Ana Sayfa Blog Sayfa 1287

Afet zamanı gazetecilik: Tüm haberciler iklim krizine hakim olmalı

Haber: Havva CUŞTAN

*

Türkiye, sel ve yangınların damgasını vurduğu zor bir yaz geçirdi. Halen de risk tamamen sona ermiş değil. İklim krizi derinleştikçe, sel, yangın, fırtına, hortum gibi olayların hem sıklığı artıyor, hem de şiddeti. Türkiye’nin de dahil olduğu Akdeniz havzasından, ABD’ye, Avrupa’dan Sibirya’ya dek uzanan geniş bir coğrafyada can yakan dev orman yangınları, aşırı kuraklık durumlarındaki dramatik insan ve hayvan kaybı hikayeleri, kasırga ve hortum haberleri, Avrupa’nın göbeğinden, Kastamonu’nun bir ilçesine görülmedik sel felaketleri, olayları takip eden habercilerin de sorumluluğunu da artırıyor.

Afetleri takip eden gazeteciler, “Afet haberciliği daha zor ve dikkat edilmesi gereken bir habercilik” diyor.

Türkiye’deki son felaketlerde haber takibi yapan gazeteciler ve uzmanlarla afet gazeteciliğini, yaşanan süreci ve medyanın “dili”ni konuştuk.

Şahin: Gazeteciler iklim krizini bilmeli’

Sabancı Üniversitesi, İstanbul Politikalar Merkezi (IPM) İklim Değişikliği Koordinatörü Dr. Ümit Şahin, afetlerle ilgili haber yaparken en önemli noktanın iklim değişikliğine dikkat çekmek olduğunu kaydetti:

“Günümüzde yaşadığımız birçok afetin temel sebebi, deprem gibi jeolojik hareketlerden doğan afetler hariç, iklim değişikliği… Yaşadığımız sellerden yangınlara, kuraklığa birçok şeyin temel sebebi iklim değişikliği ve gazeteci de bunu artık ezbere bilmek zorunda. Zira, yaşanan bu sıkıntılar önlem alınmazsa ileride daha can yakıcı bir biçimde meydana gelmeye devam edecek. Bu konuda medyaya düşen, insanları harekete geçirici haberler yapması. Bunu yapmazsa üzerine düşeni yapmamış olur.”

‘Afetlerde hak odaklı habercilik yapılmalı’

İklim krizinin temel sebebinin fosil yakıtlar olduğunu aktaran Şahin, “Medya bu krizi vurgulamazsa bilerek ya da bilmeyerek fosil yakıt üreten şirketlerin değirmenine su taşımış oluyor. Bu da esasında sorunun çözümünün sürekli ertelenmesini sağlıyor” dedi.

Ümit Şahin, medyanın afetlere ilişkin haber yaparken hak odaklı habercilik ekseninden kaymaması gerektiğine vurgu yaptı:

“Afet alanında yaşanan acıları, kayıpları, krizleri görerek haber yapılmalı. Aşırı dramatize etme çabasına girmeden, durumu magazinleştirmeden oradaki yaşananlara saygı duyduğunu belirten bir dil kullanılmalı. Esasında oradaki insanların hak kaybına uğradığını belirtmek gerek ve bununla ilgili de adalet dili hakim olmalı. Devlet tarafından bu hak kayıplarının karşılanması gerektiği vurgulanmalı.”

Bagatır: İnsanların taleplerine kulak vermek çok önemli

İklim Haber editörü Bulut Bagatır ise iklim krizinin yoğunluğunun ve şiddetini artırmış durumda olduğunu söyledi: “IPCC’nin geçtiğimiz senelerde yayımladığı son raporların çıktıları da bize bunu söylüyor. Türkiye’de geride bıraktığımız yaz aylarında yaşanan afetler de bunun başka bir ispatı. Öncelikle bunu not edelim.”

Gazetecilerin bir afet sonrasında afetin neden yaşandığını bu alanda çalışan uzmanlarla görüşmesi gerektiğini belirten Bagatır, sözlerine şöyle devam etti: “Geçmişteki verileri ele alarak geleceğe dair neler beklenebileceğini konuşmak gerekiyor. Bunun yanı sıra afetlerin yaşanmasında katkısı olan örneğin dere kenarında yapılaşmaya izin verilmesi veya Doğu Karadeniz’deki Yeşil Yol gibi projelerin başlatılması gibi noktaları tartışarak iklim kriziyle beraber afetlerdeki insan parmağının ortaya çıkarılması elzem. Bunlarla birlikte, her afetin nedeninin buna bağlanamayacağını da bilerek, insan faaliyetlerinin bir sonucu olan iklim krizini ve iklim krizinin aşırı hava olaylarını nasıl etkilediği tartışmalı.”

Bölgedeki insanların taleplerine kulak verilmesinin önemini vurgulayan Bagatır, “Örneğin yangınlardan sonra N95 ve aktif karbon maskeleri talep eden Milas halkı sesini duyurmak adına bir kampanya başlattı. Bu ve benzer talepleri görmezden gelemezsiniz. Afet sonrasında sadece yapılanlara odaklanmak yerine benzer afetlerin tekrar yaşanmasına veya afetten uzun bir süre sonra görülebilecek kalıcı sağlık problemlerinin ortaya çıkmasına engel olabilecek adımların atılmasını sağlayacak bir haberciliğe ihtiyaç var.” diye konuştu. 

Taşkın: Sahaya hazırlıklı gidilmeli

Kastamonu’nda yaşanan sel felaketini takip eden gazeteci Seda Taşkın, afet alanında yaşadığı deneyimleri şöyle aktardı:

“Sel felaketinin yaşandığı alana ilk gittiğimde yolların ve evlerin büyük kısmının balçık ve çamurla kaplandığını gördüm. İlk kez sel takibi yaptığım için kıyafetlerim sahaya uygun değildi. Çizmelerim olmadığı için bir süre çekim yapamadım. Ancak daha sonra 42 numara olan ve ayağımdan 6 numara büyük olan bir çizme bulduk. Çizmeleri bantlayarak zor da olsa en azından çamurla alanda çekim yapabildim.

Bu anlamda afet bölgesinde haber takip etmek isteyen gazetecilerin sahaya uygun ve hazırlıklı gitmesi çok önemli. Basın mensupları olarak yaşadığımızı diğer sorunların başında da basına ait bir alan yaratılmamış olması geliyordu. Çalışacak bir masa dahi yoktu. Çoğu zaman yerde bazen de bulduğumuz sandalyeler üzerinde haber yazmaya çalışıyorduk. Diğer çalıştığım haberlerden farklı olarak özellikle böyle kriz anlarında insanların kayıplarını, kaygılarını anlamak gerekiyor ve ona göre yaklaşmak gerekiyor. Olabildiğince empati kurarak bir dil oluşturmak çok önemli.”

Kriz zamanlarında yapılan gazeteciliğin daha hassas ve özenli olması gerektiğini vurgulayan Taşkın şunları anlattı:

“Belki normal zamanlarda yapacağımız bir hatayı kontrol etmek daha kolayken bu tür anlarda çok daha vahim sonuçlara neden olabilir. Bu tür durumlarda hem toplum hem de kurumlar daha hassas oluyor. Olaylara abartılı bir dil katmadan, elde ettiğiniz bilgileri teyit etmeden servis etmemek gerekiyor.

Krizler gazetecilere ve onların vereceği doğru haberlere herkesin en çok ihtiyaç duyduğu zamanlar oluyor. Böyle zamanlarda hem gazeteciler bu sorumluluklarını iyi bir şekilde anlayıp ona göre hareket etmeli.  Özellikle insanların acılarına saygı duyarak, görüşme talebi yapılırken ısrar edilmemeli ve dayatmacı bir tavır gösterilmemeli. Sahada çalışırken arama kurtarma ekiplerini işlerini kolaylaştırmak adına onların işlerini zorlaştıracak bir konumda olmamanız gerekiyor. Her zaman önemli olan ilk öncelik can güvenliği olmalıdır. Gittiğiniz yerin kültürünü bilmek de daha sağlıklı çalışmanız için önem arz ediyor”.

