Ana Sayfa Blog Sayfa 2052

Wright: Niçin anti-kapitalist olmalı?

Marksist sosyolog Erik Olin Wright (1947- 2019) analitik Marksizm’in temsilcilerinden ve Evrensel Temel Gelir kavramının en büyük savunucularından biriydi.  Yazarın ölümünden sonra yayımlanan son kitabı “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”, Barış Yıldırım’ın çevirisiyle NotaBene Yayınları tarafından basıldı.2017’nin aralığında makale olarak yayımlanan bu manifesto, 2019’da kitap halinde Verso Books tarafından basılmıştı.

128 sayfalık bu kitabın son bölümünü “dilediği şekilde” tamamlayamadan aramızdan ayrılan Wright, kariyerini sınıf kavramını düşünmeye adadı. Yazılarında son derece berrak bir dille, sosyalizmin temelinin demokrasi olduğunu vurguladı, katılımcılığın öneminin altını çizdi, herkesin elinden geldiğince toplumun işleyişine ve eşitlik prensibine katkıda bulunmasının önemini anlattı. 1976’da doktorasını aldıktan sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi‘nde çalışmaya başladı ve ömrünün sonuna kadar aynı üniversitede ders vermeye devam etti. 71 yaşında ölen Wright’ın 16 kitabı ve sayısız makalesi yayımlandı. Wright’ın dilimize çevrilmiş ve aynı yayınevinden basılmış Sınıf Analizine Yaklaşımlar (2014), Sınıflar (2016) ve Sınıflar Üzerine Tartışmalar (2017) adlı üç kitabı daha bulunuyor.

2000’li yıllarda, Gerçek Ütopyalar olarak adlandırdığı proje üzerinde çalışmaya başlayan Erik Olin Wright, 2010 yılında basılan ve bu uzun çalışmanın ürünü olan “Gerçek Ütopyalar Tasarlamak” (Envisioning Real Utopias) adlı kitabıyla kendinden söz ettirmişti. Yazar, “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak”ı da başta, Ütopyalar kitabının anlaşılır bir özeti olarak tasavvur etmiş ama zaman içinde bu proje ilk kitabın bir devam haline dönüşmüş. Wright, elimizdeki kitabı hem akademik çalışmalar yapanlara hem de sıradan okuyuculara hitap etmesi için çok bölümlü bir şekilde kurgulamış. Yazar, kitabın adının “Yirmi Birinci Yüzyılda Nasıl Demokratik Sosyalist Olunur”da olabileceğini ama kapitalizme karşı olup da sosyalizme şüpheci yaklaşanlar için anlamlı olması amacıyla antikapitalist kavramını kullandığını söylüyor.

‘Kapitalizmin alameti farikası bolluğun ortasındaki yoksulluktur’

Erik Olin Wright.

Wright’a göre kapitalizmin başlıca kusuru, aslında kolayca ortadan kaldırılabilecek olan yoksulluk, başka bir ifadeyle “insan acıları” meselesidir ve eşitsizliği arttıran bir makine olarak tanımladığı kapitalizme karşı mücadele etmek en temelinden ahlaki bir duruştur.

Kitaptaki temel argüman; başka bir dünyanın mümkün olduğu. Yazar, asıl tartışmanın 1980’lerde Margareth Thatcher’ın “Başka alternatif yok” sözüyle Dünya Sosyal Forumu’nun sloganı “Başka bir dünya mümkün” arasında olduğunu söylüyor ve bu dünyada insanlığın daha iyi koşullarda yaşayabileceğini savunuyor:

Antikapitalizm, yaşadığımız dünyadaki kötülüklere ve adaletsizliklere karşı sadece bir ahlaki duruş olarak değil, daha fazla insanın gönenç içinde yaşaması için bir alternatif inşa etme yönünde pratik bir duruş olarak da mümkün.”

Kapitalizmin itici gücü olan amansız kâr arayışının çevreye en büyük zararı verdiğini ifade eden Wright, maalesef bu kitapta çevre krizinin üzerinde pek durmamış. Buna rağmen çevre krizinin, “başka bir dünya”ya giden yoldaki en büyük engel olduğunu, zira bu kriz yüzünden insanlığın hayallerini gerçekleştirecek zamanı kalmayabileceğini söylüyor ve bize bir başka senaryo öneriyor:

İklim değişikliğine adaptasyonu ele alma gerekliliği, Neo-liberalizmin ve ideolojik darlıkların sonuna işaret ediyor. Devlet, büyük ölçekli imar projeleri başlatıyor, ayrıca da karbon temelli enerji sisteminden daha hızlı uzaklaşmak için enerji üretim ve ulaşım sistemlerindeki ekonomik planlamada daha girişken bir rol üstleniyor. Bu bağlamda, devletin daha geniş bir yelpazeye yayılan rolü bir kez daha siyasi gündeme girmiş oluyor ki bunun içinde kamu malları ihtiyacına dönük daha geniş bir anlayış ve devletin artan dışlanma ve ekonomik eşitsizliğe karşı önlemler alma sorumluluğu da var zira kapitalist emek piyasaları yoluyla tam istihdamın sağlanması giderek inandırıcılığını kaybetmiş.”

Bu senaryoda, Wright’a göre iki çözüm noktası bulunuyor, birincisi, kamu malları ve hizmetlerinin tedarikinde devletin finanse ettiği istihdamın genişletilmesi, diğeri, belki en önemlisi ve Wright’ın üzerinde çok durduğu her vatandaşa verilecek olan Koşulsuz Temel Gelir. Yazar, Koşulsuz Temel Gelir’in kapitalizmin temel sınıf ilişkisini bozacağını, çalışanlara kapitalist istihdamı reddetme ve toplum ve dayanışma ekonomisi, işçi kooperatifleri, ticari olmayan performans sanatları, topluluk içi aktivizm gibi kapitalist olmayan fsaliyetlerde bulunma imkânı vererek kapitalizmin erozyona uğratılmasına sebebiyet vereceğini iddia ediyor.

Kapitalizm antikapitalistleri doğurur’

Erik Olin Wright’a göre kapitalizmin olduğu yerde mutlaka hoşnutsuzluk ve direniş de vardır: Kapitalizmden hoşnutsuzluk ve ona karşı direnişin iki temel nedeni de sınıf çıkarları ve ahlaki değerlerdir. Dolayısıyla, Wright kapitalizme karşı çıkan insanların ya kendi çıkarlarına zarar verdiği ya da kişinin manevi değerlerini incittiği için bu yolu seçeceğini söylüyor. Yine de, yazara göre bu çıkar meselesi klasik Marksizmin tanımladığı üretim araçlarına sahip olan ve olmayanlar ayrımından daha farklı bir sınıf analizi gerektiriyor. Wright’a göre, yalnızca iki sınıf olsaydı antikapitalizmi bu sınıfların çıkarları üzerinden tartışmak mümkün olabilirdi ama bu üç nedenle pek mümkün değil: 

  • Birincisi, bu iki sınıf kapsamına da girmeyenler vardır.
  • İkincisi, bu sınıflandırmada salt çıkarları temel alamayız, çünkü ahlaki değerlere göre tutum takınan insanlar da olacaktır.
  • Üçüncüsü, insanlar yalnızca yanlış buldukları üzerinden değil alternatiflerin onlara vaat ettiği şeyler üzerinden karar verirler. Örnek vermek gerekirse, Wright, kendi işinde çalışanlar, yüksek eğitimli profesyoneller ve yöneticiler söz konusu olduğunda, çıkar meselesinin ve dolayısıyla ikili sınıf tanımının karmaşık ve hatta tutarsız bir hale geldiğini söylüyor.

