Ana Sayfa Blog Sayfa 1585

Kadınlar yarın yine Kadıköy’de…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın kararıyla Türkiye‘nin İstanbul Sözleşmesi‘nden çıkmasına karşı kadınların tepkileri dinmiyor. Geçen hafta boyunca sokakları terk etmeyen kadın grupları, bu cumartesi günü de (27 Mart) Kadıköy‘de toplanarak kararı protesto edecek ve taleplerini tekrarlayacaklar.

Kadınların, kararın hemen ardından kurduğu İstanbul Sözleşmesi’ni Uygula Kampanya Grubu, bir açıklama yayımlayarak “Kararı tanımıyoruz” dedi ve kadınları Kadıköy’deki eyleme çağırdı. 

Açıklama şöyle:

Bütün hafta her yerde sokaktaydık. Bu cumartesi, saat 15.00’da Kadıköy’de bir araya geliyoruz: Bir kişinin İstanbul Sözleşmesi’ni fesih kararı yok hükmündedir!

Şiddet uygulayan erkekleri cesaretlendiren kararı tanımıyoruz, hayatlarımızdan vazgeçmiyoruz, hayat mücadelemizi elimizden hiçbir kararnamenin alamayacağını biliyoruz.

#İstanbulSözleşmesindenVazgeçmiyoruz.”

İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış: Erdoğan ‘yasal’ diyor, hukukçular aksi görüşte

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü yaptığı açıklamada gece yayınlanan kararname ile İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararının yasal dayanağı olduğunu iddia etti.

TBMM onayı olmadan çıkış kararının geçerli olmaması gibi bir durumun söz konusu olmadığını belirten Erdoğan, “Kararımızı verdik. Kimse önünü arkasını karıştırmasın” ifadelerini kullandı.

Yeşil Gazete’ye açıklama yapan insan hakları hukukçusu ve eski Öğretim Üyesi Dr. Kerem Altıparmak ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Avukatı Tuba Torun ise bu kararnamenin Anayasa’ya aykırı olduğunu vurguladı.

Çıkma kararı Anayasa’ya aykırı mı?

Avukat Tuba Torun, “Anayasa’nın 90’ıncı maddesi açık bir şekilde milletlerarası sözleşmelerin ancak Meclis’in çıkaracağı uygun bulma kanunuyla onaylanabilir hükmünü söylüyor” dedi

Çıkma kararının da bu madde uyarınca gene Meclis’in onayının alınmasından sonra yapılabileceğini belirten Torun, Anayasa’nın ve yargının etki altına alınmaya çalışıldığı, kağıt üzerinde bırakıldığı bir uygulama söz konusu” değerlendirmesinde bulundu.

‘Yürütme yasamayı tanımıyor’

Kerem Altıparmak ise “İstanbul Sözleşmesi gibi normal yasadan daha üstün bir sözleşmeden bahsediyoruz. Eğer burada Meclis kararını tanımazsanız yürütmenin yasamanın önüne geçmesi gibi bir durum doğar” dedi.

Bunun önüne geçmek için Anayasa’da böyle bir madde yer aldığını belirten Altıparmak, “Onaylamanın uygun bulunması yasası, Meclis’in ‘Ben irademle kendi yasalarımın değişmesine izin veriyorum’ demesi anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Söz konusu Anayasa maddesinde uluslararası bir anlaşmanın onaylanması sürecinden bahsediliyor ancak çıkış konusu belirtilmiyor. Altıparmak, ”Bu durum kafanıza göre çıkabileceğiniz anlamını gelmiyor. Hatta taraf olduğunuzdan daha fazla onay gerekir” yorumunu yaptı.

‘Temel hak ve özgürlükleri değiştiremez’

Avukat Torun, Cumhurbaşkanlığı kararıyla temel hak ve özgürlüklerin de düzenlenemeyeceğine ve bunun Anayasa’da belirtildiğine dikkat çekti. İstanbul Sözleşmesi ise tam olarak temel hak ve özgürlüklere dair bir Sözleşme.

Bu durumun yanı sıra “eşcinselliği normalleştirmek” diye hukuki bir gerekçenin de olamayacağını belirten Torun, “İnsan Hakları Eylem Planı yapmakla, insan haklarına önem verdiklerini söylemekle olmuyor. Hukuku tanımadıklarını herkes biliyor” dedi.

Başka örnekleri var mı?

