Zaman zaman atasözleri ve deyimler sözlüğü okurum. Birkaç gün önce şöyle bir atasözüne denk geldim:
Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın.
Atasözleri çoğu zaman sayfalarca sözcükten daha çok şey anlatır. Elbette hepsi doğru ve anlamlı olmayabilir, kimisi de güncelliğini yitirmiş olabilir. Fakat zamanın süzgecinden, nesillerin deneyiminden geçip gelmenin verdiği arınmışlık bence çok değerli.
Şimdi gelelim yazının başlığındaki soruya. Diyelim ki, bütün bilimsel kurallara uyarak ve sağlıklı bir örneklemeyle Türkiye çapında bir anket yapsak ve tek bir soru sorsak; “Doğayı seviyor musunuz?” Tahminim odur ki, %100’e çok yakın oranda “evet” yanıtı verilecektir. “Hayır, doğayı sevmiyorum” diyen neredeyse hiç olmayacaktır bana göre.
Bunun iki nedeni var. Birincisi doğayı sevmediğini açıkça hissedenler, öyle olmasına rağmen bunu söylemekten çekineceklerdir. Sanırım bundan daha önemli olan ikinci neden, doğayı aslında sevmeyen pek çok insanın doğayı sevdiğini sanmasıdır. Yani insanlar doğayı sevdiklerini söylerken samimidirler bence. Fakat sevdikleri şeyin doğa değil de doğayı sevme duygusu olduğunun farkında olamıyorlar.
Sevmek, yalnızca bir duygu değil
Galiba bunu biraz açmak gerekecek. Gerçek sevgi yalnızca bir duygu değil, duygunun tutum ve davranışlara yansımış eylem halidir. Pek çok kişiden şuna benzer şeyler duyarız: Hayvanları seviyorum ama bana yaklaşmalarını istemiyorum. Sizce bu gerçekten sevgi midir? Örneğin annenizi, sevgilinizi, çocuğunuzu seversiniz ve mümkünse sürekli onlarla temas halinde olmak ister, onlar için pek çok şeyi yapmayı göze alırsınız. Peki, kaçımız doğayı sevdiğimizi söylerken onun için bir şey yapmayı göze alabiliyoruz?
Bir şey derken sosyal medyada bolca paylaşım yapmak ya da change.org’da ha bire imza atmak değil. Bunlar da önemli kuşkusuz, fakat benim dediğim “bir şey” kendimizden fedakarlıkta bulunmakla ilgili. Örneğin, kaçımız tüketim alışkanlıklarımızda küçük de olsa değişiklikler yapabiliyoruz?
Bana öyle geliyor ki, çoğunluk arada sırada parka ya da ormana gidip yürüyüş ya da piknik yaptığı, evinde üç beş saksı çiçek yetiştirdiği için doğayı sevdiğini sanıyor. Bu insanların, belki de, Türkiye’nin dokunulmaması gereken koylarında, kıyı ekosistemlerinde yazlıkları, ormandan devşirme arsalarda konforlu evleri var aynı zamanda. Yoksa bile büyük bir bölümü bunun hayalini kuruyor ve gecesini gündüzüne katarak bunun için çalışıyor.
Son günlerde avcılıkla ilgili tepkiler had safhada. Bu çok güzel. Ama bu tepkileri gösterenlerin kaçı, bırakalım hayvansal gıdalardan uzak durmayı veya et yemekten vaz geçmeyi, hiç değilse bunların tüketimini azaltmayı aklından geçirdi?
Bunlara benzer onlarca örnek sıralayabilirim. Fakat ihtiyaç olduğunu hiç sanmıyorum. Sevgi yalnızca bir duyguysa, evet, büyük çoğunluğumuz doğayı seviyoruz. Ancak sevgi sevdiğin için fedakarlıkta bulunmaksa, üzgünüm, çoğumuz doğayı gerçekten sevmiyoruz.Sevdiğimiz şey doğayı sevmek değil doğayı sevmeyi sevmek.
Bu satırları okuyanların, doğayı sevdiğini söylerken gerçekte sevmediğini düşündüğüm insanlara bir garezim olduğunu sanmalarını hiç istemem. Her yanım böyle insanlarla dolu ve benim onlarla hiçbir sorunum yok. Aralarında çok sevdiklerim de var. Düşüncelerim onları suçlama amacı gütmüyor, ama böyle düşündüğümü de saklayamam. Ayrıca, henüz eylem aşamasına geçememiş olsalar da onlar en kolay eyleme geçirebileceğimiz grubu oluşturuyor. Onlara gerçekten sevmeyi, fedakarlıkta bulunmayı öğretmek çok daha kolay. Atalarımız boşuna mı demiş; Kör pazara varmasın, pazar körsüz kalmasın…
Gün geçmiyor ki Türkiye’nin ilk nükleer santrali olmaya namzetmiş Akkuyu Nükleer Güç Santrali‘nin (NGS)’nin inşaat sürecine dair yeni bir haber duymayalım! Kor tutucunun nükleer santral sahasına getirilişinden ekipman setinin imalatına, hatta boruların alana ulaşmasına varan detayda muştulanan haberlerle kamuoyunda “Güçlü Türkiye” algısının oluşturulmasının amaçlandığı herkesin malumu.
Ne var ki, 2004 yılında yaşadığımız Hızlandırılmış Tren, nam-ı diğer Pamukova Tren Faciası’yla başlayıp Soma Maden Faciası’yla devam eden içimizi yakan kazalar silsilesine en son Adapazarı’nda bir havai fişek fabrikasında meydana gelen kazanın da eklenmesiyle bu algı oyununa insan istese de kapılamaz. Yedi kişinin yaşamını yitirdiği bu kazanın hemen ardından, havai fişeklerin soğutulması için gereken 15 günlük süre beklenmediği için üç kişinin daha yaşamını yitirdiği ikinci bir kazanın yaşanmış olması da Türkiye’de on yıllar boyunca soğutulması gerekecek nükleer yakıt çubuklarıyla nasıl bir deneyim yaşanabileceği sorusunu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.
Akkuyu NGS için sahaya getirilen lojistik envanterinin sayılıp dökülmesiyle “güçlülük” algısının yaratılmaya çalışılmasına benzer diğer bir çaba da “şeffaflık” böyle olur hissi yaratmak. Oysa Akkuyu NGS sahasındaki çatlak haberlerinin aylarca saklanması ve ikincisi olana kadar kamuoyuna duyurulamaması Rosatom kontrolündeki işletim sürecinin nasıl bir “şeffaflık”zeminine oturacağını net olarak göstermişti.
