Ana Sayfa Blog Sayfa 2051

Fatih tablosunun parayla ölçülemeyecek değeri

Bu haftaki konumuz Londra‘daki ünlü müzayede evi  Christie’s tarafından düzenlenen açık artırmada satışa çıkarılan Fatih Sultan Mehmet portresinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından satın alınması. Hiç şüphesiz bu tablo eğer İstanbul’da değil de herhangi bir müzenin hükümdarlar salonunda sergilenecek olsaydı, hak ettiği yeri bulmamış olacaktı. Tablo için ödenen ücret makul. Müzayede evi, katılanlarla ilgili bilgiyi ilkesel olarak paylaşmıyor. Türkiye’nin tanınmış zenginlerinden biri de el atabilir ve Büyükşehir ile rekabete girebilirdi. (Ki bununla ilgili kulislerde konuşulan bir bilgi var.) İlk akla gelen soru Saray‘ın bunu nasıl atladığı. Büyükşehir’in bu tabloyu satın almak istediği fark edilseydi, gelecekteki hayatında tablo pek ala onun bir duvarını süslüyor olabilirdi. 

Büyükşehir, iki ay ertelenen bir müzayede sürecinde bu işi nasıl başardı? Akla bir kaç ihtimal geliyor: Saray’ın bu müzayede’den haberinin olmaması, birinci ihtimal. Bu ihtimal bana güçlü gelmiyor. Büyükelçiliklerin ilgili konular olduğu takdirde bakanlıklara bilgi verdikleri biliniyor. İkinci ihtimal Büyükşehir’le rakip olmak istenmemesi. Tablonun İstanbul’un hakkı olduğunun düşünülmesi ya da Büyükşehir’in kararlı olduğu görülünce geri çekilinmesi. Böyle bir ihtimal de olabilir, elbette. Çünkü müzayededeki rekabetin siyasal bir anlam kazanacağı açık. Bir üçüncü ihtimal benim aklıma daha yakın geliyor. Tablonun konusu 2. Mehmet de olsa, İslam temsil karşıtı bir geleneğe sahip. (Eğer bir minyatür ya da hat sanatı eseri olsaydı örneğin, belki daha çok ilgi çekerdi.

Fatih imajının neyi gösterdiği değil, neyi göstermediği önemli

2. Mehmet (Fatih) döneminin tanınmış Venedikli ressamı Gentile Bellini‘yi sarayına davet ederek 1479-1480 yılları arasında çok sayıda resmini yaptırmış. (Hatta bu davetin Venedik ile yapılan İstanbul Anlaşması‘nda yer aldığı söyleniyor.)  Tarih kitaplarında padişah portreleri olarak rast geldiğimiz çoğu tasvir İstanbul’daki Avrupa misyonlarında görev yapanlar içinde yer alan ressamlara ait. Rönesans resimlerinde olduğu gibi poz verilerek değil, akılda kaldıkları şekilde resmedilmişler.  Zannedersem 2. Mehmet bu kuralı bozan kişi.  Fetih dendiğinde, belki de asıl yaptığı İstanbul’u fethettikten sonra şehri açık bir kültürel merkez haline getirmek olmuş.  Onu bir Rönesans kişiliği olarak tanımak mümkün.

Dolayısı ile 2. Mehmet’in ulusdevlet içindeki Yeniosmanlıcı akımın idolü olmasında önemli bir sorun var. Neoklasik bir ulusdevletin kalıpları içinde inşa edilen 2. Mehmet imajıyla, ona indirgenemeyecek bir tarihi kişilik arasında bir çelişki olmalı.

Bu çelişkiyi anlamak için şehrin dönüşümüne bakmak anlamlı. 1950’lere kadar İstanbul henüz neoklasik bir ulusdevlet ideolojisinin dişlerini geçirdiği bir şehir değil. Büyük ölçüde 19. yüzyılın modernleşmesinin kurumlarıyla kendisini yeniden üretiyor. Dolayısıyla bu tarihte icat edilen “İstanbul’un Fethi” bir bakıma siyasal temsil kabiliyeti olan bir metafor olarak rol oynuyor. Sermayenin el değiştirmesi ise ekonomik merkezin ele geçirilmesi anlamında. Ayrıca şehrin kadim nüfusu olan Rumları korkutmak için kullanışlı: “Geçmişte bu şehri biz fethettik,  şimdi de sizi burada yaşatmayız.”

Bu hemen akla Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından “Osmanlı ve Türk tarihine damga vuran kişiler” adına  yaptırılan büstlerin arasına tarihi şahsiyetleri oynayan televizyon dizi oyuncusunun konmasını hatırlatıyor.  Sarkık bıyıklı Türk Büyükleri ise böylesine bir ikon geleneğinden de Rönesans‘daki gerçekçi tasvir, suret geleneğinden de gelmezler. O tarihlerde televizyon dizileri olmadığı için de bunlar kurmaca çizgi roman karakterleridir. Bu kişilerin imajları, söylemeye bile gerek yok yaşadıkları zamanlarda değil, ulusdevlet zamanında üretilmiştir. İmajlar, Lozan Anlaşması‘na karşı, İstanbul’da azınlıkların küçük çocuklarını korkutmak için ilkokullara, özellikle de merdivenlere ve koridorlara Türk Müdür yardımcılarına talimatla yerleştirilir.

Fahit, Rönesans’da değişen temsil paradigmasını anlamış olabilir mi?

Roland Barthes‘ın Mitolojiler kitabında yaptığı gibi her imajın çok yan anlamı vardır, bunlar çoğu zaman düz anlamından çok daha güçlü ifadeler içerir.

Rönesans öncesinde imaj tekrarlanan bir şey. İmaj, ister kutsal kişiliklere ait olsun, ister profan dünyaya, bir sahneye, olaya işaret ederken bile önce kendisini temsil eder. Her seferinde, her yapılışında kendi kendisini resmeder. İmaj her seferinde, ikincil sayılabilecek farklarla yeniden üretilir. Bu yüzden olay bir yerde geçse bile daima ruhani dünyayla ilişkilidir. Temsil karşıtlığı üzerine kurulan İslam’ın sorguladığı bir ritüel, tapınma aracı halini alan tasvir bu.

Antik Yunan filozoflarının metinlerini okuyan 2. Mehmet‘in bir Rönesans kişiliği olduğunu varsayarak, bu tür bir tasvirle resmin farklı olduğunu, bu kafa karışıklığını aşabilecek bir zekaya sahip olduğu tahmin edilebilir. Rönesans resminde dini tasvirler devam etse de kutsalın yerini güç alır. Resim iktidar sahibini gösterir. Artık imaj, imaja değil, gerçek bir kişiye işaret etmektedir. O zaman bir tasvirin ötesine geçer. İmaj kendisinden başka olanı, yani resim olmayanı gösterir. İmajın işaret ettiği dışındaki şeydir. Oysa Ortaçağ imajlarındaki gibi tekrarlanan imajların böyle bir meselesi yoktur. Bellini‘nin resminde olduğu gibi imajda gerçeğin kendisinden bir iz oldukça, işaret etmedikleri daha fazla kalır. 

Bizans’taki ikonların özelliği kendilerini temsil etmeleridir. İster imparator, ister kraliçe… tıpkı kutsal kişiler gibi her yapıtta yeniden üretilirler. Bu nedenle imgeler imgeleri temsil ederler.

Örneğin tablodaki 2. Mehmet’e bakarken bir taraftan Roland Barthes’ın söylediği gibi onun ölümüne bakarız. Resmin yapılışından altı ay sonra ölecek olan bir insana. Eğer karşısındaki Şehzade Cem ise, o da bilinmeyen çok sayıda şey söyler.

Belli tablosu günümüze ışık tutabilir

Dolayısıyla 2. Mehmet hem Ortaçağ’daki İslam’ın temsil karşıtlığını ve hem Rönesans’taki paradigma değişikliğini anlayan,  sorgulayan bir hükümdar olarak görülebilir.

Bu açıdan bakıldığında 1453 yılındaki fetihle, 1950’lerden sonra inşa edilen imajın birbirlerinin tam karşıtı oldukları bile söylenebilir. Birincisi şehrin kadim halkını korur, temsilcilerini herkesten fazla dikkate alır. Bir Rönesans hükümdarı olarak, şehri kendi yönetiminde bilgiye, özgürlüklere, sanata açmayı hedefler. Diğer imaj ise bağnazlıkla, şiddetle kapatmayı. Böylece imaj kapitalizm, ya da neoklasik ulusdevlet tarafından bastırılmış olan sınıfsal çelişkilerin bir semptomuna dönüşür.

İşte bu nedenle bu tablonun bu iki imajın çarpıştığı bir siyaset sahnesinde yer aldığını söylemek mümkün:  Yeniosmanlıcılığın imajı ise bir Rönesans kişiliği olarak 2. Mehmet’in bastırılmasına dönük.  

Sonuç 

2. Mehmet‘in bu imajdan bağımsız, ayrı var oluşuna tarihçilerin izin vermesi gerekir. Bu  neoklasik bir ulusdevlet yapısı içinde inşa edilen şehir tarihinin de bu cendereden kurtarılması demektir. Şehrin nefes alabilmesi için, onun Osmanlı geçmişinin, İstanbul’un fethinin bu inşayla imtiyaz ve güç elde etmeye çalışan zümrenin elinden kurtarılması, özgürleştirilmesi herkesin nefes almasını sağlar.

Bu nedenle Büyükşehir’in fethi yandaş taşaronlara yaptırılan bir ritüel olmaktan çıkarması, araştırmaya, keşfe, sanata yönelik bir eylemsellik haline getirmesi önemli. İstanbul Müzesi, Enstitüsü, Planlama Ajansı…  gibi şehirle ilgili kurumları yakın geçmişteki kutuplaştırıcı, dışlayıcı neoklasik eylemselliklerden, imtiyazcı elitin elinden kurtarıp, dünyaya açması.

Bu açıdan İstanbul için bu tablonun parayla ölçülemeyecek değeri olabilir.

 

Marmaris depremlerle sarsılıyor

Muğla Marmaris’te deprem hareketliliği sürüyor. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre ilçede saat 07.06’da deprem meydana geldi. Depremin büyüklüğü 4,4 olarak ölçüldü. Depremin, yaklaşık 63 kilometre derinlikte olduğu belirlendi.

