Ana Sayfa Blog Sayfa 2077

NASA karanlık enerji teleskobuna Nancy Grace Roman’ın adını verdi

Yazan: Dennis Overbye

Yeşil Gazete için çeviren: Karya Ayyıldız

*

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), geçtiğimiz günlerde yeni ve en iddialı teleskoplarından birine, kurumda kadının rolüne öncülük etmiş Nancy Grace Roman’ın adını vereceğini açıkladı.

Dr. Roman NASA’ya 1959 yılında, Daire henüz çalışmalara altı ay önce başlamışken katılmış ve ilk baş astronomu olmaya kadar yükselmişti. Birçok başarısının yanı sıra, Hubble Uzay Teleskobu’nun geliştirilmesindeki desteği ve öncülüğü yüzünden önemli bir itibara sahip olan Roman, NASA’da ve astronomi çevrelerinde “Hubble’ın Annesi” olarak biliniyor. Roman, 2018 yılında hayatını kaybetti.

Şu anki ismiyle Nancy Grace Roman Uzay Teleskobu, evrenin genişlemesini hızlandıran gizemli karanlık enerjiyi araştırmak ve uzaktaki yıldızlara ait, güneş sisteminin dışındaki gezegenleri bulabilmek için uzayı taramak üzere tasarlanıyor.

Teleskop, şimdiye kadar Wide Field Infrared Survey Telescobe (Geniş Alan Kızılötesi Gözlem Teleskobu) veya Wfirst olarak bilinmekteydi. Kısaltmanın ikili bir anlamı vardı: “W” karanlık enerjinin şiddetini ölçen önemli bir parametre olarak evrenin geleceğine dair de bir ipucu vermekteydi. 

NASA yöneticisi Jim Bridenstine, kurum tarafından yayımlanan bir bildiride Roman için şunları diyor: “NASA, Nancy Grace Roman’ın liderliğiyle astrofizik alanında öncü haline gelmiş ve dünyanın en güçlü ve verimli uzay teleskobu olan Hubble’ı yaratabilmiştir.” 

Dr. Roman, 1972’de NASA’nın Greenbelt’teki Goddard Uzay Merkezi’nde. Görsel NASA.

16 Mayıs 1925’te Nashville’de doğan Dr. Roman, kadınların bilim alanında ilerlemeleri hoş karşılanmayan bir bölgede, yıldızlara hayranlık duyarak büyümüş. Swarthmore Üniversitesi’nde profesörlerinin söylediklerinin aksine lisansını fizik alanında yapmış. NASA’nın geçtiğimiz günlerde yayınladığı videoda Roman, doktorasını tamamladığı Chicago Üniversitesi’nde tez danışmanının kendisiyle neredeyse altı ay boyunca konuşmadığını anımsatıyor. Fakat o, kelimenin tam anlamıyla, uzayın astronomi şampiyonu olmakta ısrarcı olmuş.

Bu, geçtiğimiz yıl içinde Amerika’daki büyük bir gözlemevinin bir kadın astronomun adını ikinci kez alışı. Bu yılın başında National Science Foundation (Ulusal Bilim Kuruluşu) Şili’deki yeni teleskobuna, karanlık madde çalışmalarında öncülük etmiş bir diğer kadın bilim insanı Vera Rubin’in adını verdi. Çalışmaya başladığında bu teleskobun da temel araştırma hedeflerinden birisi karanlık enerji olacak. 

Yapılan açıklamada NASA’nın yardımcı yöneticisi Thomas Zurbuchen Dr. Roman ile ilgili şu ifadeleri kullanıyor: “Birçok çalışmaya katkısı ve öncülüğü dolayısıyla ismi göklerde bir yere sahip olmalı” 

Makalenin İngilizce orijinali

Yeni nesil göç sergisi: Bir noktadan diğerine…

Dünyanın en geniş katılımlı ve kapsamlı tematik film festivali olarak ilk kez düzenlenen Uluslararası Göç Festivali, çok yeni ve ilgi çekici bir başlığa daha ev sahipliği yapacak. Sinema aracılığıyla göçlerin tarih boyu toplumlara katkılarını gündeme getirmeyi amaçlayan festival web tabanlı yeni nesil bir sergi deneyimi sunacak. ‘Bir Noktadan Diğerine’ sergisi, tamamen bir web sayfası üzerinden gerçekleşecek.

Sergide, başlangıcından itibaren ziyaretçilere göç olgusunu ev – tat – mekan gibi farklı olgularla irdelemelerini sağlamak için bazı sorular yöneltilecek. Ziyaretçiler, ‘Ev sizce nedir? Duygu mu? Barınak mı?’ gibi sorulara vereceği cevaplarla gidecekleri yolu belirlemiş olacaklar.

