Ana Sayfa Blog Sayfa 2016

Seyfi Dursunoğlu’na veda

‘Huysuz Virjin’ karakteriyle bilinen drag queen, şarkıcı ve sunucu Seyfi Dursunoğlu bugün Zincirlikuyu Camisi’nde kılınan namazın ardından defnedildi. Sevenleri Seyfi Dursunoğlu’na veda etti.

KOAH hastası olan ve özel bir hastanede 15 gün zatürre tedavisi gören 88 yaşındaki Dursunoğlu, 17 Temmuz’da yaşamını yitirmişti.

AA’da yer alan habere göre çok sayıda basın mensubunun görev yaptığı törende, taziyeleri sanatçının yeğenleri Dilek Dursunoğlu, Güliz Buyrukbilen ve Gizem Özköseoğllu kabul etti.

Dilek Dursunoğlu: Ona yakın olmak bir armağan

Dilek Dursunoğlu, amcasının vefatından dolayı çok üzgün olduklarını belirterek, ” Çok sevdiğimiz, çok özel biriydi. Amcam gibi bir ruha, öyle bir kişiliğe o kadar yakın olmak, onun kanından olmak, çok tarifsiz bir değer, armağan bence. Nur içinde yatsın. Yolu ışık olsun” dedi.

Sanatçının bedenini kadavra olarak bağışladığı yönündeki açıklamasının sorulması üzerine Dilek Dursunoğlu, “Kadavra ile ilgili bir bilgi, belge yok. Zaman içinde göreceğiz.” ifadelerini kullandı.

Seyfi Dursunoğlu’na veda

Tüm vasiyetini ÇYDD’ye bıraktı

Sanatçının mirasını bırakacağını açıkladığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Genel Başkanı (ÇYDD) Ayşe Yüksel ise Seyfi Dursunoğlu’nun sonsuzluğa uğurlamak üzere Zincirlikuyu Camisi’nde bir araya gelindiğini söyleyerek, “Kıymetli sanatçımızın bütün mal varlığını ÇYDD’ye bağışladığını hem vasiyeti aracılığıyla hem de basındaki röportajlarından hepimiz biliyoruz. Derneğimize bu bağışı yaptığı için çok onurlu ve gururluyuz. Büyük de sorumluluk duygusu içindeyiz” diye konuştu.

Yüksel, sanatçının çok çalışkan bir kişiliğe sahip olduğunun altını çizerek, “Senelerce emek verdi. Onun nasıl çalıştığını, ne kadar çok uğraştığını, bütün kostümlerini kendisinin diktiğini, makyajını kendisinin yaptığını biliyoruz. O kadar çok alın teri var ki yaptıklarında, buna çok saygı duyuyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Törene katılanlar arasında, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, caz sanatçısı Bora Gencer, oyuncu ve şarkıcı Gülben Ergen yer aldı.

Seyfi Dursunoğlu kimdir?

1 Ekim 1932’de Trabzon’da doğdu. Aslen Bayburtlu olan ailesi 1938’de İstanbul’a göç etti. Atikali’de başladığı ilkokulu Beylerbeyi’nde bitirdi. Daha sonra Heybeliada Askeri Deniz Lisesi’nde yatılı okudu ama bir süre sonra buradan ayrılarak Boğaziçi Lisesi’nden mezun oldu.

İngiliz Filoloji’sinde başladığı üniversite öğrenimini maddi sıkıntılar nedeniyle yarım bıraktı. 18 yıl memur olarak çalıştıktan sonra işinden ayrıldı ve 1970’te Huysuz Virjin olarak sahneye çıkmaya başladı.

Her yıl İzmir Fuarı’nda sahneyi Türkiye’nin tanınmış solistleriyle paylaştı. İzmir Fuarı’na gelen binlerce insan sayesinde, televizyona çıkmadı ama tüm Türkiye’de kendinden bahsettirdi.

“Huysuz Virjin” karakteriyle en büyük sıçramayı TRT’de Öztürk Serengil’in yarışma programına katılarak yaptı. 1970’lerde Huysuz Virjin 1. adında bir kanto plağı yaptı.

2007 yılında Radyo Televizyon Üst Kurumu (RTÜK) tarafından programının yayınlandığı televizyon kanallarına dolaylı olarak baskı yapıldığı ve sansür uygulandığını gerekçe göstererek Huysuz Virjin’i artık canlandırmayacağını açıkladı. Ancak 2012’de Show TV’de yayınlanan Huysuz’la Dans Eder misin? programını sundu. Aynı yıl Star TV’de yayınlanmaya başlayan, Benzemez Kimse Sana adlı yarışmada jüri üyeliği yaptı. Programın final bölümüne son kez “Huysuz Virjin” olarak çıkmıştır ve “Bu benim son kantom” diyerek yaşından dolayı bir daha kanto yapamayacağını duyurdu.

