ManşetKöşe YazılarıYazarlar

[Çevre ve sağlıkta risk iletişimi -3] Bilime Karşı Koy A.Ş.[1]

Her millet hak ettiği şekilde yönetilir ve her millet yaptıklarına katlandığı yönetimin sorumluluğuna ortaktır. (Winston Churchill)

Ülkemizin risk iletişimi ve risk algılaması altyapısı

Yazılarımızda risk iletişimi ve algılaması hakkında kullandığımız bilgilerin kaynağı, İtalya gibi Avrupa Birliği’nin Hıristiyan toplumlarında yapılmış çalışmalardır. Türkiye’de bildiğimiz kadarıyla, toplumun öfkeyi çoğaltan özellikleri ve risk algılamasına etki eden etmenleri hakkında yapılmış bilimsel araştırmalar yoktur. Bu yazımızda, kendi yaşam ve meslek (halk sağlığı uzmanı) deneyimlerimizden yola çıkarak ve Covit-19 özelinde, 

  • Risk algılamasında öfkeyi çoğaltan “ahlaki değerlerle ilişkili” olan ve
  • ‘Bilgisizlik Belirsizliği’ ve özellikle ‘Tam Bilgisizlik Belirsizliği’ne (soru sorulamayan durumlar ve neyin bilinmeyen olduğunun bilinmemesi ) giren kimi alanlarda risk iletişimi konularında Türkiye için bir takım saptamalar ve savlamalar yapılacaktır.

A) Türk toplumun çoğunluğunu “Basit düşünme biçimiyle akıl yürüten” bölüm oluşturur. TBMM’deki ister sağ (AKP, MHP, İYİ, Saadet vb.) ve ister sol (CHP, HDP) partilere oy versinler, seçmenin çoğunluğunu da bu bölüm oluşturur ki, etkili risk yönetimi uygulamaları ve konuyla ilgili güvenlik ve sağlık istatistikleri vb. gibi kanıtlar temel alınarak yapılan iletişimin, bu kesimi etkilemesi mümkün değildir.

B) İçinde bütün siyasi yelpazeden yurttaşların da olduğu ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu toplum bölümü, okul öncesi eğitiminin ve toplumsal etkileşimin etkisiyle, ‘İslamî düşünce biçimi’ de diyebileceğimiz bir düşünce altyapısına ve terimler dizgesine sahiptir. Bu grup, istisnaları olmakla birlikte karar aşamalarında çoğulculuğu reddeden;  çözümleyici düşünce biçimini zor ve zaman kaybettirici bulup hızlı, kolay ve günlük çözümler peşinde olan; tek adam ve bir kurtarıcı beklemeye elverişli bir yapıdadır.

Bu düşünce yapısındaki insanlar totaliterdirler, istekleri çoklukla bireycidir (toplum için değil, kendisi, ailesi ve akrabaları için) ve demokrasiyi sadece kendi gibileri için isterler. Bu düşünce yapısı, suçun cezasını bireysel ve kısasa kısas olarak vermeye eğilimli, kul hakkı dışındaki bütün hak ihlallerini öbür dünyadaki sorgulamaya ve Allah’a bırakılmasına dayalı, helal ve haram kavramları İslamiyet’in doğduğu ve geliştiği yaklaşık 1300 yıl öncesinin toplum sorunlarına göre düzenlenmiş, çağcıl olmayan bir toplum ve birey yaratır. Bu bireyler, sorgulama ve bilimsel akıl yürütmeye yatkın değildirler.

Kutsal kitaplar ve Osmanlı’da bulaşıcı hastalıklar

Kur’an’da salgın hastalıklardan Tevrat ve İncil’e göre daha örtülü bir dille ve eski metinlerdeki olanların yeniden anlatılması şeklinde (örn. Musa kavminin başından geçenlerin anlatılması vb.) söz edilir. Hz. Muhammet’in hadisleri içerisinde veba, kolera (ishal), verem gibi bulaşıcı hastalıklardan ve salgından ölenlerin Allah yolunda öldükleri ve şehitlik mertebesine ulaştıkları, vebadan (taun) korunmak ve sağlam toplumu korumak amaçlı hastalık çıkan bölgelere gitmemek ve kişi hastalıklı bölgede ise hastalık bulunan bölgeden ayrılmamak gibi günümüz bireysel izolasyon ve karantina önlemlerine benzer öğütler vardır. Örneğin, Hz. Muhammed’in bir hadisi, Bir yerde tâ‘un olduğunu işittiğinizde oraya gitmeyiniz ve bulunduğunuz yerde vuku  bulursa oradan kaçarak çıkmayınız” şeklindedir.

Osmanlı Devleti’nde cüzzam, kolera, tifüs, veba, verem, humma-i racia, frengi, sıtma, tifo, dizanteri gibi bulaşıcı hastalıklar her dönem yaygındı. 1403 yılından başlayarak 1844 yılına kadar Anadolu coğrafyasında ve İstanbul’da önemli sonuçlar doğuran, İstanbul nüfusunun %5 ila 50 arasındaki oranlarda ölümüne neden olan veba salgınları görülmüştür. 1467 ve 1625 yılındaki salgınlarda İstanbul nüfusunun en az yarısının öldüğü tahmin edilmektedir. 1812 yıllarında İstanbul’da etkili olan veba salgınlarında en az 100.000 kişinin ölmüş olduğu düşünülmektedir.

