Bilecik Gölpazarı’nda kurulmak istenen Organize Sanayi Bölgesi‘ne (OSB) halk tepkili.
Bölgede tarım arazisi olan ve burada üretim yapan Muhsin Başaldı, OSB’nin kurulmasının planlandığı alanda köylülerin hem geçimlerini sağladığını hem de yiyeceklerini karşıladığı ifade etti ve “Tarım arazisinde OSB olmasın” dedi.
‘Kimsenin de bu işten pek haberi yoktu’
Gölpazarı’nda OSB kurulması planından koronavirüs pandemisinin başladığı zamanlarda haberleri olduğunu anlatan Muhsin Başaldı, köylülerin buna itiraz etmelerine rağmen koruma kurulu kararıyla kararın kesinleştiğini şöyle anlattı:
Pandemi zamanında yer tespiti yaparken, bizim kasabada Beşevler Köyü’nün bulunduğu ovada karar kılınıyor. Muhtar, köylülerden imza topluyor, dilekçe veriyor. Birkaç kişi CİMER’e yazıyor, Valiyle gidip konuşuyor. O dönemde köyde karantinaya alınıyor. O anda koruma kurulu kararıyla kararı kesinleştiriyorlar. Zaten kimsenin de bu işten pek haberi yoktu.”
‘Tarım alanına niye OSB yapılıyor?’
Başaldı, Gölpazarı’nın yüz ölçümünün çok büyük olduğunu, tarım alanı haricinde de OSB’nin kurulacağı yerler olduğunu kaydedip şunları söyledi:
Bu tarım arazisinin olduğu yer köyün genellikle tarlalarının olduğu bir yer. Buranın çok yakınına geliyor planlanan olay. Bu planlanan olayı da net olarak bilmiyoruz. Çünkü belge verilmiyor ama burası deniliyor. Gölpazarı yüz ölçümü büyük bir yer. Tarım alanının haricinde çok yerler var. Tarım alanına niye OSB yapılıyor? Tarım alanlarına OSB yapılmaması zaten temel prensip olmalı.”
Köylülerden eylem
Geçtiğimiz günlerde tarım alanlarını korumak için köylüler bir eylem düzenledi. Geçimlerini tarım ve hayvancılıktan karşıladıklarını ifade eden köylüler, tarım alanlarında OSB istemediklerini yineledi.
Köylüler ayrıca, OSB’nin yapılmak istendiği alanın 2016’da tarımsal sit alanı ilan edildiğini, geçen aylarda ise arazinin bu nitelikten çıkarılarak OSB ilan edildiğini dile getirdi.
Tarım alanlarından başka yerde üretim yapamayacaklarını ifade eden köylüler, “Planlandığı gibi sanayi yapılırsa ülkemizin verimli topraklarına kibrit çakıp yakmakla eş değer olur” ifadelerini kullandı.
Meteoroloji Genel Müdürlüğü‘nün raporlarına göre, Cumhuriyet tarihinin en büyük orman yangınlarının yaşandığı temmuz ayı, son 50 yılın en sıcak ikinci ayı olarak kayıtlara geçti.
Uzun yıllar boyu temmuz ayı ortalama sıcaklığı 24.5 derece iken, bu yılın temmuz ayında 1.8 derecelik artışla, 26.3 derece olarak gerçekleşti. Son 50 yılın en yüksek sıcaklık ortalamasının gerçekleştiği temmuz ayı ise 26.5 ile 2000 yılında yaşanmıştı.
Temmuz ayında en düşük sıcaklık 6.5 derece olarak Ardahan ve Sarız’da, en yüksek sıcaklık ise 49.1 derece olarak Cizre’de tespit edildi.
Marmara
Marmara‘da ortalama sıcaklıklar, Lüleburgaz haricinde, bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde gerçekleşti. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 23.8 derece iken, bu temmuz ayı 25.8 dereceye yükseldi ve en yüksek sıcaklık 40.3 derece ile İpsala‘da tespit edildi.
Ege
Ege‘de ortalama sıcaklıklar, Afyonkarahisar ve Tavşanlı haricinde, bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normallerinin üzerine çıktı. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 26 derece iken, bu yılın Temmuz ayı 27.4 derecenin üstüne çıktı.
Akdeniz
Akdeniz‘de ortalama sıcaklıklar Beyşehir, Tefenni, Korkuteli, Elmalı, Erdemli harici bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde görüldü. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 26.7 derece iken, bu temmuzda 28.6 dereceye yükseldi ve en yüksek sıcaklık 44 derece olarak Dalaman‘da gerçekleşti.
İç Anadolu
İç Anadolu‘da ortalama sıcaklıklar Yozgat, Gemerek, Konya, Zara, Kaman, Ulukışla, Sivrihisar haricinde bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normallerinin üzerinde yaşandı. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 22 derece iken, bu temmuzda 23.7 dereceye çıktı ve en yüksek sıcaklık ise 41.6 derece Çankırı’da görüldü.
Karadeniz
Karadeniz‘de ortalama sıcaklıklar Bolu, Karabük, Nallıhan haricinde bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normalleri üzerinde gerçekleşti. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 22.2 derece iken, bu temmuz 24.2 dereceye yükseldi. En yüksek sıcaklık ise 43.4 derece Boyabat‘ta yaşandı.
Doğu Anadolu
Doğu Anadolu‘da ortalama sıcaklıklar Tunceli, Bitlis, Doğubayazıt, Özalp, Baskil, Ergani harici, bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normalleri üstüne çıktı. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 22.9 derece iken, bu yıl 24.6 dereceye yükseldi. En yüksek sıcaklık 42.4 derece Elazığ‘da ölçüldü.
Güneydoğu Anadolu
Güneydoğu‘da ortalama sıcaklıklar Batman, Kahta, Viranşehir, Birecik harici bölgenin diğer tüm kesimlerinde mevsim normalleri üstüne çıktı. Temmuz ayı uzun yıllar ortalaması 30.9 derece iken, bu temmuz ayı 32.5 dereceye çıktı. En yüksek sıcaklık ise 49.1 derece Cizre’de tespit edildi.
Akdeniz ülkeleri, iklim krizi bakımından en riskli alanda
Dün yayımlananHükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), hazırlıkları üç yıldır süren 6’ncı Değerlendirme Raporu Birinci Çalışma Grubu’nun (İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli) Karar Vericiler İçin Özet Raporu’ndaki bölgesel değerlendirmelere göre Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz havzasında ortalama sıcaklıklar yükseliyor, aşırı sıcaklıklar, hidrolojik ve ekolojik kuraklık artıyor, ortalama yağışlar azalıyor.
Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Özlem Katısöz, Türkiye’nin Akdeniz çanağında bulunan ve iklim değişikliğinin etkilerini en fazla hisseden ülkelerden biri olduğuna dikkat çekerek şunları söyledi:
“Bilim insanları yıllardır iklim değişikliğinin etkisi ile sıcak hava dalgaları, sel vb aşırı hava olaylarının artacağı ya da şiddetleneceği konusunda uyarıyorlardı, bugün bu olayların bizzat tanığı ya da mağduru oluyoruz. Ülkenin bir yanında hala orman yangınları devam ederken aynı anda diğer yanında seller yaşanıyor.
Önümüzde zorlu ama imkansız olmayan bir yol var. Küresel sıcaklığın 1,2 derecelik artışında bile karşı karşıya kaldığımız değişimlere uyum için orman yönetiminden kentleşmeye, tarıma kadar tüm kırılgan sektörleri gözden geçirmemiz ve iklim krizine hazırlanmamız gerekiyor.”
Muğla İkizköy’de yer alan ve termik santrale yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için yok edilmek istenenAkbelen Ormanı’nda nöbet alanını gece yarısı jandarma baskınıyla dağıtıldı.
Ormanın kesilmesine karşı çıkan ve jandarma tarafından sürüklenerek dışarı çıkarılan köylülerin ve doğaseverlerin gece boyunca jandarma barikatı önünde sürdürdükleri nöbet, Belgeselci ve Gazeteci Kazım Kızıl tarafından görüntülendi.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
Kömürle kuşatılmış bir coğrafya
Muğla’daki kömür madenlerinin ve buradan çıkarılan kömürle işletilen santrallerin tarihi çok eskiye gidiyor. İkizköy’ün neredeyse tamamı kömürle kuşatılmış durumda.
Yatağan Termik Santrali’nin ilk ünitesi 1982 yılında faaliyete geçti. 1986 yılında kurulan Yeniköy ve 1994 yılında kurulan Kemerköy termik santralleri ile birlikte 50 kilometre çapındaki santral sayısı üçe çıkmış oldu.
Santrallere yakıt sağlayan linyit kömürü ocakları ise 1979 yılından bu yana işletiliyor. 30 sene devlet tarafından işletilen madenler 2014 yılı sonunda özelleştirildi.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
Madenler Akbelen Ormanı’na kadar dayandı
İkizköy’ün çevreleyen kömür madenleri şu anda Akbelen Ormanı’na kadar dayanmış durumda. Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji) 740 dönümlük ormanlık alanda kömür madeni işletmek için izin aldı.
YK Enerji’ye tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne açılan bir dava bulunuyor.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
‘Akbelen Ormanı son durak’
Akbelen Ormanı 17 Temmuz tarihinde madeni işletmek isteyen YK Enerji, tarafından kesilmek istedi. Bölge halkı bunun üzerine kesimleri durdurdu ve ormanın girişinde çadırlı nöbet başlattı.
“Akbelen Ormanı artık son durak” diyen bölge halkı mücadelesinde kararlı olduğunu belirtiyor ve dava sonuçlanana kadar alanı terk etmeyeceğini söylüyor.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
Orman yangını fırsat olarak görüldü
Orman yangınlarını fırsat gören YK Enerji ise 8 Ağustos tarihinde yeniden ormana girip yaklaşık 100 kadar ağacı kesti. Kesimler, ağaçların yeniden kesilmeye başlandığını fark eden köylüler tarafından durduruldu.
Doğaseverler ağaç kesme yetkisinin yalnızca Orman Genel Müdürlüğü’ne ait olduğunu belirterek şirket hakkında suç duyurusunda bulundu.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
9 Ağustos günü sabahında ise alana jandarma geldi. İçişleri Bakanlığı’nın bir genelgesini öne sürerek doğaseverlerden nöbet alanını boşaltmalarını istedi.
Bu bölgenin afet bölgesi ilan edildiğini belirten ekipler, ormanlık alanda yalnızca görevlilerin bulunabileceğini öne sürdü. Ancak köylüler bu duruma itiraz etti ve nöbetlerini sürdürdü.
Fotoğraf: Kazım Kızıl
Gece boyunca süren nöbet
Aynı günün gecesinde saat 00.30 civarında alana yeniden gelen jandarma ekipleri nöbet tutan kişileri yerlerde sürükleyerek dışarıya çıkardı. Nöbet alanının girişine ise barikat kurdu.
Akbelen Ormanı’nı korumaya kararlı olan vatandaşlar, nöbetlerini uykusuz bir şekilde jandarma barikatı önünde sabahlayarak sürdürdü.
Tokyo Olimpiyatları, sporcuların bayıldığı, yarışmayı tekerlekli sandalyeyle terk ettikleri, ve yarışma sırasında ölürlerse ne olacaklarını sordukları “şimdiye kadarki en sıcak oyunlar” olarak tanımlandı.
23 Temmuz’da başladığından beri sıcaklıklar her gün 29-33 °C arasındaydı. Nem, birleşik bir ölçü olan ıslak termometre sıcaklığını sık sık, Japon Çevre Bakanlığı‘nın web sitesinde parlak kırmızı metinle “tehlike” olarak etiketlediği bir düzeye çıkardı.
İklim değişikliği ve şehirlerin kırlardan daha çok ısındığı “kentsel ısı adası etkisi”, günümüzde Tokyo’yu 1900’de olduğundan 2,86 °C daha sıcak hale getirdi. Yaz aylarında 30 °C’nin üzerindeki sıcaklıklar giderek daha yaygın hale geliyor.
Sıcaklığın ilk kayda değer zayiatı, puanlarını kontrol ederken yere yığılan Rus okçu Svetlana Gomboeva oldu. Japonya’ya sadece 1.000 km uzaklıktaki bir Rus şehri olan Vladivostok‘ta eğitim alarak iklime hazırlanmaya çalışmıştı. Ancak, koçu gazetecilere şunları söyledi: “Bütün bir gün sıcakta ayakta duramadı.
Russian archer Svetlana Gomboeva fainted during Olympic qualifying as intense heat in Tokyo was in the spotlight.
