Ana Sayfa Blog Sayfa 2053

TGS: İstanbul’daki gazetecilerin yüzde 41.5’i risk altında hissediyor

Türkiye Gazetecileri Sendikası (TGS) İstanbul Şubesi gazetecilerin salgın sürecini nasıl yaşadığını, uğradıkları hak ihlallerini, kendilerini risk altında görüp görmediklerini tespit etmek, medya kuruluşlarında yaşanan sorunları kayıt altına alarak çözüm arayışlarına bir yol haritası hazırlamak amacıyla bir anket düzenledi.

33 medya kuruluşundan gazetecilerle yapılan ankete göre gazetecilerin yüzde 41,5’i, yeni tip koronavirüs salgını sürecinde kendisini güvende hissetmiyor.

Güvencesiz çalışma

TGS tarafından yapılan açıklamada risk algısının temelinde mesleğin doğasından kaynaklanan nedenlerin yanı sıra bazı kurumların gerekli önlemleri almayışı ve Covid-19 sonrası dönemin güvencesiz çalışma koşulları olasılığının gösterildiği belirtildi. Katılımcıların verdikleri cevaplardan öne çıkanlar şu şekilde:

  • Çalışma alanımız çalışan sayısına oranla çok küçük.
  • İçeride çalışmama rağmen sahadaki muhabir arkadaşlarımın riski taşımasından endişeliyim.
  • İşimiz gereği insan ilişkileri olan bir meslek ve dolayısıyla bu risk her zaman var.
  • Salgının ilk dönemlerinde evden çalışmamıza karşın şu anda şirkette çalışıyoruz. Sadece bir arkadaşımıza KOAH olduğu için izin verildi.

‘Sürekli insanlarla iletişim halindeyiz’

  • Sürekli sokaklarda ve insanlarla iletişim içinde olmak risk oluşturuyor.
  • Bağımsız çalışıyorum. Hasta olsam, 14-20 gün haber yapamam ve bu beni ekonomik olarak zorlar.
  • Mesleğim gereği yüz yüze görüşmeler yapıyorum, kalabalık ortamlara giriyorum ve bu da benim için büyük risk demek.
  • Salgında tartışmasız en çok risk altında olanlar sağlık emekçileri ve bizleriz. Yeri geliyor karantina binaları önünde, hastanelerde, sokak eylemlerinde, 1 Mayıs’ta olduğu gibi polis müdahalesi altında çalışıyoruz. Virüsün yayılma biçimi ve hızını da dikkate alırsak virüs kapma ihtimalimiz bu ortamlarda çok yüksek oluyor. Özellikle polis müdahalesinin yaşandığı durumlar ya da cenazeler bu riski 10 kat arttırıyor.
  • Yakın gelecekte çalışabilecek bir gazetenin kalıp kalmayacağını bilemediğimden kendimi risk altında hissediyorum.
  • Şu an evden çalışıyoruz ancak büroya geri dönmek zorunda kaldığımızda risk altında olacağımızın farkındayız.
  • Çalıştığım yerde hiçbir önlem alınmadı. Hava almayan bir bölümde beş kişi çalışıyoruz.

Kurumlar önlem almada yeterli mi?

Gazetecilerin yüzde 83.1’i çalıştığı kurumun aldığı önlemlerden memnun. En sık başvurulan önlem, yüzde 90.8 ile evden çalışma sistemine geçiş. Ardından yüzde 44.6 ile dezenfektan dağıtımı geliyor. Kurumların yüzde 40’ının, çalışanlarına işe gidiş-gelişlerde özel araç tahsis ettiği görülüyor.

Yeterli miktarda maske dağıtan ve çalışma alanını düzenli dezenfekte ettiren kurumların oranı aynı; yüzde 38.5. Yemekhanedeki masaların düzenlenmesi (yüzde 27.7), tek kullanımlık yemek servis malzemesi (yüzde 26.2), ofiste geçirilen zamanın azaltılması (yüzde 35.4), kurumdaki pozitif vakalar hakkında düzenli-şeffaf bilgilendirme (yüzde 27.7) ve risk altındaki çalışanlara ücretsiz test (yüzde 10.8) alınan diğer önlemler arasında.