Nitekim şirketin daha önce tartıştığımız şu yazıda geçen hadiseler karşısındaki ketum ötesi tutumu, en son haziran ayında Avrupa üzerinde tespit edilen sezyum 134, sezyum 137, rutenyum 103 ve iyot 131 radyoaktif izotoplarının adresinin Rusya’nın batı bölgesindeki Kola ve Leningrad nükleer santralleri olduğu yönündeki iddiaları yalanlamasıyla kendini bir kez daha gösterdi. Barentobserver‘ın haberine göre başta İsveç, Norveç ve Hollanda’dan yetkili kuruluşların, bundan on gün sonra da Finlandiya Toplum Sağlığı ve Çevre Ulusal Enstitüsü’nün açıklamalarına rağmen iddialar üç yıl önce Türkiye Atom Enerjisi Kurumu‘na(TAEK) sorular yöneltmemizi gerektiren haberdeki gibi Rus yetkililerce reddedildi.
Metsamor’un modernizasyonu da Rosatom’da
Rosatom’un hayatımıza müdahil oluşu dünya genelindeki diğer projeleri üzerinden de söz konusu. Bu açıdan dünyanın en tehlikeli reaktörü olarak bilinen ve Türkiye’ye yalnızca 16 kilometre mesafede yer alan ve bugün bir de Azerbaycan’la çatışma içinde olan Ermenistan’daki Metsamor Reaktörü’nün modernizasyon işlerini üstlenmiş olması önemli. Dolayısıyla Akkuyu NGS’nin sahibi Rosatom’u sizlere daha yakından tanıtmak amacıyla başladığımız yazı dizisine, bu şirketin dünyanın en tehlikeli nükleer santrallerinden bir olduğu için 1 Temmuz’da kapatılması gereken yanı başımızdaki Metsamor’un modernizasyon çalışmalarına başladığını değerlendirerek devam ediyoruz.
Ermenistan’ın Sovyet Rusya tarafından ilki 1976 yılında, ikincisi ondan üç yıl sonra inşa edilmiş olan iki reaktörü var. Bugüne dek beş büyük 150′ ye yakın küçük kazanın yaşandığı tesiste aktif olan ve şimdi modernizasyon sürecine sokulan reaktörün devreden çıkarılması gerek depremsellik riski gerekse eski oluşu nedeniyle Avrupa Birliği tarafından yıllardır öneriliyor.Zira 1988 yılında merkez üssü santralden 75 kilometre mesafede olan ve 25 bin kişinin yaşamını yitirdiği 6,8 şiddetindeki Spitak Depremi’nden hemen sonra devreden çıkarılan reaktörlerden ikincisi, enerji ihtiyacı gerekçesiyle 1995 yılında tekrar devreye alınmıştı. Bu reaktör, 30 yıldan fazla bir süre işletilerek miadını çoktan doldurmuş olmasının ötesinde, fay hattının üzerinde oluşuyla hem kendi toprakları hem de Türkiye dahil komşuları olan Gürcistan, Azerbaycan ve İran için de sağlık ve çevre açısından yıllardır büyük risk teşkil ediyor.
1988 yılında Spitak Depremi’nin merkez üssü ve 75 Kilometre mesafedeki Metsamor Nükleer Santrali
Ne var ki verimli bile olmamasına rağmen aksi iddia edilerek yıllarca çalıştırılan reaktörün 2017 yılında Ermenistan hükümetiyle AB arasında imzalanan Kapsamlı ve Genişletilmiş Ortaklık Antlaşması (CEPA) doğrultusunda devreden çıkarılması kararının ardından, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) ile yapılan görüşmeler neticesinde yenilenmesine, diğer bir deyişle modernizasyonuna karar verildi. Böylece 440 Megavat kapasitesi kullanılsa dahi ülkenin ülkenin elektrik ihtiyacının yarısını karşılayacağı iddia edilemeyecek bu reaktörün ömrünün ülkenin başka bir enerji kaynağı olmadığı gerekçesiyle hükümet tarafından 2026’ya kadar uzatıldığı açıklandı. Tahmin edeceğiniz gibi reaktörün ömrünün uzatılmasını destekleyen kararın diğer ucunda Rosatom duruyor. Netice itibariyle Metsamor Nükleer Santrali’nin aktif olan ikinci reaktörünün modernizasyonu 1 Temmuz itibariyle Rusatom Hizmetleri tarafından başlatıldı.
Yap, borçlandır, işlet…
Rosatom tarafından modernizasyon adı altında yürütülen bu çalışmanın temel amacı yapılan açıklamalara göre reaktörü depreme karşı güçlendirmek. Lakin proje, soğutma suyunu Aras Nehri‘nden alan santralin soğutma kulelerindeki mikro çatlaklarının onarılmasını da kapsıyor. Projenin maddi boyutu ise, Rosatom’un yurt dışındaki VVER tipi reaktörlerine yönelik bakım onarım hizmeti veren şirketi Rusatom Hizmetleri tarafından 130 Milyon Dolar’a tekabül ediyor.
Esasen başlangıçta Rusya tarafından verilecek olan 270 Milyon Dolar kapsamında gerçekleştirilmesi teklif edilmiş olan bu projenin daha sonra Ermenistan Hükümeti tarafından devlet bütçesiyle yapılacağı açıklandı. Ne var ki Ermenistan’ın daha 2005 yılında Rusya’dan satın aldığı nükleer yakıt karşılığında Rusya’ya 100 Milyon Dolar borçlandığı ve bu şekilde santralin yönetimini neredeyse Rus RAO Birleşik Enerji Sistemleri (UES) şirketine kaptırmış olduğunu göz önüne alırsak “hangi devlet bütçesi?”diye bir soru doğuyor. Hem de nükleer yakıt borcunun 60 Milyon Dolarından fazlasını Ermenistan hükümeti üstlenemediği için geri kalan 40 Milyon Dolarının silinmesi karşılığında Erivan’daki Hrazdan Nehri üstünde ülkenin %10 elektriğini sağlayan 560 Megavat kapasiteli, hidroelektrik santrali [1] hediye edilmişken. Bu noktada işlerin nasıl yürüdüğüne örnek olması için Rusya’nın izleyen süreçte bu barajı Ermeni -Rus Tashir Grup Şirketi‘ne %30 karla satmış olduğunu da belirtelim.
Ermenistan’ın Metsamor üzerinden Rusya ile kurduğu ilişki henüz operasyona geçmiş bir ticari bir nükleer santrali olmayan bizim için Rosatom ve iştiraklarini tanımayı sağladığı kadar, nükleer santral süreçlerinde işlerin nasıl yürüdüğüne dair de önemli ipuçları barındırıyor. Dahası, bulunduğu coğrafyada “ye kürküm ye” misali ülke ihtiyacının %40’ını karşıladığı [2] karşıladığı gerekçesine dayandırılarak verimsizliğine, risklerine rağmen reaktörüne tutunan bir yönetimin süreklendiği halin kendisi bir ders niteliğinde. Son yıllarda kendi ülkemizde bu soruyu fazlasıyla tüketmiş oluşumuzun sorunun mahiyetini değiştirmeyeceği önkabulüyle, size de nükleer yakıtın borcu için elden çıkarılan hidroelektrik barajının akıbeti tefeciye yapılacak ödeme için başka kıymetlerin gözden çıkarılması anlamına gelmiyor mu? Üstelik reaktörün çalıştırılacağı yıllar boyunca yakıt alımı devam edeceği için diğer hükümetler de borçlanmaya devam edecek.