Svetlana Gomboeva collapsed while checking her scores. She regained consciousness and left on a stretcher.#bbcolympics
Birleşik Krallık triatlon takımının sıcaklıklara hazırlanmasına yardımcı olan Portsmouth Üniversitesi‘nde İnsan ve Uygulamalı Fizyoloji profesörü olan Mike Tipton da Climate Home News‘e, “Svetlana’nın yaşadığı sorun kesinlikle öngörülebilirdi,” dedi:
“Sıcak bir ortamda uzun süre ayakta durursanız, terlerseniz, susuz kalırsanız, ve cilde kan akışı artar ve artarsa, tansiyonunuzda oldukça ciddi bir düşüş olabilir; bu insanların sersemlemesine ve bayılmalarına neden olur. ”
Okçuluğu triatlon ve tenis gibi daha enerjik sporlarla karşılaştıran Tipton, şöyle konuştu: “Durursanız, iç ısı üretimini azaltırsınız ama bu hararetinize engel olmaz. Vazodilasyonu [kan damarlarını açmayı] ve cilde kan göndermenizi engellemez. Susuz kalmanızı engellemez çünkü hala terlersiniz ve bu nedenle kan basıncınızın düşmesini engellemez.”
Aslında, hareketsiz durmanın sorunu daha da kötüleştirebileceğini belirtiliyor, çünkü hareket ederken bacak kaslarınızı kasmak kan basıncının korunmasına ve kanın kalbe geri dönmesine yardımcı oluyor.
İkinci büyük sorun, fiziksel olarak daha yoğun olan tenis sporunda yaşandı. İspanyol oyuncu Paula Badosa, çeyrek final maçının ilk setinin sonunda sıcak çarpması yaşadı ve sonunda sahayı tekerlekli sandalyede terk etti.
Aynı gün, Rus Daniil Medvedev, üçüncü tur maçında gözle görülür bir şekilde mücadele verirken fizyoterapistini aramak zorunda kaldı. Hakem ona iyi olup olmadığını sordu ve “Ben ölürsem [Uluslararası Tenis Federasyonu] sorumluluk alır mı?” yanıtını aldı.
Medvedev, maçı kazandı ancak gazetecilere şunları söyledi: “İlk sette bile nefesimi yeterince iyi hissetmiyordum. Bu yüzden fizyoterapisti aradım. Diyaframım tıkanmış gibi hissettim.” İkinci sette ise şunu söyledi: “Gözlerim karardı, kendimi daha iyi hissetmek için ne yapacağımı bilemedim. Sanki eğiliyordum ve nefesimi toparlayamıyordum, bu yüzden tenis kortuna düşmeye hazırdım.”
Medvedev’in ölüp ölmeyeceği sorulduğunda Tipton, “Kesinlikle yere yığılabilir. Tenis kortunun çevresinde, aşırı hararet nedeniyle kendinden geçtiği takdirde çabucak serinleyebileceği yeterli paramedikal desteğin olacağı umulabilir. Ancak, büyük spor etkinliklerinde yere yığılan ve ölen ya da sıcak çarpması geçiren ve bunun uzun vadeli sonuçlarını yaşayan sporcuların örnekleri var.”
Avustralyalı uluslararası netball oyuncusu Amy Steel, sezon öncesi bir maçta klimanın çalışmadığı 39 °C’lik bir arenada sıcak çarpması geçirdikten sonra sporu bırakmak zorunda kalmıştı. Olaydan beş yıl sonra halen yoğun egzersiz yapamıyor ve kariyerinin erken sonlanmasından iklim değişikliğini sorumlu tutuyor.
İngiliz kürekçi Melissa Wilson da sakatlıkları onu Olimpiyatlar için yarış dışı bırakmadan önce İngiltere‘nin Olimpik kürek takımı ile antrenman yapıyordu. Sıcakta kürek çekmenin, “tekneyi suya taşırken enerjiniz tükeniyormuş gibi, bunaltıcı hissettirdiğini” söyledi: “Boğazın yanıyor. Ter, gözünüze akıyor ve küreklerin saplarını ellerinizle kavramanızı zorlaştırıyor. Düşüncelerinizi net ve tekniğinizi en yüksek standartta tutmak daha zor. Kürek çekerken, zaten vücudunuzun fiziksel sınırlarını zorluyorsunuz, bu yüzden aşırı sıcakta bunu yapmak, daha zorlayıcı bir durumu ortaya çıkarıyor.”
Wilson için durum daha kötü de olabilirdi. Sıcaklıklar tahmin edildiği gibi yüksekti, ancak 2018, 2019 ve 2020 yazlarında olduğu gibi 30°C’ların, 40 °C’ların üzerine çıktığı ve Japonya’da binden fazla ölüme neden olan sıcak dalgası yoktu. Bilim insanları, 2018’deki en aşırı sıcak dalgasının, insan kaynaklı iklim değişikliği olmadan gerçekleşemeyeceğini ortaya koydular.
İngiliz triatlon takımının Yeni Zelanda doğumlu baş antrenörü Ben Bright, Climate Home News’e şöyle konuştu: “2018’de, Tokyo’da gördüğümüz sıcak dalgası, 2021’deki triatlon etkinliklerinin çoğunun iptal edilmesi anlamına gelirdi ve sadece şans eseri [önceki yılların sıcak dalgaları] geri dönmedi.”
Pandemi nedeniyle seyircilerin yokluğu da Tokyo’daki aşırı sıcağın etkileri sınırlandırmış görünüyor. Spor yapmasalar da, seyirciler genellikle Olimpik atletlerden daha yaşlılar, daha az formdalar ve yurtdışından gelenler genellikle Tokyo’nun sıcağına ve nemine alışık değiller. Hemen hepsi sıcak çarpması ve güneş yanığı riski altında.
Olimpiyat yetkililerinin (bazen isteksiz) kararları da sıcaklıkların etkilerini sınırladı. Tokyo valisinin protestolarına rağmen, maraton ve yürüyüş etkinlikleri 800 km kuzeye, Tokyo’nun 31 °C’sine kıyasla ağustos ayı ortalama yüksek sıcaklıklarının 26 °C olduğu Sapporo’ya taşındı. Yarışmacıların, 34 °C’ye ulaşması beklenen en yüksek sıcaklıktan kaçınmak için cuma günü yerel saatle 23:00’te yola çıkmaları gerekti.
Bandosa ve Medvedev’in sorunları ve dünyanın bir numarası Novak Djokovic‘in şikayetleri üzerine, tenis ve Olimpiyat otoriteleri tenis maçlarının yerel saatle 11:00’den 15:00’e alınması konusunda anlaştılar. Oyunculara maçlar arasında plastik tüplerden üflenen soğuk hava sunuldu.