Fazla mesai var ödeme yok

TGS yaptığı açıklamada “Salgın sürecinde yüksek miktarda medya çalışanının hak kaybına uğradığı görülüyor” dedi. Anket sonuçlarına göre hak kaybına uğradığını beyan edenlerin oranı yüzde 36.9.

Çalışma saatlerinin uzamasına rağmen fazla mesai ödenmemesi, yüzde 34.4 ile en sık dile getirilen hak kaybı. Ardından yüzde 28.1 ile yemek, yol gibi yan ödemelerin kesilmesi geliyor. Maaşların geç ödenmesi ile ücretli izinlerin zorla kullandırılması yüzde 18.8 oranında yaşanan hak kayıpları. 

Bu süreçte iş kaybına uğrayanların oranı yüzde 12.5, görevi olmayan işlerin istendiğini beyan edenlerin oranı da aynı. Maaşında kesinti veya eksik ödeme yapılanlar ile yıllık izin sırasında çalıştırılanların oranı yüzde 9.4, ücretsiz izne gönderilenler ise yüzde 6.3.

‘Haftalık izin kalmadı’

Kurum tarafından kısa çalışma ödeneğine başvurulması da basın emekçileri tarafından olumlu karşılanmıyor. Ankete katılanların beyan ettiği diğer hak kayıpları şöyle sıralanıyor:

  • Tam mesai yapmamıza rağmen bilgi ve isteğimiz dışında kısa çalışma ödeneğine başvuru yapıldığını öğrendik.
  • Şirket devletin kısa çalışma ödeneğinden yararlandığı için 3 ay boyunca prim gün sayım 15’e düştü.
  • Evden çalışma nedeniyle haftalık izin diye bir şey kalmadı.
  • Şu an bir hafta ofiste çalışıyoruz, bir hafta evde istirahat ediyoruz. Şimdilik evde olduğumuz fazladan 5 gün yıllık iznimizden düşmemekte ancak şirket bir süre sonra bu günlerin yıllık izin bakiyemizden düşüleceğini ve bu şekilde çalışanların birikmiş yıllık izinlerinin eritileceğini iletti.
  • Haftalık izinler kaldırıldı, ek mesai ücretleri yatırılmadı.

‘Yazamadığımız haberler oldu’

COVİD-19 salgınıyla ilgili hükümetin açıkladığından farklı bilgileri paylaşmak, haber yapmak soruşturma konusu olabiliyor. Ankete katılan gazetecilerin yüzde 9.2’si salgınla ilgili yaptığı habere sansür uygulandığını, yüzde 16.9’u ise oto-sansür yaptığını beyan ediyor.  Sansürün gerekçeleri şöyle sıralanıyor:

  • Kurumun iktidar ile ilişkilerine zarar vereceği gerekçesi ile haberim sansürlendi.
  • Patronaj tarafından Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yaptığı açıklamaların, DSÖ’nün “farklı ilişkileri nedeniyle” haber yapılmayacağı söylendi.
  • Dünya Sağlık Örgütü ilgili haberlerin girmeyeceği söylendi.

‘Yapmaktan vazgeçtiğim haber oldu’

Salgınla ilgili haberlerine oto-sansür yapmak durumunda kalanların beyan ettikleri nedenler:

  • Çalıştığım yayın, salgınla mücadelede aksaklık ve eksiklik olduğunu düşünmüyor. Haberlerde bu yöndeki bölümlere yer verilmiyor. Hatta haber için görüştüğümüz insanlar bile “Bunu yazamazsınız ama siz bilin diye anlatıyorum” gibi cümleler kuruyor.
  • Salgınla ilgili haberlerin dilini yumuşatmak zorunda kaldım.
  • Hangi futbolcuların Covid-19 testinin pozitif çıktığını yazamadık.
  • Gazetenin alacağı cezayı düşünerek oto-sansür yaptım.
  • Özellikle sağlık emekçilerinin kendilerini zor durumda bırakacak ifadelerini yazmadım. Hatta sırf bu yüzden yapmaktan vazgeçtiğim haber bile oldu.
  • İktidarın baskısı nedeniyle haberin özünü kaybetmeden, cümlelerime dikkat ediyorum.