İlçede dün de 5,2 büyüklüğünde deprem meydana gelmişti. Saat 20.43’te meydana gelen ve İzmir ile Antalya’da da hissedilen depremin 61.42 kilometre derinlikte olduğu açıklanmıştı. 

Ekiplerin sahada alan taraması yaptığını söyleyen Muğla Valisi Orhan Tavlı, kendilerine şu ana kadar ulaşan bir olumsuzluk olmadığını bildirdi. Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Gürün de can ve mal kaybının olmayışının sevindirici olduğunu kaydetti.

Fransa’da yerel seçimlerin galibi Yeşiller ve sol ittifak

Fransa’da dün ikinci turu yapılan yerel seçimler, Yeşiller (EELV) ve sol ittifakın zaferiyle sonuçlandı. Kesin olmayan sonuçlara göre ülkedeki büyük şehirlerin tümünde belediyeler Yeşiller ve sol ittifakın eline geçti.
 
Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un kurucusu olduğu Cumhuriyet Yürüyüşü Hareketi (LREM) partisi ise seçim sonuçlarının belli olmasının ardından uğradıkları yenilgiyi kabul etti. Parti Sözcüsü Sibeth Ndiaye, yaptığı açıklamada “Bu akşam hayal kırıklığı yaşıyoruz” dedi. LREM’den  sadece Başbakan Edouard Philippe, Le Havre kentinde seçim kazanabildi. 

Yeşil dalga

Seçim, Fransız Yeşillerinin tarihsel başarısına tanıklık etti. Yeşiller Partisi  Lyon, Bordeaux, Strasbourg, Poitiers, Besançon ve Marsilya gibi Fransa’nın önemli kentlerinde yönetime gelme hakkını elde etti. Yeşiller Sözcüsü Eva Sas, seçim sonuçlarını “yeşil dalga” olarak nitelendirdi.  “Ekoloji bugün dev bir adım atıyor’ diyen Parti Sekreteri Julien Dayou ise iklim ve sosyal adalet için herkesin harekete geçmek zorunda olduğuna vurgu yaptı. Dayou, “Fransızlar değişime hazır. Harika, biz de öyle”  dedi. 

Bugüne kadar büyük şehir olarak sadece Grenoble, Yeşiller Partisi tarafından yönetiliyordu.

Paris‘te ise Sosyalist Parti‘nin (PS) adayı mevcut Belediye Başkanı Anne Hidalgo yeniden belediye başkanı seçildi. Yeşiller ve Komünistler tarafından desteklenen Hidalgo, iklim değişikliği ve çevre kirliliğiyle mücadeleyi seçim programının kilit unsurlarından biri olarak kullanmıştı. Hidalgo, zaferinin açıklanmasının ardından, seçmenlerin Paris’i daha “ekolojik, sosyal ve hümanist” bir yer yapmayı seçtiğini söyledi.

Aşırı sağcı Marine Le Pen‘in liderlik yaptığı Ulusal Birlik Partisi‘nin (RN) adayı Louis Aliot da yüzde 52 oy alarak Perpignan’da belediye başkanı oldu. Aşırı sağcılar bu sonuçla birlikte tarihlerinde ilk defa nüfusu 100 binden fazla olan bir kenti yönetecek.

Türk kökenli Agnes Evren, başkent Paris’in 15. Bölgesi’nde ilçe belediye başkanı olurken, Metin Yavuz da  Paris’in banliyösü Valenton‘un belediye başkanı seçildi.

Katılım düzeyinde tarihi düşüş 

Mart ayı sonunda yapılması planlanan ancak koronavirüs salgını nedeniyle ertelenen yerel seçimlerde katılım yüzde 40 gibi düşük bir düzeyde kaldı. İkinci turda 16,5 milyon seçmen yaklaşık 5 bin belediyenin yöneticilerini belirledi. İlk ve ikinci turda toplamda 34 bin 967 belediye başkanı ve yardımcısı seçildi. 

Oy kullanma işlemi sırasında sandıklarda maske takmak zorunlu tutuldu.

 

18. Onur Yürüyüşü çevrimiçi olarak yapıldı

28. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında yapılan 18. Onur Yürüyüşü dün çevrimiçi ortamda gerçekleşti. Koronavirüs salgını nedeniyle evlerden yapılan yürüyüşe katılmak isteyen internet kullanıcıları, neredesinlubunya.com adlı sitede kendilerini sanal olarak İstanbul’un bir bölgesinde konumlandırdı, pankart ve sloganını hazırlayarak sanal yürüyüşe katıldı.

Öte yandan 18. Onur Yürüyüşü’nün basın açıklaması, LGBTİ+ hakları aktivistleri tarafından Beyoğlu‘nun dört bir yanında okundu.

‘Siz gideceksiniz, biz burada olacağız’

Komitenin açıklamasından öne çıkan kısımlar şu şekilde:

İstanbul Onur Yürüyüşü, bu coğrafyanın en barışçıl ve en kitlesel eylemlerinden biridir. Bizi tarihsizleştirmeye çalışan muktedirlere sesleniyoruz: Bizler varız, mücadelemiz var, tarihimiz var. (…)

…Hepimizin yaşam derdine düştüğü bir dönemde, bizleri tüm kötülüklerin sebebi gibi göstermekten bir nebze olsun hicap duymayabilirsiniz. Her geçen gün büyüttüğünüz adaletsiz düzeninize güvenebilir, iktidarınızı korumak için bu zamana kadar yaptıklarınızı ve daha da fazlasını yapabilirsiniz. Ancak sonucu değiştiremezsiniz. Siz gideceksiniz, biz burada ve birlikte olmaya devam edeceğiz. (…)

Baskı ve ayrımcılık kimden gelirse gelsin reddedeceğiz. Bizi eşitleri olarak görmeyenlerle de eşitliği lütuf gibi sunanlarla da mücadele edeceğiz. İsteseniz de istemeseniz de eşitleneceğiz.

28. Onur Haftamız ve 18. Onur Yürüyüşümüz hepimize kutlu ve mutlu olsun!

Fransa’da esaret altındaki iki yunus birkaç gün arayla hayatını kaybetti

Fransa‘da Planete Sauvage adlı yunus parkında 8 Haziran’da dünyaya gelen yavru erkek yunus, bir hafta sonra hayatını kaybetti. Tesis yetkilileri tarafından yapılan açıklamada yunusun kalp rahatsızlığı nedeniyle öldüğü aktarıldı. 2016’da Aicko adında yavru bir yunus daha aynı tesiste hayatını kaybetmiş, tesis çalışanları hiçbir açıklama yapmamış ve yunusun cansız bedeninin apar topar ortadan kaldırıldığı öğrenilmişti.

Dört yunus daha aynı tesiste öldü

O tarihte Aicko’yu gözlemleyen bilim insanları, beş yaşındayken annesinden koparılıp başka bir tesise taşınan genç yunusun diğer yunuslar tarafından dışlanarak fiziksel saldırıya uğradığını, vücudunda çok sayıda yara olduğunu ve beslenme yetersizliği nedeniyle çok zayıf olduğunu aktarmıştı. Aicko’nun ölümüne kadarki süreçte aynı tesiste dört yunus daha hayatını kaybetmişti.

Kısa süre önce bir diğer yunus ölümü de İtalya‘daki Genoa Akvaryumu‘nda gerçekleşti. Teide adlı erişkin erkek yunus, 28 Mayıs’ta içinde tutulduğu havuzun yüzeyinde hareketsiz ve cansız halde bulundu. Ölüm nedeni halen araştırılan Teide, 1997’de Aqualand adlı tesiste dünyaya gelmişti. Doğumundan iki yıl sonra Gardaland adlı tesise taşınan Teide, 2012’de Genoa Akvaryumu‘na nakledilmişti.

‘Ölümlerin çoğu kronik stres kaynaklı’

Deniz memelileri üzerine çalışan uzman bilim insanları beton havuzların ve etrafı tellerle çevrilmiş kapalı deniz alanlarının, doğal yaşam ortamlarında her gün kilometrelerce mesafe kat eden yunuslar için hapishane hücresinden farklı olmadığını ortaya koyuyor.

Ölümlerin çoğunun kronik stres kaynaklı olduğunu vurgulayan uzmanlar, hayvanların ömür boyu özgürlüklerinden alıkonmuş olmaları, sürekli olarak yüksek müzik, inşaat, filtreleme ve ziyaretçilerin alkışları gibi duyusal örselenmeye maruz bırakılmaları, sosyal stres kaynaklı anne-yavru arasındaki bağın zarar görmesi ve öğrenilmiş çaresizlik hissi nedeniyle depresyon, motivasyon eksikliği, yeme bozuklukları ve zayıflamış bağışıklık sistemiyle boğuştuklarını aktarıyor.

‘Dünyanın her yerinde vahim’

Türkiye’deki yunus parklarının kapatılması için yaklaşık on yıldır mücadele veren Yunuslara Özgürlük Platformu’nun sözcülüğünü yürüten Öykü Yağcı da araştırma sonuçlarını paylaşarak esaret altındaki yunus ve belugaların ölüm oranlarının, doğadaki akranlarına kıyasla 2.5 kat daha fazla olduğunu aktardı. Esarette dünyaya gelmiş yunuslara dair araştırma sonuçlarına da değinen Yağcı, bu yunusların yüzde 52’sinin bir yaşını bile dolduramadan hayatını kaybettiklerini vurguladı.

Öykü Yağcı, rakamların yunus gösteri ve terapi merkezlerinde gizlenen ihlallerin en somut göstergeleri olduğunu söyledi:

Bugün yunus parkı sahipleri milletvekilleriyle yaptıkları lobicilik görüşmelerinde ve Meclis tutanaklarında Avrupa’daki tesisleri olumlu örnekler olarak göstererek faaliyetlerini aklamaya çalışıyorlar. Fakat hayvanlar için bu vahim durum dünyanın her yerinde aynı.

Yağcı ayrıca kayıtlara göre, Türkiye’deki on tesiste toplam 50 tutsak yunus bulunduğunu, ancak kamuya açık olan CITES ithalat resmi belgelerine göre yurtdışından Türkiye’ye getirilen yunus sayısının en az 75 olduğunu kaydetti.

Bu durumda aradaki farkta ortaya çıkan 25 yunusa ne oldu, bilmiyoruz; Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan net yanıt alamıyoruz, CİMER aracılığıyla takip edemiyoruz. 12 yılda 25 yunus esaret altında hayatını kaybettiyse, her yıl iki birey bu ticari tesislerde ölmüş demektir.