AKP’den yetkililer Cumhurbaşkanlığı kararıyla uluslararası sözleşmeden çekilmenin daha önce de yapıldığını söyledi. Örnek gösterilen iki karar ise şu şekilde:

1990’da yürürlüğe giren ‘Sportif Karşılaşmalarda Seyircinin Şiddet gösterileri ve Taşkınlıklarının Önlenmesi’ne Dair Avrupa Sözleşmesi’ni fesheden 2016 tarihli karar ile 1975 tarihinde onaylanan ‘Hayvanların Uluslararası Nakliyat Sırasında Korunması’na Dair Sözleşme’yi fesheden 2018 tarihli kararlar.

‘Bir kere deldik bir daha delelim söz konusu değil’

Bu argümanı değerlendiren Altıparmak “Her şeyden önce Anayasa’yı bir kere deldik bir daha delelim gibi bir durum söz konusu değil” dedi.

Altıparmak “Sporda şiddete ilişkin sözleşmeden çıkış Cumhurbaşkanlığı sistemi öncesine ait. Ayrıca iki devlet arasındaki anlaşmalar veya vatandaşın hak ve hukukunu ilgilendirmeyen konulardaki örnekler bir emsal teşkil etmez. İstanbul Sözleşmesi doğrudan vatandaşın hukukunu etkiler” ifadelerini kullandı.

Çıkış süreci nasıl ilerleyecek?

Erdoğan yaptığı konuşmada çıkış kararının Avrupa Konseyi’ne iletildiğini ve üç ay süre sonunda da çıkışın tamamlanacağını söyledi.

Uluslararası hukukta mercilerin kararın ulusal hukukta doğru olup olmadığını incelemediğini belirten Altıparmak “Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmeleri’nde iç hukuka çok aykırı olması durumunda istisna olabileceği belirtiliyor. Ancak Avrupa Konseyi sayfasına baktığımızda sürecin başlatıldığı ve 1 Temmuz itibariyle Türkiye’nin sözleşmeden çıkacağı yazıyor” dedi.

‘Avrupa konseyi için bir sınav’

Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. Başak Çalı’nın yaptığı bir paylaşımda bu olayı “Avrupa Konseyi için bir sınav” olarak değerlendirdiğini aktaran Altıparmak şu değerlendirmede bulundu:

Gerçekten de Avrupa Konseyi için bir sınav. Benzeri bir olay daha önce yaşanmadı. Muhtemelen Avrupa Konseyi açısından da yeni bir durum.”

Avrupa Konseyi iç hukuk geçerliliğine bakmadığı durumda üç ay sonra Türkiye’nin çıkma talebi kabul edilmiş olacak. Bu tarihten itibaren de Türkiye’nin Sözleşme’ye dair bir yükümlülüğü bulunmayacak.

Danıştay’a yapılan başvurularda eğer kararın hukuksuz olduğu kararı çıkarsa da Türkiye’nin bunu bildirdiği durumda tekrar Sözleşme’ye taraf olması gerekiyor.

Avukat Tuba Torun, “Eğer Danıştay da hukuka aykırı bir karar verirse halk cevabını sandıkta daha da ağır bir şekilde verecektir. Kendi hedefleri için T.C.’nin temel ilkelerini ortadan kaldırmak halkın affedebileceği bir şey değil” değerlendirmesinde bulundu.

 

AB Liderler Zirvesi’nden Türkiye notları: İş birliğine hazırız ancak kaygılarımız var

25-26 Mart tarihlerinde video konferans yoluyla gerçekleşen Avrupa Birliği (AB) Liderler Zirvesi‘nin ilk gün toplantılarında Türkiye’yle ilişkiler detaylı bir şekilde ele alındı.

Zirvede, AB’nin Türkiye’yle kademeli, orantılı ve geri dönülebilir şekilde işbirliğini geliştirmeye hazır olduğu belirtilirken, ülkedeki hukukun üstünlüğü ve temel haklar konusunda önemli kaygıların olduğu vurgulandı.

AB liderleri, AB Komisyonu‘ndan Türkiye’yle iş birliğinin haklar arası temas ve seyahat konularında nasıl geliştirileceğini de araştırmasını istedi.

Türkiye’nin durumu

AB Konseyi Başkanı Charles Michel başkanlığında gerçekleşen Konsey’in ilk günü sonundaki ortak basın toplantısında zirveye ilişkin bilgiler verildi.

AB Konseyi Başkanı Michel basın toplantısında ilk konuşmayı yaptı ve AB liderlerinin aylardan beri koronavirüs salgını konusunu görüştüklerini dile getirdi.

Michel, liderler zirvesinin diğer önemli başlığının Türkiye olduğunu kaydetti ve şu açıklamaları yaptı:

Geçtiğimiz Aralık ayı zirvemizden bu yana Türkiye’nin daha yapıcı ve olumlu bir siyaset izlemeye başladığını görüyoruz. Biz de AB olarak Türkiye ile ilişkilerimizde pozitif bir ajanda belirlemeye karar verdik.

