Ana Sayfa Blog Sayfa 1247

Berlin’de kira artışlarına karşı referandum: Halk, kamulaştırma istiyor

Almanya‘nın başkenti Berlin‘de halk dün, parlamento seçimlerinin yanı sıra yüksek kiralara karşı düzenlenen referandum için sandık başına gitti.

Gayrimenkul şirketleri tarafından yönetilen ve kiraya verilen yüz binlerce konutun kamulaştırılması için düzenlenen referandumda halk “evet” dedi.

Referandumun bağlayıcılığı yok

Oy verenlerin yüzde 54,6’sı şehirdeki 240 binden fazla büyük konut bloklarının kamulaştırılmasını istedi.

Berlin’de kiralar, Fransa ve Birleşik Krallık‘ın başkentlerindeki kiralara oranla nispeten daha düşük olsa da halk, 2009-2019 yıllarında fiyatların ikiye katlanması kent sakinlerinde endişe yarattı.

Referandumun herhangi bir bağlayıcılığı yok. Ancak, yeni kurulacak senatodan yeni bir yasa hazırlayarak şehirde 3 binden fazla daireye sahip konut bloklarının kamulaştırılması istenecek. Bu isteğin gerçekleşmesi halinde ise, 240 binden fazla daire bir devlet kurumu tarafından yönetilecek.

Daha önceden kamuya aitti

Konut piyasasının çoğunluğu daha önceden kamuya aitti. Ancak, son dönemdeki neo-liberal politikalarla özel mülk haline geldi.

Artan kiralara karşı bir araya gelen kiracılar, referandum içinde gerekli olan 172 bin imzayı neredeyse ikiye katlayarak konunun sandığa götürülmesinin önünü açtı.

Fotoğraf: Monika Skolimowska/DPA

Referandum kapsamında 240 binden fazla konutun kamulaştırılması talep ediliyor. Bu kapsamda, başta Deutsche Wohnen olmak üzere portföyünde 3 binden fazla konut bulunan emlak şirketleri kamulaştırmanın hedefinde.

Almanya’nın en büyük emlak şirketlerinden Deutsche Wohnen, kenteki 110 binden fazla konutun sahibi durumunda. Bu nedenle kampanya “Deutsche Wohnen’ı Kamulaştır” adını taşıyor.

Türkiye Paris Anlaşması’nda: Şimdi her şey değişiyor, mücadele asıl şimdi başlıyor

Artık bütün tali yorum ve değerlendirmelerin, özel koşulların, ek tartışmalarının, Yeşil İklim Fonu’nun, Türkiye’nin geçmiş iklim müzakerelerinde neler yaptığını veya yapamadığını sayıp dökmenin zamanı geçti. Türkiye, altı yıllık uzun ve gereksiz bir gecikmenin ardından nihayet Paris Anlaşması’na taraf oluyor. Bundan böyle Türkiye’nin iklim politikalarıyla ilgili bildiğimiz her şey değişecek.

Bugüne kadar yapılan eylem planlarının, verilen ulusal katkı beyanlarının, ölçme ve raporlamayla ya da karbon ticaretiyle ilgili projelerin Türkiye’nin iklim politikalarının hazırlık dönemini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bundan böyle her şeyin değişmesi gerekiyor. Bu kararın iklim hareketinin, sivil toplumun ve bağımsız uzmanların yıllardır süren kararlı çabasının ve ısrarının bir sonucu olduğunu da unutmamak gerek. Ama devlet ve akademi için iklim politikaları, sivil toplum ve iklim hareketi için mücadele asıl şimdi başlıyor.

Karaya oturan iklim diplomasisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirerek onaylayacağını açıklaması beklendiği gibi şüpheyle, hatta sinik yorumlarla karşılandı. Bu da doğal. Çünkü Türkiye, yönetme kabiliyetini, inandırıcılığını, hatta kendine güvenini kaybetmiş bir hükümet tarafından yönetiliyor. Hükümetin aldığı kararlar olumlu gelişmelere yol açacak olsa ve iyi haber kategorisinde sayılsa bile demokratik kamuoyunun bu kararları sahiplenmesi mümkün olmuyor. Arkasında başka bir şey aramak, inanmamak, güvenmemek standart tepki haline geldi.

Aynı şey Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olacağını öğrendiğimiz (sürpriz sayılabilecek) haber için de geçerli oldu. Üstelik Türkiye’de hükümetin en azından son 10 yıllık çevre ve ekonomi politikaları bu kararın tam aksi yönünü gösteriyordu. Bu kadar yanlışın arasında doğru bir şey olabilir miydi?

Evet, Türkiye’nin Paris’e taraf olma kararı sadece iyi haber değil, aynı zamanda tarihi bir gelişme. Ancak bu olumlu gelişme hükümetin ne kadar iyi politikalar izlediğini ve başarılı olduğunu göstermiyor. Tam tersine, bu sonuca varılana kadar geçilen yol başlı başına bir başarısızlık hikâyesi. Bu karar Türkiye’nin altı senedir bütün uyarılarımıza rağmen inatla sürdürdüğü yanlış iklim diplomasisinin karaya oturduğu anlamına geliyor.

Türkiye, 1995’ten beri sürdürdüğü, bir dönem haklı yanları olsa da 2015’te kabul edilen Paris Anlaşması’yla birlikte ömrü dolan iddialarını altı  yıl daha sürdürmeye çalışmıştı. Müzakere taktiği, diğer ülkeleri Ek 1’den çıkarılmadığı ve gelişmekte olan bir ülke olarak tanınmadığı sürece Anlaşma’ya taraf olmamakla tehdit etmekti. Müzakerecilerimiz Türkiye’nin “eklerdeki haksız yerinden kaynaklanan sorunu” çözülmediği sürece Paris’e taraf olamayacağını defalarca tekrarladılar ve her COP’ta (BM İklim Konferansları) Türkiye’nin Ek-1’den (gelişmiş ülkeler listesi) silinmesi için resmi talepte bulundular, hatta bu nedenle birkaç kez toplantıları kilitlediler. Son bir-iki yıldır hükümete yakın çevreler el arttırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk kez Nisan ayında ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği çevrimiçi iklim zirvesinde dile getirdiği “Türkiye’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunun neredeyse sıfır olduğu” tezi esas alındı. Konuyla ilgili bürokratlar, hükümete yakın enerji ve iklim uzmanları Paris Anlaşması’nı ve iklim politikalarını küçümseyen mesajlar paylaşmaya özen gösterdiler. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın müellifi olduğu “Paris Anlaşması’na taraf olmanın değil, yapılan yenilenebilir enerji yatırımlarının asıl başarılı iklim politikası olduğu” şeklinde özetlenebilecek “bize özgü yeni hikâye” sürekli tekrarlandı. Hükümetin kararlı olduğuna kamuoyunu ikna etmek için olsa gerek gemileri yakmaya hazır olduğumuz izlenimi verilmeye çalışıldı. İtiraf edeyim ki ben de son bir-iki yıldır artık bu hükümet görevde olduğu sürece Paris’in onaylanmasının hayal olduğuna inanmaya, umudumu kesmeye başlamıştım.

‘Deniz bitti’

Bugün gelinen nokta denizin bittiği anlamına geliyor. Artık bizi Ek-1’den çıkartın ısrarının sonu geldi. Yeşil İklim Fonu’nun zaten bizim için olmadığı, bir inat yüzünden diğer finansman kaynaklarını kaybetme riskinin daha büyük olduğu kavrandı. Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu orta büyüklükteki Avrupa ülkeleriyle aynıyken “neredeyse sıfır” olduğunu iddia etmenin inandırıcı olmadığı, Paris Anlaşması’na taraf olmadan yazılacak “özgün” hikâyelerle küresel ekonominin bir parçası olmayı sürdürmenin imkânsız olduğu kabul edildi. Türkiye’yi giderek yalnızlaştıran iklim diplomasisinden vazgeçildi. Böylece hükümet Türkiye’ye çok değerli altı sene kaybettirdikten sonra nihayet Paris yoluna girdi.

Şimdi bu kararı selamlamak ve önümüze bakmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin sadece iklim ve çevre politikalarını değil ekonomi politikalarını da kökünden değiştirmesi gereken bir döneme giriyoruz. Hatta bu kararın dış politikayla ilgili de beklenmedik sonuçları olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında dile getirdiği üç ipucunu not edelim:

  • 1- Türkiye, Paris Anlaşması’nın hedefinin sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 2- Türkiye, Paris Anlaşması’nı uygulamanın karbon nötr olmak (uzun vadeli net sıfır hedefi almak) olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 3- Karbon nötr olma tarihi olarak 2053 telaffuz edildi. (Bu ilginç tarihin, böyle ilan edilse bile, bu hükümetin ideolojik sembolizmi aşıldıktan sonra 2050 veya 2055 olarak revize edileceğini varsayabiliriz.)

Bu noktada ortada dolaşan 3 milyar dolar hikâyesine de değinmek gerekiyor. Hükümete yakın çevreler tarafından sızdırıldığı belli olan bir kulis bilgisi önceki gün gazetelere yansımıştı. Buna göre hükümetin kimsenin beklemediği bir anda Paris Anlaşması konusunda tavır değiştirmesinin nedeni 3 milyar dolarlık bir dış finansman sözü almış olmasıydı. Bu haber henüz resmi olarak doğrulanmadı, ama hükümetin yıllardır ayak diretmesinin boşuna olmadığı, Batı’dan büyük bir taviz kopardığı mesajının yayılmak istendiği belli oluyor. Oysa bu haber doğru bile olsa ortada yeni bir şey olmadığını iklim politikalarını izleyen herkes biliyor.

2015’te Paris’te zamanın Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Türkiye delegasyonunun Paris Anlaşması’na itiraz etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Türkiye’nin sorununu çözeceğine söz vermişti. Bu kapsamda 2017’de Bonn’da yapılan COP23’ün ardından Almanya’nın kolaylaştırıcılığında iki ülke Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanamaması nedeniyle alacağı iklim finansmanının azalacağı kaygısını gidermek için Dünya Bankası’nın Türkiye’ye uygun şartlarda iklim finansmanı sağlaması formülü üzerine çalışmaya başladılar. Hatta Fransa da Fransız Kalkınma Ajansı üzerinden ekstra bir finansman sağlayacaktı. O zaman telaffuz edilen miktar 3 ila 5 milyar dolar civarındaydı. Uzun süren pazarlıkların ardından 2018’in Eylül ayında Türkiye’nin Dünya Bankası ve iki ülkeyle bir tür mutabakat zaptı imzalayacak noktaya geldiği, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün yaptığı konuşmanın bir benzerini yanına alarak New York’a gittiği söyleniyordu. Ancak söylenene göre mutabakatın Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması şartına bağlanmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı karşı çıktı ve anlaşma son anda bozuldu. Bugün konuşulan 3 milyar dolar, işte o zaman Türkiye’nin reddettiği para olabilir.

Sıra ‘mutlak azaltım’da

Doğruysa, Türkiye’ye bu tür bir finansman sağlanması kötü bir şey de değil. Bu tür finansman kaynakları sonuç olarak ancak karbonsuz bir ekonomiye geçiş yolundaki projelere (yenilenebilir enerji gibi) kullanılabilir. Kömürden çıkış için destek sağlayabilir. Türkiye’nin enerji dönüşümü için bu tür uygun kredilere ihtiyacı da gerçekten var. Ancak üç sene önce anlamsız bir inat yüzünden reddedilen bu paranın bugün (belki Boris Johnson’un araya girmesiyle) tekrar önerilmiş ve hükümetin bu sefer hayır dememiş olması bir diplomatik başarı mıdır? Eğer bu para çok önemli idiyse kaybedilen üç yılın hesabını kim verecek? Bütün bu soruları sormadan ne bu tür bir finansmanı çok önemli bulmak ne de toptan eleştirmek anlamlı olur. Tabii önce gerçekten ortada ne var, bunun resmen açıklanması gerekiyor.

Zaten şu anda asıl sorun bu da değil. Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylama kararı vererek Ek-1 ve mutlak azaltım hedefi korkusundaki endişesinde haksız olduğunu da altı yıl sonra kabul etmiş oldu. Mutlak azaltım yapmadan karbon nötr olamayacağınıza ve 2030’a kadar emisyonlarınızı artırdıktan sonra 23 yılda net sıfıra indirmek çok zor olacağına göre, şimdi Türkiye’nin yenileyeceği Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030’a kadar emisyonlarını mutlak olarak azaltma hedefi koyması gerekiyor. Önemli olan da bu. Artık Türkiye’nin Paris’in tarafı olan bir ülke olarak yeni sorumlulukları olacak.