Türkiye’de son on yılda en az beş yunus Türkiye’deki tesislerde hayatını kaybetti.

 

 

H. Metehan Özkan Türkiye’deki ilk LGBTİ+ aileleri örgütünün kuruluş öyküsünü anlatıyor

Yeşil Gazete olarak Onur Haftası (22-28 Haziran) boyunca sayfalarımızı LGBTİ+ hareketinin içinden çeşitli isimlerle söyleşilere ayırıyoruz. Bugünkü konuğumuz LİSTAG’ın kurucularından H. Metehan Özkan.

Kendisiyle, derneğin nasıl kurulduğunu, Lambda‘nın kapatma davasından Yeni Türkiye’ye, nelerle mücadele ettiğini ve nasıl çıkış yolları bulduğunu, karantina sürecini ve nefret söylemini konuştuk.

Katıldığın ilk Onur Haftasını hatırlıyor musun?

LİSTAG’in (Lezbiyen Gey Biseksüel Trans İnterseks Bireylerin Aileleri ve Yakınları Derneği) başından itibaren katıldığım Onur Haftaları’nı hatırlıyorum. Ama ondan önce Onur Yürüyüşlerine aktivist olarak gitmiş miydim açıkçası onu hatırlamıyorum, Kendi kişisel aktivizmim de LİSTAG’a endekslenmiş bir yerde (gülüyor) emin olamıyorum…

En iyi şeyi hatırlıyorum… 2008’de kurduk LİSTAG’ı ve o zamanlar çok az anne baba vardı yanımızda ve biz onları hep motive etmeye çalışıyorduk Lambdaİstanbul’daki arkadaslarla. O sırada Avrupa’daki LGBTİ+ aile örgütlenmeleriyle de ilişki içindeydim sürekli olarak ve çat diye, İtalya’daki LİSTAG diyebileceğimiz AGEDO, Floransa’da bir sempozyum düzenlemeye karar verdi ve biz Sema (Yakar) ve Günseli (Dum) ile oraya gittik. Konferansa katıldık. Konferansta çok güzel bir belgesel seyrettirdiler bize. Biz onu hüngür şangır ağlayarak seyrettik, İtalyanlar’in “Benim Çocuğum” belgeseli diyeyim sana…

Ve gitmeden önce sormuştum Roma‘dan Floransa‘ya gidiyoruz trende Sema’yla Günseli…. Mayıs ayı filandı herhalde “Bakın döneceğiz Onur Yürüyüşü olacak çıkar mıyız” filan… Onlar biraz tedirgindi. Yani yapabilir miyiz, ben çıkarım ama belki kocam/annem/babam bir şey der falan filan… Ama belgeseli seyrettik orada. Derken yine trendeyiz, bu sefer dönüş treninde. “Mete,” dediler “pankartları hazırla, bayrakları hazırla, çıkıyoruz.”

Onu çok iyi hatırlıyorum, şapkalar, güneş gözlükleri, ellerinde dövizler… Ve tam da Lambda’nın kapatılma davası var, dövizlerde “Çocuğumun Derneğine Dokunma” yazıyor… Böyle.

Yani resimlerden hatırladığım büyük LİSTAG pankartları filan değil, sadece iki üç kişi ve birer döviz… İnanılmaz ilgi uyandırdı tabii. Herkesten. Onu hiç unutamıyorum o ilk yürüyüştü. Sonraki yılları hatırlarsınız, daha hemen ondan sonraki sene LİSTAG biraz daha büyüyüp ilerleyince çocuklar, hemen bizi en öne aldılar LISTAG pankartıyla. Bir iki yıl öyle gitti ama biz tabii en önde olmak da istemiyoruz, politik olarak da hep “ne önünde ol ne arkasında ol yanında ol” noktasındayız. Bak artık ben de çocuklar diyorum, LGBTİ+lar tabii ki, yaş da ilerledi, içimde küçük bir anne yaşıyor. (gülüyor)

‘Alternatif çözümler ürettik’

“Annenim yanındayım”, “Babanın yanındayım” dövizleri hep oradan çıktı. İlk LİSTAG yaptı bunu, sonra işte “Öğretmeninim, doktorunum yanındayım” gibi dövizler görmeye başladık. “LGBTİ Hakları çocuğumun hakları,” “Lafı olan bana söylesin ben annesiyim”… Hep bunlar akıllarda kalan dövizler oldu. Böyle geçti ta ki yasaklar başlayana kadar. Ama durmadık yani çözümler ürettik bir kere bir şekilde hepimiz sokakta olmayı becerdik. En son yaptığımız şeyler son iki sene bizimkiler, üstlerinde bizim adapte ettiğimiz “Free Hug” tişörtleriyle çıkıyordu “Sarılalım Annem” gibi.

Öyle bir sürü çocukla sarıldılar son yıllarda ve şimdi de bu sene de böyle işte…

Karantina sürecinden nasıl etkilendiniz?

Bizimkiler, LGBTİ+ anneleri/babaları çok etkilendi bu süreçten çünkü bir kere bazıları 65 yaş üstüne takıldı, hiç evden çıkamadı. Bazıları sağlık nedeniyle çıkmak istemedi. Bu sene böyle bir dijital Pride‘ımız var. Gökkuşağı maskeleri üretttik, onları insanlara dağıttık, belki insanlar bakkala markete giderken kendi Pride’larını yaşarlar veya fotoğraflarını çekip sosyal medyada paylaşırlar bizi etiketlerler… Böyle alternatif çözümler ürettik ve oldukça da dijital etkinlik yaptık.

Onur Haftası’nın ilk etkinliklerinden birini yapmıştık, #evdekalma deneyimlerimiz; atanmış aile evlerine sığanlar-sığınanlar-sığamayanlar. İlk canlı yayınımızı yaptık. Global şirketlerle Zoom etkinlikleri yaptık. Bir yoğunluk içindeydik.

‘Devletle yapabiliceklerimiz artık çok kısıtlı’

Atanmış aileleriyle kalanlar için de zor bir süreç oldu. Size nasıl çağrılar ulaştı?

Bir kere danışma hattı çok çalıştı. Çünkü herkes evde o kadar rahat kalamıyor. LGBTİ+’ların evde kalma deneyimi çok farklı olabiliyor. Bazıları belki yeni açılmıştı ve aileleri biliyordu ama onları daha çok darladı evdeyken. LGBTİ+’lar çok aradılar.

Bazı translar evlerini kapatıp ailelerinin yanına dönmek zorunda kaldı, çalışamadılar, aç kaldılar, bunlar olumlu deneyimler değil.

Bizim Günseli‘nin oğlu Kerem Londra’da yaşıyor, videoda demişti “Annem beni ilk açılmamdan bu yana hiç darlamamıştı ama şu pandemi sürecinde daha çok darladı her gün arayacaksın, haber vereceksin diye…”  (gülüyor)

Nefret söylemlerinde son aylarda bir yükselme oldu. Aileler bundan nasıl etkilendi aileler?

Anne babaların çok siniri bozuldu. Öyle zamanlardan geçiyoruz ki iktidar sürekli bir öteki, bir düşman yaratmaya çalışıyor ama şimdi LGBTİ+’lara inanılmaz organize bir saldırı var. Bu çocuğunu kabullenmiş aileleri bile zorluyor. Yani onların açılma süreçlerini, kabul süreçlerini zorluyor… Çocukları için endişe ediyorlar, çocuklarının başına bir şey gelecek diye korkuyorlar. Haksızlar mi? Nefret söylemlerinden dolayı birimize bir şey olsa hangi karar alıcı ödeyebilir bunun vebalini? Hoş biz hep bedel ödüyoruz…

Elimizden geldiğince elimizdeki imkanlar ölçüsünde bununla mücadele etmeye çalışıyoruz ancak şunun çok farkındayız. Devletle yapabileceklerimiz çok kısıtlandı artık. O eskiden, Gezi ve Gezi öncesi öncesi yıllar, 24. dönem Parlamentosu gibi değil Türkiye. Bir rejim değişikliği var ve devlet bırak bizimle iletişim kurmayı bizi düşmanlaştırıyor, bizi hedef haline getiriyor. Bunun dışında kamuyla yapabileceğin şeyler belediyelerle kısıtlanıyor. E biz zaten sivil toplum olarak yıllardır her şeye koşmaya çalışıyoruz, bizi çağıran her yere gidiyoruz, hangi kurum ya da dernek bizimle bir şey yapmak istese buna zaman, enerji ayırıyoruz. Bir tek GONGO’lar (hükümet destekli ‘hükümet dışı’ örgütler) çağırmıyor (gülüyor) ama biz son yıllarda artık özel sektöre yöneldik.

‘Resmin tamamına bakmaya çalışın’

Bu bence LGBTİ+ hareketinin de çok fazla yol aldığı bir alan değildi. Kaldı ki firmalar da çok ilgi göstermiyordu ama bugün artık uluslararası firmalar çeşitliliğe ve kapsayıcılığa politikalarında çok önem vermeye başladı, onlar da bize gelmeye başladı biz de onlara yaklaşma başladık. Orada kazanacak çok kalp var, ben öyle tanımlıyorum. Bizim insan kazanmamız lazım, belki kulağa çok hoş gelmiyor yani ama ben şimdi şu dönemde devletle uğraşıp enerjimi harcamanın, Diyanet’e cevap yetiştirmeye çalışmanın bir anlamı yok onlar zaten sizi polemiğe çekmek istiyorlar. Bunda biz yokuz. Ne yaparlarsa yapsınlar, dünyanın gidiş hatını durduramayacaklar, bunu kendileri de biliyor. Zaten muhafazakarların en büyük sorunu muhafaza edememe kaygıları ve bundan dolayı korkuya kapılmış olmaları.

Belediyeler peki?

Beşiktaş bir kazanım olabilirdi ama şu an orada hiçbir şey yok gibi. Şişli’de Kent Konseyi’nde LGBTİ+ Meclisi var, uğraşıyor. Kadıköy LGBTİ+ meclisi biraz karışık bildiğim kadarıyla… Geçen belediye seçimlerinden önce biz İmamoğlu’nu Hollanda‘danın resepsiyonunda gördük, geldi sarıldı, LGBTİ+larla fotoğraflar çektirdi ama bu sene ne yapıyor bilmiyorum. Keşke bir resepsiyon verseydi belediye binasında? Ama İmamoğlu‘nun son açıklamalarını da gördük. Bir belediye başkanından beklediğimiz açıklamalar bu değildi. Ne derler… Herkese öpücük dağıtmanın alemi yok. Yani böyle bir siyasetçi tipi var artık bunu da kabullenmek zorundayız, dünyada böyle bir siyasetçi tipi var biz de bunun sonuçlarını yaşıyoruz. “Herkesin umudu İmamoğlu…” Ama öyle herkesin umudu olunca olmuyor işte. Neyse belki, LGBTİ+lar için göreceğimiz cesur icraatları olur…

Onur Haftası özel mesajın?