Bu konuda AB Komisyonu ve Yüksek Temsilcimizi görevlendirdik, ancak Türkiye olumlu yaklaşımına devam etmezse bu durum ilişkilerimizi doğrudan etkileyecek. Türkiye konusunda Haziran zirvemizde daha detaylı bir değerlendirme yapacağız.”

‘Süreç durdurulabilir’

Basın toplantısında konuşan bir diğer isim olan AB Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen, Türkiye’yle ilgili şu değerlendirmelerin yapıldığını söyledi:

Türkiye konusunu görüştük. Birkaç gün önce Başkan Michel ve ben sayın Erdoğan ile görüştük. Türkiye’nin olumlu bir yaklaşımı var. Bazı AB üyesi ülkelerle de ilişkilerde sakinleşme var ancak bu durum kırılgan. Yüksek Temsilci Borrel ile birlikte Türkiye ile politik, ekonomik ve ticari ilişkilerimizin durumu hakkında ve araçlar konusunda bir rapor çalışması yapıyoruz.

İki aşamalı bir plan öngörüyoruz. Birinci aşamada sığınmacılara yardım konusuyla Gümrük Birliği’nin revizyonu konusunu birlikte yürüteceğiz. Eğer Türkiye yapıcı olmazsa ve özellikle Doğu Akdeniz’de olumsuz girişimler yaparsa bu süreç duracaktır.”

Türkiye’yle ilgili kaygılar

Zirvenin ardından yayınlanan bildiride ise Türkiye’yle ilgili hukukun üstünlüğünün ve temel insan haklarının önemli kaygılar arasında yer aldığı belirtildi:

Siyasi partilerin ve medyanın hedef alınması ve yakın zamanda alınan diğer kararlar, insan hakları açısından önemli bir gerilemeye işaret etmekte ve Türkiye’nin demokrasiye saygı, hukukun üstünlüğü ve kadın hakları yükümlülükleriyle çelişmektedir.”

Ayrıca, bildiride, “Türkiye’ye uluslararası hukuka aykırı yeni provokasyonlardan ve tek taraflı adımlardan kaçınması çağrısında bulunuyoruz” ifadeleri kullanıldı.

Cumartesi Anneleri Davası: Ülke açısından utanç verici bir durum

Kayıplarının akıbetini sormak için 27 Mayıs 1995’ten beri her hafta cumartesi günü Galatasaray Meydanı‘nda bir araya gelen Cumartesi Anneleri‘nin 700. hafta eylemine polisin müdahalesi sonrası gözaltına alınan 46 kişiye açılan davanın ilk duruşması dün İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde görüldü ve dava 12 Temmuz’a ertelendi.

Davada yargılanan isimlerden biri olan ve 12 Eylül darbesinde gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren‘in kardeşi Gazeteci Faruk Eren, “Bu dava hiç açılmaması gereken bir davaydı” diyerek yaşananlara tepki gösterdi.

Toplam 46 kişiye “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” suçlamasıyla 6 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmış, o gün eyleme katılan milletvekillerinin dosyaları ise dokunulmazlıkları olduğu için ayrılmıştı.

‘Utanç verici bir durum’

Yeşil Gazete’ye dün görülen davayla ilgili açıklamalarda bulunan Faruk Eren, dava açanların davadaki sanıklar olması gerektiğini vurgulayarak şunları kaydetti:

Cumartesi Anneleri’yle ilgili aslında bir dava açılması gerekiyordu. Ancak, bizlerin sanık değil, şikayetçi olması gerekirdi. Biz, öyle hakim karşısına çıkmalıydık.

Ama bizim kayıplarımızın akıbetini sorduğumuz, adalet aradığımız için yargılanmamız, bu ülke açısından ve insanlık açısından utanç verici bir durum.”

Salgın koşullarında görülen dava

Faruk Eren, koronavirüs salgını koşulları altındayken onlarca kişinin mahkeme salonunda bir araya getirilmesini “rezalet” olarak değerlendirdi:

Şu salgın koşullarında onlarca kişiyi küçücük bir salona tıkıp duruşma yapmaları büyük bir rezalet zaten. Madem yargılayacaksınız iki-üç ay sonra yargılayın. Sağlık açısından çok sakıncalı bir durum.

‘Ne ölüsünü ne dirisini görebildik’

Dün görülen mahkemede savunma yapan Faruk Eren’in savunmasının satır başları ise şöyle:

Cumartesi Annesi Elmas Eren’in oğluyum. Ağabeyim Hayrettin 1980 darbesinden sonra gözaltına alındı.

