Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Duygusal bir yazı: Kuzunuzu hala yiyor musunuz?

İnsanlar yavrularını “kuzum” diye sever çoğunlukla. Neden? Kuzu sevimli bir canlı ve masumiyeti temsil ettiği için mi acaba? Yoksa her kuzu annesinin ilgisine ve sevgisine ihtiyacı olduğu için mi? Kuzunuzu öldürmez, yemezsiniz değil mi?

Ölümlerin en korkuncu çocuk (kuzu) ölümleri ve mezarların en ürperten en hazinli olanı da çocuk mezarlarıdır, bunu herkes kalben bilir. Mezar insana özgü bir şey, ölen hayvan kuzularının bir mezarı yok. Kasaptan “Bir kg. et istiyorum ama kuzu olsun” diye istediğiniz oluyor mu? Oluyorsa o kuzuyu size öldürtselerdi yine de yiyebilir miydiniz? Burada kuzu simgesel, aslında sormak istediğimiz insan dışındaki canlıları nasıl bu kadar rahat yiyebiliyorsunuz? Hayvanı kesme korkunçluğunu kasap üstlendiği için mi? Yoksa hayvanlar sizin için mi yaratıldı? Buna mı inanıyorsunuz? Ya da onlar Descartes’ın deyişiyle duyguları, hisleri olmayan birer makine mi ?

Konunun teorik boyutları, felsefesi çok yazıldı, çizildi. Pisagor’dan hatta daha öncesinden beri de tartışılıyor. Benim meramım, biz şu an ne yapıyoruz? Hayvan hakları yasa tasarısı TBMM gündemindeyken bu konu acaba toplumun ne kadarını ilgilendiriyor? Her zaman olduğu gibi yine bir grup hayvan hakları savunucusu, sistemin tahakkümcü bakışlı vekilleriyle cebelleşiyor mu yoksa bizim inanılmaz “büyük” duyarlılığımızın gücüyle mi o komisyonlarda tartışmalar yürütüyor? Ya da herkesin ilgilendiği ve önemsediği konu kendisine biricik mi? Hayvan hakları meselesi biraz daha ertelenebilir mi? Başka önceliklerimiz mi var?

‘Sevdiklerimiz, yediklerimiz, tiksindiklerimiz, öldürdüklerimiz…’

Biz evlerimizde sevdiğimiz hayvanlara “konforlu” ortamlar sağlarken, kanaryalarımız süslü kafeslerinde “güzel güzel” öterken, tiksindiğimiz, sevimsiz bulduğumuz hayvanlar türlü işkenceye maruz kalıyor ve yenilenler de mezbahalarda can veriyor. İşin tuhaf tarafı medyada işkenceye maruz kalan bir hayvanı gördüğümüzde duyarlığımız çok yüksek ancak mezbahalar,  kasaplar, petshoplar, hayvanat bahçeleri, devasa akvaryumlar, yunus parkları o kadar da sorun değil ve hatta çoğuyla bir alışverişimiz var. Gidip geliyoruz bu mekânlara. Çok tutarlı olduğumuz için horoz ve köpek dövüşlerine gitmiyoruz, tepkiliyiz.

İşte hepimizin olması gerektiği gibi hayvan hakları ve yaşam savunucularının tüm bunlarla derdi var. Ve yasanın meclisten en kapsayıcı haliyle geçmesi için canla başla mücadele veriyorlar.  Bu çerçevede 11 Mart’ta Yaşam İçin Yasa bileşenleri TBMM’de AKP milletvekilleriyle bir ön görüşme gerçekleştirdi. Gerçekleşen toplantı sonucunda hayvan hakları savunucuları sorularına net cevaplar alamadıklarını, düşünülen tasarının birçok eksiklik barındırdığını söylediler. Özelikle hayvanlara kötü muameleye düşünülen ceza alt sınırının yetersizliği, hayvanlar üzerinde deneyler, uluslararası canlı hayvan ticareti, hayvanların duygulu varlıklar olarak tanımlanmaması, avcılık konusunda bir düzenlemeye , yasaklamaya gidilmeyeceği mevzuları toplantının en sinir bozucu yanları olarak belirtildi.

Yunus parklarının aşamalı olarak kapatılabileceği ve hayvanat bahçesi ismiyle yeni tesis açılmayacağı ancak “doğal yaşam parkı” adıyla yeni tesis açılabileceği söylemleri ise kafaları iyice karıştırdı. Petshoplardan kedi ve köpek satılmayıp “denetlenen” üretim çiftliklerinden bunun gerçekleşebileceğinin belirtilmesi de hayvanların mal olarak alınıp satılmasını hiçbir şekilde engellemiyor. Horoz ve köpek dövüşleri yasaklanırken boğa ve deve güreşleri ise serbest kalmaya devam ediyor.

İnsanmerkezciliğin vahşeti

Aslında görüşmeye konu olan yukarıda saydığımız her duruma dair bırakın karar almayı, bunları tartışmak bile insana çok zor gelmesi gereken, utanılası şeyler. Biz ne hakla hayvanları kesip yiyebiliyor, avlayabiliyor, kafeslere kapatıyor, eğlence nesnesi haline getirebiliyoruz ki? Onları doğalarından koparıp kendimize bağımlı hale getirebiliyoruz? Buna da sevgi diyebiliyoruz? Tahakkümcü insan, hayvanlar ve doğa üzerinde kurduğu baskı ve sömürüyle gezegeni yaşanmaz hale getirmenin en büyük adımını atarak Antroposen çağına girmenin trajik “onurunu” yaşıyor maalesef. Bizi bu çukura sokan ya da Max Weber’in deyişiyle demir kafese hapseden, kapitalist sistemin dayattığı ilişkiler ağıdır diyebiliriz belki, ancak kendi gönüllü kulluğumuzu da göz ardı edemeyiz. Patriark devlet ve patron sistemi bize, biz de bizden güçsüz olana hiyerarşi uyguluyoruz.

Bu durum karşısında insanı etik sahibi yapan en önemli şey reddiyeleridir ve kendi felsefi hesaplaşmalarının sonucuyla ulaştığı kabulleridir. Hayvan hakları söz konusu olduğunda, nasıl ki sesi çıkmayan bir çocuğun sesi olabiliyorsak, kendini savunamayan hayvanların da sesi olmak zorundayız.

Yaşanan acılara ve dünyanın ağırlığına kalbi dayanmayarak 2019 yılında kaybettiğimiz Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) koordinatörü ve vicdani retçi sevgili Burak Özgüner’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum :

Hayvanlar, insanlar ve doğa için, yani istisnasız herkes için, topyekün özgürlük isteyenler olarak bulunduğumuz yerden dünyayı değiştirmeye devam edeceğiz. Reddedişimiz, neşemiz, öfkemiz ile…” [1]

*

[1]Yaşam için yasa change.org imza kampanyasından aktaran Eray Özgüner, Burak Özgüner’in annesi.

Kategori: Hafta Sonu