Ana Sayfa Blog Sayfa 1288

HES uygulaması güncellendi: Aşısız kişileri bekleyen yeni tedbirler neler?

Koronavirüs salgınında alınan tedbirler kapsamında 6 Eylül (bugün) itibariyle yeni bir dönem başlıyor.

Aşı olmayan ya da hastalığı geçirmemiş olanlardan, okul, sinema, tiyatroya girişlerde ya da şehirlerarası toplu taşıma kullanırken negatif PCR test sonucu istenecek. Kural, 18 yaş üstü için geçerli olacak.

HES uygulaması güncellendi

Hayat Eve Sığar (HES) uygulamasında da bu kapsamda güncelleme yapıldı.  Artık HES kodlarında, kişilerin hastalığı geçirip geçirmediği ve son 48 saat içerisinde negatif PCR testi olup olmadığı görülebilecek.

Risksiz kişilerin kodunda “Toplu etkinliklere katılabilir ve şehirlerarası ulaşım araçlarında seyahat edebilir” ifadesi yer alacak.

Eğitim personeli düzenli PCR testi olacak

“Covid-19 Salgınında Okullarda Alınması Gereken Önlemler Rehberi”ne göre, öğretmen ve okul çalışanlarının aşı olmamaları durumunda haftada iki kez PCR testi ile taranmaları istenecek.

Okul içerisinde, ortak alanlarda, sınıflarda, öğretmen odalarındaki maske atık kutularının günlük boşaltılması sağlanacak. Tüm okullarda yeterli sayıda maske Milli Eğitim Bakanlığı tarafından temin edilecek.

Öte yandan okulun rutin temizliğinin sıklaştırılması, çocukların, öğretmenlerin ve diğer okul çalışanlarının el hijyeni için su ve sabun ile el yıkama olanakları sağlanacak. Ayrıca okullardaki ortak alanlara uygun sayıda el antiseptikleri de konuldu.

Yolculuklarda PCR testi

Servislerde koltuklara numara verilecek ve oturma listesi oluşturulacak. Bu liste serviste görünür yerde asılı olacak. Böylelikle servis kullananların aynı yerde oturması sağlanacak.

Uçak, tren, otobüs ve diğer toplu taşıma araçları için de PCR testi gerekecek. Yeni dönemde seyahat edecek 18 yaş üstü kişilerin aşı kartı veya son 48 saat içerisinde yapılmış PCR testi sonucu göstermesi gerekiyor.

18 yaş altındakiler ise HES kodu ile seyahat edebilecek. Yalnızca trenlerde 2 yaş altı çocuklardan HES kodu istenmeyecek.

Türk Hava Yolları (THY) Genel Müdürü Bilal Ekşi ise iç hatlarda 6 Eylül’den sonra seyahat edecek yolcuların ya aşı kartını ya da PCR testinin negatif olduğunu ibraz edeceğini duyurmuştu.

Konser, tiyatro ve sinema için PCR şartı

Aşısızlara PCR testi şartı sinema, konser ve tiyatro gibi etkinliklerde de geçerli olacak. Tek doz aşı olmuş, henüz ikinci dozunu yaptırmamış kişilerin de test vermesi gerekiyor.

Corona virüs aşısı olmayan işçilerden 6 Eylül itibarıyla zorunlu olarak haftada bir kez PCR testi yaptırmaları işyeri/işveren tarafından istenebilecek.

 

CHP’li Polat: Dersim’de en büyük hasarı nesli tehlike altındaki hayvanlar ve endemik bitkiler gördü

Video-Haber: Ruşen TAKVA

*

17 gündür devam eden ve neredeyse her gün başka bir bölgenin yandığı Dersim‘den geriye küller kaldı. Yüzlerce hektar yeşil alanın yok olduğu, binlerce canlının zarar gördüğü yangınlara ilişkin konuşan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Dersim Milletvekili Polat Şaroğlu, ‘’Nesli tükenmek üzere olan hayvanlar ve endemik bitkiler yok oluyor, bu büyük acı’’ sözleriyle bölgede yaşanan tahribatın vahametini anlattı.

Bölgedeki orman yangınlarında yangının en çok etkilediği Hozat-Ovacık arasında bulunan Karaoğlan mevkii ve Munzur Vadisi Milli Parkı’nda bulunan Fırtına Veli Çeşmesi bölgelerindeki yangınlar hafta sonu itibariyle söndürüldü. Bu bölgelerde soğutma çalışması devam ediyor. Kutuderesi bölgesi ise yangının hala aktif olduğu, ancak kontrol altına alındığı bir alan.

Nesli tükenmek üzere olan hayvanlar ve endemik bitkiler yok oluyor

Dersim Belediyesi, ilçe belediyeleri, AFAD ve gönüllü ekiplerle beraber günlerdir süren yangınlar sırasında kente giden CHP’li vekil Polat Şaroğlu,  yangın boyunca yaşananları ve mevcut durumu Yeşil Gazete’ye değerlendirdi. Bölgenin meşe ağaçlarıyla kaplı olduğunu belirten Şaroğlu, yangınlarda yüzlerce endemik bitkinin yok olduğunu kaydetti:

“Bu bölge meşe ormanlarıyla kaplı. Meşe yansa da belki kendi kendine yeniden yetişebilir. Ancak yörede en büyük zararı gören endemik bitkiler. Böyle bir durumla yüz yüze gelirsek bunun bir telafisi yok. Elbette yüreğimiz sızlıyor. Yangının olduğu yer Milli Park olduğu için belki yüzyıllık ağaçlarımız vardı. Nesli tükenmek üzere olan hayvanlar ve endemik bitkiler yok olursa daha büyük acı olur.’’