Peki hükümet Paris’i onaylarız, kağıt üzerinde durumu kurtarırız, ama anlaşmaya uygun bir şey yapmayız, Kanal İstanbul’dan manasız otoyollara ve termik santrallere kadar her şeye bildiğimiz gibi devam ederiz, diyebilir mi? Teorik olarak diyebilir elbette. Paris Anlaşması’nı onaylayıp da uygulamayan ülkelere ambargo falan konmuyor. Ama ben durumun böyle olacağına inanmak istemiyorum. Öyle olacak idiyse neden bu politika değişikliği yapıldı? Üstelik küresel ekonomiyle bağları olan şirket çevrelerinin, ihracatçıların, TÜSİAD’ın, TOBB’un pozisyon değişikliği kağıt üzerindeki bir onayla ilgili değildi. AB’nin Yeşil Mutabakatı’nın oluşturduğu tehdit ciddi. Dünyada kömüre finansman sağlayan ülke kalmadı. Dünyanın kömür kapasitesinin yarısına sahip Çin dahil, dünyada Paris’e taraf olan her ülke eninde sonunda politikalarını değiştirmeye, ekonomisini dönüştürmeye başladı. Türkiye için de böyle olacaktır. Kaldı ki hükümetin Paris’e taraf olsa bile hiçbir şeyi değiştirmeyeceği ihtimalini kaçınılmaz kabul eden bir sinisizmi de apolitik buluyorum. Politik olan yeni durumu veri kabul edip uygulamanın takipçisi olmak, Paris’e uygun, dönüşüm yönündeki politika değişikliğini zorlamaktır.

Paris’i imzalamak bize neye mal olur?

Bu hafta en fazla bu soruya cevap vermek zorunda kaldım: “Paris İklim Anlaşması’nı onaylamak bize neye mal olacak?” Cevabı fazlasıyla basit: “Bunun bedeli yok, ama onaylamasaydık büyük bedeli olacaktı.”

“Peki şimdiye kadar neden bu kadar bekledik?” “Çünkü 2015’te bu konuda yaptığımız hesaplarla bugün teknolojinin geldiği nokta çok farklı, bir de Avrupa Birliği Yeşil Mutabakat kozunu ortaya koyunca ekonomik oyun hızla değişti ve biz de onaylamaya karar verdik.”

2015 Eylül’de iki şeye dayanarak ülke taahhüdümüzü ortaya koyduk: Kömür ve doğal gazdan elektrik üretmek çok pahalı değildir ve gelişmiş ülkeler içine para koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu‘na gerçekten para koyacaklar. Geçen zaman içerisinde bir yandan teknoloji gelişti ve gerek kömür gerekse de doğal gazdan elektrik üretmenin maliyeti artarken güneş ve rüzgardan elektrik üretmek beklenmedik ölçüde ucuzladı. Bu da bize karbondioksit salımlarımızın fazla artmamasını sağlamanın ötesinde gelecekte de fazla artamayacağını gösterdi. Ayrıca enerji ihtiyacındaki büyüme de ekonomik büyümeye paralel olarak çok yüksek olmadı. Böylelikle neredeyse parmağımızı kıpırdatmadan Paris Anlaşması için verdiğimiz ülke taahhüdünü yerine getiren ender ülkelerden biri olduk. Elbette burada, ülke taahhüdümüzün de fazlasıyla zayıf olduğunu söylememiz gerek. 

Türkiye’nin hatalı stratejisi artık işlemiyor

Dünya ülkelerine karşı aslında çok zor durumda kalmıştık. Bir yandan verdiğimiz sözü yerine getirirken diğer yandan bize bu sözü verdiren anlaşmayı da onaylamamak çok makul bir politik yaklaşım olmuyordu. Ama bu anlaşmayı imzalamıyor olmayı da bu anlaşmanın dayandığı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde bize haksızlık yapıldığını söyleyerek örtmeye çalıştık. Bu sözleşmenin imzalandığı 1992 yılında, bizim heyetimiz ısrarla sözleşme kapsamında “gelişmiş ülke” statüsünde bulunmamızı istedi. Diğer ülkelerin bizim heyeti uyarmasına rağmen bu ısrardan vazgeçmeyince Türkiye “gelişmiş ve zengin ülke” olarak sözleşmenin içinde yer aldı. Bu hata fark edildiğinde hemen harekete geçildi ve neredeyse dokuz yıl süren bir çabanın ardından durumumuzu “gelişmiş ama zengin olmayan ülke” şekline çevirmeyi başardık. Yalnız bunu yapabilmek için de sözleşmeye taraf olan tüm ülkeleri ikna etmemiz gerekti. Şimdi ise durumumuzu “gelişmekte olan ülke” şekline çevirmek istiyoruz ve bir kez daha diğer tüm ülkeleri ikna etmemiz gerekiyor, yalnız bu sefer işimiz hiç de kolay değil.

Öncelikle, Türkiye neredeyse tamamı gelişmiş ülkelerden oluşan OECD’nin uzun zamandır üyesi. Doğal olarak da “siz madem gelişmekte olan ülkesiniz, OECD’de ne işiniz var?” sorusuna karşı makul bir cevabımız yok. Makul bir cevap yerine biz de “Meksika da OECD üyesi, ama iklim sözleşmesi bağlamında onlar gelişmekte olan ülke kabul ediliyorlar, bizim farkımız ne?” diye kendimizi savunduğumuzda ikinci probleme takılıyoruz, çünkü “iklim sözleşmesi imzalandığında Meksika ısrarla “ben gelişmiş ülkeyim” demedi, ama Türkiye dedi, dolayısıyla “durumunuz Meksika ile aynı değil” diyorlar. 

Son olarak da sorun aslında en önemli noktaya geliyor. Bizim “gelişmekte olan ülke” olarak kabul edilmek istememizin ardındaki ana neden gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerin içine her yıl 100 milyar dolar koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu’ndan para alabiliyor olmaları. Biz de Yeşil İklim Fonu’ndan para almak istiyoruz ama çerçeve sözleşmeye göre “gelişmiş ülke” sayıldığımızdan böyle bir hakkımız yok.

Şimdi biz çerçeve sözleşmeye taraf olan ve önemli çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerden oluşan gruba “pastadan biz de bir dilim, hem de büyükçe bir dilim istiyoruz” diyoruz. Doğal olarak da diğer ülkeler “olmaz öyle şey” diye bunu görüşmeye bile yanaşmıyorlar.

Sıra net sıfır karbon salımı açıklamasında

Yalnız, ufak bir detay daha var. Gelişmiş ülkelerin içine her yıl 100 milyar dolar koymaya söz verdikleri Yeşil İklim Fonu’nun içinde fazla para yok. Çünkü gelişmiş ülkeler, bu fonun oluşturulduğu 2009 yılından bu yana, bu tür fonlara koydukları paranın amaca aykırı işlere kullanıldığını gördüklerinden artık para koymayı istemiyorlar. Onun yerine parayı doğrudan yapılacak projelere aktarıyorlar. Yani, siz bir rüzgar enerjisi santrali yapmak istiyorsanız bunun için size fon sağlıyorlar ve çoğunlukta da fonu sağlayan ülke kendi firmalarıyla çalışmanızı şart koşarak hem işin doğru yapılmasını hem de kazancın gene kendi ülkesine geri dönmesini amaçlıyor.

Ülkemiz de aslında bu tür fonlardan en fazla faydalanan ülke konumunda. Kısacası, azaltım taahhüdümüzü yerine getiriyoruz, ortada olan paradan zaten en fazla biz yararlanıyoruz ve Yeşil İklim Fonu’nda da para birikeceği yok. Bir de Paris İklim Anlaşmasını onaylamazsak Avrupa Birliği bizden ürün almayı azaltabilir ya da kesebilir. Tüm bunları birleştirdiğimizde, Paris İklim Anlaşması’nı onaylama zamanımız çoktan gelmişti ve Glasgow’daki COP26 öncesi beklenen bu hamleyi yaptık.

Şimdi sıra gene bu anlaşmanın şartlarından olan 2015’te verilmiş olan ülke taahhüdünün iyileştirilmesine geldi. Türkiye bunu da Glasgow’da net sıfır karbon salımı tarihini açıklayarak yerine getirecek. Bundan sonra bizlere düşen de bu taahhütlerin her geçen dönem biraz daha iyileştirilmesini sağlamaktır.

Türkiye’nin dört bir yanındaki aktivistler iklim için tek ses oldu

İklim krizine dikkat çekmek ve karar alıcılardan krize karşı etkili, somut ve acil adımlar talep eden iklim aktivistleri dünya ile eş zamanlı olarak Türkiye’de de 24 Eylül Küresel İklim Grevi’ne katıldı.

İstanbul, Ankara, Bodrum, Çanakkale, Bursa’da yüzlerce iklim aktivisti gençlerin çağrısına yanıt verdi ve bulundukları şehirlerde iklim grevleri düzenledi.

Seğmenler Parkı’nda iklim grevi

Ankara’daki iklim aktivistlerinin buluşma yeri Seğmenler Parkı oldu. İklim aktivistleri, “Ya sıfır karbon ya sıfır gelecek”, “İklim krizi gerçektir”, “İklimi değil sistemi değiştir”, “Ormansızlaşmayı durdur” ve “Hayvancılığı durdur” yazılı dövizler taşıdı.

Ancak iklim grevinin gerçekleştiği parka önce özel güvenlik sonra bekçi daha sonra da polis geldi. Eyleme izin verilmemesi üzerine aktivistler eylemlerini sonlandırmak zorunda kaldı.

https://twitter.com/tnhntrhn09/status/1441439751278575616?s=19

Bursa: Gençlik gelecek istiyor

Nilüfer Gençlik Meclisi ise Bursa’da iklim grevi düzenledi. Basın açıklaması okuyan gençler, iklim krizine karşı hükümetlerden eyleme geçilmesini talep etti.

İklim aktivistleri, “Gençlik gelecek istiyor”, “Geri sayım”, “Bilimin arkasında birleş”, “Yaşamı savun” yazılı dövizler taşıdı. İklim grevi öğrenciler arasında gerçekleştirilen forum ve ileri dönüşüm atölyesi ile devam etti. Atölyede metal kapaklardan rozetler yapıldı.

 

Çanakkale: Kirazlı’yı rehabilite et

Kazdağları Ekoloji Platformu ise Çanakkale’de iklim için grevdeydi. Türkiye’deki artan orman yangınlarının ve sellerin hatırlatıldığı basın açıklamasında “Yaşadığımız ve gelecekte yaşanması öngörülen felaketler ekosistemin ögelerinin birer kaynak veya hammadde olarak görmekten vazgeçmemiz, doğayla uyumlu yaşam biçimlerini benimsememiz için bir uyarıdır” denildi.

Taleplerin dile getirildiği basın açıklamasında “Acilen iklim krizine karşı somut adımlar atılmalı. 350bin ağacıyla orman ekosistemi katledilen Kirazlı rehabilite edilmeli” ifadeleri kullanıldı.

Bodrum’daki greve İkizköy’den destek

Bodrum İklim Acil grubunun düzenlediği Küresel İklim Grevi eyleminde kömür madeni için kesilmek istenen Akbelen Ormanları için uzun süredir mücadele yürüten İkizköylüler de destek verdi.

İkizköy adına konuşan 15 yaşındaki Anıl Işık, “Ben İkizköy’ün Akbelen Ormanlarından geliyorum. Biz Akbelen Ormanının kömür madeni olmaması için mücadele ediyoruz. Kömür yakıldığında çıkan karbon dioksit gazı nedeniyle iklim değişikliğine yol açıyor. Bir de havadaki karbonu tutan ağaçlarımızı, ormanlarımızı kömür madeni yok ederek iklim değişikliğine yol açıyor” dedi.

 

‘Hayvanlarımız ölmeye başladı’

İkizköy’de iklim krizinin etkilerini hissettiklerini anlatan Işık, “Hayvanlarımız ölmeye, ağaçlarımız meyvelerini kesmeye, insanlarımız hastalanmaya ve derelerimiz kurumaya başladığında biz bu değişimi ciddi bir şekilde hissettik ve etkilendik” dedi.

