Ana Sayfa Blog Sayfa 1745

Artvin’de hastalar yolda ölüyor

Haber: Gençağa Karafazlı

Artvin Devlet Hastanesi’nde anjiyo ünitesinin bulunmaması nedeniyle acil kalp hastaları sevk edildikleri Trabzon, Rize ve Erzurum yollarında yaşamını yitiriyor.  Hastaların 150 ile 225 kilometre uzaklıkta kentlere sevk edilirken yolların da kötü olması nedeniyle hastaneye vaktinde yetişemedikleri belirtiliyor.

Anjiyo ünitesinin olmamasının son mağduru 67 yaşındaki Hayriye Uluköy‘ün oğlu Ömür Uluköy yaptığı açıklamada “İnsanların ölümle yollarda kaderiyle baş başa kalmasını istemiyorum” tepkisini gösterdi.

‘Kimsenin annesi ölmesin’

Uluköy, annesini Rize Eğitim Araştırma Hastanesi’ne ulaştırmaya çalışırken sevkiyat sırasında kadının kalbinin iki kez durduğunu ve müdahale edildiğini söyledi. Ancak kalbin daha fazla dayanamadığını aktaran Uluköy annesinin yaşamını yitirme sürecini şu şekilde anlattı:

Kimsenin annesi ölmesin artık. Çünkü o süreci yaşayanlardan biri olarak çok zorlu bir süreç geçirdim. Annem kalp krizi geçirdiği esnada onu Artvin Devlet Hastanesine kaldırdık. Hastanede yapılan müdahalede annem iki kez geri geldi. Kalbi durmuştu geri getirdiler. Bu süreçte acilen sevki istendi ve Rize Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Oraya götürürken de yolda kalbi iki kez durdu. Yine müdahale ile tekrar geri getirdiler”

‘Erken gelseydi kurtarılabilirdi’

Annesini hastaneye yetiştirmeyi başardıklarını ve orada müdahale edildiğini belirten Uluköy, annesinin iki damarının tıkalı olduğunu öğrendiklerini ve birine stent takıldığını söyledi.

Burada doktorların kendisine söylediklerini aktaran Uluköy, “Doktorlarımızın verdiği bilgiye dayanarak söylüyorum. ‘Teyzemizin kalbi çok yorulmuş, bu kalp krizinde geri geldikten sonra direk olarak sevki gerçekleşmeden müdahale edilseydi. Bu kadar kalbi yorulmazdı diye düşünüyorum’ dediler” ifadelerini kullandı.

‘Artvinlileri kaderine terk etmeyin’

Annesinin 30 saat sonra vefat ettiğini belirten Uluköy,  “Bu benim içimde bir ukde olarak kaldı annemin vasiyeti olarak kabul ediyorum. Devletimizin buna gücü yettiğine inanıyorum. Çünkü devletimizin maddi açıdan gücü yeter. Personel ve ekipman konusunda da gücü yeter. Bu insanların ölümle yollarda kaderiyle baş başa kalmasını istemiyorum. Yetkililerden sadece şunu istiyorum Artvin’de yaşayanları sağlıkta kaderine terk etmeyin” dedi.

Soru önergeleri cevapsız kalmış

Konuyla ilgili daha önce TBMM’ye sunulmuş ve tamamı cevapsız bırakılmış altı soru önergesinin yanı sıra araştırma önergesi de vermiş olan CHP Artvin Milletvekili Uğur Bayraktutan ise konuyu yeniden Meclis gündemine getirdi.

Bayraktutan, “Artvin Halkı yollarda ölüyor. Artvin’in çocukları yollarda ölmesin. Buradan tekrar sesleniyorum bu konu çözülene kadar Artvin’de koronel anjiyo cihazı ve kalp damar ünitesi ve cihazları kurulana ve hizmete geçene kadar ben parlamentodan susmadan konuşmaya devam edeceğim” ifadelerine yer verdi.