Deprem görmeyen ülkeden fay hattına santral
Tüm bunlara ek olarak, Rosatom’un sözlüğünde pek de rastlamadığımız şeffaflık kavramının anlam ve önemi, önümüzdeki 65 gün boyunca Metsamor’un modernizasyonu çerçevesinde yeni bir boyut kazanacak. Zira Çernobil Nükleer Felaketi’ne yol açan aynı VVER-440 tip reaktörün modernizasyon sürecini, reaktörü depremlere dirençli kılma görevini depremsellik deneyimi olmayan bir ülkenin şirketinin üstlenmiş olması bizi potansiyel Çernobil’e de yaklaştırıyor. Bu noktada Rosatom iştiraki olan Rusatom Hizmetleri’nin gerek Ermenistan kamuoyuna gerekse sınır aşan etkileri bağlamında ilk etapta etkilenecek olan sınırdaşları Gürcistan, Azerbaycan, İran ve Türkiye’ye yaşananları eksiksiz raporlaması hayati önem taşıyacak.
Metsamor’un, Ağrı Dağı fay hattı üzerinde kurulmuş olması son dönemde Türkiye’de artan deprem fırtınasıyla birlikte düşünüldüğünde depremsellik açısından yeterince büyük bir risk teşkil ederken bölgenin halihazırda savaş gibi insan eliyle yaratılan başka türden bir depreme sahne olması ise yine bir problem. Açıkçası, Dağlık Karabağ’da Ermenistan ile Azerbaycan arasında yaşanan çatışmanın Metsamor üzerine olası bir yansıması, diğer bir deyişle santralin şu haberdeki gibi taraflar arasında bir tehdit aracı olarak kullanılması her zaman ihtimal dahilinde. Kaldı ki bu tehdidin gerçeğe dönüşmesi halinde o ülkelerin dışındaki coğrafyalar da geri dönüşü olmayan bir felaket yaşayabilir.
Sonuç olarak dört komşusundan ikisiyle siyasi ilişkileri bozuk olan Ermenistan’ın bir felaket halinde onları bilgilendirmesi de pek mümkün görünmüyor.Tüm bu gerekçeleri üst üste koyduğumuzda bir kez daha anlaşılıyor ki, nükleer risklerin bertaraf edilemediği noktada sivil toplumun Fukuşima sonrası Japon toplumunun yaptığı gibi kendi bilgi edinme sürecini inşa ederek kendini koruma mekanizmaları kurması da önemli bir ihtiyaç. Dolayısıyla sizlere ulaşan bu satırlar vesilesiyle altını çizmek isterim ki, durumun hassasiyeti Türkiye’deki meteoroloji istasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin, özellikle doğu illerimizdeki üniversitelerin enstitülerin ve konuyla ilgili bilim insanlarının en azından önümüzdeki 65 gün için Metsamor’u takip edebilecek şekilde birbirleriyle haberleşme ağları tesis etmesine; bu ağların ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirilmesine muhtaç.
Liz Behmoaras’ın son romanı Lale Pudding Shop, Doğan Kitap etiketiyle mart ayında yayımlandı. Kitabın basım tarihi, belki biraz talihsiz bir tesadüfle, koronavirüs salgınının resmi olarak açıklandığı günlere denk geldi. Talihsiz; çünkü evlere kapandığımız için romanın geçtiği dönemi konuşmak, dönemin tanıklarıyla, müzikleriyle dolu bir söyleşi ve imza günü şansımız ertelenmiş oldu. Umarım hayalimdeki bu buluşmayı en kısa zamanda yapmak mümkün olur.
Yazar, çevirmen ve gazeteci kimlikleriyle tanıdığımız Liz Behmoaras, daha önce “Türkiye’de Aydınların Gözüyle Yahudiler”, “Kimsin Jak Samanon?”, Yüzyıl Sonu Tanıklıkları, Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi, Suat Derviş: Efsane Bir Kadın ve Dönemi, Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına isimli araştırma kitapları ve Sevmenin Zamanı, Sen Bir Başka Gittin ve Alman Subayın Evi adlı romanları kaleme almıştı.
Behmoaras’ın son somanı Lale Pudding Shop, Hippie Trail diye adlandırılan, Londra-Katmandu hattında yolculuk eden hippilerle, Türkiye’deki 68 kuşağının karşılaşmasını anlatıyor. 1950’lerde başlayıp 1970’lerin sonuna kadar işleyen bu rota boyunca otobüsle seyahat eden, Avrupa ve ABD’den yola çıkıp Katmandu’ya ulaşmak isteyen beatnik’ler ve hippilerin en simge duraklarından biri de İstanbul-Sultanahmet’te bulunan Lale Pastanesi ya da hippilerin verdiği isimle Lale Pudding Shop idi. Öyle ki 1957’de açılan işletmenin sahipleri bir süre sonra tabelalarına, bugün hala görebileceğimiz, Pudding Shop ibaresini eklediler. O dönemde Sultanahmet’teki otellerde bir süre dinlenen yolcular, birbirleriyle iletişime geçmek için pastanenin duvarındaki panoya notlar ve duyurular asıyor, pastanede buluşuyor, arkadaşlarına iletilmesi için emanetlerini pastaneye bırakıyordu.
Liz Behmoaras, roman boyunca, okuyucu hippi kültürü, 68’liler, dönemin ruh hali ve hatta müziği üzerine bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bu noktada yazarın gazetecilik ve araştırmacılık deneyiminin izlerini çok net görüyoruz. Ancak romanı salt bu sözlerle tariflemek kolaya kaçmak olur. Benim vurgulamak istediğim nokta, Lale Pudding Shop’un bir kadın romanı olması. Bahsettiğim şey, romanın bir kadın yazarın elinden çıkmış olması değil. Türkiyeli ya da değil, burjuva ya da proleter, hippi, solcu ya da “sade vatandaş” olsun, hatta farklı kuşaklara mensup olsunlar, Lale Pudding Shop 60’ların sonu, 70’lerin başında ayakta kalmaya çalışan, varoluş mücadelesi veren, kendini yeniden ve yeniden keşfeden kadınların hikâyesini anlatıyor.