 

Suruç anmasına polis müdahalesi

Kobanêli çocuklara oyuncak götürmek için 20 Temmuz 2015’te Urfa Suruç’taki Amara Kültür Merkezi’nin bahçesinde bir araya gelen ve İŞİD’li canlı bomba saldırısında yaşamını kaybeden 33 genci anmak için merkezin önünde toplanan gruba polis müdahale etti. Suruç anmasına polis müdahalesi

Polis, Suruç Aileleri İnisiyatifi tarafından organize edilen anma için kültür merkezinin bahçesinde toplananlardan hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını  indirmesini istedi. Fotoğrafların indirilmemesi üzerine müdahale eden polis, hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını yırttı.

Polis ile aileler ve HDP’li vekiller arasında yaşanan gerginlik sırasında milletvekilleri de darp edildi.

Suruç İçin Adalet Platformu‘nun sosyal medya hesabından, polis müdahalesi sonrası açıklamanın yapıldığı belirtildi.

Amara Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen anmanın ardından, katliamda hayatını kaybedenlerin mezarlarının ziyareti de yine polis tarafından engellendi.

Suruç anmasına polis müdahalesi

İHD: Unutturmayacağız

Suruç anmasına polis müdahalesi ile ilgili bir açıklama yapan İnsan Hakları Derneği (İHD)  açıklamasında şöyle denildi:

Katliamın üzerinden tam beş yıl geçti. Tutuklu sanık Yakup Şahin bir kere bile duruşmaya getirilmedi, katillerin devlet içinden destek gördüğü ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı sanıklarıyla bağlantısı olduğu konusunda kesin kanıtlar olmasına rağmen dosyada gerçekler ve gerçek sorumluları açığa çıkartacak adımlar atılmadı. Ama patlamada zarar gören ve yakınlarını kaybeden müştekiler için her bir duruşma işkenceye dönüştürüldü, katillerin peşini bırakmadıkları için adeta cezalandırıldılar”

Davanın bir sonraki duruşması 18 Ağustos’da görülecek.

 

 

Urla’da dört yunus vurularak öldürüldü

Yunusları kimin vurduğu henüz belirlenemedi. HAYTAP Basın Sözcüsü Baylan, yunusların balık çiftliklerine ait ağları parçalamasından dolayı balıkçılar tarafından vurulmuş olabileceğini söyledi. Baylan şöyle konuştu: 

Biz onlara balık mezbahaları diyoruz. Yunusların istenmemesinin sebebi balıkçı ağlarını parçalamalarından dolayı. Aslında onların hakkı olan, doğal yaşamlarını sürdürebilmesi için yemesi gereken balıklar maalesef onlar yerine insanlara verildiği için, yunuslarda balık mezbahalarının ağlarının içlerine girmeye çalıştıkları için pek istenmiyorlar” 

Emniyetin olayı araştırdığını belirten Baylan gündemdeki av ihalelerini de hatırlattı:

Bu şiddetin durması gerekiyor. Hayvanla başlayıp insanlara kadar giden bir durum. Ülkemizde av turizminin olması da birçok şeyi kutsuyor. Hayvanı silahla öldürmenin büyük bir başarı olduğu imajı verilmekte. En son yapılan av ihaleleri de bu yöndeydi. Bir an önce hayvan hakları yasasının çıkmasını istiyoruz. Bu şekilde hayvana uygulanan şiddetle birlikte kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddetinde engellenebileceğini düşünüyoruz.”

SES Mardin Şubesi: Salgın kontrolden çıktı, hastaları başka illere sevk ediyoruz

Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Mardin Şubesi, koronavirüs salgınının kentteki son durumuna ilişkin yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada ildeki toplam vaka sayısının beş binin üzerine çıktığı ve hastaları başka ile göndermek durumunda kaldıkları belirtildi.

‘Normalleşme’ sonrası salgın yönetiminin kontrolden çıktığı belirtilen açıklamada “Mevcut haliyle pandemi hastanesi ilan edilmeyen hastanelerde bile Covid-19 vakalarının yatışı yapılmaktadır. Hastanelerdeki servis ve yoğun bakımların neredeyse tamamı dolmuş ve artık hastaların başka illere sevk edilmesi söz konusudur” denildi.

‘Enfekte sağlıkçı sayısı 200 oldu’

Açıklamada hastanelerdeki yoğunluğun hem insanlara verilen sağlık hizmetinin kalitesini düşürdüğü söylendi. Sağlık personeline yönelik koruyucu donanımların temininde de sorunlar yaşandığı belirtilen açıklamada “enfekte olan sağlıkçı sayımız da 200’ü bulmuştur” ifadeleri kullanıldı.