Gözaltına alındığına dair tanıkları vardı ama devlet tarafından gözaltına alındığı hep inkar etti. O tarihten beri annem ve babam inanılmaz bir mücadeleye girdi. Hep oğullarını beklediler ama gelmedi. O tarihten bu yana ağabeyim gözaltında.

Ne ölüsünü ne dirisini görebildik. Annem abimin elbiseleri yarın gelecek gibi tuttu. Bu devlet böyle bir devlet. Galatasaray Meydanı şimdi utanç Meydanı’dır. Biz bir daha kimse kaybedilmesin, barış ve demokrasi olsun diye oturduk orada. Hala da bunu talep ediyoruz. Bedeli ne olursa olsun adalet talep etmeye, kayıplarımızın akıbetini sormaya devam edeceğiz.”

‘Alan, bizimle simgeleşmiş bir alan’

Eren, Cumartesi Anneleri’ne Galatasaray Meydanı’nı yasaklamak için bu davanın açıldığını, ancak Cumartesi Anneleri’nin kararlılığının hesaba katılmadığını söyledi:

699 hafta orada oturmuşuz, 699 kere bildirimde bulunmuşuz yani.

Bize Galatasaray Meydanı’nı yasaklamak, Galatasaray Meydanı’na bir daha Cumartesi Anneleri’ni oturtmamak istiyorlar. Ama, Cumartesi Anneleri’nin kararlılığını hesaba katmıyorlar.

Daha önce de denediler. Fakat oradan vazgeçilmiyor ve vazgeçmeyeceğiz. Bir şekilde oraya geri dönüp adalet sağlanana kadar orada olacağız. Alan, bizimle simgeleşmiş bir alan. Orayı da onlara bırakmayacağız.”

Açılan bu davadan hiçbir sonuç çıkmayacağını dile getiren Eren, “Dava zaten temmuza ertelendi, dün sadece sekiz kişi ifade verebildi. Her duruşmada bu kadar kişi ifade verse ve bu kadar uzun aralıklar verilse, zaten uzayıp gidecek ve bu davadan hiçbir şey çıkmayacak” ifadelerini kullandı.

Ne olmuştu?

Cumartesi Anneleri’nin 25 Ağustos 2018’deki 700. hafta eylemini Beyoğlu Kaymakamlığı yasaklamıştı. Polisin sert bir şekilde müdahale ettiği eylemde, aralarında kayıp yakınlarının da olduğu toplam 46 kişi gözaltına alınmıştı.

Gözaltına alınanlar hakkında ise, “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere silahsız katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama” ve “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet suçlamasıyla dava açılmıştı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede 46 kişi hakkında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Avrupa’da fosil yakıtın azalmasıyla hava kirliliğine bağlı 38 bin ölüm önlendi

Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi‘ndeki (CREA, Centre for Research on Energy and Clean Air) analistler tarafından gerçekleştirilen yeni bir araştırma, 2020 yılında Avrupa’da fosil yakıt kullanımındaki düşüş nedeniyle hava kirliliğine bağlı 38 bin ölümün önlendiğini ortaya koydu.

Rapor, fosil yakıt kullanımındaki düşüşün, salgın nedeniyle gerçekleşen kısıtlamalar ve süregelen enerji dönüşümünden kaynaklandığını gösteriyor.

Rapor, Covid-19 ile mücadele kapsamında uygulanan kısıtlamalar ve yenilenebilir enerjideki artışın 2020 yılında Avrupa’da fosil yakıt kullanım oranlarında büyük ölçekli düşüşe neden olduğunu ortaya koyuyor.

Nitrojen dioksit seviyesinde düşüş

Bu düşüş, ortalama nitrojen dioksit (NO2) kirliliği seviyesinde yaklaşık yüzde 14, ortalama partikül madde kirliliği seviyesinde yüzde 7, ozon seviyesinde yüzde 4’lük azalma anlamına geliyor.

Bu durumun, Avrupa Birliği’nde hava kirliliğinden kaynaklanan 37 bin 813 ölümü (yüzde 95 güven aralığı: 31 bin 894-44 bin 226) engellediği tahmin ediliyor.

10 milyon işgücü kaybı engellendi

Önüne geçilen diğer sağlık etkileri arasında 10 milyonu aşkın işgünü kaybınınçocuklarda 17 bin daha az yeni astım vakasınınastım atağı nedeniyle 29 bin kez acil servis girişinin ve 4 bin 700 erken doğumun önlenmesi de yer alıyor.

Kronik hava kirliliğine maruziyet ile ilişkili olan bu sağlık etkilerinin önümüzdeki dönemde gecikmeyle de olsa yine gerçekleşeceği öngörülüyor.