Akgül: İnsanlara hassas davranmalı

Yakın zamanda coğrafyamızda yaşanan sel ve yangın doğal afetlerini AFP için izleyen muhabir Yasin Akgül de afet bölgelerinde çalışmanın diğer haber alanlarından daha zorlu olduğuna dikkat çekti:

“Farklı olarak haber alanına ulaşmak çok zor. Mesela bir yangın alanına araçla girmek çoğu kez imkansız oluyor. O yüzden ya yolun büyük bir bölümünü yürümeniz gerekiyor ya da yangın söndürme için gelen ekiplerin araçlarına biniyorsunuz. Sel basmış bir alanda ise çoğu kez yerden alana ulaşamayacağınız için ilk başlarda ya helikopter ile ya da drone ile uzaktan alanı göstermek gerekiyor. Zorluklar ilk kademede lojistik oluyor elbette daha sonrasında afet bölgelerinde etkilenen insan varsa onların psikolojisine göre hareket etmek gerekiyor. “

Kastamonu’daki sel felaketinde hayatını kaybedenlerin cenaze törenini örnek veren Akgül, şunları anlattı:

“Cenaze töreninde gazeteci olarak zaten kendinizi anlatmanız güç oluyor. Çok sakin bir şekilde oradan bir insan gibi takip etseniz de size karşı muhakkak bir müdahale oluyor. Çünkü; bir muhabir görüntü almadığı için ayak üstü hikaye dinleyip işini bitirebiliyor ama siz fotomuhabiri olarak görüntü alacağınız için daha fazla göze çarpıyorsunuz. Cenaze sonunda ağıt yakan kadınların bir fotoğrafını çekmek istediğimde oradaki insanlar tarafında direk müdahaleye uğradım. Zaten alışkın olduğum için ağzımı bile açmadım, tamam bile demedim. Çünkü ne deseniz boş oluyor, olayın uzamasına neden oluyor.

Afet bölgelerinde genelde insanlar ilk kez kamera ve fotoğraf makinesi görüyor ve tepkileri de ona göre oluyor. Hele ki günümüzde gazeteciliğin bu kadar kutuplaştığı bir dönemde sizin kurumunuza göre tavır ve müdahale söz konusu oluyor. Bu da sahada çalışan insanların işini daha çok zorlaştırıyor.”

‘Bilgi teyidi güç oluyor’

Tv kanallarının çoğunda afet bölgelerinde yaşananların işlenmediğini kaydeden Akgül, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Çünkü oradaki TV muhabirleri canlı yayın ve anons çektikleri için sürekli güvenli alan ve yerlerden yayın yaptığı için internetin çekmediği bir alanda bunları yapamıyor. Özellikle orman yangınlarının yaşandığı Muğla’da çoğu yangın dağlık alanda idi ve internet erişimi bazı bölgelerde güç oluyor. Olayın boyutunu ve oradaki müdahalelerin yeterli olup olmadığını teyit etmek güç oluyor. Mesela DHA ilk gün bir anne ve baba ile röportaj yaptı, video inanılmaz viral oldu. Daha sonra DHA bu tarz insanların görüşlerini yer aldığı video yayınlamadı diye biliyorum. O yüzden afet bölgelerinde yaşanan durumları tam ve eksiksiz verilmesi mümkün olamıyor.

Yine bir örnek verilecekse Cumhurbaşkanı’nın yangın alanında çay fırlattığı videoyu TV’den canlı yayın yapılırken kesildi bir anda. Ya da afet bölgelerinde sivil vatandaşların ( gönüllüler ve köylüler ) yapmış olduğu yardım ve destekleri çok fazla göstermiyor kanallar, daha çok resmi kurum ve kuruluşları gösteriyor.”

Karakartal: Ne olduğunu göstermek yetmez, nasıl olduğu ve sonuçları da anlatılmalı

Yeşil Gazete Genel Yayın Yönetmeni Alev Karakartal da, afetlerin çok uzun zamandır doğal olmaktan çıkıp insan kaynaklı bir hale geldiğine vurgu yaptı. Haberciliğin en temel kuralları olan 5N1K’nın bu tür kriz hallerinde çok daha önemli olduğunu kaydeden Karakartal, gazetecilerin ne olduğunu anlatmak ve göstermekle yetinemeyeceğini, olan şeyin neden meydana geldiğini, bunun etkilerini, kimin ya da kimlerin bundan sorumlu olduğunu ve sonuçlarını da anlatmanın önemine işaret etti:

“Orman yangınları, seller, fırtınalar, hortumlar artık bir zamanlar olduğu gibi doğanın kendi mekanizmaları sonucu ortaya çıkmıyor. İnsan faktörü çoktandır gezegenin tüm dengesini bozmuş durumda. Bozkurt örneğinde olduğu gibi, dere yataklarındaki çarpık yapılaşma, ormansızlaştırma, kalan ormanlık alanlara sorumsuzca atılan sigara, cam, pet şişe yığını, yetkili kişi ve mevkilerin sorumsuzluğu, açıkça ortaya çıkan hazırlıksızlığı gibi pek çok faktörü sayabiliriz burada. Ama sorunların en büyüğü olan ve yaşadığımız felaketlerin zeminini oluşturan iklim krizini görmezden gelirsek, yine eksik iş yapmış oluruz.

Çok özet olarak; yaşanılan tüm bu aşırılıkların temelinde iklimin dengesini bozmuş olmamız yatıyor. İklim değişikliği, sellerin, yangınların, kuraklığın, aşırı meteorolojik olayların sıklığını, yoğunluğunu ve etkisini artırıyor. İklimin değişmesinin temel nedeni ise fosil yakıtlar. Türkiye’nin de dünyanın genel eğilimine uyarak, mutlaka fosil yakıtların kullanımından acilen vazgeçmesi, değişen iklime uyum politikalarını hayata geçirmesi ve altyapısını, kentlerini bu yeni gerçekliğe göre yeniden planlaması, tarım ve sanayide su kullanımını yeniden örgütlemesi, azalan ormanlık alanlara yönelik madencilik, yapılaşma, aşırı kullanımdan vazgeçmesi gerekiyor.

‘İnsan odaklı bakıştan vazgeçmek gerek’

Bütün bunlara değinmeden, salt felaket görüntülerini yansıtarak yapılan habercilik ise eksik ve dolayısıyla da halkı bilgilendirme görevini tam anlamıyla yapamamış oluyor.”

Karakartal da meslektaşları gibi afetlerden etkilenen insanların hikayelerine mutlaka yer vermek gerektiğini belirterek, “Ancak bunu reyting avcılığı haline dönüştürmemek, bu insanların haklarını zedelemeden ve incitmeden yapmak gerekir. Ve en önemlisi de böyle bir felaketle karşılaşan insanlara yönelik uzmanların öneri ve tavsiyeleri de bu tür haberlerde yer almalı” diye konuştu.

Alev Karakartal, son olarak da bu tür felaketlerden sadece insanların etkilenmediğine dikkat çekti:

“Afet durumlarında en az insanlar kadar, hatta onlardan daha fazla hayvanlar etkileniyor ve genellikle de ya göz ardı ediliyorlar ya da sayı verilerek ‘telef oldu’ deniyor. Herhalde en çok vazgeçilmesi gereken dil de bu. Hayvanlar mal ya da cansız bir nesne değil, dolayısıyla ‘telef olmazlar”, onlar da tıpkı insanlar gibi ölür, can verir ya da yaşamını yitirir.