Günlük vaka sayısının günlük ortalama 150 olduğu belirtilen açıklamada “Ancak, biliyoruz ki gerçek vaka sayısı tespit edilenin çok üzerindedir ki bu gerçeklik sadece Mardin için değil tüm ülke için geçerlidir” denildi.

Fotoğraf: AA

‘Vaka sayısı olanın çok altında gösteriliyor’

Açıklamada diğer illerdeki sağlık emekçileri örgütlerinden aldığı bilgilere göre sadece bölgedeki vaka sayısının binin üzerinde olduğunu tespit ettikleri günlerde dahi ülkede toplam bin vaka açıklandığı belirtildi:

Sağlık Bakanlığı tarafından günlük verilen tablodaki vaka sayılarının sadece hastaneye yatışı yapılan vaka sayısı olabileceği konusunda ciddi tespitlerimiz var.

‘Filyasyon çalışmaları etkinliğini yitirdi’

“Ayrıca, özünde vakaların kaynağını bulmaya yönelik yapılması gereken filyasyon çalışmaları da maalesef ki etkinliğini yitirmiş durumdadır. Tespit edilen temaslılara test uygulanmayıp, kişiler sadece karantinaya alınmaktadır.

Filatosyon çalışmalarının da artık etkili bir şekilde yapılmadığı söylenen açıklamanın devamında yetkililere şu çağrıda bulunuldu:

Bir kez daha yetkililere sesleniyoruz. Alınan önlemler ekonomik ve politik kaygılardan öte bilimsel verilere göre yürütülmeli, ekonomi değil halkın sağlığı öncelenmelidir. Bilgiler şeffaf ve açık bir şekilde paylaşılmalıdır. Halkın ‘evde kal’ çağrılarına ve karantina şartlarına uyması için iktidarın gerekli ekonomik düzenlemeleri yapması gerekir ki bu zaten sosyal devlet olmanın bir gereğidir.

İl pandemi kurullarının, verileri ve mevcut durumu il düzeyinde günlük açıklayarak halkı bilgilendirmesi ve halkın salgın ile mücadeleye katılımını sağlaması gerekir. Sağlık emekçilerinin ve halkın katılımının sağlanmaması doğru ve yeterli önlemlerin alınmamasına, vaka ve ölüm sayılarının daha da artmasına neden olacaktır.

 

 

 

Ankara’nın taklit Estergon Kalesi’ne binlerce liralık asansör

AKP’li Keçiören Belediye Başkanlığı’na bağlı Fen İşleri Müdürlüğü, kentin ortasına yaptığı taklit Estergon Kalesi’ne asansör koydu. Kamu İhale Kurumu’nun açıkladığı bilgilere göre,  “Estergon Kalesi asansör yapım işi” adı altında 5 Haziran’da düzenlenen ihaleye üç şirket katıldı. İhaleyi, 481 bin TL teklif veren Arez Yapı Mühendislik İnşaat Şirketi kazandı.

AKP’li belediye ile şirket arasında 25 Haziran tarihinde imzalanan sözleşmeye göre, asansörün 90 gün içerisinde tamamlanması gerekiyor.

Yapımı altı yıl sürdü

Açılışı 2005 yılında dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılan Estergon Kalesi, Keçiören Belediyesi tarafından “Estergon Türk Kültür Merkezi” adıyla kullanılıyor.

Macaristan‘daki Estergon Kalesi’nin bir replikası olarak inşa edildiği açıklanan kalenin inşaatı altı yıl sürmüştü.

AKP’li Dağ, renkli kolonlardan da ‘subliminal mesaj’ aldı

Hamza Dağ’ın mesajları şöyle:

  • Bu kolonlar İzmir Büyükşehir Belediye binasına ait. Şehrin merkezinde yer alan ve kamuya ait olan bir binayı LGBT’yi simgeleyen renklere boyayarak İzmir’e nasıl bir fayda sağlamayı amaçlıyorsunuz? @tuncsoyer
  • Sayın Soyer, evinin odalarını LGBT renklerine boyayabilir, kişisel tercihidir. Lakin bir kamu binasını, pedofili ve ensest ilişkileri meşrulaştırmayı amaçlayan bir sapkınlığı simgeleyen renklerle boyayamaz.