Erik Olin Wright, kitabın ilerleyen bölümlerinde, eşitlik/hakkaniyet, demokrasi/özgürlük ve topluluk/dayanışma olarak tanımladığı üç değer kümesi üzerinden bir kapitalizm eleştirisi sunuyor. Yazara göre zaten kapitalizmin ahlaki eleştirisinin merkezinde de bu üç küme bulunuyor ve kapitalizm her ne kadar bu değerleri bir dereceye kadar destekler gibi görünse de aslında tam tersine bu değerlerin gerçekleşmesini sistematik olarak engelleyen bir sistemdir. Bu sistemi “erozyona uğratmak” için Wright dört stratejik mantığı birleştirmek gerektiğini (kapitalizme direnme, kapitalizmden kaçış, kapitalizmi ehlileştirme ve kapitalizmi sökme) ve her strateji için farklı kolektif aktörler ve kolektif aktör koalisyonları gerektiğini söylüyor.

Hangi aktörler kapitalizmi erozyona uğratacak? 

Kitabın altıncı ve son kısmı “Dönüşümün Failleri”, kapitalizmi etkili bir şekilde dönüştürme yolunda, siyasi olarak hareket edebilecek kolektif aktörlerin oluşturulması sorunu üzerine yazılmış, kapitalizme meydan okuması beklenen kolektif aktörler üzerine kısa ve öz bir giriş aslında. “Yirmi Birinci Yüzyılda Anti-Kapitalist Olmak” kitabını yazarken Wright en çok bu bölüm üzerinde durmak istemiş ama gördüğü kanser tedavisi nedeniyle bu bölümü arzu ettiği kadar ilerletememiş.

Dolayısıyla, Erik Olin Wright’ın 2019’un ocak ayında ölümünden birkaç ay sonra basılan bu kitap, okuyucuya birçok soru sordururken Wright’ın verebileceği cevapları tahayyül etme görevini de onlara bırakıyor. Kitabın belki de en can alıcı kısmını oluşturan bu bölümde, yazar bir taraftan kimlikler, değerler ve kimliklerin farklı çıkarları üzerinden ilerleyerek ırkçılık, otoritarizm ve sağ popülizmin geldiği noktayı inceliyor, bir taraftan da okuyucuya kapitalizmi etkili bir şekilde erozyona uğratmak için rehber ilkeler sunuyor. Kitabın ortalarında bir yerlerde Antonio Gramsci’nin “Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği” kavramı üzerinden bir umut temelli duruş önerisinde bulunan Wright, kitabın sonunda yeniden ümit meselesine değinerek, her ne kadar bugün kimilerine gerçekçi görünmeyebilirse de yeni bir ilerici politika çağının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini eylemcilerin ve kolektif aktörlerin “yaratıcı failliği”nin belirleyeceğini ifade ederek bize son sözlerini söylüyor.  

Dünya balıkçılığının durumu-3

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 raporunda ifade edilen avcılık ve yetiştiricilikle ilgili değişimlerden şu saptamaları çıkarmıştık: Artan avcılık ve yetiştiricilik miktarı, sucul kaynaklı gıda arzının artması anlamına gelse de ekosistem ve gelecek için riskler taşımaktadır. Bu riskleri iki ana grupta toplayabiliriz:

  • Balık stokları üzerinde oluşan aşırı avcılık baskısı, bu stokların sürdürülemez hale gelmesine neden olmaktadır.
  • Yetiştiricilikten kaynaklı meydana gelen üretim artışı gerek karbon ayak izi gerekse de balık yemi için gerekli olan balık unu talebinin artmasına, bunun da besin zincirinin daha alt basamaklarında olan ve üst basamaklar için taşıyıcı kolon işlevi gören stokların sürdürülemez düzeyde avlanmasına neden olmaktadır.

Her iki durum da uzun erimde doğrudan ve dolaylı olarak tüm bir ekosistemin sömürüden kaynaklı bir krizle karşılaşmasına neden olabilme potansiyeli taşımaktadır. Bunun için FAO raporunun kapağına dönmekte fayda var. Kapakta yer alan fotoğraf ve başlığın altında yer alan slogan (Sustainability in action) birçok anlamda bize bazı şeyler anlatıyor.

Fotoğrafçı Kyle LaFerriere tarafından Gana’da çekilen fotoğraf, dünya balıkçı filosunun önemli bir kısmını oluşturan ve küçük ölçekli kıyısal balıkçılık yapan balıkçıların önemini resmediyor. Birkaç veriyle bunu anlatmaya çalışayım. Küresel avcılık filosunun yaklaşık sadece %5’ini oluşturan motorlu ve 12m’den büyük balıkçı tekneleri, dünya balıklarının  %75’ten fazlasını avlıyor. Balıkçılıktan geçinen popülasyonun %75’ten fazlası ise küçük ölçekli balıkçılıkla geçimini sağlıyor. Hani hep bahsedilen dünya kaynaklarının çoğunluğunu seçkin azınlığın tüketmesi meselesi var ya,  işte o durum balıkçılık için de geçerli.

Yani sürdürülebilir balık üretiminde anahtar rol oynayan küçük ölçekli balıkçılar, bir nevi endüstriyel balıkçılık faaliyetlerinin baskısı altında eziliyor. Bu ezilmeye otoritelerin aldıkları kararlar da destek oluyor. Hatırlarsanız, geçen yıl Türkiye’de daha çok küçük ölçekli balıkçıların avlandığı ve aynı zamanda balık stoklarının da üreme ve beslenme alanı olan kıyısal alanlar, büyük ölçekli gırgır balıkçılarının avcılığına açılmıştı. Lobisi güçlü olanlar yönetimde de etkili olabiliyor.

Balık değil, balık unu üretimi artıyor 

FAO’nun raporunun alt başlığında yer alan sürdürülebilirlik vurgusunun, küçük ölçekli balıkçı grubunun fotoğrafıyla birlikte kapağa taşınmasının nedeni de işte tam olarak bu! Yani sürdürülebilir bir çevre! Bunun için de küçük ölçeklilik! En azından ben öyle anlamlandırıyorum. Sürdürülebilir bir doğal çevre için de büyüme ve üretim artışı yerine küçülme ve sürdürülebilir olarak iştah azaltımı şart. Yani sürdürülebilirliği, küçülmeden yana kullanmanın gerekliliği…

Balık üretimindeki artışın ana kaynağı olan endüstriyel balıkçılığın Türkiye’de olduğu gibi gerek devlet desteği gerekse de kural tanımaz büyümeyle tüm üretimi domine etmesi, maalesef balık tüketiminde artışa neden olmaktan da uzaktır. Çünkü balık üretim artışına hem Türkiye’de hem de dünyada neden olan türler, balık unu/balık yağı sektörünün kullandığı türler. (Peru hamsisi, krill, çaça, vb.). Diğer türlerin üretiminde meydana gelen artışlar ise oldukça sınırlı ve hatta düşüş eğiliminde. Aslında balık fiyatlarında düşüşe neden olması beklenen bu yemlik balık üretimi artışının her nedense fiyatlarda kayda değer bir azalış meydana getirmemesi, akıllara kardan zarar etmek istemeyen sermayenin tutumunu getiriyor. Her sektörde olduğu gibi kar etmek en önemli faktör. 

FAO raporundaki balık fiyat endeksi de tam olarak bize bunu söylüyor. Balık fiyatları, yıllar içinde av miktarı artsa da düşmek yerine artış eğiliminde. Zaman zaman fiyatlarda düşüş gerçekleşmiş olsa bile (2008-2009 gibi) nedeni balık üretimi değil ekonomik krizler!

