Ana Sayfa Blog Sayfa 1584

İstanbul’un ihtiyacı Kanal ya da Topçu kışlası mı yoksa iş mi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstatistik Ofisi, İstanbul’un işgücü göstergelerine yönelik bir açıklama yaptı. İstatistik konusu bilindiği gibi Türkiye’de çok sorunludur ve daha kötü yönettikleri oranda iktidar için istatistiğin önemi artıyor. İşsizlik ve enflasyon konusundaki büyük istatistiki başarılara zaten alıştık. Bu günlerde Covid-19 konusunda da istatistiki mucizeler yaratılıyor. Bu sefer gelen bilgilerin farklı bir kaynaktan gelmesi ciddiye almayı gerektiriyor.

İBB İstatistik Ofisi’nin yayımladığı bilgilere göre İstanbul’da 5 milyon 363 bin kişi istihdam ediliyor. İstanbul’un nüfusunu tam olarak bilen birileri olduğunu düşünmüyorum. Kayıt altında olanlar ve kayıt dışı olanlar hesaplamayı güçleştiriyor fakat İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sloganının “16 milyon için çalışıyoruz!” olduğunu düşünürsek kentin bir 16 milyonu var en azından. İstihdam rakamlarına bakınca kentte çalışmayan bağımlı nüfus 10 milyonun üzerine çıkmış durumda. Aynı verileri 2016’yla karşılaştırınca durumun kötülüğü daha da ortaya çıkıyor. Geçen 4 yılda nüfus resmi olarak 658 bin kişi artmış durumda ancak çalışan sayısı 4 yıl öncesinden 195 bin kişi azalmış.

Son 10 yılın en düşük istihdam oranı

Ancak oy verecekleri parti konusu gündeme gelince kuşak kuşak konuşulan gençlerde durum daha da kötü. 2020 sonu itibarıyla 15 ile 34 yaş arasında istihdam edilenlerin sayısı 2 milyon 229 bin. Bu sayı son 10 yılın en düşüğü! 2011 yılında 15-34 yaş arasında çalışan kişi sayısı 2 milyon 291 bin kişiyle 2020’den daha fazlaydı. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ekonomik başarısını gözler önüne seren rakamlar bunlar. Burada ufak bir parantez açmak gerekli. Çalışan insanların alım güçleri hiç düşünülmemiş bu rakamlarda. Çalışanlar elbette işsizlere göre daha şanslı ama çalışanı çalışmayanı, mutlu ve sırtını AKP’ye dayamış ufak bir azınlık dışında, herkes ekonomik olarak çöküş içerisinde.

Peki, durum buyken ve rakamlar yaşadığımız ekonomik buhranın iş ve istihdam boyutunu bu şekildeyken hükümetin İstanbul gündemi ne? 1994’ten beri yönettiği ve bu alışkanlıkla bir değil iki seçim yenilgisi olmadan bırakamadığı kente dair merkezi hükümetin gündeminde ne var? Ben söyleyeyim. Kanal İstanbul var. Kanal İstanbul’a verilen devlet garantileri var. Ekonomik buhranda olan, insanına iş bulamayan bir ülkenin elindeki kıt kaynağı bu rant projesine aktarma çabası var.

Başka ne var? 2013’ten beri bitmeyen yarası Gezi Parkı var. Gezi Parkı’nı sadece bir ekoloji, sadece bir kent yönetimi, sadece bir yerel demokrasi olarak görmemek lazım. Ekonomiyle de bağı var. Şu anda Taksim ve civarında para ödemeden güneşten korunabileceğiniz, bir soluk alabileceğiniz tek yer Gezi Parkı. Ne yapılmak isteniyor yerine? Adı Topçu Kışlası olan, kendisi otelden bozma AVM olan bir “şey”. Gitti mi İstanbulluların elinden para ödemeden soluklanabilecekleri tek alan? Başka ne var? İBB ile yetki çatışmaları var. İBB Meclisi’ni kilitleme çabaları var. Halkın ucuz ekmek almasını engelleme çabası var.

Durum bu. Derler ya “İstanbul’u alan Türkiye’yi alır” diye. İstanbul’u işsizlik almış durumda. Türkiye’yi işsizlik almış durumda. Hükümetin derdi ise parayı betona, kendisine bağlı şirketlere aktarma çabasında. İstanbul’un ihtiyacı bu anlamsız projeler değil. Daha az yeşil alan değil. İstanbul’un ihtiyacı üçte ikisinin işsiz olduğu gerçeğinin değişmesi. İstanbul’un ihtiyacı gençlere iş ve umut.

 

Bakan Kurum: Kanal İstanbul imar projelerini onayladık, askıya çıkardık

Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, İstanbul’da Çekmeköy Belediye Başkanlığı’nı ziyaret ettikten sonra gazetecilere açıklama yaptı. Kurum, Kanal İstanbul Projesi‘ne ilişkin daha önce 1/100.000, 1/5.000 ve 1/1.000 ölçekli uygulama imar planlarının askıya çıkarıldığını belirterek, talep ve itirazları değerlendirdiklerini söyledi.

İmar planlarını artık onayladıklarını ve askıya çıkardıklarını kaydeden  Kurum şöyle konuştu: 

“Vatandaşlarımızdan gelen talepleri, belediyelerimizden, kamu kuruluşlarımızdan gelen talepleri, yapılan itirazları değerlendirdik ve 1/100.000’lik planımızı geçen hafta itibarıyla askıya çıkardık. 1/5.000, 1/1.000 uygulama imar planlarını da itirazları değerlendirmek, vatandaşlarımızın sorunlarını, problemlerini çözerek İstanbul’umuza değerine değer katacak Kanal İstanbul Projesi için artık imar planlarını onaylamış ve askıya çıkarmış bulunuyoruz. Bu çerçevede adımlarımızı da hızlı bir şekilde atmak suretiyle İstanbul’umuza Kanal İstanbul Projesi’ni de kazandırıyor olacağız.”

Kadınlar Kadıköy’de: Haklarımızdan geri dönüş yok

Sözleşme’nin tekrar yürürlüğe sokulması için başlattıkları eylemin Kadıköy ayağına, yüzlerce kadın katıldı. 

Eylem sırasında yapılan basın açıklamasında sadece bu hafta dört kadının öldürüldüğü hatırlatılarak “İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmeye harcanan çaba, uygulamak için harcansaydı hayatta olabilirlerdi. İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamakla yükümlü olduğu halde uygulamayanlar, şiddeti önlemeyenler, cezasız bırakanlar, eşitliği sağlamayanlar bu cinayetlerin suç ortağı” denildi. 

Size kötü bir haberimiz var!

 İrem Kayıkçı, Feride Eralp ve Esril Bayrakçı’nın okuduğu açıklama şöyle: 

“Aylardır yürütülen kadın ve LGBTİ+ düşmanı, dinci ve muhafazakâr kampanyalar sonucunda 19 Mart gecesi İstanbul Sözleşmesi’nin Cumhurbaşkanı Kararı ile tek taraflı olarak feshi ilan edildiğinden beri sokaklardayız. Şimdi bir de bu hukuksuz kararın Avrupa Konseyi’ne alelacele bildirilmesiyle 3 aylık “çekilme” süresi başladı. Bu kararı verenler, Türkiye’nin kadına yönelik şiddeti engelleyen uluslararası bir sözleşmeden, adı İstanbul olan, İstanbul’da imzaya açılan sözleşmeden İLK çekilen ülke olmasını istiyorlar. Ama hatırlatıyoruz: İstanbul Sözleşmesi bizim. İstanbul Sözleşmesi hala yürürlükte ve her satırını uygulatana kadar mücadeleye devam edeceğiz.

İstanbul Sözleşmesi’ni böylece feshedebileceğini sananlara kötü bir haberimiz var.

Tek başına tüm kadınlar adına karar almaya cüret edenlere kötü bir haberimiz var.

“İstanbul Sözleşmesi’ni geri çektirmeyi başardık, sıra 6284 sayılı kanunda” diye sevinenlere kötü bir haberimiz var.

Kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapma, kendilerine köle etme arzusuyla yanıp tutuşanlara, şiddet uygulayıp çocuk yaşta evlendirmek isteyenlere, çocukları istismar etme özgürlüğü isteyenlere, LGBTİ+’lara şiddeti kendine hak sayanlara kötü bir haberimiz var.

“İstanbul Sözleşmesi yetmez, kadına karşı ayrımcılığı önleyen CEDAW’dan da, çocukları istismardan koruyan Lanzarote Sözleşmesi’nden de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden tek adamın imzasıyla çıkıveririz; Anayasa’dan eşitlik ilkesini kaldırırız; kadınları nafakadan mal paylaşımına tüm ekonomik haklarından eder böylece kendimize mecbur ederiz” diye umutlananlara kötü bir haberimiz var.

Devlet kadınları ve çocukları erkek şiddetinden koruma, kadınları güçlendirecek destek mekanizmalarını oluşturma, failleri etkin biçimde yargılayıp cezalandırma, erkek şiddetini önleme ve bütünlüklü politikalar oluşturma yükümlülüklerini reddettiğini ilan ettiği için memnun olan şiddet faillerine kötü bir haberimiz var.