  • Sn. Soyer’in başkanlığı döneminde belediye eliyle LGBT’ye açık şekilde alan açılmaya çalışılmakta ve bu konu farklı zamanlarda şehrin gündemine getirilmektedir.
  • AK Parti, kimliği ne olursa olsun, bu ülkede, herkesin eşit vatandaş olarak yaşamasının önünü açtı. Ancak toplumsal ifsada sebebiyet verecek sapkınlıklar karşısında da net bir tavır aldı.
  • Şu bilinmelidir ki; İzmir’de bu sapkın zihniyetin ve onu meşrulaştırmaya çalışan her türlü faaliyetlerin karşısında olacağız.
  • Özelikle kamu zararına sebep olunarak ve 197 bin TL ödenerek bu şehrin en önemli kamu kurumlarından birinin LGBT‘yi çağrıştıracak şekilde boyanmasına sessiz kalamayız.
  • Buradan Sn. Soyer’e çağrıda bulunuyoruz: O renkleri oradan kaldırın ve bu yanlıştan bir an önce vazgeçin.

Süt kutusundan da mesaj çıkarmıştı

Hamza Dağ, İzmir Belediyesi’nin 0-5 yaş arası çocuklara dağıttığı sütlerin fotoğrafındaki gökkuşağını LGBTİ sembolü olan gökkuşağı ile ilişkilendirip Tunç Soyer’i subliminal mesaj vermekle suçlamıştı.

Karaburun’daki RES projesi Anayasa Mahkemesi’ne taşınıyor

İzmir‘in Karaburun ilçesindeki Yaylaköy mahallesinde bulunan Karaburun RES (Rüzgar Enerji Santrali) Projesi‘nin kapasite arttırmasına karşı Karaburun Yurttaş Davacıları’nın hukuk mücadelesi sürüyor. Davacılar daha önce projeye karşı dava açmış, İzmir 3. İdare Mahkemesi projeyle ilgili ÇED olumlu kararını iptal etmişti. Son olarak Danıştay 6. Dairesi iptal kararını bozdu ve davayı temyiz yolu kapatılmak suretiyle reddetti. Karaburun Yurttaş Davacıları bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Karaburun Kent Konseyi Genel Sekreteri Aykut Uçar Konsey’in konuya ilişkin basın açıklamasını kamuoyuyla paylaştı:

Danıştay’ın aldığı bu karar, lisansların ve ÇED Olumlu kararlarının defalarca “yaşamdan” yana iptal edildiği Karaburun Yarımadası’nda yaşayanların adalete olan inancını zedelemiş, tabiatın ve yaşamın hakları Danıştay tarafından yok sayılmıştır.

‘Heyelan riski bahane ediliyor’

Karaburun Yarımadası’nın yüzde 61’ini (252 km²) tek başına kaplayan Lodos Elektrik Üretim A.Ş’ye ait “Karaburun RES Projesi”ne karşı yürütülen hukuk mücadelesi beşinci yılına girdiği ve bu süre zarfında proje için verilen ÇED Olumlu kararı iki kez ve üretim lisansının bir kez iptal edildiğinin hatırlatıldığı açıklamada buna rağmen kapasite artışının sürdüğü belirtildi:

Lodos Elektrik Üretim A.Ş, Karaburun RES kapasite artışı projesinin planlarını (ÇED Olumlu) iptal kararına ve Mart 2019’da ilan edilen Karaburun Yarımadası-Ildır Körfezi Özel Çevre Koruma Bölgesi (ÖÇKB) ilanına rağmen uygulamaya devam etmiştir. (…) Pandemi sebebiyle yaşlı nüfusun yoğun olduğu Yaylaköy’de insanlar evlere hapsolmuşken Lodos firması harıl harıl çalışmaya devam etmiştir.

Açıklamada bölgenin “afete maruz bölge” ilan edildiği 14.01.2019 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararına da değinildi ve heyelan riski bahane edilerek Yarımada’nın yok edilmek istendiği savunuldu.

Yaylaköy’ün geçimlik ekonomisi keçi yetiştiriciliği ve keçi ürünlerine dayanmaktadır. Karaburun’un dağlarında özgürce dolaşan keçiler, doğal meralarında endüstriyel yemlerden uzak, ilaç ve kimyasala maruz kalmamış doğal bitkilerle beslenirler. Lodos Elektrik Üretim A.Ş ise Yaylaköy’deki keçi meralarının yüzde 90’ının üzerine türbin dikmiş ve meraları kullanılamaz hale getirmiştir. Bu durum, firma sahiplerine kazandırırken, Yaylaköylülerin tek geçim kaynağını ortadan kaldırma sürecine girmiştir.