Araştırmada Türkiye de var

Araştırmacılar, bu olumsuz sağlık etkilerinin en çok Almanya, Polonya, İtalya ve İngiltere’de önlendiğini, kent ölçeğinde en etkin performansın Paris, Roma, Zagreb, Atina, Lizbon ve Varşova’da gerçekleştiğini ortaya koyuyor.

Raporun sonuçlarına göre, Türkiye’de ise 2020 yılında, Covid-19 krizine bağlı olarak fosil yakıt kullanımının ve dolayısıyla hava kirliliğinin azalması sonucunda 376 erken ölüm önlenmiş durumda.

Türkiye, önlenen erken ölüm rakamlarında araştırmada incelenen 37 ülke arasında 20.sırada. Alınan önlemler sonucunda en fazla ölümün engellendiği ülkeler ise 5 bin 546 ile Almanya ve 4 bin 706 ile Polonya.

Yenilenebilir enerji fosili geçti

AB ölçeğinde, toplam elektrik üretiminde yenilenebilir enerji, üretimin yüzde 37’sini sağlayan fosil yakıtları ilk kez geçerek yüzde 38’lik paya ulaştı. Avrupa’da kömürün payı 2020 yılında 2019’a kıyasla yüzde 20 azaldı.

Aynı zamanda ulaşım sektöründeki petrol talebi 2020 yılının Ocak ve Kasım ayları arasında %13 düşüş gösterdi. Kömür ve petrol kullanımı, NO2 kirliliğinin ana kaynakları olmasının yanı sıra Avrupa’daki partikül madde kirliliğinin temel nedenini oluşturuyor.

Türkiye’de santrallere muafiyetler, geçici izinler…

Türkiye’de ise kirliliğinin ana kaynakları arasında 30 yılı aşkın süredir çalışan ve ekonomik ömrünü doldurmuş, ancak çevre yatırımlarını hala tamamlamamış kömürlü termik santraller yer alıyor. Tanınan muafiyetler, geçici izinler ve ek süreler sayesinde Çanakkale, Kütahya, Manisa, Muğla, Zonguldak, Kahramanmaraş, Sivas ve Muğla illeri başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerindeki termik santraller havayı kirletmeye devam ediyor.

Türkiye’de her gün 13 kişinin ölmesine sebep olan bu santrallere karşı bahsi geçen illerdeki çevre kuruluşları tarafından muafiyetlerin uzatılmaması için 2019 yılında başlatılan ve 105 bin kişiye ulaşan imza kampanyası, santraller hala çevre yatırımlarını tamamlamadığı için devam ediyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu yaptığı açıklamada “Türkiye’deki kömürlü termik santrallerin; kimsenin istihdam sorunu yaşamayacağı adil bir geçiş planı ile emekli edilmesi ve gerekli yatırımlarını yapmadan çalışmalarına izin verilmemesi çağrısı yapıyoruz” dedi.

Zonguldak termik santrali

‘Trafik kazalarının altı katı can alıyor’

Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Buket Atlı, “Covid-19 pandemisi sürecinde, uzun süre kirli hava soluyan kişilerde oluşan kronik hastalıkların enfeksiyonlara zemin hazırlayarak ne kadar büyük bir sağlık tehditi oluşturduğunu bir kez daha yakından gördük. Yaptığımız hesaplamalara göre, Türkiye’de hava kirliliği 2017 yılından beri trafik kazalarının en az 6 katı kadar can aldı” dedi. Atlı açıklamasında şu ifadeleri kullandı:

Kara Rapor çalışmamız da, Türkiye’de Avrupa’ya benzer şekilde 2020’nin ilk altı ayında hava kirliliğinin azaldığını gösterdi. Ocak 2020’de kapanan kömürlü termik santraller ve karantina nedeniyle azalan trafik sebebiyle bazı illerde hava kalitesi iyileşmiş olsa da, yeterli yapısal önlemler alınmadığı için kirlilik Haziran itibarıyla tekrar artmaya başladı. Geçici izinler ve ek sürelerle çevre ve halk sağlığı için yatırımlarını tamamlamadan tekrar açılan santraller hala çalışıyor. 2020’deki gibi iyileşen bir hava kalitesi görmek istiyorsak, çevre yatırımlarını tamamlamadan faaliyet gösteren santralleri durdurarak işe başlayabiliriz.”