Benzer bir artış eğilimi Türkiye için de geçerli. Her yıl çıkartılan destekler ve yapılan vergi muafiyetleri üreticilerin karını arttırırken ne balık fiyatlarında azalış ne de balık tüketiminde kayda değer bir artış meydana gelmemiştir. Mevsimsel süreçler nedeniyle meydana gelen avcılık artışını hanesine başarı olarak yazanlar ve bunun reklamlarıyla algı üretenler, asıl artışın üreticinin ihracattan elde ettiği karda olduğunu ve iç pazara oldukça pahalı olarak giren balıkların tüketiminde olmadığını gizlemeye çalışmaktadırlar. Çünkü indirimi ve desteği kapan üretici sınıfı, iç piyasaya ucuz balık sunmak yerine ihracata yönelmek suretiyle kendilerine gösterilen ayrıcalığı fırsata çevirmekle meşgul oluyor. Çünkü para tatlı…

Üreticinin ihracat hedefi gözden geçirilmeli

Bu açık seçik ortadayken balık tüketiminde artış sağlamanın tekel haline gelmiş üreticiye destek vermekle gerçekleşeceğini zannetmek ise amacı açık ediyor (tüketiciye ucuz balık sağlamak değil). Her ne kadar herkes balık yesin sloganıyla yapılan reklamlar olsa da, geçtiğimiz üç aylık süreçte, piyasada daha önceleri iki misli fiyata satılan balıkların bir anda yarı fiyatına satılmasının altında başka bir neden yatıyor. Çünkü koronavirüs nedeniyle neredeyse sıfırlanan ihracat, elde kalan balıkların satılmasını gerektiriyor. Bunun için de ilk hedef iç piyasa. Nasıl ki ihracattan dönen mallar iç piyasaya zaman zaman ucuz fiyattan sürüyorsa, burada da benzer bir durum söz konusu. Yani aman üretici mağdur olmasın. İyi de aynı üretici madem bu kadar ucuza balık satabiliyor ve bundan da kar edebiliyorsa neden bunu yıl sathına yaymıyor? Cevabı basit! Kimse karından zarar etmek istemiyor. Yani varsa yoksa üreticinin karı. Balığın ve vatandaşın ihtiyacı söz konusu bile değil.

Sonuç olarak üreticinin fahiş düzeydeki kârına dokunmadan, sadece afişle/reklamla/broşürle balık tüketiminin artırılamayacağının anlaşılması gerekmektedir. Balık tüketimi ekonomik olduğu kadar kültürel bir olgudur. Öyle bir iki reklamla tüketici davranışının değişeceğini zannetmek yanılsamadan başka bir şey değildir. Bu durumu bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Su ürünleri üretimini tekelleştirerek küçük çaplı aile üreticilerini rekabet edemez hale getirip batıran politikalardan vaz geçmek yapılabileceklerin başına konulabilir.

Küçük ölçekli üretici teşvik edilmeli

Yetiştiriciliği yapılan tür çeşitliliğini arttırarak, daha ucuza mal edilebilen ve ucuz olarak satılabilecek olan tilapia, sazan vb. türlerin de yetiştirilmesini desteklemek atılabilecek diğer bir önemli adımdır. Göllere balık atmak yerine bu türlerinin yetiştirilebilir olanları için efor sarf etmek de önemli bir adım olabilir. Üreticiye destek verirken küçük ölçekli üreticinin ve üretimi daha ucuz olan türlerin üretiminin pozitif olarak teşvik edilmesi ve buna dair politikaların belirlenmesi de yapılabileceklerden biridir. Tek başarı kriterinin ihracat olduğu herhangi bir politikanın uzun vadede sürdürülebilirliği söz konusu değildir. Doğal kaynaklar ithalat/ihracat rakamlarının konusu olamayacak kadar önemli kaynaklardır ve sorumlulukla yaklaşılması gerekmektedir.

FAO’nun raporundan da anlaşılacağı gibi, balık stokları tükenmekte ve yetiştiricilik sektörünün de sürdürülebilirliği gün geçtikçe ortadan kalkmaktadır. Bu amaçla endüstriyel balıkçılığın hacminin küçültülmesi, küçük ölçekli balıkçılığın teşvik edilmesi ve küçük ölçekli balıkçıların da bu anlamda bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Benzer bir durum balık yetiştiriciliği için de geçerlidir. Aile işletmelerinin rekabet edemediği devasa üretim hatlarının uzun erimde balık stoklarına da balık tüketimine de etkisi hep negatif olacaktır.

Anadolu’nun büyük halk ve doğa ozanı Cahit Külebi-2

Geçen hafta Cahit Külebi’nin halkçı yanından, şiirinin halkçı özelliklerinden bahsetmiştim. Şimdi biraz da onun şiirinin doğayla ilişkilerine bakalım.

Önce onun, kendi şiiri üzerindeki düşüncelerine, hem de yine şiirle dile getirdiği düşüncelerine göz atalım. Geçen hafta ilk kısmını verdiğimiz “İlk ustam oldu benim halk…” diye başlayan Şiir Yöntemim adlı şiirinin ikinci kısmıyla başlamakta yarar var:

İkinci ustamsa doğa

Şiirlerimde alın terim

Bozkır türküsüyle dolu ciğerlerim

Taşları düzleyen rüzgâr gibi

Doğayla yontuldu dizelerim.

Evet, yanlış okumadınız. Ozan şiirlerinin doğayla yontulduğunu söylüyor. Gerçekten de Cahit Külebi şiirlerini okurken her an karşınıza bir doğa figürü çıkacağını düşünürsünüz. Belki bir Yaşar Kemal değildir Külebi doğayı sanatının içine katmak konusunda, ama onun seviyesine çıkabileni bulmak da hiç kolay değil. Diğer ozanlarla karşılaştırıldığında az denilebilecek sayıda şiir yazmış olmasına rağmen, şiirlerinde kullandığı hayvan ve bitki türü sayısı azımsanamayacak ölçüdedir. İlk anda aklıma gelenleri sıralamak gerekirse;

Hayvanlar: At, serçe, karınca, kırlangıç, keçi, kedi, öküz, kuzgun, balıkçıl, ceylan, üveyik, kurt, solucan, turna, fare, kartal, kertenkele, salyangoz, inek, sinek, teke, koyun, köpek, horoz, tavuk, fil, geyik, tavus, sansar, güvercin…

Bitkiler: Çiğdem, söğüt, tütün, lahana, erguvan, gül, elma, nilüfer, ceviz, iğde, nergis, karpuz, kavun, zerdali, karaçalı, lavanta, kavak, çınar, badem, gelincik, ayva, haşhaş, zambak, karanfil, andız, çağla, lale…

‘Ozanlığımı doğabilim öğretmenim etkiledi’

Şiirlerde geçen bitki isimleri hayvan isimlerinden daha fazladır. Bu bir ölçüde olağan karşılanabilir. Ancak bir ölçüde de lise yıllarındaki bir öğretmeniyle ilişkilidir. İçi Sevda Dolu Yolculuk[1] adlı kitabının Hakkı Efendi adlı bölümünde Cahit Külebi Sivas Lisesindeki bir öğretmeninden bahseder:

“Orta ikinci sınıfta Fransa’da öğrenim görmüş, Darülfünun’daki müderris muavinliğini bırakarak Sivas’a gelmiş bir doğabilim öğretmenimiz vardı. Okulda laboratuvar bulunmadığı halde, bulur buluşturur, deneyler yapardı. Birkaç bitkibilim tablosu da getirtmişti. O tablolar bana doğayı, bitkileri ve renkleri sevdirdi. Ozanlığımı etkiledi dersem abartmış olmam.”

Hayvanlar arasında en çok adı geçen kuşkusuz attır Külebi şiirlerinde. Sadece at olarak değil, aynı zamanda kısrak, tay, beygir gibi atla ilişkili isimleri kullanmakta oldukça cömerttir ozan. Muhtemeldir ki bunda askerliğini süvari olarak yapmasının payı büyüktür. Yukarıda adı geçen kitaptaki Nahif 1 ve Nahif 2 isimli bölümler onun askerlik anılarıdır diyebiliriz.

Cahit Külebi şiirlerinde doğayı ya da doğanın değişik unsurlarını benzetme yapmak amacıyla bolca kullanmaktadır. Birkaç örnek vermek gerekirse; “Kuş sürüleri gibi darmadağın…” der Yağmur Altında adlı şiirinde. Şimdi İzmir’de adlı şiirinde ise “Bir ağ dolusu balık gibi gençliğimizi/Daha yeni çektik denizden, rüyalarımızı da…” demektedir. Köy Öğretmenleri II şiirinde “Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli…” derken, Alacakaranlıkta adlı şiirinde ise “Irmaklar gibi yavaş yavaş.” demektedir.