Doğru ya da yanlışın olmadığı kararlar neticesinde ziyaretçiler, ‘Bir Noktadan Diğerine’ giderken bir nevi kendi göçlerini keşfedecekler. Kimi zaman göç ve göçmenlik üzerinden hayatımıza giren bir tatla, kimi zaman bir müzik ya da bir alışkanlıkla farklı bir yolculuğa çıkarak göç olgusunu anlamaya çalışacaklar. Genel tasarım dilli, sinema teknikleriyle uyumluluk gösterirken, sinemaya dair bazı terimler dip not aracılığıyla ziyaretçilere aktaracak.

Göç, göçmenler, göçün toplumlar arası kültürel etkileri, medeniyete katkılarını birinci elden irdeleyen sergi, göç konusunda farkındalığı artırmayı, algı kapılarını açmayı ve dünyaya daha dolaysız bir pencereden bakmayı sağlamayı hedefliyor.

Göç duygusunu içinde hissetmek isteyenler için sergi, 14-21 Haziran arasında festival sitesinde ücretsiz deneyimlenebilir.

Sergiyi gezmek için www.migrationff.com adresine tıklayabilirsiniz. 

Rosatom’u tanıma dersleri -1

Türkiye tarihinde  ilk kez ticari bir nükleer santralin kurulması için atılan adımların inşaat sürecine kadar evrilebildiği bir projede usul usul ilerleniyor. Evril-e-bildiği diyorum çünkü dönemine özgü şartlara sahip olmakla birlikte tarihsel izleğine aykırı düşmeyen şekilde siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla çevrelenmiş bir ortama rağmen “durmak yok yola devam”sloganının hakkını verme çabası belirleyici.  Öyle ki dünya Covid 19’dan kırılırken 6500 civarında taşeron işçinin çalıştığı Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) şantiyesindeki faaliyetler askıya alınmak bir yana “siyasi iktidarın temsilcileri tarafından “Akkuyu inşaatı  atom çekirdeği üzerinde yükseliyor!” nidasıyla kamuoyuna duyuruluyor.

Esasen, Akkuyu NGS Projesi’ne gölge etmesi muhtemel engellerin yok farz edileceği hükümetlerarası anlaşmanın icat edilmesiyle kendini göstermişti. Nitekim bu anlaşma için imzaların atılmasını yasama ve yargı süreçlerinin projenin önünü açan şekilde işletilmesi ve akabinde yatırım kararlarının “mega projeler” adı altında serbestçe uygulamaya konması izledi. Bu aşamada da 18 yıl önce elde ettiği hükümet olma hakkını bugün de sürdüren siyasi iktidarın her türlü engeli  aşmaya dönük  gayretinin belirleyici olduğu aşikar.

Rusya’nın nükleer başarısızlıklarının mirasçısı

Ne var ki  Akkuyu NGS ‘nin kurulmasına yönelik ilk resmi adım olan hükümetlerarası anlaşmanın diğer tarafını oluşturan, Rusya devleti tarafından görevlendirilen Rosatom şirketi tarafındaki gelişmeler de gözardı edilmemeli. Zira şu an hisselerin %100’üne sahip olan Rosatom, asla yüzde 51’inden azına sahip olmayacak şekilde Akdeniz’in kıyısına konuşlandırılan bu nükleer santrali işleterek gerek Türkiye gerekse bulunduğu coğrafyaya damgasını vuracak. Bugünümüzü ve yarınımızı ipotek altına almaya muktedir konumundaki, nükleer kaza sicili kabarık; iklim krizi şartlarında yüzen nükleer santraliyle, kutuplarda nükleer buz kırıcısıyla dolaşan, Techa Nehri’ni radyasyona boğan bir şirket olacak…

Biraz da bu nedenle önceden yazılarımda yer yer değindiğim Rosatom’la ilgili paylaşımları  ilk örneğini okumakta olduğunuz biçimiyle (düzenli olmayan fakat aynı çatı altında toplanabilecek şekilde) “Rosatom’u Tanıma Dersleri” başlığı altında tekrara kaçmamayı da umarak ele alma gereği duyuyorum.

Rosatom2000’li yıllardan itibaren Rusya Devleti’ne ait Atom Enerjisi Şirketi olan Rosatom, kuruluşu 1940’lara uzanan ve  SSCB ‘nin ömrünü tamamlamasıyla 1991 yılı itibariyle Rusya Federasyonu’na devrolan askeri ve sivil nükleer programın idaresini elinde tutan şirket. Dolayısıyla bugünkü Rosatom’u Rusya devletinin tarihi nükleer programın mirasçısı olduğu kadar nükleer başarısızlıklarının vebalinin mirasçısı olarak görmek mümkündür.