‘Yenilenebilir enerji maskesiyle örtülemeyecek kadar vahim’

Yarımada’nın yüzde 71’inin RES’lere kiralandığı belirtilen açıklamada, “Akdağ’ın kapladığı yüzde 13’lük alan çıktığında Karaburun’da ‘kuş’a, ‘keçi’ye, ‘arı’ya, ‘insana’ yüzde 16’lık bir alan kalmaktadır. Bu sonuç “yenilenebilir/temiz enerji” maskesiyle örtülemeyecek kadar vahim ve yok edici bir tablodur” denildi.

Açıklamanın sonunda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÖÇKB ilanının gerekliliklerini yerine getirmeye davet edildi ve “yenilebilir-temiz enerji” adı altında doğanın, yaban hayatının, tarım, mera ve Karaburun halkının turizm alanlarının “yenilenebilir-temiz enerji” adı altında yok edilmesine rıza göstermeyeceği belirtildi.

Gerçek gündem pandemidir

Bir süredir ülkemizde Covid-19 salgınının devam ettiği gerçeği gözlerden kaçırılıyor. 1 Haziran’dan itibaren kamu yönetimince önlemlerin çok büyük bölümünün bir anda kaldırılması kararı, ülkemizde ‘salgının bittiği’ gibi yorumlandı. Kamunun bu yaklaşımı toplumumuzda azımsanmayacak sayıda insanın bugün maske kullanımı, fiziki mesafeye dikkat etmek, bol bol el yıkamak gibi basit kişisel önlemleri bile bırakmasına neden oldu. Oysa ülkemizde salgın alanın gerçek uzmanlarını ve meslek örgütlerini endişelendirerek, beklenenden daha dalgalı olarak sürüyor.

Kısaca özetleyecek olursak; ilk vakanın 11 Mart’ta kayıtlara geçtiği ülkemizde salgın eğrisi 6’ıncı haftadan sonra tepe noktasına ulaşarak, düşüşe geçmişti. Ancak buna karşılık Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı olgu ve ölüm sayıları arttığı hızla azalma göstermedi. 13’üncü haftada en düşük sayıda seyreden olgu sayısı 14’üncü haftadan itibaren yine artmaya başladı ve olgu ve ölüm sayıları 1 Haziran’da gerçekleştirilen yeniden açılmanın olumsuz sonuçlarını adeta gösterir bir niteliğe büründü…

Günlük test, yeni vaka, yoğun bakım ve entübe hasta sayıları/Halk Sağlığı Uzmanı Doç. Dr. İlker Belek’ten alınmıştır.

Sağlık Bakanlığı tarafından günlük olarak yayınlanan son veriler ve bakanlığın epeyce geç olarak yayınlamaya başladığı Covid-19 olgularına ait kimi epidemiyolojik verilerin yer aldığı haftalık raporlar şimdilik umutlu bir tablo ortaya koymuyor:

  • Yoğun bakıma alınan hasta sayısı 1 Haziran’dan bu yana arttı; 1 Haziran’da yoğun bakımlarda 651 hasta varken bu sayı 29 Haziran’dan itibaren bini geçmiş ve 17 Temmuz’da 1226’ya ulaşmış durumda.
  • Toplam vaka sayısından iyileşenlerin ve can kayıplarının çıkarılmasıyla hesaplanan aktif vaka sayısında olumlu karşılanabilecek azalma olmakla birlikte yoğun bakım/aktif vaka oranı 1 Haziran’da %2,1 iken 17 Temmuz’da %10.2’ ye çıkmış ve yükselme eğilimi halen sürmekte…
  • Entübe edilen; yani solunum cihazına bağlı hasta sayısı 1 Haziran açılımlarından sonra sürekli olarak arttı. Bu sayı 17 Temmuz itibarı ile 402. .
  • Sonuçta günlük yeni vaka sayısının binin altına düşmesi açıklanan sınırlı verilerle bile tablonun hafiflediğinin düşünülmesini sağlamıyor. Yukarıda özetlediğimiz tablo açıkça hastanelere daha ağır vakaların alındığını ve açıklanan haftalık raporlarda hastaneye Covid-19 nedeniyle yatış oranının yükseldiğini gösteriyor. Ayrıca test stratejilerinin de değiştirildiği, giderek gerçek test sayılarının azaldığı da rakamların incelenmesinden ortaya çıkıyor.