İsviçreli tenisçi Belinda Bencic maçlar arasında serinlemek için borudan üflenen serin havayı kullanıyor (Fotoğraf: Ekran Görüntüsü/BBC)
Atletler, Olimpiyat sıcağa hazırlanmış ve sıcak, nemli birçok ülkeye antrenman için gitmişlerdi. Wilson’un ifade ettiği gibi: “GB Rowing‘in, Varese‘de [Milan yakınlarında] gerçekten çok sıcak bir kampı vardı. Bazı seanslarda koçunuz, takımınızın içine koymanız için içinde buz küpleri olan bir buz kutusu getirirdi.”
İngiltere’nin triatlon takımı gibi diğer takımlar da ısı odalarında eğitim aldı. Wilson, maraton yüzücüsü Alice Dearing‘in 10 km’lik yarışını en az 29 derecelik suda yüzmeye hazırlanmak zorunda olduğunu ve bu nedenle 30’lu derecelerin ortalarına kadar ısıtılmış bir tankta yüzdüğünü, İngiltere’nin denizcileri ve hokey oyuncularının ısı çadırlarında antrenman yaptığını söyledi.
Bu önlemler sıcakta yarışmak zorunda kalan sporculara yardımcı olabilir, ancak pahalılar ve harcamalar da birçok ülkenin bütçesini aşıyor. Oyunları daha serin bir sezona kaydırmak daha kapsamlı bir yaklaşım olacaktır.
Tipton, Tokyo Olimpiyatları’nın, 1964’te Tokyo’da ve 1968’de Mexico City‘de olduğu gibi sonbaharda yapılması gerektiğini söylüyor: “İklim değişikliği nedeniyle bunun Sonbahar Olimpiyatları olmasının iyi bir fikir olduğunu düşünmeye başlamalıyız.”
Ancak TV yayıncıları, özellikle sonbaharın zaten dolu bir spor programına sahip olduğu ABD‘de dirençli. NFL Amerikan Futbolu sezonu normalde eylül ayında ve NBA basketbol ve NHL hokey sezonları ekim ayında başlıyor.
ABD merkezli CBS Sports televizyon kanalının eski Başkanı Neal Pilson, 2018’de Reuters’e şunları söylemişti: “Yaz Olimpiyatları, spor için var olan program taahhütleri nedeniyle ekim ayında düzenlenirse daha az değere sahip olur… Uluslararası Olimpiyat Komitesi yaz ve kış oyunlarının zamanlaması konusunda Amerikan yayınlarının tercihlerinin farkında.”
2020/2021 Olimpiyatları için Uluslararası Olimpiyat Komitesi, ev sahibi ülkenin oyunları 15 Temmuz ile 31 Ağustos arasında bir sürede gerçekleştirmesi gerektiğini belirtti.
Tipton, sporcuların sağlık ve güvenliğinin yanı sıra, sporseverlerin iklim değişikliğinin sevdikleri sporları etkilediğini anlamalarını istediğini ve iklim eylemlerinin savunucusu haline gelmeleri gerektiğini söylüyor: “İklim değişikliğinin meydana gelmesi ve sporcuların uğraşmak zorunda olduğu sıcaklıkları ve nemi etkilemesi, deneyimlerini ve izledikleri gösteriyi sönükleştiriyor. .
Bright ise iklim değişikliğini durdurmanın nihai çözüm olduğunu savunuyor: “Bence organizatörlerin ve sporcuların aşırı koşullara karşı mücadele etmek için neler yapabileceğinden bahsetmek, olaylara yanlış bakma şeklidir. Tabii ki bu konuşmanın bir parçası olmalı ama yarayı bantlamamalı, nedenin üstesinden gelmeliyiz.”
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) geçtiğimiz gün yayınlanan İklim Biliminin Temeli Raporu, ilk kez metan emisyonlarının azaltımına yönelik ek çalışmasını açıkladı.
Bu çalışma, 1,5°C derece hedefini geçmeye çok yaklaşmışken, hızla tırmanan metan emisyonlarını engelleyerek, 2040’larda 0,3°C ısınmanın önüne geçilebileceğini belirtiyor.
Metan neden önemli?
İnsan kaynaklı sera gazı emisyonları iklim değişikliğine sebep oluyor. Sanayi devrimi öncesi döneminden bu yana, çoğunlukla karbondioksit (CO2) salımından kaynaklan bu emisyonlar, dünyada gerçekleşen ısınmanın tamamından sorumlu tutuluyor.
CO2’den sonra iklim değişikliğine en büyük katkıyı metan (CH4) gazları sağlıyor. Metan gazı atmosferde yaklaşık dokuz yıl kalabilmesine rağmen, 100 yıllık zaman dilimi değerlendirildiğinde, karbondioksitten 28 kat daha fazla küresel ısınma etkisine sahip.
Yoğunluğu hızla artıyor
Metan gazı konsantrasyonları, 1980’lerden bu yana tarihte görülmemiş̧ bir hızla artıyor ve sanayi devrimi öncesindeki seviyesinin iki buçuk katından fazlasına ulaşmış̧ durumda.
Bu değerler, IPCC’nin 5. Değerlendirme Raporu’nda ele alınan güvenli sınırların oldukça üzerinde seyrediyor. Metan gazları, günümüzde küresel ısınmanın yaklaşık dörtte birinden sorumlu tutuluyor.
Bu sera gazı, bizleri, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefinden uzaklaştırıyor. İnsan kaynaklı metan emisyonlarının azaltımı, küresel ısınma oranını hızla düşürmenin ve sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlamanın en maliyet etkin yollarından biri haline geliyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Hangi sektörlerden kaynaklanıyor?
Metan emisyonlarının bir kısmı, sulak alanlar gibi doğal kaynaklardan oluşsa da toplam küresel metan emisyonlarının yarısından fazlası insan faaliyetlerinden kaynaklanıyor.
Başta tarım (insan kaynaklı emisyonların yüzde 40’ı), fosil yakıtlar (yüzde 35) ve atık (yüzde 20) sektörleri, insan kaynaklı metan emisyonlarının önemli kısmından sorumlu tutuluyor.
Tarımsal metan emisyonlarının yaklaşık üçte biri (yüzde 32) hayvancılıktan kaynaklanıyor. Petrol ve doğal gaz çıkarımının yanı sıra bu yakıtların işleme ve dağıtım süreçleri, fosil yakıt sektöründeki metan emisyonlarının yüzde 23’ünü oluşturuyor.