Bu açıdan Akkuyu NGS’de operasyona başlamadan kirlilik hasıl olurken üretime geçilmesiyle yaşanabilecek ekolojik felaketlere dair fikir vermesi için işletmecinin sabıkalı siciline bakmak bile yeterli olabilir. Kaldı ki Rusya ve nükleer felaket kelimeleri yan yana geldiğinde akıllara ilk olarak Çernobil Nükleer Felaketi  geliyorsa da konuya daha aşina olanlar için 1957 yılında Mayak Nükleer Santral Tesisi’nde tarihe Kyshtym Kazası olarak geçen nükleer kazayı hatırlatmak gerekir. Kyshtym kazasında, nükleer atıkların soğumaya bırakıldığı tesisteki patlama nedeniyle binlerce kişi tahliye edilmiş ve 30 köy haritadan silinirken gerçekler dünya kamuoyundan 1990’lara kadar  saklanmıştı. Kaynaklar Mayak Nükleer Santrali’nde meydana gelen irili ufaklı kazaların sayısının 132’ye vardığını göstermektedir. 

Buna ek olarak  Greenpeace Rusya‘nın 2014 yılında hazırladığı ve 2017’de  güncellenen raporuna göre de Rosatom, 1948’lerden itibaren tesisin bulunduğu bölgenin içme suyu da olan Techa Nehri’ne radyoaktif atıklarını boşaltmıştır. Hatta kimi kaynaklara göre bu kirlilik 2004 yılına kadar, kimi kaynaklara göre ise bugün de devam eden bir şekilde, çevre halkı dahil bu nehirden yaşam bulan yüz binlerce canlının geri dönüşü olmayan şekilde sağlıklı bütünlüğünü kaybetmesine neden olmuştur. Öte yandan Rosatom’u değerlendirirken son dönemde meydan gelen Nenoksa olayı ve karşısındaki sorumsuzluklarını da anımsamak yerinde olur. 

Finansal altyapısı yatırımları karşılamaya yetmiyor

Geçmişi böylesine karanlık olan Rosatom’un bugünkü operasyon ve yatırımlarına  bakacak olursak web sitesinde yer alan bilgiye göre halihazırda ülke sınırları içinde 11 nükleer tesiste toplam 36 reaktörü bulunuyor. Ne var ki nükleer endüstrinin genel olarak aktif olmayan reaktörlerini hesabın dışına almaya cesaret edemediği üzere yedi reaktörün ömrünü tamamlamış olarak devreden çıkarılmış olduğu detayına web sitesinde pek yer verilmemiş.

Bununla birlikte Yeryüzü Dostları Derneği- Rusya tarafından Rusya’daki nükleer karşıtı mücadelenin değerlendirildiği rapora göre de ülkedeki reaktörlerin bir çoğu 1970’lerde ömürleri 30 yıl olarak dizayn edilmiş olan, dolayısıyla üretim lisansları uzatılmış olan reaktörlerdir. Nitekim siyasi iktidarların reaktörleri devreden çıkarmayı mümkün olduğunca erteledikleri ortamda Rusya’da da halihazırda operasyonda bulunan reaktörlerin %70’inin lisansları yenilenmiştir.

Öte yandan şirketin yurt dışı operasyonları web sitesinde yer alan bilgiye göre 35-36 civarında görünse de Rosatom’u takibine alan sivil toplum örgütü Ecodefense, ülkenin nükleer enerjinin  geliştirilme süreçlerinden  vazgeçmesini, mevcut nükleer enerji santrallerini kapatarak devreden çıkarmasını talep etmesiyle kendisi de hükümetin hedefi haline gelmiştir.  Ecodefense’in tespitlerine göre anlaşma yapılmış olan projeler Macaristan, Finlandiya, Beyaz Rusya, Çin ve Türkiye dahil 12 ülkede, toplam 26 reaktör için söz konusudur. Örgüt, Rosatom’un hedefinde olmayı hak edercesine şirketin üstlenmiş olduğu bu yatırımların toplamının 133 milyar Dolar’a tekabül etmesine karşın, finansal alt yapı ve kaynaklarının en fazla 90 milyar dolar civarını karşılayabilecek durumda olduğuna işaret eder. 

‘Nükleer sömürgecilik’

Rusya’daki aktivistleri Rosatom ile yakın dönemde direkt karşı karşıya getiren önemli  bir olay ise Krasnoyarsk şehrinde yüksek tehlikeli radyoaktif atıklar için bir depo kurmayı planlaması oldu. İnşaatın yurt dışı projelerinden elde edilecek nükleer atığın depolanması için gerekli görülmesi ise “nükleer sömürgecilik yapılıyor”iddiasını gündeme getirdi. Bu nedenle de şehre yalnızca 40 kilometre mesafede Sibirya’nın Yenisei Nehri kıyısının seçildiği bu operasyonu, çevre aktivistleri  gelecek kuşaklara karşı işlenen suç kategorisine alınmasını talep ediyor. Krasnoyarsk halkı yaşadıkları yerin nükleer çöplüğe çevrilmesine karşı yedi yıldır mücadele veriyor ve toplanılan imza sayısı 146 bine ulaşmış durumda. 

