Ayasofya‘nn camiye dönüştürülmesine karşı Avrupa Kiliseler Birliği’nden gelen mektup üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz haftaki konuşmasında “Avrupa’da 2000 Müslüman’a bir cami düşüyor. Türkiye’de ise 500 Hıristiyan’a bir kilise. Bu bizim onlara göre inaç özgürlüğüne ne kadar saygılı olduğumuzu gösteriyor…”mealinde bir şeyler söyledi. Belki şöyle de söyleyebilirdi: “Hatta bakın İstanbul’da 20 Rum’a bir kilise düşüyor. Onların inanç özgürlüğü Müslümanlar’dan ileri seviyede gözetiliyor…”
Savaş öncesinde Hıristiyan nüfus şehirde “azınlık” değildi. Şehirde 300 binden fazla Rum yaşıyordu. (Anadolu’da da 3 milyona yakın.) Savaştan sonra bu nüfus yarı yarıya azaldı. Anadolu‘da Rumların başına gelenler İstanbul‘dakileri de korkutmuştu. Lozan Anlaşması ile şehirdeki Müslüman olmayan nüfusun dini ibadet, eğitim, sosyal hizmetlerle ilgili kurumlarının varlığı güvence altına alınmış gibiydi. Savaş sonrası şehir çokdinli, çoketnili, çokdilli Osmanlı geçmişini bir ölçüde koruyormuş gibi gözüküyordu.
Milliyetçilik, tam da İstanbul’un Fethi’nin 500. Yılı Törenleri ve arkasından gelen uygulamalar ile aşık olduğunu zannettiği Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı.
1955 Pogromu rezaleti sonrası şehirdeki Rum nüfus 70 bine düştü. 1964’teki sürgün ile 30 bin kaldı. 1974’te 15 bin, 2000’de 5 bin kişi. 2020’de ise, çoğu yaşlı binbeşyüz kişi…
1.Dünya Savaşı öncesinde Anadolu’da yapıldığı gibi, şehrin ekonomisine el koymak için sinsi, ahlaksız, yasa tanımaz bir program uygulamaya kondu. 1953’te başlatılan Bizans düşmanlığı kampanyaları, Fetih Törenleri, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesi gibi ritüeller bu siyasal hareketi motive eden temel semboller oldu.
Osmanlı aşkı Osmanlı’nın tabutuna son çiviyi çaktı
6/7 Eylül pogromu tekil bir olay değil, kurumsallaşmış ve süreklilik gösteren uygulamaydı. İnsan haklarını ihlal eden, vatandaşlarının bir bölümünü inançlarından dolayı ötekileştiren, sınırlarının dışına atan, yaşam haklarını ellerinden alan, ayrımcılık üzerine kurulan bir hukuksuz bir rejimin imaline işaret ediyordu. Bu olayda açığa çıkan olguların karanlıkta kalması, planlayıcılar, azmettiriciler ve failler hakkında bir soruşturma açılmaması yanında bu resmi kılığına girmiş karanlık odakların yarattıkları korku rejiminin daha sonraki yıllarda sistemli bir şekilde uygulanmış olması, bunun bir göstergesi. Dolayısı ile demokratik bir hukuk rejiminin kurulmasında, hukuk sisteminin onarılmasında, bu mesele güncelliğini koruyor.
Milliyetçilik, şimdiye musallat olan bir hayalet. Şimdiyi sömüren, sömürdükçe her seferinde büsbütün fantazi dünyasına doğru yol alan bir hayalet. Kaybın, boşluğun yerini dolduramayan ve bir şiddet failine dönüşen, devlet gücüyle fantastik bir dünya inşa eden bir milli iktidarlar silsilesi…
Savaş öncesinde keşfedilen “Osmanlıcılık” da böyle bir şeydi. 1953’te tekrar su yüzüne çıktı. Tekrarlanan aşk, kuruntuya dönüşüyor Lacan‘ın deyişiyle. Kaybın boşluğu doldurulamıyor. Doldurulamadıkça şimdiyi daha çok sömürüyor.
Bu nedenle tekrarlandıkça arkası gelmeyen bir döngü ve şiddet içinde şekillendi şehrin kamusal hayatı.
Tanzimat‘ın “Osmanlı Yurttaşlığı” fikri, klasik bir imparatorluk kavramı, ya da Roma mirası değildi. İmparatorluğun modernleşme sürecinde inşa etmeye çalıştığı politik bir tasarımdı. Geleneksel, devralınmış bir yapı değil, kamu gücüyle uygulanmaya çalışılmış modern bir projeydi.
İstanbul Rumların da başkentiydi
Osmanlıcılık kapitalist modernleşmenin yarattığı kaybı imal edilen bir imaj ile doldurmaya çalışıyordu. Bu imaj Müslümanlar kadar Müslüman olmayanları da kapsıyordu. İçinde gene modernleşme ile imal edilmiş bütün milletler vardı. Ortodokslar’a Rum deniyordu. İmparatorluğun her köşesinden farklı dillere, farklı etnisitelere sahip insanlar okullarda eğitim görüyorlar ve Rum kimliği imal ediliyordu. Ortodoks eliti temsil ediliyordu. Peki Müslümanlar’a ne denecekti? Onların milli bir kimliği olmayacak mıydı?
Devlet, yeniden hatırlanan halifelik ile İslami bir renge sahipti. Ancak devlet ile millet örtüşmüyordu. İmparatorluk, yurttaş eşitliğini elitler arasında kurmayı başarmıştı. Toplulukların içindeki kimlik krizi ise hayırseverlik mekanizmaları ile perdelenmiş oluyordu. Devlet katından şehir düzeyine inildiğinde ise piyasa ilişkilerinin, ticaretin kuralları geçerli oluyordu. İdeoloji, yukarıdan belirleyici gücüyle imtiyaz alanları yaratsa da, şehir Osmanlı modernleşmesinin karakteristiklerini koruyordu.
Modernleşme sürecinde “Rum” kimliği, edebiyatı, ulus-devlet öncesinden kalan dili, kültürel kurumların inşasıyla daha çok merkezi (Osmanlı İmparatorluğu) bir etkide olan şehir, bir “kültürel başkent” olan İstanbul’da kurgulanmıştı. Yunan milli hareketi ise Avrupalı aydınların icat ettikleri bir Helen kimliği kurgusuna yaslandı. Oysa Bizans ya da Roma bu çok tanrılı etnik topluluğu dışlamıştı. Yunan seçkinleri kendilerine öğretilen bu yeni rolü oynamayı “milli” eğitim sistemi içinde öğrendiler. Tıpkı modern Osmanlı elitinin ve sonrasındaki millici elitin kendi mirasının Roma İmparatorluğu ile ilişkili değil de “Osmanlı” ve epey dolaylı olarak “Kayı Aşireti” olarak öğrenmesi gibi. Bu tezat her iki ulus-devlette benzer bir şekilde tezahür etti. Ancak her şeyin gene de bir sırası vardı. İstanbul’un koşulları henüz buna uygun değildi. Bu yüzden şehirdeki “ortak muhayyile” alanı, seçkinler arasındaki karmaşık bir duruma tekabül ediyordu.
Rum’un yerine Yunan’ı koymak…
Bu süreçte asıl önemli olan Rumluk ile Yunanlılık arasındaki sınırların yok edilmesiydi. Çünkü şehirde Ortodoks Patrikhanesi ve eğitim kurumları, kültür eliti bulundukça, bunlar milli idealler ile merkez arasında bir gerilim yaratabiliyordu. Bunun için Bizans tıpkı Osmanlıcılık gibi milli bir imaja dönüştürüldü. Şehirde Rumların yok oluşu bu yüzden gerçekte yalnızca Türk milliyetçiliğinin gelişmesine değil, Yunan milliyetçiliğinin ideallerine de denk düştü. Böylece Ortodoksluk üzerindeki güçlü bir kültürel merkez, İstanbul devre dışı kalmış oldu. Bu dönüşümü yalnızca bir sözcük oyununa, “Rum“un yerine “Yunan“ı koyarak bir yer değiştirmeye indirgemek asla yeterli olmaz. Bu aynı zamanda kamusal alanda, resmi yeniden üretimde güç kullanarak, bir silinme veya sabitleme alanı olarak görmek ve yapmak gerekir. (Örneğin beni hep “Azınlık” adı verilen toplulukların “kamu korkusu” şaşırtmıştır. Çünkü ne zaman kamu alanı deseniz, el konacak kendi özel kamu alanları olarak algılıyorlar. Nedeni belli. Örneğin bir mezarlıktan kamu alanı diye söz etseniz karşı çıkıyorlar, çünkü öyle kabul edilirse devlete ait oluyor.)