‘Bazı açıklamaları görmezden geldik’

  • Patronun bazı bilim insanlarının açıklamalarının haber yapılmasını istememesi nedeniyle bazı açıklamaları görmezden gelmek zorunda kaldık.
  • Salgın, aşı ve buna ilişkin konularda kurumun öne çıkardığı veya yer vermediği açıklamalara göre haber önerisinde bulunmak durumunda kaldım.

Dipsiz Göl’ün tabanı balçık tuttu, uzmanlar ‘Çukura su dökerek göl yapamazsınız’ diyor

Gümüşhane’nin Taşköprü Yaylası‘nda define kazısı sonucu yok olan ve eski haline dönüştürülmesi için su takviyesi yapılan Dipsiz Göl‘ün tabanı balçıkla kaplandı. Bunun üzerine tehlike oluşturan gölün çevresi tel örgüyle çevrildi. Gölün yaklaşık bir ay daha takviye su verilerek dolması bekleniyor.

Öte yandan, yayladaki doğal kaynaktan 200 metre uzunluğundaki borularla su takviyesi yapılan gölde, canlı yaşamın geri dönmeye başladığı yolunda haberler yer aldı.

‘Dipsiz Göl artık bitmiştir’

Göl’de yeniden yaşamın başlayıp başlayamayacağını ve balçığın insanlar açısından nasıl tehlikelere yol açabileceğini Türkiye Tabiatı Koruma Derneği bilim danışmanı Erol Kesici‘yle konuştuk.

Dipsiz Göl’ün milyonlarca yılda doğal bir yolla oluştuğunu söyleyen Kesici’ye göre, geçen Kasım’da yapılan kazıdan sonra gölün eski haline dönmesi imkansız:

Eğer Dipsiz Göl’e son yapılan yöntemler akla, bilime uygunsa bu şekilde bin tane hatta milyon tane Dipsiz Göl yapabiliriz. İş makinalarını getirelim, açalım çukurları, iç kısmını Dipsiz Göl’de olduğu gibi kalaylayalım, ondan sonra üzerine suyu dökelim, al sana göl. Bu göl değildir. Artık Dipsiz Göl diye bir göl coğrafyada yoktur, Dipsiz Göl bitmiştir.

‘Kolay ise her yere göl yapalım’

Kesici, göllerin oluşumunun bir süreç içinde gerçekleştiğini vurguluyor. Buna göre, doğal göller tıpkı canlı organizmalara benziyor, kendisini oluşturan canlılar ise vücuttaki organlar gibi bir organik dayanışma içinde:

Doğal göller canlıdır, aynı bizim gibidir; dereler çaylar damarlarıdır, içinde bulunan balığı su böceğinin, su bitkisinin kimi akciğer görevini görür kimi karaciğer görevini görür böyle bir bütünlük içerisindedir göl. Siz gelip her tarafını kazıyorsunuz buranın, akışını değiştiriyorsunuz, gölün su kalitesini değiştiriyorsunuz. Bu kadar kolay olmuyor ki, olsa tamam, her yere göl yapalım.

Gölün oluşumu tıpkı çayın demlenmesi gibidir, su çok önemlidir. Su orada belli bir süre kalır, bitkisiyle börtüsüyle böceğiyle adeta demlenir. Bu bir süreçtir. Bu sürece baktığımızda, Eğridir, Burdur, Salda Gölü gibi göller için aynısı geçerlidir: Eskisinin mirasına konmuşuzdur. Bir sene öncesine kadar Dipsiz Göl için de, insan etkinliğiyle karşı karşıya kalmadıkları için kopmamışlardır; o nedenle insanlar daldıkları zaman burada tatlı suları içebilmişlerdir, o nedenle oradaki balıkları yiyebilmişlerdir.