Nükleer endüstrinin başını çeken Rosatom’un nükleer atıklarıyla gerek kendi gerekse Kazakistan gibi komşu ülkelerin topraklarında nasıl bir çevre felaketine yol açtığı da sır değil. Bu noktada daha önceki bir yazımızda okuyabileceğiniz gibi Akkuyu NGS’de inşaat halindeyken dahi inşaat işçilerinin foseptiğini direkt köyün içinden geçen Çağlayık Deresi’ne verip Akdeniz’i kirleten şirketin, bu ülke topraklarında radyoaktif atıklarla, ihmalkarlıklarıyla yapabileceklerini hayal etmek maalesef güç değil. 

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

Salgında bilim kurgu okumak, gençlerin zihinsel dayanıklılık oluşturmasına yardımcı olabilir

Yazan: Prof. Esther Jones (Clark Üniversitesi)

Yeşil Gazete için çeviren: İdil Budak

*

  • Bilim kurgu / fantezi edebiyatı türünde kitaplar okumak, Covid-19 salgını sırasında çocukların stres ve anksiyete ile başa çıkmasına yardımcı olabilir.
  • Bilim kurgu / fantezi türünde kitapların “edebi olamayacağı” yönündeki yaygın inanca rağmen, yapılan araştırmalar bu türdeki eserlerin eleştirel düşünme becerilerini ve duygusal zekayı geliştirdiğini gösteriyor.
  • Bilim kurgu / fantezi okumak gençlere,  toplumsal karmaşıklık içinde bir yer açıp hayal güçlerini kullanarak sosyal zorlukları nasıl farklı yöntemler ile aşabileceklerini gösteriyor.

Günümüzde “takıntılı” bir şekilde bilim kurgu türündeki kitap ve filmlere ilgi gösteren gençler, bir şeyin farkına varmış olabilirler. Bilim kurgu kitapları okumanın hiçbir işe yaramadığı yönündeki genel algıya karşın, bu türdeki kitapları okumak, özellikle Covid-19 salgını sırasında gençlerin stres ve anksiyete ile başa çıkmasına yardımcı olabilir.

Bilim kurgu kitaplarındaki sosyal, etik ve politik mesajlar üzerine çalışan bir akademisyenim. Akademik çalışmam  “Medicine and Ethics in Black Women’s Speculative Fiction” (Siyah Kadınların Olağanüstü Öğeler Taşıyan Eserlerinde Tıp ve Etik), kitabımda, bilim kurgu türünün insan farklılıklarını ve etik düşünceyi anlamayı nasıl teşvik ettiğini araştırıyorum.  

Birçok insan bilim kurgu, fantezi ya da olağanüstü kurguyu “edebi” görmezken, araştırmalar tüm kurguların genç okuyucuları eleştirel düşünme ve duygusal zekâ alanlarında geliştirebileceğini gösteriyor, yani bilim kurgu kendi başına bir güce sahip olabilir.

Ahlaki bir ayna olarak edebiyat

Bilim kurgu, okuyuculara sosyal ikilemleri yeniden düşünmenin bir yolunu sunar. /MATJAZ SLANIC  

Tarih boyunca ebeveynler, eğer gençlere kendi değerlerini yansıtacak şekilde ahlaki bir rehberlik sağlıyorsa, edebiyatın gençler için “iyi” olduğunu düşündüler. Bu inanç edebiyatı uzun süre etkileyerek, kitaplar basılmaya başlandığından beri bazı kitapların sansürlenmesi gibi olaylara katalizör oldu.

Huckleberry Finn’in Maceraları” 1885 yılında yayımlandıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde yasaklanan ilk kitap oldu. Bunun nedeni, özellikle erkek çocuklarına küfür etme, sigara içme ve evden kaçma gibi ögeleri öğreterek onları olumsuz etkileyebileceği görüşüydü.

20.yüzyılın ikinci yarısında ise kitap tekrar ateş altında kaldı, bunun sebebi ise Mark Twain’ in “N” harfiyle başlayan (ABD’de siyahlara yönelik bir hakaret olarak kullanılan nigger kelimesi kast ediliyor-ç.n.) kelimenin kitapta çok fazla geçmesiydi. Birçok kişi kitabın orijinal versiyonunun kabul edilemez bir ırkçılığı normalleştirdiğinden endişe duyuyordu. Bugün hala bu kelimeyi kimin söyleyebileceği sürmekte olan sosyal ve politik bir tartışmadır ve Amerikan toplumunda henüz iyileşmemiş yaralarını yansıtır.

Ancak konumuz; tür fark etmeksizin edebiyatın, yani popüler görüşün “ciddi edebiyat” ya da “gerçeklerden kaçan bir saçmalık” olarak nitelendirdiği her eserin, eğitim işlevini nasıl yerine getirebileceği. Bu konu özellikle çocukların okuması gereken kitaplar konusunda ebeveynler ve eğitimciler arasında da geçen bir tartışma. Ve bu tartışmanın tam merkezinde de “gerçeklerden kaçan bir saçmalık” olarak nitelendirilebilen bilim kurgu bulunuyor.