Evcil olmayan, yabanda yaşayan hayvanların uğradığı zarar ise neredeyse hiç konu edilmiyor. Biz haberciler olarak bu hakkaniyetsiz duruma dikkat çekmediğimiz, felaketten kurtarılan birkaç hayvanın görseliyle ‘sevimli haberler’ yapmaya devam ettiğimiz sürece de gezegeni ve yaşamı paylaştığımız bu canlılar yok sayılmaya devam edecek. Yani, habercinin ‘sesi çıkmayanın sesi olmak’ gibi bir derdi varsa, gözünü ve dilini yeniden gözden geçirmesi elzem.”

Taliban: Savaş bitti, Pençşir’de kontrolü ele geçirdik

Örgütün sözcüsü Zabihullah Mücahid, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Pencşir’deki son gelişmeler hakkında bilgi verdi. “Düşmanın son yuvası Pencşir vilayeti de tamamen fethedilmiştir” ifadesini kullanan Mücahid, yayınladığı yazılı metinde Pencşir’in ele geçirilmesiyle ülke genelinde savaşın tamamen sona erdiğini açıkladı.

Eski Savunma Bakanı Ahmed Şah Mesud‘un oğlu Ahmed Mesud‘un liderliğini yaptığı Afganistan Halk Direniş Cephesi, Taliban’ın Kabil’i ele geçirdiği 15 Ağustos sonrasında ülkede yeni kurulacak sistem yönetimine dair Taliban’dan bazı taleplerde bulunmuştu. Yapılan görüşmelerde sonuç alınmamış ve Taliban silahlı güçlerini bu bölgeye göndermişti.

Yaklaşık bir haftadır süren çatışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar vermişti.

Ulusal Direniş Güçleri: İddialar doğru değil

Bölgedeki direnişçi grubun lideri Ahmed Mesud’dan konuyla ilgili henüz bir açıklama gelmedi. Ulusal Direniş Güçleri adına açıklama yapan grubun sözcülerinden Ali Maisam Nazari ise Taliban’ın iddiasının doğru olmadığını bildirdi.

Nazari Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Saldırgan düşmanın Pencşir’i ele geçirdiği yönündeki iddiası doğru değil. Ulusal Direniş Güçleri önceden kurulan kamplarda bulunuyor ve dün geceden bu yana çeşitli noktalarda savaş devam ediyor.” dedi.

Afganistan’ın eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Emrullah Salih de başkent Kabil‘in 15 Ağustos’ta düşmesinin ardından Pencşir’e kaçmıştı.

 

İstanbul’daki Barış Günü eylemine sert müdahale: 57 kişi gözaltına alındı

İstanbul Emek Barış ve Demokrasi Güçleri‘nin, 5 Eylül Pazar günü gerçekleştireceği 1 Eylül Dünya Barış Günü mitinginin engellenmesi üzerine Taksim Tünel’de yapılmak istenen basın açıklamasına polis müdahale etti.

Barış Günü’nün Bakırköy Pazar Alanı’nda kutlaması için İstanbul Valiliği’ne yapılan başvuru kabul edilmiş ancak yapılması planlanan miting İçişleri Bakanlığı tarafından yasaklanmıştı. Valilik de daha sonra verdiği izni geri çekmişti.

Fotoğraf: Zeynep Kuray /Twitter @zeynokuray

Polis ablukası

Gazete Duvar’dan Ferhat Yaşar’ın aktardığına göre eylemin yasaklanması üzerine TaksimTünel’de bir araya gelen yüzlerce kişi kolluk kuvvetlerinin engeliyle karşılaştı. Gazeteciler ve HDP’li Musa Piroğlu ablukaya alındı. Daha sonra ESP Eş Genel başkanı Şahin Tümüklü gözaltına alındı.

Daha sonra Tünel’in önüne girmek isteyen bir gruba polis saldırdı. Çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gözaltı anlarını çekmek isteyen gazeteciler, polisler kalkanlarını kaldırarak görüntülerin çekilmesini engelledi.

Basın açıklaması yapılması engellendikten sonra grup açılan koridorla Karaköy’e doğru yürüyüşe geçti. Daha sonra “57 kişi gözaltına alındı” anonsu geçildi.

Fotoğraf: Zeynep Kuray /Twitter @zeynokuray

‘İktidarın en büyük korkusu barış talebi’

Abluka kaldırıldıktan sonra Musa Piroğlu tek başına Taksim Tünel meydanında açıklama yaptı. Piroğlu açıklamasında “Bizim miting valilik tarafından kabul edildi. Biz hazırlıklara başladık, ardından Bakırköy Kaymakamlığı kimden emir aldıysa mitingi iptal ettiğini açıkladı. Bunun üzerine burada basın açıklaması yapmak için geldik. Ben alana girdiğimden itibaren polis bütün ablukayı kurdu ve onlarca gözaltı yaptı, basın açıklamasına izin vermedi” dedi.

Müdahalenin sebebine ilişkin de konuşan Piroğlu, “Bu iktidarın en büyük korkusu bu ülkedeki barış talebidir. Bu iktidarın en büyük korkusu HDP seçmeniyle Türkiye’deki diğer muhaliflerin yan yana gelmesidir. İktidarı yıkacak güç budur. Bu yüzden bizi yalnızlaştırmaya, abluka altında terörize etmeye çalışıyorlar. Biz sesimizi yükselttiğimiz sürece bu abluka kâr etmeyecek. Ben bir milletvekiliyim. Milletvekilini susturmaya çalışanlar, bu ülkede kimseyi konuşturmayacak demektir” dedi.

Kadın eylemciye polisten hakaret

Evrensel muhabiri Eylem Nazlıer sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşımda polisin bir kadını darp ederek gözaltına almaya çalıştığı sırada polis amirinin “Bırakın gitsin şu o…” sözlerini sarf ettiği anların videosunu paylaştı.

https://twitter.com/eylemnazlier/status/1434542242308444169

 

Milli Eğitim Bakanı Özer: Yüz yüze eğitime katılım zorunlu

Türkiye genelinde Covid-19 tedbirleri alınarak hazırlıkların tamamlandığı okullarda bugünden itibaren haftada beş gün yüz yüze eğitime başladı.

Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, Hürriyet’ten Nuran Çakmakçı’ya konuştu. Sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Öğrenci devamlılığı zorunlu mu?

Yüz yüze eğitime katılım zorunlu olacak. Ancak yönetmelikte tanımlı mazereti olanlar, Sağlık Bakanlığı e-nabız sistemindeki kronik hastalıklar listesinde yer alan hastalığa ait raporu olan öğrenciler ve CovId-19 tanılı veya temaslı olan öğrencilerimiz okula gelmeden EBA-TV ve dijital platformlar üzerinden derslerini takip edebilecekler.

Mazeret kapsamına neler girecek?

Evden çıkması sağlığı açısından risk oluşturan ve buna dair sağlık kurulu raporu bulunan özel eğitim ihtiyacı olan öğrencilere rehberlik ve araştırma merkezlerince alınan ‘evde eğitim’ kararı doğrultusunda ders yılı boyunca il/ilçe milli eğitim müdürlüğünün planlamasıyla evde eğitim hizmeti verilecek ve bu öğrenciler mazeretli sayılacak.

Diğer taraftan Sağlık Bakanlığı e-nabız sistemindeki kronik hastalıklar listesinde yer alan hastalığa ait raporu olan öğrencilerle, Covid-19 hastası ya da temaslısı olduğu için tedavi veya karantina sürecinde olan öğrenciler de mazeretli sayılacak. Bu öğrenciler TRT EBA ve EBA dijital platformu aracılığıyla eğitime evde devam edecek.

Öğrenciler için aşı veya PCR zorunluluğu var mı?

Öğrencilerimiz için aşı veya PCR zorunluluğu yok. Şu anda odağımız öğrencilerimizin temasta olacağı öğretmen ve diğer personelimiz.