Türkiyeli hippi Perran’ın alışılmışın dışındaki cenazesiyle başlayan romanda, Teksas’tan gelip aşkı arayan Lilian, ailesinden ve ülkesinden kaçan Tommy, kansız devrim savunucusu Alexis, protest müzisyen Erol, muhafazakâr gazeteci Ogan ve hepsini birleştiren ana karakterimiz solcu rehber Leyla karakterleri üzerinden birbirine geçmiş dolambaçlı aşk hikâyeleri, aile dramları, isyanlar ve hezeyanların öyküsünü okuyoruz Lale Pudding Shop’ta. Dönemin meraklıları ya da gazete arşivlerini karıştırmayı sevenler Perran, Kost, Lilian karakterlerine kupürlerde farklı isimlerle rastlayabilir, hatta Erol gibi Türkiyeli karakterlerin kim olabileceğine ya da kimden esinlenmiş olabileceğine dair zevkle kafa yorabilirler. Açıkçası ben bir solukta okuduğum romanın ardından, tatlı bir merakla, bulmaca çözer gibi dönemin yayınlarını karıştırdım, müziklerine daldım, başka bir dünyayı hayal etmeye çalıştım. Okuyucunun da aynı heyecanla 50 yıl öncesine yolculuk edeceğine eminim.
Lale Pudding Shop’un yazarı Liz Behmoaras’la yaptığımız söyleşiyi aşağıda:
Esin İleri: 1968’de liseden yeni mezun olmuştunuz, o yıllarda hippiliğe bakış açınız nasıldı? Bu kitabı yazma sürecinde fikirleriniz değişti mi? Bugünden baktığınızda o dönemi nasıl algılıyorsunuz?
Liz Behmoaras: O yıllarda, biraz dönemin ve etrafın etkisiyle, biraz da kişisel değer ölçülerim nedeniyle hippilere bakış açım şimdikinden daha önyargılıydı. İçinde kayıtsızca yaşadıkları pislik ve uyuşturucu bağımlılıkları bana itici geliyordu. Hele hele haklı olarak bağımlılık! Zaten akımın ileriki yıllarda esasen sonunu getiren de bu madde bağımlılığı ve onun söz, müzik ve sanat yoluyla sürekli borazanlığını yapması olacaktı. Hislerim aslında karmaşıktı, çünkü bakışım aynı zamanda merak ve takdirle de doluydu. Merak çünkü o dönemde yurtdışıyla iletişim çok daha enderdi, hele yabancı gençlerle tanışmak bizler için çok önemli bir olaydı. Zaman zaman bu tanışma sırasında bir nevi kültür şokuna uğradığımızı da ekleyeyim.
Takdir, zira hippilerin birçok tabuyu yıktıklarının, kadınlara, her türden farklılığa ve cinselliğe özgürlük kapılarını ardına kadar açtıklarının farkındaydım. İnsan haklarından, hayvan haklarından söz ediyorlardı, barışı savunuyorlardı, “savaş yapma aşk yap” başlıca sloganlarıydı. Korku da içeriyordu hislerim. Düşünce ve yaşam biçimlerindeki sınırsızlık beni cezbettiği kadar korkutuyordu. Zira çok cesur değildim o zamanlar. Şimdi de çok cesur olduğum söylenemez, ama insanoğlunun tepeden inme emirler almadan kendi iyiliği için kendi sınırlarını kendi çizebildiğini öğrenmiş biriyim en azından. Haliyle onlara yönelttiğim bakışta artık takdir ve sempati çok daha ağır basıyor. Bir de tabii yazma sürecim boyunca çok okudum, bugünden geçmişe kuş bakışı bakarak hippi akımının var oluş nedenleri, kökenleri ve beslendiği kaynaklar kadar, müzikte, görsel sanatlarda ve edebiyatta yol açtığı devrimler konusunda epey bilgilendim. Bilgilendikçe de bu devrimlerin günümüzdeki faydalı uzantılarını daha iyi anlayabildim.
Özetle insanlık tarihinde kayda değer bir iz bıraktıklarının bilincine vardım ki buna altmışlı yılların sonunda henüz kimse karar veremezdi.
Dönemin medyasını incelediğimizde, hippiler için bitli, pis, âlemci gibi kelimelerin kullanıldığı tek taraflı haberler görüyoruz. Sizin romanınızda ise dünyanın gidişatı ve siyaset hakkında fikir sahibi olan gençler var. Hippiler ve sol akımlar arasındaki ilişkiyi nasıl tariflersiniz?
Bu tema kitabımda sürekli işleniyor. Romanım büyük çapta bunun üzerine kurulu da diyebiliriz. Hippiler daha başka değerlerle birlikte eşitliği ve özgürlüğü savunuyorlardı. Emperyalist güçlerin başlattıkları savaşlara, haksızlığa, baskıya karşıydılar. Bu dünya görüşleri, onlarla dost olabilecek, onları dinleyebilecek, anlayabilecek kadar baskısız ve aydın bir ortamda yetişen Türk gençleriyle bir ortak paydaydı. Haliyle bir etkilenme, belki de bir etkileşim meydana geliyordu. Ama bu aynı Türk gençleri, Karl Marx’ı, Mao’yu okumak, Nâzım Hikmet’in şiirlerine hayran kalmak, Amerikan emperyalizmini lanetlemek için onları beklememişlerdi.
Özetle hippiler Türkiye’de sol akımların oluşmasına yol açtı demek basitleştirilmiş ve eksik bilgi vermekle eşdeğerdir. Onların da ufak bir katkıları bulunmuştur diyebiliriz ancak. Ama esas katkıyı tabii ki kayda değer ölçüde düşünce, konuşma ve eylem özgürlüğüne yol açan 61 Anayasası’nda aramak gerekir. Bu sayede aydın, okuyan, düşünen, isyan eden, direnen, talep eden bir gençlik yetişti: 68’liler veya daha az bilinen bir tabirle Füruzan’ın ünlü romanının 47’likleri! Ayrıca unutulmaması gereken bir olgu daha var: Türk gençleri sosyalizm ve komünizmi o dönemde yeni keşfederken, onlar yani hippiler ve genellikle tüm batılı gençler eski değerlerin tümüyle tanışmış, hesaplaşmış, onları ellerinin tersiyle itmişler ve yeni bir dünya düzeni kurma çabasına girmişlerdi.
Yani iki tarafın amaçları, hedefleri farklıydı…
Hem roman hem de biyografi yazarı olarak tanınıyorsunuz. 68’in en eğlenceli kesimi olan hippileri yazarken size kurmacayı tercih ettiren sebepler nedir? Romanınızda kurmaca karakterler dışında gerçekten yaşamış olanların da yer aldığı yazıyor özsözünüzde. İsimleri ve karakterleri bulanıklaştırırken zorlandınız mı? Bunu sizden tanıdığınız karakterler mi rica etti?