‘Gönderilen iki helikopter yetersiz kaldı’

Bölgede yangınların art arda geliştiğini kaydeden Şaroğlu, bölgenin coğrafik şartlarına dikkat çekerek söndürme çalışmalarını sürdüren iki helikopterin yetersiz kaldığını ifade etti:

“Maalesef bir yeri söndürürken bir başka yerden yangın haberi alıyoruz. Yangının ilk çıktığı yerler söndürülürken şu an Akyurt ile Nazimiye bölgelerindeki Şehit Mehmet Karakol Alanı‘nda yeniden yangının çıktığını öğrendik. Hava araçları oraya kaydırıldı. Pülümür ilçesi Balkaya Bölgesi’nde de bir yangının çıktığı söyleniyor, karadan müdahale ediliyor ama mutlaka oraya da havadan müdahale edilmesi lazım.”

Son olarak bir çağrıda bulunan Şaroğlu, takviye helikopterlerin bölgeye gelmesini istediklerini belirterek sözlerini şöyle bitirdi:

“Her kurum canla başla mücadele ediyor ama iki helikopter yeterli değil. İlgili yerlere çağrı yaptık başka helikopterlerin gönderilmesi için. Çünkü yangınların sonu gelmiyor. Bir yer söndürülürken başka bir yerde yangın çıkıyor.’’

Piyale Madra çiziyor

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Parsel parsel ihaleye çıkarmışlar ormanı!

Çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda Âşık Mahzuni Şerif’in türkülerini bol bol dinlerdim. O türküler arasında ara sıra da olsa halen mırıldandıklarımdan biri Parsel Parsel Eylemişler Dünyayı adını taşıyor. Şöyle başlar türkü;

Parsel parsel eylemişler dünyayı
Bir dikili taştan gayrı nem kaldı
Dost köyünden ayağımı kesmişler
Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı

Kültür ve Turizm Bakanlığı (KTB)’nın bazı illerde orman alanlarını parselleyip turizm tesisi yapılmak üzere ihaleye çıkarması haberlerini  okuyunca aklıma hemen bu türkü gelip oturuverdi.

Yanan değil, yanmayan orman alanlarına turizm tesisi yapılıyor

Bunu ben ve benim gibi ormancılık uzmanları yıllardır söylüyoruz, yazıyoruz. Ama ne zaman bir orman yangını haberi gelse, sosyal medya o alanlarda otel yapılacağına, o alanların imara açılacağına ilişkin sezgisel kaygılarla çalkalanıyor. Sezgisel kaygıyı anlıyorum, ama özellikle son bir ayda yangınlar gündemin ilk maddesi iken yüzlerce kez böyle olmadığı anlatılmış olmasına rağmen birilerinin kendi bildiğini (sezdiğini) okumaya devam etmesini yadırgamıyor değilim. Neyse, işin doğrusunu bir kez daha vurgulayayım; Anayasa’nın 169’uncu maddesi yanan orman alanlarının yeniden ormanlaştırılmasına ve başka tür kullanımlara izin verilmemesine hükmediyor. Uygulayıcı kurumlar bu hükme şimdiye kadar uydular. Uymazlarsa ilk kıyameti ben koparırım. Ama buraya takılıp gerçek orman tahribatının[1] gözden uzak kalmasına yol açılmasına da izin vermemeliyiz.

Gerçek orman tahribatı Orman Yasası ve Turizmi Teşvik Yasası’nın ilgili maddeleri uyarınca yanmamış, sağlıklı orman alanlarının bin bir çeşit işletmeye (madencilik, turizm, sağlık, eğitim, altyapı, balıkçılık, katı atık…, saymakla bitecek gibi değil) kamu yararı gerekçesi ile tahsis edilmesi ile yaşanıyor. Yukarıda belirttiğim parsel parsel orman ihalesine konu olan ormanlar yanmış ormanlar değil, bildiğimiz sağlıklı ormanlar. Ve bu ihalenin yasal dayanağı Turizmi Teşvik Yasası’nın 8’inci maddesi. Bu yasa 1982 yılında çıkarıldı ve 39 yıldır uygulanıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı artık tek yetkili

Yangınlar sırasında sıkça tartışılan ve bazı yorumlar nedeniyle kafa karışıklığına yola açan konulardan biri de sözünü ettiğim Turizmi Teşvik Yasası’nda yapılan değişiklikti. 28 Temmuz 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bu değişiklikle 39 yıldır devam eden uygulamada tek yetkili kurum KTB haline geldi. Oysa değişiklikten önce turizm tesisi yapılmak üzere tahsis edilecek alanın niteliğine göre farklı bakanlıkların da söz hakkı bulunuyordu. Örneğin tahsise konu olan alan ormansa doğal olarak Tarım ve Orman Bakanlığı da karar alma sürecinin içindeydi. Muhtemeldir ki Tarım ve Orman Bakanlığının, bu bakanlık çatısı altındaki ormancılık kurumlarının (Orman Genel Müdürlüğü, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü) karar süreçlerinde, bazı durumlarda olumsuz tavır takınması turizm işletmelerini ve ormanı ucuz arsa olarak görenleri kızdırmış olmalı. Değişiklikle tüm yetkiler KTB’ye geçince de, parsel parsel orman ihalesi dönemi başlamış oldu.

Kamu yararı ne ola ki?

Tüm bu işlemlere, yani orman alanlarının turizm tesislerine, maden işletmelerine, çöplüklere, mezarlıklara, hapishanelere, şuna buna tahsis edilmesine dayanak oluşturan hukuk normu Anayasa’nın 169’uncu maddesinin 2’inci fıkrasının son cümlesi. İyice anlaşılabilmesi için toplam üç cümleden oluşan bu fıkrayı aşağıya olduğu gibi aktarıyorum:

“Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.”

