Bugün her tarafı aydınlatılmamış ve ısıtılmamış ya da soğutulmamış (iklimlendirilmemiş) bir mekanda yaşamak, bize oldukça zor geliyor olabilir. Ya da ilkel bir tarımla ve yoğun emekle üretilmiş, kaba ve raf standardına göre etiketlenmemiş bir tarımsal ürünün tüketimi veya anında haberleşememek, bir yerden bir yere gitmek için motor ya da makine gücünden yararlanılmamış yolculuklar, bugün için kabus gibi olabilir.

Bununla birlikte küçülme kavramlarını gözden geçirirken, mağara yaşamına veya muma ve su değirmenlerine, kağnıya dönmekten başka birçok ara aşama üzerinde düşünebiliriz belki? Genellikle kitle taşımacılığının ya da bisiklet ve yayalığın söz konusu olduğu bir yerleşim/kent çok mu ilkel olur? Daha az ısınmak ve havalandırmak, çarşıyı gezerken bazen üşümek/terlemek, rüzgarla-yağmurla-gün ışığıyla ve gerçek bir hava ile karşılaşmak çok zor mudur? Egzotik meyveleri yemesek ama endüstriyel olmayan bir kayısının veya elmanın 40 yerel çeşidi olsa pazarda?

Gördüğünüz gibi sorular gittikçe basitleşmeye ve ilkelleşmeye başladı: Ama pandemi sonrasında, sadece “eski normale dönmek” yerine keşfedilmiş bir “gerekli olanı kendi eliyle/aklıyla yapmak” ve tanımlanmış ”işbölümünün sınırlarını zorlamak” ya da daha az konforla yetinmek veya para karşılığı “piyasadan temin/tedarik” edilen mal ve hizmetlerin bazılarına dayanışmalar ve toplumun/ insanın doğal içgüdülerine göre kurulan arkadaşlıklar ve yardımlaşmaları vb. üzerinden erişsek? Yeniden düşünürken gereksiz olanları eleyerek biraz küçültülmüş bir tüketim ve biraz genişletilmiş, gerekli olanı kendi emeğiyle(ve daha basit bir teknolojiyle) üretmeye uğraşmak filan…

Unutmamalıyız ki piyasadan alınan her mal veya hizmet, bu üretim sistemine verilmiş bireysel bir oy gibidir. “İmkansız” olsa da daha sade ve küçük ama kendi iç dengeleriyle kararınca ve sağlıklı bir bolluk arayışı, saçma mı?

Tartışılması/konuşulması gereken çok şey var. Biliyorum.

[email protected]

Dünya balıkçılığının durumu -1

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun her yıl yayınladığı dünya balıkçılığının durum raporu, 2020 yılı için de yayımlandı. Rapor, balığa dayalı beslenme ve bunun yarattığı etki konusunda bize önemli fikirler veriyor. Raporda tüm dünya ülkelerinin balık üretimi, tüketimi ve bunun yarattığı ekonomik değer başta olmak üzere, meydana gelen değişimlerin olası nedenleri ve bazı öneriler de yer alıyor. Rapor oldukça geniş kapsamlı olduğu için tek bir yazıya sığdırmak pek de olanaklı değil. O sebeple birkaç yazı halinde değerlendirmek faydalı olacak.  

Avcılıkla üretilen balık miktarı

Raporda ilk göze çarpan nokta, balık üretimindeki artış. Üstelik bu artış hem yetiştiricilikten hem de avcılıktan geliyor. Toplam balık üretim miktarı 2017’deki değeri olan 172 milyon tondan, 2018 yılında 179 milyon tona yükselmiş. Bu üretim içerisinde avcılıktan gelen miktar 2017 yılındaki 92.5 milyon tondan, 2018 yılında 96.4 milyon tona yükselmiş durumda. Yani avcılıkta 3.9 milyon tonluk bir artıştan bahsediyoruz. Türkiye’nin 2017 yılındaki toplam balık üretiminin neredeyse altı katı. Avcılıkla elde ettiğinin ise neredeyse 13 katı. Bu kıyaslamayı yapmamın nedeni artışın boyutunu anlatmak!

Avcılığa dayalı toplam üretimin %50’si Çin, Endonezya, Peru, Hindistan, Rusya, ABD ve Vietnam tarafından gerçekleştirilmiş. Bu ülkeler içinde ise en yüksek pay sahibi olan Çin! Bu ülke, dünya balık avcılığındaki üretimin 12 milyon tonunu tek başına gerçekleştirmiş. Çin’in nasıl bir ülke olduğunu anlamak açısından önemli bir bilgi aslında!

Avcılığa dayalı balık üretiminin %12.6’sı iç sulardan kaynaklanıyorken, %87.4’ü deniz balıkçılığından geliyor. Burada Türkiye için özel bir parantez açmakta fayda var. Çünkü Türkiye’de avcılıktan elde edilen üretimin iki ana türü mevcut. İç sular için İnci kefali, deniz balıkçılığı için de hamsi! Dünya balıkçılığı açısından Peru hamsisi ne demekse Türkiye balıkçılığı için de Karadeniz hamsisi o demek. 2018 yılında dünya genelinde artan deniz balıkçılığı avcılığına karşın Türkiye’de önemli bir azalma meydana gelmiş. Yaklaşık 40 bin ton! Bunun da temel nedeni hamsi avı miktarındaki azalış. 2017 yılında 158 bin ton civarında avlanan hami 2018 yılında ise 96 bin ton civarında avlanmış.  İç su balıkları üretiminde başı çeken inci kefali ise son 10 yıldır 9-11 bin ton civarlarında seyrediyor.  