Diğer roman yazarlarının nasıl çalıştığını, nerden ilham aldıklarını bilemiyorum ama kendi roman yazma yöntemimi kitabımın hemen başındaki cümleyi, tekrar ederek açıklayabilirim: “Roman diye bir şey var mı, az ya da çok maskelenmiş yaşam öykülerinin bir toplamı, bir karışımı, bir sentezi olmayan?”
Genel olarak romanlarımda hayat verdiğim karakterlerin, anlattığım olayların hiç biri ne tam gerçek ne de tam kurmaca, hepsi de yaşantılarımın, deneyimlerinin ve tanıklıklarımın bir karışımı ve sentezi. Bazen o denli karışıyor ki gerçeğin kurmacadan ayrıldığı noktayı ben bile kaybediyorum. Bu son eserde nerdeyse birebir anlattığım bir tek kişi var, yine de mesleğini ve adını değiştirerek izini bulanıklaştırdım. O bile kendini bile tanır mı, bundan pek emin değilim.
Ancak şunu da belirtmekte fayda var: Her eserde arka planı oluşturan siyasi olaylara hayal gücümü asla katmam. Haklarında mümkün olduğunca çok eser okuyup araştırdıktan sonra onlara kişisel görüşümün değil de karakterlerimin görüşlerinin ve ya görüş eksikliklerinin ışığında yer veririm romanımda.
Hata yaptığım oluyor mu, elbette oluyor, ama olmaması için olanca gayret sarf ediyorum.
Lale Pudding Shop’ta, o dönem yaygın olarak kullanılan ve sonra yasaklanan birtakım ilaçların etkileri hakkında detaylı bilgiler var. Daha önce hem Mazhar Osman’ın biyografisini yazmıştınız, hem de Sevmenin Zamanı romanınızda iki tıp öğrencisinin aşkını konu almıştınız; o romanınızda da hastalıklar üzerine detaylı anlatımlar vardı. Tıbba ve tıp tarihine özel bir ilginiz var mı, bu merakınız nereden kaynaklanıyor?
Tıbba özel bir merakım yok. Ama hekimlik mesleğine büyük bir saygım ve hayranlığım var ki bu beni hem “Mazhar Osman” biyografisini hem “Sevmenin Zamanı”’nı yazmaya iten pek çok nedenden biriydi. O iki kitaptan başka sekiz kitap yazdım ve onların tıpla uzaktan yakından ilgisi yok. Ancak sağlık sorunları istinasız her kişinin hayatında en az bir ya da iki kere rastladığı sorunlardır, karakterlerimin başına geldikleri zaman da onları anlatırken her konuda olduğu gibi sağlam bilgiler edinmeye çalışırım.
Son romanımda hippileri uyuşturucu sorununa değinmeden anlatmak mümkün değildi. Aynı tarihlerde Türkiye’de ve sanırım bütün dünyada serbestçe satılan, hatta eczanelerde reklamı bile yapılan “iştah kesiciler” diye adlandırılan haplar vardı; bunlar kâh zayıflamak kâh imtihanlarda üstün bir performans göstermek, hatta sosyalleşmek için bile sıkça kullanılırdı. Yol açtıkları akıl ve beden sağlığını yitirme, bazen de intihar ya da cinayet gibi felaketleri, ne yazık ki ancak yasaklandıklarından sonra okuyacak, duyacaktık. Ünlü bir sinema artisti bunun canlı örneği olmuştu.
Uyuşturucu maddeler hippiler tarafından bu denli yoğun kullanılırken, bu haplar da öğrenci, iş adamı, ev kadını, sinema ya da tiyatro oyuncusu gibi çeşitli insan gruplarına leblebi gibi satılıyordu ve dönemin sosyolojik dokusunun bir parçasıydı diyebiliriz. Amacım hippilerle Türklerin iyi ya da kötü etkileşimini anlatmak olduğu için, bu hapları Lilian’a İstanbul’da aldırtıp kullandırttım ve onların üzerinden bu karakterimin iflah olmaz derecede bağımlı ruhsal yapısını vurgulamak istedim.
Romanda ana karakterler dışında ikincil karakterlerin bile aile hayatlarını, hatta ebeveynlerini ele alıyorsunuz. Bu sayede o dönemde yaşayan farklı kuşakların o sıralarda hızla değişen toplum hakkındaki görüşlerini ve olaylar karşısındaki tavırlarını okuyoruz. Sizce aile ve çevre gençlerin tercihlerinde ne kadar belirleyici? Aile, ev ve sokak çevresi arasındaki ilişkiyi bu roman üzerinden karşılaştırmanızı istesem ne derdiniz?
Liz Behmoaras.
Aile, çevre ve hatta semtler elbette son derece belirleyici unsurlar. Örneğin Leyla çok farklı dünyalar arasında sürekli gidip geliyor: Bunlar, batılı, katıksız Halk Partili, sol sempatizanı öğretim üyesi olan ve Moda’da yaşayan babası Bülent Bey’in dünyasıyla, ondan boşanıp Cihangir de oturan, çok daha bohem olan opera sanatçısı annesi Ayla’nın, sol kesimden yana açıkça tavır almış Beyoğlu’ndaki Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı üyesi arkadaşlarının ve Sultanahmet’te köhne bir otelde barınan hippi sevgilisi Tommy’nin dünyaları… Galiba hoşlanıyor da bu durumdan. Hiçbir şekilde etiketlenmek istemiyor ama yeterince güçlü ve zeki olduğu için, amaçsızca şu ya da bu tarafa da sürüklenmiyor. Bukalemun gibi renk değiştirmiyor. Kişiliğinden ödün vermeden her bir dünyanın iyi yönlerinden yararlanmasını biliyor, onlarla dağılacağına zenginleşiyor.
Aile yapısının her çocuk için çok önemli olduğu aşikâr. Bu sanki kendiliğinden oldu ama nerdeyse her önemli karakterim boşanmış anne babanın çocuğu. Boşanma o yıllarda çok mühim bir olay, nerdeyse bir trajedi ve toplumda çocuğu ciddi anlamda farklılaştırıyor. Haliyle aldığı yaralar şimdikinden çok daha büyük. Bu yaralar da tıpkı kronik hastalıklar gibi kimini Perran gibi öldürüyor ya da Lilian gibi öldürmekten beter ediyor, kimini de Leyla ve hatta sonlara doğru Tommy gibi daha güçlü kılıyor…
Romanın ana temalarından biri de yolculuk (hem içsel hem de coğrafi olarak) ve arayış. Buna bağlı olarak gitmek ve kalmak arasındaki ikilemler de hikâyeye yansımış. Son yıllarda Türkiye, tarihindeki en büyük beyin göçünü veriyor, özellikle de 20-30 yaş arasındaki gençler daha iyi bir hayat ümidiyle bu coğrafyayı terk ediyor. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum
Kalmak ve gitmek… Bazen kalmak kaçıştır, yani gidişlerin getirdiği değişiklikten, yeni deneyimlerden, bilinmeyenden kaçıştır. Bazen de gitmek…
“Başka yerde, semtte, ülkede, kıtada, her şey daha iyi olacak, oraları daha iyidir, ben oralarda kendimi daha iyi hissediyorum, daha mutlu daha verimliyim vs.” gibi lafları çok duymuşuzdur. Bu da kaçışların alasıdır. Kendinden kaçıştır. Oysa bu mümkün değil, zira insan nereye gitse kendini de beraberinde götürür.