 Fıkranın sonundaki “kamu yararı dışında irtifak hakkına (yararlanma hakkına) konu olamaz” ifadesi olmasa söz konusu tahsislerin hiçbir yapılamayacak. Anayasa’da bu hükmün yer almasının bazı haklı gerekçeleri olabilir. Örneğin A köyü ile B ilçesi arasında yapılması gereken yol, bu yerleşimlerin arası bütünüyle ormanla kaplıysa, ormandan geçmek zorunda. Yani bir zorunluluk bulunuyor. Veya bir göğüs hastalıkları hastanesinin ormanlık bir alanda kurulmasının o ormanın sağladığı yararlardan daha fazla toplumsal yarar üretmesi söz konusu olabilir. Burada da üstün kamu yararından söz etmek mümkün. Fakat sorun şu ki, Anayasa yapıcılar ilgili kısımda ne zorunluluktan ne de üstün kamu yararından söz etme gereği hissetmemiş. Durum böyle olunca da kamu yararı gibi son derece muğlak bir kavramın arkasına sığınarak orman alanlarında turizm tesisleri de dâhil bin bir çeşit işletmenin kurulmasına izin verilmiş, verilmeye de devam ediyor.

En son istatistiklere göre bu şekilde tahsis edilen orman alanı miktarı yaklaşık 750 bin hektar, yani ülkedeki toplam orman alanının yaklaşık % 3,26’sı. Daha da vahimi, bu tahsisler ormanların ekolojik bütünlüğünü bozmak yoluyla, kapladığı alandan çok daha fazla orman alanına, civarda kalan orman alanlarına da zarar veriyor. Ayrıca ormanların içerisine dağılmış bu tesislerin her birinin insan-orman etkileşimini artırmak yoluyla orman yangını riskini artırdığını da gözden uzak tutmamak gerek.

Sorunun çözümü aslında çok basit; Anayasa’daki fıkrayı şu şekilde değiştirmek:

“Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve zorunlu haller ve üstün kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz.”

Sizce Anayasa’da bu değişikliği yapabilecek bir siyasi irade var mı? Böyle bir değişiklik yapılırsa ormanlarda ormancılık dışı kullanımların olabilmesi için zorunluluk ve üstün kamu yararı gibi iki önemli koşul aranmak zorunda kalınacak. Halkın yaklaşık 750 bin hektar ormanının üzerine konup rant elde eden binlerce tesisten başta turizm tesisleri ve maden işletmeleri olmak üzere ezici çoğunluğunun, bu iki koşuldan birini bile karşılayabildiğini iddia edenin alnını karışlarım. Bana söyler misiniz, bir turizm işletmesinin orman alanında olması neden zorunlu olsun? Hadi zorunlu diyelim, o tesisin toplum için ormandan daha fazla yarar ürettiğini kim iddia edebilir?

Ne yazık ki bugün Anayasa’da sözünü ettiğim önerdiğim değişikliği yapabilecek bir siyasi irade bulunmuyor.  O halde bütün yük ormanların bu şekilde göz göre göre yok edilmesine yol açan uygulamalara elinden geldiği kadar karşı durmaya çalışan ormancılık örgütü çalışanlarının omuzlarına biniyordu. Şimdi onlar da devreden çıkarıldı. Ne diyelim; bindik bir alamete…

*

[1] Orman yangınları başlı başına bir tahribattır elbette; ancak orman ekosistemi zarar görse de bütünüyle kaybedilmemektedir.

Kuzeydoğu Akdeniz kıyılarımızda yeni tehdit: Suriye’den denize dökülen petrol

2018 yazıydı, bir grup araştırmacı arkadaşla birlikte bir araştırma için Hatay Samandağ ilçesinin Akdeniz’e kıyı olan Çevlik ve Meydan sahillerini ziyaret etmiştik. Dört ay sürecek olan bu araştırmanın amacı yumurtlamak için kumsallara gelen yeşil deniz kaplumbağaları ve onların yumurtadan çıkan yavrularının plastik kirliliğinden ne düzeyde etkilendiğini ortaya koymaktı. Çalışmanın sonuçlarını merak edenler şuradan okuyabilirler.

Daha önceleri hakkında çokça şeyler duyduğum ve okuduğum bu sahillere ilk defa gitmiştim. Manzara korkunçtu! Samandağ’dan denize dökülen Asi nehrinin taşıdığı çöplerin yanında diğer Doğu Akdeniz ülkelerinden de çok fazla miktarda plastik çöp Samandağ sahillerinde boy gösteriyordu.

Kuzeydoğu Akdeniz’deki saat yönünün tersi istikametinde akan hakim akıntı sistemi Cezayir, Libya, Mısır, İsrail, Filistin, Lübnan ve Suriye’nin ve hatta Güney Kıbrıs’tan denize karışan plastik çöpleri olduğu gibi Doğu Akdeniz sahillerimize taşıyan bir akıntı sistemidir. Bu akıntı ile taşınan çöplere Antalya/Kemer kıyılarında bile rastlanılabilir. Dinamik ekosistemlerin temel özelliklerinden biri de bu! Ekosistem bir bütün olarak birbiriyle al-ver ilişkisi içinde ve en ufak bir etki bile diğer noktaları hızlıca etkileyebilmektedir.

Akdeniz’deki hakim akıntı sistemi Cebelitarık Boğazı’ndan giren Atlantik kökenli suları bile Samandağ açıklarına ve hatta İskenderun Körfezi içlerine kadar taşıyabilmektedir.  Dolayısıyla Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden birinin bile atık yönetim alt yapısı yoksa, bu durum diğer kıyı ülkelerini de doğrudan etkiler.

Benzer bir durum bu kıyı ülkelerinin Akdeniz kıyısına kurdukları endüstri tesisleri için de geçerlidir. Bu endüstri tesislerinden kaynaklı gerçekleşen bir etki diğer ülkeleri de doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. O sebeple Akdeniz için hareket kabiliyeti olan ve tüm ülkelerin temsilcisinin olduğu yetki sahibi acil müdahale platformlarının kurulması elzemdir. Aksi durumda bu dinamik ekosisteme karşı gerçekleşen en küçük etki bile çok hızlı bir şekilde kontrolden çıkabilir. Nitekim Süveyş Kanalı’nı kimseye danışmadan ve dikkate almadan genişleten Mısır, Akdeniz’i zaten mahvetmiş olan istilacı yabancı tür sorununu daha da arttırmıştır. Buna dair herhangi bir tepki de ne yazık ki oluşmuş değil. Çünkü o kanal ticaret için çok önemli ve herkes de gözlerini yummaya gönüllü.