Bilim kurgunun neden kötü bir itibarı var?

Tarihsel olarak, bilim kurgu okuyanlar genelde “gerçeklikle baş edemeyen çalışkan inekler” olarak damgalandı. Bu algı, özellikle son birkaç yılda bilim kurgu türündeki değişimlerden haberi olmayan kişilerde hala sürüyor.  Ancak bilimsel bir dergi olan “Social and Personality Psychology Compass”de yer alan 2016 tarihli bir makale, “hikayelerdeki kurgusal dünyalara adapte olmanın, ‘ikili empati’ sürecini tetikleyerek zorlu meselelere karşı kişisel algı ve empati yeteneğini artırdığını; ayrıca kişinin kendisini karakterin yerine koyarak onun “duygularını hissederek” kitabı okuduğunu ve bunun da tekrar kişilere fayda sağladığını savunuyor.”

Kartal Nebulası ve Yaratılış Sütunları. Görsel NASA, ESA ve Hubble Miras Ekibi (STScl / AURA)

Bilim kurgu giderek daha yaygın hale gelirken bir çalışmada bu janrın  okuyucuları aptallaştırdığı iddia edilse de daha sonra aynı yazarlar tarafından yapılan bir sonraki çalışma, yazma kalitesi dikkate alındığında kendi iddialarını çürüttü. 

Türe karşı devam eden bu ikirciklik, bu tür eserlerin çok az değerli olduğu stereotipine katkıda bulunuyor, çünkü büyük ihtimalle gerçek insan ikilemleri ile uğraşmadıkları düşünülüyor. Aslında, iş böyle değil. Bu tür stereotipler, gençlerin okudukları veya izledikleri de dahil olmak üzere gerçekliğin yansımalarına odaklanarak insan ikilemleriyle başa çıkmayı öğrenebileceklerini varsayıyor. 

Okumanın zihinsel sağlığı

Bilim kurgu ve fantezi okumak, okuyucuların dünyayı anlamasına yardımcı olabilir. Okuyucunun gerçeklikle başa çıkma kapasitelerini sınırlamak yerine, geniş bir perspektifte yaratıcı hikayelere maruz kalmak, bilime dayalı gerçeklikle meşgul olma yeteneklerini artırabilir.

Fantastik edebiyat yaratıcı dünyalara kapı açar. Görsel Getty Images/Six_Characters

Bilim kurgu ve fantezi okurlarının cevaplarını içeren 2015 yılındaki bir araştırma, bu kişilerin aynı zamanda çok çeşitli kitap ve medya türlerine de ilgi gösterdiklerini ortaya çıkardı. Araştırma sonucunda, katılımcılar ne kadar çeşitli edebi türlere ilgi gösteriyorsa bilimi anlama yeteneklerinin de o kadar gelişebileceği belirlendi. 

Son yirmi yılda gençler arasında artan anksiyete, depresyon ve zihinsel sağlık sorunları ile genel Amerikan toplumundan çok da farklı olmayarak, asıl sorunun “aşırı yüklenme” den kaynaklandığı söylenebilir. Günümüzde gençler, bilgiye ulaşma konusunda daha önce görülmemiş imkanları olmasına rağmen bu bilgileri etkileme veya değiştirme sürecinde aynı güce sahip değiller.

Bilim kurgunun güçlü dünyası

Bilim kurgu ve fantezinin, sosyal ve politik konular ile ilgili gerçekleri ayna gibi yansıtması gerekmez. Bununla birlikte, kitabın içeriği ve karakterlerin olağanüstülüğü, bu kitapların neden güçlü oldukları ve değer görüldüklerini açıklayabilir.

Katkıda bulunduğum başka akademik çalışma olan “Raced Bodies, Erased Lives: Race in Young Adult Speculative Fiction” (Irksal Bedenler, Silinmiş Yaşamlar: Genç-Yetişkin Kurgusal Edebiyatı’nda Irk) makalesinde,   bu türdeki edebi eserlerde siyah kızlar için ırk, cinsiyet ve zihinsel sağlığın hayal gücünde nasıl canlandırıldığını anlatıyorum. Ayrıca, çağdaş yazarların nasıl tanıdık olarak nitelediklerimizi “garip” veya “değişik” olarak tekrar yaratıp okuyucuya taze bir bakış açısı ile sunarak, zihinsel sağlık sorunlarını anlamaları için gerekli duygusal mesafeyi nasıl kazandırdığını ele alıyorum. 

Harry Potter ve Açlık Oyunları serilerinden Octavia Butler‘ın “Parable of the Sower” ve “Parable of Talents”ını ve Nancy Kress‘in “Beggars ın Spain”ini izleyen veya okuyan gençler, hikayenin geçtiği tema ve zaman sayesinde kritik bir mesafe sunan ancak günümüzle alakalı ciddi sosyal, ekonomik ve politik sorunlarla mücadele eden diğer gençleri görüyorlar.