Bu değerlendirme kitaptaki karakterler için olduğu kadar şimdilerde ülkeyi terk eden gençler için de geçerli. Her neresiyse, “Orda daha iyi bir hayatım olacak” umudu bazen kocaman bir kandırmaca olabiliyor, bazen de zorluklarının bilincinde olarak alınmış, somut nedenlere dayalı mantıklı bir karar. Bazen bir kaçış, bazen bir cesaret örneği…
Koronavirüs salgınının ülkemizde de baş göstermesi ile büyük bir çoğunluğumuz neredeyse üç ay boyunca evlerimize kapandık. Bu salgının neden olduğu bütün olumsuzluklara rağmen kendi içimize çekilme, geçmişte yaşadıklarımızı anımsama ve belleğimizi tazeleme şansımız da oldu. Tuhaftır, nedense böyle büyük travmaların bu tür etkisi var. Çok yakın aile bireylerini de kaybettiğimizde sisli puslu anılar net bir şekilde gün yüzüne çıkıp kendilerini anımsatırlar. Özellikle kaybınız, anne ve/veya baba ise. Tabii kardeş kaybını da buna dahil edebiliriz. Ama ben, kendi tecrübeme dayanarak konuşuyorum. Sevdiğiniz insanı, babanızı toprağa verip eve dönünce çekmeceler, oradaki resimler ve mektuplar bizi sessizce çağırırlar. Resimlere bakarken içinde bulunduğumuz zaman ve mekan gücünü kaybeder. O zamanlar, o mekanlar yeniden yaşanır. Sanki zaman makinesinde geriye gitmişiz gibi geçmiş, bütün gücü ile bizi ele geçirir. Ve böylece belleğimiz tazelenir.
Yaklaşık üç ay süren karantina döneminde ben de geçmişe, özellikle çocukluğuma tekrar yolculuk yaptım; unuttuklarımı anımsadım ve kızımla paylaştım. Meğer o yıllar nasıl büyülü imiş! Anne ve baba sağ ve sağlıklı. Çocukluğun sıkıntıları (sınav kaygıları, mahalle aralarında oynanan oyunlarda kaybeden kişi ve/veya taraf olma, elektrik kesildiği için sinemaya ya da pastaneye gidememe) dışında başka sıkıntı yok.Önce pille, sonra elektrikle çalışan radyolar ve yayınları. Özellikle akşamüstü yayınları. Gün akşama kavuşmadan. Yaşar Kemal’in deyimi ile, gün iyice batıya yıkılmadan. Mükemmel Türkçe ile yapılan anonslardan sonra radyoda başlayan programlar, “Bestesini Selahaddin İnal’ın, güftesini Hikmet Şinasi Önol’un yaptığı hicaz makamındaki şarkıyı şimdi sanatçımız Zeki Müren seslendirecek” diyen anonsu takip eden şarkı. “Sen, hep beni mazideki halimle tanırsın. Hala bilirim aşk ile bekler inanırsın”. Zeki Müren’in söylediği şarkılara, sokakta oynayan çocuk seslerinin karışması. Bütün bu anılar tekrar berraklaşarak bu zorlu süreçte beni nasıl sarıp sarmaladılar…
Çocukluk, çocukluğumuz ve tabii ki Epiktetos’un dediği gibi “anavatanımız”. Olağanüstü güzellikler ve yaşanmışlıklar maalesef yaş ilerledikçe yılların gerisine düşüyor. Zamana yenilmek dedikleri bu olsa gerek.
Uyurken uyananlar…
İnsanın belleğinin zayıflaması değişimin hızına bağlı olarak da artıyor. Var olmasına rağmen yok olan nehirler, mekanlar ve adalar… Benim de konuşmacı olarak davetli olduğum 1. Bergama Çevre Filmleri Festivali’nin teması su idi. Festivalde çok güzel filmler ve belgeseller izlenerek su sorunları tartışıldı; aklımızın ve bilgimizin yettiği kadarı ile neler yapabileceğimiz konuşuldu. En çok ilgimi çeken belgesel, “Uyanan Dereler” idi. Aradan neredeyse bir yıl geçecek.
Kaybolan, sonra yeniden uyanan dereler ve nehirler hakkında geçen bu süre içinde hep yazmak istedim. Bologna’da binaların arasında kaybolan ama aslında binaların inşasından önce de hep orada olan dereyi görünce, belleklerden silinen dereleri, nehirleri anlatan belgesel yine aklıma düştü. Koronavirüs salgını sayesinde de bellek üzerine tekrar tekrar düşünürken yapılaşma ve kentsel dönüşüm ile belleğimizden silinen, silinmeye çalışılan güzellikleri andım.
Yönetmenliğini Caroline Bacle’nin yaptığı ve 2012 yılında çekilen belgesel, bir zamanlar dünyanın farklı yerlerinde akan derelerin, nehirlerin yapılaşma sonucu ile nasıl kaybolduklarını, unutulduklarını ve sonradan nasıl yeniden ortaya çıkarıldıklarını anlatır. Yürüdüğümüz yolların altında kalan nehirler, belleklerden silinen nehirler. Nehirler, mekanlar, adalar ve binalar sadece kişisel değil, toplumsal belleğe aittir. Bunların hepsi, toplumsal belleğe ev sahipliği yaparlar ve yok olmaları toplumsal belleğin de yok olmasına neden olur. Nice ağıtlar vardır toplum olarak bildiğimiz, toplumsal belleğimizde yer eden ve hikayelerini yaşanmış olaylardan alan.
Çocukluğumdan beri hatırladığım ağıtlardan biri, Kızılırmak üzerinden geçen düğün alayının yaşadığı felaketi anlatan ağıttır. Söylenen odur ki, Zilha adlı gelin, düğün alayı ile bir köyden başka köye gelin giderken, bir kartalın atını ürkütmesi sonucunda Kızılırmak’ın azgın sularına kapılarak yok olur. Bu felaket ile canı yanan insanlar, Kızılırmak’a beddua eden ağıdı yakarlar:
“Köprüye varınca köprü yıkıldı
Üç yüz atlı birden suya döküldü
Nice yiğitlerin beli büküldü
Kızılırmak nettin allı gelini
Nasıl yedin benim suna boylumu
Kızılırmak parça parça olasın
Her parçanı bir diyara salasın
Sende benim gibi yarsız kalasın. ”
Geçmişle koparılan bağ
Kızılırmak, parça parça olmasın, insanın doğaya hükmetme hırsından nasibini almasın. Kızılırmak, nazlı nazlı, bazen de azgın azgın akmaya devam etsin. Ona ait iyi ya da kötü toplumsal belleğimize kimseler dokunmasın, dokunamasın. Kızılırmak yarsız da kalmasın. Yeşilırmak, O’na sevdalansın.