LİSTAG olarak buradayız, hep buradaydık, burada olmaya devam edeceğiz.

Benim Türkiye’de herkese, gençlere, özellikle LGBTİ+lara ve aktivistlere bir mesajım var, Nietzsche’nin sözüydü galiba “uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakar”. Karanlığa, kötülüğe, mutsuzluğa bakmayın, yoksa sizi içine çeker… Resmin tamamına bakmaya çalışın, hem mücadelemizde, hem de ilişkilerde.

Başka bir gezegene kaçabilir miyiz -2

Eminim siz de farkındasınızdır ama bir de ben söyleyeyim: İnsanların uzayda yaşayabilmesi çok zor. En başta, bol miktarda hava olması gerekiyor. Hava içerisinde de bize gereken element oksijen. Yaklaşık %20’si oksijen olan ve geri kalanı da bize zarar vermeyen bir gaz bu hava dediğimiz. Bizim metabolizmamıza da zarar vermeyen gaz, azot. Mesela %20 oksijen, %80 karbondioksit (CO2) olsaydı, yaşamamız mümkün olmazdı. Karbondioksidin oksijene oranı kırkta birden fazla olacak olursa nefes almamız zorlaşıyor. Bir insan günde yaklaşık 1,2 kg CO2 salıyor. Mesela Ay’a ilk inen Apollo 11’de üç astronot vardı ve aracın içindeki hava sadece 8 kg idi. Yani o kapsülün içindeki havayı her an temizlemeyecek olursanız hava kısa zamanda üç astronotu da öldürecek kadar CO2 içerir. Ama 11 günlük Ay yolculuğu için havadan CO2 filtreleseniz ve yerine de 35 kg oksijen koyarsanız bir sorun olmadan Ay’a gidip gelebilirsiniz. Ay yolculuğunda da bu yapıldı zaten.

Ay’a gidip gelmek için yaklaşık 800 bin km yol kat ediyoruz. Mars için ise 600 milyon km yol gitmemiz gerekiyor. İyimser tahminle bu altı ay sürüyor. Üç astronot için bu sadece tek yön için yarım tondan fazla oksijen taşımamız gerektiğini gösterir. Peki bu oksijeni taşımak yerine karbondioksidi parçalayarak tekrar oksijen üretsek? Olur, ama bu sefer de çok ciddi miktarda enerji gerekir ve uzayda enerji bulmak, özellikle de Dünya’dan uzaklaşırken, çok kolay değildir. Ayrıca, altı ay içerisinde pek çok şey yanlış gidebilir, bu nedenle de bu sistemlerin tümünün birkaç kat fazla güvenlik tedbirleri olması gerekir.

Sadece gitmek için 100 tonu aşkın ağırlık taşınmalı 

Bu sadece, oksijen. Bir de su var. Neyse ki suyu geri kazanmak epey daha kolay. Yalnız gene de yanınızda epey su taşımak zorundasınız. Peki bu insanlar ne yiyecekler? Her birimiz günde ortalama 1 kg besin tüketiyoruz. Üç kişi altı ayda yarım tondan fazla besin tüketecek demektir. Üç kişiyi içine koyduğumuz 6 m3 hacimli Apollo 11, 45 ton ağırlığa sahipti. Şimdi bu 45 ton ağırlığa yarım ton yiyecek, yarım ton oksijen, yarım ton da su ekledik. Elbette küçük bir problemimiz daha var, üç kişiyi 6 m3 hacmin içerisinde altı ay tutarsanız çıldırırlar, onun için bu hacmi en azından birkaç katına çıkartmanız gerekiyor ki bu da yerden fırlatmanız gereken ağırlığı 100 tondan fazla yapar. 

Şimdi teknolojimize bir bakalım: Apollo 11’i fırlatan Saturn 5 roketinin yüklü ağırlığı 2766 tondu. Bunun içindeki yakıtın ağırlığı ise yaklaşık 2500 ton. Yani 45 ton ağırlığındaki kapsülü fırlatmak için 2500 ton yakıt harcandı. SpaceX’in yeni uzay aracı ise 22.8 ton ağırlıkta ve bu araçla sadece Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkabiliyorsunuz. Aynı araçla Ay’a gitmeniz mümkün değil çünkü bu roketle atılan ve Ay’a gidebilecek aracın en fazla 8.3 ton olması gerekiyor. Denemeleri henüz başarılı olmayan Falcon Heavy ise Ay’a 26.7 ton götürebiliyor, yani Apollo 11’in yarısından biraz daha fazla. Bu roketi Mars’a bir uzay aracı göndermek için kullansak, taşıyabileceği yük en fazla 16.8 ton, bize gereken ise en azından 100 ton. Kısacası, Mars’a gidebilecek teknolojimiz en azından şimdilik yok.

Yalnız Mars’a yolculukla ilgili problemlere daha yeni başladık. Dünya’nın yüzeyinde mutlu mesut yaşayabilmemizi Dünya’nın atmosferine ve manyetik alanına borçluyuz. Dünya’nın atmosferi ve manyetik alanı olmasaydı Güneş’ten ve uzaydan gelen zararlı ışınlar ve parçacıklar Dünya’daki yaşamı hızlıca yok edebilirdi. Biliyorsunuz bu nedenle pilotların ve uçuş ekiplerinin belirli limitlerde uzun süre uçmaları yasaktır. Bunun nedeni de uçakların uçtukları yükseklikte atmosferin daha ince olması ve  çok fazla radyasyona maruz kalınmasıdır. Dünya’dan uzaklaştığımızda ise gerek atmosferin gerekse de manyetik alanın korumasından yoksun kalırız. Bu ise en az yedi ay sürmesi planlanan bir uzay yolculuğunda hücrelerimizin mutasyona uğraması, bizim de kanser olmamız ya da en azından kısır hale gelmemiz anlamına gelir. Bu radyasyona karşı uzay aracımızı izole etmeye çalışacak olursak da uzay aracının ağırlığı Mars’a gitmemizi engelleyecek kadar artar.

Bir de elbette bu işin maddi bedeli var. SpaceX’in en büyük başarısı, daha önce 1 kg yükü Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkartmanın 20000 USD olan bedelini 2000 USD seviyesine düşürmüş olmasıdır. Yakın Dünya Yörüngesi’ne çıkmak Mars’a gitmenin yaklaşık üçte biri enerji gerektirir. Gene de bu, üç astronotu Mars’a taşımanın bedelini kişi başı 200 milyon dolar seviyesine indirmiştir.

NASA’nın 15 yıldır Mars yüzeyinde keşif faaliyeti yürüten gezgin uzay aracı Opportunity, araştırma misyonunu geçen yıl sonlandırdı.

Gidebilseniz bile dönemezsiniz

“İçinizden çok da bir para değilmiş, veren çok olur” dediğinizi duyar gibiyim. Onun için neyi hesap ettiğimizi hatırlayarak devam edelim: Üç astronotu, muhtemelen kanser olma pahasına, 2m  x 2m x 3m bir hacmin içerisinde altı ay hapsederek Mars’a kadar götürmenin bedeli kişi başı 200 milyon dolar.

Bu kişileri Mars’a indirmek ya da en azından Mars’ın yörüngesine sokmak istersek durum biraz daha zor, çünkü enerji ihtiyacımız daha da artıyor. Mars’a inebilmenin zorluğu Mars’ın atmosferinin çok ince olmasından kaynaklanıyor. Yani Dünya’nın atmosferinde olduğu gibi atmosferi fren yapmak için kullanamıyorsunuz, epey tehlikeli manevralar yapmak zorundasınız. Tüm bu manevraları başarıyla tamamlarsanız ve şansınız yaver giderse Mars’ın yüzeyine sağ salim inebilirsiniz. Bundan sonra yaşamınızın kalan günlerinde size başarılar çünkü hesabımızın içerisine sizi orada sağ tutacak veya geri getirecek hiçbir şeyi dahil etmedik.

Elon Musk’ın Mars yüzeyinde kurmak istediği koloninin canlandırması.

Diyelim sizi Mars’a indirmedik ama etrafında birkaç tur atıp geri getirdik. Sırf sizin 100 tonluk uzay aracınızı geri getirmek için 900 ton yakıt harcamamız gerekiyor. Yani buradan fırlatmamız gereken uzay aracı 100 değil 1000 ton olmak zorunda eğer sizi geri getireceksek. Tabii faturamız da kişi başına 2 milyar dolara çıktı.

Bir de Mars’ın yüzeyine indikten sonra geri gelecekseniz bunun sonuna bir sıfır daha eklemeniz gerekiyor. Ayrıca bu da en ucuz hesap, fazla enerji harcamadan gidip gelinen yörünge. Tek problemi gittiğiniz zaman en az 15 ay Mars’ta kalmanız gerekiyor. Sizi Mars’ın yüzeyinde 15 ay yaşatmak için gerekenleri taşımak da %20 daha eklese, 15 aylık Mars tatili, kanser olma bedeli hariç kişi başı 24 milyar dolara geliyor. İyi eğlenceler.

Haftaya ütopik bir gelecekte Dünya dışına nasıl seyahat edilebileceğini ve nerelerde nasıl yaşanabileceğini konuşacağız.

Yazının ilk bölümü için tıklayın

Demir-lastik tekerlekler ve taksi

Kentte bir yerden bir yere ulaşmak için neler yaparız?

Yürürüz.

Bir araç kullanırız.

Nasıl bir araç? Bunu birçok farklı bakımdan düşünmek mümkün: Kullandığı enerji (ve teknoloji) türü, ulaşımın/ taşımının amacının birey mi toplum mu olduğu, biraz daha teknik bir terim kullanacak olursak nasıl bir taşıma “mod”u olduğu vb.