Öğretmen ve diğer çalışanlar

Öğretmen ve diğer personelimiz için aşı zorunluluğu yok. Ancak aşı olmayanlar haftada iki kez PCR yaptırmak zorunda.

12 yaş ve üzerine koronavirüs aşı randevusu açıldı

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 12 yaş ve üzerine koronavirüs aşı randevusunun açıldığını duyurdu.

Aşı olabilmek için kronik bir rahatsızlık olup olmadığına da bakılmayacak. Bu yaştaki çocuklar veli onayıyla beraber aşı olabilecek.

Bakan Koca, Bilim Kurulu toplantısının ardından “18 yaş ve üstü üniversite öğrenciler için tanımladık. 15 yaş üstü için tercihe bıraktık. 12 yaş üstü kronik hasta olanlar için ayrıca tanımlama yaptık. 12 yaş üzeri zorunlu değil, tercihe bırakılması gerektiği kanaatindeyiz” açıklamasını yapmıştı.

Aşılama sayısı

5 Eylül saat 19.00 itibariyle birinci doz aşı olanların sayısı 49 milyon 551 bin 529 kişi, ikinci doz aşı olanların sayısı 38 milyon 288 bin 329 kişi ve üçüncü doz aşı olanların sayısı da 8 milyon 922 bin 484 kişi olarak açıklandı.

5 Eylül tarihli verilere göre ise, koronavirüs sebebiyle vefat edenlerin sayısı 269, iyileşen sayısı 24 bin 289 ve test sayısı da 279 bin 63 oldu.

Fukuşima operatörleri radyoaktif suyu boşaltmak için denizaltı tüneli inşa edecek

Japonya’daki Fukuşima Daiichi Nükleer Santrali‘nin operatörleri radyoaktif maddeler içeren bir milyon tondan fazla atık suyunun okyanusa boşaltılması için bir denizaltı tüneli inşa edeceklerini açıkladı.

Santralin işletmecisi TEPCO şirketi, 2022 yazına kadar santralde atık suların depolandığı tankların tamamen dolacağını açıklamış bunun üzerine hükümet biriken atık suyu iki yıl içerisinde okyanusa bırakmaya karar vermişti.

Bir kilometrelik tünel inşa edilecek

TEPCO tarafından yapılan açıklamada, fizibilite çalışmalarını yürüttükten ve yetkililerden onay aldıktan sonra tüneli Mart 2022’ye kadar inşa etmeyi planladıkları belirtildi.

The Guardian’ın haberine göre yaklaşık 2,5 metrelik bir çapa sahip olacak bir kilometrelik tünel vasıtasıyla yaklaşık 1,27 milyon ton arıtılmış atık su tesisteki tanklardan Pasifik’e dökülecek.

Söz konusu atık su 2011 yılında yaşanan tsunami felaketinin ardından zarar gören tesisi soğutmak için kullanılan sudan ve her gün sızan yağmur ve yeraltı suyundan oluşuyor.

Demircan: ALPS arıtma sistemi çalışmıyor

Hükümet, Gelişmiş Sıvı İşleme Sistemleri (ALPS) yoluyla sudaki radyoaktif konsantrasyonları güvenli seviyelere düşürebildiklerinde ısrar ediyor.

Ancak nukleersiz.org Proje Koordinatörü ve Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada atık suyun içinde onlarca radyoaktif izotopun bulunduğunu ve suyu ayrıştırmak için kurulan ALPS arıtma sisteminin çalışmadığının tespit edildiği hatırlatmasında bulunmuştu.

Şu anda tanklarda depolanan suyun yüzde 70’inden fazlası, emisyon konsantrasyon standartlarını tamamen aşan Stronsiyum 90Sezyum 137 ve İyot 129 gibi radyoaktif maddeler içeriyor.

Karar başta Güney Kore olmak üzere komşu ülkeler ve yerel balıkçılık toplulukları tarafından da tepki ile karşılanıyor.

Güney Koreli üniversite öğrencileri Japonya’nın kararını saçlarını kazıtarak protesto etmişti.

Operatörler: Tünel suyun kıyıya akmasını önleyecek

Tesisin yetkililerinden Akira Ono, çarşamba günü yaptığı açıklamada, suyun bir tünelden serbest bırakılmasının suyun kıyıya geri akmasını önlemeye yardımcı olacağını söyledi.

Ono gazetecilere verdiği demeçte, “Balıkçılık ve diğer sektörlerde yer alan kişilerin endişelerini giderebilmek için güvenlik politikalarımızı ve itibarın zedelenmesine karşı aldığımız önlemleri ayrıntılı olarak açıklayacağız” dedi.

TEPCO tarafından yapılan açıklamada, tahliyeyle ilgili itibar kaybı için tazminat ödemeye hazır oldukları belirtildi. Ayrıca Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından boşaltımın güvenliğine ilişkin teftişleri kabul edecekleri belirtildi. UAEA halihazırda Japonya’nın kararını memnuniyetle karşıladığını ve teknik destek sunacağını söylemişti.

İmza kampanyası

TEPCO biriktirdiği yüz binlerce ton radyoaktif suyu, ne yapacağını bilemediği için daha önce de balıkçıların iznini alarak denize boşaltılması için girişimlerde bulunmuştu. Fukushima balıkçılık birlikleri, okyanus deşarjına şiddetle karşı çıkıyor. Onlar için balıkçılık endüstrisine yönelik bu tehdit bir ölüm kalım meselesi.

TEPCO’ya engel olmak için dünya çapında başlatılmış bir imza kampanyası da bulunuyor. İsteyenler kampanyaya buradaki adres üzerinden dahil olabiliyor.

 

 

Okullar açıldı, İstanbul’da trafik felç oldu

Okullarda yüz yüze eğitimin başlamasıyla birlikte İstanbul‘da trafik yoğunluğu oluştu.

İlde yer yer yağışların yaşanmasıyla da özellikle Boğaziçi Köprüsü üzerindeki her iki istikamette trafik neredeyse durma noktasına geldi.

Saat 08.40 sıralarında kentte trafiğin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin trafik yoğunluk haritasına göre, yüzde 63 olduğu kaydedildi.

Metrobüs seferleri artırıldı

Avcılar E-5 karayolunda da trafik yer yer durma noktasına gelirken, Küçükçekmece istikametinde okul servisi ve otobüsler uzun kuyruklar oluşturdu.

Toplu taşıma araçlarının ilk gün saat 14.00’e kadar ücretsiz olması da trafik yoğunluğunu azaltmaya yetmedi. Metrobüs seferleri artırılmasına rağmen, bazı duraklarda yığılmalar oluştu. Özellikle Avcılar’daki Merkez Üniversite Kampüsü durağında yolcular araçlara binmekte zorlandı.

Okullar açıldı: Koronavirüs vakası çıkması durumunda neler yapılacak?

Bugün itibariyle okul öncesi ilk ve orta dereceli okullardaki yaklaşık 18 milyon öğrenci yüz yüze eğitim için okullarına geri döndü.

Okulların açılmasıyla birlikte de Milli Eğitim Bakanlığı, (MEB) ve Sağlık Bakanlığı tarafından ortaklaşa hazırlanan “Okullarda COVID-19 Pozitif Vaka Çıkması Durumunda Yapılması Gereken Uygulamalar Rehberi” isimli bir rehber yayımlandı.

Bu rehbere göre, bir sınıftaki öğrencilerden herhangi birine koronavirüs tanısı konulması durumunda öğrencilerin ve öğretmenlerin sağlık durumu izlenmeye alınacak, ancak okula gitmeye devam edecekler.