Sadece nehirler mi? Ya binalar ve mekanlar? İstanbul’un sahip olduğu en önemli mekanlardan biri olan Haydarpaşa Garı’nın üstüne kapatılan ama aslında toplumsal belleğimizin üstüne kapatılan peçe kaldırılsın. Yassıada nasıl değiştirildi, bu hali hangimizin içine sindi? Yaşanmışlıklardan oluşan belleğimize sahip çıkamazsak çocuklarımıza ne anlatacağız? Geçmişle bağı koparılan yaşamları mı?
Kafkasya’nın kadim halklarından Çerkeslerin, savaşlar ve sürgünler nedeniyle bazı kayıplara uğramış olmasına karşın, binyılların ötesinden bugünlere koruyarak getirdikleri Nart mitolojileri,Çerkes Mitolojisi: Nartlar başlığıyla, Türkçe’de. Akademisyen, bilim insanı ve şair Asker Hedeğel’e’nin derlediği yedi ciltlik “Nartlar” kitabından seçilmiş 73 metin Türkçe’ye çevrilerek, Papirüs Yayınları’ndan raflara çıktı.
Hedeğel’e, Kafkasya’nın kadim halklarından Çerkes-Adıgelerin doğal coğrafyası dışında ABD, Suriye, İsrail, Türkiye, Fransa, Almanya, Bulgaristan ve Lübnan’ı dolaşarak derlediği öykü, şarkı besteleri 1968-71 yılları arasında yayımladı. Orijinal metinde yer alan 700’ün üzerinde metin arasından 73’nünün yer aldığı kitabın amacı, gelecek yüzyıllarda da öykülerin anlatılabilmesi, şarkıların söylenebilmesi…
Nart halkının kitapta yer alan mitolojik özelliklerinden kimileri şöyle:
Nartların çıkış noktası, kadim zamanlarda Kafkasya’da, Karadeniz ve Azak Denizi kıyısında yaşayan halklardır. Nart Mitolojisi’nin gelişimi oldukça uzun bir zaman dilimine yayılmıştır. Eski metinlerinin büyük bölümü, Çerkes halkının henüz boylara bölünmediği, tek ve büyük bir aile halinde yaşadığı dönemde üretilmeye başlamıştır.
Nartlar iyilikten yana, kötülüğe karşıdırlar. Kötü ile savaşır, zorda olana yardım ederler. Merhametli, cömert, cesur, özgüvenli ve fedakârdırlar. İdealleri ve vatanları için canlarını verirler. Düşmana karşı ise korkutucu ve acımasızdırlar.
Nartlar toprağı ekip biçer, avlanır, hayvan yetiştirirler. Sonrasında yün eğirip demiri işlemeye, topraktan araç gereç yapmaya, denizde ve nehirde dolaşmaya başlamışlardır. Farklı ürünler imal edip ticarete geçince sanat ve bilim ile tanışırlar; besteler yapıp şarkı söylemeye başlarlar.
Arkeolojik kazılardan çıkarılan silah ve araç-gereçler MÖ 8. ve 7. yy’da Batı Kafkasya’da demir madeninin bilindiğini ve demircilik yapıldığını göstermektedir. Nart Mitolojisi’ndeki Demirciler Tanrısı Lhepş ile ilgili söylenceler de MÖ 8. ve 7. yy’da başlar.
Çerkesler Kafkasya’nın yerli halkıdır. Nartlar dışardan gelmemiştir, Kafkasya’da doğmuş ve yaşamıştır. Çerkeslerin yaşam alanı, Nartların yaşam alanıdır.
Nart Mitolojisi’nde anaerkil ve ataerkil dönemin etkileri görülür. Kadınlar, anaerkil dönemde güç ve iktidar sahibi olarak, belli bir eşi olmadan, saygı görerek, gönlünce ve özgürce yaşar. Setenay, Nartlara akıl verir, yol gösterir. Bazı Nart kahramanları; Setenayoğlu Savsırıko, Pakooğlu Teterşav, Zalimkadınoğlu Şevay gibi annelerinin ismiyle anılırlar. Ataerkil döneme geçişle birlikte kadın kahramanlar güçlerini kaybederler, cadılıkla ve büyücülükle suçlananlar olur.
Nartlar tanrılardan korkmazlar, onlarla iyi geçinirler ve birlikte yaşarlar. Zaman zaman karşı çıktıkları da olur.
Nart Mitolojisi’yle dünya mitolojisindeki bazı karakterler arasında benzerlikler vardır. Ateşi getirme en yaygın olan ve bilinendir. Nartların “Savsırıko”su ile Yunanların “Promete”si ateşi getirirler.
Akkor halinde doğan Savsırıko’nun vücudu soğutulup çelikleştirilirken maşayla tutulan dizleri çelikleşmez ve vücudunun en zayıf noktası olarak kalır. Akilles’in annesi Fetide de oğlunu dereye batırıp çelikleştirirken topuğundan tutar. Eliyle tuttuğu topukları en zayıf noktası olur (Aşil topuğu).
Yunan Mitolojisi’nde Tanrı Zeus’a karşı gelen Promete, Nart Mitolojisi’nde de Tanrı Pako’ya karşı gelen Nesren Jake, Kafkas Dağları’na zincirlenir.
Bu yıl dünyada altıncısı düzenlenen, ABD ve İspanya başta olmak üzere birçok ülkede eylül ayında “Directed By Women” adıyla gerçekleştirilen festivalin Türkiye organizasyonu “Directed By Women Turkey” – 2. Uluslararası Kadın Kısa Film Yönetmenleri Festivali, ikinci defa Türkiyeli izleyici ile buluşuyor. Festival, sinema alanında kadınların yaratım süreçlerini desteklemeyi, üretimlerini teşvik etmeyi ve farklı ülkelerden kadın yönetmenlerin arasındaki kültürel ve sanatsal etkileşimi artırmayı amaçlıyor.
Uluslararası ve ulusal düzeyde kadın kısa film yönetmenlerini ve filmlerini İstanbul’da bir araya getirecek olan festival, 10-13 Eylül 2020 tarihlerinde Kadıköy Yeldeğirmeni Sanat Merkezi’nde gerçekleşecek. Festivalde Ulusal, Uluslararası, Animasyon ve Genç Bakış kategorilerinde yaklaşık 40 film gösterilecek. Her kategoride seçilecek bir filme en iyi film ödülü verilecek.