Sınır aşan ortaklıklar şart

Bu ortak hareket platformunun önemi şu açıdan da önemli örneğin geçtiğimiz yıl Lübnan’da gerçekleşen ve Beyrut Limanı’nı kevgire çeviren patlama, Lübnan’ın altından kalkamayacağı büyüklükte bir yıkıma neden oldu. Bu yıkımla beraber denizel ekosistem de ciddi anlamda etkilendi. Bu etkiyi Lübnan’ın tek başına hafifletmesi mümkün değildi. Bu tür bir platform bu ve benzeri sınırı aşan kapasitesi olan felaketlerin etkisini azaltmada oldukça etkili olabilir.  Zira, bu patlama sonucu ortaya çıkan yüzebilir çöplere Türkiye’nin Kıbrıs’ın, Suriye’nin ve ilerleyen zamanlarda da daha batı bölgelerin kıyılarındaki muhtelif sahillerde rast geleceğiz. Benzer birçok olayda bu durum söz konusu olacaktır. Nitekim 23 Ağustos’ta Suriye’nin kıyı kenti Baniyas‘taki bir termik santralden denize karışan 15.000 ton petrol de bu bağlamda değerlendirilmesi gereken bir olay. Çünkü bu petrol karışım olayı sadece Suriye’yi değil başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeyi doğrudan ve dolaylı olarak ilgilendirmektedir.

Birçok kuruluş tarafından yapılan uydu görüntüleri analizi, petrol sızıntısının düşünülenden daha büyük olduğunu ve yaklaşık 800 kilometre kareyi kapsadığını ortaya koyuyor ki bu da Osmaniye şehriyle eşdeğer büyüklükte bir alana tekabül ediyor. Geçtiğimiz hafta Kıbrıs kıyılarından yaklaşık 7 kilometre uzaklıkta olduğunu belirtilen petrol, şu sıralar Kıbrıs açıklarındaki girdap alanından ayrılarak Samandağ başta olmak üzere İskenderun Körfezi, Adana kıyıları ve Mersin kıyılarına doğru ilerliyor. Samandağ kıyılarına ilk petrol vurmaya başlamış bile.

Normal şartlarda bu petrolün Suriye tarafından yayılmadan bariyerler ve temizleyiciler aracılığıyla toplanması gerekiyordu ancak ortada doğru dürüst işleyen bir devlet olmadığı düşünüldüğünde bu şeyin gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliyoruz. Bu anda da diğer kıyı devletlerinin bu konuda önlem almak için harekete geçmesi gerekiyordu ancak o da gerçekleşmedi. Kaygılı olan İsrail, kağnı hızında hareket eden Kıbrıs ve bariyer koyuyoruz diye açıklama yapan Türkiye dışında ortada petrolün yayılımının engellendiğine dair bir emare henüz belirmiş değil. Oysaki şu anda tüm deniz yüzeyi temizleme araçlarının bölgeye gönderilerek petrolün daha fazla seyrelmeden ve yayılmadan toplanması gerekiyordu. Hala bu şans var. Çünkü kıyıya ve deniz dibine çöktükten sonra iş işten geçmiş olacak. Petrol kirliliği denizlerin en büyük problemlerinden biri. Bu nedenle bu tür olaylar gerçekleşmeden önlemlerin hazır ve eylem planlarının çekmecede olması gerekiyor. Görünen o ki bir tanesi bitmeden yenisi başlayan felaketler sarmalındaki yeni felaketimizin adı petrol kirliliği olacak.

 

[Bir şarkının hikayesi] Candle In The Wind/ Elton John

30 Ağustos 1997’yi , 31 Ağustos’a bağlayan ilk dakikalarda ajanslara dramatik bir kazanın haberi düştü. Paris’te Ritz Hotel’den akşam yemeği sonrası, gece yarısına doğru ayrılan Lady Diana ve Mısırlı işadamı sevgilisi Emad “Dodi” Fayed ,büyük olasılıkla  Fayed’in özel mülküne gitmek üzere kapıda kendilerini bekleyen Mercedes’e bindiler. Peşlerindeki motosikletli paparazzilerden kurtulmak isteyen şoförleri Henri Paul, hız sınırı 50 km. olmasına karşın Pont de l’Alma tüneline 110 km. hızla girmişti. Polis raporlarına göre kanında yasal sınırın üstünde alkol çıkan Paul, aşırı hızla beraber direksiyon kontrolünü kaybederek otoyolun ortasındaki bir direğe çarptı. Çarpışmanın şiddeti ile Fayed ve Paul kaza yerinde hayatlarını kaybettiler. Lady Diana ise yaralı olarak kaldırıldığı hastanede sabaha karşı saat 04.53’te iç kanamadan hayata gözlerini yumdu. Şoför koltuğunun yanında oturan ve emniyet kemeri takılı olan Diana’nın İngiliz koruması Trevor Rees- Jones kazadan tek sağ kurtulandı.

Diana Spencer henüz 20 yaşında iken 750 milyon kişinin ekranlara kitlenerek izlediği destansı bir düğünle Prens Charles ile evlenerek Galler Prensesi olmuştu. Galler Prensesi olarak kraliçe adına kraliyet fonksiyonlarını yerine getiren Lady Di , AIDS hastalarının sosyal yaşamda karşı karşıya kaldıkları sorunlar ve toplumca kabul görmeleri yararına çalışmalarda bulunmuş ve kara mayınlarının yok edilmesi için Kızılhaç ile beraber çalışmıştı. Bu aktivist ve hayırsever kişiliği ile kısa zamanda popülaritesi artan Lady Di, uluslararası bir ikon olmuştu. William ve Harry adında iki çocuğu olan Diana, Prens Charles ile  1992’de ayrılmış ve çift uyumsuz evliliklerini 1996 yılında resmi olarak sonlandırmışlardı.