Işık açıklamasının devamında “Geleceğimde doğayla bütün olarak yaşamayı istiyorum.  Bu ekosisteme ayak uydurarak, onun bize değil bizim ona ayak uydurduğumuz bir gelecek istiyorum. Küresel ısıtmanın, iklim değişimlerinin olmadığı, durdurulduğu bir dünya istiyorum. Bu sistemin değişmesi umuduyla sözleri size bırakıyorum. Ne geleceğimizi ne de Akbelen Ormanı’nı vermiyoruz! Herkese teşekkür ederim” ifadelerini kullandı.

‘Doğanın efendisi değil parçasıyız’

Bodrum İklim Acil adına Zeynep Casalini, alandaki çocuklarla iklim ve ormanlar hakkında konuştu. Bodrum TEMA’dan Rana Öztürk, Muğla’da ağustos ayında yaşanan orman yangınlarından etkilenen Mazı köyünde doğanın ve halkın nasıl etkilendiğini anlattı. Öztürk, insanlar olarak artık bencil olabilecek bir durumda olmadığımızın altını çizdi.

TEMA gönüllüsü lise son sınıf öğrencisi Deniz Kazmaz ise “Doğanın tercümana ihtiyacı yoktur. Biz insanlar doğaya nasıl davranırsak, doğada bize öyle davranır. Biz zarar verirsek veya korumazsak o da bize zarar verir ve korumaz. Biz doğanın efendisi değil, parçasıyız” ifadelerini kullandı.

Doğanın yeşili mi doların[1] yeşili mi?

Mesele aslında çok basit bir düzlemde yaşanıyor. O düzlem, tıpkı ortaçağ savaşlarının yaşandığı bir meydan gibi. Karşılıklı iki ordu var. Ordulardan biri ‘dolar’ı her türlü değerin üstünde tutuyor. Sancakları var, flamaları var, gösterişli zırhları ve savaş araç-gereçleri var. Öteki tarafta ise ilk bakışta sönük gözüken, göz alıcı güçleri olmayan, fakat kararlı bir ordu duruyor. Bu tarafın parayla pulla işi yok; yaşamın devamlılığının; ot demeden kuş demeden, insan demeden balık demeden bütün yaşam formlarının ve bu yaşam formları arasındaki hassas dengenin bütün diğer değerlerden üstün olduğunun farkında.

Durumu net tanımlamazsak çözümü de net görmeyiz. Mesele ne inanç ne ideoloji, ne vatan ne de beka meselesi. Mesele apaçık bir şekilde paradan başka hiçbir değer tanımayan bir grubun, yaşamın devamı için korunması kaçınılmaz bütün değerleri yıkıp yakması noktasına çoktan geldi.

Yine Validebağ Korusu

Hem bu köşede hem de tüm yazılı ve görsel medyada yukarıda dediğimin sayısız örneği yığılıp dağlar oluşturdu. Çok değil bundan iki hafta önce, 11 Eylül tarihli yazımı Validebağ Korusu’na ayırmıştım. Aklım sıra korunun geçmişten bugüne gelişimini, sahip olduğu doğal ve kültürel değerleri anlatıp koruda yapılmak istenenleri de özetleyerek, İstanbul gibi bir metropolde mücevher değerinde olan böyle bir alanın ancak çok kapsamlı şekilde hazırlanması gereken ekosistem temelli bir yönetim planıyla geleceğe taşınabileceğini, böyle bir plan olmadan yapılacak her türlü müdahalenin yanlış olacağını anlatmaya çalışmıştım. Üsküdar Belediyesi bir kez olsun bizi şaşırtmaya niyetli olmamalı ki, 21 Eylül günü sabahın çok erken saatlerinde koruya kamyonlar ve iş makineleriyle polis eşliğinde baskın yaparak korunun yollarına kum ve moloz döktü. Bizler o güne Validebağ Korusu’nu, anayasal hak ve sorumluluklarını (madde 56) kullanarak devlete (Üsküdar Belediyesi) karşı korumaya kararlı sivil toplumun feryatları ile uyandık. Bir yandan sosyal medya diğer yandan da sayıları parmakla sayılacak kadar azalmış gerçek basın yayın kuruluşları sayesinde toplumsal tepki bir çığ gibi büyüdü.

Aslında epeydir ayırdında olduğum durum o anda kafamda bütün berraklığıyla şekillendi. Bugün ülkede egemen olan yönetim anlayışına bilimsel gerekçeler sayıp dökerek bir şeyler anlatmaya çalışmanın neredeyse hiçbir anlamı yok. Çünkü bu yönetim anlayışının bilimle, gerçekle, yaşamla ve onun devamlılığı ile hiçbir bağı yok. Onlar için tek bir değerlendirme ölçütü var; yapılacaklardan ya da yapılmayacaklardan kim ne kadar kazanacak yahut kaybedecek? Ormancılıkla ilgili kararlar alınırken de kentsel yeşil alanlarla ilgili kararlar alınırken de, tarımla ilgili kararlar alınırken de eğitimle ilgili kararlar alınırken de bu böyle.

Elbette bu, sözünü ettiğim yönetim anlayışı ile mücadele etmek için bilimden vazgeçmek anlamına gelmez. Tam tersine ona çok daha sıkı sarılma zorunluluğunu ortaya koyar. Kimi zaman rakibin silahı en güçlü mücadele aracı olabilir ama doğayı koruma mücadelesinin odağına parayı koymak yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri olur. Bu mücadelede bilimsel bilginin yanına ekip çalışması, dayanışma, katılımcı ve şeffaf karar alma gibi bazı önemli değerleri kattığımızda sonucun başarılı olmasının önündeki her bir engel ortadan kalkacaktır.

Geleceğe umutla bakmak

Toplumun bir kesimi köy demeden kent demeden, orman demeden dere demeden, tabir uygunsa, bu wild west doğa talanıyla cesurca mücadele ederken bir diğer kesimi de derin bir karamsarlık içerisinde kıvranıyor. Yılgınlık ve umutsuzluk kara bir bulut gibi çöküyor insanların üzerine. Bence kendini karamsarlığa teslim edip görmezden gelmenin yanıltıcı rahatlığına kaptıran kesim yanılıyor. Ben bizleri güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Bu iyimserliğim genelde dünya ama özelde ülkemiz için geçerli. Kabul ediyorum, hem doğal kaynaklarımız hem de sosyal dengelerimiz çok büyük yaralar aldı. Ormanlar, tarım alanları, kentsel yeşil alanlar, otlaklar, denizler… Nereye baksak derin hasar almış bir yapı ile karşı karşıya kalıyoruz.

Diğer yandan toplumsal bütünlük çoktan darmadağın oldu. Ülke bilinçli olarak ikiye bölündü. Parçalardan biri açıkça yok sayılıyor, aşağılanıyor, adaletsizliğe maruz bırakılıyor, ötekileştirilip iteleniyor. Doğru, fakat şunu açıkça görebiliyorum ki diğer parçada da artık büyük bir kargaşa var. Biraz da olsa aklına ve vicdanına kulak verebilenler gerçekleri görmeye çoktan başladı. Pastadan hiç pay almadığı halde algı yönetimi ile bir şekilde o safta tutulan geniş kitleler yüksek sesle homurdanıyor. Çok daha önemlisi o tarafın liderlerinin topluma vadedebileceği hiçbir şey kalmadı. Ekonomi çöktü, adalet sınıfta kaldı, insan hakları çoktan çöktü, doğanın durumu içler acısı… Üniversite öğrencileri sokaklarda yatarken New York’taki bina açılışına veya evlerde tencereler boşken uçan araba masallarına kimse kanmıyor. Ülkenin doğası da sosyal yapısı da çok yara aldı. Ama tıpkı yanan ormanların yeniden yeşerecek enerjiyi içinde taşıması gibi bu ülkenin doğası ve toplumunun enerjisine inanmak; akılla ve dayanışmayla mücadele etmek gerekiyor. Hepsinden önemlisi umudu yitirmemek ve geleceğe umutla bakmak gerekiyor. Ben öyle yapıyorum.

*

[1] Yalnızca belirli bir ülkenin para birimi olarak değil paranın sembolik ifadesi olarak kullanılmıştır.

Piyale Madra çiziyor

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Genç iklim aktivistleri Kadıköy’den seslendi: Geleceğimizi istiyoruz [Foto Galeri]

Haber: Metin YOKSU

*

İklim krizinin yıkıcı etkisine dikkat çeken ve krize karşı etkili ve hızlı politikalar talep eden iklim aktivistleri 24 Eylül Küresel İklim Grevi’nde dünyanın dört bir yanında sokakları doldurdu.

“Bu krizi artık görmezden gelmeyin, hemen bugün harekete geçin” diyen iklim aktivistleri küresel çağrıya İstanbul Kadıköy’den cevap verdi.

“Olmayan geleceğe hazırlanan bir nesiliz”, “Gelecek istiyoruz”, “Okulda iklim öğret”, “Dinozorlar da daha vakitleri var sanıyordu” ve “İklim için harekete geç” yazılı dövizler taşıyan gençler Kadıköy’deki Eminönü İskelesi önünde bir araya geldi. Eylemde çok sayıda kolluk kuvveti de yer aldı.

Genç iklim aktivistlerinin çağrı yaptığı eyleme Yeşiller Partisi, Kuzey Ormanları Savunması, Yokoluş İsyanı, Doğanın Çocukları, Yeşil Yaşam İnisiyatifi, 350.org Türküye, WWF Türkiye, TEMA, Yeryüzü Derneği, change.org gibi birçok örgüt de katılım gösterdi.

‘İklim değil sistem değişmeli’

Basın açıklaması, Fridays for Future Türkiye’den Yağmur Ocak’ın yaptığı konuşma ile başladı. Ocak, “Burada toplanma amacımız, iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler, bölgeler ve topluluklar, yani MAPA (Most Affected People and Areas) için ses olmak, gezegenimizi ve haklarımızı savunmak, yıllardır dile getirdiğimiz taleplerimizi duyurmak ve karar alıcıları harekete geçirmek” dedi.

Sekizinci kez dünya çapında greve çıktıklarını hatırlatan Ocak, “İklim acil durumu ilan edilmesini, iklim krizi ile mücadelede somut adımlar atılmasını istiyoruz” diyerek change.org üzerinden başlatılan imza kampanyasını hatırlattı ve destek çağrısında bulundu.

 Doğanın daha fazla yok edilişini ve geleceklerinin ellerinden alınışı görmek istemediklerini ifade eden Ocak, “İklimin değil sistemin değişmesi gerektiğini söylüyoruz” dedi.

‘Çöküş noktasına yaklaşıyoruz’

Karar vericilerin iklim krizini görmezden gelmesinin ve etkili adımlar atmamasının krizin derinleşmesine neden olduğunu söyleyen Youth for Climate Türkiye’den Ela Naz Birdal ise “Gezegenimizdeki yaşamın sürmesini sağlayan kritik sistemler geri dönüşü olmayan çöküş noktasına yaklaşıyor” uyarısında bulundu.

Ülkemizde de iklim krizi etkilerinin daha çok hissedilmeye başlandığını belirten Birdal, “İklim krizine bağlı artan sıcak dalgaları ülkemizin güneyinde yaşanan yangınları tetikledi, sıcaklık rekorları kırılıyor. İklim krizi, kuzeydoğuda kötü kentleşme nedeniyle yaşanan sellerin etkisini artırıyor. İklim kriziyle mücadelede çok önemli olan denizlerde sıcaklıklar artıyor, yaşamın değil denize atık bırakanların gözetilmesi sonucunda müsilaja neden oluyor” dedi.

‘Hemen bugün, harekete geçin’

İklim krizinin var olan adaletsizlikleri derinleştirdiğini ve yeni adaletsizlikler oluşturduğunu söyleyen Birdal,İklim kriziyle şiddeti artan afetler ekonomiyi, sosyal yaşamı, kültürü ve siyaseti de etkiliyor. İklim krizi evimizde ve herkesi etkiliyor!” dedi.

Genç iklim aktivisti, “Hepimizin bizzat yaşadığı, içinde olduğumuz bu krizi artık görmezden gelmeyin, hemen bugün harekete geçin” çağrısını yaparak krizin aciliyetine dikkat çekti.