Ders kitaplarında örneğin hiç bir zaman şehirde yaşayan “Azınlıklar”ın eserlerine (çeviri olarak) rastlayamazsınız. Onlar oysa vatandaşlık olarak güya kamusal alana dahil edilmişlerdir ve tanınmışlardır. Buna karşılık bir Boşnak, Kürt veya Arap “kökenli”, anadili farklı olan şairin, yazarın durumu farklıdır. Bunu mimari, görsel sanatlar gibi kültürel alanlara da uzatmak mümkün. Kimin kamu alanına katılacağına, kimin katılmayacağına karar veren kurgulanmış, yeniden imal edilmiş bir pratik, milliyetçilik.
Ayasofya’yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtarmak
Bugün belki koşullar biraz daha farklı. Çok emek isteyen bir şey kültürel mirası evrensel ölçütler kapsamında ele alabilmek. Osmanlı modernleşmesi, yakın tarih Cumhuriyet seçkinlerinin ötekileştirdiği bir olguydu, bu yüzden AKP Hükümeti bu konuda bugüne kadar en reformcu adımları attı. Zorla tehcir edilen nüfusa geri dönme çağrısı bile yaptı.
Mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada, görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya, müze yapıldığında, bastırılan hafıza, yani cami ortaya çıktı. Müze de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya Camii’nin de problemi bu. Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.
Onunla devlet iktidarı ilişkisinin koparılması zorunlu. Onu tasarlanacak bir imaj haline getirmek cami fikrini de baskılıyor. Bu kolay geçiştirilecek bir problem değil.
Kolayca söylenebilecek bölümü ise şu: Kültürel miras kavramı başlangıçta büyük bir lüks ve üst sınıflara ait bir ayrıcalıktı. Ancak biraz da nostalji sayesinde orta sınıflar tarafından da benimsendi ve kapsama alanı da biraz genişledi. Bugün İstanbul’un Tarihi Yarımada’daki bazı bölgelerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi‘nde yer alması da bu tanınırlığın biraz küresel boyutta olanı. “Ayasofya müze olsun” diyerek belki bununla yetinebiliriz. Ya da geçmişe saplanıp kalmak yerine anlamlı olabilecek daha kapsamlı, yapı-sökümcü bir kültürel miras sorunsalına adım atabiliriz.
Açıklık, çokluk, yaratıcılık… Ayasofya‘yı melankolinin bir objesi olma halinden kurtaracak olan bu.
Türkiye’de doğası en çok tahrip edilen illerin başında Dersim geliyor. Bölgede son 10 yılda altı baraj ve Hidroelektrik Santral (HES) projesi tamamlanarak enerji üretimine geçildi. Dersim’in doğal sınırlarını oluşturan Karasu ve Peri çayları üzerinde yapılan projelerle ilin etrafı göllerle çevrelendi. Ovacık Mercan Şahverdi-Işıkvuran bölgesinden başlayıp Pülümür Hel Dağları ve Bağır Dağı eteklerine kadar uzanan (Eskigedik-Karagöz-Hasangazi-Kırklar) hat boyunca da kontrolsüz ve denetimsiz onlarca alanda maden arama faaliyetlerine devam ediliyor.
Bölgede süren doğal ve ekolojik yıkım sadece HES’ler, barajlar, maden arama faaliyetleri ile sınırlı da değil. Anadolu’nun bu kadim kentinde aynı zamanda inanç merkezleri üzerindeki rekreasyon peyzaj projeleri, atık su alt yapı tesislerinin bulunmaması nedeniyle sulara akıtılan atıklar, konrolsüz turizm faaliyetleri, orman yangınları ve yaban hayvan avcılığı gibi girişimler her geçen gün kentin ekosistemine daha fazla zarar veriyor.
2017’de başta halk olmak üzere hukukçular, sanatçılar, inanç önderleri, siyasi parti temsilcileri, belediyeler ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri bir araya gelerek, bölgenin büyüleyici doğal güzellikleri, tarihi mekanları, endemik türler ve zengin bitki örtüsünü korumak ve doğa yıkımını engellemek amacıyla Munzur Özgür Aksın Meclisi adıyla bir çatı örgüt kurdu. Meclis temsilcileri ile yöre halkının yürüttükleri doğa ve hukuk mücadelelerini Yeşil Gazete için konuştuk.
Milli Park’ta kaçak HES
1971 yılında Bakanlar Kurulu tarafından Milli Park olarak ilan edilen Munzur Vadisi’nde, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından hazırlanan Munzur Vadisi Master Projesi ile 1983’de tam da Milli Park sahasının içinde dört baraj, altı HES projesi projelendirildi.
Milli Parklar Kanun ve Yönetmenliği’ne göre Milli Parkların Uzun Devreli Gelişim Planı yapılıp onaylanmadığı sürece herhangi bir baraj ve HES projesine izin verilemiyor. Ancak bu plan yapılıp onaydan geçmemesine rağmen 1985 yılında Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları dâhilinde, milli parkın temel kaynak değerlerinden olan Mercan Deresi üzerinde bir de “kaçak HES” inşa edildi. HES, 2003 yılında bölgede enerji üretimine başladı.
Plan onayı olmayan inşaata karşı çıkan ve 18 Mart 2010 yılında ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunduklarını belirten Dersim Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Girişimi Sözcüsü, Avukat Barış Yıldırım, kaçak HEs’le ilgili hukuki sürecin halen devam ettiğini söylüyor.
Aynı dönemde, Munzur Milli Park’ında baraj yapımını engellemek için hukuksal girişimler de başlatılmış. 2008 yılında, bölgenin 1. derece doğal sit alanı kriterlerini taşıdığı tespit edilmesine rağmen, halen bu kapsama alınmadığını belirten Yıldırım, sit alanı olarak tescil edilmesi halinde baraj ve HES’lerin hayata geçirilemeyeceğini, bunun için açtıkları davaların da sürdüğünü kaydediyor.
Baraja karşı dokuz yıl süren hukuksal mücadele
Munzur Vadisi Milli Park’ında, dönemin Orman ve Su İşleri Bakanlığı (şu anda Tarım ve Orman Bakanlığı) ile şirketlerin HES ve baraj inşa etme ısrarından vazgeçmemeleri dokuz yıl süren bir davanın konusu oldu. 28 Ocak 2010 tarihinde, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Lisans Yönetmenliği çerçevesinde vadide gerçekleştirilmek istenen en büyük baraj projesi durumundaki Konaktepe Barajı ve Konaktepe HES I ile HES II projelerinin hayata geçmesi için onay verdi. Baraj projesine karşı yürütmenin durdurulması ve iptal edilmesi istemiyle açılan dava, Danıştay 13. Dairesi’nde görüldü. Daire, baraj yapına karşı itirazları haklı bularak yürütmenin durdurulmasında karar kıldı. Danıştay’ın kararında, Milli Park olan Munzur Vadisi’nde baraj inşa edilebilmesi için kanunda öngörülen şartların gerçekleştirilmediği, Milli Parklar Kanunu’nun 14’üncü maddesine göre, Milli Park sayılan yerlerde herhangi bir tesis inşa edilebilmesi için ÜSTÜN KAMU YARARI’nın bulunması gerekmesine rağmen, bu yararın ortaya konulamadığına dikkat çekildi.
Hukuki süreç devam ederken dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı (şu anda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı), planlanan barajlarla ilgili 10 üniversiteye raporlar hazırlattı.
Sonraki süreci Avukat barış Yıldırım şöyle anlatıyor:
“10 üniversite rapor verdi. Bu raporlar, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin inşaat ve çevre mühendislikleri bölümlerinde bütünleştirilip sentez raporuna dönüştürüldü. Sentez raporda, Munzur’a baraj yapılmasının herhangi bir çevresel etkisinin olmayacağı, Türkiye’nin enerji ihtiyacının bulunduğu, kamu yararının burada bu baraj projelerini yapılmasında olduğu ifade edildi. Bunun üzerine dönemin Çevre ve Orman Bakanlığı, Milli Parklar Kanunu’na göre bölgenin tamamında baraj yapımına olanak veren üstün kamu yararı kararını çıkardı. Bu karar olmadan milli parklara baraj yapamazsınız. Türkiye’de 45 tane milli park var. Bu kararın ilk defa alındığı milli park, Munzur. Biz de kararın iptali için dava açtık. Dava yaklaşık olarak dokuz yıl sürdü. Netice itibari ile Ankara 3. İdare Mahkemesi de, 2018/1679 sayılı esas kararında Munzur Vadisi Milli Parkı sınırları içerisinde baraj ve HES yapımına olanak veren, bakanlığın üstün kamu yararı kararını iptal etti.”