Rehberde yer alan detaylar

  • Hazırlanan rehberde paylaşılan bilgilere göre, pozitif vaka çıkan sınıfta görev alan öğretmenler ve o sınıfın diğer öğrencilerin okul girişinde 14 gün boyunca günde en az iki defa semptom sorgulaması yapılarak ateş ölçümleri gerçekleştirilecek ve kayıt altına alınacak. Bu sınıftaki çocukların teneffüs saatinin diğer sınıflardan farklılaştırılması sağlanacak.
  • Semptom veya yüksek ateş tespit edilen kişi veya kişiler, sağlık kuruluşuna yönlendirilecek. Sağlık kuruluşunun değerlendirmesine göre herhangi bir semptom göstermeyen öğrenci ya da öğretmen okula devam edecek, aksi durumda ise vaka olarak kabul edilecek.
  • Öğrencinin pozitif vaka çıkması durumunda aynı sınıfta 10 gün içinde ikinci kez vaka çıktığı için sınıf öğrencilerinin tamamı, yakın temaslı olarak kabul edilecek. Bu öğrenciler, eve gönderilecek ve 14 gün boyunca temaslı takibine alınacak.
  • Servislerde öğrencilerden birinde Covid-19 pozitif vaka saptanması durumunda öğrenciler temaslı kabul edilecek ve kuralına uygun maske takmak koşuluyla okula devam edecekler. Bu durumda, servis şoförü ve rehber personel temaslı kabul edilecek ve kuralına uygun maske takmak koşuluyla çalışmaya devam edecekler.

Öğretmenin salgına yakalanması durumunda yapılacaklar

Öğretmenlerin koronavirüse yakalanması durumunda ise izlenecek yol şöyle belirlendi:

  • Öğretmenin okul dışında riskli bir teması yoksa ilk pozitif vaka çıkan sınıftaki tüm öğrenciler yakın temaslı kabul edilecek. Bu öğrenciler eve gönderilecek ve 14 gün boyunca temaslı takibine alınacak.
  • Ayrıca bu durumda okulda tüm öğretmenler, temaslı kabul edilecek ve maske takmak koşuluyla okula devam edecekler. Temaslı öğretmenlerin okul tarafından 14 gün boyunca en az 2 ders saati arayla günde iki kez semptom sorgulaması yapılarak ateş ölçümleri gerçekleştirilecek ve bunlar kayıt altına alınacak.
  • Semptom belirten veya yüksek ateşi tespit edilen öğretmen, sağlık kuruluşuna yönlendirilecek; sağlık kuruluşunun değerlendirmesine göre okula devam edecek veya vaka olarak kabul edilecek.
  • Öğretmenin okul dışında riskli bir teması olması durumunda ise diğer öğretmenler ve ilk vaka çıkan sınıftaki öğrenciler temaslı kabul edilecek, okul tarafından 14 gün boyunca en az 2 ders saat arayla günde iki kez semptom sorgulaması yapılarak ateş ölçümleri gerçekleştirilecek ve bunlar kayıt altına alınacak. Semptom belirten veya yüksek ateş tespit edilen kişiler, sağlık kuruluşuna yönlendirilecek. Sağlık kuruluşunun değerlendirmesine göre kişiler, okula devam edecek veya vaka olarak kabul edilecek.
  • Öğrenciler temaslı kabul edilecek ve kuralına uygun maske takmak koşuluyla okula devam edecek. Diğer öğretmenler temaslı kabul edilip maske ile çalışmaya devam edecek.

Okul öncesi ve kreşlerde yapılacaklar

Okul öncesi ve kreşlerde pozitif vaka çıkması durumunda yapılacaklar ise şu şekilde listelendi:

  • Covid-19 döneminde yapılan temizliğe ek olarak Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi’nin “Covid-19 kapsamında okullarda alınması gereken önlemler” başlığı altındaki bilgilere göre temizlik yapılacak.
  • Covid-19 tespit edilen öğretmen ve öğrenci, Covid-19 Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi’ne göre izole edilerek tedavi edilecek. Öğretmen veya öğrencinin ailesinde pozitif bir vaka tespit edildiğinde vakanın tespit edildiği ailedeki öğretmen veya öğrenci yakın temaslı kabul edilecek.
  • Okul öncesinde pozitif vaka çıkması durumunda tüm sınıf, yakın temaslı kabul edilecek. Bu sınıftaki tüm öğrenciler, yakın temaslı kabul edilerek eve gönderilecek ve 14 gün boyunca temaslı takibine alınacak.
  • Kreşlerde de öğretmen veya öğrencilerden birinin okula pozitif olduğu halde gelmesi durumunda bu sınıftaki öğrencilerin hepsi, yakın temaslı olarak kabul edilerek eve gönderilecek ve 14 gün boyunca temaslı olarak takip edilecek.

Temaslı ve yakın temaslı takibi

Ayrıca, rehberde temaslı kabul edilenler ve yakın temaslı kabul edilenlerle ilgili yapılacaklar şöyle sıralandı:

  • Öğretmenler ve öğretmenin derse girdiği sınıftaki öğrencilerin okul tarafından 14 gün boyunca en az 2 ders saati arayla günde iki kez semptom sorgulaması yapılarak ateş ölçümleri gerçekleştirilecek ve bunlar, kayıt altına alınacak. Semptom belirten veya yüksek ateşi tespit edilenler, sağlık kuruluşuna yönlendirilecek. Sağlık kuruluşunun değerlendirmesine göre bu kişiler, okula devam edecek veya vaka olarak kabul edilecek.
  • Aynı sınıfta eş zamanlı (10 gün içerisinde) birden fazla vaka çıkması durumunda sınıftaki tüm öğrenciler, yakın temaslı olarak kabul edilecek. Bu öğrenciler, eve gönderilecek ve 14 gün boyunca temaslı takibine alınacak.

MEB, okullara ödenek yolladı

Öte yandan, MEB tarafından yaklaşık 58 bin okula Kovid-19 tedbirleri kapsamında maske, dezenfektan ve temizlik ihtiyaçlarıyla ilgili 650 milyon lira ödenek gönderildi, 113 bin temizlik personeli görevlendirildi.

Bunların yanında, Bakanlık bünyesinde kurulan yeni elektronik takip sistemi tüm süreçler anlık olarak takip edilecek. Öğrenci ve personelin hasta, temaslı veya risk durumları Milli Eğitim Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı arasındaki veri entegrasyonu ile izlenecek ve okullara gerekli bildirim yapılacak. Öğretmen ve okul çalışanlarının aşı olmamaları durumunda haftada iki kez PCR testi ile taranmaları istenecek.
Okul içerisinde, ortak alanlarda, sınıflarda, öğretmen odalarındaki maske atık kutularının günlük boşaltılması sağlanacak. Tüm okullarda yeterli sayıda maske Milli Eğitim Bakanlığı tarafından temin edilecek.

Okulun rutin temizliğinin sıklaştırılması, çocukların, öğretmenlerin ve diğer okul çalışanlarının el hijyeni için su ve sabun ile el yıkama olanakları sağlanacak. Ayrıca okullardaki ortak alanlara uygun sayıda el antiseptikleri de konuldu.

Okul bahçesinde ve çevresinde öğrencilerin, öğretmenlerin, diğer çalışanların kalabalık gruplar oluşturmaması, sosyal mesafeye dikkat edilmesi, teneffüs saatlerinin farklı zamanlarda düzenlenmesi, sınıf içerisinde öğrencilerin oturma düzeninin yüzleri aynı yöne dönük olacak şekilde oluşturulması sağlanacak. Bunun yanında, yüksek sesle yapılan egzersizler, açık alanda ve öğrenciler arasında tercihen en az 2 metre mesafe bırakılarak sürdürülecek. Beslenme saatleri mümkün olduğunca farklı zamanlara yayılarak ve Kovid-19 tedbirleri alınarak yürütülecek.