‘2030’a kadar net sıfır karbon emisyonu’

Basın açıklaması Roots & Shoots Türkiye’den Melisa Akkuş’un konuşması ile devam etti. “Artık sadece sözler duymak değil, gerçek eylemler görmek istiyoruz” diyen genç aktivist, liderlerden ve karar alıcılardan taleplerini şu şekilde sıraladı:

“Acilen; Paris İklim Anlaşması’nın onaylanmasını, anlaşmanın maddelerinin yerine getirilmesini ve İklim Acil Durumu ilan edilmesini; 2030’a kadar net sıfır karbon emisyonunun sağlanması için adımlar atılmasını; Kazdağları, Akbelen Ormanı ve Validebağ Korusu gibi önemli doğa alanlarında ekolojik yıkıma sebebiyet verecek projelerin durdurulmasını, iklim krizinin beraberinde getirdiği hak ihlallerine karşı harekete geçilmesini, fırsat eşitliğinin iklim adaleti ve sosyal adalet çerçevesinde sağlanmasını ve tüm bunların gerçekleşmesi için gençler olarak karar alma süreçlerinin her aşamasında etkin, eşit söz ve hak sahibi olarak yer almayı istiyoruz!”

Basın açıklaması, “İklimi değil sistemi değiştir”, “Ne istiyoruz? İklim adaleti! Ne zaman istiyoruz? Şimdi!” ve “Güneş, rüzgar, bize yeter” sloganlarının atılmasıyla sona erdi.

Yürüyüşte slogana polis engeli

Basın açıklamasının ardından Müze Gazhane’ye sloganlar eşliğinde toplu yürüyüş gerçekleştirilmesi planlanıyordu. Ancak eylem komitesinin polisle yaptığı görüşmeler sonuçsuz kaldı. Polis, yürüyüş boyunca slogan atılmasını ve dövizlerin kullanılmasını yasakladı. Aksi taktirde yürüyüşe izin vermeyeceklerini söylediler.

Ayrıca yol boyunca eylemcilerin toplu halde yürümesine engel olmak isteyen polis kirleyi “trafiğe engel olmama” argümanını kullanarak gruplara ayırdı.

Müze Gazhane’ye sloganlarla giriş

Yürüyüş ardından genç iklim aktivistleri, konser ve forumların gerçekleşeceği Müze Gazhane’ye sloganlarla giriş yaptı. Eylemciler burada bulunan vatandaşlar tarafından alkışlarla karşılandı.

Aktivistlerden toplu ölüm

Yok olan türlere ve altıncı kitlesel yokoluşa dikkat çekmek isteyen iklim aktivistleri burada toplu olarak yere yatma eylemi (die-in) gerçekleştirdi.

Eylemcilerin yerde yattığı süre zarfında İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in neden iklim eylemlerinin gerekli olduğunu anlattığı konuşma dinletildi. Eylem, vuvuzela sesleriyle sona erdi.

Konserlerle devam etti

İklim grevi akşam saatlerinde Müze Gazhane’deki forumlar ve konserlerle devam etti. Açık mikrofonda isteyen genç iklim aktivistleri söz alarak iklim krizine karşı endişelerini dile getirdi ve harekete geçme çağrısında bulundu.

Can Bonomo, Nilipek, Nove Norda ve Can Kazaz da verdikleri konserlerle greve destek oldu. Konser boyunca da devamlı olarak sloganlar atıldı ve iklim krizine karşı harekete geçme çağrısı yinelendi.

‘Kısa’ bir eleştiri yazısı: Mahcubiyet ve Haysiyet*

Kırık bir şemsiye neyi anlatır?

Tekdüzeliğin boğuculuğu, -mış gibi yürütülen birlikte yaşam ritüelleri, evlilik kıskacı, hemen hiçbir zaman yerine gelmeyen derin muhabbete duyulan şiddetli özlem, yalnızlık sancısı, anlaşılamama, anlatamama, nesil farkı gerilimi, klasik olanın kayboluşuna duyulan öfke, teknolojinin ve hızın acımasız üstünlüğü, varolamamanın getirdiği dayanılmaz ağırlık hissinin dışavurumu, derde derman olunmak yerine derde sığ bakışla gelen cümleler, ötekinin seninle olan birlikteliğinin çaresizlikten kaynaklanmasına karşı duyulan öfke ve hüzün, tüm sorumluluklarını bir kenara bırakarak başını alıp gidene duyulan hayranlık ve hasetle karışık anlayamama durumu, gençlikte yaşatılan düşlerin ve ütopyaların giderek flulaşmasının üzüntüsü, ışık gördüğün birisine açılmanın heyecanı ve beklentisinin yarattığı hayal kırıklığı…

Açılma dediysek entelektüel bir açılmadan bahsediyoruz.

İstediğini eyleyememenin sıkıntısı…

Giderek memurluğa dönüşen “edebiyat dersi anlatımı, dünyanın her yerinde böyle vasat mı arkadaş” dedirten öğretmenler odasının kasvetli ağırlığı, suskunluğuyla çok şey söyleyen ve aşkını kaybetmiş bir kadınla birlikteliğin getirdiği zul, ekonomik yoklukta terk edilip ekonomik varlıkta tekrar hatırlanan çocuğun baba travmasına dökülen gözyaşı, gündelik hayatın bulantıya varan nesneler sistemi, ruhun ölümü, alkolle uyuşturulan zihinler, dünden kalmanın bıktırıcı tekrardaki yorgunluğu, kaldırılamayan “anlayışlılık”, zor zamanlarda uzanmayan ve olmayan bir dost eli, ideallerin yerini alan pesimizme olan öfke, konforlu yaşamın kahredici sıradanlığı, anlamsız sisteme duyulan hınç, yaşlanmayla kurtulunan fiziksel güzellik hapishanesini görerek “kadının özgürlüğü tamam da yine de çekici olsaydı” isteği, istediğini eyleyememenin iç sıkıntısı…

En sonunda da şemsiyesiz çıkılan bir yağmurun güvencesizliğiyle ve terk edilen okulla özgürlüğe açılan kapı…

(*) Dag Solstad, Mahcubiyet ve Haysiyet, YKY 2021, çeviri: Banu Gürsaler Syvertsen

 

 

 

İklim krizinin ortasındaki hayatlar

Yeşil Gazete için çeviren : Ece İldem

*

Zengin ülkeler, tarihlerindeki en yüksek düzeyde sera gazı salımı yaparak yaşamlarını sürdürürken, olağanüstü hava şartları her geçen gün Dünya’nın farklı bölgelerini kırıp geçiriyor.

İklim değişikliği nedeniyle hayatlarını, evlerini, geçim kaynaklarını kaybeden milyonlarca insan için zaman daralıyor. Bu insanların küresel iklim değişikliği sorununun bir parçası olmadığı açıkça belliyken, iklim değişikliğinden en sert biçimde onlar etkileniyorlar.

İklimle alakalı hasar, insani yardım topluluklarının idare edemeyeceği büyüklüklerde gerçekleşiyor.

Dünya liderlerinin, yardıma herkesten çok ihtiyacı olan bu insanların yararına anlamlı iklim eylemlerine başlamaları için baskı uygulamamız şart. Liderlerin, bu kasımda gerçekleşecek olan Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde (COP26), savunmasız insanları önemsemeleri ve merkeze koymayı taahhüt etmeleri gerekiyor.

Paris İklim Anlaşması ile zengin ülkeler, yoksul ülkelerin iklim değişikliği sebebiyle karşılaşacakları sorunları çözmek için uygulamaları gereken emisyon azaltıcı ve önleyici eylemlerine yardım amacıyla yılda 100 milyar dolar sağlamayı taahhüt etti. Ancak, vaatlerinin çok altında kaldılar. İklim krizi karşısında dayanışma, savunmasız toplulukların uyum sağlayabilmesi ve iklim krizinin etkilerini azaltabilmesi için gelişmiş ülkelerin verdikleri sözleri tutmalarıyla mümkün olacak.

Bu yazıda siz iklim krizinden direkt olarak etkilenen, Afrika’dan, Asya’dan ve Orta Amerika’dan insanların hikayelerini sunacağız.

“İklim Acil durumu# kaybettiğimiz; ancak aynı zamanda kazanabileceğimiz bir yarış. Ve iklim krizine karşı bu yarışta, kimseyi arkada bırakmayacağız.” BM Genel Sekreteri Antonio Guterres.

‘Bintu, keçilerinden biri ile ilgileniyor.” Fotoğraf: OCHA/Damilola Onafuwa

Bintu Abiso, Nijerya

2016 yılında Kuzeydoğu Nijerya’da devam eden şiddet sebebiyle göç eden Bintu Abiso, sekiz çocuk annesi. Bintu, güvenliği için Gongulong’a yürüyerek göç etmiş ve o günden beri burada yaşıyor.

Eylül 2020’de, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization – FAO) ona üçü dişi biri erkek olmak üzere dört keçi verdi. Aynı zamanda bu keçilerle nasıl ilgilenmesi gerektiğini de öğrettiler. O günden bu güne keçilerinin sayısı iki katına çıktı, artık sekiz keçisi var. Ancak Bintu için hayvanlarını yetiştirmek hiç de kolay değil:

“Önceden, yağmur erkenden başlar ve uzun sürerdi. Şimdi yağışlar kısa, erkenden başlamıyor ama erkenden bitiyor. Önceden, yüksek mahsulümüz ve hayvanları beslemek için yeterli ot vardı. Şimdi ürün azaldı ve seyrek bitki örtüsü var. Bu durum ağaçları bile etkiliyor.

Yeterli yiyecek yok, yeterli su yok, hayvanlar için yem ve yakacak yok. Hayvanlarım için su getirmek benim için çok zor, onları beslemek artık çok pahalı ve aşırı sıcak, bazı keçilerin düşük yapmasına sebep oluyor. Bu yüzden ufak tefek ticaret ve alım satım yapmak zorundayız.”

FAO, Bintu’ya mahsülünü artırmak ve hayvanlarındaki zayiatını azaltmak için düzenli olarak destek oluyor:

“İklim değişiyor. Kurak mevsim artık daha uzun ve çok sıcak. Her şeyi etkiliyor: Çevremizi, geçim kaynaklarımızı ve hayvanlarımızı…”

Abdus ve torunu, Kuzey Bangledeş, Char Bara Dhul’daki su altındaki evlerinin önünde, muz ağaçlarından yapılmış salın üstünde duruyorlar. Aile suların çekilmesini beklerken teknede uyuyor. Fotoğraf: WFP/Sayed Asif Mahmud

Abdus Samad Sarker / Bangledeş

2020 baharındaki aşırı muson yağmurları Bangladeş’in kuzeyinde sele sebep olduğunda, Abdus Samad Sarkar ve eşi Monowara, Dünya’nın büyük nehirlerinden biri olan Brahmaputra yakınlarında küçük bir kulübede yaşıyordu. Evleri sel sularının altında kaldı.

Muson yağmurları mevsiminde nehirler yataklarından taşabilir ve deniz seviyesinin altında kalan ülkelerin geniş alanlarında su baskınlarına sebep olabilir. Abdus ve ailesinin evinde de su bel seviyesine kadar yükselmişti ve ailenin bir çok eşyasını kullanılamaz hale getirmişti.

Sel baskınından kısa bir süre önce, Abdus suların çekilmesini beklerken hayvanlarını daha yüksek yerlerde barındırabilmesi için nakit para yardımı aldı. Bangladeş’in bu bölgesindeki çoğu insan gibi hayvancılık onun da ana geçim kaynağı.

Bu yardım, Birleşmiş Milletler’in Merkezi Acil Durum Yardım Fonu (Central Emergency Response Fund – CERF) ve Dünya Gıda Programı (World Food Programme – WFP) gibi insani yardım kuruluşları sayesinde yapıldı. CERF, ellerindeki verileri ve kestirimsel analizleri kullanarak gelecekte ortaya çıkacak krizleri ve olası etkilerini tahmin edip olay gerçekleşmeden harekete geçebiliyor. Bu yenilikçi yaklaşım Abdus ve ailesinin sel gelmeden yardıma erişmesinde olduğu gibi mağdurların sel felaketiyle henüz karşılaşmadan evlerini, yaşamlarını ve geçim kaynaklarını korumak için gerekli önemleri alabilecekleri zaman ve kaynağı sağlıyor:

“O gün komşumuzun evindeydik ancak akşam teknede uyuduk. Ben 78 yaşındayım, bir iş bulma umudum yok. Bu yüzden bize verilen yardım ailemi beslememe yardımcı oldu.”