Bütün çabalara rağmen Dersim’de 80’li yılların başından bu yana dört baraj ve altı HES’in yapımı tamamlanarak, işletmeye açıldı: Mercan HES’i, Uzunçayır Barajı ve HES’i, Dinar HES’i, Tatar Barajı ve HES’i, Seyrantepe Barajı ve HES’i ile Pembelik Barajı ve HES’i.
Madencilik projeleri
Dersim bölgesinde ekolojik sorunlar HES ve barajlarla sınırlı da değil. Munzur Havzası’nda 143.357. 87 hektarlık bir sahada dördüncü grup madencilik planları yapıldığını öğrendik. Özellikle altın, gümüş, molibden, krom madenciliği projeleri, devasa ormanlık alanların tamamına yakınını tehdit ediyor. Söz konusu maden arama faaliyetleri için Tunçpınar Madencilik Şirketi’ne beş ayrı sahada ruhsat verildi.
Tunçpınar Madencilik, ABD’li Alacer Gold ve Çalık Grup’un ortak şirketi. Uzun yıllardan beri Dersim’de maden arama çalışmalarını sürdürmekte olan şirketin, yürüteceği projelerin şunlar:
Birinci saha ruhsat alanı: Ovacık Topuzlu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 7024,46 hektar yani 70.240 dönüm. Çıkarılması planlanan madenler: Altın, bakır ve molibden. Haritadan silinecek alanlar: Cevizlidere, Karataş ve Söğütlü köyleri
İkinci saha ruhsat alanı: Ovacık Karayonca Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 11.625,72 hektar yani 116.250 dönüm. Çıkarılması planlanan madenler: Altın, bakır ve molibden. Olumsuz etkilenecek alanlar: Aşlıca, Sarısaltık, Kurukaymak, Yüceldi, Buzlutepe ve Uzundal köyleri
Üçüncü saha ruhsat alanı: Ovacık Karaoğlan Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 1071,88 hektar yani 10. 710 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır, kurşun ve çinko. Olumsuz etkilenecek alanlar: Doludibek ve Aktaş köyleri
Dördüncü saha ruhsat alanı: Ovacık Topuzlu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 6521,51 hektar yani 65. 210 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır. Olumsuz etkilenecek alanlar: Halitpınar, Karataş, Kozluca, Bilgeç köyleri.
Beşinci saha ruhsat alanı: Tunceli Geyiksuyu Köyü. Ruhsatlandırılan alanın büyüklüğü: 17.107,30 hektar yani 171, 070 dönüm Çıkarılması planlanan madenler: Bakır ve gümüş. Olumsuz etkilenecek alanlar: Geyiksuyu, Atadoğdu, Taşıtlı, Uzundal, Karaoğlan, Aşlıca, Garipuşağı, Aktaş, Elgazi ve Aktaş köyleri.
Dersim’de büyük ölçekli maden arama çalışması yürüten şirketlerden biri de Pertek bölgesinde değerli madenler için ruhsat almış olan Kanada merkezli Tigris Eurasia adlı madencilik şirketi. Şirket, Türkiye’deki hisselerini en son olarak Ravello Investment Group Limited’e devretti. Bundan böyle Pertek projeleri Amerika merkezli firma tarafından yürütülecek.
Av. Barış Yıldırım, bu beş ayrı ruhsat sahalarından biri olan Sin bölgesindeki projeyle ilgili dava açtıklarını söylüyor. Yürütülen maden çalışmalarına ilişkin bilirkişi incelemesi sonucu hazırlanan raporda da, Munzur havzasının flora ve fauna yapısı itibari ile çok güçlü tür çeşitliliğine sahip olduğu, bölgede Anadolu parsının göründüğüne dair işaretler bulunduğu, yöredeki endemik bitki sayısının Hollanda’dekinden fazla İngiltere’dekine neredeyse eşdeğer olduğu tespit edilmiş durumda.
Kanalizasyon atıkları Munzur’a karışıyor
Bölgede güçlü akarsu ekosistemi bulunmasına rağmen biyolojik atık su arıtma tesisleri yok. Munzur Gözeleri/nden itibaren tüm köylerin ve Ovacık ilçesinin bütün biyolojik atıkları ve kanalizasyonları hiçbir arıtmaya tabi tutulmadan Munzur suyuna karıştığını ifade eden Yıldırım, Pülümür bölgesi ve diğer ilçelerde de durumun farklı olmadığını belirterek şöyle devam ediyor:
“Kültürel ve doğal mirası korumak istiyorsak öncelikle bu akarsuların ekosistemini korumak zorundayız. Bunu da öncelikle belediyelerimizin ve İl Özel İdaresi’nin yapması lazım. Ovacık’ta sadece dünyada Munzur’da habitatı bulunan bir alabalık türü var. Rize Tayyip Erdoğan Üniversitesi akademisyenleri ve bir yabancı akademisyen tarafından 2007 yılında Munzur alabalığı olarak tespit ve tescil edildi. Bu su bu şekilde kirletilmeye devam edilirse başta söz konusu alabalık popülasyonu olmak üzere Munzur Havzası’nda habitatı bulunan canlıların tümünün nesli tehlikeye girecek. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu Bern Sözleşmesi olarak bilinen Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşam Ortamlarını Koruma Sözleşmesi’ne aykırı.”
Gözelere ‘peyzaj’
Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarının Koruma Bölge Kurulu tarafından 2003 yılında 1. derece sit alanı olarak ilan edilen Munzur Gözeleri’ne yönelik 2 Haziran 2020 tarihinde, rekreasyon peyzaj projesi ihalesi yapıldı. Bu alanların bilimsel çalışmalar dışında aynen muhafaza edilmesi gerekiyor. Ancak gözeler piknik alanı, mangal alanı, açık hava restoranı olarak kullanılmak isteniyor. Yıldırım, “Bu alanlarda peyzaj etkisini, siluet etkisini, topoğrafyayı, jeolojiyi bozacak hiçbir faaliyete izin verilemez. Fakat maalesef kamu görevlileri ve yetkilileri bu güne kadar hiçbir önlem almadı. Bu yasak faaliyetlerinin tümü orada yapıldı. Oranın bir sit alanı olduğunu belirten bir tabela bile yok. Alan koruma kılavuzunun olması gerekiyor, o da yok. Şimdi bu projeyle orası tamamen insan etkileşimine açık hale getirilecek” diye konuşuyor.
Gözelerde yapılmak istenen projeye dair itirazlar şöyle:
Bölge Alevilik açısından kutsal bir alan. İnanca ilişkin ritüeller dışında hiçbir insan etkileşimine izin verilmemesi gerekiyor.
Bölge 1. Derece sit alanı. Sit alanlarında ne yapılaşma ne de insan baskısı olabilir. .
Bölge endemik Munzur alabalığının yumurtladığı bir saha. İnsan etkileşiminin artışı alabalık popülasyonunu zedeler, neslini tehdit eder.
Bölgede biyolojik su arıtma tesisleri yok. Etkileşimin artırılması sudaki kirlilik yükünü artırır, su ekosistemini bozar.
Proje; Malatya, Elazığ, Bingöl, Tunceli 1/100.000 ölçekli çevre planına da aykırı. Gözeler Milli Park sınırlarında olmamasına karşın, Milli Park’ın temel kaynak değeri, Munzur Suyu’nun da kaynağı. Oradaki herhangi bir beşeri hareket, Milli Park ekosistemini de olumsuz etkiler.
‘Doğa mülk değil haktır’
Koruma altında olan tabiat alanlarından Halvori Gözeleri’ne de bungalov ev tipi otel işletmeciliği için süreç başlatıldı. Dersim Demokratik Alevi Dernekleri Eş Başkanı Musa Kulu duruma tepkili: “Halvori Gözeleri gibi onlarca, yüzlerce kutsal yerimiz var. Ocaklarımız, ziyaretlerimiz ve nişangâhlarımız var. Bin yıllardır bu topraklarda insanlar yaşamı da kutsallarıyla yaşıyor. Barışını da, toplumsallığını da, adaklarını da, kurbanlarını da bu kutsallarda yapmışlardır. Bu kutsal mekanlarımız da söz verildi mi dönüşü yoktur. Çünkü bütün evrene söz vermiş oluyorsunuz. Yaşama söz veriyorsunuz. Kutsallarımıza söz verdiğiniz zaman o artık dönüşü olmayan bir ikrardır. Siz ikrar verdiğiniz zaman, bu topraklardaki barışın, evrenle barışın, ağaçla, suyla, toprakla, havayla ikrarlaşmayı yaşıyorsunuz.”