Salgın döneminde veli ve ziyaretçilerin mümkün olduğunca okul bahçesi de dahil okul içerisine girişlerine izin verilmeyecek.

Zorunlu durumlarda ziyaretçilerin okul bahçesi girişi, bahçenin olmadığı durumlarda da en dış noktadan itibaren girişleri sırasında maske takmaları sağlanacak. Ziyaretçilerin okul içine alınması gerektiğinde ise HES kodu kontrolü yapılacak.

Müsilajın vurduğu Marmara’da av yasağı kalktı ama tehlike geçmiş değil

Dosya Haber: Nazlı Eda PİYADE

*

1 Eylül’de balık avı yasağının kalkmasıyla birlikte gözler balıkçı tezgahlarına çevrildi. Marmara Denizi’ni etkisi altına alan müsilajın yüzeyden temizlenmesi de soru işaretleri ve kaygıları gidermedi.  Müsilaj, Marmara Denizi’nden tamamen temizlendi mi? Müsilaja maruz kalan balıkların tüketimi sakıncalı mı? Balıkçılığı ve denizleri bekleyen tehlikeler neler?

17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Deniz Bilimleri Mühendisliği Bölümü’nden Prof.Dr. Mustafa Sarı, İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Saadet Karakulak ve İstanbul Balık Üreticileri Ürünleri Kooperatifi Başkanı İlyas Torlak sorularımızı yanıtladı.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, müsilaj sorununa ilişkin 22 maddelik bir Marmara Denizi Koruma Eylem Planı oluşturup, müsilajın kıyılardan temizlendiğini açıklasa da uzmanlar  ‘tehlikenin devam ettiği’ konusunda uyarılarda bulunuyor. Balıkçılar ise bir program ve planlama oluşturulmamasından şikâyet ediyor.

Sarı: Yüzey temizlendi, dipteki etkileri devam ediyor 

Müsilajın son durumuna ilişkin Yeşil Gazete’ye bilgi veren Prof.Dr. Mustafa Sarı 17 Ağustos tarihi itibariyle müsilajın su kolonunda görünmez hale geçtiğini söylerken, “Marmara Denizi’nde gönüllü bir ekiple yaptığımız dalışlarda, az akıntılı dip bölgelerde müsilajı görmeye devam ediyoruz. Ne yazık ki dipteki etkileri giderilmiş değil” diyor.

Dipteki bu müsilaja müdahale etme şansının bulunmadığını belirten Prof. Dr. Sarı, “Müsilajın olmamasını istiyorsak, Marmara Denizi’ni 40 yıldır kirletmemeliydik” şeklinde konuşuyor.

Prof. Mustafa Sarı.

Prof. Sarı, suyun yalnızca hidrolik bir güç olmadığını, içerisinde binlerce canlı yaşadığını ve bu nedenle müdahale ederken dikkatli olunmasını gerektiğini ve hatta en doğru yöntemin müdahale etmemek olduğunu söylerken, büyük kütlelerde müsilajın dipte, parçalanıp ayrışmasının da zor olacağını vurguluyor.

‘Zarar kaçınılmaz, olumsuz etkilerini göreceğiz’ 

Marmara Denizi’ndeki balıkların müsilaja adapte olduğunu söyleyen Sarı, son durumu da şöyle anlatıyor:

“Yüzeye ilk çıktığında oksijensizliğe neden olarak binlerce balığın ölümüne neden olan müsilaj, aynı zamanda dipte yaşayan hareketsiz süngerleri, pinaları, istiridyeleri ve mercanları da öldürdü. Balıklar ise yaşadıkları ilk şokun ardından müsilaja adapte oldu. Yine de balıkların yumurtalarını bıraktıkları dönemde müsilajın yoğun olması nedeniyle bu yumurtaların ciddi hasar gördüğünü düşünüyoruz. Zarar kaçınılmaz, önümüzdeki birkaç yıl içerisinde müsilajın balıkçılıktaki olumsuz etkilerini göreceğiz.”

Prof. Dr. Sarı, müsilajın deniz ekosistemine verdiği zarara ilişkin çalışmaların sürdüğünü ve bu çalışmaların sonuçlarını beklediklerini eklerken şunu da belirtiyor: “Üç hafta önce Tarım ve Orman Bakanlığı’nın izniyle yaptığımız çalışmada, ağın torbasının tamamen müsilajla kaplı olduğunu gördük.”

Çözüm sürdürülebilir balıkçılık 

1 Eylül itibariyle sona eren av yasağına da değinen Prof. Dr. Sarı, çözümün yasağın uzatılmasında değil, ‘sürdürülebilir balıkçılık’ta  olduğuna işaret ediyor.

Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı’nda ekosistem odaklı balıkçılığa geçilmesine ilişkin maddenin bulunduğunu belirten Prof. Dr. Sarı, “Bu eylemde bir ilerleme kaydedemedik. Yalnızca hamsi, sardalya ve istavritin dökme olarak balık unu fabrikalarına satılmasına yasak getirildi. Bu iyi bir gelişme olsa da yeterli değil” derken,  atılması gereken adımları ve henüz yapılmayanları da şöyle anlatıyor:

“Bir koridor olan Marmara Denizi’nde balıklar Karadeniz ve Ege Denizi arasında geçit yapar. Bu koridorun iki kapısı; İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı’dır. Eğer balık çoğalsın istiyorsak bu kapıları ‘açık’  tutmamız gerekir. Yani; boğazlardaki balıkçılığı sürdürülebilir balıkçılık prensipleriyle yeniden değerlendirmek gerekiyor. Ancak biz bunu yapmadık. Balıkların rahatça üreyip,  büyüyebileceği koruma alanları oluşturmamız, bu alanları avcılığa kapatmamız ve buradaki balıkların tüm Marmara’ya dağılmasının sağlanması gerekiyor. Bunu da yapmadık.

Öte yandan 1380 Sayılı Su Ürünleri Kanunu, Marmara’da trol avcılığını yasakladı. Ancak karides avcılığında kullanılan ‘algarna’ ağlarıyla ile avlanmak serbest. Algarna ağı da bir çeşit trol ağıdır. Bunu kullanmak zorunda mıyız? Tüm bu konularda adım atarsak Marmara’da sürdürebilir balıkçılık için adım atmış olacağız. Bunun için de ilgili bakanlıkları daha cesur ve daha proaktif kararlar almaya davet ediyoruz.”

‘Gereken adımlar atılmazsa, müsilajı tekrar görürüz’

“Bir taraftan denizi kirletmeye bir taraftan da dibini kazmaya devam ediyoruz” diyen Prof. Dr. Sarı, av sezonunun başlamasıyla gözlerin yeniden balık avına çevrildiğini ancak balıkçılığın müsilajın tek sorumlusu olmadığını vurguluyor: “Müsilajsa bir sonuçsa, bu sonucu doğuran nedenlerin ortadan kaldırılması gerekiyor. Müsilajın ortadan kaldırılması için de esas yapılması gereken, evsel, endüstriyel, tarımsal ve denizcilikten kaynaklanan atıkların kaldırılmasıdır.”

Sözkonusu atıkların halen hiçbir işlem görmeden Marmara Denizi’ne gönderilmeye devam edildiğinin altını çizen Prof. Dr. Sarı, uyarısını şöyle devam ettiriyor:

“Şu an yüzeyde müsilajı görmüyoruz. Ancak, atılması gereken adımlar atılmadan devam ederse kasım ayında müsilajın yeniden yükseldiğini görebiliriz.  Ekolojik faturasının ne kadar yüksek olduğunu bu sene gördüğümüz müsilajın, ekonomik faturasının da yüksek olduğunu zamanla anlayacağız.  Bu ağır sonuçları görmemek için 22 maddelik Marmara Denizi Koruma Eylem Planı’nın amasız, fakatsız, eksiksiz uygulanması gerekiyor.”