Bilim kurgu eserleri gençlere karmaşıklıkla baş etmek için ve sosyal zorluklar karşısında hayal güçlerini kullanarak nasıl farklı yollar bulabileceklerini gösterebilir.  İçinde bulunduğumuz ve nasıl ilerleyeceği belirsiz bu süreçte (Covid-19 salgını)onları kendi kaderlerinin belirleyicileri, hayatta kalanları ve şekillendiricileri olarak tasvir eden bu eserler, belirsizlikle başa çıkmanın en iyi yolu olarak görünüyor. 

Bilim kurgu okumalarına izin verin! Bilim kurgu ve hayali öğeler taşıyan eserlerle, gençler kendilerinin farkına varabilir ve başa çıkma, hayatta kalma gibi konularda kendilerine ders çıkarabilirler, bu da kendi esneklik stratejilerini oluşturmalarında onlara destek olur.

İçinde bulunduğumuz Covid-19 salgını ve sosyal mesafe zamanlarında çocuklarımızın, onları gerçeklikten uzaklaştırdığını düşündüğümüz şeylerle zaman geçirmesini istemeyebiliriz. Ancak, bu tür edebiyat eserlerinin yol açtığı eleştirel düşünme ve zihin alışkanlıkları, günlük yaşam ve gerçekliğin veremediği esneklik ve yaratıcılığı onlara sunabilir.

Makalenin İngilizce orijinali

Black Lives Matter: İsyan Günleri

ABD’nin Minnesota eyaletinin Minneapolis kentinde beyaz bir polis tarafından boğularak öldürülen George Floyd, ABD’de polisin siyahlara uyguladığı şiddetin yüzlerce kurbanından yalnızca biri.

ABD‘de polis tarafından işlenen ırkçı cinayetlere karşı yükselen öfkenin izi sürüldüğünde ise, 2010’lu yıllar itibarıyla hızla gelişen iletişim teknolojilerinin payının ne kadar büyük olduğu anlaşılıyor. Kurbanların yalnızca isim olarak kalmayıp cinayetlerin görüntülerinin anında binlerce kişiye ulaşmasıyla birlikte öfke önce sosyal medyaya, oradan da sokaklara yayıldı.

2013‘te sosyal medyada bir etiket olarak ortaya çıkan Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir) ifadesi, 2014’te Michael Brown’un ve Eric Garner’ın öldürülmesiyle birlikte, kitlesel eylemleri bir araya getiren en güçlü slogan oldu. Yeşil Gazete olarak, 2014 yılından Floyd’un öldürülmesine kadar cinayetlerin ve sloganın adını taşıyan hareketi izledik.

 

Bakan’ın yerli ve milli ilaç açıklamasına TTB temkinli: Bilimsel kanıt gerekir

TÜBİTAK Covid-19 Türkiye Platformu çatısı altındaki bilim insanları tarafından Covid-19’a karşı ‘yerli sentez ilaç’ geliştirildiği açıklandı. Koronavirüse karşı kullanılan ilaçlardan Falipiravir‘in yerli sentezi olan ilaç, İstanbul Medipol Üniversitesi’nden Doç. Dr. Mustafa Güzel ve ekibi ile Atabay Kimya Firması tarafından sentezlendi. 

 Yerli sentez ilacın ruhsatlandırma aşamasının tamamlanması sonrasında, tedavide kullanılması ve ihraç edilmesi planlanıyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, ilacın ilk örneklerinin  kendisine teslim edildiği toplantıda, Covid-19 Türkiye Platformu çatısı altında bir kısmı aşı, bir kısmı da ilaç geliştirme alanlarında 17 proje yürütüldüğünü; tüm projelerden netice almayı umduklarını söyledi. 

 Doç. Dr. Güzel de sentezi yapılan ilacın ateşi daha yeni çıkmış hastalarda bile etkin tedavisinin görüldüğünü kaydederek, “Dünyada tedavide öne çıkmış 3-4 ilaç var. Etkili olduğunu bildiğimiz bir ilaç” dedi.

Erdoğan açıklamıştı 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, son kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, “Hekimlerimizin Covid-19 hastalığı tedavisinde etkin şekilde kullandığı Favipiravir isimli ilacı TÜBİTAK Covid-19 Türkiye Platformu çatısı altında çalışan bilim insanlarımız kendi sentezimizle üretmeyi başardı” demişti.