Marta Domingo. Fotoğraf:UNICEF/James Oatway

Marta Domingo / Mozambik

26 yaşındaki Marta Domingo, yukarıdaki fotoğraf çekilmeden iki hafta önce Beira’nın dışındaki Muada Konaklama Merkezi’nde doğum yaptı:

“Kampa, kasırganın olduğu gün geldim. Tüm ev çökmüştü. Koşarken bunu hissettim ve tüm gördüğüm bütün evlerin yerle bir olduğuydu.”

Marta, kampa geldikten iki hafta sonra doğum yaptı. İkizleri olmuştu; bir kız ve bir oğlan. Ancak erkek bebeğini doğumdan bir gün sonra kaybetti. Marta güvenli bir alana ulaşmak için koşarken düştüğünde bebeğinin yaralandığını düşünüyor. Şimdi tüm enerjisini hayatta kalan Malina Seba adlı kızının yaşaması ve sağlıklı olması için harcıyor:

“Oğlumun henüz bir ismi yoktu. Ona hala bir isim vermedim. İyileşiyorum ama bazen acı hissediyorum, mutsuzum. Malina daha iyi oluyor. Bazen emmek istemiyor. Erkek kardeşini kaybettiğini bildiğini zannetmiyorum.”

Eğer bir geleceğim olacaksa, eve gideceksem; yaşamak için tarım yapmaya geri döneceğim. Küçük kızımın yiyeceğe ve kıyafete sahip olmasını istiyorum. Kasırga her şeyimizi aldı. Ama onun okula gitmesini istiyorum,”

Lorenço, Buzi’ye evine döndüğünde büyük annesine sarılıyor. Fotoğraf: UNICEF/De Wet

Lourenço Custodio / Mozambik

Mart 2019’da, Kasırga Idai sebebiyle ortaya çıkan sel, teyzesi ve büyük anne-babasıyla beraber yaşayan 14 yaşındaki Lourenço Custodio’nun evini yıktı. Kaçtıktan sonra, Beira’daki Samora Machel Okulu’na tahliye için bir arkadaşıyla beraber helikoptere bindi.

Değerlendirme sırasında, Mozambik Hükümeti’nden bir sosyal hizmetler çalışanı Lourenço’nun yalnız olduğunu, akrabalarının olmadığını fark etti. Bir aydır yaşadığı yer olan Cantro Infantario’ya gönderilmişti. UNICEF, Save the Children, Centro Infantario ve Beira İl Sosyal Yardım Müdürlüğü’nün yardımıyla Lourenço evine güvenle döndü ve Buzi’deki ailesine kavuştu.

15 Mart 2019’da Idai Kasırgası, orta Mozambik’i yarıp geçti. Seller, toplulukları süpürdü, yoluna çıkan her şeyi yıktı. Çoğu küçük çocuklu binlerce aile, ağaçların ve yüksek binaların tepelerinde kurtarılmayı bekledi.

Djeneba Diallo (sağda) su noktasında bekliyor. Fotoğraf: OXFAM/Samuel Turpin

Djeneba Diallo / Burkina Faso

Djeneba Diallo, Fulani toplumunun bir üyesi. Burkina Faso’da, Kaya yakınlarındaki Balgouma köyünde sığır çobanı:

“Köyümüz geçen sene göç etmek zorunda kalan pek çok insana kapısını açtı. Hepimiz anlaşıyoruz. Çatışmalar yok. Ancak buraya gelişleri suya erişimde pek çok sorunu ortaya çıkardı. Burada bizim ve hayvanlarımız için tek bir su noktası var. Sabahın 6’sında gelebilirsek öğlene kadar bekliyoruz,”

Aizata Sawadogo ise güvenliğini sağlamak için Arbinda’daki evinden Balgouma’ya geldi: “Buraya 10 ay önce geldim, hiç bir çatışma yok. Farklı bir kültürden geliyor olsam da hiç bir sıkıntı yaşamadım.”

Köyün nüfusu bir senede ikiye katlandı. Bir su noktası 700’den fazla insan tarafından kullanılıyor.

Şiddet, güvensizlik ve olağanüstü hava koşulları Sahel’de yaşayan milyonlarca insanı etkiliyor. Bazı aşırı şiddet olayları ve göçler, silahlı grupların kaynaklar üzerindeki gerilimleri istismar ettiği ve ekilebilir arazileri daralttığı fakir ve iklim krizinden en çok etkilenen bölgelerinde görülüyor.

İklim krizinin toplumlar üzerinde hem direkt hem de dolaylı etkileri var: Kısıtlı kaynaklar için girilen mücadeleyi arttırıyor, üretimi ve insanların kendilerine bir şey sağlama kapasitesini direkt etkiliyor.

Sahel’de bu güne kadar hiç görülmemiş bir göç hareketliliği var; 5.5 milyon insan yer değiştiriyor. Büyük ölçekteki göç, zayıf hizmetleri zedeliyor, doğal kaynakların daha da azalmasına sebep oluyor ve gıda güvenliğini hiç olmadığı kadar düşürüyor. 14 milyon insan krizlerle ve alarm seviyesinde gıda güvensizliğiyle karşı karşıya. Bu sayının ilerleyen dönemlerde artması bekleniyor:

“Su toplama işi pazara gidip mallarımızı satmamızı ve kendimizi besleyecek kadarını satın almamızı bile engelleyecek kadar çok zamanımızı alıyor.

Hepimiz barış içinde yaşıyoruz. Tek sorun ise su. Bütün kıyafetlerimiz kirli ve su sıkıntısı hijyen koşullarını kötüleştiriyor. Hijyen eksikliği sonucunda ishal gibi hastalıkların ortaya çıkmasından endişeliyiz, özellikle çocuklarımız için.”

Adam Arouna çadırında. Fotoğraf: OCHA/Michele Cattani

Adam Arouna / Nijer

Emekli imam Adam Arouna, tüm hayatı boyunca nehrin kıyısında yaşadı. Ancak Ağustos 2020’deki ani sel evini yerle bir etti, onu ve ailesini ise göç etmeye zorladı. Birkaç hafta güvenli bir okulda kaldıktan sonra Gamou’ya yerleştirildiler:

“Geçen sene sel olduğunda, kurtarabileceğimizin en azını kurtarabildik: resmi evraklarımız ve yataklarımız. Su göğsümüze kadar geliyordu.

Yıllar önce nehir derindi, ancak şimdi kum ve taş dolu. Sonuç olarak da artık su taşıyamıyor.

Bu kampta kendimi yabancı gibi hissediyorum. Evimizdeyken herkes birbirini tanıyordu, sıklıkla komşularımızla sohbet ederdik. Burada böyle bir şansımız yok.

Bir daha nehrimi göremeyeceğim. Bu beni çok üzüyor. Yıllarca bu nehrin yakınlarında yaşadım. Nehir hayattır. Eskiden nehre bakardım, bu aklımı toparlamama yardımcı olurdu. Yorgun hissettiğimde nehre girerdim ve bu daha iyi hissetmemi sağlardı.”

Nijer. tarihinde en korkunç sel olayını Ağustos 2020’de yaşadı. Niamey’deki tüm mahalleler sürüklendi. Aşırı yağış, büyük nehir havzalarının çoğunda yükselen su seviyeleri ile birleşince birden fazla noktada sellere sebep oldu. Tüm bu seller ise göçlere, gıda güvensizliğinin artmasına ve ülkenin insani durumun daha beter olmasına sebep oldular.

Gamou göç bölgesi Ekim 2020’de Niamey’deki selden etkilenen insanlara ev sahipliği yapmak için inşa edildi. 7 bine yakın insan şu an burada yaşıyor. Lojistik ve bütçe sorunlarından dolayı bu bölgeye yapılan insani yardımlar Nisan 2021’de sonlandı. Bölge sakinlerinin yarısından fazlasının gelir getirecek hiç bir işi yok ve ev sahiplerinin çoğu yalnız kadınlar. Sağlık merkezi artık çalışmıyor ve barınaklar kötü durumda. Yağmur yağdığında insanlar tüm gece uyanık kalıp suyun çadırlarına girmesini engellemeye çalışıyorlar:

“Yalnızca gelecekte güvende olacağımızı ümit ediyorum. Ümidimizi yitirmemeliyiz.”

Nijer yetkilileri, bölgedeki insanları her ev için 250 metrekare alan içeren yeni bir bölgeye ücretsiz olarak taşıyacak. Sel felaketinden etkilenen insanlar için neredeyse 12 bin evlik alan gerekiyor. İlk grup için 2 bin kadar ev için alan hazırlanacak:

“Tüm hayatım bu nehrin yanında geçti ve ben hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim.

Bunun Tanrı’dan bir mesaj olduğuna inanıyorum. O bize ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini söyler. Kullarının yaptıklarından memnun olmadığında hep bir yıkım gönderir. Tanrı sabırlıdır ama kulları onu dinlemediğinde yıkımlar gönderir ve kullarına varlığını hatırlatır.”

Amsatou, çadırında. Fotoğraf: OCHA/Michele Cattani

Amsatou Abdoulaye / Nijer

28 yaşındaki Amsatou Abdoulaye, spor öğretmeni ve aynı zamanda Nijer’in ulusal hentbol takımının bir üyesi. Niamey’de, Ağustos 2020’de yaşanan sellerden etkilenenlerden de sadece biri:

“Selin olduğu gün uyandığımda su çoktan evin içindeydi. İlk önce aklıma kumu kullanarak barikat kurmak geldi ama artık çok geçti. Bu yüzden anneme ve üç çocuğuma dışarı çıkmaları için yardım ettim. Biz dışarı çıktıktan kısa bir süre sonra evimiz çöktü. Birkaç parça kıyafet dışında hiç bir şey kurtaramadık.

Haftada üç kere ulusal takımla antrenman yapıyorum. Bunun yanı sıra kamp planlama komitesindeyim. Biraz fazla bir iş yükü. Hayatım boyunca sporu hep sevdim. Sevgimin yanında ülkemi yurtdışında temsil etmek, gururlandırmak ve madalyalar kazandırmak istedim. Nisandan beri hiç bir yardım alamıyoruz. Hentbol sayesinde kazandığım her şey annem ve üç çocuğuma ait. Onlar için güzel bir ev inşa etmeyi hayal ediyorum.

Bunun neden olduğunu yalnızca Tanrı bilir. Ben daha önce hiç böyle bir şey görmedim. Nehirde şimdi çok fazla kum var. İlk kez 2018’de kuru sezonda birinin nehri yürüyerek geçtiğini görmüştüm. Bu daha önce hiç mümkün olmamıştı.”

Shahidul ve Rowshan kızları Sayma Khatun ve Sumaiya Khatun ile beraber evleri su altında kaldıktan sonra yaşadıkları teknede, sinekliğin altında. Fotoğraf: WFP/Sayed Asif Mahmud

Rowshan, Shahidul ve Kızları / Bangledeş

2020’nin başlarında, Rowshan Ara ve Shahidul Islam sahip oldukları tek araziyi nehir erozyonunda kaybettiler. Bu doğa olayı iklim krizinin ve yoğunlaşan musonların etkisiyle daha kötü hale geldi.

Rowshan ve Shahidul köylerindeki yeni bir araziyi 118 dolara üç yıllığına kiralamışlardı. Ancak, Haziran 2020’de yeni inşa ettikleri evleri de deniz seviyesi altında yaşayan binlerce insanı etkileyen bir selin ikinci dalgasında sular altında kaldı. Rowshan, WFP’den 53 dolarlık bir yardım aldı, bu yardım yiyecek almasını ve ailesini selin dışında güvenli bir bölgede tutabilmesini sağladı.

Nakdi para yardımları, bu zor durumlarda aileleri güçlendiriyor. Yiyecek ve ilaç gibi ihtiyaçlarını satın alabilmelerine, barınaklarını güçlendirmelerine, değerli eşyalarını korumalarına ve güvenli alanlara taşımalarına olanak sağlıyor. İleriye yönelik eylem, hızla gelişen iklim risklerine yanıt verebilmek için ortaya çıkan insani yardım kuruluşlarının yeni iş modellerinin ana mantığını oluşturuyor.