Kent içindeki taşıma/ taşınma/ ulaşım işlevi, her durumda bir maliyete sahip. Bu maliyet, ekolojik olarak veya ekonomik olarak hesaplanabilir. Ya da, bunların her ikisini birlikte değerlendirerek, kentsel maliyeti, hangi toplumsal sınıfının sorunlarını azalttığı ya da eksilttiği açısından da okuyabiliriz.

Dünyanın bütün kentlerini ve ulaşımın bütün modlarını ve bunların maliyetlerini tartışmak için, böylesi küçük bir metin çok yetersiz. Ama İstanbul’un taksi sorunu olanca sıcaklığıyla önümüzde durduğuna göre, yukarıda çeşitli boyutlarına değindiğimiz kentsel ulaşım sorunundan, bazı düşünceleri ve kavramları ödünç alarak, sorun üzerinde yapılan açıklamaların anlamlarının nasıl değerlendirilebileceği üzerine biraz konuşabiliriz. Böylece tartışmayı belki biraz daha net olarak görebilir, (usul-usul taşımakta olduğumuz “küçülme” düşüncesini de zihnimizde gerilere itmeden) bazı kavramları biraz cilalayabiliriz belki? Galiba şu soru ile başlarsak, diğer kapıları açmak için, portföyümüzde daha çok anahtar olacak:

Kent içi ulaşımdaki temel sorunu yaratan nedir ve kimdir?

Bir kent zararlısı: Otomobil

Bu sorunun yanıtı çok açık: Yukarıda karaladığımız birçok boyut açısından yanıt, “otomobil”dir. Kentin çözülmesi en güç sorunlarının odağında bulunan nesne/ aygıt/ teknoloji veya kavram hatta ideolojinin adıdır otomobil.

Kabaca baktığımızda bile hemen görürüz ki kentlerde ulaşım çok büyük bir oranda özel otomobillerle veya kamu taşıma araçlarıyla sağlanır. Herkes bilmektedir ki kamu taşımacılığı hem daha çok hizmet üretir hem daha küçük birim maliyetle çalışır hem de genellikle daha az veya göreli olarak az kirleticidir. Bu nedenle, kentlerdeki kamu taşımacılığı verimlidir. Buna karşılık özel otomobille sağlanan ulaşım verimsiz, pahalı, kirletici ve her şeyden önemlisi kent içi ulaşım altyapısını genellikle felce uğratan-tıkayan, çalışmaz-kilitli hale getiren ve çoğu kez (elbette kullanılan ulaşım moduna göre) kamu taşımacılığını da çalışamaz hale getiren bir araçtır.

Otomobilin bir kent zararlısı olarak, kent düşmanlarının başında olduğunu uzun-uzadıya açıklamaya gerek bile yok artık.

Kentte yaşayan sınıflar açısında bakarsak, yine kabaca kamu taşımacılığının çalışan sınıflar, emekçiler, dar gelirliler ve yoksullar için, özel taşımacılığın da orta ve orta üst sınıflar için olduğu kolayca görülür.

Eğer “otomobil ideolojisini” hesaba katmazsak böyledir, ama otomobil ideolojisi, dünyanın bütün kentlerinde yaşayan bütün sınıfların bütün insanlarını büyüler. Otomobil öyle bir çekicilik yaratır ki kamu taşımacılığı, hantal ve işe yaramaz, insanları bir-yerden bir yere götüremez bir zaman kaybı olur ve otomobil de özgürlüğün, işini etkin ve prestijli bir biçimde yapabilmenin, hafta sonunda çocuklarının kralı olup ailesini mutlu eden baba olmanın aracı haline dönüşür.

Kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı 

Kentsel ulaşımda asıl karşıtlığın yayalar ve organik enerjiyle araç kullananlarla (şimdilik bu grupta, sadece bisikletlilerin olduğunu düşünelim) motorlu taşıt kullanıcıları arasında olduğunu düşünebiliriz. Ancak Türkiye’deki kentler için inorganik (ve hemen her zaman kirletici) enerji kullanan motorlu araçlar karşısında ilk grup o denli küçüktür ki, kent içi ulaşımda bu kategoriyi de bir yana bırakabiliriz.

Motorlu araçlarla sağlanan kent içi ulaşımda ve kentin ulaşım altyapısının paylaşımında temel sorunun kamu ve özel taşımacılık karşıtlığı olduğunu söyleyebiliriz. Burada kamu taşımacılığının tanımını yapmak ve hangi araçların kamu taşımacılığının bir parçası olarak sayılacağını belirlememiz gerekecektir. Ama kamu taşımacılığı, kamu taşıma aracı kabaca nedir?

“Kentlilerden herhangi birinin, bulunduğu yerden varmak istediği başka bir yere ulaşmak için kullanımına açık olan (ya da bunu sağlamak için) sunulmuş bir taşıma aracı” olarak tanımlayabiliriz. Kamu taşımacılığını hizmeti, genellikle kamu (merkezi ya da yerel) yönetimleri tarafından, hizmet amacıyla sağlanır, ama özel sektör tarafından, kar amacıyla sağlanması da söz konusu olabilir.

Yayalık ve bisikletlileri unutmadan kent içi ulaşım

Kent içindeki raylar üzerinde ya da lastik tekerleklerle, suda yüzen veya teleferik vb. gibi kablolara asılı olan kamusal taşıma araçlarıyla ve işletim sistemleriyle/ teknolojiyle, kentte ulaşım işlevini sağlanması, “kamu taşımacılığı” olarak adlandırılabilir. Bu durumda, kentsel-kamu taşımacılığı, karada/ karasal altyapıları kullanarak, suyollarıyla/ su altyapılarıyla ve bazen havada asılı kablo-ray sistemleriyle büyük kitlelerin ulaşım gereksinimini, genellikle hızla-etkinlikle karşılayan sistemlerdir.

Amacı kentli kitleyi çabuk ve güvenilir bir biçimde, kentin içindeki bütün başlangıç noktalarından-bütün varış noktalarına götürmek olan bu sistemin alt yapısını kurmak ve bu altyapıdan yararlanarak hareket eden araçları (kamu sektörü veya özel sektör eliyle) düzenli ve sistematik bir biçimde işletmek, işleyişin eşgüdümünü ve denetimini sağlamak genellikle kent yönetimlerinin görevidir. Sistemin çeşitli modları birbirine eklemlenerek kent içi ulaşım gereksinimi karşılanırken, buna motorlu olmayan ulaşım türlerinin de (yayalık ve bisikletlilik) katmayı da unutmadan sisteme ve araçlarına bir göz atalım:

Kentsel ve kamusal bir taşıma aracı olarak taksi

Yer altından (metro vb.) veya yer üstünden (banliyö) ya da havaya asılı raylardan giden trenler/ tramvaylar, su yüzeyinde hareket eden küçük-büyük tekneler, karayolu altyapısı üzerinde hareket eden büyük (körüklü) ya da küçük (midibüs) her türlü lastik tekerlekli (özel veya kamu) otobüsler ve en sonunda da genellikle kent yoksullarının/ orta hallilerinin icadı olan dolmuşlar… Ancak yukarıdaki tanımı/ tartışmayı dikkate alınca, taksilerin de kamu taşımacılığının en uç noktasına yerleştirilmesi gerektiği sonucuna kolayca ulaşabiliriz. Bir özel otomobille aynı dış görünüşte olsa da taksiler, kentsel-kamusal taşıma araçlarıdır.

Kent içi taşıma gereksiniminin, dünyanın bütün kentlerinde büyük bir oranını (otobüs-dolmuş-taksi dahil özel sektör veya kamu eliyle) sağlayan kamu taşımacılığı, eğer özel ulaşım araçlarına (bireysel otomobillere) göre öncelikli olabilseler, işlevlerini hem daha hızlı ve sağlıklı, hem daha ucuz ve çok daha az kirlenme yaratarak yerine getirebilirler.

Kent içi ulaşım gereksiniminin karşılanmasını, yeniden birbirine eklemlenen modların en uç saçaklanması olan taksileri de hesaba katarak yeniden düşünelim: İstanbul’a Belediye’nin istediği gibi 6.000 taksinin daha eklemlenmesi ne anlama geliyor?

Ancak bu sorunun yanıtlanabilmesi için sermaye yatırımıyla/ kar amacıyla ve kapitalizmin (pazar ekonomisinin) kurallarına göre işleyen bir sistemin, kamu taşımacılığına eklemlenmesindeki sorunların adını koymamız gerekir.

Kamu taşımacılığı, doğası gereği doğal tekel anlamındaki bir kentsel altyapı üzerinde, genellikle (ülkede kapitalizm geçerliyse) pazar ekonomisinin “tekel” koşullarına göre ve kar amacıyla değil, hizmet amacıyla işleyen bir sistemdir. Sisteme katılan özel sermaye de tekel koşullarına göre çalışır. (Gördüğünüz gibi karmaşık ve çok çelişkili bir işlev alanı…)

Kapitalist ekonomilerde, (arsadan-plakaya-gıdaya kadar her alanda) “rant” ve “spekülatif rant”, kentsel ekonominin temel işleyiş motifidir. (Rantın, kapitalist ekonomilerde mekansal içerikli bir kavram olduğunun altının çizilmesi yararlı olacaktır.) Rant genellikle, kentin kamu yönetimiyle (ama Türkiye’de “yüzük taşı” durumlarında, merkezi yönetimle de) sermaye sahiplerinin yaptığı (açık-kapalı) müzakereler ve politik tartışmalarla yönetilir. Spekülatif rantların sınır alanları, (hatta taksi plakaları söz konusu olduğunda, rant alanı içinde –Bağcılar- özel alt-rant mekanizmalarının etki alanı), hizmetin fiyatı ve her bakımdan güvenilir bir işletmenin denetimi vb. gibi sorunlar dengelenmeye çalışılır. Bu açıdan kamusal taşıma sistemleri, hem çok dinamik ve kaypak hem de politik gerilimi son derece yüksek, kentsel politika alanlarından biridir.

Bütün bu “önbilgiler” çerçevesinde şimdi artık İstanbul Taksiciler Odası’nın ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ne kadar haklı olduğu tartışmasına kentin kamusu ya da kamusal taşımacılık sistemlerini her an kullanan/ kullanmak zorunda olan kentli yurttaşlar olarak özel otomobilleri ve bisikletleri/ yayaları ve bütün gelir gruplarını ve toplumsal sınıfları, kadınları ve erkekleri, çocuktan yaşlıya her yaş grubunu ve bireysel olarak olağanüstü hallerin yaşamımızdaki yerini dikkate alarak yeniden düşünebiliriz.

