Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Dünya balıkçılığının durumu-2

Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO’nun 2020 yılında yayınlandığı raporun avcılıktan gelen kısmına geçen hafta değinmiş ve avcılıkta meydana gelen artışın yanı sıra balık stoklarında da azalma meydana geldiğini belirtmiştik. FAO’nun raporunda göze çarpan bu artışın bir diğer ayağının da yetiştiricilikten gelen balık miktarlarında olduğundan bahsetmiş ancak detaylarını bu yazıya bırakmıştık.

Bir önceki yazıda da belirttiğim gibi biyolojik olarak sürdürülebilir seviyelerdeki balık stoklarının oranı gerilemeye devam ediyor. Çünkü soframıza gelen balıkların hemen hepsi (%78.7) bu stoklardan sömürülen balıklardan oluşuyor. Bunun yanında, biyolojik olarak sürdürülemez seviyelerde avlanan stokların yüzdesi de artmaya devam ediyor. Bu durum da sucul ekosistemleri destekleyen yaklaşımların değil onları tahrip eden ve sömüren yaklaşımların belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.  Aksi halde sınırlı bir kaynağın bu derece hunharca tüketildiğinin değil de güçlendiğinin istatistiklere yansıması gerekirdi.

İşte bu azalışa çözüm olabileceği iddiasında olan ve sucul ekosistemlerde yaşayan tüketimlik canlıların, o ekosistemden alınmaması için önerilen en önemli alternatiflerden biri de o canlıların kültür ortamına alınıp yetiştirilmeye çalışılmasıdır (Tabii burada kesin çözüm alternatifi olan veganlığı ve vejetaryenliği konumuz dışında olduğu için değerlendirmiyorum). Ancak bu durumun da mevcut şartlarda iddia edilen neticeyi sağlayamadığı açıktır. Çünkü hala dünya su ürünleri üretiminde başı çeken balık türleri uzun yıllardır aynı balık türleri olarak takılıp kalmış. Tabii yetiştiriciliğin başka önemli hedefleri de yok değil. Örneğin, artan nüfusun hayvansal protein ihtiyacını karşılamak bunlardan en önemlisidir. Ancak görünen o ki bu konuda da ciddi eksiklikler söz konusu. Bunun da bir nedeni sofralık balık fiyatlarının tüm dünyada yüksek seyretmesi. Yani ortada ucuza üretilebilecek (ya da üretilmek istenen) bir balık yok. Sonuçta üretimi gerçekleştiren küresel şirketler ve kar etmek de bu şirketlerin en önemli hedefi. Diğer iddialar laf-u güzaf. Bu kısma bir sonraki yazıda daha detaylı değineceğim için burada bırakıyorum.

1.114 milyon tonluk rekor

FAO raporunda derlenen su ürünleri yetiştiriciliği ile ilgili en son istatistiklere göre, dünya su ürünleri yetiştiriciliği üretimi 2018’de 114.5 milyon tona ulaşmış. Bu değeri FAO bir rekor olarak değerlendiriyor. Bu üretimin 82.1 milyon tonu sucul hayvanlardan (balık, karides, yumuşakça vb.) geliyor. Sucul hayvanlar kısmının da rekortmeni, 54.3 milyon ton ile balıklar!

Dünya su ürünleri yetiştiriciliği, 2001-2018 döneminde yılda ortalama yüzde 5,3 oranında büyürken, 2017 yılında sadece yüzde 4 ve 2018’de yüzde 3,2 büyüdü. 2018 yılındaki son olarak gerçekleşen düşük büyüme oranına Çin‘deki üretim yavaşlaması neden olmuştur denilebilir. ABD ile Çin arasındaki küresel rekabette bazı kısıtlamalar, (ithalat yasakları vb.) balık üretim sektörünü de doğrudan etkiledi. Tüm dünya için konuşacak olursak, yetiştiricilikten gelen artışta da aslında göreceli bir azalış söz konusu! Her ne kadar küresel ölçekte meydana gelen yetiştiricilik artışındaki seyir azalsa da, Endonezya, Bangladeş, Mısır ve Ekvator’da tam tersi bir durum gerçekleşmiş. Bu ülkelerde üretimde önemli bir artış söz konusu!

Raporda belirtilen diğer bir dikkat çekici husus da timsah gibi çeşitli canlıların da etleri için bazı ülkelerde yetiştirildiğini ancak buna dair veri eksikliği olduğunun belirtilmesidir. Timsah ve benzeri hayvanların tüketimi, bu tarz diğer hayvanların da tüketileceği ihtimalini yaratıyor. Bu da Covid-19 sürecinde sıkça tartışılan beslenme alışkanlıklarımızın yarattığı felaketleri akla getiriyor. Mevcut sınırlı kaynaklar ve hali hazırda yetiştiriciliği yapılan türlerin miktarı ve çeşitliliği ile “dünya gıda talebini karşılıyoruz” gerekçesinin tam olarak sağlanamaması, klasik yetiştiricilik canlılarının yanına başka canlıların da (karasal kökenli, amfibi vb.) eklenebileceği ihtimalini ortaya çıkartıyor. Tüketim alışkanlıkları ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki için daha detaylı okuma için şu yazı okunabilir.