“Gece o saatte orada ne işi vardı”, “yemeğin tuzu eksikti”, “beni terk etmeye kalktı” gibi gerekçelerle erkeklerin değil de kadınların öldürülmesinin tek nedeni toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyken, eşitliği temel almayan düzenlemelerle şiddetle mücadeleye devam ettiği yalanına kanacağımızı sananlara kötü bir haberimiz var.

Kadın düşmanlığının, katillerin sırtını sıvazlamanın, cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim temelli ayrımcılığın resmi devlet politikası haline gelmesine alkış tutanlara kötü bir haberimiz var.

Devlet bugün sizin yanınızda, kadınların karşısında olabilir; ama siz çoktan kaybettiniz. Biz var olduğumuz için, birbirimizin yanında olduğumuz için, cesaretimizi bugün tek kalemde üstünü çizmeye kalktığınız hakları yüzyılların mücadelesiyle elde etmiş kadınlardan aldığımız için kaybettiniz. Kendi adımıza karar vermekten, eşitlikten, özgürlükten ne olursa olsun vazgeçmeyeceğimiz için kaybettiniz. Biz “hayır” dediğimiz andan itibaren kaybettiniz. Çünkü tüm bunların geri dönüşü yok.

Biz buradayız. Her yerdeyiz. İsyandayız. Daha bu hafta içi, bir gün içinde en az 4 kadın öldürüldü. İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmeye harcanan çaba, uygulamak için harcansaydı hayatta olabilirlerdi. İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamakla yükümlü olduğu halde uygulamayanlar, şiddeti önlemeyenler, cezasız bırakanlar, eşitliği sağlamayanlar bu cinayetlerin suç ortağı. Açıkça söylüyoruz: Ya görevinizi yapın ya da istifa edin, çünkü bizim bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok. Yaşama hakkımızın güvencesi olan İstanbul Sözleşmesi’nden de, tek bir hakkımızdan da vazgeçmiyoruz. Herkesi toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanana kadar mücadelemizi birlikte büyütmeye çağırıyoruz.

 Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz!”

[Geleceği inşa eden mekanlar-6] Potlaç Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi

Kadıköy Feneryolu’ndaki sabit pazar Belediye tarafından yenilenerek modern bir mekâna dönüştürüldü ve Atıksız Yaşam Pazarı olarak yoluna devam ediyor. Binanın girişinde yer alan “S.S. Potlaç Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi”nin el emeği dükkânı ise atölyesi ve kafesi ile Kadıköylüleri selamlıyor.

Kooperatif; Kadıköy Belediyesi tarafından 2016 yılında başlatılan “Potlaç Projesi”nin içinden bir nihai hedef olarak kadınların kendi iradeleri sonucunda ortaya çıkmış. Kadıköy’de gıda dışı el emeği üretim yapan kadınların satış ve pazar ihtiyacından hareketle bu girişim hayat bulmuş. Potlaç Kadın Kooperatifi kurucularından Özlem Bilgili o günleri şu şekilde anlatıyor:

İlk adım Belediye’nin kadın çalıştayı ve yerel eşitlik forumu 

“2015 yılında Belediye bir çağrı yapmıştı, Kadıköy Kent Konseyi Kadın Meclisi ve diğer kadın örgütlerinin de katılımlarıyla bir kadın çalıştayı ve bir yerel eşitlik forumu düzenlendi… Buraya hem Kadıköylü kadınlar hem kadın örgütleri katıldılar. Kadın emeği, istihdam, şiddet, eşitsizlik gibi aklınıza gelebilecek kadınları ilgilendiren pek çok konuda atölyeler yapıldı. Hem Belediye’ye ve Belediye Meclisi’nin kadın üyelerine hem de Kent Konseyi Kadın Meclisine, Kadıköylü kadınlar tarafından ‘Biz el emeği üretim yapıyoruz ama satış alanımız yok, bunları satışı konusunda destek istiyoruz’ şeklinde çok talep gittiğinizi biliyoruz. Yapılan çalıştay ve forumun olumlu sonuçları oldu. Kadıköy Belediyesi, Kadın Forumu’nda ifade edilen taleplerden yola çıkarak kadınların ürünlerinin satışı için satış kanalları oluşturmayı ‘uygulama önceliği’ olarak belirledi. Kadınların sosyal ve ekonomik güçlenmesi amacıyla Potlaç Projesi hayata geçti ve ilk olarak 2016 yazında Moda’da Kadın Emeği Pazarı açıldı.”

Ardından 25 Kasım 2016’da Caddebostan Kültür Merkezi içinde Potlaç Dükkan açılmış. Bu dükkân belediyenin sosyal girişimi olarak tasarlanmış. Kadınlar vergi muafiyet belgesi alarak o dükkânda ürünlerini satmaya başlamışlar. Daha sonra belediye tarafından kooperatifçilik eğitimi almak isteyenler tespit edilerek Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) tarafından düzenlenen eğitime katılmışlar. Kooperatif kurucuları da bu eğitimler sayesinde tanışıp bir araya gelmişler.

Kurucular; Kadıköy’de yaşayan ve çeşitli branşlarda el emeği üretim yapan, farklı iş ve meslek deneyimlerine sahip, farklı sosyo-kültürel çevrelerden, farklı yaşlarda kadınlardan oluşuyor. Kooperatif yedi kurucu ortak tarafından 2019 Şubat ayında kurulmuş, 2021 Mart ayı itibariyle de ortak sayıları on iki olmuş. Kooperatif tarafından Belediye’nin de desteğiyle yürütülen projede şu an 1340’tan fazla Kadıköylü kadın varmış.

‘Kızkardeşlik dayanışması’

Tüm süreçlerde kadınlar arasında hep eşitlik olmasına dikkat ettiklerini belirtiyorlar. Örneğin, Moda’da stant açacak kadınlar alfabetik sıraya göre belirlenmiş ve telefonla aramalar buna göre yapılmış, her kadının en az 3 kez stant açması kuralı getirilmiş. Yine Caddebostan’daki dükkanda vergi muafiyet belgesi alan kadınların her biri eşit sayıda satışa ürün koymuşlar. Öncelikleri kooperatifin mal ve hizmetlerinden faydalanan kişi sayısını artırmak, yani sosyal faydayı ve sosyal etkiyi artırmak istiyorlar.

Gönüllülük temelinde faaliyetler yürütüyorlar ve gönüllü sayıları her faaliyette değişiyor. Kooperatifte maaşlı istihdam edilen kimse yok fakat üreten, çalışan herkesin emeğinin karşılığını almasını önemsiyorlar.

Ticaret yapmak isteyen, yaptığı el sanatları faaliyetleri ile gelir elde etmek isteyen fakat kamusal ve özel sektörde çalışmayan ya da çalışamayan kadınlar için uygun bir örgütlenme biçimi olduğu için kooperatif kurmanın iyi bir alternatif olduğunu düşünmüşler. Kooperatifin bir dayanışma ekonomisi biçimi olarak sosyal ve ekonomik güçlenme modeli yarattığı görüşündeler. 

Ancak yapının kadınlar için daha da avantajlı olabilmesi için kadın kooperatiflerini ilgilendiren mevzuatta düzenleme yapılması gerektiğini düşünüyorlar. Bunun nedeni kadın kooperatiflerinin salt ticari işletmeler olmaması. Yapı kooperatiflerinden ve ticari işletmelerden farklı örgütlenme biçimlerinin olduğunu, yaptıkları işlerin de sosyal açıdan bu girişimlerden ayrıştığını vurguluyorlar.

“Tek başına değil, kolektif olma, rekabet değil; kız kardeş dayanışması” fikriyle harekete başlamışlar. Yola çıkarken benimsedikleri ilkeleri şu şekilde sıralıyorlar:

  • Tarafsızlık ilkesini koruyarak önyargılı davranmamak, yaftalamamak, yargılamamak, suçlamamak, eksik bilgi ile karar vermemek.
  • Şeffaf, hesap verebilir, eşitlikçi, temel kişi hak ve özgürlüklerine saygılı ve dürüst olmak.
  • Kolektif ve dayanışmaya dayalı ilişkiler geliştirmek.
  • Demokratik olmak ve siyaset üstü çalışmak.
  • İlkeli iş birliği yapmak ve yeniliklere açık olmak, çözüm odaklı ilerlemek.
  • Toplumsal sorumluluk ilkelerine uygun davranmak, çevreye ve doğaya duyarlı olmak.
  • Cinsel yönelim temelli ayrımcılık ve sosyal, etnik, siyasal, dini ayrımcılık olmaksızın tüm ortaklarının ihtiyaçlarını karşılayabilmek.
  • Şiddetsiz iletişim yöntemlerini benimsemek ve kişilerin bireysel özgürlüklerini koruyarak ortak değer üretmek.
  • Gönüllülük ve herkese açık ortaklık.

Yatay örgütlenme ve gönüllülük

Faaliyetlerine katılmak, mal ve hizmet üretiminden faydalanmak için ortak olma zorunluluğu olmadığını, gönüllü olarak herkesin faaliyetlerine katılıp çalışabileceğini söylüyorlar. Yasal tüzel kişiliğe sahip bir kurum olarak resmî yönetim organları olsa da işleyişte herkesin yetkin olduğu ve gönüllü olduğu alanda çalışmasını kabul ve teşvik ediyorlar. 