‘Önce gelincikleri yolduk…’

Cahit Külebi için doğa ve doğanın unsurları asla bir benzetme aracı olarak kalmamıştır. Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir halk ozanı olarak doğayı gözlemiş, şiirlerinde bu gözlemlerini kendine has üslubuyla dile getirmiştir. Yangın şiirinin ilk iki dörtlüğüne birlikte bakalım:

Önce gelincikleri yolduk,

Nar ağaçlarını tuttuk kurşuna,

Ardından andızları devirdik

Aptallık, bilinçsizlik, bir hiç uğruna.

 

Sonra sıra ormanlara geldi,

Yüz binlerce dönüm ateş yaktık,

Sivas’a kadar gidip bulduk,

Dikili tek ağaç bırakmadık.

Aslını söylemek gerekirse, 1990’larda bilimsel literatürde adı geçmeye başlayan ve doğa yıkımlarını odağına alan edebi eserleri ifade etmek için kullanılan çevreci eleştiri (ekokritizm), adı konmamış olsa da Cahit Külebi şiirlerinde ve Yaşar Kemal romanlarında çoktan başlamıştır. Bakın ozan yitip giden gençliklerini nasıl anlatıyor Yitmiş adlı şiirinde;

Yurdumuzun toprakları gibi,

Yağmur sularıyla akıp gittik.

Ormandık yaktılar bizi

Gençliğimizi bilemedik.

Doğanın ilham verdiği destan

Külebi, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda adlı 13 bölümden oluşan destanda bile Anadolu’yu, çaresizliği, isyanı, kahramanlığı anlatırken sık sık doğadan yararlanır. II. bölümde “Tarlalar kadar, ırmaklar kadar durgun analar” der, örneğin. VII. bölümde kahramanlığa doğa da hizmet eder onun dizelerinde:

“Irmaklar suyundan faydalattı/Ağaçlar daldasından.” Yenilmezliği, yine doğayla anlatır ozan VIII. bölümde: “Kuzumuz var, yaylalarda meleşir/Çeşmemiz var, gece gündüz söyleşir/Yazımız var, pehlivanlar güreşir/Bu toprağa kimse girememiştir.”

Cahit Külebi’nin bütün şiirleri orta büyüklükte bir kitapta toplanmıştır. Onu anlamak için elbette bu yazı yetmeyecek. En iyisi siz bir an önce bu kitaptan bir tane edinin ve Külebi şiirini kendiniz keşfedin. Eğer hala keşfetmediyseniz tabii. Ben de, izninizle bu yazıyı Yurdum şiirinden bir bölümle tamamlayayım:

1917 senesinde

Topraklarında doğmuşum,

Anamdan emdiğim süt

Çeşmenden, tarlandan gelmiş,

Emmilerim sınırlarında

Seninçin dövüşürken ölmüşler,

Kalelerinin burcunda

Uçurtma uçurmuşum.

Çimmişim derelerinde,

Bir andız fidanı gibi büyümüşüm

Topraklarının üstünde.

*

[1] Bilgi Yayınevi, 2007.

 

İYİ Partili vekilden Konya’daki kömür madenine tepki: Gerekirse iş makinelerinin önüne yatarız

İYİ Parti Konya Milletvekili Fahrettin Yokuş, kömür madeni açmak için acele kamulaştırma kararı verilerek tarlalarının ellerinden alınmasına tepki gösteren Konya Ilgın’a bağlı Çavuşçugöl Mahallesi’nde yaşayan halkı ziyaret etti.

Yokuş, bölgede yaptığı incelemelerin ardından “Eğer bu işgal devam ederse iş makinelerinin önüne yatar canımız pahasına bu işgale engel oluruz” dedi.

Neler yaşandı?

Çavuşçugöl Mahallesi’nde yaşayanlardan ilk olarak kömür madeni açılmak istenen araziyi satmaları talep edilmişti. Vatandaşlar, 200 yıllık tarlalarını satmak istemeyince 3 Ocak tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile tarlaların, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu (TKİ) tarafından kamulaştırılacağı bildirilmişti.

İş makinelerinin tarlalara girmesi üzerine halk, 23 Haziran Salı günü köy merkezinde bir araya gelerek yürüyüş yapmak istemiş jandarmanın engeliyle karşılaşmıştı.

Bölgede incelemeler yapıldı

Fahrettin Yokuş, bölge sakinleriyle birlikte iş makinelerinin çalıştığı bölgeyi, maden yapılmak istenen arazinin 200 metre uzağında yer alan ve bin kişinin yaşadığı Çavuşçugöl Mahallesi’nde inceleme yaptı.

Konya’nın Nabzı’nda yer alan habere göre Yokuş, koronavirüs sürecinde gıda üretiminin önemine vurgu yapanların çiftçilerin mahsülünü biçip geçtiğini söyledi.  Tarlasına gittiğinde iş makineleri ile karşılaştığını söyleyen Sıtkı Mavuş “İçindeki arpayı mahsulü beklemeden kazar gider işime bakarım diyor” sözleriyle tepki göstermişti.

Daha önce de bölgede kömür madenleri açıldığını söyleyen Yokuş, bu sebeple tarlaların veriminin düştüğünü ve hanedelerdeki hastalıkların arttığını belirtti.  Yokuş, köy sakinlerinin mücadelesine ilerleyen günlerde destek vermeye devam edeceğini söyledi.

Dünyada koronavirüsten ölenlerin sayısı yarım milyona yaklaştı

Aralık ayında ortaya çıkan ve tüm dünyayı bir sağlık krizine sürükleyen yeni tip koronavirüs salgını (Covid-19) etkisini devam ettiriyor. Dünya çapındaki vaka sayısı 9 milyon 768 bin 215’e yükseldi. Can kaybı sayısı ise 493 bin 86.

Worldometers’ın paylaştığı verilere göre koronavirüsten en çok etkilenen ülke olan ABD‘de 24 saat içinde 6 bin 235 vaka bildirildi. Böylece toplam vaka sayısı iki buçuk milyonu açmış oldu. Ölenlerin sayısı ise bugün 113 kişi artarak 126 bin 893’e yükseldi.

ABD’de gerçek vaka sayısı 20 milyon olabilir

En son enfeksiyonlar ve hastaneye yatışlardaki artış, Teksas, Florida ve Arizona eyaletlerinin ‘normalleşme’ planlarını beklemeye aldı. ABD’deki sağlık yetkilileri, gerçek vaka sayısının rapor edilen rakamdan 10 kat daha yüksek olacağını tahmin ediyor. Hastalık Kontrol Merkezleri (CDC), 20 milyona kadar Amerikalıya koronavirüs bulaşmış olabileceğini söyledi.

Karantina tedbiri alınmayan Brezilya’da vakalar artıyor

Vaka sayısı en yüksek olan ikinci ülke Brezilya‘da ise 1 milyon 233 bin 147 tespit edilmiş koronavirüs vakası bulunuyor.  Salgını hafife almakla suçlanan Devlet Başkanı Jair Bolsanaro‘nun karantina tedbirlerini almadığı ülkede şimdiye kadar virüs nedeniyle 55 bin 54 kişi hayatını kaybetti.

Rusya’da Nisan’dan bu yana ilk düşüş

Vaka sayısında ABD ve Brezilya’yı takip eden Rusya’da Nisan ayından beri ilk defa bir günde görülen yeni koronavirüs vakaların sayısı yedi bini geçmedi.

Sputnik’in aktardığına göre Rusya Başbakan Yardımcısı Tatyana Golikova ülkesinde son bir gün içinde 6 bin 800 yeni koronavirüs vakası görüldüğünü söyledi. Golikova, vaka sayılarındaki bu düşüş eğiliminin devam etmesini beklediklerini ekledi.