Açıklanan günlük ve haftalık rakamlar koronavirüs salgını açışından henüz birinci dalganın içinden çıkamadığımızı gösteriyor. Bu gidişle önümüzdeki sonbahar aylarında bazı bilim insanları tarafından geleceği iddia edilen ikinci dalgaya da birinci dalgadan çıkamamış bir ülke olarak yakalanmamız olasılık içinde…  

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) bugüne kadar çok sayıda ülkeyi aldığı önlemleri erken gevşettiği için uyarmıştı; uyarmaya da devam ediyor. WHO salgına karşı önlemlerin gevşetilmesi için ekonomik ve sosyal gerekliliklerin yanı sıra sağlık açısından gerekliliklerin unutulmamasını vurguluyor. Oysa tablo açık, ülkemizin de içinde olduğu bazı ülkeler sağlık gerekliliklerinin ötesinde ekonomik koşullar nedeniyle açılım adımları atıyor. Oysa Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin de (HASUDER)  yaptığı açıklamada yer aldığı gibi pandemiler bir halk sağlığı sorunudur ve her halk sağlığı sorununda olduğu gibi çözüm kamu eli ile olmalıdır. Yani devlet vatandaşa ‘bundan sonra sorumluluk senin, maske kullan; fiziki mesafeye dikkat et; kendini koru’ dememeli; seyahat kısıtlamaları, karantina gibi onu koruyacak önlemleri almaya her ne pahasına olursa olsun devam etmelidir.

‘Riskli ülke’ tanımı turisti engelledi

Peki Covid-19’a karşı önlemleri birçok bu alanın uzmanına göre erken bırakmamız bir sonuç verdi mi? Bunu söylemek zor… Mevsim itibarıyla turizm sektörü açısından bakacak olursak ülkemize en çok turist gönderen Avrupa Birliği ülkeleri (AB) hala bizi riskli ülkeler listesinden çıkartmadı. Aktif koronavirüs vaka sayısı 100 bin kişide 16 ve aşağısı olan ülkeleri güvenli sayan AB, Türkiye’de bu rakamın 100 bin kişide 20 dolaylarında olduğunu iddia ediyor. Bu nedenle de Türkiye, AB ülkeleri tarafından zorunlu haller dışında gidilmemesi gereken ülkeler arasında tutuyor. Bu arada Avrupa’daki sigorta şirketleri de, zorunlu haller dışında gidilmemesi istenen ülkeleri, güvence kapsamından çıkardı, bu nedenle ülkemize gelecek hiçbir turist sigortalanmıyor.

Bununla da bitmiyor; Türkiye dönüşü turistleri iki haftalık bir karantina bekliyor ve bu süre yıllık izinlerinden düşülmüyor. Bu durum işlerini kaybetme tehlikesi de getiriyor. Bu nedenle de 1 Haziran’da önlemlerin kaldırılması ile geleceği düşünülen turistlerin hiçbiri gelmedi… Şimdi umutlar 1 Ağustos tarihinde…

Şimdilik turizm sektörümüz yerli turistlere kaldı. Bugünlerde televizyonlarda bol bol yerli turistte dönük otel reklamları görülüyor. Bu durum seyredenlerin kafasını karıştırıcı ilginç görüntülere neden oluyor; insanları tatile davet eden otel reklamları bazen Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ve herkesi gerekli olmadıkça evinden çıkmamaya çağıran kamu spotları ile benzer zaman dilimlerinde yayınlanıyor. Böyle olunca insanların kafası karışıyor. Oysa halk sağlığının en temel ilkesi topluma riski tüm boyutları ile açıkça anlatmak ve kafa karıştırıcı mesaj vermemek…

Bayram tatili yaklaşıyor. Peki, insanlar ne yapacak? Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan kamu spotlarına bakıp evde mi kalacak; yoksa 1 Haziran’dan itibaren yine kamu yönetimince kaldırılan kamusal önlemler sonucu açılan dev otellere mi gidecek? Unutmayın; ülkemizde salgının birinci dalgası daha bitmedi; dışarıda SARS-CoV-2 virüsü dolaşmaya devam ediyor. Üstelik kaldırılan kamusal önlemler virüsün toplum içinde dolaşımını oldukça kolaylaştırdı. Ne kadar çok dışarı çıkar ve kalabalıklara karışırsak; virüsle karşılaşma ihtimalimiz de o derece artar. Oysa bu yaz tatile gitmemek, bu bayram sevdiklerimizin ziyaret etmeyip; onları görüntülü veya görüntüsüz telefonla aramak bize hiçbir şey kaybettirmez… Buna karşılık virüsle karşılaşma ve Covid-19’a yakalanma ihtimalimizi ciddi şekilde düşürür.