Özlem Bilgili yatay örgütlenme modelini benimsediklerini ve hiyerarşik yapıdan kaçındıklarını vurguluyor:

 “Kağıt üzerinde tabii her kooperatifin resmi yönetimi var, başkan, başkan yardımcısı, muhasip üye. Ama hiç birimiz  bu sıfatlarla öne çıkmayı sevmiyoruz. Çünkü başından beri, KEDV’den de aldığımız toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın hakları gibi eğitimler… bilinç dönüşümünde etkili oldu…KEDV’den de eğitimler aldırıldı kadınlara, Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği’nin de eğitimleri oldu. Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nin eğitimleri de oldu. Kadıköylü kadınlar için belediye kadın örgütleri ile çalışarak eğitimler alınmasını sağladı. Bunun kooperatifteki kadınlar için de projedeki kadınlar için de faydası olduğunu düşünüyorum şahsen.

Dolayısıyla bizim evet kağıt üzerinde bir yönetimimiz var ama aramızda bile başkan, başkan yardımcısı gibi espriler yapmıyoruz. Kadınlar arasında hiyerarşi yaratabilecek hiçbir şey ya da ayrımcılık, ötekileştirme gibi olumsuzluklara sebep olabilecek hiçbir şey kooperatifte de projede de olamaz. Ona izin vermemek gibi bir tavrımız var. Çünkü gerçekten kadın dayanışmasına ve kız kardeşliğine inanıyoruz.”

Dolayısıyla birlikte çalıştıkları tüm kadınlardan en önemli beklentileri, ilkeler ve değerler temelinde kooperatif ilkelerine, değerlerine vizyonuna ve misyonuna uygun hareket etmeleri.

El sanatlarından sonra gıda üretimi sırada

Stant organizasyonları, catering ve kafe hizmeti, el emeğiyle ilgili bireysel ve kurumsal toplu siparişler kooperatifin başlıca gelir  kaynaklarını oluşturuyor. Ağırlıklı olarak el sanatlarıyla ilgili üretim yapıyorlar. Gıda alanında da çalışmalara başlamışlar. Henüz faaliyete geçmemiş olsa da bakım emeği de ilgilendikleri alanlardan biri. Gıda dışı el emeğinde pazar piyasa ve satış konularında sorunlar olabiliyor. Pandemi nedeniyle 2020 yazında Moda’da stant açamamışlar. 2020 yılbaşında ve sevgililer gününde alışveriş festivali yapmışlar.

Ancak bu etkinlikleri pandemi nedeniyle bu sene tekrar edememişler. Özlem Bilgili bu koşulların ekonomik açıdan olumsuz yansıması olduğunu söylüyor: “Kadınlar eve kapanmak durumunda kaldıkları noktada tabii ki gelir getirici faaliyet yürütemez oldular. Stant organizasyonlarının yapılamaması tek tek kadınları da kooperatifi de maddi olarak zorladı.”

Pandemi döneminde kapalı olan kafelerini yasakların kalkmasından sonra tekrar açan Potlaçlı kadınlar, Feneryolu’ndaki dükkânda ve kafelerinde İstanbulluları karşılıyorlar. Ayrıca el emeği ürünler için toplu sipariş de alıyorlar. Yakında başka projelerle de karşımızda olmaya hazır bu ekip hepimizin desteğini bekliyor…

*

Ses kaydı deşifresini yaparak bu yazının hazırlanmasına destek olan Berk Butan’a sonsuz teşekkürler. 

 

 

Araştırma: Çevreci çiftçilik yöntemleri mahsul miktarını düşürmüyor

Yazan: Emma Bryce

Yeşil Gazete için çeviren: Hira Doğrul

*

Çevreci tercihler illa bir şeylerden feragat etmek demek değildir. Yakın tarihli bir çalışmaya göre, toprağı daha az sürmek, ekim alanlarına çayırlık şeritler ve çalı çitler eklemek gibi sürdürülebilir ekim yöntemlerini benimseyen çiftçiler, mahsul miktarında bir düşüş yaşamıyor. Dahası, bazı durumlarda bu daha çevreci önlemler aslında üretimi artırıyor.

Çevre dostu çiftçiliğin çevresel ve ekonomik faydalarına yönelik gerçekten büyük ölçekli ilk incelemelerden biri olan çalışma, çiftçilik uygulamalarını çeşitlendirmenin gezegene faydası dokunurken aynı zamanda çiftçilerin kazançlarını yükselttiğini ortaya koyuyor.

Uluslararası bir araştırma ekibi, çok çeşitli ülkelerde ve coğrafyalarda yer alan 42.000 çiftliği mercek altına alarak 5.000 araştırmanın verilerini kapsayan hayli kapsamlı bir analiz gerçekleştirdi. Ekip, ellerindeki verilere dayanarak altı temel sürdürülebilir çiftçilik yöntemi belirledi. Bunlar arasında ekinlerin çeşitlendirilmesi, çiftlik arazisine yaban hayatının katılması, toprağın olabildiğince az sürülmesi ve toprağın organik maddeyle zenginleştirilmesi de yer alıyor. Ardından tüm bu önlemlerin çevre açısından sağladığı faydaları ve elde edilen mahsul üzerindeki etkilerini incelediler.

Örneklerin büyük çoğunluğunda (%63) bu çevreci yöntemler biyoçeşitlilikte ciddi bir artış sağlarken mahsullerde de bir düşüşe yol açmadı; böylece hem insanlar hem de gezegen bundan fayda sağladı. Hatta pek çok örnekte, günümüz tarımındaki monokültür (tek ürüne dayalı tarım) ve toprağın aşırı sürülmesi gibi yaygın uygulamalarla kıyaslandığında, çevreci çiftçilik yöntemleri sonucunda mahsul rakamları yükseldi.

Toprağı ve ekosistemi olağanüstü zenginleştiriyor

Çalışmada, söz konusu artışın toprağın bereketini ve topraktaki besin döngüsünü artıran çevreci yöntemlerle ilişkili olduğu da saptandı. Araştırmacılar, bu yöntemlerin toprağın sağlığını pekiştirdiğini, ekinlerin ihtiyaç duyduğu maddeleri onlar için daha erişilir kıldığını, böylelikle de daha üretken bir ekin büyümesi sağlandığını belirtiyor.

Çevre dostu çiftçilik yöntemlerinin çevre açısından kazanımları herkese çok bariz gözükse de, aslında elimizde aradaki ilişkiyi ortaya koyan çok fazla veri bulunmuyor. Bu çalışma, bu ilişkiyi alabildiğine kapsamlı şekilde ortaya koyan ilk araştırmalardan biri olma özelliğini taşıyor.

Araştırmacılar, vakaların %70’inde, çeşitliliğe yönelik yaklaşımların biyoçeşitlilik üzerinde olumlu etki yarattığını ve ekosistem hizmetlerini zenginleştirdiğini saptadı. Dalga dalga yayılan bu olumlu etkiler arasında toprak sağlığının düzelmesi sonucunda su kalitesinin artması; çiftlik arazisinde ekin çeşitliliğinin artırılması ve yaban hayatının buyur edilmesi sonucunda böcek sayısındaki artışla birlikte yaşanan tozlaşma patlaması; toprağın sürülmemesi gibi koruyucu yöntemler sayesinde karbonun toprağa gömülmesi sayılabilir.

Ancak sayılan bu son etkide sonuçlar daha düşük bir kesinlik gösteriyordu. İklim sistemi, çiftlikte çeşitlendirmeye gitmenin faydalarının ortama göre büyük değişiklik gösterdiği tek alandı. Çeşitlendirmenin yanı sıra toprağın organik maddeyle zenginleştirildiği kimi örneklerde toprak kaynaklı sera gazı salımlarında artış gözlemlendi. Ancak farklı ortamlar ve bölgelerde toprağa organik madde ilavesi daha fazla karbon gömülmesini sağlarken, topraktaki besin içeriğinde ve su kalitesinde büyük gelişme yarattı; dolayısıyla tek başına bu yöntem çiftlik ekosistemlerinde karmaşık bir dizi etki yaratıyor.

Bu örnek aynı zamanda çevreci çözümlerin her zaman her bakımdan aşikâr kazanımlar sağlamadığını gösteriyor. Araştırmacılar, buradaki marifetin “bu yöntemleri belli ekinler ve bölgelere göre ayarlamak, faydaları azamiye çıkarmak ve olası kayıpları asgaride tutmak”ta yattığını belirtiyor.

Gezegeni koruyan tercihler ekonomik kayıp yaratmak zorunda değil 

Çevreci çiftçilik yöntemleri, çevre açısından sağlanan faydalar ve mahsul rakamları arasında güçlü bir sinerjinin varlığını ortaya koyan bu çalışmanın gezegenimiz ve gıda sistemimiz için hakikaten işe yaramasında kilit bir unsur daha var: Daha çok çiftçinin bu yöntemleri benimsemesini sağlamak.