Windsor Kalesi‘ne yakın oturan ve İngiliz kültüründe büyüdüğü için kraliyete sıkı sıkıya bağlı olan Elton John, 1970’lerden beri aile ile yakın ilişkide idi. Fakat John’un kraliyet ailesi ile en anlamlı yakınlığı, Lady Diana ile dostluğu olmuştu. Elton John otobiyografisinde Diana ile bir partideki ilk karşılaşmalarını ve izlenimlerini şöyle anlatıyordu: “İnanılmaz bir sosyal rahatlıkla, herkesle konuşabilme ve kendini sıradan gösterebilme yeteneği ile kutsanmıştı.”

‘Işığın söndü ama efsanen hiç sönmeyecek’

Sonraları beraber çok vakit geçirecekler ve Elton John birçok kere Diana’nın erkekler üzerindeki etkisine şahit olacaktı. Buna da kitabında “Diana Etkisi” adını verecekti. Bir akşam yemeğinde Richard Gere ve Sylvester Stallone’un Diana ile vakit geçirmek için yarıştıklarına şahit olmuştu.

Elton John, tüm şarkılarının söz yazarı olan Bernie Taupin’den daha önce Marilyn Monroe için yazdığı “Candle In The Wind” adlı şarkının “Goodbye Norma Jean” olarak başlayan sözlerini Lady Di’ye uyarlamasını istedi. Son olarak Gianni Versace‘nin cenazesinde gördüğü sevgili dostuna bu sefer kendi cenazesinde veda edecekti: “Goodbye England’s Rose.” “Elveda İngiltere’nin Gülü”.

 

Lady Di’nin evliliği ne kadar görkemli olduysa cenazesi de o kadar hüzünlü olmuştu. Evliliğini 750 milyon kişi izlemişti, dünyamıza veda törenini ise 2.5 milyar kişi izledi. Elton John piyanosunun başında “Candle In the Wind”i söylerken sevenleri gözyaşlarına boğuldu.

Bana öyle geliyor ki hayatını
Rüzgardaki bir mum gibi yaşadın
Gün batımı ile yağmur içeri girdiğinde
Asla sönmeyen

Ve İngiltere’nin yeşil tepelerine
Her zaman düşecek ayak izlerin
Işığın çok önce söndü
Efsanen hiç sönmeyecek.

Lady Di gibi hayatının baharında hayata veda eden bir başka ikon, Norma Jean ya da sahne adıyla Marilyn Monroe için yazılan “Candle In The Wind”, bir kez daha yeni versiyonuyla tüm Dünya listelerinin ilk sırasına yerleşecekti. İngiltere’de 14 hafta liste başında kaldı. Beatles’ın ünlü prodüktörü George Martin tarafından çıkarılan single tüm dünyada 33 milyon kopya sattı ve tüm zamanların en çok satan single’ı olarak Guiness rekorlar kitabına geçti. Plağın bütün gelirleri Diana Vakfı’na aktarıldı. Vakıf, bugüne kadar plak gelirlerinden 38 Milyon Pound ve bağışlardan da 34 Milyon Pound gelir elde etti. 1998 yılında Kraliçe Elizabeth, Elton John’u şövalye yaptı. O artık “Sir Elton John” olmuştu.

Yakın dostuna tek veda

Sir Elton John’un en çok sevdiği müzisyenlerden olan yeni kuşağın genç ozanı Ed Sheeran, 10 Nisan 2018’de düzenlenen “Elton John ,I Am Still Standing -A Grammy Salute” adlı konserde şarkının ilk versiyonunu akustik gitarlar seslendirdi ve sanatçının çocukluğundan beri kendisine ilham kaynağı olduğunu söyleyerek onu onurlandırdı.

 

Elton John şarkının sözlerinde en ufak bir hata yapmak istemediği için hayatında ilk kez Lady Di’nin cenazesinde prompter kullanmıştı. Konserlerinde şarkıyı icra etmeye devam etse de Diana için adapte edilen versiyonu bir daha hiç söylemedi. 2007 yılında Lady Di’nin ölümünün 10.yılı anısına verilen konserde de söylemeyi reddetti. Çocukları istemediği sürece o versiyonu bir daha söylemeyeceğini ifade etti.

*

Kaynakça

  • Nicoloau E., The Details of Princess Diana’s Death—and the Royal Family’s Response, Mayıs 21, 2021
  • Smooth Radio, The Story Of “Candle In The Wind” by Elton John
  • Chow A., Elton John Reveals His Strangest and Sweetest Memories of Princess Diana and the Royal Family, Ekim 16 ,2019
  • Songfacts Candle In The Wind
  • Elton John got ‘stage fright’ singing at Princess Diana’s funeral in 1997, THE STRAITSTIMES 

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Sevginin doğası ya da doğanın özgürlüğü: Gölde

Sözsüz hikâye olur mu? Hem de nasıl! Son dönemde rastladığım en çarpıcı hikâyelerden birini geçtiğimiz aylarda Bilge Çocuk’tan çıkan Gölde adlı resimli kitapta okudum. Aslında eserin sahibi Geraldo Valério tarafından hikâyeye çekildim desem daha doğru olacak.

Gri bir günle başladım kitaba. Karanlık ağaçların ardındaki açıklıkta küçük bir ev, evin önündeyse bağlı bir köpek var. Burada neşe olmadığı ilk bakışta aşikâr. Köpeğin zehir sarısı tasması gri manzaradaki tek renk lekesi olarak gözü ısırıyor.

Sayfayı çevirince tasma ve ucundaki zincir daha da kocamanlaşıyor. Artık yakın plan izliyoruz: Mutsuzluğu yüzünden okunan köpeğini yürüyüşe çıkarmış çocuk.

Özgürlük ve doğaya aşkın masalı

Elimdeki sessiz bir kitap, içinde tek bir sözcük yok, ama renkler ve mimikler fazlasıyla konuşkan. Siyah beyaz manzarada ilerleyen çocuk ve köpek önce karanlık bulutların arasından zar zor seçilen maviliğe çeviriyor başını. Derken önlerinde bir göl beliriyor. Bembeyaz kuğularla dolu masmavi göle büyülenmişçesine bakakalıyorlar.