Fosil yakıtların payı
Kömür madenciliği ise fosil yakıt üretimi sebebiyle ortaya çıkan metan emisyonların yüzde 12’sini oluşturuyor. Atık sektöründeki metan emisyonlarının yüzde 20’si atık sahalarından ve atık sulardan meydana geliyor.
Doğal gaz tedarik zinciri boyunca yaşanan kaçakların azaltılması, katı atıkların daha etkin şekilde işlenmesi ve hayvancılık sektörü̈ ile tarımsal mahsullerin yönetiminin iyileştirilmesi gibi birçok maliyet etkin emisyon azaltım yöntemi hali hazırda mevcut.
Fotoğraf: Shutterstock
Büyük emisyon azaltım potansiyeline sahip
Üç sektör genelindeki emisyon azaltım seçenekleri, önümüzdeki 30 yıl boyunca küresel ısınmayı ve bu sektörlerin iklim üzerindeki etkilerini azaltmak üzere en etkin araçlardan bazılarını temsil ediyor.
Özellikle fosil yakıt endüstrisi, 2030 yılına kadar metan emisyonlarının azaltılması konusunda en önemli potansiyele sahip sektör olarak öne çıkıyor.
BM, petrol ve doğal gaz üretiminden kaynaklanan emisyonların azaltılmasını hedefleyen önlemlerin yüzde 80’i ile kömür üretiminden kaynaklanan emisyonların azaltılmasını hedefleyen önlemlerin yüzde 98’inin negatif maliyetle ya da düşük maliyetle uygulanabileceğini ortaya koyuyor.
Üç sektörde birden harekete geçilmeli
Ancak emisyonların 1,5 derece hedefiyle uyumlu hale getirilmesini, her üç sektörde de harekete geçilmesini gerektiriyor. Bu üç sektörün tamamının metan emisyonlarından arındırılması, 2030 yılına kadar insan kaynaklı metan emisyonların yüzde 45 azaltılması anlamına geliyor.
Böylece, 2040’lı yıllara gelindiğinde yaklaşık 0,3°C’lik küresel ısınma önlenmiş oluyor. Bu azaltım aynı zamanda, 255 bin kişinin erken ölümün önüne geçilmesini ve 26 milyon tonluk tarımsal mahsul kaybının önlenmesini sağlıyor. Bu azaltım, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmaya da katkı sağlıyor.
Metan ve tarım: Göz ardı edilen bir sorun
Tarımdan kaynaklanan metan emisyonlarının büyük bölüm, çiftlik hayvanlarının yetiştirilmesi süreçlerinden kaynaklanıyor. Bu emisyonlar, geviş̧ getiren hayvanların doğal sindirim surecinde oluşan enterik fermantasyon ve dışkılama yoluyla oluşuyor.
Emisyonların diğer önemli tarımsal kaynakları arasında, katı atık depolama alanları, atıklar ve pirinç̧ yetiştiriciliği yer alıyor. Dün kamuoyuna sunulan IPCC 6. Değerlendirme Raporu’nda, hayvancılık ile artan metan emisyonları arasındaki ilişki doğrulanıyor.
Gerekli adımlar atılmıyor
Ülkeler tarım sektörünü, metan emisyonlarının bir kaynağı olarak kabul etse de bu ülkelerin birçoğu belirtilen emisyonların azaltılmasına yönelik somut adımlar atmıyor. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde et talebinin artmasıyla, tarım ve hayvancılık sektöründen kaynaklanan metan emisyonlarının artış̧ eğiliminin devamı bekleniyor.
Güçlü kanıtlara dayalı bulgular, gıda kaybının ve israfının azaltılmasıyla, gelişmiş hayvancılık yönetimleriyle ve daha az hayvansal ürün içeren beslenme biçimlerine geçilmesiyle, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde yıllık metan emisyonlarında 65 ila 80 milyon ton azaltım gerçekleşebileceği gösteriliyor.
Bu tür önlemlerin yaygın şekilde benimsenmesi, insan kaynaklı metan emisyonlarını, 1,5 derece senaryolarında sunulan hedeflerle uyumlu hale getirilebileceğini gösteriyor.
Endüstriyel tarımın getirdiği riskler
Ancak hükümetlerin politika seçimi dikkat gerektiriyor. Bunun nedenleri arasında, bazı modellerin bir kilogram protein başına atmosfere oldukça düşük emisyon salmanın yegâne yolunun, büyük ölçekli sanayileşmiş̧ tarım sayesinde gerçekleşmesi yer alıyor.
Endüstriyel tarım yöntemlerinin benimsenmesi, modellerde belirlenemeyen ve sera gazı emisyonlarını artırabilecek birçok sosyal ve çevresel riski beraberinde getiriyor.
Uzmanlar, bu olası etkilerin hesaba katılması durumunda, endüstriyel tarımın 1,5 derece hedefini ulaşılmaz hale getireceğini belirtiyor. Tarımsal ormancılık ve organik tarım gibi endüstriyel tarıma alternatif sistemler, yalnızca tüm sera gazlarının yarattığı emisyonların azaltılmasına yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda çiftçilerin geçim kaynaklarını, gıda güvenliğini ve biyolojik çeşitliliğini de iyileştiriyor.
Fotoğraf: Shutterstock
Hükümetler şu ana kadar ne yaptı?
Ülkelerin iklim hedeflerini içeren ve Ulusal Katkı Beyanları (NDC) olarak adlandırılan stratejilerde, metan gazları net bir hedef olarak ele alınmıyor.
Bu beyanlarda aynı zamanda metan emisyonlarının azaltımına yönelik stratejiler yer almıyor ve bu sera gazı genel olarak değerlendiriliyor. Sekretaryaya Ulusal Katkı Beyanları’nı sunan 174 ülkeden yalnızca dokuz tanesinde metan emisyonları için ayrı bir hedef belirtiliyor.
Metan emisyonlarını azaltmak amacıyla ölçülebilir hedeflerin eksikliği özellikle tarım sektöründe görülüyor. Beyanlarını sunan ülkelerin yaklaşık yüzde 80’i (189 ülkenin 148’i) tarım sektörünü içeriyor. Ancak NDC’deki hedeflerinde belirsizlikler yer alıyor.