‘Temiz hava en doğal hakkımız’

Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Proje Sorumlusu Gökhan Ersoy şunları söyledi: “Salgına karşı alınan önlemlerle birlikte dünyanın pek çok bölgesinde hava kirliliğine dair yalancı bir bahar yaşadık. Evlere kapanmamız, hava kirliliğinde kısa süreli bir azalmaya neden oldu ama bu demek değil ki hepimiz temiz bir nefes aldık. İstanbul’da partikül madde kirliliği ile özdeşleşen ilçeler ile Muğla, Manisa, Zonguldak gibi kömürlü termik santrallere ev sahipliği yapan bölgelerde, günlük limit aşımları ve buna bağlı hava kirliliği salgının ilk gününden beri hiç hız kesmedi. Rapordaki veriler de aslında bunun bir kanıtı.”

Ersoy açıklamasında “Türkiye’ye dair partikül madde (PM10) seviyelerinde, görüldüğü gibi pandemide de radikal bir değişim yok. Temiz hava için çözüm evlere kapanmak değil. Temiz hava için hava kalitesi ile ilgili yönetmelikler vakit kaybetmeden güçlendirilmeli, kamu kurumları da bu düzenlemelerle tanımlanan sorumlulukları çerçevesinde kirletici kaynaklara yönelik somut adımlar atmalı. Buna da ince partikül madde (PM2.5)’a bir limit değer belirleyerek başlamalıyız. Hava kirliliği bir halk sağlığı sorunudur. Temiz hava ve daha sağlıklı bir yaşam hepimizin en doğal hakkı” ifadelerini kullandı.

 

 

Erdoğan: İstanbul Sözleşmesi’nin işi bitmiştir

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı için muhalefetin, “TBMM onayı olmadan geçerli olmaz” eleştirisini yanıtladı. Cuma namazı çıkışında açıklama yapan Erdoğan, muhalefet bu işi bilmediğini iddia ederek şunları söyledi:

“Meclis’in alacağı bir karar değil bu, muhalefet bu işleri bilmiyor. Bilse böyle bir lafı yapmazlar. Burada Cumhurbaşkanlığı’nın attığı adım tamamen yasaldır, bu adımla da yoluna devam edecektir. Bunlar birçok şeyi karıştırıyorlar. Uluslararası anlaşmaların altında mıdır üstünde midir bunları konuşmak havayı bulandırmaktan başka bir şey değil. Biz bu kararı aldık, 3 ay içinde de bunu özellikle konsey de söylüyor,  3 ay sonra bununla ilgili kararı açıklayacaklar bizler de buradan çıkmış olacağız. Bu bizimle alakalı değil, Meclis’le alakalıdır diye bir şey söz konusu değil, kararımızı verdik. Gireriz, girdiğimiz gibi çıkarız. Kimse önünü arkasını karıştırmasın. Çıkma kararını verdik, kendilerine durumu bildirdik. Bu iş böylece bitmiştir.”

‘Çin aşı sözünü tutmadı’

Erdoğan’ın diğer konulardaki açıklamaları şöyle:

Çin’den 50 milyon aşı gelmedi: Temenni ederiz ki mayıs-haziran gibi bu iş tamamlansın, bitsin. Çin Dışişleri Bakanı ile etraflıca görüştük. İlk anlaşmada 100 milyon faz aşıydı anlaşma bunun ilk etabı 50 milyon fazdı. Şu an bu 50 milyon henüz bize ulaşmadı. Şubat sonunda bize ulaşacaktı. Dün kendilerine bunu tekrar hatırlattım. Rusya ile olan görüşmelerimiz devam ediyor. Rusya’dan da yine aynı şekilde aşı gelme itibarıyla bu bizi rahatlatacak.  

Harp Okulları Yönetmeliği’nden ‘irticai faaliyet’ ifadesinin çıkarılması: Muhalefetin bu tür eleştirilerine biz alışığız. İrticai faaliyet farklı bir olay ama terörle iltisaklı olan faaliyetler ayrı bir olay. Bu bir yasal düzenleme değil, yönetmelik. Bakanlıklarımız bunları zaman zaman, ülkemizin, ordumuzun huzuru için yaparlar. Bu da bu vesile ile atılmış bir adım.

Yeşiller Partisi: İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçmiyoruz

Yeşiller Partisi Kadın ve LGBTİ+ Meclisi gece vakti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayınlanan kararla İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilme kararına ilişkin bir açıklama yayınladı.

Açıklamada “Bir gece yarısı operasyonuyla İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek yaratılmak istenilen ve hukuki hiçbir dayanağı olmayan fiili durumu kabul etmiyoruz” denildi.

‘İstanbul Sözleşmesi meşrudur’

Sözleşme’nin meşruiyetini yasalar kadar önlemeye çalıştığı şiddetin katmerlenerek sürmesinden aldığı belirtilen açıklamada “İstanbul Sözleşmesi meşrudur. Hala yürürlüktedir” denildi.