Belki “haklıyı ve haksızı” ayırt etmek için değil, sadece ne olup-bittiğini, tartışmanın ne anlama geldiğini kendi konumunuzdan değerlendirmek için…

[email protected]

*

Not:

Henüz, kamu taşımacılığında sistemlerin mekanik ve işletim teknolojilerindeki gelişimleri ve bunun ivmelenmesini, tartışmaya katabilmiş değiliz. Eğer bu konu ve “küçülme hipotezi tartışmaları çerçevesinde, taksiler nerede duruyor?” sorusu ilginizi çekiyorsa, tartışmaya gelecek hafta da devam edebiliriz…

 

Sinop’ta referans reaktöre şirketsiz ÇED

Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) özünde projelerin çevre üzerindeki etkilerinin tespit edilerek tedbirlerin alınmasını amaçlar. Planlama aşamasından başlayarak inşaat, işletme ve faaliyetin sona erdirilmesi dahil tüm süreçler kapsam dahilindedir. Ne var ki son beş yıldır teoride sistematik değişikliklere uğratılan, pratikte politik karar mekanizmalarının kontrolüne giren ÇED raporları artık formalite icabı hazırlanıyor. Raporlarda yer alan subjektif yorum ve genelleme içeren ifadeler dahi başvuru şirketinin onaylanmama gibi bir kaygı duymadığının en önemli göstergesi. Nitekim gerek halkın katılımının gerekse takibinin hak olduğu süreçlerde sivil toplumun itirazları dikkate alınmadığı gibi üç bin sayfaya varan nihai ÇED raporları 10 gün içinde siyasi yetkililerin eliyle onaylanıveriyor.

Yukarıda resmini çizdiğim süreçler Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nde (NGS) deneyimlendiği gibi Sinop‘ta kurulmak istenen nükleer santral projesinde de yaşanıyor. Ancak santral alanının yakın çevresi üzerindeki etkisinin değerlendirmeye açıldığı bu projenin ne geçerli bir anlaşması var, ne de reaktörlerin inşaatı için görevlendirilen bir şirketi! Hatırlayacağınız gibi, iki yıl önce ÇED başvuru dosyasını sunduktan sonra Sinop nükleer santral projesini gerçekleştirmeyi taahhüt eden Japonya, 2018 yılının başında Milletlerarası Anlaşma‘dan (Hükümetlerarası Anlaşma) çekilmiş, reaktörlerin yapımı için görevlendirilen Mitsubishi-Areva konsorsiyumu da sonlandırılmıştı. Lakin bu gelişme ÇED hazırlık dosyasının nihai ÇED başvurusuna dönüşmesine engel olmadı. Üstelik ÇED yönetmeliğine göre aynı yıl şubat ayında halkın katılımı önlenerek halkın katılımı toplantısı yapıldı ve bir sene sonra Sinop’tan sivil toplum örgütlerinin toplantıya katılması önlenmesine rağmen İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu (İDK) toplantısı Ankara‘da gerçekleştirilmiş sayıldı.

Efsane EPR Flamanville 3 ‘Referans reaktör’

Japonya Hükümeti ile Milletlerarası Anlaşma’nın son bulmasının Sinop’ta bir nükleer santral projesinden vazgeçildiği anlamına gelmediğinin altını daha önce defalarca çizmiştik.  Nitekim Japonya’nın çekildiği projenin hayata geçirilmesi için 30 Mart 2020 tarihinde nihai ÇED başvurusunu yapan merci, Mitsubishi devredeyken %49 hisseye sahip olacağı belirtilen EUAS International ICC Merkezi Sinop Nükleer Güç Santrali(NGS) Jersey Adaları Türkiye Merkez Şubesi adına Assystem ENVY Enerji ve Çevre Yatırımları A.Ş. oldu . Nihai ÇED raporunun en ilginç tarafı ise ortada teknoloji sahibi yatırımcı şirket yokken projenin çevre üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi için Flamanville 3 tipi reaktörün“referans reaktör” ilan edilmiş olması. Yani ÇED hazırlık dosyası sunulduğu zaman projenin %100 sahibi durumundaki Japonya’nın denenmemiş Atmea 1 tipi reaktörüne niyet edilmişken Fransa‘daki nükleer endüstrinin dünyayı donatmak istediği üçüncü nesil basınçlı su reaktörüne (EPR-European Pressurized Reactor)’ kısmet denilmiş görünüyor.

Flamanville 3 reaktörünün inşaatı

EPR, Fransa’da Areva yapımı olan bir reaktör. Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu (WNISR) 2019′ da yer alan bilgiye göre Flamanville Nükleer Santrali‘ndeki önceki basınçlı su reaktörlerinin yanına 2007’den beri katmak isteyip inşaatı 13 yıldır bir türlü tamamlanamadığı için işletmeye alınması en son 2022’ye ötelenmiş olan Areva’nın “yeni” ürünü. EPR reaktörüyle ilgili skandalı sizlere “Areva’nın üretim süreçlerinde 400 uygunsuzluğun tespit edildiği” haberimizle aktarmıştık. Bununla birlikte ÇED raporunda “referans reaktör” olarak karşımıza çıkan Flamanville 3’e kurulan EPR reaktörünün 2012 yılında operasyona alınacağı umularak 3,6 milyar dolar öngörülen maliyetinin bugün 13 milyar dolar ‘a ulaştığını da belirtelim.

Flamanville 3 ile bazı farkları olsa da yine EPR yatırımlarından bir diğeri de Finlandiya‘da 2005’ten beri inşaat halinde olan ve en son 2021’de tamamlanacağı taahhüt edilerek maliyetlerini dörde katlamış olan Olkiluoto 3 reaktörü. Benzer şekilde EPR reaktörlerini Çin’de operasyon halindeki Taishan 1 ile 2’ile; Birleşik Krallık‘ta inşaat sürecindeki Hinkley Point C ve henüz başlangıç aşamasında olan Sizewell C ile, 12 civarında projeyle Hindistan’da ve Afrika‘da görüyoruz. Dolayısıyla bu şekilde büyük resmi görmek mümkün olduğunda Türkiye’nin Sinop’ta nükleer santral projesinde ısrar etmesiyle önceden TAEK, 2018 yılının Temmuz ayında 702 No’lu KHK ile kurulan Nükleer Düzenleme Kurumu (NDK) kadrosuna geçen temsilcilerin küresel politika arenasında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile aynı yıl Eylül ayında imzaladığı beş yıllık anlaşma da daha bir anlamlı hale geliyor.

Türkiye’nin sırtına yeni kambur

Yukarıda bahsi geçen projelerin bir ortak noktası reaktörlerin EPR olması ise diğer bir ortak noktası da bu projelerin planlanan yatırım sürelerinin dışına taşarak öngörülen maliyetlerini neredeyse üçe katlaması. Dolayısıyla Sinop NGS için, bu nihai ÇED raporunda yazıldığı gibi 2021’de kazı çalışmalarına başlanarak 2031’de faaliyete geçmesi gerçeklerden uzak. Kaldı ki, tek bir reaktör için bu gecikmeler yaşanırken Sinop’ta dört reaktörün kurulması gecikmelerin maliyet anlamına geldiği gerçeğiyle yurttaşların sırtına yeni bir ekonomik külfet binmesi demek. Şüphesiz bir nükleer santralin kurulmasıyla oluşan ekolojik ve toplumsal zararlar rakamsal olarak hesaplanıp ekonomik maliyetlere eklenebilseydi hiç bir yatırımcı şirket böylesi bir doğa tahribatında bulunmaya cüret edemezdi. Ne var ki maddi maliyetlerin yurttaşların elektrik faturasına yansıtılması projeleri şirketler için karlı hale bile getirebiliyor. Bu nedenle Akkuyu’da, Sinop’ta nükleer santraller için ayrılan alanda bu tesisler daha kurulma aşamasındayken yapılan çevre katliamı da devletin ve şirketlerin gözünde bir kayıp değil.

Sinop İnceburun’da nükleer santral tesisine tahsis edilen alan

Kesilen 1 milyon ağacın yerine nükleer atık deposu

Sinop’ta bu proje için çevre katliamının önünü ilk açan hareket Tarım ve Orman Bakanlığı‘ndan Enerji Bakanlığı‘na 10 kilometrekarelik arazinin aktarılması olurken, 1415 stadyum büyüklüğündeki alanda 1 milyona yakın ağaç kesilmesinin de taşlaşmış vicdanlarda bir karşılığı yok! Ne var ki kamuoyunun yükselen tepkisini baskılamak için siyasi temsilcilerin o gün yaptıkları “gençleştirme” açıklamalarının nükleer karşıtlarının iddia ettiği gibi gerçeği yansıtmadığı bu ÇED raporuyla ispatlanmış oldu.

Zira Sinop NGS için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yapılan nihai ÇED başvurusunun en can alıcı noktası atıklarla ilgili. Raporda açıkça Nükleer tesisin kurulması amacıyla Enerji Bakanlı’ğına devredilen 10 kilometrekarelik alanın santralin kullanım ömrü tayin edilen 60 yıl boyunca geçici atık depolama alanı olarak kullanılacağından ve bu atıkların Türkiye Hükümeti’nin sorumluluğu altında TAEK* tarafından kurulacak olan bertaraf tesisisinde nihai olarak bertaraf edileceğinden bahsediliyor. Öyle görünüyor ki Türkiye’de siyasi iktidar ilk nükleer reaktörün kurulduğu 1942 yılından bugüne kurulamamış, 2004’ten beri Finlandiya’da tek örneği inşa edilmeye devam edilen Onkalo Nihai Atık Deposu‘nun bir benzerini ya da kendi deyimiyle “atık bertaraf merkezini” nükleer santral kurmaktan daha da maliyetli süreçleri üstlenmek suretiyle göze almış.

Dışa katmerli bağımlılık

Nihai ÇED raporunda nükleer karşıtlarının on yıllardır savunduğu; siyasi iktidarın inkar etmesine rağmen bir diğer itirafı da projenin “yerli ve milli”liğine ilişkin. Nitekim nihai ÇED’de nükleer santral projesi için nükleer yakıtın Avustralya, Kuzey Amerika, Kazakistan, Rusya, Güney Afrika, Nijer (ÇED raporunun 6. sayfasında Nijerya olarak yanlış yazılmış) ve Namibya gibi tedarikçi ülkeler ile yapılacak olan uzun dönem anlaşmalar vasıtasıyla ve deniz yoluyla temin edileceği konusuna yer verilmiş. Nükleer yakıtın diğer ülkelerden alınacağı ve yabancı teknolojiyle kurulan nükleer santralin Akkuyu için de geçerli olduğu gibi dışa bağımlılığı arttıracağı aşikar. Öte yandan Sinop NGS için yapılan bu nihai ÇED’de deniz yoluyla getirileceği beyan edilen yakıtın İstanbul Boğazı‘ndan geçirilmesi halindeki oluşabilecek risklere nihai raporda yer verilmediğini de not düşelim.