Fatih Sultan Mehmed’in,1455- 1475 yılları arasında İstanbul’da etkili olan vebadan korunmak amacıyla şehri terk ederek aylarca Balkan coğrafyasındaki farklı yerlerde konaklamayı tercih ettiği, en az beş kere İstanbul’a dönüşünü ertelediği bilinmektedir. Buna karşılık, Kanuni Sultan Süleyman’ın, “Hastalıktan kaçmanın Allah’ın iradesine karşı çıkmak anlamına geleceği” şeklindeki bir yanıtından hareketle, Osmanlı dünyasında daha “kaderci” bir tavrın hâkim olmaya başladığı savunur. Kanuni döneminde hastalıktan kaçarak korunmak isteyen kimselerle alay edilmekte, ayrıca hastalığın bulaşıcılığı olduğu fikri tamamen reddedilmekteydi.

Bu durumun oluşması, Yavuz Sultan Selim’in 1517’deki Mısır seferinden sonra Osmanlı Devleti’ne hakim olmaya başlayan, önceki dönemler ile karşılaştırıldığında daha “katı olarak değerlendirilebilecek bir biçimsel İslam anlayışına dayandırılır. Kaynaklarda, Osmanlı’da vebanın halk tarafından Tanrı’dan gelen felaketlerden biri olarak algılandığını, ama gayri Müslimlerin vebayı Tanrı’nın verdiği bir ceza olarak değerlendirerek genellikle vebalı bölgeden hızla kaçmaya çalışırlarken, Müslümanların, Tanrı’dan gelen bu felaketi kaderlerinin kaçınılmaz sonu ve şehadet mertebesi olarak sabırla, tevekkülle karşıladıklarını ve karantina gibi önlemlere karşı direndikleri belirtilmektedir. Bazı yazarlara göre, bu direnişin altında sağlık tedbirleri ile bireyler üzerinde kontrolünü arttırmaya ve/veya kurumsallaşmaya-modernleşmeye çalışan iktidara karşı ulemanın geleneksel iktidarını kaybetmek istememesi de yatar.

Risk algılamasının tarafları

C) Covit-19 salgını sırasında Sağlık Bakanlığı (SB)’nın risk iletişimi ve salgın önlemlerini vb. eleştiren TTB ve diğer halk sağlığı hocalarının savunduğu bilimsel halk sağlığı ve salgınbilim ilkeleri, sağlık politikaları yönünden sol ideolojilere yakındır. Ne büyük terimsel talihsizliktir ki, 1789 Büyük Fransız Devrimi’nden sonraki Kurucu Meclis’deki oturuş düzeninden köken alan sağ ve sol kavramları İslamî düşünce biçiminde (Kuran’daki anlatımlara) göre sağ, dindar iyileri (amel defteri sağdan verilenleri), sol, inanmayan kötüleri çağrıştırır (amel defteri soldan verilenleri).

D) Risk algılamasının iki tarafı vardır: Riski iletecek taraflar (karar vericiler ve bilim insanları) ve riski algılayacak hedef kitle (ülkenin veya yerel toplumun ilgili grupları). Demokrasinin kuvvet ayrılığı ve hukukun üstünlüğüne dayanmadığı ve seçim ve siyasi partiler yasalarında eşitlikçi ve toplumun bütün bireylerini kapsayıcı kuralların olmadığı bizimki gibi ülkelerde siyasetçiler, sadece kendi duymak istediklerimi söyleyen bilim insanları istedikleri için”, risk iletişimi ve algılaması işine de karışmak isterler.

18 yıldır iktidardaki İslami gelenekleri savunan AKP ve MHP liderleri, 2009-2010 yılları arasındaki ‘domuz gribi’ salgınında, adından ve aynı isimli aşısından dolayı akademisyen kökenli kendi Sağlık Bakanı’nın önerilerine ters düşerek (nedenlerini şeffaf biçimde iletmeyerek) aşı olmayı reddetmişler ve toplumda aşı karşıtı hatalı bir risk algılamasına yol açmışlardır. Bize göre bunun altında yatan neden, bilimsel nedenlerden ziyade İslami düşünceye göre adı bile ağıza alınmayacak kadar rahatsız edici domuzun; haram (yasak) kılınan bir hayvan olmasıdır.

Ne kadar hüzünlü rastlantıdır ki: 2009’daki domuz gribi salgınında başbakan olarak ektiği hatalı risk iletişimi ve risk algılama rüzgarını, Covit-19 salgınında fırtına şeklinde biçmek, aynı iktidara ve onun baş risk iletişimcisi olarak cumhurbaşkanımıza düşmüştür

Devam edecek… 

Dr., Halk Sağlığı Uzmanı

*

[1] Kaynağı belirtilmeyen cümlelerde “Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), Çev. Ed: Eskiocak M. Sağlık ve Çevre: Risk İletişimi” (Orijinal Kaynak: Health and environment: communicating the risks, WHO Regional Office for Europe;2013) ve “Gürsoy U. Tarihsel Bakışla Bulaşıcı Hastalıkların Denetiminde Temel Yaklaşımlar. İç.: Okyay P ve ark. Tarihsel Bakış Açısıyla Türkiye’de Halk Sağlığı. Ankara: Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER);2018:135-63” isimli yayınlardan yararlanılmıştır.

 

Kategori: Manşet