Salgında referandum

Rusya’da şu anda ülkenin anayasasında 1993’ten beri yapılacak ilk refomlar oylanıyor. Oylama koronavirüs salgını nedeniyle temmuz başına ertelenmişti. Daha sonra seçim merkezlerinde kalabalıklar oluşmaması adına oylamanın bir haftalık bir sürece yayılması kararı alındı ve sandıklar dün açıldı.

Bir gün içinde en çok ölümün yaşandığı ülkelerin başında Meksika (736), Rusya (176), Şili (164), Irak (122),  ABD (113) ve İran (109) ve Hindistan (116) geldi.

Vaka sayılarında da İran (7 bin 234), Rusya (6 bin 800), ABD (6 bin 248), Şili (4 bin 296), Hindistan (6 bin 189), Meksika (6 bin 104), Suudi Arabistan (3 bin 938) ve Bangladeş (3 bin 868) başı çekiyor.

Umut Erdem: Zalimin zulmü varsa Lubunyaların ve feministlerin dayanışması var!

Yeşil Gazete olarak Onur Haftası (22-28 Haziran) boyunca sayfalarımızı LGBTİ+ hareketinin içinden çeşitli isimlerle söyleşilere ayırıyoruz. Bugünkü konuğumuz, biseksüel ve +’larla ilgili çeviriler ve yazılar içeren Bitopya sitesinin kurucusu vegan aktivist Umut Erdem.

Umut’la Gezi’den bu yana LGBTİ+’lar için nelerin değiştiğini, biseksüellerin görünürlüğünü, bazı feminist akademisyenlerin trans dışlayıcı argümanlarıyla sosyal medyayı meşgul eden tartışmaları ve vegan olmayan beslenmenin koronavirüs ile ilişkisini konuştuk.

Değişik bir Onur Haftası deneyimliyoruz. Sen nasıl buluyorsun? İyi mi kötü mü? Bol bol etkinlikler de yapıldı çevrimiçi…

Covid-19 pandemisinin ve karantinanın tabii ki psikolojik bir etkisi var, fiziksel mesafeyi şart koşmasıyla beraber. Yan yana olamamak, başka şehirlerdeki Onur Ayı etkinliklerine oralara gidip katılamamak buruk olsa da, bu şartlarda online olarak dünyanın bir ucundaki herhangi bir etkinliğe katılma şansımız var. O sebeple sağladığı olanaklar da oldu diyebilirim.

Mesela geçenlerde Oslo Pride kapsamında Robyn Ochs ile Zeynab Peyghambarzadeh’in bir söyleşisi vardı, bifobi ve biseksüel görünmezliği üzerine. Yani şu an yaşadığımız bu süreci yaşamasaydık herhalde bu olmazdı – Herhalde Oslo’ya gitmem mümkün olmayacaktı. Ama tabii ki olağandışı koşullarda yaşamaya devam ediyoruz. Kendi adıma “normalleşme”ye ani geçiş yapmadım. O yüzden “iyi” demem zor.

‘Hiçbir şey yapmama hakkını kendin yaratmalısın’

Karantinayı genel olarak nasıl geçirdin? Bitopya’yı nasıl geliştirdin bu süreçte?

Mart ayı, Biseksüel Sağlık Ayı idi. O yüzden Bitopya’da zaten var olan Biseksüel Sağlığı köşesinde daha fazla içerik üretildi o ay ve Bitopya, Bisexual Resource Center’ın bu sene “Direnç” temasıyla yedincisini düzenlediği Biseksüel Sağlık Ayı’nı, çeviri içerikleriyle ilk kez kutlamış oldu. Bisexual Resource Center’ın da radarına girdik.

Mayıs Ayı da Unicorn March tarafından bu sene ilk kez Biseksüel Tarih Ayı ilan edildi. Bitopya çatısı altında Türkiye bi+ tarihinin izini sürmeye çabaladım. Onun dışında metin ve video içerikleriyle işlevselliğini korudu bu karantina döneminde Bitopya.

Çeviri yaptık Bitopya çatısı altında. Kuirfest’in düzenlediği “Kuir Film Okumaları” atölyesine katıldım, bir ay sürdü. Genç LGBTİ+ Derneği’nin yürüttüğü “İlham Veren LGBTİ+ Gençlik Hikayeleri” kampanyasına katkı sunmak için bir video çektim. Yaptığım podcast kayıtlarına bir yenisini ekledim. İlgilendiğim konulara dair ve LGBTİ+ özelinde online etkinliklere de katılmaya çalıştım elimden geldiğince. Şevkle başladığım bazı şeyler, sonra etkisini yitirdi, baki kalanlar oldu.

Her şeye katılayım kafasında olmadım; hatta bu, biraz korkuttu bile beni, internet üzerinden pek çok şeyin yapılması, erişime açılması. Çünkü seni biraz, sanki olağandışı bir süreç yokmuş gibi “her şeye katılma zorunluluğu” psikolojisine sokuyor. Hiçbir şey yapmama hakkını kendin yaratmalısın.

Tacizkar olmayan iltifat…

Onur Haftası özelinde değil de genel olarak konuşursam pek çok şey erişime açılıyor, pek çok etkinlik oluyor falan, o da fazla yükleme… Hepsine katılma beklentisi biraz baskı kuran bir şey benim için. Çünkü her şeye yetişemezsin. Onur Haftası’nda ve aslında daha önce karantinaya girmemizle başlayan online LGBTİ+ etkinlikleri günümüz koşullarına uyum sağlama yöntemi oldu, lubunyaların seslerini duyurabilmesinin, fiziki olmasa da bir araya gelebilmesinin bir imkanı. Yalnız olmadığımızı hatırlatmanın bir göstergesiydi ve bana iyi geldi katılabildiğim etkinlikler.

İlk katıldığın Onur Yürüyüşü’nü hatırlar mısın? Bahsetmek ister misin?

Yanlış hatırlamıyorsam, İstanbul’da, 2013 yılı olmalı. Gezi Direnişi sırasında yapılan. Çok coşkulu ve heyecan vericiydi. Bol bol fotoğraf çektiğimi hatırlıyorum. Özellikle çekildiğim bir (aşağıda) fotoğraf kalbime oklar saplamıştı adeta. Üstümde kırmızı renkte bir salopet vardı ve yürürken bir yandan kırmızının bana ne kadar yakıştığını söyleyen biri olmuştu. Çok hoşuma gittiğini hatırlıyorum. İnsan yürürken tacizkar olmayan bir biçimde kaç kere beğenildiğini duyar ki?

Onur Yürüyüşü olunca daha bir but şugar (Lubunca’da çok güzel) oluyor. Ayaküstü bir muhabire röportaj vermiştim, bir yandan insanların arasına karışıyorum, bir yandan kenara geçip fotoğraf çekiyorum. Direnişin ritimleriyle coşuyorum. Dilimden slogan eksik olmuyor. Çok kalabalığız, çok coşkulu… Çok güzeldi kısacası.

‘Devlet eliyle düşmanlık teşvik ediliyor’

O zamanların bugün ile yasaklar, koronavirüs, görünürlük gibi açılardan bir mukayesesini yapar mısın?

Gittikçe daha fazla muhafazakarlaşan bir siyasi ortamın ve atmosferin daraltıcılığıyla boğuşuyoruz. Kendi olma cesaretimize ve mücadelemize dair nefret ve düşmanlık birçok cepheden bizlere yönelik had safhada. Sadece devletten bahsetmiyorum. Ama bu “dar alanda kısa paslaşmalar” haline oyuklar açacak birtakım stratejiler, yöntemler de bulmaya çalışıyoruz diye düşünüyorum. Lubunyalığın bir sınırı yok çünkü.