Yaşanan pandemi sürecinde kapitalizmin kutsallara saldırısının insanlığı uçurumun kenarına getirdiğini kaydeden Kulu, şöyle devam ediyor: “Koronavirüs hastalığı gökten yağan bir şey değil. Bu yaşamın içindeydi. Ama biz dünyayı metalaştırıp paraya çevirdiğimizde toprağı, ormanı, suyu, ağacı kendi malımız gördüğümüz andan itibaren tabiat refleks gösteriyor. İnsanlık belki zenginleşmek, belki mülk sahibi olmak için çok bencil davranabilir ama şu unutulmamalı ki bu bencilliğimizle evreni yok ediyoruz. Evren yok olduğunda bütün insanlık yok olacaktır.Bugün Dersim coğrafyasından devlet eliyle kapitalizmin kar amacıyla bütün kutsallarımıza dokunuluyor. Bütün kutsallarımız bir rant kapısı yapılmaya çalışılıyor. Suyumuzu, toprağımızı, ormanlarımızı, ormanlarımızın içindeki endemik bitkilerimiz yok ediliyor. Dersim’de sadece kutsallarımıza dokunulmuyor. Dağlarımıza dokunuluyor. Ormanımıza ve ormanlarımızda yaşamını sürdüren ve bu toprakların bir parçası olan dağ keçilerine, kurduna, sansarına, alabalığına dokunuluyor. Yani kelimenin tam anlamıyla doğamızla birlikte geleceğimizi yok eden bir yaklaşım var.”
Kulu, doğalarının sömürülmesi ve talan edilmesini kabul etmeyeceklerini ve bu duruma göz yummayacaklarını söylüyor: “Geleceğimizi yok ettiğimizin farkında olmalıyız. Onun için bu doğadaki talana karşı çıkmalıyız. Biz inancımızın gereğini yapacağız. Bizim inancımız barıştır, kardeşliktir, söz söylemedir, cümle kurmadır. Biz sözümüzü söyleyeceğiz. Buraların bizim kutsalımız olduğunu söyleyeceğiz. Onlar inatla bizim kutsalımız olan doğamıza karşı bir savaş yürütürlerse bizde, gerekirse tüm ruhumuzla bedenimizle bunun karşısında olacağız. Bizi aşabilirler ama aştıkları zamanda insanlığı ve kendilerini yok edeceklerini bilmeleri gerek. Biz Cem’lerimizde iki insanı almayız. Birincisi insanlara kıyanları, ikincisi avcıları.
Halvori Gözeleri’nde peyzaj çalışmalarına bölge halkı da tepkili. Gözelerin iyi ve kötü günlerinde ziyaret ettikleri ve sığındıkları bir yer olduğunu söyleyen Dersim’li Nurşat Yeşil, tarihi ve dini mekanın kendileri için önemini şöyle ifade ediyor: “Halvori Gözelerindeki, kayalıklar otuzsekiz kayalıkları olarak anılıyor. Ayrıca temiz su kaynaklarının olduğu bir yer. Burada asimilasyonla doğal ortam yok edilmeye çalışılıyor. Betonlaştırılmaya çalışılıyor. İnanç yerlerimiz yüzyıllardır nasıl kalmışsa şimdi de aynı kalmasını istiyoruz. Oradaki insan baskısı elbette ki azaltılsın ama doğal dokusuna dokunulmasın. Olduğu gibi korunsun.”
Gözelerde peyzaj projesine ve otel yapımına karşı oldukları söyleyen Nurgül Yalay da, “Herşeyden önce doğamıza hep birlikte sahip çıkmalıyız. Buranın ticarileşmesini ve burada çevre kirliliği istemiyoruz. Burası bizim tarihsel hafıza merkezimizdir” diyor. Gazeteci Caner Canerik ise şöyle konuşuyor: “Aleviliğin doğa ile özdeş bir inanç olduğu için değerli görülen birçok yer kutsal atfediliyor. Bugün buralar ranta çevrilme, dışarıya açılmayla birlikte inanca bir saldırı var. Rant kaynaklı olsa da inanca saldırının bir parçası olarak düşünmeden edemiyor insan. Görünüşte bakılırsa bir ekonomik rant olarak düşünülüyor. Burada yerli ve dışardan olanların rant sağlayarak bir paylaşım içindeler. Bu çok gündeme getirilen bir şey değil. Mekânsal olarak bu saldırıların sadece inançsal değil kültürel olarak ta büyük bir saldırı var.”
CHP’li Şaroğlu: Ekonomik çıkar için doğa girdisi
Bölge doğasına dört bir yandan yapılan saldırı milletvekillerinin de tepkisine yol açıyor. İktidarın çevreyle bir ilgisi olmadığını, doğaya tamamen ekonomik çıkar girdisi olarak baktığını belirten CHP Dersim Milletvekili Polat Şaroğlu’nun görüşleri şöyle:
“AKP iktidarınca çevre meseleleri dikkate alınmadan kanunlar çıkarılıyor. Dersim’de çevre sorunlarına ilişkin sorunları meclis gündemine taşıyoruz. Munzur Gözeleri’nde yapılan peyzaj çalışmaları ne buradaki sivil toplum kuruluşlarının ne de herhangi bir kurumun görüşü alınmadan ihalesi yapıldı. Bunu bir araştırma önergesi olarak Meclis’e sunduk. Yeni gelen valimizle de bu konuyu görüştük. Yeniden ihalesi yapılan peyzaj projesi 1. derece bir sit alanıdır. Orası ayrıca buradaki ve tüm dünyadaki Aleviler için bir “serçeşmesidir.”Burayla ilgili herhangi bir şey olduğunda gerek sivil toplum örgütleriyle gerekse diğer siyasi partilerle görüşüyoruz ve gereken çalışmaları yapıyoruz.”
HDP’li Önlü: Vadi yok olacak
HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü de HES’ler, barajlar, maden arama faaliyetleriyle Dersim coğrafyasının iki önemli mekanizmanın saldırısı altında olduğunu belirtiyor: “Bunlardan birincisi Kürdün kültürüne, inancına, diline ve doğasına düşman olan siyasal iktidarlardır. İkincisi ise kapitalizmin yürütücüsü olan sermayedir.”
HDP Dersim Milletvekili Alican Önlü.
Bunların birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini kaydeden Önlü, “Yapılan ve yapılması planlanan baraj projeleriyle Türkiye’nin en büyük milli parklarından olan Munzur Vadisi gelecekte tamamen yok olacaktır. Baraj sularıyla ortaya çıkacak gölleşme, zamanla bölgenin iklimini değiştirecek, kar yağışı azalacak ve kaynak sularının azalması, tamamen kuruması ve bir süre sonra da Munzur Gözeleri’nin yok olmasına neden olacaktır. Yapılması planlanan barajların daha ömürleri dolmadan vadinin yok olacağını baraj yapılan yerlerden biliyoruz. Bu deneyimlere ve tarihsel hafızaya sahibiz.”
“AKP-MHP ittifakı bu coğrafyada canlı cansız var olan tüm doğasına düşmandır” ifadelerini kullanan Önlü, sadece Dersim’de değil, tüm Türkiye’de gerçekleştirilen doğa tahribatlarına dikkat çekiyor: “Karadeniz’de termik santraller ve HES’ler ile derelere ve yeşile; Kazdağları’nda madenler için koca bir doğaya; İstanbul’da köprüler ve havalimanları için nefes alınacak ormanlara; Ege’de jeotermaller ile incir ağaçlarına, bağa ve bostana; Akdeniz’de nükleer santral ile toprağa, geleceğe, denize; bölgemizde ise savaş ile Hasankeyf’e, Cudi’de ve Munzur’da ormanlara düşman bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bu düşmanlığın tamamen AKP’ye has tarafları da var. O da sadece bu doğa talanını ülke içindeki yandaşlarına değil yanı sıra yabancı dostlarına da peşkeş çekiyor. Dolayısıyla mili ve yerlilik masalı okuyanların ülkeye en fazla düşmanlık yapanlar olduğunu görüyoruz.”
HDP’li Önlü, Dersim’de doğa, inanç ve kültür birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Raye Haq inancı gereği, dağların, ağaçların, suların, canlı görülerek kutsanmasının tarihin en eski ritüellerinden olduğunu belirten Önlü, doğaya yönelik her saldırının aynı zamanda inanca ve kültüre yönelik olduğuna işaret ediyor. Halvori gözelerine turistik tesis açılmasının yaratacağı ekolojik yıkımın yanı sıra inançla ilgili ve kültürl tahribatın yanı sıra tarihsel hafızayı da yok etme amacı taşıdığını söyleyen Önlü “Dersim’de barajlar, HES’ler ve orman yangınlarıyla aslında inanç ve kültür yok edilmek istenmektedir. Bir inancın ibadet yerini yok edersen o inancı da yok edersin. Dersim’e özel olarak uygulanan ve diğer bölgelerden farklı yürütülen çalışmalar bunlardır” diyor.