TTB: Bilimsel kanıtlara ihtiyacımız var

Türk Tabipleri Birliği (TTB) Covid-19 Danışma ve İzleme Kurulu üyesi Prof.  Prof. Dr. Kayıhan Pala ise sentezi yapılan ilaca ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: 

“Bir ilacın oluşturulması ve ruhsat alması için geçen süreler çok uzun sürelerdir. İlacın çok kolay insanlarda kullanılması alışkın olduğumuz bir durum değil. Bilimsel kanıtlara ihtiyacımız var. Bizim bilgimiz Çin’de bulunduğu Türkiye’de etken maddenin sentezinin yapıldığıdır. Çok uzun sürecek ve kanıta dayalı bilgiler ışığında açıklama yapmak gerekir ama bu bilgiler ne bize ne de kamuoyuna sunulmadı. Bilimsel kanıt olmaksızın bu iddia değerlendirmeye açık iddiadır. Umarız ki bu bilimsel kanıtlar ileriki günlerde sunulabilir.”

2020 Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri sahiplerini buldu [Foto Galeri]

Dünyanın en büyük ve en prestijli fotoğraf yarışmalarından biri olan Sony Dünya Fotoğraf Ödülleri’nin bu yılki sahipleri açıklandı. 203 ülkeden 345 bin fotoğraf gönderilen yarışmada 135 bin fotoğrafın değerlendirmeye alındı.

Arlarında çevre, doğa ve vahşi yaşam, keşif, belgesel ve spor gibi birden çok kategorinin bulunduğu yarışmada kazananlar ise şu şekilde oldu:

 

Brent Stirton, Güney Afrika- Doğal ve vahşi yaşam kategorisi birincisi
Hugh Kinsella Cunningham, Birleşik Krallık- Keşif kategorisi üçüncüsü

 

Sandra Herber, Kanada- Mimari kategori birincisi
Jon Enoch, Birleşik Krallık- Portre kategorisi kısa liste
Alessandro Gandolfi, İtalya- Natürmort birincisi
Angel Lopez Soto, İspanya- Spor kategorisi birincisi
Hashem Shakeri, İran- Keşif kategorisi ikincisi
Chung Ming Ko, Hong Kong- Belgesel birincisi
Chung Ming Ko, Hong Kong- Belgesel birincisi
Robin Hinsch, Almanya- Çevre kategorisi birincisi
Murat Yazar, Türkiye- Keşif kategorisi kısa liste
Adalbert Mojrzisch, Almanya- Doğal ve vahşi yaşam kategorisi üçüncüsü
Sasha Maslov, Ukrayna- Portre kategorisi üçüncüsü
Denis Rouvre, Fransa- Portre kategorisi ikincisi
Ronny Behnert, Almanya- Manzara kategorisi birincisi

 

 

 

 

 

 

Altun’dan Twitter’a Twitter üzerinden gözdağı: ‘Geçmiş akıbetleri’ hatırlatırız

İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter’ın Türkiye’de açılan ve AKP’ye destek veren 7 bin 340 hesabı “sahte olduğu ve devlet bağlantılı enformasyon operasyonu yaptığı” gerekçesiyle kapatması ile Stanford İnternet Gözlemevi’nin(SIO) bu konu üzerine yaptığı araştırmaya yine Twitter üzerinden yaptığı paylaşımla tepki gösterdi.

Altun “kapatılan hesapların Sayın Cumhurbaşkanımıza destek amacıyla açılan “sahte” hesaplar olduğu ve bu hesapların tek bir merkezden yönetildiği iddiası gerçek dışıdır” dedi. 

“Twitter bir ticari sosyal medya kuruluşu olmanın ötesinde belirli bir siyasi ve ideolojik yaklaşımı benimseyen, bu yaklaşımına uymadığını düşündüğü tüm kullanıcılara ve aktörlere çamur atmaktan çekinmeyen bir ideolojik kara propaganda makinasına dönüşmüştür” ifadelerine yer verilen açıklama İngilizce olarak da yayınlandı. 

Mesajda; “Hesapların kapatılması kararına dayanak olarak öne sürülen birtakım dökümanların da bilimsellikten uzak, taraflı ve siyasi saiklerle oluşturulduğu açıkça görüldüğü” iddia edilirken, “Merkezi ABD’de bulunan bir şirketin almış olduğu kararı, ideolojik yaklaşımlarını bilimsel veri olarak pazarlamaya kalkışan birtakım eşhas tarafından hazırlanmış raporla meşrulaştırma çabası tarihi bir skandaldır” denildi. 

İletişim Başkanı şunları söyledi: 

Tek bir teknik kanıt sunulmaksızın, tamamen varsayımlardan hareketle, ilgili-ilgisiz birçok sosyal medya hesabını aynı potada eritme amacı taşıdığı açık olan bu adımın atılması, yine somut dayanaktan yoksun şekilde Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin ve bir siyasi hareketin zan altında bırakılması kabul edilemez.

Şeffaflık ve ifade hürriyet kılıfına saklanmış bu ceberut yaklaşım bir kez daha göstermiştir ki; Twitter bir ticari sosyal medya kuruluşu olmanın ötesinde belirli bir siyasi ve ideolojik yaklaşımı benimseyen, bu yaklaşımına uymadığını düşündüğü tüm kullanıcılara ve aktörlere çamur atmaktan çekinmeyen bir ideolojik kara propaganda makinasına dönüşmüştür.