Dipsiz Göl’ün kazıdan önceki hali

Balçık, yeni dökülmüş beton gibidir

Kesici, balçığın insanlar açısından yaratacağı tehlikelerle ilgili olarak da şunları söylüyor:

Ayağınızı bile kaldıramazsınız. Bunu bir iki metrelik yeni dökülmüş betonu düşünün, onun içine girdiğinizi düşünün, ne olur? Yerçekimiyle çekilirsiniz ve yukarı çıkamazsınız. İşte boğulmalar bu şekilde meydana geliyor, bu nedenle elbette tehlikelidir.

Dipsiz Göl’ün eski haline döndürülmesi konusunda umutsuz olsa da, böyle bir çalışma yapılacaksa Göl’ün çok iyi analiz edilmesi gerektiğini vurguluyor Erol Kesici:

Doğanın dengesiyle oynamamak gerekir. Dipsiz Göl’ün nasıl meydana geldiğinin nasıl bir oluşum içinde olduğunun çok iyi bilinmesi gerekir. Eğer herhangi bir şekilde iyileştirme çalışması yapılacaksa önce bu Göl’ün kökenini çok iyi araştırmak gerekir.

Define uğruna kurutulmuştu

Define olduğu söylentisi üzerine iki kişi, kazı için başvuruda bulunmuş, Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü‘nün olumlu görüşleri üzerine Gümüşhane Müze Müdürlüğü‘nce ilgili kişilere define arama ruhsatı verilmişti. Bölgede geçen yıl 6 Kasım’da jandarma yetkililerinin eşlik ettiği kazıda suyu tahliye edilen göl alanı, iş makineleri ile kazılmış, dört gün sürdürülen kazı çalışmaları, define bulunamayınca sonlandırılmıştı.

Buzul Çağı‘ndan kalma, 12 bin yıllık göl alanı taş ve toprak yığını haline dönmüştü.

 

 

Van Gölü’nün suları kuraklık nedeniyle çekilince Ermeni kilisesi ortaya çıktı

1841’de suların yükselmesi sonucunda terk edilen ve Van Gölü‘nün sularının altında kalan, bugün bir kısmı “Çelebibağı” olarak adlandırılan Eski Erciş kuraklık sonucunda suların çekilmesi sonucunda gün yüzüne çıktı.

Agos’tan Sedat Ulugana’nın haberine göre bugüne kadar kale içindeki yapılar ve  tarihi camiden bahsediliyor, lakin kiliseden bahsedilmiyordu. 1655 yılında Erciş’e gelen meşhur seyyah Evliya Çelebi, Erciş Kalesi hakkındaki ifadeleri ise şu şekilde:

“Van Gölü kenarında, alçak kayalık bir tepe üzerinde, dört köşe kuvvetli bir kaledir. Her taşı fil büyüklüğündedir. O kadar büyüktür ki üzerinde bir atlı cirit oynanabilir… Kalenin iki kapısı vardır. Adilcevaz kapısı büyük olandır. Kale içinde üstü toprak damlı bin adet ev ve iki yüz adet dükkan bulunur…Şehrin bir kısmı Hristiyandır.”

Definecilerin tehdidi altında

Kilisenin Adilcevaz Erciş dolaylarında yaşayan Ermeni Tarhan sülalesinde yer alan rahipler tarafından kurulduğu düşünülüyor.  Bu sülalenin Halife Ali zamanından beri İslam devletleri tarafından neredeyse kutsal sayılan bir hanedan olduğu iddia ediliyor.

Ne yazık ki suların geri çekilmesiyle tekrar ortaya çıkan kiliseyi yeni bir tehlikeyle karşı karşıya. Definecilerin kazılarıyla tahrip edilen kilise eğer önlem alınmazsa ortaya çıktığı gibi yeniden yok olacak.

Yokoluş İsyancıları yeni siyasi partinin açılışını süpermarketten yemek çalarak yaptı

Londra’daki Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) aktivistleri yeni kurdukları Politikanın Ötesinde (Beyond Politics) partisinin tanıtımını dikkat çekici bir eylem ile gerçekleştirdi.