Hukuki anlamda mücadeleler devam ediyor bir yandan, yasaklara karşı. Belirli olumlu sonuçlar elde ediliyor olsa da devlet eliyle nefret ve düşmanlık teşviki çok belirgin. Tabii karantina zaten var olan eşitsizlikleri iyice harladığı için bu koşullar bazılarımız için çok daha zorlayıcı. Atanmış ailesiyle yaşayanlar ve orada çok da güvende, diledikleri gibi kendileri olamayanlar, işini kaybedenler, çok daha güvencesiz bir vaziyette kalanlar vs. Ama online olarak da bir araya gelip birbirimizi güçlendirmeye çalıştığımızı görebiliyorum. Zalimin zulmü varsa lubunyaların ve feministlerin de dayanışması, seslerini duyurmak için uygulamaya geçirdikleri birtakım icraatlar var.

Biraz da biseksüellerin görünürlüğünü konuşalım…

Geçen seneden itibaren bu konuda verilen mücadele çok daha belirgin. Tabii ki bunun temelini oluşturan bir geçmiş var ama özellikle geçen sene düzenlenen Bi+ Pride İstanbul ve Bi+ Forum, bi+ politikanın öneminin altını daha bir çizdi bence.

Sonra kurduğum(uz) internet sitesi Bitopya, bi+ görünürlüğünün sadece LGBTİ+ içinde bir harften ibaret olmadığını göstermeyi hedefleyen bir mecra olarak içerikler üretmeye devam ediyor. 2019 yılının Aralık ayında kuruldu ve gerçekleştirdiği şey, Türkiye’de ve Türkçe dilinde bir ilk. Bu yüzden bence çok anlamlı, kıymetinin bilinmesini diliyorum. Çünkü birtakım sözüm ona LGBTİ+ (gey merkezci demek daha doğru olabilir) platformların biseksüelliğe dair çok yanlış ve eksik bilgileri yaydığı, LGBTİ+ hareketin çok az konuşmaya değer gördüğü, hatta daha çok olumsuzlamalarda bulunduğu bir ortamda, önemli bir kaynak görevini görüyor.

‘İkilik üzerine kurulu dil bi+’ları halının altına süpürüyor’

Ama hâlâ şu “heteroseksüel/eşcinsel ilişki”, “heteroseksüel/eşcinsel çift”, “hetero/eşcinsel” gibi ikilik üzerine kurulu dille savaşmıyoruz yeterince. Böyle cümleler kurduğumuzda bi+’ları yine nasıl halı altına süpürdüğümüzü göremiyoruz. LGBTİ+ mecralarında yaşanan şeyler bunlar, can sıkıcı. Hâlâ biseksüelliğin ikili cinsiyetçi olduğunu düşünen var bir de, üstelik biseksüelliği görünmezleştiren tam da bu ikilikken.

Karantina süresince Bitopya’nın içerik üretmeye devam etmesinin yanında Lambdaistanbul Nisan ayından itibaren bi+ üzerine her ay buluşma gerçekleştirdi. Son olarak da Queertroublemakers bi+ dosyası konulu podcast’ler hazırlamaya başladı. Kıvılcım var gayet, inşallah kavuracağız ortalığı; monoseksüel (tek bir cinsiyete ilgi duyan kişi) egemenliği de sallansın biraz.

Bazıları koronavirüsü insanların yeryüzüne ve diğer canlılara verdiği zararın diyeti olarak okuyor, mistik yanını bir yana bırakırsak salgını hayvan hakları ve doğayla ilişkimiz bağlamında sen nasıl okuyorsun?

Bir vegan olarak Covid-19 pandemisi ile toplumda norm olan hayvan kullanımı arasında bir ilişki görüyorum tabii ki. Daha önceki salgınlara da baktığımızda bu salgınların insanlar arasında yayılmasında, insan harici hayvanların insanlarca zevk ve alışkanlık gibi sebeplerle kullanımının çok büyük bir rolü var. Çünkü bu virüsü taşıyan ana konakçı ve ara konakçı olarak tarif edilen hayvanları, yemek vs. için kullanınca biz de kaçınılmaz bir son olarak enfekte oluyoruz.

Dünya Sağlık Örgütü aslında salgınların (SARS, Covid-19 vs.) kaynağını, insan harici hayvanların gıda olarak kullanılmasında görüyor ama veganlığa çağrı yapmıyor ne yazık ki. “Yiyeceğiniz hayvanları şu kadar ısıda pişirmeye özen gösterin” demekle yetiniyor. Hissedebilen, acı çeken ve yaşamlarının farkında olan insan harici hayvanların, insanların mülkü olarak görülmesi, bu salgınların, Covid-19 pandemisinin temel etkenlerinden biri kuşkusuz.

Hayvanların yaşam haklarını nasıl ihlal ettiğimizin göstergesi, onların yaşam alanlarına, bedenlerine müdahale etmemizin kaçınılmaz sonuçlarından biri, geçirdiğimiz süreç. Ama işte biz ancak Nusret’e kızıyoruz. Sistemle mücadele edip yaşamımızda hayvan kullanımından kaçınmamız yani vegan olmamız gerekiyor aslında, değişime kendimizden başlayıp. (Konuyla ilgili daha fazla detay isteyenler Umut’un hazırladığı Korona başlıklı Podcast‘i dinleyebilir)

TERF (Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm) tartışmaları ile ilgili ne düşünüyorsun? Bize bir faydası oldu mu, bir şey öğrendik mi, senin için oldu mu?

Trans dışlayıcılık hiçbir politik mecrada kabul edilebilecek, gerekçelendirilebilecek bir şey olmamalı.

Transların, intersekslerin hayatları, bedenleri ve iradeleri, özne olmayanların klavye tuşlarının mezesi olacak değersizlikte asla değil. Bunun ismine de feminizm denilemez. Benim öğrendiğim, üstüne neleri katıp şu anda sürdürmeye çalıştığım feminist yaşam böyle bir şey değil.

‘Trans dışlayıcı söylemin muhafazakarlaşmayla artışı tesadüf değil’

Muhafazakarlaşmanın her yerimizi sarmasından ötürü çok da tesadüfî bulmuyorum bu trans dışlayıcı tutumları ve söylemleri. Bir yandan da yaygınlaştırılmaya ve meşru hale getirilmeye çalışılan trans dışlayıcı “görüşler” sinirlerin harap olduğu, psikolojik şiddetin alasının yaşandığı bir sürecin yaşanmasına hizmet etti.

Sevgili Feride Eralp’ın Çatlak Zemin’de yazdığı yazıdan alıntı yapmak istiyorum:

Bu karman çorman dünyada birileri de gidip patriyarkayı biyolojiye indirgeyip, soyunma odasına bağlayıp, oradan toksik bir tecavüz korkusu devşirip, bu yolla insanların kimliğini reddetmeyi meşrulaştırıp adına feminizm diyor. Yaptıkları patriyarkayı da daha bile üzerine konuşulamaz hale getiriyor aslında. Keşke sussalar. Susarlarsa kendi sesleri dışında başkalarını duymak zorunda kalacaklarından susamıyorlar herhalde.

Sadece bu tartışmalar bana trans kadın-trans erkek ikiliğinde kalmamamız gerektiğini gösterdi. Bir “ne idüğü belirsiz” (non-binary) (kendini “kadın” ve “erkek”ten ibaret olan ikili cinsiyet rejiminin dışında tanımlayan kişi) olarak yer yer yok sayıldığımı hissettim hatta o zihniyete karşı, yine bir ikilik tedrisatı içinden mi ses çıkarıyoruz diye düşündüğüm zamanlar oldu. Ama trans dışlayıcılığa karşı güçlü bir ses çıkması, bu çerçevede bir politikanın örülmeye çalışılması, harcanan emek çok kıymetli.

Onur Haftası özel mesajın..?

Biraz klasik olacak belki ama, “Aşk, aşk, hürriyet, uzak olsun nefret!”