Çiftçilerin bu sürdürülebilir çiftçilik yaklaşımlarını daha iyi kavraması için ülkelerin bilgi paylaşımını, teknoloji ve altyapı gelişimini desteklemesi, ayrıca belki de daha çok çiftçinin sürdürülebilir gıda üreticisi rolünü üstlenmeye teşvik etmek üzere çeşitli mali destekler yaratmaları gerekiyor.

Bu çalışma, belirttiğimiz bu amaca destek verecek şekilde, gezegeni koruyup kollayan tercihlerin illa ekonomik kayıp doğurmak durumunda olmadığını, hatta, olgulara bakıldığında bu tercihlerin kazanımlara vesile olabileceğine dair kanıtlar ortaya koyuyor. Tarım hızla monokültüre ve diğer yıkıcı gıda üretim biçimlerine doğru ilerlerken, bu çalışma çiftçilerin ve dünyanın geri kalanının gerçekten yararlanabileceği olumlu bir mesaj olarak ortaya çıkıyor.

Kaynak: Tamburini ve ark. “Agricultural diversification promotes multiple ecosystem services without compromising yield.” Science Advances. 2020

Makalenin İngilizce orijinali

Kentlerde sürdürülebilir su politikaları ve ‘katılım’

Daha önce “katılım” konusu üzerindeki irdeleme ve çözümlemeleri sürdüreceğimizi belirtmiştik. Ancak, geçtiğimiz günlerde gazetelerde beliren “su manifestosu” ve uygulamada bazı “katılım arayışlarının (ya da sadece sözcüklerin) geçmesi, bu haftanın konusunu değiştirdi. Haftaya, kaldığımız yerden devam edilebilir.

Kendilerini genellikle “sosyal demokrat” olarak adlandıran belediyeler, “Kentlerde Sürdürülebilir Su Politikaları Zirvesi” için, 22-23 Mart’ta, İzmir’de bir araya geldi. 22 Mart Dünya Su Günü’nde zirvenin ev sahibi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı manifestoyu açıkladı ve belediye başkanları da “başka bir su yönetimi mümkün!” görüşü çerçevesinde ortak bir çalışma yaptılar.

Şimdiye kadar hiç olmamış bir şey oldu ve toplam 22 belediye başkanı  “yetki, görev ve sorumluluklarımız doğrultusunda kendi illerimizdeki su yönetimini yukarıdaki ilkeler doğrultusunda gerçekleştireceğimizi beyan ediyoruz” dedi. Açıklamayı gerçekten nerdeyse inanılmayacak kadar müthiş, belki de “devrimci” bir girişim olarak görmeliyiz. Bunu birçok bakımdan “devrimci” bulabiliriz:

“Sosyal demokrat” belediyeler ortak bir sorun için bir araya geliyor. Belediyeler ortak bir manifesto yayınlıyor. Üstelik bu manifesto ekolojik bir sorunla ilgili. Dahası su sorununu ve iklim değişikliğini ele alıyor. En önemlisi de bu konuda belirlenen beş ilke çerçevesinde on somut adım tanımlıyorlar. Bunların her birini, gerçekten devrimci bulabiliriz.

Beş ilkesel değişiklik

Biraz daha yakından incelediğimizde, yapılması öngörülen beş ilkesel değişikliği şöylece özetleyebiliriz:

  • Katılımcı bir su yönetim modeli oluşturulması,
  • Suyun kullanımında arzın değil talebin yönetilmesi,
  • Havza ölçeğinde planlanma yapılması,
  • Doğanın su döngüsünün korunması ve kirletilmesine/ azaltılmasına yol açan uygulama, yapılaşmaya ve madencilik gibi faaliyetlere izin verilmemesi,
  • Suyun ekosistem ve sektörler arası döngüsel kullanımı yağmur hasadına yönelik yöntemler geliştirilmesi.

Bu ilkelerin hepsinin de gerçekten çok olumlu ilkeler olduğunu söyleyebiliriz. Gerçi yeteri kadar iyi düşünülmüş ve sistemleştirilmiş olmayabilir, ama yine de gerek kapsayıcılıkları, gerek yaklaşım- yöntem bakımından olumlu ve uygulanabilir oluşları gerekse de çoktandır artık sözü bile edilmeyen ama bilimsellikleri nedeniyle kaçınılmaz olarak başvurulması gereken bazı kavramları içermesi nedenleriyle bu 22 belediyeyi ve İzmir Belediyesi’ni kutlamalıyız.

On somut adım

Tanımlanan on somut adım için “ilkeler” için olduğu kadar gönül rahatlığıyla olmasa da yine sevinmek ve Türkiye’de iklim değişikliğine karşı yapılabileceklere dair bir arayışın başlamış olması bakımından, belediyeleri kutlamak gerekiyor. Bu somut adımları, yayınlandıkları biçimiyle değil de, bir mantık ve düşünceyi geliştirebilme kapasitesini artırabilmek amacıyla, belki aşağıda yazılan düzenlemeyle ele almak, daha doğru olacaktır: Belki 10 somut adım, şu biçimde ele alınabilir:

  • İklim değişikliği, kuraklık ve su kıtlığı sorunlarını ele alan ve paydaşların mutabakatıyla yasa yapılmalı,
    • Yasanın yapımında, kamu yararı ilkesi ön planda olmalı ve
    • Uluslararası ilkeler ve özellikle Paris İklim Anlaşması dikkate alınmalı (imzalanmalı deniliyor ama onu böyle anlamak, daha gerçekçi olacak galiba)
  • Yönetimde örgütlenme biçimlerinde değişikliğe gidilmeli, örgütlenme yenilenmeli,
    • Koordinasyonsuzluk ortadan kaldırılmalı
    • Su ve kanalizasyon idaresi mevzuatı yeniden düzenlenmeli
  • Yeni yasa ve örgütlenme modeli çerçevesinde planlı bir çalışma yapılmalı ve ekolojik sorunlar ve özellikle tarım sorunları, fiziksel planlamayla ele alınmalı, havza ölçekli bütüncül planlar yapılmalı
    • Su havzalarındaki tüm noktasal ve yaygın yaygın kirlilik kaynakları kontrol altına alınmalı,
    • Kuruyan göller restore edilmeli ve doğal su döngüleri korunmalı
    • Tarımda doğru ürün planlaması yapılmalı ve tasarruflu sulamaya geçilmeli ve israfı önlenmeli ve
    • Beton Kanaldan (gerçekte Kanal-İstanbul’dan) vaz geçilmeli

deniliyor.  Ancak, ne yazık ki bu somut adımlarda, galiba ilkelere göre daha çok sorun bulunuyor.

Bu önemli konuda yararlı olabilmek önemli olduğu için soruna biraz daha eleştirel bakmak ve geliştirilebilmesi için içtenlikle düşünceler, öneriler ileri sürmek belki bir işe yarayabilir?

Öncelikli alan tarım

Katılımcıların hepsi belediye başkanı olmakla birlikte manifestoda kentler için hiçbir şey söylenmiyor. Asıl önem tarıma verilmiş. Bu doğru olabilir, ancak belediye başkanlarının bu konuda yapabilecekleri, asıl sorun alanları kent olduğuna göre oldukça sınırlı ya da sınırlı olmalı. İllerde tarımla ve ekolojik kaynakların korunmasıyla ilgilenmek ve tarımsal politikalar, uygulamalar vb. ile kentsel yerleşmelerin nasıl ilişkilendiğini çok boyutlu olarak düşünebilir ve yeni örgütlenme kapasiteleri yaratılması elbet söz konusu olabilir. Ancak yine de belediyelerin asıl örgütlenme ve sorun alanının kentle ilgisini ikincilleştirmemek gerekiyor.

Maddelerin ele alınışında bir sıralama ve sistematik hemen hiç yok gibi. Önerdiği kamusal yararı sağlayabilecek, dikkatli ve planlı, etkin yaklaşımla uyumlu bir sistematik içermiyor. Metnin böylesine geniş ve hızlı bir toplantıda yapılmış olmasından ötürü durum anlaşılabilir. Ancak yine de, daha hazırlıklı ve sistemli olunması gerektiği gerçeğinin uzağında kalmış olmak, toplantının inandırıcılığını azaltıyor ve politik bir şova dönüştürüyor.