Yeni kurulan partinin beş üyesi, küresel gıda dağıtımındaki eşitsizliğe dikkat çekmek için Camden’de yer alan Sainsbury marketinden yiyeceklerle dolu alışveriş arabalarını parasını ödemeden marketten çıkardı.

‘Çünkü yoksulluk berbat’

Marketten alınan gıdalar sokakta kurulan alternatif markette halka ücretsiz olarak sunuldu. Güvenlik görevlileri yiyeceklerin marketten çıkarılmasına tepki göstermedi.

Ancak eylemcilerin markette “Yeni indirim: Bedava. Çünkü yoksulluk berbat” yazılı broşürleri dağıtmaları sonrasında iki eylemciyle güvenlik arasında tartışma yaşandı.

Temel talep Yurttaş Meclisleri

Politikanın Ötesinde’nin kurucuları, mevcut siyasi sistemin yozlaşmış ve başarısız olduğunu söylüyor. Parti, vatandaşların iktidara gelmesinin Yurttaş Meclisleri aracılığıyla mümkün olacağını belirtiyor.

Yeni kurulan parti gelecekteki yerel, bölgesel ve ulusal seçimler için ülke çapında adaylar göstermeyi planlıyor. Londra Belediyesi Başkanı için gösterecekleri aday ise aktivist Valerie Brown olacak. Partinin kurumsal rengi ise pembe oldu.

Hallam: Siyasi sınıf insan ırkının yok olmasına tepkisiz

Partinin kurulmasının arka planında Yokoluş İsyanı hareketinin kurucularından Roger Hallam var. Hallam Guardian’a verdiği demeçte “Yönetim sınıfının tamamen yetersiz olduğunu görüyoruz. Covid-19 sebebiyle 20 bin gereksiz ölüm yaşandı. Siyasi sınıfın müthiş zaferi ise insan ırkının yok olmasına yanıt verememesi” dedi.

Hallam, yeni partinin birçok farklı mahalleden uzun ve tarihi protesto gelenekleri üzerine inşa edildiğini söyledi. Sivil itaatsizliğin tarihinin çok önceye dayandığını vurgulayan Hallam, katılımcı demokrasi ve doğrudan eylemin kaynaştığı bir model yaratmak istediklerini belirtti.

Fotoğraf: Beyond Politics (@Bespokepanic)

Eylemler 25 Temmuz’a kadar sürecek

Süpermarket eylemi partinin 25 Temmuz’a kadar sürecek eylem dizisinin ilk eylemi. Parti üyesi Benedict McGorty eylemle ilgili yaptığı açıklamada “Yemek çalmıyorum. Hediye ediyorum. Kuralları değiştiriyoruz çünkü kurallar yanlış” değerlendirmesinde bulundu.

McGorty “Bu eylem hepimizin yapması gerekeni sembolize ediyor. Politikacıların birazcık hataya düşmesi tamam ama bunu on yıllar boyunca sürdüremezler. Arkalarına yaslanıp dünyanın yok olmasını bekliyorlar. İnsanlar aç ve evsiz kalırken kimileri de tonlarca yiyeceği çöp kutusuna atıyor çünkü çok fazla paraları var. Süpermarketler plastik atık ve gıda ithalatıyla kirlenmeye ve yok olmaya devam ediyor” dedi.

Sınırlı sokağa çıkma yasağı yarın başlıyor

27-28 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sebebiyle Türkiye genelinde uygulanacak sınırlı sokağa çıkma yasağı yarın başlıyor. Geçtiğimiz hafta benzer bir kısıtlama Liselere Giriş Sınavı (LGS) için uygulanmıştı.

18 Haziran’da İçişleri Bakanlığı’nın yayınladığı “LGS ve YKS Tedbirleri” konulu genelgeye göre yasak 27 Haziran 2020 Cumartesi günü saat 09.30 ile 15.00 arasında ve 28 Haziran 2020 Pazar günü 09.30 ile 18.30 saatleri arasında geçerli olacak.