Ülkelerin çok azı metan için hedef sunuyor
Ülkelerin birçoğu (148 ülkenin 128’ine ya da ülkelerin yüzde 86’sına denk gelen bölümü) tarım ve hayvancılık sektörlerini genel ekonomi içerisinde ya da daha geniş hedeflere dahil ederek ele alıyor.
Ancak ülkeler, çiftçilikten kaynaklanan emisyonları azaltmak üzere somut eylemlerin ayrıntılandırılmasına yönelik bilgi sunmuyor. Ülkelerin çok azı, sürdürülebilir beslenme biçilerini benimsemek gibi, gıda sisteminin atmosfere yaydığı metan gazlarıyla ilgili hedefler sunuyor.
Ekonomileri karbondan arındırma stratejilerinin metan gazı özelinde politikalar içermemesi, küresel ısınmayı 1,5oC ile sınırlandırma hedefine ulaşmak için yetersiz kalıyor. Karbondioksit emisyonlarını hedefleyen bu stratejiler, örneğin 2 derecelik ısınma senaryosunda, önümüzdeki 30 yıl içerisinde ihtiyaç duyulan metan emisyonu azaltımının yalnızca yüzde 30’unu kapsıyor.
Eylemlerin gecikmesi maliyeti artırıyor
Eylemlerin gecikmesiyle küresel iklim değişikliğinin etkileriyle mücadele maliyetlerinin artması sebebiyle, metan emisyonlarının azaltımının günümüzde gerçekleşmesi daha maliyet etkin.
Ülkelerin 2030 yılına kadar metan emisyonlarını azaltmaları durumunda, birçok bölgenin, özellikle atık ve kömür sektörlerinin, metan gazı azaltım maliyeti ton başına 600 ABD dolarının altında gerçekleşebileceği öngörülüyor. 2050 yılındaki maliyetlerin, 2030 ile kıyaslandığında yaklaşık yüzde 50 artış göstermesi bekleniyor.
Aynı zamanda, geleceği göz önüne almadan, kanıtlanmamış karbon tutma teknolojilerinin büyük ölçeklerde hayata geçirilmesi, doğal gaz altyapısının artırılması ve hayvancılığın mevcut seviyesinde devam etmesi, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedeflerini imkansız hale getiriyor.
Şule Çet cinayeti dosyası başta olmak üzere öldürülen ve şiddet gören kadınların davalarına bakan Avukat Umur Yıldırım hakkında eski kız arkadaşını darp ettiği iddiasıyla soruşturma başlatıldı.
Stajyer avukat olan P.S., bir süre önce ayrıldıkları Yıldırım’ın kendisini darp ettiğini belirterek şikâyetçi oldu. Yıldırım, olayla ilgili olarak poliste ifade vermedi ve savcılıkta ifade vereceğini bildirdi. Tanık olarak ifade veren ortak arkadaşları ise ifadelerinde Yıldırım’ın, P.S.’yi darp ettiğini doğruladı.
‘Evime geldi, darp etti’
T24′ten Gökçer Tahincioğlu‘nun aktardığına göre, polise yansıyan olayla ilgili tutanaklara göre, stajyer avukat P.S., şikâyet başvurusunda, Yıldırım ile sevgili olduklarını ve yaklaşık bir yıldır ortak ikamette yaşadıklarını, tartışmaları neticesinde ayrılmaya karar verdiklerini ve ayrı ikametlerde yaşamaya başladıklarını, Yıldırım’ın bu durumu kabullenmekte zorlandığını anlattı.
P.S., Yıldırım’ın, arkadaşı ile yaşadığı ikamete 28 Temmuz’da gelerek konuşmak istediğini, çıkan tartışmadan sonra ise Yıldırım’ın kendisini darp ettiğini söyledi.
Tanık R.A.T. ve K.K.E de olay sırasında yanlarında oldukları çiftten, mağdur kadının beyanlarının doğru olduğunu belirtti.
Türkiye’de bir süredir devam eden orman yangınlarının insan sağlığına olan olumsuz etkileri konuşulmaya devam ediyor.
Yangınlardan dolayı oluşan hava kirliliği akciğer sağlığı açısından risk oluştururken, Medicana Çamlıca Hastanesi’nde Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Ahmet Selvi maske kullanımı konusunda uyardı ve N95 isimli maskelerin daha etkili olduğunu, bunların da altı saatte bir değiştirilmesi gerektiğini ifade etti.
‘Isı travması görülebilir’
DHA‘da yer alan habere göre, Uzm. Dr. Ahmet Selvi, yangının çıktığı bölgeye yakın olan ve dumana maruz kalanlarda ısı travmasının görülebileceğini kaydederek, şu açıklamalarda bulundu:
Bronşların içini döşeyen hücre tabakasında yanıklar meydana gelebiliyor. Onun haricinden ortamda yoğun bir partikül oluyor ve insanlar bunları soluduğundan bunlar ciğerlerde birikiyor. Yine yangına yakın bölgelerde ortaya çıkan gazlar özellikle karbonmonoksit gazı zehirlenmelere ve boğulmalara kadar götürebiliyor. Karbonmonoksit gazı kanımızdaki oksijen taşıyan dokulara oksijenden çok daha güçlü bağlanıyor. Dolayısıyla vücuttaki dokuların kanlanması ve oksijenlenmesi bozuluyor. Sıcaklığın meydana getirdiği yanıklar nasıl cilde zarar veriyorsa benzer şekilde solunum sistemini döşeyen hücre tabakasında da yanığa neden oluyor. Bu gelişen hasar bronşlarda mekanik tıkaçlara yol açabiliyor.”
‘KOAH hastaları daha çabuk etkileniyor’
KOAH hastalarının bu tür durumlardan daha kolay zarar gördüklerini ifade eden Selvi, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
Bu tür dış etkenlere, yoğun partikül maruziyetine, duman, gaz gibi kokulu şeylerle karşılaştığında aşırı tepki gösterebiliyor. Solunum etkileri çok daha belirgin hale gelebiliyor. KOAH hastalarının kapasiteleri son derece düşük. Bu tür olumsuz durumlardan çok daha fazla etkileniyorlar. Daha kolay zarar görüyorlar.”