Yurttaşların balık tüketimindeki kaygılarına ilişkin değerlendirmelerini sorduğumuz Prof. Dr. Sarı, bu kaygının aslında balık tüketiminin arttığına işaret ettiğini belirterek bunu memnuniyetle karşıladığını söylüyor.

Kaygılara ilişkinse, “Yurttaşlar, uzmanlığı kendinden menkul, ‘Bugün de balık tüketimiyle konuşayım’ diyen yerbilimci, gökbilimci gibi çok çeşitli dallardan insanların sözüne itibar etmesinler. İtibar edilmesi gereken açıklamalar; yetkililerin açıklamalarıdır” uyarısında bulunuyor.

Şu ana kadar, bakanlığın denizden aldığı örneklerde negatif bir sonuç elde edildiğine ilişkin bir açıklamasının bulunmadığını hatırlatan Prof. Dr. Sarı, “Yurttaşlar, böyle bir açıklama gelmediği sürece; normal şartlarda balığı tüketirken nelere dikkat ediliyorsa, aynı hassasiyetlerle balık tüketebilirler” diyor.

Prof. Saadet Karakulak.

Karakulak: Mercanların yarısı öldü, deniz çayırları etkilendi

İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Saadet Karakulak da yüzeydeki müsilaj temizlenmiş olsa da diplerde görülmeye devam ettiğini vurgulayarak sürece ilişkin şöyle bilgi veriyor:

“Balıkların üremesi için önemli olan kıyısal alanlara etki eden müsilajın etkilerine ilişkin bilimsel çalışmalar yeni başladı. TÜBİTAK’ın desteklediği 37 proje, dokuz ay boyunca her yönüyle müsilajı çalışacak. Müsilaja neden olan etmenler, müsilajdan etkilenen canlı grupları ve etkilenen canlı grupları için rehabilitasyon bölgeleri dokuz ay sonra bu çalışmalar ışığında belirlenecek. Müsilajın yoğun olduğu yaz dönemi, balıkların üreme dönemiydi. Yumurtadan çıkan balıkların ne kadarının yaşayabildiği, kıyısal alanlardaki balık ölümlerinin ne düzeyde olduğunu da önümüzdeki dönem daha net görebileceğiz. Bu seneki balıkçılık sezonu da bize belli veriler sağlayacak. ”

Müsilaj nedeniyle Marmara Denizi’ndeki mercanlarının yarısının öldüğünü, deniz çayırlarının etkilendiğini ve biyoçeşitliliğin zarar gördüğünün altını çizen Prof. Dr Karakulak, balıkların hızlı hareket etme kabiliyetleri olduğunu hatırlatarak şunları söylüyor:

“Balıklar, hızlı hareket etme kabiliyetleri sayesinde olumsuz bölgeyi terk edip göç yapma eğilimindedir. Ancak dipte yaşayan balıklar, hareket edemeyen canlılar için bu geçerli değil.”

‘Müsilaj hiç olmamış gibi sezon açıldı’ 

Prof. Dr. Karakulak, yaşanan bu olumsuz dönemin ardından belli önlemlerin alınmasını beklediklerini ancak bunların gerektiği şekilde yerine getirilmediğini vurguluyor. “Doğa bize bir uyarı yaptı, bizse maalesef bu uyarıyı dikkate almadık” diyen Prof. Dr. Karakulak da ‘ekosistem temelli balıkçılık’ yönetiminin önemine değiniyor:

“Av yasağı uzatılmasa dâhi bakanlığın avcılığı sınırlandırmasını beklerdim. Küçük ölçekli balıkçıları Karadeniz ve Ege’ye kaydırmak mümkün olmasa da endüstriyel balıkçılar farklı denizlere yönlendirilebilir ve balıkçı filosunun yarı yarıya avcılık yapması sağlanabilirdi. Maalesef av miktarlarında bir sınırlama yapılmadı. Müsilaj hiç olmamış gibi balıkçılık sezonu açıldı”

Prof. Dr. Karakulak, ‘ekosistem temelli balıkçılık’ yönetimini de; hem ekosistemin hem de balıkçıların sosyoekonomik durumunun gözetildiği yeni bir yönetim modeli olarak açıklıyor ve “Maalesef bu yönteme geçilmedi” ifadelerini kullanıyor.

‘Azot ve fosfat yükü azaltılmadıkça tehlike geçmiş değil’

“Tehlike geçmiş değil” uyarısında bulunan Prof. Dr. Karakulak, atık yönetimine ve azot-fosfat yükündeki azalmaya dikkat çekiyor. Kış döneminin soğuk geçmesi durumunda müsilajın görülmeyeceğini ancak sıcaklığın artması durumunda müsilaj için uygun ortam oluşacağını vurgulayan Prof. Dr. Karakulak, şunları anlatıyor:

“Sudaki azot ve fosfat miktarı azaltılmadığı sürece sıcaklığın artmasıyla birlikte fitoplanktonların yine çoğalma yapacağını göreceğiz. İleri biyolojik arıtma sistemlerine geçilmediği sürece müsilajı yaşamaya devam edeceğiz.  Yani bizim ileriye yönelik kısa, orta ve uzun vadeli planlama yapılması gerekiyor.”

Müsilajla mücadele atılacak en önemli ve ilk adımın denizlere atık bırakmamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Karakulak, “Biz bu atıkları azaltmak için hiçbir şey yapmadık. Bakanlık, denetimleri artırdığını söylüyor ancak Ergene’den Tekirdağ’dan derin deşarj altında atıkların verildiğini, bu derin deşarjlarda hiçbir biyolojik arıtmanın olmadığını, yalnızca ön arıtma yapılarak denize atıldığını biliyoruz” diyor.

Müsilajın gündeme gelmesiyle birlikte yoğun olarak balıkçılık üzerine konuşulduğunu, ancak müsilajı tetikleyen atık yönetimine dair hiçbir adım atılmadığını vurgulayan Karakulak, balıkçılık faaliyetlerinin azaltılması ya da durdurulması yönünde adım atılması yönündeki talepleri ise, “Faaliyetlerini durduran balıkçının ekonomik olarak mağduriyeti giderilmezse yasa dışı balıkçılık başlar” sözleriyle değerlendiriyor.

Prof. Dr. Karakulak, gıda güvenliği açısından balık tüketimine ilişkinse Tarım ve Orman Bakanlığı’nın her hafta yaptığı çalışmaların sonuçlarını sitelerinde yayınladığını ve şu ana kadar tehlikeli bir sonuçla karşılaşılmadığını belirtiliyor.

Torlak: 27 yıl boyunca söyledik, kimse umursamadı 

İstanbul Balık Üreticileri Ürünleri Kooperatifi Başkanı İlyas Torlak ise sözlerine bir hatırlatmayla başlıyor:

“Müsilaj ilk kez bu yıl ortaya çıkmadı. Biz balıkçılar ilk kez 1994 yılının Şubat ayında müsilajla tanıştık. Yüzeyde görünmese dahi ağlarımızı denizden alamadığımızda müsilajı gördük. 27 sene boyunca söyledik, ‘Biz mahvoluyoruz’ dedik, ancak kimse bizi umursamadı. Bu sene gündem oldu çünkü ilk kez suyun yüzeyinde göründü.”

İlyas Torlak.

Bu sözlerinin ardından Türkiye’de balıkçılık sezonunun nasıl geçeceğine dair bir öngörüde bulunmanın imkansız olduğunu söyleyen Torlak, “Çünkü balıkçılık politikası, kota, stok tespiti yok. Bu yüzden kara bahta açılıyoruz denize” diyor.