Cennet Filyos’a termik santral, petrokimya ve kömür depolama tesisleri yapılacak

Gazete Duvar’dan Mustafa Özdemir’in haberine göre, projenin Zonguldak’ta, maden ocaklarının daralmasıyla artan istihdam sorununa çözüm olarak geliştirildiği belirtiliyor. Milli Parklar Genel Müdürlüğü‘nce Çaycuma ilçesi sınırları içindeki Filyos Vadisi’nde yapılması planlanan proje, geçmiş siyasetçiler tarafından da halka umut olarak sunulmuş, istihdam vaadiyle oy istenmişti. Bölgenin en büyük kamu yatırımı olarak sunulan projede 25 milyon ton yük kapasiteli bir liman, arkasında endüstri bölgesi ve sonrasında da serbest bölge bulunuyordu. “Sultan Abdülhamid’in rüyası” olduğu iddia edilen proje kapsamındaki limanın temeli, 2016 yılında, Başbakan Binali Yıldırım tarafından atıldı.

Çevrecilerin kazandığı davalar Bakanlar Kurulu kararıyla aşılıyor 

Çevre örgütleri ise ırmağın su yoksulu olan bir bölgedeki en önemli akarsu olduğunu, oluşturduğu deltanın göç kuşlarına yaşam alanı sunduğunu, vadinin pek çok endemik türü barındırdığı, engebeli yapısı nedeniyle tarım alanları son derece kısıtlı olan bölgenin en önemli tarımsal toprağını oluşturduğu gerekçesiyle projeye itiraz ediyor. Vadinin bir ‘ekolojik koridor’ olarak korunmasını isteyen TEMA Vakfı, projenin iptali amacıyla pek çok dava açtı. Birçoğunu kazanarak yürütmesini durdurdu. Ancak her mahkeme sonrası yeni bir Bakanlar Kurulu kararı alınarak yargı kararları aşıldı ve liman inşaatına başlandı.

‘Yerli, yenilikçi, yeşil’ olarak sunuldu

Kentteki bir diğer tartışma da endüstri bölgesinde yapılacak yatırımlarla ilgili.  Filyos’a kuş uçuşu 20 kilometre olan Çatalağzı-Muslu bölgesinde ülkenin en büyük kömürlü termik santral kampüsünün bulunduğunu söyleyen ekoloji örgütleri, Filyos’ta, kirli teknoloji ürünü hiçbir yatırıma izin verilmemesi gerektiğini söyleyerek konuyu defalarca gündeme taşıdı. Ekolojistlerle bölge halkına devletin tüm birimlerince “bacasız sanayi” sözü verildi. Bir önceki Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Faruk Özlü, bölgede, “3Y” ile formüle ettiği “yerli, yenilikçi ve yeşil sanayi” kurulacağını dile getirirken yeni Bakan Mustafa Varank da aynı sözleri tekrarladı. Ancak planlanan yatırımların neler olduğu konusunda net bir bilgi verilmedi. AKP  Zonguldak Milletvekili Hamdi Uçar yatırım ve yatırımcıların açıklanmamasına neden olarak “ticari sır” gerekçesini öne sürdü.

‘Sır’ Dünya Bankası’na açıklandı 

Endüstri bölgesinin yönetimi ve düzenleme işi ihale yapılmadan Tosyalı Holding’e devredilen Filyos Vadisi’nde ne gibi yatırımlar olacağı, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın Dünya Bankası’na sunduğu belgelerde ortaya çıktı. Filyos Limanı ile onun hemen arkasından kurulacak endüstri bölgesinin kara ve demir yolu bağlantısını sağlamak amacıyla “Filyos Limanı ve Filyos Endüstri Sanayi Bölgesi Demiryolu İltisak Hattı Bağlantısı Projesi” geliştiren Bakanlık, kredi başvurusu için Dünya Bankasına bir dosya hazırladı. Hazırlanan ve bakanlığın resmi internet sitesinde yayınlanan dosyada, çalışmanın “Filyos Vadisi Projesi’nin bir parçası” olduğu dile getirilirken proje kapsamında planlanan yatırımlar şu şekilde sıralandı: Liman, termik santral, çimento ve toprak sanayi, demir çelik tesisi, LPG depolama tesisleri, petrokimya tesisi, petrol ve petrol ürünleri depolama tesisi, kömür-cevher stok alanı ve kül atım sahası.

Raporda, liman ve bağlantı yollarının hazırlanmasının toplamda iki yıl süreceği bilgisi yer aldı. Proje kapsamında limanın yapılması için denizin de doldurulması planlanıyor.

Vadide ‘bacalı sanayi’ olmayacak demişlerdi

Taslak metin olarak kamuoyunun görüşlerine açılan belgeye ekoloji örgütleri itiraz etti. Ekolojistler bunun bakanlıklar ve diğer yetkililer tarafından yöre halkına defalarca verilen “Vadide  bacalı sanayi olmayacak” vaadine açıkça aykırılık taşıdığını dile getirdi. Raporda dikkat çeken en önemli bölümlerden birisi bölgenin florasında meydana gelecek değişikliklerin, doğal hayata ilişkin etkilerine yer verilmeyişi oldu.

2020 Ocak ayında hazırlanan ve özellikle kuş türlerine olabilecek etkinin tespit edilemediği itiraf edilen raporda bu konunun inşaat öncesinde incelenmesi gerektiği yazıldı: “Biyoçeşitlilik Çalışma Alanı’nda inşaat öncesinde göç ve üreme mevsimlerinde detaylı ornitoloji çalışmaları yapılarak, göçmen kuşların alan kullanım özellikleri, üreme durumları ve uçuş rotaları belirlenmeli. İnşaat öncesi saha çalışmalarından elde edilen veriler kullanılarak Kritik Habitat Değerlendirmesinin yeniden yapılması ve göçmen kuşlar için gerekli aksiyonların ESS6 ve PS6 uyarınca Biyoçeşitlilik Yönetim Planı kapsamında alınması gereklidir.”

Yaşanabilir Zonguldak Platformu Sözcüsü ve Zonguldak Çevre Koruma Derneği Başkanı Ahmet Öztürk

Ekolojistlerin bu itirazlarına, yerel basının konuyu uzun uzun ele almasına karşın, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın görüşe açtığı taslak metindeki ifadeler, revize edilerek, 4 Haziran 2020 tarihinde yine bakanlığın resmi sitesinde yayınlanan final metninde aynı şekilde yerini korudu. Konunun hâlâ tartışılmaya devam edilmesine karşın başta AKP Zonguldak milletvekilleri olmak üzere tüm devlet yetkililerinin suskun kalması, Filyos’ta çevreye zararlı yatırımların hayata geçeceği yönündeki kuşkuları daha da artırdı.

’25 milyon ton kapasiteye sahip liman ithal kömür için’

Yaşanabilir Zonguldak Platformu Sözcüsü ve Zonguldak Çevre Koruma Derneği Başkanı Ahmet Öztürk, “Bakanlığın sitesinde yer alan belge ne kadar kirli teknoloji ürünü yatırım varsa tamamının Filyos Vadisi’nde planlandığı resmen açıklandı. Böylece Filyos’a yapılan 25 milyon ton kapasiteli limanın yörede kurulacak yeni termik santraller için yurt dışından getirilecek ithal kömürün tahmil ve tahliyesi için yapıldığı da ortaya çıktı. Filyos’ta halktan gizlenen Dünya Bankası’na açıklandı. Ülkenin en nadide doğa parçalarından biri, gizli kapaklı senaryolarla yok ediliyor. Buna sessiz kalamayız” dedi.

Yerleşim yerleri de tehdit altında

Demiryolu bağlantı projenin köy mezarlıklarının üzerinden geçtiğini de ifade eden Öztürk şunları söyledi: “İlimizin en değerli ekosistemi olan Filyos’un flora ve faunasına verdiği zararlar nedeniyle tüm canlı çeşitliliğini tehdit eden proje Sazköy, Aşağı İhsaniye, Derecikören köyleri başta olmak üzere önemli bir nüfus barındıran yerleşim alanlarını da tahrip ediyor. Buralardaki mera, orman, koruluk, meyvelik gibi köy hayatı için yaşamsal önemdeki alanlar kadar, tarıma elverişli arazileri de yok ederek o civardaki kırsal yaşamı büyük ölçüde tasfiye ediyor. Proje kapsamında evleri yıkılacak birçok vatandaşın bulunması, sözü geçen köylerin insan yerleşiminden kısmi olarak arındırılması anlamına da geliyor.”