‘Kaç kişinin öldüğünü bilmiyoruz’

Daha önce ünitenin getirilmesine ilişkin müjde verildiğini belirten milletvekili, “Artvin ile Rize arasında 150 km, Trabzon arasında 225 km, Erzurum ile ise 185 km. var. Artvin’de koroner anjiyo ünitesi yok. Daha önce 2018 yılında bizden öneki bir milletvekili bir müjde veriyor ve diyor ki ‘Artvin’e Sağlık Bakanlığı tarafından bu ünitenin kurulması için onay verilmiştir’ diyor. Ardından ilgili Başhekim Artvinlilere müjde veriyor ‘artık Artvinliler insanlar yollarda ölmeyecektir’ diyor” dedi. Bayraktutan konuşmasına şu ifadelerle devam etti:

2017 yılında ben birçok kere soru sordum sayın Bakana, Cumhurbaşkanlığı’na sordum. Dedim ki Artvinliler yollarda ölüyor. 2017’de, 2018’de ve 2019’da sevklerde ölen hasta sayısı ne kadardır? Kaç kişi illere sevk ediliyor diye… Bugüne kadar bir tek cevap alamadım. Ancak 2017 ile alakalı olarak ilgili Baştabip bir açıklama yapıyor ‘2017’de Artvin Devlet Hastanesi’nden komşu illere 1028 hasta sevki yapılmıştır’ onların kaçı öldü bilmiyoruz. Rize’de var, Samsun’da var, Trabzon’da var, Ordu’da var Erzurum’da var Kars’ta var, Hakkari’de var ama Artvin’de yok. Tabi Hakkari’de de olacak biz bunu sorgulamıyoruz. Eğer bir kent merkezinde bir anjiyo ünitesi kuramıyorsanız, bu insanlar yollarda ölüyorsa bunu şiddetle kabul etmiyoruz.

Bir yılda Artvinlilerin ülke ekonomisine katkısının 20 milyar lira olduğunu belirten Bayraktutan “Ancak 2 milyon liralık cihazı ne yazık ki Artvinlilere çok görüldü. Buradan tekrar sesleniyorum bu konu çözülene kadar Artvin’de koroner anjiyo ve kalp damar ünitesi ve cihazları kurulana ve hizmete geçene kadar ben parlamentodan susmadan konuşmaya devam edeceğim” dedi.

Konu defalarca yerel basında yer almış

Artvin’de gazetecilik yapan Sami Özçelik de anjiyo sorununa dikkat çekerek “Maalesef hastalar sevk edildikleri hastaneye ulaşamadan vefat ediyor” dedi. Özçelik sorunla ilgili şu bilgileri verdi:

Artvin’de anjiyo ünitesi olmaması nedeniyle birçok insan hayatını kaybediyor. Çünkü buradan mutlaka sevki yapılması gerekiyor. Rize, Trabzon ve Erzurum uzak oysaki kalp krizlerinde bir salisenin bile çok önemi var. Maalesef hastalar sevk edildikleri hastaneye ulaşamadan vefat ediyor. Artvin’in yolları da çok kötü özellikle Hopa’dan içeri girdiğiniz de virajlı kıvrık yollar, hastaların sevkini de zorlaştırıyor.

Maalesef insanlar ambulanslarda vefat ediyor. Artvin’de anjiyo ünitesinin kurulmasını istiyoruz. Bir gazeteci olarak değil insan olarak konuşuyoruz. İnsan hayatından daha değerli hiçbir şey yok. Bu yüzden ünitenin kurulması ilçe ve köyleri ile birlikte bu ilde 170 bin insanın hayatı söz konusu.