Amaç yayılımı kontrol altında tutmak

Genelgenin amacı “salgının toplum sağlığı ve kamu düzeni açısından oluşturduğu riski yönetme, sosyal izolasyonu temin, mesafeyi koruma ve yayılım hızını kontrol altında tutmak” olarak belirtildi.

Bu durumda  YKS sınavlarına girecek adayların sınav binasına ulaşımlarının toplu taşıma ile sağlanması halinde kendilerinin yanı sıra bir yakını, özel araçlarla gelinmesi halinde ise araç sürücüsü ile birlikte bir yakını sokağa çıkma kısıtlamasına tabi olmayacak. 

Nereler açık olacak?

Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanacak gün ve saatlerde; ekmek üretiminin yapıldığı fırın ve/veya unlu mamul ruhsatlı iş yerleri ile bu iş yerlerinin sadece ekmek satan bayileri, market, bakkal, manav, kasap, kuruyemişçi ile tatlı üretiminin yapıldığı/satıldığı iş yerleri açık olacak.

Vatandaşlar zorunlu ihtiyaçlarının karşılanması için araç kullanmamak şartıyla (engelli vatandaşlar hariç) ikametlerine en yakın fırın, unlu mamul ruhsatlı iş yerleri, market, bakkal, manav, kasap, kuruyemişçi ile tatlıcılara gidip gelebilecek.

AKP ve MHP’nin barolarla ilgili teklifinin detayları belli oldu

AKP ve MHP’nin barolarla ilgili hazırladığı ve muhalefete götürdüğü teklif taslağının ayrıntıları ortaya çıktı. Buna göre, ekim ayının ilk haftasında tüm barolarda baro başkanları ve yönetimleri ile Türkiye Barolar Birliği (TBB) delege seçimlerinin yapılması öngörülüyor. TBB Başkanı ve yönetimi seçimi ise Aralık 2020’de yapılacak. Düzenleme aynen yasalaşırsa, 5 binden fazla avukat bulunan illerde asgari 2 bin avukatla ayrı baro kurulabilecek.

“Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” taslağına ulaşan Milliyet‘in haberine göre, 27 Maddelik taslaktan öne çıkan düzenlemeler şu şekilde:

  • Avukatlık stajı, bundan böyle staj yaptığı baroya kayıtlı bir avukatın yanında yapılacak.
  • Avukatlık adayının ahlak durumu hakkında yine staj yaptığı baroya kayıtlı iki avukat tarafından düzenlenmiş tanıtma kağıdı olacak.
  • En az 30 avukat bulunan her ilde baro kurulacak. 5 binden fazla avukat bulunan illerde ise asgari 2 bin avukatla bir baro kurulabilecek.
  • Avukat sayısının 2 binin altına düşmesi halinde TBB, asgari avukat sayısının altı ay içinde sağlanmasını ilgili baroya bildirecek. Verilen süre içinde eksiklik giderilmezse baronun tüzel kişiliğine TBB tarafından son verilecek.

Büyük baroların ağırlığı azaltılacak

  • TBB Genel Kurulu, baroların avukatlıkta en az on yıl kıdemi olan üyeleri arasında gizli oyla seçecekleri üçer delege ile kurulacak. Böylece Anadolu barolarının yönetimdeki temsili güçlendirilecek. Mevcut uygulamada bu iki delegeyle yapılabiliyordu.
  • Baro genel kurullarınca ayrıca her beş bin üye için birer delege seçilebilecek. Mevcut uygulamada yüzden sonraki her 300 üye için ayrıca bir delege seçilebiliyor. Düzenlemeyle İstanbul, Ankara ve İzmir barolarının ağırlığı azalacak.
  • TBB Yönetim Kurulu, doğrudan veya en az 25 baronun yönetim kurullarının yazılı istemi üzerine Genel Kurulu olağanüstü toplantıya çağırabilecek. Ancak olağanüstü toplantıda seçim yapılamayacak. Mevcut uygulamada TBB Yönetim Kurulu, en az on baronun yönetim kurulları yazı ile isterse genel kurulu olağanüstü toplantıya çağırabiliyor ve seçim de yapılabiliyor.
  • Birden fazla baronun bulunduğu illerde adli yardım barosu, baroların eşit olarak temsili esas alınarak oluşturulacak. Büroda görevlendirme, o ildeki avukatlar arasında eşitlik gözetilerek yapılacak.