İçlerinden bir kuğu, çocuk ve köpeği,  sırtına alıp gölde gezintiye çıkarıyor. Pembe flamingolar, turuncu tilkiler, yemyeşil otlar, geyikler, kelebekler, çiçekler… rengarenk diyarlardan geçiyorlar.  Birden çocuğun aklına bir fikir geliyor. Köpeğin tasmasını çıkarıyor. Aniden özgür kalan köpek, neşeyle kelebeklerin peşinden hoplayıp zıplamaya başlıyor. Çocuğa gelince, o ne yazık ki bir insan evladından bekleneni yapıyor ve kuğunun boynuna tasmayı geçiriyor. Aklı sıra onu kendine bağlayacak. Ama kuğu başına gelenleri anlamakta gecikmiyor. İşte o an sayfalardaki renk cümbüşü sönüveriyor. Ortalık yine karanlık, kapkaranlık oluyor.

Az önce manzaraya uzaktan bakarken birden tekrar yakınlaşıyoruz olanlara. Kuğunun gözünden akan yaş çocuğun yanağında da var. Gerçekten seviyor olmalı ki tasmayı çözüp göle atıyor. Bu sihri bekleyen özgürlük sonraki sayfaları yine canlı, sımsıcak renklere boyuyor. Kuğu,  boynuna şefkatle sarılan çocuğu daha bir süre gölde gezdiriyor. Etraflarını, coşan hayvan ve bitkilerle taşan özgür doğa sarıyor. Sonunda göç eden kuğu dostuna veda ediyor çocuk. Yanında tasmasız ve mutlu bir köpek, arkasındaki manzaradaysa neşe ve huzur yansıtan rengarenk küçük bir ev var.

Bu kitap bir aşk masalı. Ana teması özgürlük ve doğa. Aşkın ve sevginin doğasında özgürlük olduğu gibi doğadaki her canlının ana besini de özgürlüktür.

Yetişkin seslerinden uzak…

Brezilya doğumlu tanınmış çizer Geraldo Valério çocuklar için ürettiği sessiz resimli kitaplarla tanınıyor. Tüm eserlerinde doğa ve hayvan sevgisi merkezi bir rol oynuyor.

Gölde kitabına ilham veren ise British Museum (Britanya Müzesi) da sergilenen, 15. yüzyıla ait Dunstable Swan Jewel adlı bir broş, daha doğrusu ön yüzünde o broş olan arkadaşından gelen bir kartpostal olmuş. Altın tasmalı kuğunun yansıttığı güzellikten ve acımasızlıktan çok etkilenen Valério, kartpostalı görür görmez kitabı yapmaya karar vermiş. Bir röportajında, “Başından itibaren bu hikâyede özgürlük ve sevgi ilişkisini işlemem gerektiğini biliyordum. Sevdiğiniz şeylerin gelişmesi için özgürlük vazgeçilmez. Bu sadece sevdiğiniz insanlar, hayvan dostlarınız ve doğa için değil kendiniz için de geçerlidir. Ancak özgür olursanız bunu dünyaya geri verebilir onu ancak o zaman sevebilirsiniz,” diyen Valério, eserlerinde tanınmış ya da tarihi sanat eserlerinden ilham almaktan hoşlanıyor. Dileriz Bilgi Çocuk’tan çıkan Gölde’den sonra Alman ressam Frank Marc’ın aynı adlı tablodan esinlenen The Blue Rider (Mavi Süvari) adlı kitabı da yakında Türkçeye kazandırılır.

Çünkü bizi şahane illüstrasyonlarıyla büyüleyen bu çizerin sessiz hikâyeleri,  çocuklarla üzerinde düşünecek ve tartışacak zengin malzemelerle dolu. Sessiz kitapların bir avantajı da (küçük okura sesli okunan resimli kitapların aksine) bir yetişkinin baskın sesi olmadan da çocuğa anlama ve anlatma fırsatı tanıması. Bırakın çocuğunuz keşfetsin, anlamlandırsın, merak etsin ve sorsun…

Gölde, önemli meseleleri bilgi olarak sunmaktansa duygu olarak yaşatmayı öncelediği için küçük okurlar mesajı hiç zorlanmadan alıyor. Yetişkinlere ise çocuklardan öğrenmek düşüyor!

*

Çizer: Geraldo Valério

Brezilya’da doğan çizer New Yok Üniversitesi’nde sanat eğitimi almış. Toronto’da yaşayan sanatçı öncelikle çocuklar için sessiz kitaplar ve popüler bilim kitapları üretiyor.  Valerio’nun eserleri Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Portegiz, Fransa, İngiltere ve Çin başta olmak üzere birçok ülkede yayımlandı . Gölde, Türkiye’de okurla buluşan ilk kitabı.

 

Doğal tarımdan yangınla mücadeleye, yeryüzü farkındalığına iyi bir örnek

İnsan bütünsel bir eylemlilik ve diğerkâmlık içerisindeyken gerçekten var olduğunu, gerçekten özgür olduğunu hisseder. Ve bu diğerkâmlık, sadece insan için değil hayvanlar ve bitkiler için de gerçekleşiyorsa asıl kıymetini bulur. Şimdi anlatacağım hikaye de başka bölgelerde benzerlerinin yaşandığını tahmin edebileceğimiz bir hikaye… Bir yandan Elazığ’da doğal tarım yapmaya çalışırken bir yandan da Dersim yangınlarındaki gönüllülüğün hikayesi…

Doğal Tarım Kooperatifi

Dersim yangınlarının 17’inci gününde (3 Eylül ) alandan yeni dönmüş olan Gürkan Bektaş’ı kurdukları kooperatif hakkında bilgi almak için arıyorum. Neyse ki Bektaş, yangının büyük oranda kontrol altına alındığını ve sadece insan ulaşımının zor olduğu Pülümür eteklerinde bir yerde devam ettiğini, oraya da helikopterle müdahale edildiğini söylüyor da biraz olsun rahatlamış olarak söyleşimizi yapıyoruz.