Johura ve Bokkor sudan zarar görmemesi için yükselttikleri yataklarında öğle yemeği yiyor. Fotoğraf: WFP/Mehedi Rahman

Johura ve Bokkor / Bangledeş

Sel suları yükselerek evlerini tehdit etmeye başlayınca Johura, CERF ve onun insani yardım derneği destekçileri tarafından sağlanan ileriye dönük bütçeden 53 dolar yardım aldı. O ve kocası Bokkor bu yardım sayesinde seli atlatana kadar onları idare edebilecek kuru gıdayı satın alabildiler.

Bangladeş her zaman fırtınalara ve sellere açık bir ülkeydi ancak iklim krizi bu afetlerin daha sık ve daha yoğun siklonlar haline gelmesine sebep oldu. 2020’de ülkeyi vuran şiddetli seller, son on yılların en şiddetlileri olarak sınıflandırılıyor. Bu afetler kuzeyde, merkezde ve kuzeydoğuda 5.4 milyon insanı etkiledi.

Chirica Güneş’in batışını seyrediyor. Fotoğraf: OCHA/Martin San Diego

Chirica Guimba / Filipinler

26 yaşındaki Chirica Guimba, Filipinler’in Albay bölgesindeki Molinao Barangay Baybay sahilinde küçük bir ev inşa edebilmek için birikim yapmıştı. Ama 1 Kasım 2020’de Goni tayfunu bölgede toprak kaymasına sebep olunca, çoğu kıyı köyü ile birlikte Chirica’nın hayallerinin evi de yıkıldı.

Yılda 25 tayfun ortalamasıyla Filipinler, dünyanın en felakete yatkın ülkesi. 2020’nin en güçlü tayfunu olan Goni, çatıları uçurdu, yapıları devirdi, şiddetli sellere ve toprak kaymalarına sebep oldu. Catanduanes’in başkenti Virac’da evlerin yüzde 80 ila 90’ı zarar gördü.

Nguyen Van Hat, eşi ve çocukları selden zarar gören evlerinin önündeler. Fotoğraf: UNICEF/Viet Hung

Nguyen Van Hat ve Ho Thi Ha / Vietnam

Vietnamlı 48 yaşındaki Ngyuen Van Hat ve 37 yaşındaki Ho Thi Ha, Molave tayfunundan şiddetli bir biçimde etkilenen Quang Binh’deki Le Thuy bölgesinde, Loc Thuy topluluğuyla beraber yaşıyor. Sel, ailenin tek gelir kaynağı ve en değerli şeyleri olan, bir yardım kuruluşu tarafından verilen iki buffalolarını kaybetmelerine sebep olduğu için çocuklarının geleceği ile ilgili endişeliler.

Sel geldiğinde aile yetkililer tarafından bölgeden uzaklaştırıldı. Buffaloları için endişelendiğinden Nguyen Van Hat balık tutmak için kullandığı küçük tahta teknesini kullanarak geri döndü. Tekne güçlü rüzgar ve büyük dalgalar tarafından alabora edildi ancak şanslıydı, zira evine çok yakındı. Evine doğru yüzdü ve çatı katına sığındı.

Yetkililer tarafından kurtarılmadan önce aç ve susuz üç gün hayatta kaldı. Ancak ailenin tüm eşyaları ya sel tarafından sürüklenmişti ya da zarar görmüştü. Artık hiç bir şeyleri yoktu.

2020’nin ikinci yarısında Vietnam’da peş peşe rekor düzeydeki yağışlar sebebiyle tropik fırtınalar, tayfunlar ve çoğu ülkenin merkez bölgelerinde olan seller meydana geldi.

Carlota Rosario / Mozambik

27 yaşındaki Carlota Rosario ve bebeği Nunesh, Mozambik, Pemba’nın Shibabuara bölgesinde yaşıyor. Siklon Kenneth, Cabo Delgado’nun kuzeyinde toprak kaymasına sebep olunca her şeylerini kaybettiler. Su evin içine doldu ve ailenin tüm eşyalarını sürükledi. Carlota bebeği ile birlikte yakınlardaki bir okula sığındı ve hayatta kalabilmek için yalnızca insani yardımlara güveniyordu.

Yaşananları kendinden dinleyelim:

 

“Su evin içinde dolduğunda her şeyimizi kaybettik. Acı çekiyoruz. Hiç bir şeyimiz yok. Yemeğimiz yok. Her şey sürükledi: mutfak eşyaları, çocuklarımızın kıyafetleri. Geriye hiçbir şeyimiz kalmadı.”

Siklon Kenneth günlerce süren yağmura sebep oldu, bazı köyleri sürükledi, on binlerce insanın göç etmesine sebep oldu. Mağdurların sudan barınağa kadar her şeye ihtiyaçları var.

Ani rüzgarları 220 kilometre/saat hıza çıkan Kenneth, Afrika kıtasını vuran en güçlü siklon oldu. 374 bin insanı insani yardıma muhtaç bıraktı. Mozambik tarihinde ilk defa aynı mevsimde iki güçlü tropik siklondan etkilendi.

Mozambik kendini tekrarlayan bir çok iklim şokuyla yüzleşti. Siklon Kenneth’ten beri takip eden iki senede Cabo Delgado’daki sel, insanların dayanıklılığını ve iyileşme kapasitesini çok şiddetli etkiledi. Ülkenin merkezi Aralık 2020 ile Ocak 2021 arasında, Tropik Fırtına Challene ve Siklon Eloise isimli iki güçlü fırtınaya maruz kaldı. Tüm bunlar olurken Güney Mozambik ise son yıllarda tekrarlayan kuraklık ve bunun sonucunda yüksek gıda güvensizliği ile karşı karşıya.

Nadia, annesi ve komşuları yıkılmış evlerinin önünde. Fotoğraf: OCHA/Charlotte Cans

Nadia Meio / Mozambik

17 yaşındaki Nadia Meio, annesi ve iki kız kardeşi ile beraber yaşıyor. Nadia, 14 Mart 2019’da Siklon Idai’nin sebep olduğu Mozambik’in merkezi Beira’daki toprak kaymasını dün gibi hatırlıyor:

“Akşam 8 gibi gitgide kötüleşmeye başladı. Rüzgar çok güçlüydü ve çatı kiremitleri uçmaya başladı. Bir odada birbirimize sokulmuş duruyorduk ancak sonra ev çökmeye başladı. Çok korkmuştuk. Yalnızca Tanrı’ya dua edebiliyorduk. Bir komşumuzun evine kaçtık ve sabaha kadar orada kaldık. Geri geldiğimizde evimizi böyle bulduk. Evi tekrar inşa edebilmek için yeterli paramız yok.

Annem çok hasta, ona bakabilmek için okulu bırakmak zorunda kaldım. İş bulmak, anneme yardım etmek, ona daha iyi bir hayat sağlamak, bir ev inşa etmek ve ilaçlarını alabilmek istiyorum.”

Nadia, iklim değişikliğini hiç duymamış:

“Hava durumu neden böyle bilmiyorum. Ancak radyoda bu siklonların Mozambik’te daha sık olacağını duydum.”

Mateboko Hlashla Lesoto’nun Makoabating köyünde. Fotoğraf: IFRC/Matthew Carter

Mateboko Hlashla / Lesoto

Lesoto’nun doğusundaki tepelere konuşlanmış Makoabating köyü özellikle kötü hava koşullarına maruz kalıyor. Rüzgar, ülkenin bu bölgesinde tipik olarak yamaçlarda bulunan sazdan çatılı taş evlerin arasında bir kırbaç gibi şaklıyor.

60 yaşındaki Mateboko Hlashla köyünü şöyle anlatıyor:

“Bizim köyümüz yetiştirdiği sebzelerin verimiyle tanınırdı. Ancak yaşadığımız kuraklık bir çok aileyi etkiledi. Hayvanlarımız öldü, çünkü onları besleyecek yeterli ot yok.

Ailemi besleyebilmek zorlaştı. Yeterli suyumuz yok. Güvenilir su kaynaklarımız kurudu. Çoğu zaman olduğu gibi eğer yeterli suyunuz yoksa hijyen koşullarınızın kötüleşmesi de kaçınılmaz. Koşullarımız ishale sebep olacak kadar kötü durumda. Besi hayvanlarımız hatta köpekler ve diğer hayvanlarla beraber aynı su kaynağından su içiyoruz.

Normalde çocukların okul ihtiyaçlarını almamız için gereken parayı besi hayvanlarımızı satarak kazanırız, bizi en çok üzen şey ise bu. Çünkü şimdi besi hayvanlarımızın çoğunu kaybettik, çocukların okula gidip gidemeyecekleri bir muamma.”

Secundino zarar görmüş evinin önünde duruyor. Fotoğraf: IFRC/Johannes Chinchilla

Secundino Orellana / Honduras

68 yaşındaki Secundino Orellana 30 yıldır aynı yerde yaşıyor. Eta Kasırgası’nın ortaya çıkıp Honduras’ın büyük bir bölümünü yerle bir etmesiyle bir gecede evsiz kaldı:

“Burada kaldık çünkü sahip olduğumuz azıcık şeyi de kurtarmak istiyorduk ancak evi kurtaramadık.

Tanrı’ya şükür biraz yardım alabildik. Başka yerlerde bizi hatırlayan bazı arkadaşlarımız ve buraya gelip bize yardım eden Kızıl Haç var.”

Olağanüstü tehlikeli kasırgalar sınıfı olan Kategori 4’e ulaşan Eta, 3 Kasım 2020’de Nikaragura’da toprak kaymasına sebep oldu. Sebep olduğu aşırı yağış; Orta Amerika’nın tamamında sellere, toprak kaymalarına ve binalarda, evlerde, ekinlerde zarara yol açtı. Ancak Guatemala, Honduras ve Nikaragua geri kalan tüm ülkelerden daha fazla zarar gördü.

10 gün sonra Kategori 5’e ulaşan Iota Kasırgası Nikaragua ve Gracias a Dios bölgesinde toprak kaymasına sebep oldu. Guatemala, Honduras ve Nikaragua’daki sel ve çamur kaymaları, Eta Kasırgası’nın bu ülkelere verdiği zararla daha da şiddetlendi:

“Hayatta kaldığım için Tanrı’ya şükrediyorum. Sahip olduğun her şeyi kaybetmek acı verici, ancak en önemli şey hayatta kalabilmek. Dayanmak zorundayız. Herkes sahip olduklarını kaybetti. Su evleri sürükledi. 30 yıldır burada yaşıyorum. Daha önce hiç böyle bir şey görmedim.

Hayatta kalmak için savaşıyoruz. Vazgeçemeyiz çünkü ileriye bakmak zorundayız.”

Nneheiyg, yol kenarındaki bir kaynaktan su alıyor. Aralık 2019. Fotoğraf: IFRC/Matthew Carter.

Nneheiyg Smith / Lesoto

70 yaşındaki Nneheiyg Smith, Lesoto, Thaba-Tseka’daki Ha Kutoane bölgesinde yol kenarındaki kaynaktan su çekerken neler olduğunu açıklıyor:

“Bu normalde yaptığımız bir şey değil. Köyümüzde bir su sistemimiz var ama tamamen kurudu. Bu yüzden buraya gelmek zorunda kaldık. Bu kaynak aslında oldukça eski ve bakımsız. Ama bütün çeşmelerimiz kurudu, buraya gelmek zorunda kaldık.”

Lesoto son yıllarda gıda güvensizliğini oldukça arttıran kuraklıklarla boğuşuyor:

“Hayatımda hiç bu derece bir kuraklık görmemiştim. 1933’te böyle bir şey yaşandığını anlatıyorlar. 2015’te de kötü durumdaydık ancak bugün daha kötü.”

Su kıtlığı, Nneheiyg’in köyündeki insanların hayatını zorlaştırıyor: “Her sabah insanlar burada sıra oluyor. Sabah 4-5 gibi sıra başlıyor. Bazıları ise dağa gidiyor, orada yaklaşık bir saat uzaklıkta başka bir kaynak daha var.

Ben büyürken, daha gençken isimleri olan mevsimlik yağışlar vardı. Çok fazla yağmur yağardı. İstediğimiz zaman aklımıza gelebilecek her şeyi dikip yetiştirebilirdik. Otlaklarımız boldu, besi hayvanlarımız vardı. Şimdi ise her şey değişti. Yağmur yağması gereken zamanlarda yağmur yağmıyor. Her an gelebilecek toz ve rüzgarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu değişimlerin farkındayım.”