HDP’li milletvekilinin koronavirüs testi pozitif çıktı

Halkların Demokratik Partisi (HDP), yaptığı açıklamada bir milletvekilinin Covid-19 testinin pozitif çıktığını duyurdu. Söz konusu milletvekilinin ismi açıklanmazken, sağlık durumunun iyi olduğu ve tedavisine devam edildiği aktarıldı.

HDP Grup Başkanvekilleri Hakkı Saruhan Oluç ve Meral Danış Beştaş imzasıyla yapılan ortak yazılı açıklamada, koronavirüs salgınının etkilerinin bir süredir Meclis’te de artarak görüldüğü vurgulandı.

‘Meclis’te tehlike büyüyor’

Açıklamada, HDP TBMM Grubu’nun bulunduğu katta, bir temizlik personelinin hafta başında Covid-19 olduğunun tespit edildiği belirtildi. Grup başkanvekillerinin açıklamasında, “Bunun ardından çay ocağı, kat personeli, danışmanlar ve milletvekillerinin test yaptırmaları kararı alınmıştır. Bu kapsamda yapılan ilk testlerde maalesef bir vekilimizin de enfekte olduğu anlaşılmıştır” ifadelerine yer verildi.

Açıklamanın devamında “Bu konuda bulaşının artmaması için maske, fiziki mesafe ve hijyene dikkat etme tedbirlerinin aksatılmaksızın hem Meclis’te hem de Meclis dışında uygulanması konusunda kararlı ve özenli olmaya devam edeceğiz” denildi.

Kazdağları nöbetçileri verilen cezalara karşı suç duyurusunda bulundu

Kazdağları’nda maden faaliyetlerine karşı Kirazlı Balaban mevkiinde çadır nöbeti tutan eylemciler nöbete yönelik baskı, gözaltı ve para cezası uygulamalarına karşı kamu görevlileri hakkında “kanunsuz görev yapmak” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Eylemciler, 1 Haziran itibariyle normalleşmeye geçilmesinin ardından yeniden başlattıkları maden alanına yürüyüş için ‘Orman yasağı var’ denilerek yine idari para cezası kesildiğini söyledi.

Daha önce de Çanakkale İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu‘nun, salgın sırasında ormanlarda piknik yapmanın, konaklamanın, dron uçurmanın yasaklanmasını içeren kararı gerekçesiyle 57 bin lira ceza kesilmiş, bu cezaya itiraz edilmişti.

‘Eylemimiz ifade özgürlüğü kapsamında’

Her Yer Kazdağları tarafından yapılan paylaşımda yaptıkları itirazın gerekçeleri olarak şunlar söylendi:

  • Kazdağları’nı yok edecek altın projesine karşı tuttuğumuz nöbet, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.
  • Çanakkale İl Umumi Hıfzıssaha Kurulu’nun; ‘ormana giriş yasağı’ kararı, kurulun olağan dönemde belirli bir yerleşim yerinde yerleşimi yasaklamak, giriş-çıkışları sınırlandırmak, yerleşim yerini boşaltmak veya başka yere nakletmek yetkisi bulunmadığı için yok hükmündedir.

‘Önceki karar normalleşmeyle ilga edildi’

  • İl Hıfzıssıhha Kurulu’nun orman yasağını içeren Nisan ayındaki kararı, normalleşmeye geçişte yayınlanan İç İşleri Bakanlığı’nın genelgesi ve kurulun Haziran tarihli yeni kararları ile ilga edilmiştir.
  • İlgili tedbirleri alan ve uygulayan Sağlık Bakanlığı’na bağlı olan İl Hıfzıssıhha Kurulu’dur. Cezanın İçişleri Bakanlığı’na bağlı valilikçe kesilmesi hukuksuzdur.
  • Kişi başı verilen 3.180,00 TL’lik cezanın miktarının belirlenişi de hukuksuzdur. Kabahatler Kanunu’nda gösterilen limitler dışında ceza belirlenmiş olması, ifade özgürlüğüne karşı tahammülsüzlüğün bir başka göstergesidir.