Açıklamada “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, eşcinselliğin ‘toplumsal ve ailevi değerlerle bağdaşmadığı’ söylenerek LGBTİ+’lara yönelik nefret ve şiddet körüklenmektedir” ifadeleri kullanıldı.

‘Yaşamak için Sözleşme’yi yaşatacağız’

İstanbul Sözleşmesi’nin sadece kadınları değil, LGBTİ+’ları, çocukları, mültecileri, şiddete uğramış herkesi koruduğuna değinilen açıklamada “Sözleşmenin koruma kalkanında yer alan kesimlerin menfaatleri bir bütündür. İktidar sözleşmeden çekilerek hem LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemini hem de kadına yönelik şiddeti cesaretlendirmiştir” yorumu yapıldı.Açıklama şu ifadelerle son buldu:

Yeşiller Partisi Kadın ve LGBTİ+ Meclisi üyeleri olarak açıkça ilan ediyoruz: Yaşamak için İstanbul Sözleşmesi’ni yaşatacağız. İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanması için seferber olacağız.”

Polis bu kez de Çağlayan’da toplanan Boğaziçililere saldırdı: En az 40 gözaltı

Boğaziçi Üniversitesi‘nin atanmış rektörü Melih Bulu‘ya yönelik protestolar kapsamında dün 24 öğrencinin daha kampüs önünden gözaltına alınmasının ardından bugün Çağlayan‘daki İstanbul Adliyesi önünde toplanan öğrencilere polis yine saldırdı.

Çok sayıda kişinin gözaltına alındığını aktaran Boğaziçi Direnişi, paylaşımında “Arkadaşlarımızın serbest bırakılması için toplandığımız Çağlayan Adliyesi önünde basın açıklamamızı yaparken polis üzerimize saldırdı. Birçok sayıda gözaltı var” dedi. Daha sonra yapılan bir paylaşımda ise en az 40 kişinin gözaltına alındığı söylendi.

Neler yaşandı?

Protestolar sırasında LGBTİ+ bayrağı açtığı için bir öğrenci hakkında soruşturma başlatılmasına tepki gösteren öğrenciler Perşembe günü ellerinde LGBTİ+ bayraklarıyla bir araya gelmişti.

Polis ilk olarak dört kişiyi kimlik kontrolü diyerek gözaltı aracına bindirmiş, daha sonra arkadaşlarının bırakılmasını isteyen öğrencilere müdahale etmişti. Toplamda 24 kişi gözaltına alınmıştı. Ayçanur isimli öğrencinin ise polis saldırısı sırasında burnu kırıldığı için hastaneye kaldırılmıştı.

Fotoğraf: Boğaziçi Direnişi

Çağlayan Adliyesi’ne çağrı

Bunun üzerine Boğaziçililer, arkadaşlarının serbest bırakılması talebiyle Kuzey Kampus’te nöbet eylemine başladıBoğaziçi Dayanışması‘nın sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada “Arkadaşlarımız serbest bırakılana kadar buradayız” denildi.

Gözaltına alınan öğrencilerin Emniyet’teki ifade işlemlerinin tamamlanmasının ardından bugün Çağlayan‘daki İstanbul Adliyesi‘ne sevk edilecekleri belirtildi. Öğrenciler ise gözaltındakilerle dayanışma için saat 14.00’te İstanbul Adliyesi önüne çağrı yaptı.

 

İstanbul İstatistik Ofisi: İşsizlik oranındaki en yüksek artış 20-24 yaş grubunda

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstanbul Planlama Ajansı bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul İstatistik Ofisi, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ve Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) verilerinden yararlanarak “Mart 2021 İşgücü Piyasası Bülteni”ni hazırladı.

2020 yılında, İstanbul’da işgücü piyasasındaki gelişmelerden öne çıkan rakamlara göre, resmi işsizlik oranı yıllık 0,2 puan azaldı ve yüzde 14,7 oldu.

İşsizlik sayısı, bir önceki yıla göre 84 bin kişi düştü ve 926 bin oldu.

Erkeklerde işsizlik oranı arttı ve yüzde 13,7’ye yükseldi. Kadınlar da ise işsizlik oranı azaldı ve yüzde 16,8’e geriledi.

Geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 23,6

İş bulma ümidi olmayanlarla iş aramayıp çalışmaya hazır olanların da işgücüne dahil edilmesiyle hesaplanan işsizlik oranı yüzde 18,2 olarak kaydedildi.

Geniş tanımlı işsizlik oranına göre, İstanbul’daki işsiz sayısı 1 milyon 195 bin olurken, Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik yüzde 23,6 olarak açıklandı.