 

Osman Kavala’dan AYM kararı yorumu: Akıl alır gibi değil

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı, hak savunucusu Osman Kavala, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun bireysel başvurusunu reddetmesi sonrası 1156 gündür tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden avukatları aracılığıyla yazılı açıklama yaptı.

osmankavala.org’ta yer alan açıklamaya göre Kavala mesajında şu ifadelere yer verdi:

‘Kesin olan evrensel haktır, diğeri ihtimal’

“Anayasa Mahkemesi’nin son anda icat edilmiş, yasadaki tanıma uymayan, hiçbir delile dayanmayan casusluk suçlamasıyla tutuklanmış olmamı, hukuka uygun bulması akıl alır gibi değildir. AYM’deki çoğunluğun hukuk normlarına uygun olmayan bu davranışı son derece endişe vericidir.

Yargıda en yaygın ve can yakıcı sorun, siyasi mesajların ve siyasi ortamın etkisiyle alınan, sağlam gerekçelere dayanmayan ve cezalandırmaya dönüşen tutuklama uygulamalarıdır. Tutuklama kararları verilirken suçlananın özgür yaşama hakkı karşısında onun adalete ve topluma zararlı bir eylemde bulunma ihtimali tartılır.

Kesin olan evrensel haktır, diğeri ise sadece bir ihtimaldir. İhtimalin özgür yaşama hakkını kısıtlamaya gerekçe olabilmesi ancak istisnai şartlarda meşru görülebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin de Anayasamızın da uyulmasını emrettiği bağlayıcı norm budur.”

Ne olmuştu?

Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, 1156 gündür Silivri Cezaevi’nde tutuklu olan Osman Kavala’nın bireysel başvurusunu karara bağladı. Genel Kurul, Osman Kavala’nın kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edilmediğine hükmetti. Karar yedi üyeye karşı sekiz üyenin oy çokluğuyla alındı.

Kavala, “tutuklamanın hukuki olmaması nedeniyle ‘kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı’nın ihlal edildiği” iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuş; başvuruyu 15 Aralık’taki gündem toplantısında görüşen Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümü, başvurunun Genel Kurula sevkine karar vermişti.

 

Ekşi Sözlük’teki ‘Dipsiz Göl’ başlıklarına erişim engeli

Gümüşhane Sulh Ceza Hakimliği, Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün onayı ile yapılan define kazısı sonucu yok olan Dipsiz Göl’le ilgili Ekşi Sözlük‘te açılan başlıkları, kişilik hakları ihlali gerekçesiyle erişime engellendi.

EngelliWeb’te yer alan bilgiye göre Ekşi Sözlük’te “Dipsiz Göl’ün valilik izniyle yok edilmesi”, Dipsiz Göl’ün eski haline gelmesi”, “Dipsiz Göl’e tankerlerle su doldurulması”, “Dipsiz Göl’ün sit alanı ilan edilmesi” gibi başlıkları okumak isteyenler içeriklere erişemiyor, mahkemenin erişim yasağı kararıyla karşılaşıyor.

Ne olmuştu?

Gümüşhane’de deniz seviyesinden 2 bin 140 metre yükseklikte olan Taşköprü Yaylası‘ndaki 12 bin yıllık Dipsiz Göl’ün tabanında dibinde, 15’inci Apollinaris lejyonunun hazinesinin olduğunu ileri süren bir kişinin başvurusu üzerine Gümüşhane Valiliği ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü kazı için izin vermişti.

Gümüşhane Müze Müdürü Elif Öktem ile jandarma yetkililerin de eşlik ettiği kazıda suyu tahliye edilen göl alanı, iş makineleriyle kazıldı. Beş gün sürdürülen kazı çalışmaları define bulunamayınca sonlandırıldı.

Müdahaleler sonucunda suyu tamamen boşaltılan buzul gölünde yapılan kazı sonucunda gölün taban ve kıyı toprak yapısının bozulduğu belirlendi.