“Dersim bir kültür coğrafyası”
Dersim’de yaşamını sürdüren sanatçı Metin Kahraman bölgede bugün 145 dağın satılmış ya da parsellenmiş durumda olduğuna, 145 maden firmasının ise zamanı beklediğine dikkat çekiyor.
Yaylaların, devlet tarafından başka il ve bölgelerden gelen sürü sahiplerine kiraya verilmesine ve son çıkarılan yasalarla geçimini hayvancılıkla sağlayan Dersim köylülerinden ek vergi alınmasına da tepkili Kahraman. Yaylalarının satılarak ticari alana çevrildiğini, Anadolu’nun hiçbir yerinde insanların devlete ayrıca koyun başına ücret ödemediğini anlatıyor: “1993’ten sonra Pülümür bölgesindeki yaylalarda aklımızın alamayacağı kadar büyük paralar döndüğünü öğrendik. Ayrıca dışarıdan gelen sürü sahiplerinin neden olduğu aşırı otlatmadan kaynaklı, doğal bitki örtüsü de yok oldu gibi.”
Sanatçı, yıllardır bölgeye yapılmak istenen barajlar ve HES’lerle uğraştıklarını anlatarak Dersim’deki kutsal mekânların İbrahim Peygamber’le anıldığını hatırlatıyor: “Kadim zamanlardan beri Dersim’in bir kaderi var. O da kutsal mekanlara, dergahlara ev sahibi olmasıdır. Aynı şekilde Hristiyanlar için de önemli eski bir mekandır. 1930’lu yılların başına kadar bölgede önemli oranda Ermenilerle birlikte yaşadık. Dersim’de Ermeni mirangahları var. Kadim zamanların ocakzadeleri. Onların da kutsal mekânları, bize benzeyen doğayı eksen alan ziyaretler var. Biz çevre mücadelesi verenler, bugün madenler var ona karşı koşturdum yarın HES’ler var ona koştur, ne bileyim yetiştiremiyoruz artık. Yapmamız gereken topyekûn Dersim’in bir kültür coğrafyası olduğunu Türkiye kamuoyuna kabul ettirmek.”
‘Avcılık faaliyetleri durdurulmalı’
Dersim’in doğal hayatının parçalarından olan hayvanlar da insanın elinden kurtulamıyor. Avcılık faaliyetlerinin uzun süredir devam ettiği bölgede, Avrupa’nın çeşitli yerlerinden ve il dışından gelen avcılar, Çemişgezek, Aliboğazı, Munzur Vadisi ve Pülümür’de ya açılan ihalelere girerek ‘yasal’ ya da doğrudan kaçak yollarla, yörede kutsal kabul edilen ve “Xızır’ın davarı” olarak adlandirılan dağ keçilerini avlıyor. Daha önce kentte avcılığın yasaklanması için imza kampanyası başta olmak üzere çeşitli eylem ve etkinlikler düzenlenmişti. Doğa ve çevre aktivistlerinin tepkileri üzerine 2019 yılında dağ keçilerinin avlanması valilik tarafından yasaklandı.
Buna rağmen, geçtiğimiz günlerde Tarım ve OrmanBakanlığı 15. Bölge Müdürlüğü, yeni bir ihale açtı. Özellikle sosyal medyada büyüyen tepkiler ve başlatılan kampanyalar üzerine, ihale şimdilik durduruldu ve bilirkişi incelemesi yapılacağı belirtildi.
Doğa ve çevre aktivisti, arkeolog Serdar Duman, özellikle Çengel Boynuzlu ve Bezuvar adında iki tür dağ keçisi ile UR Kekliği ve domuzların avcıların hedefinde olduğunu anlatıyor. Aliboğazı, Salördek, Darıkent, Gökçek, Büyükyurt, Çıralı, Derindere ve Kocatepe’yi kapsayan geniş bir bölgede yapılması planlanan avcılık faaliyetini, tüm yöre halkı olarak asla kabul etmediklerini ifade eden Duman, yaban hayvanlarının olduğu bölgelerdeki insan hareketliliğin önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor: “İnsan evladı günümüzde neden avlanma ihtiyacı duyuyor, bunu anlamak mümkün değil.”
Doğa ve çevre aktivisti, arkeolog Serdar Duman.
Duman, halihazırdaki baraj, HES, maden sahaları, yanlış biçimde yapılan yollar nedeniyle bölgede hayvan popülasyonunun giderek azaldığına dikkat çekiyor: “Bunun önüne geçilemezse bazı türlerin nesli tükenecek. Birçok insan zevk için avlanıyor ve bunun için özellikle “yasal avcılar” binlerce dolar harcıyor. Hiç kimse başka bir canlı üzerinde hak sahibi değildir. Her canlı doğanın bir parçası ve bu canlılar içerisinde doğaya faydası olmayan tek canlı insandır. Yaban hayvanlarının beslenme, üreme ve barınma dışında bir ihtiyacı yoktur. İnsanlar gibi doğayı sömürmezler. Tam tersine doğada bir denge sağlarlar.”
Orman yangınları
Dersim, günlerce süren büyük orman yangınlarıyla da gündemde. Son olarak Hozat’ta 10 gün süren yangın ile Munzur Vadisi Park içinde olan bir bölgede çıkan yangın haberleri medyada yer aldı. Yangınların en büyük nedeni, diğer yerlerde olduğu gibi insan faktörü.
Dersim’deki yangınların en büyük nedeninin insan eliyle bilinçli ya da bilinçsiz çıkan yangınlar olduğunu belirten Duman, bölge özelinde yaşanan orman yangınlarına ilişkin şunları söylüyor: “Bir doğa aktivisti olarak uzun zamandır yangınların söndürülmesi için diğer çevre gönüllüleri ile birlikte çalışıyorum. Yangınları kontrol altına almaya gittiğimizde birçok sorunla karşılaşıyoruz. Ekipman yetersizliğinin yanısıra, bazı bölgelerin geçici güvenlik bölgesi olmasından kaynaklı izin verilmemesi ya da geç izin verilmesi ve deneyimli personelin yetersizliği en başta gelenlerden.”
Dersim’in bitki çeşitliliği yaban ve hayatı açısından Dünya’daki ender yerlerden biri olduğunu kaydeden Duman, doğal hayatın korunmasında en başka Dersim halkı ve aktivistlere görev düştüğünü anlatıyor:
“Çeşitli platformlarda bir araya gelinmeli, dünyada olan çevre örgütleri ile birbirinden haberdar olunmalı, olumsuz bir durumda beraber hareket edilmeli. Doğamız, tarihimiz, kültürümüz kapitalist zihniyet tarafından yok edilmeden tepkimizi en başından ortaya koymalıyız. Hasankeyf yok edilmeden daha planlama aşamasında tepkimizi ortaya koymalıydık. Kazdağları örneği, Karadeniz’de yaşananlar, Dersim’deki barajlar, ihaleye verilen maden sahaları örneklerinde olduğu gibi, en başında örgütlü karşı duruş sergilemezsek, daha fazla yıkım göreceğiz. Sermayeyi önceleyen, doğayı umursamayan kapitalist mantığın karşısında Covid-19 salgını sürecinde doğaya ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha ortaya çıktı.”
‘Ekoturizm bir safsatadır’
Milli Parklar 1. derece sit alanları ve muhafaza ormanları mevzuatına göre ancak profesyonel turist rehberi ve tıbbi yardım yapabilecek bir uzman kişiyle gezilmesi gerekiyor. Fakat bu gibi önlemler alınmaksızın kontrolsüz çevre gezileri yapılıyor. Doğa gezisi yapanların ve turistlerin çektikleri fotoğrafların istemeden doğaya ve çevreye olumsuz etkilerinin olduğunu belirten Dersim Kültürel ve Doğal Miras Koruma Girişim Sözcüsü Avukat Barış Yıldırım “Dersim’de henüz bakir olan, pek çok insanın hatta yöre halkının bile gitmediği sahalar var. Çevre gezileri bu sahaları teşhir ediyor” diyor. 2010 yılından beri Milli Park alanlarına, Sit alanlarına, Muhafaza ormanlarına gelişi güzel girildiğini belirten Yıldırım manzarayı şöyle anlatıyor:
“Her taraf çöp şu an. Endemik bitki türleri teşhir ediliyor. Bazı endemik bitki türleri aynı zamanda kozmetik sektöründe, ilaç sektöründe kullanıldığı için şirketlerin de dikkatlerini çekiyor. Bu yapılanlar çevrecilik değil. Bu gezilerin fotoğraflanmaması gerektiğini düşünüyorum. Ekolojik ve biyolojik ortamların habitatlarına girilmesi aslında yasak.