Pandemi ülkemizin gerçek gündemidir ve sorun 1 Haziran’dan sonra tamamen kişisel sorumluluğumuza bırakıldı. Bugün artık gerek kendi sağlığımız için; gerekse fedakâr sağlık çalışanlarımız için daha da dikkatli olmak zorundayız…

44 Tabip odasından Prof. Kayıhan Pala için çağrı

Gazetelerde yayımlanan ilanda, olağan dışı dönemlerde topluma karşı sorumluluğu olan bilim insanlarına daha fazla ihtiyaç olduğunun altı çizilerek, şu ifadeler kullanıldı:

Belirsizlik ve yetersiz bilginin kuşattığı panik ikliminden ancak güven veren bilim insanlarının topluma seslenmesiyle çıkılır. Bu niteliklere sahip bilim insanlarının açık sözlü, içten, gerçeği salamayan paylaşımlarıyla panik azalır… Pala’ya açılan soruşturmayı halkın doğru, bilimsel, gerçek bilgiye ulaşma hakkına, bilim insanının akademik özgürlüğüne, Türkiye’de hekimlerin birlikteliğinin sesi olan tabip odalarına ve TTB’ye saldırı olarak görüyoruz, kabul etmiyoruz.” 

Tabip odaları, 21 Temmuz’da üniversite yönetimine savunmasını yapacak olan Kayıhan Pala’yı yalnız bırakmayacaklarını belirterek şu çağrıda bulundu:

21 Temmuz’da Kayıhan Pala ile dayanışma, O’nun şahsında doğru bilgiye ulaşma hakkı, akademik özgürlük, örgütlülüğümüze sahip çıkmak, soruşturmaya müdahil olmak üzere Bursa’da olacağımızı duyuruyor, sizleri/Bursa’yı birlikte olmaya çağırıyoruz.”

Ne olmuştu?

Prof. Dr. Kayıhan Pala, 21 Nisan 2020’de koronavirüs salgınına ilişkin ‘enBursa.com’ adlı haber sitesine konuşmuştu.  Bursa Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğü, Pala’yı “halkı yanlış bilgilendirdiği” ve “paniğe yönlendirici açıklamalar yaptığı” iddialarıyla Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikayet etti. Savcılık, soruşturma sonunda ‘görevsizlik’ kararı vererek, soruşturma dosyasını Uludağ Üniversitesi’ne gönderdi ve üniversite yönetimi Pala hakkında soruşturma başlattı.

Pala koronavirüs salgınıyla ilgili şunları söylemişti:  “Türkiye’de henüz salgının tepe noktasını görmediğimizi düşünüyoruz. Ben 2-3 hafta kadar önce tepe noktasının 20-27 Nisan arasında gözlenebileceğini, ondan sonra bir azalma olacağını ve Haziran’ın 2. haftasına kadar da sönümleneceğini tahmin ettiğimi yazmıştım. Bu tahminin ne kadar geçerli olacağını bu hafta hep birlikte göreceğiz”  Pala’nın 21 Temmuz günü üniversite yönetimine savunma vermesi bekleniyor.

‘Azerbeycan’ın hedef gösterdiği Metsamor Nükleer Santrali Türkiye’ye 16 km uzaklıkta’

Nükleer Karşıtı Platform, Azerbeycan’ın çatışma sırasında Ermenistan’da yer alan ve Türkiye’ye yalnızca 16 kilometre uzaklıkta olan Metsamor Nükleer Santrali’ni hedef göstermesine ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı.

Açıklamada “Karşılıklık tehditler ülkemiz ve sınır komşularımızın ulusal güvenliğini tehlikeye sokmuştur” ifadeleri kullanıldı.

İki ülke arasında karşılıklı tehditler

Ermenistan ordusunun, 12 Temmuz 2020 tarihinde Tovuz Bölgesi’nde Azerbaycan mevzilerini top atışlarına tutması ve Azerbaycan ordusunun karşılık vermesi üzerine iki ülke arasında çıkan çatışmalar giderek şiddetini arttırdı.

Ermenistan’ın Azerbaycan’daki Mingeçevir Barajı’nı vurma tehdidinin ardından, son olarak Azerbaycan da Metsamor Nükleer Santrali’ni hedef gösterdi.

‘Eski teknolojiyle inşa edildi, ömrü çoktan doldu’

Platform yaptığı açıklamada söz konusu nükleer santralin 1977 yılında Çernobil ve Fukuşima ile aynı teknoloji kullanılarak Rosatom tarafından inşa edildiğini ve 2005 yılında ömrünü tamamlamasına rağmen ısrarla faaliyetine devam ettirildiğini söyledi.

Açıklamada “Ermenistan ve Bulgaristan’da, Ülke sınırımızın hemen yanında, adeta görülmemiş güçte yıkıcı saatli bomba niteliği taşıyan santrallar, ulusal güvenliğimiz açısından büyük tehdit oluşturmaktadır” denildi.