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -3] Bilime Karşı Koy A.Ş.[1]

Her millet hak ettiği şekilde yönetilir ve her millet yaptıklarına katlandığı yönetimin sorumluluğuna ortaktır. (Winston Churchill)

Ülkemizin risk iletişimi ve risk algılaması altyapısı

Yazılarımızda risk iletişimi ve algılaması hakkında kullandığımız bilgilerin kaynağı, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin Hıristiyan toplumlarında yapılmış çalışmalardır. Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla, toplumun öfkeyi çoğaltan özellikleri ve risk algılamasına etki eden etmenleri hakkında yapılmış bilimsel araştırmalar yoktur. Bu yazımızda, kendi yaşam ve meslek (halk sağlığı uzmanı) deneyimlerimizden yola çıkarak ve Covit-19 özelinde, 

  • Risk algılamasında öfkeyi çoğaltan “ahlaki değerlerle ilişkili” olan ve
  • ‘Bilgisizlik Belirsizliği’ ve özellikle ‘Tam Bilgisizlik Belirsizliği’ne (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi ) giren kimi alanlarda risk iletişimi konularında Türkiye için bir takım saptamalar ve savlamalar yapılacaktır.

A) Türk toplumun çoğunluğunu “Basit düşünme biçimiyle akıl yürüten” bölüm oluşturur. TBMM’deki ister sağ (AKP, MHP, İYİ, Saadet vb.) ve ister sol (CHP, HDP) partilere oy versinler, seçmenin çoğunluğunu da bu bölüm oluşturur ki, etkili risk yönetimi uygulamaları ve konuyla ilgili güvenlik ve sağlık istatistikleri vb. gibi kanıtlar temel alınarak yapılan iletişimin, bu kesimi etkilemesi mümkün değildir.

B) İçinde bütün siyasi yelpazeden yurttaşların da olduğu ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu toplum bölümü, okul öncesi eğitiminin ve toplumsal etkileşimin etkisiyle, ‘İslamî düşünce biçimi’ de diyebileceğimiz bir düşünce altyapısına ve terimler dizgesine sahiptir. Bu grup, istisnaları olmakla birlikte karar aşamalarında çoğulculuğu reddeden;  çözümleyici düşünce biçimini zor ve zaman kaybettirici bulup hızlı, kolay ve günlük çözümler peşinde olan; tek adam ve bir kurtarıcı beklemeye elverişli bir yapıdadır.

Bu düşünce yapısındaki insanlar totaliterdirler, istekleri çoklukla bireycidir (toplum için değil, kendisi, ailesi ve akrabaları için) ve demokrasiyi sadece kendi gibileri için isterler. Bu düşünce yapısı, suçun cezasını bireysel ve kısasa kısas olarak vermeye eğilimli, kul hakkı dışındaki bütün hak ihlallerini öbür dünyadaki sorgulamaya ve Allah’a bırakılmasına dayalı, helal ve haram kavramları İslamiyet’in doğduğu ve geliştiği yaklaşık 1300 yıl öncesinin toplum sorunlarına göre düzenlenmiş, çağcıl olmayan bir toplum ve birey yaratır. Bu bireyler, sorgulama ve bilimsel akıl yürütmeye yatkın değildirler.

Kutsal kitaplar ve Osmanlı’da bulaşıcı hastalıklar

Kur’an’da salgın hastalıklardan Tevrat ve İncil’e göre daha örtülü bir dille ve eski metinlerdeki olanların yeniden anlatılması şeklinde (örn. Musa kavminin başından geçenlerin anlatılması vb.) söz edilir. Hz. Muhammet’in hadisleri içerisinde veba, kolera (ishal), verem gibi bulaşıcı hastalıklardan ve salgından ölenlerin Allah yolunda öldükleri ve şehitlik mertebesine ulaştıkları, vebadan (taun) korunmak ve sağlam toplumu korumak amaçlı hastalık çıkan bölgelere gitmemek ve kişi hastalıklı bölgede ise hastalık bulunan bölgeden ayrılmamak gibi günümüz bireysel izolasyon ve karantina önlemlerine benzer öğütler vardır. Örneğin, Hz. Muhammed’in bir hadisi, Bir yerde tâ‘un olduğunu işittiğinizde oraya gitmeyiniz ve bulunduğunuz yerde vuku  bulursa oradan kaçarak çıkmayınız” şeklindedir.