Çok yakın geçmişte özellikle ABD’de şahit olduğumuz tartışmalara da düşünüldüğünde, Twitter’ın siyaseten Türkiye Cumhuriyeti’ni konumlama arzusu, kuruluşun PKK ve FETÖ gibi Türkiye’ye düşman yapıların kara propaganda faaliyetlerine kol kanat germe isteği ve Türk siyasetini dizayn etme hevesi net bir şekilde görülmektedir. Geçmişte bu tür yollara tevessül etmiş birçok yapının nihayetinde nasıl bir akıbetle baş başa kaldığını bu şirkete hatırlatmak isteriz.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti hiçbir surette sahteciliğe, manipülasyona ve dezenformasyona geçit vermeyecek, ülkemizde ve tüm dünyada her zaman hakikati, hür düşünceyi ve dijital farkındalığı güçlendirmek için çalışmaya devam edecektir.”

Ermenilere yönelik nefret söyleminde bulunan Övüç için hapis istemi

Sosyal medya fenomeni Murat Övüç hakkında Ermenilere hakaret ettiği gerekçesiyle açılan soruşturma tamamlandı. İddianameye göre Övüç’ün, “halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet, bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçundan dokuz aydan bir buçuk yıla kadar hapsi isteniyor.

Övüç paylaşımında Ermeni asıllı ABD vatandaşı Kim Kardashian hakkında “Seni pis Ermeni seni… Siz Ermeniler pisliksiniz!” demiş, tepkilerin ardından özür dilemişti. Avukat Simon Çekem, Övüç’ün ifadeleri nedeniyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na “toplumu ayrımcılığa sürükleyerek halkı kin ve düşmanlığa tahrik, hakaret ve tehdit” gerekçeleriyle suç duyurusunda bulunmuştu.

‘Siz Ermeniler pisliksiniz…’

Övüç sosyal medya üzerinden yayınladığı görüntülü paylaşımında Kardasian’a hakaretlerini sıraladıktan sonra sözlerine, “Türkiye’de yaşayan Ermeni kardeşlerimi çok seviyorum. Biz Türk bayrağı altında onlarla kardeş kardeş çok güzel geçiniyoruz. Aralarında çok güzel dostlarım var” diye devam etmişti. Övüç bu sözlerinin hemen ardından “Seni Ermeni pisliği seni…” diyerek Kardashian’a hakaret etmeye devam etmişti.

Övüç salı günü savcılığa ifade vermişti.

Açıköğretim ders notlarında cinsel istismarı meşrulaştıran ifadeler

Atatürk Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, “Çocuk Gelişimi 2” dersinin notlarında, aile içinde çocuğa yönelik cinsel istismarı meşrulaştıran ifadelerin yer aldığı ortaya çıktı.

Cumhuriyet‘ten Tuğba Özer‘in haberine göre, notlar Üniversite’nin Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Mücahit Dilekmen tarafından hazırlandı.

Notlarda “Aile içi cinsel istismarın nedenleri” başlığı altında, “Altı – sekiz yaşında kız çocuğu olmak”, “küçük kızda aniden gelişen baştan çıkarıcı tavırların varlığı” gibi “gerekçeler” yer aldı.

TKDF Başkanı Güllü: Mağduru failleştiriyor

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü, söz konusu ifadelere tepki gösterdi:

Beyefendinin öğrencilere öğrettiği “küçük kızda aniden gelişen baştan çıkarıcı tavır” olgusunun gerçek dünyayla alakası olmadığı gibi mağduru, ikinci bir mağduriyete sürükleyen bir zan altında bırakıyor. Mağduru fail yerine koyuyor. Bu sadece bu örnekte değil son üç yıldır karşılaştığımız bir olgu.

‘Dilekmen yargılanmalı’

Notlarda çocuğun cinsel obje olarak gösterildiğini ve bunun suç olduğunu belirten Güllü, Dilekmen’in yargılanması gerektiğini söyledi:

İstanbul Sözleşmesi, toplumsal cinsiyet eşitliği algısının eğitimle değişeceği fikriyle devletin bütün görevlilerine bir sorumluluk getiriyor. Bu ifadeler eşitliğe aykırıdır, çocuğu bir cinsel obje olarak gösteren hastalıklı bir yapıdır ve suçtur. Sadece üniversiteden atılması yetmez, gerçekten yargılanması gerekir. Düşünceleri sadece kendi fikri değildir, yetiştirdiği ve yetiştireceği öğrencilerle topluma sirayet ederek toplumun yapısını değiştirecektir.

Güllü, çocuk istismarı vakalarının 2019‘un Ekim ayından bu yana yüzde 30 oranında arttığına da değindi ve “Vakalar o kadar arttı ki, Adalet Bakanlığı verileri kapattı. TKDF 2015 verilerine göre, her on çocuktan dördü istismara maruz kaldı” diye konuştu.