RTÜK’ten TELE 1’e Abdülhamid soruşturması

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanı Ebubekir Şahin, Merdan Yanardağ’ın TV programında Osmanlı İmparatorluğu’nun 34’üncü padişahı  II Abdülhamid ile ilgili sözleri gerekçesiyle TELE 1 TV hakkında inceleme başlatıldığını açıkladı.

Şahin, yaptığı paylaşımda “TELE 1 televizyonunda 18 dakika isimli programda program sunucu Merdan Yanardağ isimli şahsın Sultan Abdulhamid Han ile ilgili sözleri nedeni ile inceleme başlatılmıştır” dedi.

Sosyal medyada hedef gösterildi

Merdan Yanardağ’ın Abdülhamid ile ilgili “emperyalizmin uşağı aşağılık bir diktatör olan” ifadelerini kullanması sosyal medyada tepkiyle karşılanmıştı.

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü de yaptığı paylaşımda “Abdülhamîd Hân Hazretleri’ne ‘aşağılık’ diyebilme gücünü nereden alıyor?! Üzerimizde bunca hakkı bulunan Hâkânımıza yaptığı bu hakâretten dolayı kendisini Allâh’ın adâletine havâle ediyor ve hepinizden bu kınamaya destek bekliyoruz!” diyerek Yanardağ’ı hedef göstermişti.

Yanardağ’ın incelemeye gerekçe gösterilen sözleri şu şekilde: “1908’de Abdülhamid despotizminin, emperyalizmin uşağı aşağılık bir diktatör olan, Mithat Paşa’yı Taif’te boğduran, Osmanlı-Türk aydınlanmasını, modernleşmesini savunan bütün aydınlara zulmeden, Namık Kemal’lere, Tevfik Fikretlere…”

Kaş Belediyesi: Çukurbağ Yarımadası’nda yanan orman imara açılmadı

Antalya Kaş‘a bağlı Çukurbağ Yarımadası’nda Mayıs ayında yanan ormanlık alanın imara açıldığına yönelik sosyal medyada ve basında yer bulan iddialar, Kaş Belediyesi tarafından yalanlandı.

Belediye yaptığı açıklamada ‘Çukurbağ Yarımadası’nda çıkan yangında yanan ormanlık alan imar çıktı’ şeklinde basına yansıyan haberlerin gerçeği yansıtmadığını, aksine bölgenin “Doğal Karakteri Korunacak Alan” olarak tanımlandığını söyledi.

‘Koruma planı 2019 yılında onaylandı’

Açıklamada Çukurbağ Yarımadası ve Limanağzı Bölgesi Doğal Sit Alanlarının 1/25000 ölçekli Nazım İmar Planı’nın, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanlığınca yaptırıldığı söylendi. Planın Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıkları Koruma Genel Müdürlüğünce 09/07/2019 tarihinde onaylandığını belirten Belediye, şunları söyledi:

Onaylanan plan Eylül 2019 tarihinde 30 gün süreyle askıya çıkarılmıştır. Şu an askıda olan plan daha önce onaylanan itiraz süresi içerisinde yapılan itirazların değerlendirilmesi sonucu askıya çıkmıştır.

‘Alan korunuyor’

Onaylanmış olan söz konusu plana ilişkin belediyemiz görüşlerini resmi yazı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığına bildirmiştir. Planın yapımı Antalya Büyükşehir Belediyesine onayı ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na aittir.

Geçtiğimiz ay Çukurbağ yarımadasında yanan bölge; Çevre Düzeni Planında “Doğal Karakteri Korunacak Alan” olarak tanımlanmıştır. Bu alan korunmaktadır, imara açılmamıştır.