Osmanlı Devleti’nde cüzzam, kolera, tifüs, veba, verem, humma-i racia, frengi, sıtma, tifo, dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklar her dönem yaygındı. 1403 yılından başlayarak 1844 yılına kadar Anadolu coğrafyasında ve İstanbul’da önemli sonuçlar doğuran, İstanbul nüfusunun %5 ila 50 arasındaki oranlarda ölümüne neden olan veba salgınları görülmüştür. 1467 ve 1625 yılındaki salgınlarda İstanbul nüfusunun en az yarısının öldüğü tahmin edilmektedir. 1812 yıllarında İstanbul’da etkili olan veba salgınlarında en az 100.000 kişinin ölmüş olduğu düşünülmektedir.

Fatih Sultan Mehmed’in,1455- 1475 yılları arasında İstanbul’da etkili olan vebadan korunmak amacıyla şehri terk ederek aylarca Balkan coğrafyasındaki farklı yerlerde konaklamayı tercih ettiği, en az beş kere İstanbul’a dönüşünü ertelediği bilinmektedir. Buna karşılık, Kanuni Sultan Süleyman’ın, “Hastalıktan kaçmanın Allah’ın iradesine karşı çıkmak anlamına geleceği” şeklindeki bir yanıtından hareketle, Osmanlı dünyasında daha “kaderci” bir tavrın hâkim olmaya başladığı savunur. Kanuni döneminde hastalıktan kaçarak korunmak isteyen kimselerle alay edilmekte, ayrıca hastalığın bulaşıcılığı olduğu fikri tamamen reddedilmekteydi.

Bu durumun oluşması, Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra Osmanlı Devleti’ne hakim olmaya başlayan, önceki dönemler ile karşılaştırıldığında daha “katı olarak değerlendirilebilecek bir biçimsel İslam anlayışına dayandırılır. Kaynaklarda, Osmanlı’da vebanın halk tarafından Tanrı’dan gelen felaketlerden biri olarak algılandığını, ama gayri Müslimlerin vebayı Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak değerlendirerek genellikle vebalı bölgeden hızla kaçmaya çalışırlarken, Müslümanların, Tanrı’dan gelen bu felaketi kaderlerinin kaçınılmaz sonu ve şehadet mertebesi olarak sabırla, tevekkülle karşıladıklarını ve karantina gibi önlemlere karşı direndikleri belirtilmektedir. Bazı yazarlara göre, bu direnişin altında sağlık tedbirleri ile bireyler üzerinde kontrolünü arttırmaya ve/veya kurumsallaşmaya-modernleşmeye çalışan iktidara karşı ulemanın geleneksel iktidarını kaybetmek istememesi de yatar.

Risk algılamasının tarafları

C) Covit-19 salgını sırasında Sağlık Bakanlığı (SB)’nın risk iletişimi ve salgın önlemlerini vb. eleştiren TTB ve diğer halk sağlığı hocalarının savunduğu bilimsel halk sağlığı ve salgınbilim ilkeleri, sağlık politikaları yönünden sol ideolojilere yakındır. Ne büyük terimsel talihsizliktir ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonraki Kurucu Meclis’deki oturuş düzeninden köken alan sağ ve sol kavramları İslamî düşünce biçiminde (Kuran’daki anlatımlara) göre sağ, dindar iyileri (amel defteri sağdan verilenleri), sol, inanmayan kötüleri çağrıştırır (amel defteri soldan verilenleri).