Burada eksik olan konular hakkında düşünebilecekler aşağıda sıralanıyor:

  • Planlar, “Havza Planı” niteliğinde olabilir elbet. Ancak asıl gereksinim, demokratik ve ileri kuramları ve teknolojileri dikkate alan bölge planlarının yapılabilmesidir. Bölge planlarının sınırları her zaman idari il sınırları ile uyuşmaz/ uyuşmayabilir. Ekolojik verileri çok daha dikkatli olarak gözeten ve bütün boyutları dikkate alan bölge planları yapılmasının önerilmesi daha doğru olabilirdi. Bölge planları, sınırı il sınırlarına kadar genişlemiş belediyeler veya belediye birlikleri tarafından yönetilmesi ve finanse edilmesi sorunları üzerinde durulması, yararlı olabilirdi.
  • Ekoloji ve su kullanımı, iklim değişimi ve kuraklıklar konusunda hem önleyici hem de yaşama/ davranış/ üretim biçimlerine ve mevcut koşullara göre (ki bu her bölge/ alt bölge için farklı olabilir) farklı kesimlerin gereksinimlerine/ alışkanlıklarına/ öğrenme arzularına göre, zorlayıcı olmayan ama özendiren çok katmanlı yaygın eğitim programları geliştirilmesi olanakları araştırılabilirdi. Asıl önemli olan, toplumun her kesiminin yaptığı işi yaparken ve gündelik yaşamını sürdürürken, iklim değişikliği, kuraklık, kaynakları koruma ve temiz tutma kirletmeme vb. konularında bilinçlenmelerini sağlayabilecek gönüllü ama formel olamayan eğitim ortamlarının yaratılabilmesi üzerinde durulmalıydı.
  • Su ekolojisi sadece tarımla değil, diğer bütün sektörlerdeki işleyişle ilişkili olduğundan diğer sektörlerin de (evsel tüketim dahil) ilkesel stratejileri olmalı ve burada su kullanmış kirletmeler ve kirlenen suların/ kaynakların yeniden kullanımı için özel çalışmaların her sektörde, su stratejisiyle bütünleşik ve sektörler arası bir biçimde yürütülmesine dair bir kaygı/ çaba gerekirdi.
  • Belki bütün bunlardan da önemli olarak belediye başkanları kendi kentlerine döndüklerinde, bu konuda ne yapmaya başlayacaklar ve bu “deklarasyon sonrası uygulama planları (her biri için farklılıklar içerebilir) ne olmalı?” sorusu bütünüyle açıkta bırakılmış. Deklarasyon, eğer etkili olmak istiyorsa her kentin belediyesinin hemen acil bir eylem planı yapması gerektiğini ve bu planın da eğer olasıysa ana hatlarını, eğer olası değilse, acil olarak eğilmesi gereken temel konulara ve en önemli yaklaşım ilkelerine dair genel de olsa söz etmesi gerekirdi. Ya da basit bir çerçeveyle de olsa vaatlerin somut politika eylemlerine nasıl dönüştürülebileceğine işaret etmesi/ belirtmesi gerekirdi.

Katılım ama kimlerin? 

Bu konuların her birini genişletmek, ayrı ayrı mercek altına almak kuşkusuz yararlı olacaktır. Ancak haftalardır üzerinde tartıştığımız katılım sorunu açısından yaklaşıma kısaca göz gezdirerek bu yazıyı bitirebiliriz. Katılım konusunda, “Su yönetimi, şehir, havza ve ülke ölçeğindeki su kullanıcısı tüm paydaşların; tarım örgütleri, sanayiciler, evsel su kullanıcıları, meslek örgütleri, doğa ve çevre örgütlerinin içinde yer alacağı yepyeni, katılımcı bir anlayışla gerçekleştirilmelidir” deniliyor. Eğer yanlış değilse, (gerçi “evsel su kullanıcıları” da deniliyor, ama bu sanki yeteri kadar düşünülmeden yazılmış gibi duruyor) “su kullanıcısı tüm paydaşlar” denildiğinde bireylerin değil, sadece resmi ve sivil örgütlerin söz konusu edilmekte olduğu düşünülebilir.

Çok tartışmalı olsa da katılımcılık bakımından bir başlangıç olarak kabul edilebilir. Ancak yine de bu örgütlü resmi ve sivil örgütler, katılımcı bir su yönetim modeli oluşturmak için “şehir, havza ve ülke ölçeğinde” nasıl bir araya gelecekler? Bu şimdiye kadar hiç olmamış bir şey ve sadece bu talep üzerinde biraz düşünmek ve ne yapılabileceği konusunda biraz daha gerçekçilik, sözün nasıl formüle edilebileceği konusunda ciddiye alınacak bir arayış söz konusu olabilirdi.

Katılım, yukarıdaki nedenlerle “göstermelik” bir klişe kullanımı gibi duruyor. Bununla birlikte katılım konusunda gerçekten yapılabilecek olanın bugün için ne kadar az olduğunu, haftalardır tartışmakta olduğumuzdan dolayı biliyoruz.

Yapıcı bir eleştiri ile son sözleri, belki şu biçimde formüle edebiliriz:

Belediyeler arasında hiyerarşi ve yaptırım-finansman gücünün farklarına göre olmayan (yani metropoliten belediyelerin “büyük ağabey” olmadığı) bir beraberlik tanımlamak için işe girişilebilir ve giderek bu beraberliğe meslek örgütlerinin ve çevre-ekoloji örgütlerinin de “eşit” paydaşlar olarak katılımının nasıl sağlanabileceği üzerinde düşünülebilir. İşin daha zor olan bölümü çok farklı sınıflardan ve etnik gruplardan ve politik-kültürel gruplardan gelen “tarım örgütleri ve sanayicilerin” nasıl katılacağını düşünmek olacaktır. Sonuç olarak, manifestonun gerçekten operasyonel olabilmesi açısından merkezi yönetimin hiçbir zaman yapmayacağı “iklim yasası” (ve Paris Anlaşması) eksikliği de merkezi yönetimin ajanlarıyla/ kurumlarıyla da (büyük bir olasılıkla sadece negatif bir katkı olacaktır ama) ilişki kurma/ geliştirme sorunları da stratejik bir önemle ele alınabilirse, bazı riskler belki azaltılabilir?

‘Çevre koruma’nın klişeleri…

Günümüzde ülkemizdeki çevreciliğin temel eylemleri “ağaç dik, çöp topla, geri dönüşümü teşvik et, çevre suçuna karşı ölü taklidi yap” aktivitelerinden oluşuyor ve ne yazık ki bu popüler aktiviteler ana akım çevre STK’lerinin de temel söylemi haline gelmiş durumda. Bu aktivitelerin çözüm olma açısından miadını doldurmuş olmaları, yeni bir çevrecilik anlayışının da hâkim kılınmasını zaruri hale getiriyor. Zira bu bahsettiğimiz eylemler aynı zamanda genel olarak yeşil yıkamacılığın da temel faaliyetleri.

İşte bu yüzden sonuçlarla boğuşan pasif çevrecilikten, müdahale eden ve sorunun kaynağını ortadan kaldırmaya dayanan aktif çevreciliğe geçiş artık mecburiyet halini almıştır. Ancak günümüzde tüketim kapanına sıkışmış olan insan türü, sadece tüketici sıfatıyla anıldığı için bu durum aktif ve müdahale eden çevreci insanın yaşam şansını, bağımlı insan sayısının artmasından kaynaklı olarak oldukça azaltmıştır. Her türlü yasanın, çevreyi ve çevreciyi aforoz edip düşkünlükle suçladığını ve çevreyi de boşa sürüp giden kaynaklar manzumesi olarak gördüğünü düşünürsek, aktif çevrecilik bir zorunluluktan öte zamanın ruhuna uygun olan ve olamıyorsa da uydurulması gereken bir anlayış olarak karşımızda durmaktadır.

Hali hazırda iklim krizi kapıdayken ve süregiden altıncı büyük yok oluştan kaynaklı, binlerce canlı son nefesini veriyorken çevreye dair söylemleri sürdürülebilirlik, döngüsellik ve çöp toplayıcılık benzeri kısır aktivitelerden kurtarmak için elimizi çabuk tutmalıyız. Burada ilk taşı en günahsızın atması gerektiğini belirtmek gerekir. Yani henüz doğa korumadan bahsedip bir yandan da lastik reklamında oynamadıysanız ve de çevrecilik pozunu, etini yediğiniz canlının süs haline gelmiş kellesinin önünde vermediyseniz hala yapacak bir şeyleriniz olabilir. Ayrıca en fazla kirletenin yeşil yıkamasına da maruz kalmamışsanız henüz yapacak şeyleriniz tükenmemiştir diyebiliriz.

Aktif (ofansif) çevrecilik nedir?

Şüphesiz ağaç dikmek ya da sahil temizlemek değildir. Ya da kirleticilerin aklayıcılığını yapmak da değildir. Toplumun ekserisinin alamayacağı tüketim ürünleri alternatifleri üzerinden sürdürülebilirlik güzellemesi yapmak da değildir. Temel olarak bunlara karşı çıkmaktır. İşte bunlara kökten karşı çıkabiliyorsanız doğru yoldasınız. Ancak karşı çıkarken tutarlı alternatifleri ortaya koymak gibi de bir iddianız olmak zorundadır.

Katıldığım her etkinlikte kullandığım diş macunu örneği bunun en güzel örneği aslında. Bir üniversite ile birlikte bir şirketin girişimiyle geliştirilen ve reklamlarında da doğallık, çevrecilik, sürdürülebilirlik ve zehirsizlik gibi kavramlar kullanılarak satılan bir diş macunu söz konusu. Fiyatı oldukça yüksek! Kim için yüksek peki? Tabii ki toplumun ekseriyetini oluşturan asgari ücretli için. İşte bu gibi örnekler toplumun belli bir kesiminin çevrecilik hassasiyetleri üzerinden beslenen devasa bir “doğal, zehirsiz vb.” pazarından nemalanıyorlar. Bunun bu tarz girişimler tarafından yapılmasında bir gariplik elbette yok. Gariplik, bu tarz ürünlerin çevrecilik adına konuştuğunu iddia eden ve bu anlamda içerik üretenler tarafından reklamının yapılmasında. Tabii ki bu durum için de yargı dağıtacak değiliz. Ancak bunun bir çevrecilik söylemi olmadığının bilinmesinde fayda var. Bunun muadili olan ve çevrecilik söylemi olarak nitelenebilecek olan şey, toplumun ekserisinin kolaylıkla yapabileceği; telif, patent ve marka gibi şeylerin kıskacında olmayan uygulamaların yaygınlaştırılmasıdır. İşte bu gerçekten hem çevre hem de insan için faydalı olan modeldir.