‘Maskeli önlem almak lazım’
Maske kullanımının önemine dikkat çeken Uzm. Dr. Ahmet Selvi, N95 isimli maskelerin daha etkili olduğunu kaydetti:
Partikül sayısından kendimizi mümkün mertebe korumamız lazım. En pratik çözüm maske kullanımı. Maskenin geçirgenliği ne kadar azsa o kadar partikül sayısını azaltabilir ama geçirgenlik azaldıkça da solunum zorlaşır. Partikülden korunmada N95 adı verilen maskeler daha etkili. Ama bu tür maskeler gazdan korumaz. Gazdan korunmada daha özel maskeler kullanmak gerekiyor. Profesyonel yangına müdahalede bulunan ekipler bunları kullanıyorlar. Gazları hapsedebilen maskeler var. Bizim pratikte günlük yaşamda partiküllerden korunmak için maskeli önlem almamız mümkün. Bu maskelerin 6 saatte bir değiştirilmesi tavsiye ediliyor.”
Binlerce bilim insanının katkı verdiği ve yüzlerce hükümet temsilcisinden oluşan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), hazırlıkları üç yıldır süren 6’ncı Değerlendirme Raporu Birinci Çalışma Grubu’nun (İklim Değişikliğinin Fiziksel Bilim Temeli) Karar Vericiler İçin Özet Raporu’nu yayınladı.
Raporun bölgesel değerlendirmelerine göre, Türkiye’nin içinde bulunduğu Akdeniz bölgesinde ortalama sıcaklıklar, aşırı sıcaklıklar, hidrolojik ve ekolojik kuraklık artıyor, ortalama yağışlar azalıyor.
Kıyı bölgelerde daha fazla sel ve erozyon olması bekleniyor. Ayrıca rapor Akdeniz bölgesindeki ormanlık alanlarda, yangının çıkmasına uygun hava koşullarının artacağını da hesaplıyor.
Hiçbir yer güvenli değil
Rapor, günümüzde iklim değişikliğinin ciddi etkilerini hissetmeyen hiçbir bölgenin kalmadığını, sıcaklık artışlarının felaket sınırına beklenenden hızlı yaklaştığını ve gezegen için kritik eşik olan 1,5°C ısınmaya önümüzdeki yirmi yıl içinde ulaşacağımızı ifade ediyor.
Rapor çıktıları bir kez daha insanlığın geleceğinin CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarını hızla kesmesine bağlı olduğu konusunda uyarıyor.
Manavgat’ta orman yangını
Değiştirmek şu anki neslin elinde
Rapor, başta fosil yakıtların kullanımı kaynaklı emisyonların hemen kontrol altına alınmadığı takdirde gezegen için kasvetli bir resim çiziyor. Öte yandan, rapor, “iddialı emisyon azaltımlarının insan kaynaklı iklim değişikliği üzerinde ani ve sürekli etkileri olduğu” için, gelecekteki iklimin büyük oranda hala günümüz nesillerinin elinde olduğunu da açıkça ortaya koyuyor.
Trio: Türkiye’nin hala iklim planı yok
“Avrupa’nın güneyinde İtalya, Yunanistan ve Türkiye’de yıkıcı orman yangınlarına ve kuzeyinde Almanya’da, Belçika’da ise sellere tanık olduğumuz bu dönemde, IPCC’nin bu raporunun çıktılarının her zamankinden daha fazla dikkate alınması ve eksik eylemlerin ve hedeflerin tamamlanması” gerektiğine dikkat çeken Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Direktörü Wendel Trio şöyle konuştu:
“AB’nin mevcut planları Paris Anlaşması’nın sıcaklık artışını 2030’a kadar 1,5 derecede tutma hedefi için yetersiz. Türkiye’nin ise mutlak azaltım, karbonsuz ekonomi veya kömürden çıkışa dair hedef ve planları yok. Tüm bölgeyi diğer bir deyişle geniş Avrupa’yı iklim nötr bir coğrafya olma çabalarını hızlandırmaya çağırıyoruz.”
Avrupa İklim Eylem Ağı, tüm Avrupa ülkelerini, yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçiş yoluyla fosil yakıtların kullanımını hızla azaltıp aşamalı olarak bırakarak, sürdürülebilir tarıma geçerek ve insanlar ile yerleşim yerlerini iklim krizinin artık önlenemez olan etkilerine karşı hazırlayarak, krizle yüzleşmeye çağırıyor.
Milas’ta Işıkdere mahallesinin bitişiğindeki kömür madeni. Fotoğraf: Emrah Tezer
Türkeş: Mücadele kuvvetlendirilmeli
IPCC yazarlarından Prof. Dr. Murat Türkeş “Rapor, bölgesel iklim değişikliklerine, sıcak hava dalgaları, ekstrem (aşırı) yağışlar, seller, taşkınlar ve kuraklıklar, orman yangınları vb. hava ve iklim olayları ve afetlerindeki değişmelere ve bu olayların insan kaynaklı iklim değişikliğiyle bağlantılarının nasıl olduğuna odaklanıyor” dedi.
Türkeş açıklamasında “Rapora göre insan kaynaklı karbondioksit ve diğer sera gazı salımları arttı, küresel-bölgesel sıcaklıklar çok hızlı yükseliyor. Bu kapsamda Paris Antlaşması’nın 1.5 °C ve 2 °C küresel ısınma hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi için iklim değişikliği mücadelesinin ivedilikle kuvvetlendirilmesi gerektiğini açıklıyor” ifadelerini kullandı.
Pasinli: Paris Anlaşması onaylansın
WWF Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli ise “İklimi ne yazık ki geri döndürülemez biçimde değiştirmeye başladık ve bunun yıkıcı etkilerini şimdiden hissediyoruz. Ülkemizde iki haftadır devam eden ve geçtiğimiz yılın 20 katı büyüklüğünde kayba yol açan orman yangınları bunun en çarpıcı örneği” ifadelerini kullandı.
Pasinli, “Bilim insanları bize bu kötü gidişi durdurmak için hala umut olduğunu, ancak acilen önlem almamız gerektiğini söylüyor. Buradan hareketle, WWF-Türkiye olarak Türkiye’yi daha fazla vakit kaybetmeden Paris Anlaşması’nı onaylayarak bu alandaki uluslararası çabaların bir parçası olmaya ve iklim hedeflerini gözden geçirmeye çağırıyoruz” çağrısında bulundu.