D) Risk algılamasının iki tarafı vardır: Riski iletecek taraflar (karar vericiler ve bilim insanları) ve riski algılayacak hedef kitle (ülkenin veya yerel toplumun ilgili grupları). Demokrasinin kuvvet ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayanmadığı ve seçim ve siyasi partiler yasalarında eşitlikçi ve toplumun bütün bireylerini kapsayıcı kuralların olmadığı bizimki gibi ülkelerde siyasetçiler, sadece kendi duymak istediklerimi söyleyen bilim insanları istedikleri için”, risk iletişimi ve algılaması işine de karışmak isterler.

18 yıldır iktidardaki İslami gelenekleri savunan AKP ve MHP liderleri, 2009-2010 yılları arasındaki ‘domuz gribi’ salgınında, adından ve aynı isimli aşısından dolayı akademisyen kökenli kendi Sağlık Bakanı’nın önerilerine ters düşerek (nedenlerini şeffaf biçimde iletmeyerek) aşı olmayı reddetmişler ve toplumda aşı karşıtı hatalı bir risk algılamasına yol açmışlardır. Bize göre bunun altında yatan neden, bilimsel nedenlerden ziyade İslami düşünceye göre adı bile ağıza alınmayacak kadar rahatsız edici domuzun; haram (yasak) kılınan bir hayvan olmasıdır.

Ne kadar hüzünlü rastlantıdır ki: 2009’daki domuz gribi salgınında başbakan olarak ektiği hatalı risk iletişimi ve risk algılama rüzgarını, Covit-19 salgınında fırtına şeklinde biçmek, aynı iktidara ve onun baş risk iletişimcisi olarak cumhurbaşkanımıza düşmüştür

Devam edecek… 

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) ve “Gürsoy U. Tarihsel Bakışla Bulaşıcı Hastalıkların Denetiminde Temel Yaklaşımlar. İç.: Okyay P ve ark. Tarihsel Bakış Açısıyla Türkiye’de Halk Sağlığı. Ankara: Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER);2018:135-63” isimli yayınlardan yararlanılmıştır.

 

İşten çıkarma yasağı iki ay süreyle uzatıldı

Koronavirüs salgını sebebiyle iş kanununa geçici madde olarak eklenen iş veya hizmet sözleşmesinin belirli haller dışında işveren tarafından feshedilmesini yasaklayan düzenlemenin süreci 17 Ocak 2021 tarihinden itibaren iki aylığına uzatıldı.

Resmi Gazete‘nin bugünkü sayısında yayınlanan Cumhurbaşkanı kararına göre uzatma, aynı maddenin 4’üncü fıkrası hükmü gereği yapıldı.Kararla birlikte kısa çalışma ödeneği süresi de uzatıldı.

İş kanununa eklenen geçici 10’uncu maddenin 4’üncü fıkrası hükmü, Cumhurbaşkanına bu maddenin birinci ve ikinci fıkrasında yer alan üç aylık süreleri her seferinde en fazla üç aylık sürelerle 30 Haziran 2021 tarihine kadar uzatma yetkisi veriyor.

Arjantinli kadınların mücadelesi sonuç verdi: Kürtaj yasallaştı

Arjantin‘de, kürtaj yasağını kaldıran yasa tasarısı Meclis’in ardından Senato’dan da geçti. Tasarı 38 ‘evet’, 29 ‘ret’ ve 1 çekimser oy ile kabul edildi. Tasarının geçmesiyle Arjantin, kürtaja onay veren ilk büyük Güney Amerika ülkesi oldu.

Önceki yasa kürtaja yalnızca tecavüz vakalarında ya da anne hayatının tehlikede olması koşuluyla izin veriyordu. Diğer durumlarda kürtaj olan kadınlara 15 yıla kadar hapis cezası öngörülüyordu. Yeni yasayla birlikte kadınlar hamileliğin 14’üncü haftasına kadar herhangi bir kısıtlama olmadan kürtaj olabilecek.

Kürtaj yasası nöbeti

Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, seçim vaatleri arasında bulunan ülkede kürtajın yasal hale getirilmesini içeren yasa tasarısını 17 Kasım’da Kongre’ye sunmuştu.