Aktif çevreciliğin ne olmadığı üzerinden verilebilecek bir diğer örnek de geri dönüşüm sektörünün çevreci bir yaklaşımmış gibi sunulması ve çevrecilik, doğa koruma, vb. alanlarda faaliyet yürüten STK’lerin bu yaklaşımı söylemlerinin merkezine oturtmalarıdır. Oysa buradan da çokça tekrarladığımız gibi geri dönüşüm eğer bir şeyin tekil çözümü olsaydı, şimdiye kadar üretilen plastiklerin sadece %9’u değil çok daha fazla miktarı dönüştürülmüş olurdu. Üstelik bu %9 içerisinde geri dönüştürülmek amacıyla ihraç edilen ancak geri dönüştürülmek yerine sağa sola terk edilen tonlarca plastik çöp de dâhil! Yani içeriği karanlık olan ve sahip olduğu iddia edilen özelliklerin de çoğunluğu bir yalandan ibaret olan bir yaklaşımın koca koca STK’ler tarafından söylemlerinin merkezine oturtulması, yapılmaması gerekenin yaygınlığını da gözler önüne sermektedir.

Niyet ve akıbet

Aktif çevreciliğin ne olmadığına dair verdiğimiz örnekler konunun ne olduğu hakkında da bir şeylerin şekillenmesine yardımcı olur. Örneğin çevre korumacılığın sektör kısmında çalışan dezavantajlı kitlenin hem sağlık hem de çalışma koşulları ve bu sektörün yarattığı tahribatın düzeyiyle ilgilenmek aktif çevreciliktir. Çöpün akıbetini merak edip bu akıbetin çevre için ne anlama geldiğini ortaya koymak da aktif çevreciliktir. Örneğin yer yer çöp toplamak da aktif çevrecilik faaliyeti olarak kabul edilebilir. Ancak bunun için öncelikli şart ise bu kirlilikte payı olanların ifşa edilmesidir. Yoksa kirleticilerden alınan destekle çevre temizliği yapmak değil kast ettiğim. Bunu yapanların çevreciliğin sahip olduğu entelektüel ve politik zeminden yoksun olduklarını ve fon müptelası proje ofisleri olduğunu söylersek yanlış yapmış olmayız. Elbette ki STK’lerin fon ve projeye ihtiyaçları var ancak bunu kirleticilerin aklayıcılığı aparatına dönüşerek yapmak, bu ihtiyacın nasıl bir ilkesizliği doğurduğunu göstermektedir.

Aktif çevrecilik için verilebilecek bir diğer örnek de müdahale eden çevreci hassasiyetlerin hâkim olduğu faaliyetlerdir. Bunun uluslararası örneklerini özellikle balina avcılığı yapan Japon gemilerinin engellenmesi faaliyetlerinde görebiliriz. Bu gemilerin engellenmesi bir tane de olsa bir balinanın kurtulmasını sağlama potansiyeline sahiptir. Benzer bir aktif çevrecilik faaliyeti ise kısa zaman önce Malezya’nın ABD menşeili çöplerin yüklendiği geminin gerisin geriye ABD’ye gönderilmesi şeklinde gerçekleşmişti. Bu da devlet düzeyinde gerçekleştirilen önemli bir çevre koruma faaliyeti olarak nitelenebilir. Benzer bir durum Tunus’ta da gerçekleşmiş ve İtalyan orjinli çöpler için çok önemli bir çevre mücadelesi başlatılmıştı. Tabii ki Malezya’nın ve Tunus’un bu kararında aksiyon alan oralı çevre gruplarının rolü büyük! Yoksa o ülkeler de bu çöplerin gelişini sevinçle karşılayan tüccarların suyuna gitmek için sessiz kalıp üstüne onlara döviz getiriyorlar diye kucak açabilirlerdi. Neyse ki olmadı!

Benzer şekilde Kazdağları‘ndaki madencilerin defedilmesinde, Mersin Karaduvar’da yapılması planlanan petrokimya tesisine karşı yürütülen hukuki mücadelede kazanılan kısmi zaferler de aktif çevreciliğin önemli örnekleridir. Yoksa sahip olduğu birkaç üstünkörü dersten elde ettiği sınırlı bilgi ve donanımla sahip olduğu unvandan hareketle büründüğü “çevreci” etiketini kullananlar gibi sessiz de kalabilir ve hatta “petrokimya tesisi çevreye zararlıdır diyemeyiz” gibi saçmalıklara da yönlenebilirlerdi. Neyse ki onlar da yapmadılar! Nitekim benzer bir tesisin yapılacağı komşu il Adana’da bu durum ziyadesiyle ikinci şekilde yürüyor. Konuyu didik didik etmesi gerekenler olaya iş sahası açılacak diye yaklaşarak hem çevrecilik alanını hem de çevrenin kendisini zehirliyorlar.

Aktif çevrecilik, ilkesellik gerektirir ve ilkesellik de entelektüel ahlakın varlığına bağlıdır. Nitekim bunların eksik olduğu bir ortamda “at izi it izine” kolayca ve bilerek karıştırılır ki bundan da en fazla çevrenin kendisi zararlı çıkar.

Daha korkutucu iklim değişikliği haberlerine mi ihtiyacımız var? Belki…

Yazan: Kate Yoder

Yeşil Gazete için çeviren: Ece Özen

*

Kıtalar boyunca yangınlar çıkıyor, denizler şehirleri sular altında bırakıyor, çöller tarım arazilerini yutuyor – iklim değişikliğinin sonucu ortaya çıkan korkutucu olaylar tüm bunlarla sınırlı kalmıyor. Ama insanları iklim değişikliğine karşı harekete geçirmek için onları tüm bu korkunç (ve bilinmez gelecekteki daha korkunç sahnelerle) yüz yüze gelmeye zorlamalı mıyız? Bu soru iklim değişikliğini önemseyenler arasında gittikçe daha detaylı tartışılır hale geliyor.

Ne zaman kasvetli, adrenalin uyandıran bir makale internette yayılsa Twitter’da sözde “umuda karşı korku” tartışması alevleniyor. En son tartışma başlatan, Elizabeth Weil’ın, ProPublica’dan, sarmalanmış ölüm korkusunun tüm hayatını, hatta tüm ailesini etkilediği iklim bilimci Peter Kalmus ile yaptığı söyleşiydi.

“İklim Krizi Hayal Edebileceğinizden Daha Korkunç. İşte Denerseniz Ne Olacağı” (The Climate Crisis Is Worse Than You Can Imagine. Here’s What Happens If You Try) başlıklı yazı hem insanların ilgisini hem de eleştirilerini üzerine çekti. İnsanlar neden iklim değişikliğiyle savaşmak için daha verimli olan yollar üzerinde durmadıklarını sordular. Weil, yazısının, 2017 yılında David Wallace‘in Wells’s The Uninhabitable Eart isimli kitabıyla ortaya çıkıp devam eden tartışmayı alevlendireceğini umuyor gibiydi. Yazının sonuna doğru Weil şunları söylüyordu: “Tolere edilemeyen bir problemi, dinleyicilere, hatta sana sevgili okuyucu, gerçekten kabul edeceği şekilde nasıl tanımlarsınız ki?”

Bu çok zor bir soru ve uzmanlar doğru cevap ile ilgili fikir ayrılıklarına sahipler. Yale Üniversitesi, İklim Değişikliği İletişimi Programı’nda araştırmacı Jennifer Marlon şöyle diyor: “Çoğu insan, karşı karışa olduğumuz riski vurgulamamız gerektiğini ve olayın gerçekliği karşısında yeterince korkmayan çoğu insanın korkmasını sağlamamız gerektiğini düşünüyor” ve ekliyor: “Geriye kalanlarsa çözüme odaklanmamız gerektiğini savunuyorlar.”

Korku işe yarar mı? 

Bu tartışma, hitabetten daha çok, insanların iklim değişikliği ile ilgili nasıl hissetmeleri gerektiği ile ilgili. “İklim değişikliğine karşı eyleme geçilmesini sağlamak istediğinizde yapabileceğiniz en iyi şey, insanların duygusal olarak bunu hissetmelerini sağlamak” diyor Marlon. Sorunun aslı, çok fazla korkutucu makale ya da haber okumak bir insanı sokakta eylemlere başlamaya yönlendirirken, bir başkasının bağlantısını tamamen kesip kendini kapatmasına neden olabiliyor. İklim krizi ile ilgili konuşmalara verilebilecek sonsuz sayıda ve farklı tepki var.