15-24 yaş aralığındaki eğitim almayan ve herhangi bir işte çalışmayan gençlerin sayısı 2019 yılında 579 bindi. Bu rakam 2020 yılında 552 bine geriledi.

İşsizlik oranındaki en yüksek artış 20-24 yaş grubunda

15-24 yaş arasındaki resmi işsizlik oranı, İstanbul’da yüzde 25,6, Türkiye’de 25,3 olurken; geniş tanımlı işsizlik İstanbul’da yüzde 30, Türkiye’de yüzde 39,5 oldu.

2020 yılında, bir önceki yıla kıyasala işsizlik oranındaki en yüksek artış 20-24 yaş grubunda görüldü. Resmi işsizlik oranı yüzde 26,7 iken, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 30,8 olarak belirlendi.

Resmi işsizlik oranı üniversite mezunlarında yüzde 13, lise mezunlarında 17,7 olurken, geniş tanımlı işsizlik oranı üniversite mezunlarında yüzde 15,4, lise mezunlarında yüzde 21,5 oldu.

İşgücüne katılanların sayısı azaldı

İşgücüne katılan kişi sayısı yüzde 7,4 azaldı ve 6 milyon 280 bin kişi oldu. İşgücüne katılım oranı İstanbul’da kadınlarda 33,6, erkeklerde yüzde 71,9 olurken, Türkiye genelinde kadınlarda yüzde 30,9 ve erkeklerde yüzde 68,2 olduğu belirtildi.

İstihdam edilen kişi sayısı da yıllık 415 bin kişi azaldı. İstihdam edilen kişilerin yüzde 68,5’i erkek, yüzde 31,5’i de kadınlar oldu.

İstihdam oranı kadınlarda yüzde 27,9, erkeklerde yüzde 62 olarak hesaplandı.

İstihdam edilenlerin yüzde 43,5’i lise ve altı mezunu

İstihdam edilen kişilerin yüzde 43,5’ini lise altı oluştururken, yüzde 21,9’unu lise ve dengi okul, yüzde 33,6’sını da yükseköğretim mezunları oluşturdu.

2019 yılına göre lise ve altı eğitime sahip istihdam edilen kişi sayısı 11,5 azaldı. Yükseköğretim düzeyi eğitimine sahip kişilerde de istihdam yüzde 2,6 oranında yükseldi.

İstihdam edilen kişi sayısı yıllık tarımda yüzde 30,4, sanayide yüzde 9,1 ve hizmet sektöründe yüzde 5,8 düştü.

İstihdamın yüzde 67,9’unu hizmet, yüzde 31,2’sini sanayi ve yüzde 0,9’unu da tarım sektörü oluşturdu.

Arkadaşları gözaltına alınan Boğaziçililer nöbet başlattı

Boğaziçi Üniversitesi‘nin atanmış rektörü Melih Bulu‘ya yönelik protestolar kapsamında dün 24 öğrencinin daha kampüs önünden gözaltına alınmasının ardından öğrenciler nöbet başlattı.

Protestolar sırasında LGBTİ+ bayrağı açtığı için bir öğrenci hakkında soruşturma başlatılmasına tepki gösteren öğrenciler Perşembe günü ellerinde LGBTİ+ bayraklarıyla bir araya gelmişti.

Fotoğraf: Boğaziçi Direnişi

Bir öğrencinin burnu kırıldı

Polis ilk olarak dört kişiyi kimlik kontrolü diyerek gözaltı aracına bindirmiş, daha sonra arkadaşlarının bırakılmasını isteyen öğrencilere müdahale etmişti. Toplamda 24 kişi gözaltına alınmıştı. Ayçanur isimli öğrencinin ise polis saldırısı sırasında burnu kırıldığı için hastaneye kaldırılmıştı.

Bunun üzerine Boğaziçililer, arkadaşlarının serbest bırakılması talebiyle Kuzey Kampus’te nöbet eylemine başladı. Boğaziçi Dayanışması‘nın sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamada “Arkadaşlarımız serbest bırakılana kadar buradayız” denildi.

14.00’te Çağlayan’a çağrı

Gözaltına alınan öğrencilerin Emniyet’teki ifade işlemlerinin tamamlanmasının ardından bugün Çağlayan‘daki İstanbul Adliyesi‘ne sevk edilecekleri belirtildi.

Boğaziçi Dayanışması tarafından yapılan paylaşımda “Dün işkence ile gözaltına alınan ve bugün savcılığa sevk edilecek 24 arkadaşımız için saat 14.00’te Çağlayan Adliyesi önünde buluşuyoruz! Bir arkadaşımızı daha vermemek için herkesi Çağlayan’a bekliyoruz!” çağrısında bulunuldu.