Elazığ’ın, Dersim sınırındaki köylerinden üçü yakın geçmişte bir araya gelerek Koruk, Dambüyük ve Esenkent Köyleri Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’ni kurmuşlar. Kooperatif Elazığ’da doğal üretimi hedefleme anlamında ilk olma özelliğini taşıyor. Kooperatifin amacı ve ilkelerini sorduğumda Gürkan şunları söyledi:

“Bölgede ve dünyada tarım büyük ölçekli yapılıyor. Bu büyük bir sorun. Küçük üreticinin ürünleri ya yerde kalıyor ya da tüccar çok ucuza alıyor. Biz bölgede hem üretim hem de tüketim anlamında, toprağı iyileştirici ve onarıcı bir tarım yapmak istiyoruz. Toprağı ve suyu kirletmeden doğal tarım yaparak geçimimizi sağlamak amacındayız. Kooperatifin misyonu, ekolojik dengeyi gözeterek küçük üreticinin çıkarlarını korumaktır. Çağın problemlerine elimizden geldiğince çözüm oluşturmaya çalışıyoruz.”

Kooperatif olarak, bölgede en kaliteli üzüm çeşitleri olan öküzgözü, kösetevek ve boğazkere üzümleri olduğu için üzümden yapılan ürünlerin türevlerine yönelmişler. Bağışıklık sistemini güçlendiren ve üzüm yeşil haldeyken sıkılarak yapılan koruk suyu, ilk üretimleri olmuş ve epeyce de ilgi görmüş. Sonrasında buna pekmez, sirke, yaprak, üzüm suyu, pestil ve orcik eklenmiş. Orcik, merak edenler için söyleyelim; cevizli tatlı sucuk yapımında kullanılıyor ve tamamen doğal üzüm ürünü.

Kooperatifin üyeleri, üzümleri şarapçılıkta çok ilgi gördüğü için bir şarap fabrikası kurmayı düşünüyorlar ancak bunun için desteğe ihtiyaçları var. Kooperatif, ekolojik farkındalık yaratmak amacıyla eylülün ikinci haftası, Dersim Belediye Başkanı Mehmet Fatih Maçoğlu’nun da katılımıyla bağbozumu şenlikleri düzenleyecekmiş. Şenlikte söyleşilere de yer verilecekmiş.

Gönüllülük ve örgütlülük

Antalya ve Marmaris yangınlarında gıda toplulukları ve kooperatiflerin üyelerinin söndürme süreçlerinde aktif gönüllülüğüne tanık olduk. Daha önceki yazılarımda değindiğim için ayrıntılara yer vermeyeceğim. Ancak şunu söylemeliyim ki Elazığ örneğinde de gördüğümüz gibi gezegenin sağlığı için topluluklar aracılığıyla buluşan bireyler, sahada oldukça aktif yer alıp, ciddi bir sorumluluk bilinciyle hareket ediyorlar. Şimdi ise gerekli eğitimleri alıp, daha sonraki süreçlere iyi hazırlanmak amaçlanıyor.

Yangında coğrafi duyarsızlık ve duyarlılık

Gürkan’ın ifadesiyle, Dersim yangınlarında Orman İşletme “güvenlik” gerekçesiyle baştan beri hiç aktif olmamış veya olamamış. Sadece gitmelerine izin verilen yerler yanmasın diye alan çevirmekle yetinmişler. Gönüllülerin alana girmesine yangın ancak 14’üncü günündeyken izin verilmiş. Bundan sonra ise uçak ve helikopterle destek verilmiş söndürme çalışmalarına…

Bu desteğin de hepimiz, kamuoyu ve sosyal medya baskısıyla oluştuğunu biliyoruz. Şahan Gökbakar’ın “Tunceli kalbimiz sizinle ülkemizin her yeri kıymetli” içerikli ve yetkililere seslen paylaşımı ile Tarkan’ın “Kalbim ve dualarım Dersimle” paylaşımı da bunda etkili olmuştur sanırım. Bu duyarlılığın diğer sanatçılara örnek olmasını diliyorum. Bir de yangınlar devam ederken sosyal medya paylaşımlarına gelen tepkiler var ki evlere şenlik. “Dersim yanıyor ses ver” çağrılarına birçok insan orası Dersim değil, Tunceli tepkisi verdi ve bunun üzerinden bir tartışma koptu. Yine Tarkan’ın paylaşımına MHP Genel Başkanı Başdanışmanı Hüseyin Sözlü, Dersim denmesine tepkiyle “ Ne çukur bir adamsın sen sözde Tarkan” diyerek MHP tarihinin en “yaratıcı” başka bir evlere şenlik teşbihini yaptı.

Üzerinde önemle durmamız gereken bir konu bu. Gerçekten Türkiye toplumunun hiç de azımsanmayacak bir kısmı – buna kimi ekoloji aktivistleri de dahil – bir özeleştiri yapmak zorunda. Türkiye coğrafyasının batısında olan bir ekokıyım ya da yangın olayına verilen tepki ile doğusunda olana verilen tepki arasında büyük fark var. Haber kanallarının ilgisizliği de yine aynı boyutta… Beyaz Türk bakış açısı, burada da kendini gösteriyor. Kendi yaşadığı yere Dersim diyen insana, hayır orası Tunceli denerek ayar veriliyor. Dersimse yansın Tunceliyse sönsün mü yangın? Nasıl bir tartışmadır bu? Hadi diyelim ki tartışacaksın ya da diğer bir deyimle dayatacaksın bu söylemini, yeri midir yangın devam ederken “Hayır orası Tunceli” nidasının?