Sinop NGS projesi ve onun “nihai” ÇED’i ele aldığım yalnızca bir kaç ana başlıkta bile bir çok yeni sorun, külfet barındırırken Türkiye’nin geleceğinin her yönden ipotek altına alınması anlamına geliyor. Kaldı ki özü itibariyle normalde ekolojik riskleri haiz olan bir nükleer santral yatırımının 3284 sayfalık raporunda “referans reaktör” faraziyesi üzerinden çevreye etkisinin ne derece doğru ve gerçekçi hesaplandığı da kocaman bir soru işareti. Zira adına nihai ÇED denen bu raporda güncel olmayan, Atmea 1 reaktörü için başvuru dosyası olarak hazırlanmış olduğu haliyle kalan, bu yazıya sığdıramadığım, siyasi karar mekanizmasının dışındaki bilirkişilerin incelemesine muhtaç bilgiler dikkati çekiyor.

Sinop İnceburun Yarımadası’nın yedi yıl önceki halinden bir görüntü

Sinop NGS Projesi ÇED başvuru sürecinden itibaren aynı Akkuyu’da olduğu gibi toplumun müdahalesinden kaçırılmak istendiği için raporun 3284 sayfa olduğu şeklinde yorumlamak, nükleer karşıtlarının yargılanmasına varan antidemokratik süreçlerle birlikte düşünülürse yanlış olmaz. Ne var ki bir diğer neden de santralin kurulmasının vereceği zararın kapsamının büyüklüğüdür. Zira bugüne kadar 1 milyona yakın ağacın kesilmesiyle doğa katliamı anlamına gelen projenin inşaata başlanması, operasyona geçilmesi halinde çevre bitki örtüsüne; tüm canlılara; yer altı ve üstü su varlıklarına; yakın köylerdeki tarım, hayvancılık, balıkçılık gibi geçimlik işlere ve ayrıca Hamsaroz Koruma Alanı’na komşu olması nedeniyle endemik bitki ve hayvanlara hayvanlara, olumsuz tesir etmeyeceğini iddia etme zarureti var.

Nitekim ÇED’in 93. sayfasında “NGS saha seçimi için eleyici bir IAEA kriteri yoktur. Sinop saha koşullarının, nükleer güvenlik olaylarını önleme, tespit etme, geciktirme ve uygun şekilde müdahale kabiliyetine bir engel teşkil etmediği sonucuna varılmıştır” gibi ifadeler bilumum yerlerde pırtlarken 4. 12 Sonuç kısmında “Saha Araştırma ve Yer Seçimi aşamalarında yapılan analiz ve değerlendirmeler sonucunda, Sinop NGS alanının, NGS yapımı ve işletimine uygun olduğu görülmüştür”ibaresi bir duvar gibi karşımıza çıkıyor. Ne diyelim, şu yukarıdaki resimde artık var olmayan ağaçların hatrı ve yarınlarımız adına: Duvarlar yıkılmak içindir!

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.)

 

Betül Çavdar anlatıyor: Tek yol çim mi?

Bahçelerde, parklarda, refüjlerde ve yol kenarlarında yer örtücü olarak kullanılan tek bitki çim artık. Peki, günlük hayatımızın vazgeçilmez parçası haline gelen çim nasıl bir bitki? Çimin su ayak izi ve ekolojik maliyeti nedir? Bu bitki kentimizi ve bahçelerimizi yeşillendirmek için gerçekten uygun bir tür mü? Yoksa çim yeşil badanadan başka bir şey değil mi?

Bu soruları Açık Radyo’da iki haftada bir yayınlanan Sudan Gelen’e konuk olan Peyzaj Mimarları Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Betül Çavdar ile konuştuk. (Programın ses kaydına buradan ulaşabilirsiniz. ) 

Akgün İlhan: Artık hangi parka veya bahçeye baksak yer örtücü olarak sadece çimi görüyoruz. Bu bitki nasıl oldu da her yerde kullanılan bir tür haline geldi?

Betül Çavdar: Çimin açık yeşil alanlarda yaygın biçimde kullanılmaya başlaması 1946 yılına denk geliyor. 1950’lerde ise çim alanlarda kullanılmak üzere yeni çim çeşitleri ıslah edilmeye başlanıyor. Ancak daha geriye gidecek olursak 19.yy’ın ikinci yarısında sanayi devrimiyle toplumlarda kentleşme ivme kazanmış. Bu kontrolsüz kentleşmeyle birlikte insanlar doğal çevrelerinden uzaklaşıp yapıların içine hapsolmaya başlıyor. Bunun sonucu olarak da doğaya özlemin artması ve doğayla temasın gerekliliğinin anlaşılması bir asır kadar bile sürmüyor. Ve kentlerde doğa parçaları yaratma talebi ortaya çıkıyor. Sosyo-ekonomik ve sosyokültürel olarak kim olursa olsun her insan doğayı gözlemlemek ve ona dokunabilmek istiyor.

Modern çağlarda ‘asaletin’ simgesi

Bunun için de gerek kamusal alan gerekse özel mülkiyet içerisinde açık yeşil alanlar oluşturulmaya başlanıyor. Ancak Yuval Noah Harari Homo Deus kitabında daha farklı ve başlangıcı daha gerilere giden bir çim tarihinden bahsediyor ve şunları belirtiyor[i]:

Taş Devri’ndeki avcı-toplayıcılar mağaralarının önü daha hoş görünsün diye çim yetiştirmezlerdi. Atina Akropolisi’nde başkent Roma’da, Kudüs Tapınağı’nda veya Pekin’deki Yasak Şehir’de de ziyaretçileri karşılayan çim alanlar yoktu. Özel mülkler ve kamu alanlarında açık yeşil alan yaratma fikri Orta Çağ’ın sonlarına doğru Fransız ve İngiliz aristokratların şatolarında doğdu. Modern Çağ’ın başında ise bu alışkanlık iyice kök salarak çim asaletin sembollerinden biri haline geldi.

Özellikle çim biçme makineleri ve otomatik sulama sistemlerinin olmadığı eski devirlerde çim çok fazla zahmet ve emek gerektirdiği halde karşılığında hiçbir değerli ürün vermiyordu. Hayvanlar çimi yemedikleri için çim alanlar üzerinde hayvan bile otlatmak mümkün değildi. Zaten yoksul köylülerin değerli topraklarını ve zamanlarını çim için harcayacak lüksü de yoktu.

İskoçya’da Glengorm Kalesi / Fotoğraf: Gerry Zambonini

Şatoların girişindeki alan çimse bu şatonun sahibinin varlığını ve gücünün göstergesiydi. Bu “o kadar çok toprağım ve hizmetkârım var ki bu yeşil fanteziyi karşılayabiliyorum” demenin aleni bir beyanıydı. Çim alan ne kadar bakımlı ve genişse hanedan o kadar güçlü demekti. Bir dükü ziyaret ettiğinizde çimleri bakımsızsa onunda sıkıntı içinde olduğu bilirdiniz”.

Aslında insanlık tarihi boyunca herhangi bir değerli ürün vermeyen bitkilerin statü sembolü olması ilk defa çimle gerçekleşmedi. Michael Pollan Arzunun Botaniği[ii] kitabında bize lalenin yolculuğunu farklı bir yerden anlatıyor. Laleyi, 17. yüzyılın ilk yarısından başlayarak bir ulusu sarsan ve ekonomisini neredeyse mahveden kısa ve yaygın bir çılgınlık olarak tanımlıyor Pollan. Ancak lalenin çimden farklı olarak estetik zevke daha fazla hitap ettiği de açık. İnsanlık tarihi sürecinde yüksek statüde yıldız olan bitkiler kolay kolay arzu nesnesi olmaktan kurtulamıyor. Çim alanların geçmişten gelen bir statü işareti olması alışkanlığı, onu çiçekli ve geniş popülasyonlu bitkilerden daha estetik gösteriyor. Üstelik ülkemiz gibi Akdeniz ikliminin hâkim olduğu yerlerde bakım maliyeti çok yüksek, hastalık ve zararlılara direncinin çok daha az olmasına rağmen çimden vazgeçemiyoruz.

Masraflı, zahmetli ve zehirleyici

Çimin sulanması, gübrelenmesi, ilaçlanması ve kısacası bakımı diğer yer örtücü türlere göre daha zor ve masraflı değil mi?

Çim ve diğer yer örtücüler kıyaslandığında çim çok daha hassas ve şımarık bir yer örtücü. Bir kere ilkbahardan itibaren sürekli bakım istiyor. Uzayınca da hemen biçilmeli ki bu süreler hiç de uzun aralıklarla değil. Çim bolca sulanmalı ki sulandıkça daha kısa sürede biçime gelsin. Eğer bir alanda çim yetiştiriliyorsa bir kere çok fazla su kullanılacağı ve kullanılan suyun “kimyasal ilaçlarla” zehirleneceğini bilmek zorundayız. 1 metrekarelik çim alanın sulanması için 10 litre su gerekiyor mesela. Herhangi bir çim alan kimyasal besin desteği, gübre ve ilaç kullanılmadan yaşatılamıyor. Bunun tarım zehri ve işçilik maliyeti de göz önüne alındığında diğer yer örtücülerden çok daha masraflı, zahmetli ve zor bir süreçten bahsediyoruz. Üstelik özellikle kentlerde ve çocukların ulaşabileceği alanlarda kullanılan çim, aşırı kimyasal kullanımı ile alerjik hastalıklara neden olabiliyor. Yani aslında estetik, ekonomik ve ekolojik açıdan çim, iklime uygun kullanılan yerel yer örtücülerle mukayese edildiğinde yeşil zehirdir.

Artık günümüzde çimi halı gibi rulo yapıp seriyorlar. Bu sağlıklı bir uygulama mı? Bir toprakta uzun süre çim ekildiğinde toprakta ve biyoçeşitlilik üzerinde ne gibi etkiler ortaya çıkabilir?