Torlak, her yıl gündeme gelen ‘yasa dışı ya da aşırı avcılık’ sorununun temelini de Türkiye’nin balıkçılık politikası olmamasına bağlıyor:

“Balıkçılar, yaklaşık dört ay boyunca sezona hazırlanıyor. Şimdi artan maliyetlerle birlikte hazırlık yapmak da daha pahalı hale geliyor. Bu büyük külfetin altına da gözü kapalı giriliyor. ‘Gözü kapalı’ ne demek? Örneğin Norveç’ten 30 yıldır uskumru ithal ediliyor. Hiçbir sene ‘Bu sene ithal edilecek mi?’ diye sorulmuyor. Çünkü bir sistem oturtulmuş. Bizim balıkçılığımızsa sistemsiz.

Bunca masrafı yapan bir kişi ne olursa olsun o masrafı çıkartmaya çalışıyor. Balıkçıların önüne bir sistem, bir program konmadığı sürece bu sorun devam edecektir. Devletin bir politikası olsa, ölçülü avcılık ya da kota sistemi getirilse tüm balıkçılar bu sistem içerisinde çalışmak durumunda kalır.”

‘Türkiye’de kapasitenin üzerinde avcılık yapılıyor’

Türkiye balıkçılığının kapasitesinin 100 kat üzerinde olduğunu söyleyen Torlak “Bu deniz artık bu insanlara yetmeyeceğinin sinyallerini veriyor” diyerek de uyarıda bulunuyor. Daha önceleri denizdeki kapasitenin bir kısmının avlandığını şimdiyse kapasitesinin neredeyse tamamının yok edildiğini belirten Torlak, balık boylarıyla ilgili şikâyetleri de, “Bu balıklar büyüyemiyor, çünkü denizde ne bulunsa tutuluyor” şeklinde yorumluyor. Torlak, yavru balık sorunu için çözümü de gösteriyor: Seçici ağ kuralı! Torlak, “Geçtiğimiz günlerde balık halinde 2 ton balığa el konuldu. Devlet, balık halini basacağı enerjiyi sisteme harcamalı” diyor.

‘Balık yetiştiriciliğinin ceremesini çekeceğiz’

Torlak, müsilajın gündemde büyük yer kaplamasını haklı bulmakla beraber balıkçılığı bekleyen başka bir tehlikeye dikkat çekiyor: “Balık yetiştiriciliği”

Başta hamsi olmak üzere kimi balıkların işlenerek fabrikalarda balık yemi olarak kullanıldığını belirten Torlak, “Bu asla olmamalı. Denizin içinden çıkarılan balık yem yapılırsa bu deniz içerisindeki ekosistemi bozar. Alternatif yem bulunması gerekiyor” diyor.

Torlak, 20 yıl önce 20 bin ton olan yetiştiriciliğin bugün 350 bin tonlara kadar çıktığını belirterek, “Bunun sonu kötüdür. Bunun ceremesini de çekeceğiz. Biz ne kadar anlatırsak dinletemiyoruz; çünkü burada ihracat girdisi var ve bu devlete cazip geliyor. Halkın bir sonraki sene bu balığı yiyip yiyememesi umurunda değil” şeklinde konuşuyor.

Balık yetiştiriciliğinin Türkiye balıkçılığının sonunu getirecek esas tehlike olduğunu vurgulayan Torlak, yapılması gerekenleri de şöyle sıralıyor: “İç denizlerdeki filo boyunun kontrol edilmesi, kontrollü avcılık, kota sistemi, balıkçılık politikası.”

Balık tezgahlarında son durum: 1 kg Hamsi 40 TL 

Görüşmelerimizin ardından ziyaret ettiğimiz Sarıyer balıkçı tezgahları ise dertli olduklarını söylüyor.

Çupranın kilosunun 70 TL, levreğin 85 TL, hamsinin 40 TL olduğu tezgahlardaki balıkçılar, “Tezgaha gelen giden yok. Oturmakta ustalaştık” diyerek sitemlerini dile getiriyor.

Akşehir Gölü kurudu: Gölün ortasında araçla gezmek mümkün

Konya ve Afyonkarahisar sınırları içinde yer alan, geçmiş yıllarda onlarca balık türüne ev sahipliği yapan ve çevresindeki köylerdeki insanların geçim kaynağı olan Akşehir Gölü, bilinçsiz tarımsal sulama ve insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle tamamen kurudu.

Kuruyan gölde otomobille uçtan uca gezilebilirken, köylülerin bazıları büyükbaş hayvanlarını otlatıyor.

‘En önemli su kaynaklarından biriydi’

Konya Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölüm Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahir Nalbantçılar Akşehir Gölü’nün İç Anadolu ve Türkiye’nin en önemli su kaynaklarından biri olduğunu söyledi.

Ancak daha önce 5-6 metre su seviyesi bulunan gölün ortasında çatlamış toprak örtüsünün bulunduğunu belirten Nalbantçılar, “Bir zamanlar burada 5-6 metre su seviyesine sahip Akşehir Gölü’nün orta noktasında bugün yaya olarak dolaşabilecek, arabayla geçilebilecek durumla karşı karşıyayız” dedi.

‘Yüzlerce balıkçı işsiz kaldı’

Yaklaşık 500 kilometrekarelik alana sahip Akşehir Gölü‘nün hem biyosisteme hem ticarete fayda sağlayan, ayrıca pek çok bitki ve hayvan türüne destek veren bir su kütlesi olduğunu söyleyen Nalbantçılar şunları söyledi:

”Maalesef en derin noktasında, çatlamış toprakların üzerinde dolaşır hala gelmiş ve bugün itibarıyla da yüzlerce balıkçı işsiz kalmış ve sadece gölün belirli noktalarından çıkan otları yiyen hayvanlarla bugün bu fotoğrafla karşı karşıyayız.”

İklim değişikliği etkisi

Akşehir Gölü’nden geçmiş yıllarda da bu derece kuruyup tekrar su seviyesinin yükseldiğini hatırlatan Nalbantçılar, iklim değişikliğinin izini bu burada da tespit ettiklerini ifade etti.

Yüzeysel suların desteğiyle ve yağışla beslenen gölün başka bir su kaynağından ihtiyacı olan suyu alabilmesinin mümkün olmadığını belirten Nalbantçılar, iklim değişikliğinin yanı sıra sulama amaçla yapılan göletlerin, önemli derelerin önüne kurulan setlerin, tarımsal faaliyetleri destek amacıyla yapılanların bu göle gelen kılcal damarları da kuruttuğunu hatırlattı.

‘Derin sondajlar yapılıyordu’

Akşehir Gölü’nün çevresindeki tarlalarda derin sondajların yapıldığına ve yer altı sularının da giderek daha derinden çıkarılmaya başladığını söyleyen Nalbantçılar, DHA’ya yaptığı açıklamada buradaki suların da azalmasıyla gölün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını belirtti.

Bölgede yaşayan köylülerin aktardıklarına göre, mayıs ayına kadar görülen 1-2 santimetrelik su seviyesi haziran ayıyla beraber daha fazla çekilip gölün üzerinde arabayla gezilir hale getirdi.

‘Vahşi sulama sonlandırılmalı’

Jeolojik tarihte Konya Gölü‘nde olduğu gibi Akşehir Gölü’nün bulunduğu alana da binalar yapılabileceğini ifade eden Nalbantçılar, “Şu an bizler Konya Gölü üzerinde evlerimizi yapıp oturmaktayız. Benzer bir fotoğrafı, bugün Akşehir Gölü içinde düşünmemiz mümkün olacaktır” dedi.

Gölün kurtulması için önlemler alınması gerektiğini belirten Nalbantçılar “Birincisi vahşi olarak yer altından temin ettiğimiz suyu, bugün itibariyle sonlandırdığımız takdirde bile belki onlarca yıl sonra faydasını göreceğimiz bir durum ortaya çıkacaktır. Yüzey suların bu denli önünün tıkandığı ortamdan, onları artık gölü besler hala getirmeliyiz” diye konuştu.