Mohamed Qadis. Fotoğraf: OCHA/Philippe Kropf

Mohamed Qadis / Afganistan

“Ekinden kazanamayınca, hayvanlarımı sattım” diyor Afganistan’ın Muqur Bölgesi’ndeki Baghis’ten çiftçi Mohamed Qadis. Şimdi İslamabat‘da gayri resmi bir göç merkezinde yaşıyor.

Mohamed parası tamamen bitinceye kadar arazisinden ayrılmadı. Daha sonra Hirat şehrine göç etmeye karar verdi.

2018 yılındaki kuraklık, dünyanın iklim değişikliğine karşı en savunmasız 10 ülkesinden biri olan Afganistan’ın kuzey batısındaki kırsalda yaşayan 10 binlerce ailenin geçim kaynaklarını yok etti. Geçtiğimiz 30 yılda, Afganistan’ın 34 bölgesinin neredeyse tamamı bir afetle karşı karşıya geldi. Doğal afetlerin yanı sıra, ülke içinde uzun süredir devam eden çatışmalar binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına sebep olurken milyonlarcasının da göç etmesine sebep oldu.

BM’nin Mülteci Örgütü’ne göre (UNHCR) geçtiğimiz 10 yılda iklim ilişkili olaylar sebebiyle her yıl yaklaşık 21,5 milyon kişi göç ediyor. Bu rakam anlaşmazlık ve şiddet sebebiyle göç eden insanların tam olarak iki katı:

“Hayvanlarım için ödenen miktarlar çok cüzi rakamlardı. Gerçek ederlerinin neredeyse beşte birine sattım onları. Ancak satmak için bekleyemezdim, başka çarem yoktu. 20 tane koyunum çoktan açlıktan ölmüştü çünkü onları besleyecek yem ya da su yoktu.”

Tonima Mehzabin Islam. Fotoğraf:OCHA/Anthony Burke

Tonima Mehzabin Islam / Bangledeş

Tonima, CARE Bangledeş’te proje görevlisi. CARE, CERF’in de desteğiyle Kurigram’daki selden etkilenen kadınlara ve ergenlik dönemindeki kızlara sağlık konusunda ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği karşısında destek sağlıyor. Afetlerle karşılaşılan dönemlerde kadınlar, evlerinde ve sığınaklarında artan ev içi şiddetin ve cinsel tacizin mağduru oluyorlar.

CARE, Kurigram’da çok önemli olan kadın dostu alanların oluşturulmasına yardım etti. Tonima konuyla ilgili şunları söylüyor:

“Bu alanlarda kadınlar konuşurken kendilerini daha güvende ve rahat hissediyor. Hayatları boyunca ya da afetten sonra veya başka bir şekilde karşılaştıkları cinsiyet temelli şiddet, ev içi şiddet, taciz gibi sıkıntılarını anlatmaları için güvenlerini kazanmak daha kolay oluyor.

Bölgelerin riskli alanlarını belirlemek için başlattığımız özel grup tartışmaları var. Böylelikle nerede kendilerini tehlikede hissettiklerini, nerede elektriğe ya da içilebilir suya ihtiyaçları olduğunu anlayabiliyoruz.”

Bazen büyük bir değişiklik yapmak için bir kadına bir meşale vermeniz yeterli olacaktır:

“Barınaklarda bazen hiç ışık olmuyor ve erkekler her yerdeler. Geceleri eğer bir kadın tuvalete ya da başka bir yere gitmeye ihtiyaç duyarsa güvenliği için  bir meşaleye sahip olması kritik önem taşıyor.”

Sophia, Orta Sulawesi’deki Talise köyündeki yıkılmış evinin bulunduğu bölgede oturuyor. Fotoğraf: UNICEF/Wilander

Sophia Angelica Majid / Endonezya

28 Eylül 2018 yılında Endonezya Orta Sulawesi’deki Talise köyü 7.4 büyüklüğündeki deprem ve tsunami tarafından yıkıldı. 11 yaşındaki Sophia Angelica Majid bu depremde evini kaybetti.

Sophia, kıyıların büyük kısımlarını yutan dalgalardan ailesiyle birlikte çaresizce nasıl kaçmaya çalıştığını hayatı boyunca unutmayacak. Kaçmaya başlamadan önce, çabuk tepki vererek yanına iki cep telefonu almıştı.  İlerleyen kaos içindeki günlerde bu telefonlar ailenin kalanının nereye sığındığını öğrenmek için, yiyeceğe, suya ve bilgiye ulaşmaya çalışırken onların can damarı oldu.

Sophia, uyuduğu çadırı komşuları ve ailesinin dokuz üyesiyle paylaşıyor. Artık bir okul çantası yok, içinde ödevleri, bilgisayar oyunları ve favori Disney filmleri olan Frozen ve Moana’nın olduğu laptopu kayıp.

Endonezya Hükümeti müdahaleye öncülük etti ve BM felaketten sonraki kritik saat ve günlerde destek vermeye hazırdı. UNICEF, Borneo’ya komşu bir adadan 94 metrik ton gerekli acil durum malzemelerini bir hava köprüsü yardımıyla ulaştırdı. Sophia’nın okulu, UNICEF’in 450 okul çadırı ve 300 kutudaki okul kitini afetten etkilenen 184 binden fazla öğrenci ve 13 bin kadar öğretmen için teslim ettiği 1400 okulun içinde ilk oldu.

Mongl kalan birkaç hayvanıyla. Fotoğraf: OCHA/Anthony Burke

Mongl / Bangledeş

Mongl 28 yaşında. Eşi iki yıl önce kalp krizi geçirerek öldü. 15 yaşında bir oğlu ve 10 yaşında bir kızı var. 2019 yılında sel yaşandığında Mongl’un tavukları ve ördekleri sürüklendi. Sel evin içine kadar girdi, aile ve kalan tek keçileri kuru kalmak için günlerce yataklarında kalmak zorunda kaldı.

CERF’in desteğiyle, Mongl yeni tavuklar ve bir keçi daha alabileceği ufak bir yardım aldı. Bunu yanında hayvanlardaki bazı hastalıkların semptomlarını anlamasına ve tedavi edebilmesine yardımcı olabilecek bir eğitim aldı. Şimdi ise gelecek yeni bir selden korunabilmek için ailesini ve besi hayvanlarını suyun üstünde tutabileceği tahtadan bir platform inşa ediyor.

Temmuz 2019’da Bangledeş’te başlayan şiddetli muson yağmurları, Jamuna ve Teesta nehirlerinin ana kollarının yıllardır gördüğü en yüksek seviyelerine ulaşmasıyla selleri tetikledi. Afet 7.6 milyon insanı etkiledi, 600 bin ailenin evlerine zarar verdi ya da yok etti ve 300 binden fazla insanın göç etmesine sebep oldu. Sel ayrıca 112 milyon dolar değerindeki ekini yok etti, 83 milyon dolar değerindeki besi ve kümes hayvanını öldürdü.

Ahmedou Ag AlBokhary, Mbera kampındaki bitki bakım merkezinde. Fotoğraf: UNHCR/Viola E. Brutyomesso

Ahmedou Ag ElBokhary / Moritanya

Ahmedou Ag ElBokhary, 2012’de Mali’deki çatışmalardan kaçıp Mbera’daki mülteci kampına geldiğinde yakın köylerdeki sebze bahçelerinin eksikliğini görüp oldukça şaşırdı. Sahel bölgesi kadar Mali ve Moritanya da artan öngörülemez yağışların sebep olduğu arazi tahribatı ve çölleşme şeklinde iklim değişikliğinin etkilerini hissediyordu.

Ancak Mali’de Ahmedou ve hemşerileri toprağı canlandırmanın yollarını bulmuştu. Batık tarhlar ve kompost kullanarak ellerinde olan azıcık suyu korumuş ve ısıya dayanıklı tohumlar ekmişlerdi. Moritanya’ya geldiklerinde yanlarında getirdikleri bu tohumlarla, sıcaklık ve kuru havayla savaşmak için memleketlerinde kullandıkları teknikleri kullanarak kampta küçük bir bahçe oluşturdular:

“Yanımızda papaya tohumu getirdik, insanlar yetiştirebileceğimize inanmıyordu” diyor Mali’den kaçmadan önce Bölgesel Ziraat Ofisi’nde çalışan Ahmedou: “Bu yıl papaya yetiştirmek için bir alan istedik. Bassikounou’dan ve diğer tüm köylerden ekinleri görmek için geldiler. Onlara nasıl yetiştirebileceklerini öğrettik, onlar da bize daha önce görmediğimiz tohumlar gösterdiler. Birbirimizden öğrenecek çok şeyimiz var.”

Ahmedou gibi göçmenler için yerel çevreyi korumak, neredeyse 10 yıldır onlara kapılarını açan topluluklara teşekkür etmenin bir yolu:

“Eve dönmek istiyoruz ama elimizdeki projeler bölgeye yönelik projeler. Eğer buradan ayrılırsak insanlar mültecilerin onları perişan ettiğini söylemeyecekler, başları dik döndüler diyecekler.

Tamashek’lerin bir deyişi vardır: Ağaç diken bir insan beyhude yaşamamış olur.”

Bushra arkadaşlarıyla beraber arkası su doldurulmuş bir kamyonda oynuyor. Kuzeybatı Suriye’deki Khair-al-Sham mülteci kampı. Fotoğraf: OCHA/Ali Haj Suleiman

Bushra / Suriye

Bushra ve ailesi 2019 yılında Idlib’in güneyindeki Kafrouma’ya kaçtı. Suriye‘deki iç savaşın kızışması, çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 1 milyon insanın göç etmesine sebep oldu. Yerleştikleri; içinde bir okul da bulunan kamp, yiyecek yardımı ve sivil toplum kuruluşlarından yakınlardaki kamyonları kullanarak su takviyesi aldı.

Bushra ve arkadaşları artan yaz sıcaklarından kasası havuza dönüştürülmüş bir kamyon sayesinde kaçınıyorlar. Kuraklık Suriye’nin büyüyen bir problemi. Bu yıl da yağmur açısından fakir bir yıldı ve Fırat Nehri’nin su seviyesi tarihinin en düşük seviyelerindeydi.

Burada milyonlarca insanın elektriğe ve suya erişimi yok, aileler güvenli olmayan su kaynaklarını kullanıyor, bu da ülkenin hali hazırda kırılgan olan halk sağlığını daha da kötü hale getiriyor. Covid-19 aşısının kısıtlı olduğu düşünülürse, virüsün yayılımını önlemek için en önemli adım sağlık önlemlerine ve hijyene erişim. Kuraklık, halihazırda yeterli yiyeceği olmayan milyonları barındıran ülkenin tarımına da zarar veriyor.

BM’nin insani yardım ortakları yiyecek, ilaç, aşı, barınak ve diğer hayat kurtaran yardımlarının yanında ailelere her gün milyonlarca litre su ulaştırıyor. Ayrıca 1,4 milyon kişiye tarım ve geçim faaliyetleri sağlıyorlar. Ancak kendi içinde günden güne artan krizlerle boğuşan bir ülkenin küresel iklim değişikliğinin etkilerini azaltabilmek için bundan daha fazlasına ihtiyacı var.

Rokaya (sağda) ve arkadaşı Jamila, her gün bir kaç saatlerini aileleri ve kendileri için su çekerek geçiriyorlar. Fotoğraf: UNICEF/Juan Haro

Rokaya ve Jamila / Nijer

Rokaya 15 yaşında. 11 kardeşi var. Her gün su almak için sabah 6’da kalkıyor. Ailesi için her gün 25 litrelik iki bidonu doldurması gerekiyor: “Tüm bu suyu temizlik, duş, yemek pişirme ve içmek için kullanmak zorundayız. Herkese yetmiyor bu yüzden öğlen tekrar gitmek zorundayım.”

Rokaya gibi Nijer’in Maradi bölgesindeki Gomozo köyünde yaşayan arkadaşı Jamila ise 13 yaşında. Yıllardır birlikte su almaya gidiyorlar. Jamila da aynı sıkıntıları yaşıyor:

“Annem daha küçükken bu çelik varilleri nasıl dolduracağımı öğretti. Doldukları zaman çok ağırlaşıyorlar ve boynumla böbreklerimi acıtıyorlar. Ancak ailemin bu suya ihtiyacı var.

Diğer zamanlarda, özellikle öğleden sonra, kuyudan gelip ev ödevlerimize başlıyoruz ve çok yorgun oluyoruz. Bunların yanında, annelerimize yemek pişirirken ve ev işlerinde yardım etmemiz gerekiyor. Kolay olduğu söylenemez.”