Her dilden, kültürden farklı bakış ve hikayelere sahip kadınların çektiği kısa filmlerin buluştuğu festivale son başvuru tarihi 1 Ağustos 2020. Başvurular FilmFreeway üzerinden kabul ediliyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kurban Bayramı‘nda sokağa çıkma yasağının gündemlerinde olmadığını söyledi:
Böyle bir adımı atmak şu an zor. Bilim Kurulu ile değerlendirme yapabiliriz. Gündemimizde böyle bir durum yok.
Cuma namazı sonrasında basına açıklamalarda bulunan Erdoğan Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak da, “Diyanet gerekli davetleri yapacak” dedi. Cumhurbaşkanı açılışa korona virüsü salgını nedeniyle bin ila 1500 kişinin katılabileceğini belirtti. Erdoğan, Ayasofya ile ilgili gelen tepkiler içinse, “Yurt dışından gelen tepkilerin hiçbiri bizi bağlamaz” ifadelerini kullandı.
Bununla birlikte, Ankara Şehir Hastanesi Yoğun Bakım Sorumlusu ve Bilim Kurulu üyesi Doç. Dr. Sema Kultufan Turan eylül ve ekim aylarının koronavirüs açısından çok kritik olduğu ve tatilde tedbirlere dikkat edilmediği taktirde vaka sayılarının eylül ve ekim aylarında yeniden yükselebileceği uyarısında bulundu.
Kurban Bayramı 31 Temmuz Cuma günü başlayacak ve 3 Ağustos Pazartesi günü sona erecek.
27 Haziran’da Van Gölü‘ne açılan teknenin batması sonucu kaybolan mültecilerden ikisinin daha cansız bedenine ulaşıldı. Bugün (17 Temmuz) çıkarılanlarla birlikte ulaşılan ölü sayısı 42’ye yükseldi.
AA’nın haberine göre çıkarılan cesetlerden biri bir çocuğa ait. Bugün çıkarılan cansız bedenler, Van Büyükşehir Belediyesi cenaze araçlarıyla Van Adli Tıp Kurumu’na götürüldü.
Gevaş ilçesi Altınsaç Mahallesi‘nden açılan ve bir daha haber alınamayan tekne ile içindeki kişilerin cesetlerinin çıkarılması için Jandarma İç Güvenlik Timleri, Su Altı Arama Kurtarma (SAK), Jandarma Arama Kurtarma (JAK) ile Sahil Güvenlik ekipleri, ROW cihazlarıyla Çarpanak Adası açıklarında çalışmalarını sürdürüyor.
Ne olmuştu?
Van’ın Gevaş ilçesi Altınsaç Mahallesi’nde 27 Haziran’da tekneleriyle Van Gölü’ne açılan Sedat Akbaş ve Medeni Akbaş‘tan uzun süre haber alınamaması üzerine mahalle muhtarı kayıp ihbarında bulunmuştu. Yüzerek kıyıya çıkan Medeni Akbaş’ın yaklaşık 60-70 göçmeni teknesine doldurarak karşı yakaya geçirmek isterken, teknenin alabora olduğu anlaşılmıştı.
Botlarla göl ile çevresinde yürütülen arama çalışmalarında tekne Çarpanak Adası açıklarında 106,5 metre derinlikte bulunmuş ve Medeni Akbaş dahil beş kişi tutuklanmıştı.
Burdur 58’inci Piyade Er Eğitim Alayı Binbaşı Maruf Kışlası‘nda yeni tip koronavirüs sebebiyle karantinaya alınan asker sayısı 670’e ulaştı.
İlk olarak 33 askerin Covid-19 testi pozitif çıkmıştı. Bunun üzerine bu kişilerle temaslı oldukları tespit edilen askerler Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi İstiklal Yerleşkesi’ndeki Asımın Nesli ve Fereli Sinan Efendi yurtlarına yerleştirildi.
Milli Savunma Bakanlığı‘ndan konuya ilişkin “Birçoğu asemptomatik olan askerlerimizin tamamının genel sağlık durumu iyidir” açıklaması yapılmıştı.
Giriş çıkışlar kapatıldı
Öte yandan iki vatandaşta koronavirüs tespit edilmesi sonucu Karamanlı ilçesine bağlı Bademli Köyü karantinaya alınarak, giriş-çıkışlara kapatıldı.
Karamanlı Belediye Başkanı Fatih Selimoğlu sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Bademli köyümüzde iki vatandaşımızda Covid-19 vakasına rastlanmış ve hastalığın çoğalmasını önlemek amacıyla İlçe Hıfzıssıhha Kurulu kararı ile Bademli köyümüz karantinaya alınmıştır” denildi.
Tarımsal faaliyetlerin kontrollü bir şekilde devam edeceğini belirten Selimoğlu “Köyün ana girişinde bulunan jandarma ekiplerimiz ve İlçe Tarım Müdürlüğü personeli nin kayıt kontrolü ile çiftçilerimiz arazilerine gidip, gelebilecektir. Burdur ve ilçelerimizde hızla artış gösteren bu hastalığın yayılmasını önlemek amacıyla lütfen temizlik, maske ve mesafe kurallarına uyalım. Bademli köyümüze geçmiş olsun” dedi.
Türkiye hala, AB‘nin “zorunlu haller dışında gidilmemesi gereken ülkeleri” simgeleyen turuncu listesinde yer alıyor. Avrupa makamları, tatil ya da aile ziyaretinin zorunluluk olmadığına işaret ederek, bu nedenlerle Türkiye’ye gidilmemesi uyarısında bulunuyor. Pek çok Avrupa ülkesindeki, Türkiye’den dönenlere 14 günlük zorunlu karantina uygulaması ise devam ediyor.
AB’nin 1 Temmuz’da açıklanan güvenli ülkeler listesinde, vaka sayılarının yüksek olduğu gerekçesiyle Türkiye yer almamıştı. Liste, vaka sayısı 100 bin kişide 16 ve altında olan ülkeleri güvenli sayıyor. Söz konusu tarihte Türkiye’de bu sayı 23.5’ti.
Turuncu listedeki ülkeler güvence kapsamından çıkarıldı
Brüksel yönetimi, vaka sayılarının azalması durumunda 15 Temmuz’da yapılacak güncellemede, Türkiye’nin güvenli ülkeler arasına alınabileceğini söylemiş, ancak son yapılan değerlendirmelerde, vakaların hala 100 bin kişi başına 20 civarında olduğu belirtilmişti.
Türkiye gibi turuncu listede yer alan ülkelere seyahat edenler, dönüşlerinde 14 günlük zorunlu karantina uygulamasına tabi tutulacak. Avrupa’daki sigorta şirketleri de, zorunlu haller dışında gidilmemesi istenen ülkeleri, güvence kapsamından çıkardı.
AB, güvenli ülkeler listesini 1 Ağustos’ta yeniden güncelleyecek.