Örneğin her türlü fotoğrafı çekilen dağ keçileri, avcıların da iştahını kabartıyor. Doğa gezileri de ticari gezilerdir. Doğanın fotoğraflanması, toplu halde gidilip bitkilerin üzerine basılmasına karşı çıkıyorum. Bu, yaban hayatı faunasının rahatsız edilmesidir. Doğa turizmi diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ekoturizm bir safsatadır diyorum. Ekoturizm doğanın yıkımıdır ve yağmalanmasıdır.
Karadeniz’de de bunun örneklerini görüyoruz. Fırtına Vadisi doğal sit alanı. Ayder Yaylası’nın her tarafı yapılaşma doldu. Binalar, oteller… İnsan etkileşimine açıldı. Oradaki doğal yaşam harap oldu. Munzur’la karşılaştırarak söyleyeyim. Kanalizasyonun suya karıştığını bilmeyen insanlar var ve yine karayollarında her gün onlarca hayvan telef oluyor. Dağ keçisi, su samuru, vaşaklara gelen-giden arabalar çarpıyor. Memlekette sorumlu idareci bir yaklaşım olsa bunlar olmaz. Milli park görevlisi yok girişte. Yaban keçisi ile aynı ortamda yaşayabilir misiniz ya da ayı gelip senin evinde yaşasa senin hoşuna gider mi? Diğer canlıları yaşam alanları yok ediliyor.”
AKP, kadına şiddeti önlemek amacıyla imzalanan İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilmeyi tartışmaya açarken, her gün 38 kadının şiddet nedeniyle panik butonunu kullandığı ortaya çıktı.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gamze Akkuş İlgezdi, şiddet mağduru veya şiddet görme riski altındaki kadınlara hızlı müdahalenin sağlanması amacıyla geliştirilen Kadın Destek Uygulaması (KADES) mobil aplikasyonu ile ilgili İçişleri Bakanlığı‘na soru önergesi verdi.
İlgezdi’nin sorularını yanıtlayan Bakanlık, “24 Mart 2018 tarihinde hayata geçirilen Kadın Acil Destek (KADES) uygulamasını 02.06.2020 tarihi itibari ile indiren kişi sayısı 453 bin 12 olup 30 bin 601 kadın ihbarda bulunmuştur” bilgisini verdi.
Bakanlığın cevabını değerlendiren İlgezdi, “Günde 38 kadın şiddete uğradığını panik butonu cep telefonu uygulamasına bildirdi. Bu bildirimde bulunabilen kadınlar akıllı cep telefonu kullanabilen ve KADES uygulamasını yükleyebilen kadınlardı. Yani açıklanmayan veriler çok daha büyük ve çok daha yakıcı sorunu ortaya çıkarıyor” dedi.
‘Şiddet başvuruları 17 ayda yüzde 348 arttı’
İlgezdi, iktidarın şiddetle mücadele yerine kadını koruyan İstanbul Sözleşmesi’ni yürürlükten kaldırmak için çaba harcadığını hatırlatarak şöyle konuştu:
“Günde 38, saatte 1.5 kadın şiddet gördüğünü akıllı telefonlarından bildirmiş. Uygulama ilk 9 ayda 34 bin 424 kadın tarafından indirilmişti. Bu sayı 17 ay sonra yüzde 216 artmış. Yine ilk 9 ayda 6 bin 822 kadın tarafından şiddet şikayeti yapılmış. Bu sayı da 17 ay sonra yüzde 348 artmıştır.”
Gazeteci Cüneyt Özdemir‘in iddiasına göre, Netflix ve AKP arasında yaşanan restleşmenin boyutu, platformun ülkeden tamamen çekilmesine kadar vardı. Özdemir, dün Twitter‘dan yaptığı paylaşımında Netflix’in Türkiye’deki dizi çekimlerini durdurduğunu iddia etti ve şöyle yazdı:
Netflix ve Ak Parti arasındaki pazarlık restleşmeyle bitti. Ak Partinin eşcinsellik sansürüne Netflix rest çekti. Türkiye’de dizi çekimlerini durdurdu. Sansürü kabul etmedi.
1) SON DAKİKA; Netflix ve Ak Parti arasındaki pazarlık restleşmeyle bitti. Ak Partinin eşcinsellik sansürüne Netflix rest çekti. Türkiye'de dizi çekimlerini durdurdu. Sansürü kabul etmedi. Dünyada Netflix'i yasaklayan ilk ve tek ülke Türkiye mi olacak? +
Özdemir Youtube üzerinden yaptığı yayınında RTÜK‘ün, Netflix’ten yayında olan yabancı dizilerde bulunan “sakıncalı” sahneleri silmesini istediğini, Netflix’in ise bu talepleri fazla buduğunu söyledi.
Özdemir’in iddiasına göre “sakıncalı” dizi ve filmlerin sayısı 40’ı buluyor ve bunlar arasında Türkiye’de çok izlenen La Casa de Papel gibi yapımlar da var.
Anlaşmazlık yeni değil
Netflix’in Türkiye’de yaşadığı zorluklar yeni değil. Bundan altı yıl önce Homeland dizisinin oyuncularından biri, New York gazetesine verdiği röportajında, filmin, Türkiye’nin güvenlik soruşturması yapılmasıyla ilgili ısrarlarından yılan yapımcılarının, İstanbul’da çekilmesi planlanan sahneleri Pakistan‘a taşıma kararı verdiğini açıklamış, bu yılın nisan ayında da Aşk 101 adlı gençlik dizisi, yayına girmeden eşcinsellik propagandası yaptığı gerekçesiyle hedef gösterilmişti.
Dizi hakkında daha sonra, gençleri eşcinselliğe yönlendirdiğini ve genç bireylerin gelişimini olumsuz yönde etkilediği gerekçesiyle Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi’ne (CİMER) ihbarda bulunulmuştu.
Netflix geçen mayıs ayında da “Designated Survivor” dizisinin bir bölümünün Türkiyeli yetkililerin talebi üzerine Türkiye platformundan kaldırıldığını duyurmuştu.
Küre Dağları Milli Parkı’nın Bartın sınırları içerisinde yer alan bölgesinde yeni bir endemik bitki türü keşfedildi. Bartın Üniversitesi Ulus Meslek Yüksekokulu Öğretim Görevlisi Dr. Bilge Tunçkol tarafından keşfedilen bitkiye şehrin ismi verildi.
Anadolu Ajansı’ndan Selim Bostancı’nın haberine göre üç Tunçkol’un 2013-2016 yıllarında bölgede sürdürdüğü floristik arazi çalışmaları sırasında keşfettiği bitki türü 3 yıl süren çalışmaların sonucunda bilim dünyasına kazandırıldı.
Bilim dünyası için yeni bir tür
Herbaryum ve literatür çalışmaları sonucunda dünyada sadece Bartın’da yetiştiği tespit edilen bitki, dünyanın önde gelen bilim dergilerinden “Acta Botanica Croatica”da bilim dünyası için yeni bir bitki türü olarak yayımlandı.
Bitki türü, Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) tarafından “Doğa Koruma Açısından Küresel Düzeyde Öncelikli Ekolojik Bölgeler” arasında kabul edilen ve tehlike altındaki “Karadeniz Nemli Karstik Orman” ekosistemlerinin en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip alanlarından olan Küre Dağları Milli Parkı’nın Bartın bölümünde keşfedildi.
Yeni bitkinin ismi ‘Bartın Geveni’ oldu
Çalışmayla yayılış alanı ilk defa Bartın sınırları olan dünya için yeni bir endemik bitki türünün keşfedildiğini belirten Tunçkol, yeni bir geven türü olan bu bitkiye dünyada ilk defa keşfedildiği yer olan Bartın’daki yayılışına ve yaşam alanına ithafen “Astragalus bartinense” (Bartın geveni) adı verildiğini söyledi.
‘Gösterişli renkte çiçekleri var’
Tunçkol, “2017 yılında Prof. Dr. Necmi Aksoy danışmanlığında tamamlanan TÜBİTAK destekli ‘Küre Dağları Milli Parkı’nın Bitki Toplumları ve Florası (Bartın Bölümü)’ adlı doktora tez çalışmasında bu bitki türü keşfedilmiş ve Türk botanikçilerle birlikte isimlendirilmiştir” dedi.
Bitkinin oldukça gösterişli renkte çiçeklere sahip olduğunu ve kayalık habitatlarda adeta yer örtücü bir halı gibi doğayı sarıp sarmaladığını belirten Tunçkol “Bu yeni bitki, park ve bahçelerde özellikle ‘kaya bahçeleri’ ve ‘yer örtücü’ süs bitkisi olarak kullanım potansiyeline de sahiptir” dedi.
Bartın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Uzun da üniversite olarak bilimsel üretkenliklerini her geçen gün artırdıklarını, bölgeden başlayarak ülkenin kalkınmasına değer kattıklarını belirtti.