Katısöz: İklim krizine hazırlanmamız gerekiyor
Avrupa İklim Eylem Ağı Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Özlem Katısöz şu yorumu yaptı:
“Türkiye, Akdeniz çanağında bulunan ve iklim değişikliğinin etkilerini en fazla hisseden ülkelerden biri. Bilim insanları yıllardır iklim değişikliğinin etkisi ile sıcak hava dalgaları, sel vb aşırı hava olaylarının artacağı ya da şiddetleneceği konusunda uyarıyorlardı, bugün bu olayların bizzat tanığı ya da mağduru oluyoruz. Ülkenin bir yanında hala orman yangınları devam ederken aynı anda diğer yanında seller yaşanıyor. Bu nedenle, Türkiye iklim politikasını sadece iklim değişikliğine neden olan sera gazı emisyonunu azaltmaya yönelik hedefleri ve stratejisi açısından konuşmamalı. Ek olarak, küresel iklim tartışmaları içinde aktif rol almayı iklim değişikliğinin şiddetlenen etkilerine karşı dayanıklılığını artırmaya yönelik mali ve teknik kaynaklara erişimi açısından da değerlendirmeli ve bunun için Paris Anlaşmasını onaylamak başta olmak üzere küresel iklim hareketinin parçası haline gelmeli. Önümüzde zorlu ama imkansız olmayan bir yol var. Küresel sıcaklığın 1,2 derecelik artışında bile karşı karşıya kaldığımız değişimlere uyum için orman yönetiminden kentleşmeye, tarıma kadar tüm kırılgan sektörleri gözden geçirmemiz ve iklim krizine hazırlanmamız gerekiyor.”
Fotoğraf: AA
Kutluay: Kömürü terk etme zamanı
Kömürün Ötesinde Avrupa (Europe Beyond Coal) Kampanyacısı Duygu Kutluay “IPCC raporu iklim değişikliği etkilerinin daha sık ve yoğun bir şekilde hissedilen bir geleceğin bizi beklediğini çok net ifade ediyor. Bu etkilerin daha da kötüleşmesini engellemenin ilk adımı kömür başta olmak üzere tüm fosil yakıtları bir an önce enerji üretiminden çıkarmak” dedi.
Güneş ve rüzgar gibi mevcut yenilenebilir enerji teknolojileri hali hazırda bunu yapacak güçte ve çok daha ucuz olduğunu belirten Kutluay, “Türkiye gibi iklim değişikliği etkilerine her geçen gün daha fazla maruz kalan bir ülkenin yeni kömür projeleri yapmak ve mevcut santrallerini kamu kaynaklarıyla ayakta tutmaya çalışmak yerine zengin potansiyelini de kullanarak iddialı yenilenebilir enerji hedefleriyle, toplumun her kesimine kazanç sağlayacak bir enerji dönüşüm planını acilen tasarlayıp hayata geçirmeye başlaması lazım” ifadelerini kullandı.
Simon: Kırılganlığı yüksek ülkeler desteklenmeli
Avrupa İklim Eylem Ağı İklim ve Kalkınma Politikası Koordinatörü Rachel Simon “İklim değişikliğine karşı kırılganlığı yüksek gelişmekte olan ülkeler, bulundukları coğrafya ve kaynak yetersizlikleri nedeniyle iklim değişikliğinin ciddi sonuçlarıyla karşı karşıyalar ve karşı karşıya olmaya devam edecekler” dedi.
Simon, “AB, iklim ve enerji hedefini iyileştirmenin yanı sıra, düşük gelirli insanları ve savunmasız toplulukları desteklemek için Emisyon Ticaret Sistemi, enerji vergilendirmesi ve planlanan Sınırda karbon düzenleme mekanizmasından elde edilen gelirleri hem geçiş için hem de iklim değişikliğine uyum ve iklim değişikliğinden kaynaklı kayıp ve zararların tazminatı için kullanmalı” ifadelerini kullandı.
CHP Mersin Milletvekili ve TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Cengiz Gökçel, bugün yaptığı yazılı bir açıklamada, çiftçinin borçlarının 149 milyar TL’ye yükseldiğini duyurdu.
Gökçel, “Bu rakam, çiftçinin son bir ayda 3,7 milyar lira daha borçlandığını gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
‘Üretimin bu şekilde devam etmesi mümkün değil’
Sektörün 4,9 milyarlık borcunun takibe alınmış borçlar olduğunun altını çizen CHP’li Cengiz Gökçel, “Böyle bir ortamda çiftçinin rahatlıkla üretip satması mümkün mü?” diye sordu ve açıklamalarını şöyle sürdürdü:
Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin rakamlarına göre, DAP gübresi yüzde 158, üre gübresi yüzde 123, zirai ilaçlar yüzde 75, süt yemi yüzde 63, besi yemi yüzde 60, elektrik maliyeti yüzde 56 artmıştır. Ancak üretici bu maliyetlerin altından kalkamıyor. Bu şekilde üretimin devam etmesi mümkün değil.”
‘Türkiye bir ithalat cenneti’
Gökçel, tarım, gıda ve içecek sektörünün 2021 yılının ilk altı ayında 8,2 milyar dolar ithalat yapması hakkında da şu değerlendirmelerde bulundu:
Türkiye bir ithalat cenneti. İktidar, ithalat baronları ile yabancı çiftçiyi zengin ederken bu ülkenin çiftçisi borçları altında eziliyor, üretimden uzaklaşıyor. 2008’de 1 milyon 127 bin olan çiftçi sayısı, 2020’de 550 bine kadar düştü. Bu, SGK’lı çiftçi sayısının son 12 yılda yüzde 48 azaldığını gösteriyor. Tarım sektöründe istihdam edilen kişi sayısı da aynı şekilde yüzde 44 azalmıştır.”
Dünyada nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu için birinci derecede koruma altında olan ve Uluslararası Doğaya Koruma Birliği (IUCN) kırmızı listesinde yer alan vaşak, Dersim’de Munzur Vadisi Milli Parkı‘nda görüldü.
Genelde gece avlandığı için bölge halkının ‘ormanın hayaleti’ adını verdiği vaşak, arkadaşlarıyla vadiyi gezmeye gelen Sefkan Salan tarafından cep telefonu kamerasıyla görüntülendi. Bir süre Salan’ı izleyen vaşak, daha sonra bölgeden uzaklaştı.
‘Hak ettikleri şekilde korunmalılar’
Vadide otomobille gezerken yol kenarındaki vaşağı fark edip cep telefonu kamerası ile görüntülediğini Salan, DHA’ya yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“Yaz dönemlerinde Munzur Vadisi Milli Parkı, çok fazla insan baskısına maruz kalıyor ve yaban hayatı bundan da fazlasıyla etkileniyor. Zaman zaman da vaşak, kaçak avcıların hedefinde oluyor. Bundan dolayı bu canlıların hak ettiği şekilde korunması gerektiğini düşünüyorum.”