Her alanda olduğu gibi balıkçılıkta da bazı kilometre taşları olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Bunlardan biri avcılıkla yakalanandan daha çok ürünün yetiştiricilikle üretilmesi iddiasıdır. Başlıca tür gruplarının zaman serisi verilerine dayanarak bir değerlendirme yapılan FAO raporunda, bu kilometre taşına 1970 yılında sucul algler için, 1986’da tatlı su balıkları için, 1994’te yumuşakçalar için, 1997’de diadrom balıklar için ve 2014’te de kabuklular için ulaşıldığı belirtiliyor. Ancak bu kilometre taşına küresel su ürünleri yetiştiriciliğinin artan üretimine rağmen, deniz balıkları açısından ulaşılması pek olası görünmüyor. Bunun nedeni olarak da kaynakları kurutmaya yeminli küresel avcılık sektörü ve deniz balıkları yetiştiriciliğindeki ana türlerin sayısındaki sınırlılık söylenebilir.

Bir diğer kilometre taşı ise yetiştiricilikte kullanılan balık yemi içeriğindeki balık unu miktarının %11-%23 seviyelerinden (farklı balık türleri için farklı balık unu kullanım gerekliliğinden dolayı bu fark mevcut) %6 seviyelerine düşürülmesidir. Bu denli büyük bir azalışın meydana gelip gelemeyeceğini henüz bilmiyoruz, ama 2000’li yıllardaki %19-%40 oranlarından bugünkü oranlara gelinmiş olunması bir umut ışığı yaratmıyor değil. Bu çerçevede farklı yem katkı maddeleri ya da balık ununun yerine kullanılabilecek alternatifler üzerine yapılan araştırmaların sayısındaki artış, bu kilometre taşına ulaşma arzusunun güçlü olduğunu gösteriyor. Normal şartlarda herhangi bir sektörün çevre adına bu tarz bir arzuya sahip olduğu pek görülmez.

‘Balık unu’ sömürüsü 

Su ürünleri sektörü için de benzer bir durum söz konusu. Çünkü yem içeriğindeki balık unu miktarının azaltılması, balık yetiştiriciliğinin çevre üzerindeki yükünün azaltılması anlamına gelse de bu sektörün kaygısı bu anlamdan ziyade maliyet ile ilişkili. Bunun böyle olduğunu, balık unu üreticilerinin ucuz balık unu getirmek için Afrika kıtasının balığını sömürmeye devasa filolarla koşmaları gösterilebilir.

Balık ununun balık yemindeki önemini anlamak açısından bazı değerler vermekte fayda var. Bunu yaparak hem doğal balık stoklarının neden bu denli sömürüldüğünü hem de balık yetiştiriciliğinden gelen üretimin uzun erimde neden avcılıktan gelen üretimi çok da fazla aşamayacağını anlayabiliriz.  Çünkü henüz kesin ve etkili bir alternatif olmadığı için artan yetiştiricilik aynı zamanda artan balık unu tüketimi anlamına da gelecektir. Bakın, sadece 2018 yılında üretilen balığın 22 milyon tonu yalnızca balık unu ve balık yağı için kullanılmış. Mesela 2019 yılında sadece Türkiye’de avlanan çaça balığı miktarı neredeyse 39 bin ton civarında gerçekleşmiş. Çaça balığının çoğunlukla balık unu üretimi için kullanılan bir tür olduğunu unutmamak lazım.

Tekrar balık yemlerindeki balık unu oranının yetiştiriciliği yapılan balık türlerine göre değişimine dönecek olursak:

  • Yılan balığı %40-%80
  • Salmon %20–%50
  • Alabalık %15-%55
  • Deniz Balıkları %7-%70
  • Karides %5–%40
  • Tatlı su kabuklusu %5-%25
  • Kanal kedi balığı %3-%40

oranlarıyla karşılaşırız. Bu oranlar hali hazırda balık yetiştiriciliğinin sürdürülebilir olmasının önündeki en önemli engellerden biri olarak da görülebilir. Balık yeminin, yetiştiricilikteki en önemli harcama kalemi olduğunu düşünürsek, ucuz balığa erişimin anahtarının da yukardaki oranlarda yattığını anlamış oluruz.

Buna bir de aşırı avcılık ve bozulan/kirlenen/tahrip edilen çevreden kaynaklı oluşan stok azalışlarını eklersek, bazı şeyleri oturup yeniden düşünmemizin zamanının çoktan geldiğini söyleyebiliriz. Balık unundan tamamen bağımsız başka alternatiflerin yem içeriğindeki oranlarını arttırmanın bir yolunu bulmamız şart. Zaten bu yönlü çok fazla girişim var. Bu girişimlerin balık yeminden balık ununun tamamen çıkarılmasını sağlayamasa da minimize edilmesini sağlayıp sağlamayacağını kısa süre içinde anlayacağız. Eğer ki bu sağlanamazsa gerek iklim krizi gerekse de stoklardaki azalış, su ürünleri üretiminde ciddi bir arz krizini en azından deniz ürünleri açısından beraberinde getirecektir.

Sonuç olarak, yetiştiricilikten kaynaklı balık üretimindeki artış aynı zamanda stoklardaki azalışı da beraberinde getiriyor. Bu sebeple tüketim alışkanlıklarımızı ve miktarımızı da gözden geçirmemizde fayda var. O halde bir sonraki yazıda da balık tüketimini arttırmak ya da arttırmamak üzerinden, ortaya çıkabilecek durumları yine FAO’nun raporu üzerinden değerlendirmeye devam edelim.

Kategori: Hafta Sonu