Ekolojik konularda bile egemen ulus milliyetçiliği ve bölgecilik yapmak, doğuda yaşayan birçok yurttaşın hislerinde ciddi bir kırılma yaratacaktır. Bir bölgenin, bir habitatın ulusal saiklerle sahiplenilmesi ve korumaya bu düşünceyle alınması bireyi ekofaşizme kadar götürebilir. Örneğin Hitler, en sert doğa koruma yasalarını çıkarmasına rağmen, Alman kanı ve terleriyle sulanmış Alman toprağını Yahudilerin kirlettiğini düşünüyordu. İleride onları öldürmeye götürecek kadar da ilerletti bu düşüncesini.

Başta da söylediğim gibi hayat bir bütündür. Dünyanın her yerinde meydana gelen bir ekolojik yıkım veya bir insan hakları ihlali, hayvanlara yapılan eziyetler hepimizi ilgilendirir ve ilgilendirmelidir. Ben bu konuda umutluyum. Çünkü Fridays For Future ( Gelecek İçin Cumalar ) olarak dünya çapında örgütlü genç iklim aktivistleri, bu konulardaki bütünsel bakışı, yetişkinlerden çok daha iyi hayata geçiriyorlar. İklim adaletsizliğinde ve sosyal ekolojik konularda  müthiş bir öngörüleri var.

Erdoğan’ın direnişçilere yönelik ‘komünist’ suçlamasına İkizderelilerden yanıt: Ormanlar çocuklarındır

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Rize’de Erzurum-İkizdere Yolu üzerindeki Güneyce beldesi Hurmalik köyünde yapımı tamamlanan Tünel Açılış Töreni’ne katıldı

Tünel açılış öncesi, İkizdere ilçesindeki Eskencidere Vadisi’ne Cengiz İnşaat tarafından yapımı süren ve bölgedeki vatandaşların 136 günden beri karşı çıkarak direniş sergiledikleri taş ocağına sahip çıkan Erdoğan, eylemlerle ilgili solcuları ve komünistleri suçladı:

“Türkiye’nin değişik yerlerinden ne kadar sol varsa, komünist varsa alıp buraya geliyorlar. Neymiş bizim önümüzü kesecekler. Siz bu milletin önünü kesemezsiniz. Kesemeyeceksiniz. Bu tesisleri yapacağız. Bu yolları yapacağız. Sizin gücünüz bunların önünü kesmeye yetmez sizlerin amacı gayesi ne olduğunu bu halk biliyor.”

Tünel açılışında Karadeniz sahili boyunca Giresun, Rize, Artvin, Kastamonu ve Sinop’ta sel felaketinin yol açtığı hasarları kısa sürede ortadan kaldırdıklarını öne süren Erdoğan, Kastamonu ve Sinop’ta da bir yıla kadar tüm çalışmaların tamamlanacağını söyledi.

Erdoğan’ın İkizdere ziyareti öncesi vadi ablukaya alındı.

Erdoğan’ın taş ocağına komünistler karşı çıktığı şeklindeki sözlerine tepki gösteren köylülerin avukatı Yakup Okumuşoğlu, “İkizdere’ye doğadan yana taraf olanlar geliyor. Olmayanlar gelmiyor. Doğa, sağcı, solcu, komünist ayrımı yapmaz” derken, 136 gündür taş ocağına karşı direnen köylüler de Erdoğan’ın açıklamalarına bir videoyla karşılık verdi: 

“Buradaki mücadele biz yerli halkın başından beri yürüttüğü bir mücadele oldu. Burada kimin destek verip vermediğine bakmadık. Burası siyaset üstü bir mücadele yeridir. Yaşam alanımızı korumaktan başka bir amacımız olmadı. Olmasına da izin vermeyiz. Geri dönüşü olmayacak bir yıkıma karşıyız, o kadar. Burada başka amaçlar aranması bizleri fazlasıyla üzmektedir”

 

İklim krizi Hindistan’daki yıldırım çarpmasına bağlı ölümleri artırıyor

Hindistan’da yıldırım çarpması sonucu ölümlerin iklim krizi sebebiyle arttığı tespit edildi. Hükümet verilerine göre her yıl ülkede yıldırım çarpmalarında yaklaşık 2 bin 500 kişi hayatını kaybediyor.

Yıldırımlar bir milyar volta kadar elektrik içeriyor ve herhangi bir yere çarptıklarında büyük hasara neden olabiliyor.

‘Küresel ısınma tetikliyor’

Fırtınalar hakkında veri toplayan bir kuruluş olan Lightning Resilient India Campaign‘den Sanjay Srivastava, küresel ısınmanın artışı tetiklediğini belirtti.

AFP’ye konuşan Srivastava, “İklim değişikliği ve Dünya yüzeyinin yerel olarak ısınması ve daha fazla nem nedeniyle, ani bir büyük yıldırım dalgalanması var” dedi.

Fotoğraf: Shutterstock

Kuzey Kutbu’nda iki katına çıkabilir

Habere Güven’in aktardığına göre araştırmalar, bu yüzyılda Kuzey Kutup Dairesi içindeki ortalama yıldırım çarpması sayısının iki katına çıkacağını tahmin ediyor.

Bu, dünya çapında yangınları tetikleyebilir ve donmuş topraklar içinde depolanan karbonun atmosfere kaçmasına sebep olarak küresel ısınmayı şiddetlendirebilir.

Ayrıca bulgular, yıldırım çarpmalarının kentsel alanlarda da daha yaygın hale geldiğini gösteriyor. Şehir nüfusunun önümüzdeki yıllarda önemli ölçüde artacağı tahmin edilen Hindistan için bu endişe verici bir durum.

Hayvanlar da etkileniyor

Hindistan’da yıldırım çarpmalarında yaklaşık 2 bin 500 kişi hayatını kaybederken, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ortalama ölüm sayısı ise 45 kişi.

Sığırlar ve diğer hayvanlar genellikle şiddetli gök gürültülü fırtınalar sırasında ölüyor veya sakatlanıyor. Kuzeydoğu Assam eyaletinde bir yıldırım mayıs ayında 18 fil sürüsünü yok etmişti.