Yasa, alt mecliste 117 oya karşılık 131 oyla onaylanmıştı. Senato’daki görüşmeleri başladığında ise feminist hareketin öncülüğünde başkent Buenos Aires’teki Ulusal Senato binası önünde nöbet eylemi başlatıldı.

Yeşil bayraklar kazandı

Gösteriler için Kongre binasının önündeki meydan bariyerlerle kapatılarak, meydanın bir tarafı yasa tasarısını destekleyenlere, diğer tarafı ise buna karşı çıkanlara ayrıldı.

Kürtajın yasal hale gelmesini isteyenler ellerinde yeşil bezler taşıyarak tasarının onaylanması için, tasarıya karşı çıkan, genellikle sağ görüşlü ve dini grupların oluşturduğu göstericiler ise ellerinde açık mavi bezlerle gösteri düzenledi.

Hırvatistan depreminde ölenlerin sayısı yediye çıktı

Hırvatistan‘da dün öğlen saatlerinde meydana gelen 6.4 büyüklüğündeki depremde ölenlerin sayısı yediye ulaştı. Ülkenin orta kesimlerini etkileyen depremde en az 26 kişinin yaralandığı belirtildi.

Savunma Bakanı Tomo Medved yaptığı açıklamada, “Çok sayıda can kaybı var. Glina‘daki Majske Poljane kasabasında beş kişinin öldüğü bildirildi. Petrinja‘daki kızı da eklediğimizde bu sayı toplam altıya yükseliyor” dedi.

Kısa süre sonra yerel yetkililer, Petrinja’nın kuzeyindeki Nazine köyünde bir kilisede ceset bulduklarını ifade etti.

Altı kişinin durumu ağır

Şiddetli deprem, başkent Zagreb‘in güneydoğusundaki Petrinja’da büyük yıkıma sebep olmuştu. Polis, 20 kişinin hafif yaralandığını, altı kişininse durumunun daha ağır olduğunu bildirirken arama çalışmalarının sürdüğünü bildirdi.

Hırvat Dağ Kurtarma Servisi, Petrinja’daki arama kurtama çalışmalarında şu ana kadar altı kişinin kurtarıldığını bildirdi.

Hükümetten olağanüstü toplantı

Hırvatistan hükümeti başkent Zagreb’de olağanüstü toplandı. Başbakan Andrej Plenkovic, toplantının ardından yaptığı açıklamada, yarın itibariyle hasar gören beldelere maddi yardım yapılacağını ifade etti ve depremde vefat edenlerin yakınlarına başsağlığı diledi.

AA’nın aktardığına göre Plenkovic, “Yarın en çok zarar gören belediyelere toplamda yaklaşık 16 milyon Euro değerinde yardım gönderilecek. Tabii bu daha bir başlangıç. Depremden etkilenen vatandaşlarımızla dayanışma içerisindeyiz” dedi.

‘Kasabam tamamen yok oldu’

Meydana gelen depremin merkez üssü olan Petrinja’nın Belediye Başkanı Darinko Dumbovic yaptığı açıklamada, “Kasabam tamamen yok oldu, ölü çocuklar var. Burası Hiroşima gibi, kasabanın yarısı artık yok” diye konuştu.

Deprem Sırbistan, Bosna Hersek ve hatta Avusturya’nın başkenti Viyana‘da bile hissedildi.

 

Yurtdışından Türkiye’ye giriş yapmak isteyen yolcular için artık PCR testi zorunlu 

Koronavirüs tedbirleri kapsamında yurtdışından gelen yolcular için uçuş saatinden en fazla 72 saat önce yapılmış negatif sonuçlu PCR testi zorunluluğu getirildi. Uygulama yurtdışından hava, kara ve deniz yoluyla gelecek tüm yolcular için geçerli olacak.