Uzun, sürdürülebilir bir gelişim anlayışıyla devam ettirdikleri yolculuklarında hep daha iyisini hedeflediklerini vurgulayarak bu doğrultuda yeni bir bitki türünü daha bilim dünyasına kazandıran Ulus Meslek Yüksekokulu Öğretim Görevlisi Dr. Bilge Tunçkol ve çalışma ekibini tebrik etti.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı yeni tip koronavirüs (Covid-19) tedbirleri kapsamında, İran ve Afganistan‘a yapılan uçuşların askıya alındığını açıkladı.
Karar, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin ülkede koronavirüs vaka sayısının 25 milyon olduğunu tahmin ettiklerini açıklamasının ardından geldi. Ülkeler arasındaki ulaşım Şubat tarihinden bu yana askıya alınmış, geçtiğimiz günlerde ise yeniden açılmıştı.
Ruhani: 25 milyon vaka olduğunu tahmin ediyoruz
Ulusal Mücadele Kurulu tarafından hazırlanan raporu paylaşan Ruhani “Tahminimiz, 25 milyon İranlının bu virüse yakalandığı yönünde. 30-35 milyon kişinin daha gelecek aylarda virüsle enfekte olmasını tahmin ediliyoruz” demişti.
Fotoğraf: AA
Ruhani’nin tarafından açıklanan rakamlar, devletin bugüne kadar açıkladığı rakamların yanından dahi geçmiyor. Tahran Yönetimi, beş ay önce ilk vakanın tespit edildiği günden bu yana 273 bin 788 kişiye koronavirüs teşhisi konulduğunu belirtiyordu. Ölenlerin sayısı ise 14 bin 188 olarak kaydedildi.
Tedbirler sıkılaştı
Ülkede salgında ikinci dalganın yaşandığını ifade eden Ruhani, “İkinci dalganın nedeni insanımızdaki korkunun azalması ve hayatı normal yaşamasından kaynaklanıyor” ifadelerini kullandı.
Vaka artışı üzerine Başkent Tahran’da kültürel ve dini faaliyetlere 1 haftalık kısıtlama getirildi. Ayrıca kafeler, yatılı okullar, lunapark ve hayvanat bahçesi gibi yerlerin de kapatılmasına karar verildi. Huzistan eyaletinde 3 gün karantina uygulanacağı açıklandı.
Afganistan’da ise açıklanan resmi verilere göre 35 bin 526 koronavirüs vakası bulunuyor. Bugüne kadar virüs sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısının ise 1185 olduğu tahmin ediliyor.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 86 yıl sonra ilk kez 24 Temmuz’da ibadete açılacak Ayasofya’da yapılan hazırlıklara ilişkin açıklamalarda bulundu.
NTV canlı yanına konuk olan İbrahim Kalın, “Hazırlık yaparken salgın önlemlerini unutmamalıyız. Bu konuda vatandaşlarımızdan anlayış bekliyoruz” dedi.
‘Katılımcılığı yüksek bir hazırlık yapıyoruz’
Namaza kısıtlı sayıda kişinin katılacağını belirten Kalın, “Burası Allah’ın evi, herkese açık. Oraya ibadete gelmek isteyen herkes tabii ki gelir. Yani ‘Sen gel, sen gelme’ denilecek bir durumdan bahsetmiyoruz. Ama sayı konusunda bir çalışma yapmak durumundayız bu salgın şartları içerisinde” ifadelerini kullandı. Bunu protokol listesi, VIP listesi gibi ifade etmenin doğru olmadığını belirten Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü şunları söyledi:
Allah’ın evinde protokol olmaz, VIP, VIP olmayan ayrımı olmaz. Orada herkes eşittir. İslam kültüründe, inancında namazın esprisi de odur. Herkes bir safta eşittir, aynıdır. Öyle ifade etmemekte fayda var. Öyle bir kaygıyla da hareket edilmiyor. ‘Şunlar VIP, protokol, böyle gelsin’ şeklinde değil. Ama tabii mümkün olan en katılımcı temsili niteliği yüksek bir hazırlığın yapıldığını söyleyebilirim
‘Resimler perde, zemin halı ile kaplanacak’
Ayasofya’daki mozaik, fresk ve tasvirlerin kapatılmasıyla ilgili de açıklamada bulunan Kalın, “Resimlerle ilgili Kültür Bakanlığımızın çalışması var, tamamlandı. Işık sistemi olmayacak bir perde ile kapatılması üzerinde çalışılıyor. Üzerinin kapanması, üzerinin sıvanması söz konusu değil. Çok hassas bir çalışma yürütülüyor, kimsenin endişesi olmasın. Zemin halı kaplanacak” dedi.
Neler yaşandı?
Danıştay 10. Dairesi, 10 Temmuz Cuma günü 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal ederek, Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılmasının önündeki engeli kaldırdı.
Kararın hemen ardından AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrini ve ibadete açılmasını öngören Cumhurbaşkanlığı Kararı’nı imzaladı. Karar, Resmi Gazete’de de yayımlandı.
Danıştay kararının ardından Erdoğan, televizyonlardan yayımlanan konuşmasında Ayasofya’nın 24 Temmuz Cuma günü ibadete açılmasının planlandığını açıkladı.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik ise Ayasofya’daki ikona ve fresklerin aynen korunacağını; namaz saatinde ya ışık ya perde sistemiyle kapatılacağını duyurdu.
Diyanet İŞleri Başkanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı arasında Ayasofya protokolü imzalandı. Protokole göre Ayasofya’daki din hizmetleri Diyanet tarafından, koruma faaliyetleri ise bakanlık tarafından yürütülecek.
Türkiye’nin birçok noktasında kadınlar İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasına yönelik hükümetten gelen açıklamalara karşı eylem düzenledi ve Sözleşme’nin uygulanması çağrısında bulundu.
İstanbul’da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun çağrısı ile Kadıköy ilçesi Beşiktaş İskelesi Önü’nde gerçekleşen eyleme sanatçıların yanı sıra erkek şiddetine uğrayan kadınlar ve yakınları da katıldı.
Göçmen: Nasıl bir aile yapısı bu?
Evli olduğu erkek tarafından öldürülen Muhterem Evcil‘in kızı Deren Melis Göçmen yaptığı konuşmada “Benim annem çıplak ayakla karakola koştuğu zaman ‘dön evine aileni yıkma’ derken nasıl bir aile yapısıydı bu?” dedi.
Evli olduğu erkek tarafından öldürülen #MuhteremEvcil'in kızı Deren Melis Göçmen:
— Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (@KadinCinayeti) July 19, 2020
‘Bizim acımızı kimse yaşamasın’
Öldürülen Selda Karaçelik‘in kız kardeşi “Devlet görevini yapsın ve artık hiçbir kadın öldürülmesin. Bizim acımızı kimse yaşamasın” ifadelerini kullandı.
Sanatçı Melek Mosso, “Bu yasalar uygulanacak, tekrar tekrar meydanlarda güçlü bir şekilde özgürlüğümüz için sesimizi yükseltmeye devam edelim” çağrısında bulundu.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan Fidan Ataselim ise Türkiye’de baro seçimleri, ücretsiz izinlerin uzatılması gibi pek çok konuda haklara yönelik müdahalenin arttığına dikkat çekerek “Demek ki gerçekten çok sıkıştılar” dedi. Ataselim kadınların haklarını oy pazarlığı konusu yaptırtmayacağının altını çizdi.
İzmir: Aklınızdan geçirmeyin
İzmir’de bir araya gelen kadınlar ise “Bizler adliyelerde korumakla yükümlü olduğunuz kadınlar için mücadele ederken, kadınların en büyük güvencelerinden biri olan İstanbul Sözleşmesi’ni iptal etmeyi aklınızdan geçirmeyin” açıklamasını yaptılar.
▪️Bizler adliyelerde korumakla yükümlü olduğunuz kadınlar için mücadele ederken, kadınların en büyük güvencelerinden biri olan İstanbul Sözleşmesi'ni iptal etmeyi aklınızdan geçirmeyin.#İzmir'de eylemdeydik. #İstanbulSözleşmesiŞart 👇🏻 pic.twitter.com/t4xkCwjzHf
— Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (@KadinCinayeti) July 19, 2020
Eskişehir: Sözleşme şiddetsiz yaşamın güvencesi
Eskişehir’deki kadınlar ise Migros önünde bir araya geldi. Kadın Meclisleri’nin de destek verdiği eylemde basın açıklaması okundu. Açıklamada şunlar söylendi:
İstanbul Sözleşmesi her türden ayrımcılığı önler, kadınların kendi hayatları hakkında karar vermelerini, hayır diyebilmelerini, şiddetsiz yaşayabilmelerini güvence altına alır.