Jamila ekliyor: “Sıcak dönemde suya ihtiyaç artıyor. Sıcaklık arttıkça evde daha fazla su tüketiyoruz. Böyle günlerde okula gitmek karmaşık bir hal alıyor.”

Sahel’de çatışmalar ve iklim şokları azımsanmayacak kadar çok çocuğun okuldan uzaklaşmasına sebep oldu. Bölgede yedi milyon kadar çocuğun okuldan uzaklaştığı tahmin ediliyor.

Bu çocuklar çok büyük bir sömürü riskiyle karşı karşıya kalıyor, özellikle kızlar çocuk yaşta evliliğe zorlanabiliyorlar. Okuldan ayrılan çocukların geri dönmesi de çok olanaklı değil, bu durum gelecekte karşılaşabilecekleri fırsatları da ortadan kaldırıyor:.

“Su almaya gitmek için okul saatlerimizi kaçırıyoruz. Bu bir kızın işi. Bazen derse geç kalıyoruz ve öğretmen bizi azarlıyor.”

Okulumu bitirebilirsem kendimi eğitime adamak istiyorum. Sürekli öğrenmeme izin verecek bir şeyler.”

Makalenin İngilizce orijinali

[Bir şarkının hikayesi] Samanyolu/ Berkant*

1960’lı yıllarda İngiltere’de Beatles, Rolling Stones, Amerika’da The Animals, The Doors gibi gruplar ve Chuck Berry, Bob Dylan, Jimi Hendrix gibi sanatçılar blues, rock, psychedelic rock, progressive rock gibi müzik türleri ile evrensel müziği yeni boyutlara taşırken, ülkemizde Türkçe sözlü hafif müzik veya kısaca “aranjman” şarkılar adı altında yepyeni bir akım başlıyordu.

10 yıl sürecek olan bu akımın ilk örneği, 1961 yılında Fecri Ebcioğlu tarafından Türkçe sözlerle “Bak Bir Varmış Bir Yokmuş” olarak aranje edilen, Bob Azzam’a ait “C’est Ecrit Dans Le Ciel” adlı şarkı olmuştu. Şarkıyı İlham Gencer seslendirmiş, yıllarca dillerden düşmemiş ve büyük bir başarı kazanmıştı. Aynı yıllarda ses sanatçıları için kullandığı “Çikolata Renkli”, “Kadife sesli” gibi sıfatlar ile hafızalarda yer eden ünlü sunucu, Devlet Sanatçısı Sezen Cumhur Önal da birçok şarkıya Türkçe sözler yazarak bu kervana katılmış ve “Türkçe Sözlü Hafif Müzik” akımının diğer öncüsü olmuştu. Fecri Ebcioğlu ile Sezen Cumhur Önal arasında bu konuda tatlı bir rekabet olduğunu hatta sanatçıları paylaştıkları bile söyleniyordu. Ajda Pekkan, Gönül Turgut gibi sanatçılar Fecri Ebcioğlu ile çalışırken, Berkant, Özdemir Erdoğan ve Selçuk Ural’ın da aralarında bulunduğu bir grup şarkıcı da Sezen Cumhur Önal ile çalışıyordu.   

Rock’dan muaf ‘hafif’ Türk müziği

Bu akımın tanımındaki “Hafif “kelimesinin boşuna kullanılmadığını, hiçbir rock melodisinin Türkçeye aranje edilmemesinden de anlayabiliriz. Çoğunlukla Fransız ve İtalyan şarkılarının Türkçe aranjmanları yapılıyordu. Bu dönemde yabancı şarkıcıların Türkiye’ye gelip kendi şarkılarını Türkçe sözlerle seslendirdikleri de oluyordu. En çok iz bırakan örneklerden biri de herhalde İtalyan asıllı Belçikalı şarkıcı Adamo olmuştur. Sanatçı, “Tombe La Neige” adlı şarkısını Fecri Ebcioğlu’nun sözleri ile “Her Yerde Kar Var” adıyla seslendirdiğinde Atlas sinemasında yer yerinden oynamış ve plak yok satmıştı. Adamo’nun yanı sıra Marc Aryan, Sacha Distel, Pepino di Capri ve Patricia Carli gibi sanatçılar da Türkiye’de plak doldurmuşlardı. Hepsi de ya Fecri Ebcioğlu ya da Sezen Cumhur Önal ile çalışıyordu.

Peki bu “aranjman” rüzgarında o kadar yabancı şarkıcı Türkiye’den gelip geçerken neden Türk bestecilerinin şarkılarını kendi dillerinde söylemiyorlardı? Belki de gerçekten “Unutursam Fısılda” filminde özgün müzik yapan bir pop grubunun şarkıcısını canlandıran Farah Zeynep Abdullah‘ın isyanı abartılı değildi ve aranjmanlar yüzünden prodüktörler Türk bestecilerin eserlerini  göz ardı ediyorlardı.

Fakat bunların arasından bir beste sıyrılacak ve Fransızca, İtalyanca ve İngilizce sözlerle Avrupalı şarkıcılar tarafından seslendirilecekti. Bu şarkı Berkant ile özdeşleşmiş olan “Samanyolu” idi.

“Samanyolu”nun hikayesi başrollerini Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit’in paylaştığı ve Orhan Aksoy’un yönettiği Samanyolu filminde başlıyordu. Kerime Nadir’in aynı isimli romanından sinemaya uyarlanan filmin müziklerini Metin Bükey yapmıştı ve bu romantik dramın özgün müziği, filmin duygusal sahnelerinde geri planda enstrümantal olarak çalan “Samanyolu” idi. Filmin can alıcı sahnesinde, birbirine kavuşamayan çift gökyüzündeki yıldızlar kümesine bakarken Ediz Hun çocukluk aşkına dönüp “Samanyolu öyle bir ülkeye gider ki, orada sadece saadet vardır” diyerek sevdiğini kendisi ile yeni bir başlangıç yapmaya davet ediyordu.

Filmin gösterime girmesi ile de beraber şarkının yolculuğu da başladı. Film müziğinin gördüğü ilgiyi fark eden Erman Film’in sahibi Hürrem Erman, Metin Bükey’e bu fırsatı kullanmasını ve acele plak yapmasını önermişti. Metin Bükey de Teoman Alpay’ı bulmuş ve şarkı sözlerini yazması için önlerine çıkan ilk meyhaneye oturmuşlardı. Güfte yazma konusunda çok yetenekli olan Alpay, şarkının sözlerini kısa sürede bir peçeteye yazmıştı, ancak romanın ve filmin adı olan “Samanyolu” kelimesini şarkıya uyarlamayı başaramamıştı. Metin Bükey bunu pek önemsememiş ve hemen plakçısının yolunu tutmuştu. Şarkıyı okuması için ilk akıllarına gelen Timur Selçuk olmuş ama Selçuk şarkıyı çok alaturka bularak teklifi reddetmişti. Bunun üzerine Vasfi Uçaroğlu Orkestrası’nın solisti olan Berkant ismi akıllarına geldi. Berkant, orkestrasından izin alarak sahne aldıkları İzmir Fuarı‘ndan bir günlüğüne İstanbul’a gelecek ve kariyerinin en önemli plak kaydını bir günde yapıp fuara geri dönecekti. Plağın başarısı, romanın ve filmin başarısını geride bırakmış ve “Samanyolu” dillere name olmuştu.

 

2012’de Berkant’ın vefat etmesinin ardından Murat Bardakçı şarkının yazılma hikayesinin farklı bir versiyonunu ikinci kere köşesine taşıdı. Teoman Alpay’ın 2005’teki ölümünün ardından Müjde Ar, Bardakçı’yı aramış ve şarkının yazılmasına bizzat şahit olduğunu söylemişti. Bardakçı, muhtemelen bu versiyonu inandırıcı bulmuş olacak ki daha önce de olduğu gibi Müjde Ar’ın iddialarını kelimesi kelimesine yayınlamıştı:

Teoman Ağabey bir gün bir İzlanda şarkısı getirdi ve Türkçe söz yazması için anneme okudu. Annem, şarkıya hatırımda kaldığı kadarı ile “Sarı Güneş” gibisinden bir söz yazdı ama Teoman Ağabey beğenmedi. Sonra oturdu, kendisi bir söz yazdı ama bu sözleri İzlanda şarkısına koymaktan vazgeçti ve başka bir eser olarak besteledi, adına da ”Samanyolu” dedi. Annem o sırada güftedeki bazı kelimeleri değiştirdi ve ilk mısradaki “güneş” sözünü de zorla koydurttu. Teoman ağabey’in şarkıyı Atikali’deki evimizde Vezüv marka gaz sobasının önüne taburesini çekerek elindeki udla ve çıplak ayakla bestelemesi hala gözümün önündedir.”

Berkant’ın şarkısı ‘Samanyolu’’nu Fenerbahçe tribünleri sahiplendi ve o gün bugün Sarı Lacivertlilerin sembol şarkısı oldu.

Türk müziğine “Buruk Acı”, “Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar”, ”At kadehi elinden”, ”Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım”, “Bu gece son gecemiz” gibi çok sayıda eser bırakmış olan Teoman Alpay’ın 2005 yılındaki  vefatının ardından Erkan Özerman da bu konuda bir açıklama yapmıştı:

Şarkı Teoman Alpay’a aittir. Metin Bükey’in niye Samanyolu’ndan başka şarkısı yok da Alpay’ın Batı müziği ağırlıklı Samanyolu’na benzer 30’a yakın parçası var? Metin, Türkiye’de üç bilirkişi bulup parçayı üzerine aldı.”

Yurtdışında listelere giren ilk Türk pop şarkısı

Bu farklı versiyonda, şarkının hem beste ve hem de güftesinin Teoman Alpay’a ait olduğu iddia edilse de “Samanyolu” filminde eserin sadece enstrümantal olarak çalınmış olması, şarkı sözlerinin daha sonra yazılmış olma ihtimalini güçlendiriyor. Sonunda Doğan Hızlan’ın da dediği gibi 45’liğin üzerinde yazanı da göz ardı etmememiz ve 150 filmin müziğine imza atmış olan Metin Bükey’e de hakkını teslim etmemiz gerekiyor.

“Samanyolu” Özerman’ın dediği gibi batı müziğine çok yakın bir makam olan rast makamında yazılmıştı. O günlerde Türkiye’de bulunan Patricia Carli şarkıya Fransızca sözler yazarak Tanju Okan ile beraber “Samanyolu”nu Avrupa’ya açma projesine girişti. Finansal sıkıntılardan dolayı Okan Fransa’ya gidemeyince Hollandalı şarkıcı David Alexander Winter’ın “Oh Lady Mary” adıyla okuduğu şarkı birçok ülkede hit oldu. 1969 yılında Dalida tarafından okunan İtalyanca versiyonu İtalya’da listelerde sekizinci sıraya kadar yükseldi. Samanyolu üç farklı dile adapte edilerek yurt dışında listelere girmeyi başaran ilk Türk Pop eseri olmuştu.

 

İyi bir Fenerbahçeli olan Berkant’ın şarkısı “Samanyolu”’nu Fenerbahçe tribünleri sahiplendi ve o gün bugün Sarı Lacivertlilerin sembol şarkısı oldu. Berkant’ın vefat ettiği gün, Fenerbahçe’nin efsane kaptanı Alex de Souza da Fenerbahçe’den koparılmıştı. Taraftarlar o gece evinin önünde sabaha kadar “Samanyolu”nu söylediler. Ercan Saatçi köşesinde “Samanyolu ayrılan sevgililerin şarkısıydı, Güle güle Alex , güle güle Samanyolu” diyerek hem Berkant’a hem de efsane kaptana veda etmişti.

(*)Müzik: Metin Bükey
Söz: Teoman Alpay

Kaynakça

  • Ekinci A., Samanyolu şarkısı ilk kime teklif edilmişti, 19.05.2005, Radikal
  • Bardakçı M., Samanyolu’nun gerçek bestecisi, 03.10.2012, Habertürk
  • Samanyolu Şarkısı böyle yola çıktı, 23.11.2019, Odatv.com
  • Saatçi E., Samanyolu, İki Yıldız Kaydı önceki gün, 03.10.2012
  • Berkant’ı kaybettik, 01.10.2012, Fenerbahçe Spor Klübü
  • Vikipedi, Patricia Carli