‘Iğdır, Kars ve Ağrı için hayati bir tehlike’

Son derece eski teknolojiye sahip bu santrallerin çalışmasının bile büyük bir tehdit unsuru olduğunu belirten Platform “Metsamor’a olası bir saldırı sonucunda; Iğdır, Kars ve Ağrı illerimiz başta olmak üzere, Erivan, Nahçıvan, Gürcistan, İran gibi sınıra komşu ülkeler ve hatta Avrupa için de hayati tehlike oluşturacağı oldukça açıktır” dedi.

Böyle bir hedef göstermeyi kınadıklarını belirten Platform “Nükleer santralların barındırdığı risklerin sonucu, yaşanan büyük felaketlerle acı bedeller ödenerek tüm dünya kamuoyunca görülmüşken, ülkeler arasında çıkan savaşlarda saldırı hedefi olarak gösterilmesini kabul etmiyoruz” açıklamasını yaptı.

‘Tehdit etmek dahi suç’

Söz konusu tehdidin uluslararası hukuk kapsamında suç teşkil ettiğini belirten Platform “Ayrıca, Azerbaycan’ın Metsamor Nükleer Santrali’ni hedef alma tehdidinin uluslararası hukuk kurallarına özellikle de Cenevre Konvansiyonu Birinci Ek Protokolü’ne aykırılık teşkil ettiğini, ve uluslararası savaş konvansiyonu kapsamında suç işlendiğini hatırlatıyoruz” ifadelerini kullandı.

Ortadoğu bölgesinde şiddetin giderek arttığına vurgu yapılan açıklamanın devamında Türkiye’de inşa edilmek istenen santrallerin de ülkeyi tehditlere açık hale getireceği belirtildi:

Ortadoğu bölgesinde Ülkemize komşu ülkelerde, her geçen gün emperyalist güçlerin, bazı örgütler eliyle tırmandırdığı şiddetin arttığı, çıkar savaşlarının giderek büyüdüğü bilinmektedir. Buna rağmen AKP hükümetlerinin tüm uyarılara rağmen; Mersin Akkuyu’da, Sinop İnceburun’da nükleer santral kurma girişimlerinden geri adım atmadığı görülmektedir.

Kapitalist dünyanın rekabet ortamında her an çıkarları çatışma noktasında ülkemizle karşı karşıya gelebilecek Rusya’nın ya da diğer yapımcı ülkelerin denetiminde ve kontrolünde Akkuyu başta olmak üzere belirlenen yerlerde faaliyete geçirilecek santral ile ulusal güvenliğimiz tehditlere açık hale getirilmekte; nükleer santrallarda yaşanacak olası bir kaza ya da düzenlenecek bir saldırıda yitirilecek büyük ölçekteki insan yaşamları ve doğal kaynaklar umursanmamaktadır.

‘Savaşa değil barışa ihtiyacımız var’

Ermenistan- Azerbaycan arasında yaşanan çatışmada bir nükleer santralın hedef konusu yapılmasının insani yönden kabul edilemezliğinin hatırlatıldığı açıklamanın devamında şu talepler dile getirildi:

 Bölgemizde savaşın değil, diplomasi, barış ve karşılıklı dayanışmayla kalkınmanın egemen kılınmasını istiyoruz. Dış politikamızın, bir an önce, çatışmacı politikalardan, Cumhuriyetimizin kuruluş ayarı olan ‘Yurtta barış, dünyada barı’ ilkesine dönmesini istiyoruz. Ülkemizin, pahalı, riskli, kirli ve dışa bağımlı nükleer santrallara ihtiyacı olmadığını biliyoruz. Ülke kaynaklarının, küresel finans-kapitalin piyasacı politikalarıyla, yandaş sermayeye peşkeş çekilerek, halkımızın karanlık bir geleceğe doğru sürüklenmesini istemiyoruz.

Toplumsal hiçbir yararı olmayan, aksine büyük yaşamsal riskler taşıyan nükleer güç santrallarından vazgeçilmesi çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Hayatımızın ve yaşam alanlarımızın tehdit altında bırakılması kabul etmiyor, kurulması planlanan nükleer santral projelerinin derhal durdurulmasını, Ülkemizde ve dünyada, hem bugün hem de gelecekte, nükleer santralların tamamen hayatımızdan çıkartılmasını istiyoruz.

Açıklama “AKP hükümetini, Azerbaycan’ın Metsamor Nükleer Santralı’na yönelik yapılacak bir saldırının Ülkemiz ve bölgemiz açısından doğuracağı ağır sonuçların hatırlatılmasına ilişkin göreve çağırıyor, Azerbaycan hükümetinin nükleer santrala yönelik tehditleri karşısında,  Dünya Atom Enerjisi Kurumunun ve Birleşmiş Milletlerin acilen önleyici tedbirler almasını talep ediyoruz” çağrısıyla sona erdi.