Çalışmalar da birbirlerinden çok farklı sonuçlar ortaya koyuyor. Korku İşe Yaramaz (Fear Won’t Do It) isimli makale, korkunun insanları harekete geçmek için motive ettiğini savunurken, bir diğeri tamamen karşıt bir sonuç ortaya koyuyor. Umut ile ilgili makaleler de aynı şekilde birbirine karışmış durumda. Bazı çalışmalar optimistik mesajların, insanları, iklim dostu yaşama yönlendirdiğini ve iklim politikalarına desteği artırdığını söylerken, diğerleri umutlu yaklaşımın insanların emisyonları düşürme konusundaki motivasyonlarını düşürdüğünden bahsediyor.

Oxford Üniversitesi’nde halkın iklim eylemlerine desteğini araştıran Joshua Ettinger, gerçekten yarı yarıya bir durum olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Birbiriyle çelişen sonuçlara vardığımız çalışmalarımız var.”

Mesajların duygular üzerindeki etkinliği 

Ettinger’in, İklim Değişikliği Dergisi’nde yayınlanan yeni çalışması tüm bu “umuda karşı korku” argümanın abartıldığını söylüyor. Bu argümanı ortaya koymak için yaptığı çalışmasında 500 Amerikalıya, içlerinde umut ya da korku uyandıracak farklı videolar gösterilmiş ve iklim değişikliğine karşı tepkileri ölçülmüş. Bir gruba “insanlık iklim değişikliğini durdurabilir ve hepimiz için daha iyi bir dünya yaratılabilir!” mesajını içeren bir video izletilirken, diğerleri “büyük adımlar atmazsak insanlığın sonu geldi!” mesajlı bir video izletilmiş. Bahsedilen videolar içerdikleri duyguları uyandırma konusunda başarılı olsa da, sonunda iki video da insanların iklim aktivizmine katılmak için davranışlarını değiştirme konusundaki isteklerini değiştirememiş.

Bu araştırmanın sonucu olarak Ettinger şunları söylüyor: “Tek bir mesajın olayı ne kadar kapsadığına fazla takıntılıyız ama tek bir içerik parçasının insanları dramatik bir şekilde etkileyeceğini varsaymamalıyız.”

Amerikalılar tek yönlü değiller, iklim değişikliğine telaşa düşerek, endişelenerek, temkinli bir biçimde, inkar ederek ya da tüm bunların karışımı gibi tepkiler veriyorlar. Bazen, tüm bu farklı tepkiler bir gün içinde ortaya çıkıyor. 2017 yılında yazılan bir makale, bazı belirlenmiş duyguların, insanların iklim krizine tepkilerini nasıl etkilediği konusunda genel ve basit çıkarımlar yapılmasının yanlışlığını tartışıyor. Yazarlar, duyguların çok güçlü ancak “oynatılacak basit kaldıraçlar” olmadıklarını savunuyor. Marlon ise bu fikre katılmakla beraber, insanların tepkilerinde modeller olduğunu söylüyor.

Bazı araştırmalar, korku duygusu bizi harekete geçirirken, umudun bize yapacak bir şeyler verdiğini söylüyor. Başka bir deyişle telaşa düşüren ve optimist mesajlar aslında bir madalyonun iki yüzü.

The Climate Mobilization’ın kurucusu Margaret Klein Salamon’a göre “korkutucu gerçeğin tamamını söylemek”, iklim hareketinde azimli ve kahramanca çözüme erişmek için ihtiyacımız olan “dönüşüm için gereken muazzam potansiyeli” ortaya çıkarmaya yarayan çok güçlü bir araç. Organizasyonu, “sera gazı emisyonunu azaltabilecek ve atmosferdeki fazla karbonu kritik bir hızla azaltabilmek için yardımcı olabilecek herkesi” elini taşın altına koymaya çağırıyor.

Halka gerçeği söylemenin etkisi

Bu tavır, aktivist gruplar arasında da çeşitlilik oluşturuyor: Extinction Rebellion kıyamete odaklanmışken, Sunrise Movement gibi Yeşil Yeni Düzen’den etkilenen gruplar gelecekle, çalışma ve adaletle ilgili daha optimistik bakış açılarına sahip. Bu farklı duruşa rağmen iki taraf da aciliyetin farkında.

Salamon, korkuyu doğuştan gelen ve tepki göstermemizi sağlayan koruyucu ve yararlı bir araç olarak görüyor. Hissettiğiniz dehşet, biri “yılan” diye bağırdığında silkelenerek kayıtsızlıktan kurtulmanızı -bu tepki en basit şekliyle kaçmak olsa bile- ve harekete geçmenizi sağlıyor.

“Bu durumun, herkes tarafından bir varoluş tehditi, korkunç bir tehlike olduğu kabul edilmeden nasıl ihtiyacımız olan dönüşümü sağlayabiliriz bilmiyorum. Eğer insanlar bunu anlamazlarsa neden hayatlarını değiştirsinler? Neden politik bir hareketin parçası olsunlar? Halka gerçeği söylemeden bir şekilde bu büyük değişimin gerçekleşeceğini düşünmek, benim, garip bir noktada sıkışıp kalmama sebep oluyor” diyor Salamon.

Çok fazla vahim durumdan bahsetmek geri tepebilir, insanların tehlikeyi inkar etmesine ve acı veren kanıtları görmezden gelmesine neden olabilir. İnsanlar, bir abartı olduğundan endişelenmekte haklılar ve “Bu çeşit bir kıyamet karşısında iklim değişikliğini durdurmak için yapabilecek hiçbir şey yok diyebilirler” diy konuşuyorr Ettinger. Yale’in İklim Değişikliği İletişim Programı’nın son anketine göre Amerikalıların %14’ü, iklim değişikliğine karşı bir şeyler yapmak için çok geç olduğunu düşünüyor (kayıtlara geçsin, çok geç değil).

Greta etkisi

Bir takım araştırmalar, insanları umutsuzluğa sürüklemek yerine harekete geçmeleri için yüreklendiren alt metinlerle birleştirilmiş korku tabanlı mesajların, insanları ikna ettiğini ve insanların davranışlarını değiştirdiğini gösteriyor. Marlon’un araştırmasına göre, etrafındaki kişilerin harekete geçtiğini görmek de insanlara umut veriyor. Bu bir komşunun güneş paneli taktırması da olabilir, bir arkadaşla iklim değişikliği hakkında konuşmak da ya da İsveçli aktivist Greta Thunberg’in hükümet politikalarını protesto etmek için okulu asması da.

Son araştırmalardan birine göre Thunberg’i duyan insanların aktivizmin bir parçası olmak için daha istekliler, bu fenomene ‘Greta Etkisi’ deniyor. Thunberg, 2019 yılında, Avrupa’nın liderlerine şöyle seslenmişti; “Öylece oturup umudun ortaya çıkmasını bekleyemezsiniz. Sorumsuz çocuklar gibi davranıyorsunuz. Umudun, kazanmanız gereken bir şey olduğunu anlıyor gibi görünmüyorsunuz.”

Tüm bu umut ve korku tartışmalarının yanı sıra, iklim krizi ile ilgili karışık mesajlarla karşılaşan insanların bunu toplumla paylaşması artarak devam ediyor.

Yalnızca bir video izleme ya da bir makale okumak insanları etkilemiyor olabilir, “yavaş ve sürekli damla damla gelen mesajlar” insanların değişimi kendi gözleriyle görmelerini sağlıyor, diyor Marlon. Bugün, Amerikalıların dörtte birinden fazlası iklim krizi için telaşlı, bu oran beş yıl öncesinin tam iki katı. Marlon, “Mesaj işe yarıyor. Ve burada bir çok duygu birbirine karışmış durumda, ancak doğru yoldayız,” diye bitiriyor.

Makalenin İngilizce orijinali

 

Duygusal bir yazı: Kuzunuzu hala yiyor musunuz?

İnsanlar yavrularını “kuzum” diye sever çoğunlukla. Neden? Kuzu sevimli bir canlı ve masumiyeti temsil ettiği için mi acaba? Yoksa her kuzu annesinin ilgisine ve sevgisine ihtiyacı olduğu için mi? Kuzunuzu öldürmez, yemezsiniz değil mi?

Ölümlerin en korkuncu çocuk (kuzu) ölümleri ve mezarların en ürperten en hazinli olanı da çocuk mezarlarıdır, bunu herkes kalben bilir. Mezar insana özgü bir şey, ölen hayvan kuzularının bir mezarı yok. Kasaptan “Bir kg. et istiyorum ama kuzu olsun” diye istediğiniz oluyor mu? Oluyorsa o kuzuyu size öldürtselerdi yine de yiyebilir miydiniz? Burada kuzu simgesel, aslında sormak istediğimiz insan dışındaki canlıları nasıl bu kadar rahat yiyebiliyorsunuz? Hayvanı kesme korkunçluğunu kasap üstlendiği için mi? Yoksa hayvanlar sizin için mi yaratıldı? Buna mı inanıyorsunuz? Ya da onlar Descartes’ın deyişiyle duyguları, hisleri olmayan birer makine mi ?

Konunun teorik boyutları, felsefesi çok yazıldı, çizildi. Pisagor’dan hatta daha öncesinden beri de tartışılıyor. Benim meramım, biz şu an ne yapıyoruz? Hayvan hakları yasa tasarısı TBMM gündemindeyken bu konu acaba toplumun ne kadarını ilgilendiriyor? Her zaman olduğu gibi yine bir grup hayvan hakları savunucusu, sistemin tahakkümcü bakışlı vekilleriyle cebelleşiyor mu yoksa bizim inanılmaz “büyük” duyarlılığımızın gücüyle mi o komisyonlarda tartışmalar yürütüyor? Ya da herkesin ilgilendiği ve önemsediği konu kendisine biricik mi? Hayvan hakları meselesi biraz daha ertelenebilir mi? Başka önceliklerimiz mi var?