ABD hükümeti Alaska’da 1970’lerden bu yana korunan alanları petrol üretimine açıyor

ABD hükümeti Alaska’da çevresel olarak hassas alanları petrol çıkarmaya açmak için on yıllarca önceye dayanan koruma planlarını etkisiz hale getirecek bir plan yayınladı.

Reuters’da yer alan habere göre İçişleri Bakanlığı Arazi Yönetimi Bürosu tarafından Perşembe günü yayınlanan plan ile Alaska’daki Ulusal Petrol Rezervi‘nin batısındaki federal arazi kullanıma açılacak.  Bu da 23 milyon dönümlük arazinin 18,7 milyon dönümünün kullanımda olacağı anlamına geliyor.

Bernhardt: Petrol üretimini artırmak gerek

İçişleri Bakanı David Bernhardt yaptığı açıklamada petrol üretimini artırmak için eyleme geçmenin gerekli olduğunu söyledi.  Bernhardt, “Başkan Trump, milletimizin büyük enerji potansiyeline erişimini genişletmeyi taahhüt etti” ifadelerini kullandı.

Bölgenin korunması için getirilen kısıtlamaların etkisiz hale getirilme süreci, Trump yönetiminin göreve geldiği ilk yıllarda o zamanki İçişleri Bakanı Ryan Zinke’nin Kuzey Kutbu’nun daha fazla gelişmeye açılması talimatıyla başladı.

Fotoğrafraf: Washington Post

Günde 500 bin varil

Yeni Ulusal Petrol Rezerv Planı, göçmen kuşları ve ren geyiği popülasyonları ile ünlü olan Kuzey Yamaçtaki en büyük göl olan Teshekpuk Gölü‘nün tamamında petrol gelişimine izin veriyor. Ayrıca Colville Nehri boyunca yeni alanlarda gelişime izin veriyor. Bu alanlar için getirilen korumalar 1970’lere dayanıyor.

Yeni plan ile birlikte 240 kilometrelik boru hatları, 250 mil yol, çeşitli matkap pedleri ve diğer endüstriyel tesislerin inşa edilmesi planlanıyor. Böylece 20 yıla yakın süre günde 500 bin varil petrol elde edilebileceği belirtiliyor.

Yerlilerden ve çevre aktivistlerinden tepki

Trump yönetiminin planı çevre aktivistleri tarafından tepkiyle karşılandı. Çevre hareketlerinden ve yerli topluluklardan oluşan 10 örgüt yaptığı ortak açıklamada “Bölgedeki topluluklar hali hazırda süren sanayi faaliyeti nedeniyle sağlık, gıda güvenliği ve kültürel egemenlik alanlarında  kabul edilemez etkilerle karşı karşıya” dedi.

‘Batı Arktik kadar gezegen için de ölümcül bir plan’

Alaska Yaban Hayatı Savunucuları program direktörü Nicole Whittington-Evans, Washington Post’a yaptığı konuşmada planın kutup ayıları, ren geyikleri ve göçmen kuşlar için kritik yaşam alanlarının petrol  şirketlerine verilemesi anlamına geldiğini söyledi.

Yeni sondajların açılmasının iklim krizini daha da şiddetlendireceğini belirten Evans, bu planın Batı Arktik olduğu kadar gezegen için de ölümcül olduğunu söyledi.

 

Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nde ikinci ünitenin temeli atıldı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS) ikinci ünitesinin temelinin atıldığını duyurdu. Dönmez, “Akkuyu NGS’de hedefimiz birinci üniteyi 2023’te, Cumhuriyetimizin 100. yılında devreye almak” dedi.

“Dört ünitenin de inşaatına başladığımızda, burada sahada 15-16 bin civarında insanımız çalışacak” diyen Bakan şöyle konuştu: 

“Milli Eğitim Bakanlığı ile protokol yaptık. Özellikle Mersin’de ve içinde bulunduğumuz Gülnar ilçesi dahil olmak üzere buradaki meslek liselerinde nükleer eğitimi ilave edecek bir müfredat değişikliğine gidiyoruz.”

Danıştay’a açılan dava kabul edildi 

Akkuyu Nükleer Santrali’nin bilimsel ve hukuki olarak geçerli bir Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu ve üretim lisansı alana kadar inşaatının tamamen durdurulması talebiyle Danıştay’a yapılan başvuru, geçen hafta kabul edilmişti. 

Danıştay İdare Mahkemesi’ne sunulmak üzere Adana Nöbetçi İdare Mahkemesi’ne yapılan başvuruda ayrıca ÇED raporunun santralin Türkiye’nin milli güvenliği, ekonomik geleceği ve halk sağlığı üzerindeki olası yıkıcı etkilerinin gözetilerek hazırlanması talebi yer alıyordu.

Rus devlet şirketi Rosotom’un inşa ettiği Türkiye’nin ilk nükleer santralinde, geçen yıl reaktörün oturacağı temelin bazı bölümlerinde çatlak oluştuğu ortaya çıkmıştı. Beton atılan bölüm bir daha çatlayınca, yeniden temel atılmıştı.  Covid-19 salgınının ardından da işçi alımına devam eden Santral’de işçi sayısı da on bine çıktı. İşçilerin sağlıksız koşullarda çalıştığı şantiyede kronik rahatsızlığı olduğu için 15 gün ücretli izne ayrılan işçiler de işe geri dönmeye başladı.

Sınav yasağına turizm istisnası

Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) nedeniyle 81 ilde hafta sonu; cumartesi günü 09.30 ile 15.00 saatleri arasında, pazar günü 09.30 ile 18.30 saatleri arasında sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak. İçişleri Bakanlığı tarafından yayınlanan genelde yasağın turistik faaliyetleri engellemeyecek şekilde esnetildiği açıkladı.

Adaylar, turistler, fırınlar, tatlıcılar istisna

Genelgeye göre istisnalar şöyle:

  • YKS’ye girecek adayların sınav binasına ulaşımlarının toplu taşıma ile sağlanması halinde kendilerinin yanı sıra bir yakını, özel araçlarla gelinmesi halinde ise araç sürücüsü ile birlikte bir yakını sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olmayacak.
  • Şehirlerarası toplu ulaşım araçlarından (uçak, otobüs, tren, vapur, feribot vs.) biletleme yapmış olanlar sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olmayacak
  • Ayrıca daha önce illere gönderilen genelgeye ek olarak gönderilen yazı ile; YKS’nin yapılacağı okulların/ sınav merkezlerinin etrafındaki kırtasiyeler ile çalışanları sokağa çıkma kısıtlamasından muaf tutulacak.
  • Yine halihazırda konaklayan ya da konaklama ve tur rezervasyonları yaptırmış olan yerli ve yabancı turistler; rezervasyonları yaptırdıkları konaklama tesisine; uçak, otobüs gibi toplu ulaşım araçları ve özel araçlarıyla gidebilecek.
  • Yerli ve yabancı turistlerin konakladıkları tesise ait plaj bulunmaması halinde halk plajları dahil plajlardan yararlanabilecek, müze ve ören yerleri ile tarihi/ kültürel/ dini anıtları/ ibadethaneleri/ türbeleri ziyaret edebilecek.
  • Bu hizmetleri sunacak işletme veya yerlerde çalışanlar kısıtlamadan muaf tutulacak.
  • Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak gün ve saatlerde; ekmek üretiminin yapıldığı fırın ve/veya unlu mamul ruhsatlı iş yerleri ile bu iş yerlerinin sadece ekmek satan bayileri, market, bakkal, manav, kasap, kuruyemişçi ile tatlı üretiminin yapıldığı/satıldığı iş yerleri (vatandaşlarımız zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması ile sınırlı olmak ve araç kullanmamak şartıyla açık bulunacak.