Rapora göre denizel kaynaklardan elde edilen toplam balık miktarı 2017’deki miktarı olan 81.2 milyon tondan 84.4 milyon tona ulaşmış. Ancak bu miktar hala 1996’da elde edilen 86.4 milyon tonluk üretimin altında. Bu artışın altında yatan en önemli nedenlerden biri Peru ve Şili tarafından yakalanan Peru hamsisi miktarındaki artış. Çünkü El Nino olayları bu türün yakalanmasında önemli dalgalanmalara neden olabiliyor. Bunun yanında bu tür küçük ve su kolonunda yaşayan balıkların stokları, üzerlerindeki av baskısından kaynaklı olarak zaman zaman ciddi azalış ve artışlar sergileyebiliyor.

Nitekim tarihsel sürece bakıldığında gerek Peru hamsisinde gerekse de Karadeniz hamsisinde ciddi miktarda azalış ve artışların meydana geldiği görülecektir. Tabii burada bazı özel faktörlerin yarattığı stok çöküşlerini ayrı bir yere koymakta fayda var. İşte Peru hamsisinde meydana gelen dalgalanma 2018 yılında pozitif yönde seyrettiği için toplam balık üretimine de artış olarak yansımış. Bu artışa rağmen balıkçılıktan gelen üretimin son 20 yıldır 78-81 milyon ton arasında gerçekleştiğini not etmekte fayda var.

Bu durum balıkçılıkla geçinen insan sayısı için de geçerli. Son 20 yıldır balıkçılıkla geçinen insan sayısı 35 milyon ile 39 milyon kişi arasında değişiyor. Kadınların balıkçılık iş gücüne katılımı ise 13 milyonu geçemiyor. İlginçtir balık avcılığı iş gücüne katılımda kadınların payının en az olduğu bölge Avrupa, en yüksek katılım ise Amerika’da. Avrupa’da %3-4’ler civarında bir kadın işgücü katılımı söz konusuyken bu oran Amerika’da %30’lara kadar çıkıyor. Kalıpların dışında gibi görünse de kol gücüne dayalı mesleklerde erkek egemenliğinin baskınlığı, balıkçılıkta da kendini oldukça fazla düzeyde hissettiriyor.

Kalıpların dışında dememin nedeni ise kadın erkek eşitliği meselesinin dünya genelindeki karşılığının her alanda farklı olabilmesi. Tercih meselesi de olabilir ancak ortada bir erkek egemenliği olduğu gerçeği yadsınamaz. Bu durumun aslında balıkçılık sektörünün denize olan yaklaşımını anlamak açısından da faydalı olduğunu düşünüyorum. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, erkeklerin egemen olduğu balık avcılığı sektörü denize adeta düşman gözüyle yaklaşıyor. Belki bu yaklaşım cinsiyet oranıyla da ilişkilidir. Araştırmaya değer bir konu.

Türkiye’deki kadın balıkçıların durumuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler ise bu konuda düzenli paylaşımlar yapan Kadın Balıkçıları Derneği’nin Twitter hesabını takip edebilirler.

‘Stoklar’ sürdürülemez halde

Denizel avcılıkta meydana gelen artışa karşılık balıkçılık filosunda meydana gelen %2.8’lik azalış (yaklaşık 127.000 tekne) ise dikkat çekici. Burada Çin’in önemli bir payı olduğu söylenebilir. Çin toplam balıkçı filosunda son beş yılda %20 bir küçülmeye gitmiş.  Buna rağmen toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor. Dünya genelinde filoları azaltma gibi bir eğilim olduğunu söylemekte fayda var. Örneğin Avrupa Birliği ülkeleri 2000 yılında beri filolarını azaltıyor. Ülkemizde de 2012 yılından itibaren toplamda dört defa olmak üzere balıkçı gemisi geri alım programı uygulandı. Ancak yapılan çalışmalar bu programın istenilen başarıyı sergileyemediğini ortaya koydu. Bu uygulamanın başarılı olabilmesi için balıkçılık dışı bırakılan tekne ve ruhsat sayısının kayda değer bir sayıda olması gerekiyor.

Dünyadaki toplam balıkçı filosu içerisinde Çin’in filo büyüklüğü %20’ye yakın bir yer kaplıyor.

Peki, avcılıkla ilgili bu duruma karşılık balık stokları ne durumda? Raporda buna dair de bilgiler mevcut. FAO’nun değerlendirmesine göre, biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı 1974’te %90’dan 2017 yılında %65,8’e gerilemiş. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi, 1974’teki oranı olan %10’dan 2017’de %34,2’ye yükselmiş. Burada karaya çıkarılan balıkların %8,7’sinin biyolojik olarak sürdürülebilir stoklardan geldiğini de eklemiş rapor. Bu sayıların hepsi bize şunu anlatıyor:  

Aşırı avlanan stokların sayısı gün geçtikçe artarken, beraberinde sürdürülebilir düzeyde var olan balık stoklarının sayısı da giderek azalıyor. İşte tam da burada balık yetiştiricilerinin sıklıkla kullandığı bir argüman ortaya çıkıyor: “Stoklar azalıyor o sebeple avcılıktan ziyade yetiştiriciliğe ağırlık verilmeli!” Bu, kısmen doğru olan bir önerme olsa da kendi içerisinde de önemli problemler barındırıyor denilebilir. Bu kısmı da bir sonraki yazıda, yetiştiricilik miktarlarına değinirken değerlendirelim.