▪️İstanbul Sözleşmesi her türden ayrımcılığı önler, kadınların kendi hayatları hakkında karar vermelerini, hayır diyebilmelerini, şiddetsiz yaşayabilmelerini güvence altına alır. #Eskişehir'de eylemdeydik. #İstanbulSözleşmesiŞart 👇🏻 pic.twitter.com/O0XZqYNPWA
— Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (@KadinCinayeti) July 19, 2020
Elazığ: Şiddetin önünü açmayın
Elazığ’da gerçekleştirilen basın açıklamasında ise “Kadınlar en temel haklarını yani yaşam haklarını savunuyor” denildi. Açıklamada “Yaşam hakkımızın güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını kabul etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak, şiddetin önünü açmaktır” ifadeleri kullanıldı.
▪️Yaşam hakkımızın güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasını kabul etmiyoruz. İstanbul Sözleşmesi’ni tartışmaya açmak, şiddetin önünü açmaktır.#Elazığ'da eylemdeydik. #İstanbulSözleşmesiŞart 👇🏻 pic.twitter.com/JEHRNkSejb
— Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (@KadinCinayeti) July 19, 2020
Gaziantep: Öldürülen kadınların fotoğraflarının yanına yenisi eklenmesin
Gaziantep‘te Kadınlar Meclisi ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ortak yaptığı basın açıklamasında “Hayatın her alanında mücadele eden kadınlar olarak hiçbir hakkımızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Öldürülen kadınların fotoğraflarının yanına yenisi eklenmesin diye direniyoruz” dedi.
Eylemde “Kadınlar eşit yaşayacak” sloganları atıldı.
▪️Hayatın her alanında mücadele eden kadınlar olarak hiçbir hakkımızdan asla vazgeçmeyeceğiz. Öldürülen kadınların fotoğraflarının yanına yenisi eklenmesin diye direniyoruz.#Gaziantep'te eylemdeydik. #İstanbulSözleşmesiŞart 👇🏻 pic.twitter.com/CkvrgYhhbE
— Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (@KadinCinayeti) July 19, 2020
27 Haziran’da Van Gölü‘ne açılan teknenin batması sonucu kaybolan mültecilerden beş kişinin daha cansız bedenine ulaşıldı. 19 Temmuz günü çıkarılanlarla birlikte ulaşılan mülteci sayısı 59’a yükseldi.
18 Temmuz’da yapılan çalışmalarda üç kişinin cansız bedenine ulaşan ekipler öğleden sonra da iki çocuğun cesedini bulmuştu. Akşam saatlerinde devam eden arama çalışmalarında ise 4 kişinin daha cesedine ulaşılmıştı.
Cenazeler, otopsi işlemleri için Van Adli Tıp Kurumu’na götürüldü. Jandarma İç Güvenlik Timleri, Su Altı Arama Kurtarma (SAK), Jandarma Arama Kurtarma (JAK) ile Sahil Güvenlik ekipleri, ROW cihazlarıyla Çarpanak Adası açıklarında çalışmalarını sürdürüyor.
Ne olmuştu?
Van’ın Gevaş ilçesi Altınsaç Mahallesi’nde 27 Haziran’da tekneleriyle Van Gölü’ne açılan Sedat Akbaş ve Medeni Akbaş‘tan uzun süre haber alınamaması üzerine mahalle muhtarı kayıp ihbarında bulunmuştu. Yüzerek kıyıya çıkan Medeni Akbaş’ın yaklaşık 60-70 göçmeni teknesine doldurarak karşı yakaya geçirmek isterken, teknenin alabora olduğu anlaşılmıştı.
Botlarla göl ile çevresinde yürütülen arama çalışmalarında tekne Çarpanak Adası açıklarında 106,5 metre derinlikte bulunmuş ve Medeni Akbaş dahil beş kişi tutuklanmıştı.
Bu hafta sonu bir plan yapın ve en yakınınızdaki doğal ortamı ziyaret edin. Gördüğünüz bitkileri koklayın, böceklerin fotoğraflarını çekin ve bulduğunuz tüm ağaçlara sarılın. Hatta yapabiliyorsanız bir gece de konaklayarak doğanın hala hayatta olan sahiplerinin sesini dinleyin. Bunu yapın çünkü önümüzdeki 50 yıl içinde o göreceğiniz, koklayacağınız, fotoğrafını çekeceğini, dinleyeceğiniz ve hatta sarılacağınız canlıların üçte biri yok olacak. Çünkü öncekilerden farklı olarak, bu yok oluşun nedeni bir canlı yani insan ve sonuna hiç olmadığı kadar yaklaşmış vaziyetteyiz.
9 Temmuz 2020 tarihinde IUCN yani Uluslararası Doğanın Korunması Birliği tarafından yayınlanan bir güncellemeye göre, Madagaskar‘daki tüm lemur türlerinin neredeyse üçte biri (% 31) kritik düzeyde tehlike altında statüsüne gelmiş durumda. Bu da demek oluyor ki yok olmaları an meselesi. Aynı güncellemeye göre Afrika kıtasındaki primat türlerinin yarısından fazlasının tehdit altında olduğu, Kuzey Atlantikbuzul balinası ve Avrupa hemstırının da artık kritik düzeyde tehlikede olduğu belirtiliyor.
IUCN’in kırmızı listesi olarak bilinen ve bugüne kadar 120.000’e yakın türün değerlendirildiği listedeki canlı sayısı şimdi 120.372 tür sayısına kadar erişmiş durumda. Değerlendirilen bu türlerden 32.441 tanesinin nesli tükenme tehdidi altında. Yaklaşık %30 civarı. Bu, ciddi bir oran! Daha da ciddi olan bir başka oran da primatlarda. Afrika’daki tüm primatların %53’ü artık yok olma tehlikesinde. Örneğin primatlar içerisinde yer alan kırmızı kolobus grubunun tamamı -ki bu da 17 tür demek- yok olma tehdidi altında. Muhtemelen önümüzdeki 50 yıl içerisinde şartlar böyle devam ettiği müddetçe yok olacaklar.
Benzer bir durum Eubalaena glacialis yani kuzey Atlantik buzul balinası için de geçerli. Eldeki sınırlı veriye göre şimdilerde toplam sayıları 250’den daha az! Yüz yıl kadar yaşayabilen, boyu 18.5 metreyi geçebilen ve ağırlığı da 105 tonu bulabilen bu devasa canlıların ilk çiftleşme olgunluğuna erişmesi onlarca yıl alabiliyor. İşte bu durum da nesillerinin kırılgan olmasına neden oluyor.
Tüm bu türlerin nesillerinin tehlike altına hatta yok olma seviyesine gerilemesinin tek nedeni insan faaliyetleri. Ormansızlaşma, yaban hayat avcılığı, plastik kirliliği, gemi trafiği ve iklim krizi bu insan faaliyetlerinden bazıları. Tüm bu faaliyetleri bir araya getirdiğimizde ise ortaya çıkan şey 6. Büyük Yokoluş‘un ta kendisi. Artık içerisinde olduğumuz bu yok oluş süreci geri dönüşü olmayan bir dönemeçte. Acil atılması gereken adımlar atılmazsa, kısa süre içerisinde şiddetini daha da arttıracak.
Türkiy’de 123 hayvan, 230 bitki türü tehdit altında
Sanmayalım ki bu tehditler hep dünyanın uzak ucunda gerçekleşiyor. IUCN’in tablolarında Türkiye de mevcut. IUCN’e göre Türkiye’de şimdiye kadar dört adet hayvan türünün nesli tükenmiş. Toplam 123 hayvan, 130 da bitki türünün türü tehdit altında. Toplam incelenen tür sayısının (2765) yaklaşık %10’u. Burada bu değerlendirmelerin eldeki verilere göre yapıldığını hatırlatmakta fayda var. Kimi türlere ait veriler çok eski olduğu için güncel durumu bildirilenden daha kötü olabilir.
IUCN Kırmızı Liste Kategorileri Categories: EX – Yokolmuş, EW – Doğal ortamında yokolmuş, CR – Kritik düzeyde tehlike altında (Muhtemelen yok olmuşlar ve doğal ortamında muhtemelen yok olmuş olanlar da dahil), EN – Tehdit altında, VU – Kırılgan, LR/cd – Koruma çalışmalarına bağlı olarak düşük risk, NT – Tehdit altına girmek üzere, DD – Eksik veri, LC – Asgari endişe
Özellikle inşaat faaliyetleri ve kirlilik baskısı bu sayıların daha da yüksek olabileceğini akıllara getiriyor. Durumun tam olarak anlaşılabilmesi için izleme programlarının uluslararası standartlarda, şirketçi ve projeci “akademisyenler” tarafından değil, bilimsel etik ve ahlak kaygısı taşıyan ve derdi para kazanmak olmayan işin ehilleri tarafından yapılması gerekiyor.