Basılı ya da dijital ortamdaki negatif PCR testi sonucunu ibraz edemeyen yolcular ise ülkeye kabul edilmeyecek. Altı yaşın altındaki yolcular için test sonucu ibraz etme zorunluluğu bulunmuyor.

Kapıkule’de uygulama başladı

DHA‘nın haberine göre, Türkiye-Bulgaristan gümrük kapısı olan Kapıkule Sınır Kapısı‘ndan gelen turistlere ve Türkiye vatandaşlarına pasaport kontrolü sırasında 72 saatlik PCR test sonucu soruldu.

Test yaptırmayan yolcular ise geri gönderildi ya da kentte belirtikleri adreste karantina altına alınmaya başlandı. Yolcular, süre bitiminde yapılacak testlerin negatif çıkması durumunda karantina sürelerini tamamlamış olacak.

Uygulama başlamadan beş dakika önce Bulgaristan’dan Türkiye’ye giriş yapan Esme Popor5 dakika önce ülkeye giriş yaptık. Bulgaristan’dan geliyoruz. 5 dakika daha geç kalsaydık karantinaya alacaklardı. Şu an işlemlerimizin tamamlanmasını bekliyoruz Türkiye’ye girmek için” dedi.

Bulgaristan’ın Şumen kentinden gelen ve uygulama başladıktan sonra Türkiye’ye giriş yapmak isteyen Mustafa Halit ise Bulgaristan’a geri döndü: “Testsiz giriş hakkımızı dakikalarla kaçırdık. Test istedikleri için şu an geri dönüyoruz. Yapacak bir şey yok. Bulgaristan’a geri dönüyoruz.”

Kadınlar bugün sokakta: Aylin Sözer, Selda Taş ve Vesile Dönmez isyanımızdır

İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula Kampanya Grubu bir gün içerisinde öldürülen üç kadını anmak, ve kadına yönelik şiddeti protesto etmek için eylem çağrısında bulundu.

Kadınlar 30 Aralık Çarşamba günü (bugün) saat 19.00’da Kadıköy Eminönü İskelesi‘nde bir araya gelecek.

Grup tarafından yapılan çağrıda “Maltepe‘de Kemal Delbe adlı erkek tarafından kendi evinde yakılarak katledilen Aylin Sözer, Malatya‘da evli olduğu erkek Mehmet Taş tarafından vurularak katledilen Selda Taş, Antep‘te oğlu tarafından vurularak öldürülen Vesile Dönmez ve öldürülen tüm kadınlar için sesimizi yükseltiyoruz” denildi.

Çin’den sipariş edilen Covid-19 aşısının üç milyon dozu Ankara’ya geldi

Çin‘den sipariş edilen Sinovac koronavirüs aşısının ilk dozu Türkiye’ye ulaştı. Üç milyon dozdan oluşan ilk parti sabah 05.45 itibariyle Ankara Esenboğa Havalimanı‘na ulaştı.

Söz konusu bilgiyi Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sabah saatlerinde yaptığı paylaşım ile duyurdu. Koca, öncesinde aşıların 29 Aralık Salı günü saat 19.50’de Pekin Havalimanı‘ndan havalandığını duyurmuştu.

14 gün test edilecek

Aşılar buradan TIR’lara yüklenerek Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü depolarına taşınacak. Daha sonra Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu‘nda yapılacak 14 günlük testlerden onay alırsa aşılama başlayacak.

Dört aşamada gerçekleşecek aşılama işlemi ilk olarak Covid-19 ile birebir temas halinde olan sağlık çalışanlarına ve daha sonrasında ise 65 yaş üzeri vatandaşlara uygulanacak.

Çin’den getirilen inaktif Covid-19 aşısı iki doz şeklinde uygulanıyor. Bu da ilk aşamada 1,5 milyon kişiye aşının uygulanacağı anlamına geliyor. Kişiler aşı haklarının olup olmadığını e-Nabız sisteminden veya aile hekimlerinden öğrenebilecek.