‘Sevdiklerimiz, yediklerimiz, tiksindiklerimiz, öldürdüklerimiz…’

Biz evlerimizde sevdiğimiz hayvanlara “konforlu” ortamlar sağlarken, kanaryalarımız süslü kafeslerinde “güzel güzel” öterken, tiksindiğimiz, sevimsiz bulduğumuz hayvanlar türlü işkenceye maruz kalıyor ve yenilenler de mezbahalarda can veriyor. İşin tuhaf tarafı medyada işkenceye maruz kalan bir hayvanı gördüğümüzde duyarlığımız çok yüksek ancak mezbahalar,  kasaplar, petshoplar, hayvanat bahçeleri, devasa akvaryumlar, yunus parkları o kadar da sorun değil ve hatta çoğuyla bir alışverişimiz var. Gidip geliyoruz bu mekânlara. Çok tutarlı olduğumuz için horoz ve köpek dövüşlerine gitmiyoruz, tepkiliyiz.

İşte hepimizin olması gerektiği gibi hayvan hakları ve yaşam savunucularının tüm bunlarla derdi var. Ve yasanın meclisten en kapsayıcı haliyle geçmesi için canla başla mücadele veriyorlar.  Bu çerçevede 11 Mart’ta Yaşam İçin Yasa bileşenleri TBMM’de AKP milletvekilleriyle bir ön görüşme gerçekleştirdi. Gerçekleşen toplantı sonucunda hayvan hakları savunucuları sorularına net cevaplar alamadıklarını, düşünülen tasarının birçok eksiklik barındırdığını söylediler. Özelikle hayvanlara kötü muameleye düşünülen ceza alt sınırının yetersizliği, hayvanlar üzerinde deneyler, uluslararası canlı hayvan ticareti, hayvanların duygulu varlıklar olarak tanımlanmaması, avcılık konusunda bir düzenlemeye , yasaklamaya gidilmeyeceği mevzuları toplantının en sinir bozucu yanları olarak belirtildi.

Yunus parklarının aşamalı olarak kapatılabileceği ve hayvanat bahçesi ismiyle yeni tesis açılmayacağı ancak “doğal yaşam parkı” adıyla yeni tesis açılabileceği söylemleri ise kafaları iyice karıştırdı. Petshoplardan kedi ve köpek satılmayıp “denetlenen” üretim çiftliklerinden bunun gerçekleşebileceğinin belirtilmesi de hayvanların mal olarak alınıp satılmasını hiçbir şekilde engellemiyor. Horoz ve köpek dövüşleri yasaklanırken boğa ve deve güreşleri ise serbest kalmaya devam ediyor.

İnsanmerkezciliğin vahşeti

Aslında görüşmeye konu olan yukarıda saydığımız her duruma dair bırakın karar almayı, bunları tartışmak bile insana çok zor gelmesi gereken, utanılası şeyler. Biz ne hakla hayvanları kesip yiyebiliyor, avlayabiliyor, kafeslere kapatıyor, eğlence nesnesi haline getirebiliyoruz ki? Onları doğalarından koparıp kendimize bağımlı hale getirebiliyoruz? Buna da sevgi diyebiliyoruz? Tahakkümcü insan, hayvanlar ve doğa üzerinde kurduğu baskı ve sömürüyle gezegeni yaşanmaz hale getirmenin en büyük adımını atarak Antroposen çağına girmenin trajik “onurunu” yaşıyor maalesef. Bizi bu çukura sokan ya da Max Weber’in deyişiyle demir kafese hapseden, kapitalist sistemin dayattığı ilişkiler ağıdır diyebiliriz belki, ancak kendi gönüllü kulluğumuzu da göz ardı edemeyiz. Patriark devlet ve patron sistemi bize, biz de bizden güçsüz olana hiyerarşi uyguluyoruz.

Bu durum karşısında insanı etik sahibi yapan en önemli şey reddiyeleridir ve kendi felsefi hesaplaşmalarının sonucuyla ulaştığı kabulleridir. Hayvan hakları söz konusu olduğunda, nasıl ki sesi çıkmayan bir çocuğun sesi olabiliyorsak, kendini savunamayan hayvanların da sesi olmak zorundayız.

Yaşanan acılara ve dünyanın ağırlığına kalbi dayanmayarak 2019 yılında kaybettiğimiz Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) koordinatörü ve vicdani retçi sevgili Burak Özgüner’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum :

Hayvanlar, insanlar ve doğa için, yani istisnasız herkes için, topyekün özgürlük isteyenler olarak bulunduğumuz yerden dünyayı değiştirmeye devam edeceğiz. Reddedişimiz, neşemiz, öfkemiz ile…” [1]

*

[1]Yaşam için yasa change.org imza kampanyasından aktaran Eray Özgüner, Burak Özgüner’in annesi.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bilgiye ulaşmanın bilge yolu: Kumkurdu

Bir tiyatro grubunun çocuk tiyatrosu oyununa hazırlık çalışmalarında yönetmen oyuncularından provalara başlamadan önce çocukluk günlerine dönüp o günlerde nelerden hoşlandıklarını, hayata nasıl baktıklarını, neler hayal ettiklerini araştırmalarını istemişti. Çünkü oyunu bu veriler üzerinden kurmayı planlıyordu. Hayli zahmetli bir sürecin içine giren oyuncular  o günler üzerine derin bir araştırmaya koyuldular. Geçmişi yeniden kurup sonra bozuyor sonra tekrar kuruyorlar, açığa çıkardıkları verileri provalarda test ediyor, amaca hizmet etmeyenleri çıkarıyorlardı.  Bu sürecin sonunda ortaya ortalamanın hayli üzerinde bir ürün çıktı ve seyircileriyle buluştu. Bizler de çocuk tiyatrosu öğrencileri olarak bu oyunu videodan izledik, çünkü okurun hemen tahmin edebileceği gibi oyun yerli bir yapım değildi.

Bu gün üzerine konuşacağımız Kumkurdu kitabı da bu bakış açısının ürünü. Kitap 15 kısa öyküden oluşuyor. Zakarina, kendi dünyasında oluşan soru ve sorunlara Kumkurdu ile birlikte çözümler, yanıtlar üretiyor. Bu çözümler neden sonuç ilişkisinin kuru çıkarımlarından çok sınırsız hayal gücünden geliyor. Hüner de burada.

Zakarina’nın soru ve sorunları neler? Evrenin sonsuzluğundan, babasının onunla denizde yüzmek yerine gazete okumayı tercih etmesine kadar geniş bir yelpazesi var Zakarina’nın.

‘Dırdır etmek’ başlıklı öyküye bakalım. Öyküde iletişimsizlik ve tarafların kendi açılarından haklılıkları var. Aktörler Zakarina ve Babası. Zakarina ve Babası birbirleri hakkında biri açıktan diğeri arkasından ‘dırdır ediyor’ demişlerdi. Bahçedeki Saksağan da var o da dırdır ediyor ve bir süre sonra sesi kısılıyor ama dur bakalım! Bir şey mi anlatmak istiyor yoksa..! Doğa onu dinlediğimizde bir şeyler fısıldıyor, dinlemediğimizde ise sesi kısılıyor ve duyulmaz oluyor artık. Yazar iletişimsizliği bireyler arası bir konu olarak daraltmak yerine tersine  insanın doğayla iletişimi konusuna bağlayarak daha geniş bir perspektiften okurla buluşturmuş. Doğayı dinlemeyen yanında olup bitenleri de duyamaz kuşkusuz.

Sorular da yanıtlar da kendilerinden

Kitapta öne çıkan bir diğer özellik Zakarina’nın çözüm üretirken seçtiği yol. Zakarina soruları da yanıtları da kendisi buluyor Kumkurdu da yardım ediyor arkadaşı olarak. Önemli olan ise  doğru ya da yanlışların yetişkin biri tarafından dikte edilmediği gerçeği. Özerk bir bireyin yetişmesinde çok önemli olan bu konu okura aynı zamanda bilinçli ebeveynin çocukla iletişimde nasıl olması gerektiğinin ipuçlarını içeriyor.

Kumkurdu’na gelince o  hayvan formunda, hayali bir kahraman: Yaşı çok büyük, ayışığı ve günışığı ile besleniyor ve çok bilge; insanın Kumkurdu’na  doğa, dünya, evren diyesi geliyor. Öyle olunca da karanlık hayaletlerin olduğu korkulacak bir şey olmaktan, yaşlı anneannenin anneannesinin çocukluğu çok uzak bir geçmiş, Zakarina’nın bir gün yaşlı bir anneanne olması da çok uzak bir  gelecek olmaktan çıkıyor.

 *

Künye

Asa Lind.

Yazar: Asa Lind

Resimleyen: Kristina Digman

Yayınevi: Pegasus 

Çeviren: Ali Arda

Yaş: 7+