Rulo çim tohum uygulamasına göre daha az riskli ve hızlı bir yöntem olması nedeniyle uygulamacılara çok cazip geliyor. Çünkü uygulayıcı görevli tohum tercih ettiğinde hem tohumları hızlı yeşertebilmek hem de zararlıların çim tohumlarını taşımalarını önleyerek nispeten homojen bir dağılım gösterebilmesi adına çok daha fazla ilaç, gübre ve besin maliyetini göze alıyor. Rulo çimde bu maliyetlerin daha altında bir bedel ve iş gücüyle kısa zamanda homojen ve riski tohumdan üretilen çime göre çok daha az olan bir süreç yaşanır. Ancak çimin yayılıcı bir tür olduğunu göz önünde tutarsak rulo şeklinde taşınan köklü çim strese girer ve daha fazla yayılmaya çalışır. Yetiştirildiği alanlara bakılacak olursa rulo çim yetiştiriciliği büyük arazilerde tek çeşit denilebilecek -çünkü çim tohumlarının farklı türleri olsa da birbirlerine besin, su, hastalık ve zararlı direnci olarak çok yakındırlar- şekilde gerçekleştirildiği için, her monokültür üretimde olduğu gibi toprakta organik madde ve mikroorganizma miktarında azalma sorunları ortaya çıkar. Bu nedenlerle alanda biyoçeşitlilik azalır ve dolayısıyla toprak yapısındaki zenginlik tehdit altına girer.

Üstelik yetiştirdikleri her ürüne bir ekonomik değer gözüyle yaklaşan yetiştiriciler çim söz konusu olduğunda çok daha vahşi bir sürecin yöneticileridir. Bir yılda üçten fazla sefer mahsul alabilmek için çim yetiştirme tesisleri kontrolsüz su, kimyasal gübre ve ilaç kullanılmaktadır. Bu da dönümlerce arazi toprağının zehirlenmesi ve büyük miktarlarda suyun kullanılması, yani kirletilmesi demektir. Ayrıca kontrolsüz sulamalar, toprakta bulunan organik madde miktarının azalmasına yol açarken herbisit ve pestisitler de yer altı suyuna karışır ve suyu kirletir. İlaçlamada kullanılan kimyasalların arılara ve diğer tozlayıcılara verdiği zararı da düşünürsek ekosistem sağlığı ve biyoçeşitlilik açısından son derece sorunlu bir uygulama olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Çim yerine çayır karışımları

Peki maden bu kadar olumsuz etkisi var çimin, onun yerine hangi bitkiler kullanılabilir? Az su ve emek isteyen sert iklim koşullarına dayanıklı yer örtücülerin olduğu kullanıldığı peyzaj planlama örnekleri var mı?

Aktif kullanılan yeşil alanlarda çim dışında onun kadar etkin bir alternatif oluşturmak oldukça zor. Özellikle de çimin üzerine basılması, oturulması ve spor sahaları oluşturulması mümkünken başka türlerle aynı etkiyi yaratmak zor. Ama yine de mesela çayır karışımları;  adaptasyonu yüksek yerel türler olması, alanın iklim ve toprak özellikleriyle iklim değişikliğine uyumlu tasarımlar olması bakımından tercih edilmeye başlandı küçük alanlarda. Tabi ki bu düzenlemede su ihtiyacı çime kıyasla daha az.

Plantlife uygulaması bir refüj örneği.

Örneğin İngiltere bu konuda başarılı bir uygulama gerçekleştirdi. İngiltere’de peyzajda insan müdahalesi ve bakımı olmadan, yerel bitkileri ve ilişkili yaban hayatını desteklemek amacıyla hareket eden “Plantlife” isimli bir oluşum var mesela. Bu oluşum 2013 yılından 2019’a kadar süren bir kampanya yürüterek yerel yönetimlere çayır karışımlarının yol kenarları bitkilendirmesinde kullanılması gerekliliğini anlatıyor ve başarılı işler gerçekleştiriyor.

Bu uygulamaları “çiçek nehri” diye isimlendirmişler. Bu çayırlar tozlayıcı türlerin, çayır kuşlarının sürekliliğinin sağlanması, toprak kalitesinin arttırılması, karbon tutma potansiyeli ve peyzajın bağlantısallığını sağlaması da düşünülünce son derece avantajlı. Mali açıdan bakılırsa, mesela Rotherham İlçe Meclisi çabaları sonucu biçme maliyetlerinde yılda yaklaşık 23 bin poundluk tasarruf edilmiş.

High Line Park her sene yaklaşık 5 milyon ziyaretçi alıyor.

Başka bir örnek de New York’da bulunan High Line Park. Kullanılmayan yükseltilmiş bir tren yolu restore edilerek kullanıma kazandırılmış ve kentin simge alanlarından biri haline getirilmiş. Bunu yaparken bitki seçiminde adaptasyonu yüksek, kuraklığa dayanıklı, düşük bakım maliyetli, yaban hayatına gıda sağlayabilen ve yerel üreticiler tarafından yetiştirilen çok yıllık çalı grupları, ağaçlar ve çayır otları kullanılmış. Park alanındaki doğal atıklarla kompost oluşturarak ticari gübre kullanmadan gübreleme ihtiyacı sağlanıyor. Bitki seçiminde zararlılara dayanıklı türler seçilirken zararlı mücadelesinde yeşil zarkanat gibi türler alana salınarak biyolojik mücadele uygulanmakta.

High Line’ın damla sulama sistemi ile birlikte kullanılan yeşil çatı sistemi, ekim yataklarının mümkün olduğunca fazla suyu tutabilmesi için tasarlanmış. Su ihtiyacı daha fazla olan türlere de hava koşullarına dikkat ederek elle sulama uygulanıyor. Yani neredeyse kendi kendine yetebilen bir sistem oluşturulmuş.

ABD’deki Denver’da ise en önemli unsur toprak yapısı ve iklime uygun yerel türler kullanılmış olması. Kurakçıl peyzaj uygulamasında türler kurak, yarı kurak şeklinde su ihtiyacındaki farklılıklara göre bölümlere ayrılmış durumda ve su yönetimi sağlanmaya çalışılmış bu uygulamalarda. Toprak yüzeyinin tamamını bitki örtüsü ile kaplamak yerine çalı ve ağaç türlerinin arasında kalan alanlar doğal taş ve ağaç kabuğu gibi doğal materyallerle kaplanarak suyun toprakta tutulması sağlanmış.

Çim yerine kurakçıl peyzaj uygulamalarının çok daha estetik ve ekolojik olacağı kesin. Yöreye uygun çok yıllık aromatik bitki, sukulent ve kaktüs kullanımı hem bakım ve mesai maliyetini hem de peyzajın korunması ve yönetimi işlevlerini yerine getirecektir. Ülkemizde büyük ölçüde bir kurum tarafından alınmış bir karar, denetim ve uygulama olmamakla birlikte yerelde bireylere tasarlanan ya da talebe göre uygulanan farklı kurakçıl peyzaj uygulamaları var. Ancak tabi ki bunun yönetim birimleri tarafından desteklenerek, uygulamaların yaygınlaştırılması gerekiyor.

Yönetimler, akademi, peyzaj mimarları ve STK’lerin işbirliği şart

Peki, insanları ve kurumları çim dışında yer örtücüleri kullanmaya nasıl ikna ve teşvik edeceğiz?

İzmir’deki Kordon gibi kentin simgesi haline gelmiş ve aktif olarak kullanılan alanlar dışında sadece görsel zenginlik açısından çim kullanımından vazgeçilmesi gerekliliği kazan-kazan durumu ile anlatılabilir. Kurumların uyguladığı çim alanlara bakılırsa bakım ve onarım maliyetlerinin yükseklikleri yüzünden birçoğunun zaman içinde atıl hale geldiği görülür. Yönetimlerin en büyük sorunlarından biri de mali kaynakların doğru kullanımı. Ayrıca yerel yönetimlerin çim uygulaması yapıp bakım hizmeti sunamadığı alanlar yine çayıra döndüğü için belki aktif hizmet ulaştıramadıkları alanlarda çim kullanımından vazgeçebilirler.  Aslında bu konuyla ilgili bir strateji oluşturma gerekliliği ortaya çıkıyor.

Alanda çalışan peyzaj mimarı meslektaşlarımıza da büyük iş düşüyor bu durumda. Gerek kamusal alanlarda gerek bireysel taleplerde çim kullanımına karşı ikna edici, doğru argümanlar geliştirmeliler. Müşteri ne isterse onu yapmak yerine müşterilerine çimin gerçek maliyetini anlatmalılar. Kurumlar açısından bakılacak olursa kurumlardaki meslek elemanlarının bu konuda yetkin, çalıştığı bölgenin iklimini ve ekolojik özelliklerini analiz edebilir yetkinliğe sahip olması çok önemli bir etken.

Aynı zamanda yönetim ve akademinin işbirliği gerekiyor. Örneğin kentsel açık yeşil alan tasarımlarında hangi bitki türü ve materyal seçimleri değiştirilerek iklim değişikliğine uyumlu tasarımların geliştirilebileceğine dair çalışmalar var. Aynı zamanda peyzaj tasarımı ve planlanması adına doğa temelli çözüm yaklaşımı da akademik camiada son zamanlarda yaygın olarak çalışılan konulardan. Güncel bilgiyi takip eden akademi ile işbirliğinin yerel yönetimlere nitelikli bilgi sağlamada önemli olduğunu düşünüyorum. Akademinin yanı sıra “PlantLife” gibi kolektif yerel oluşumlar ile kentsel ve kırsal peyzajlar konusunda halkın yönetime dahil olduğu, ekonomik ve ekolojik açıdan verimli kampanyalar yürütülebilir. Estetik kaygılar dışında su krizinin yaşandığı, verimli toprakların azaldığı, hava kirliliğinin arttığı ve dolayısıyla iklim krizini yaşadığımız şu günlerde bu konularla ilgili bireysel ve toplumsal tüm eylemlerin etkili olduğu insanlara sürekli hatırlatılmalı diye düşünüyorum.

*

[i] Yuval Noah Harari (2016). Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi. İstanbul: Kolektif Kitap.

[ii] Michael Pollan (2019). Arzunun Botaniği: Bir Elmanın Sizi Kullandığını Düşündünüz mü Hiç? İstanbul: Domingo Yayınevi.