Ana Sayfa Blog Sayfa 1248

İklim değişikliğinin gıda üretimi ve güvenliğine etkileri giderek daha negatif oluyor

Küresel, bölgesel ve ülkesel gıda güvenliği ve insanların gıdaya erişme olanağının ya da kapasitesinin ve refahının bir ölçüsü olan gıda güvencesinin sağlanması ve sürdürülebilirliği şimdi her zamankinden daha önemli.

İklim değişikliğinin (sıcak hava dalgaları, kuraklıklar, şiddetli ve aşırı yağışlar, seller ve taşkınla, vb.) ve küresel Covid-19 salgınının küresel, bölgesel ve ülkesel negatif etkileri yüzünden, besin yetersizliği, gıda güvencesizliği, açlık ve yoksullukla savaşım ile gıda sistemlerinin geliştirilmesi-işlevselliğinin artırılması, 2015 yılında Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri açıklandığı zamandaki dünyaya göre, şimdi ulusal ve uluslararası ve/ya da hükümetlerarası karar vericilerin (politika yapıcıların) daha büyük ve ivedi bir önceliği haline geldi.

Gıda güvenliği, tüm insanların kendi beslenme gereksinimlerini karşılamak üzere her an yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik olarak ulaşabilmesi ve gıda tercihlerinin etkin ve sağlıklı bir yaşam için karşılanması olarak tanımlanabilir. İnsanlar ve toplumlar, istedikleri zaman ekolojik, çevresel ve sosyal olarak duyarlı ve adil bir yolla üretilmek koşuluyla, besleyici, güvenli, kişisel olarak kabul edilebilir ve kültürel olarak uygun gıdalara eriştiklerinde büyük ölçüde mutludur.

Gıda güvenliği, (i) gıda varlığı, (ii) gıdaya erişim (ilk ikisinin genel olarak gıda güvencesine karşılık geldiğini düşünebiliriz, (iii) gıda tüketimi (alımı) ve (iv) gıdanın sürdürülebilirliği başlıkları altında dört açıdan ele alınarak incelenebilir.

Az gelişmiş ülkelerdeki risk çok daha büyük

Gıda varlığı, gıdanın yerli üretim, ticari dış alım ve gıda yardımı yoluyla fiziksel varlığıdır. Gıdaya erişim, ailelerin ev üretimi ve yedeklerinin (sonra kullanmak üzere evde biriktirilen fazla gıda), satın alınanlar, hediyeler, ödünç alınanlar ve yardımların geniş bir birleşimi yoluyla yeterli tutarlardaki gıdayı elde etme olanağıdır. Gıda tüketimi ya da alımı, ailelerin erişebildiği gıdanın tüketimi ve aile üyelerinin ya da kişilerin besin maddelerini sindirme ve emme olanağına sahip olmasıdır. Son olarak, gıdanın sürdürülebilirliği ise, gıdanın düzenli ve periyodik olarak varlığı (kararlılık) ve elde edilebilir olması; bu yolla ailelerin ve kişilerin beslenme ya da besleyici maddeleri alma güvenliğinin sağlanmasıdır.

Kaynakların sınırlı ve tarihsel olarak eşitsiz bir ekonomik ‘paylaşımın’  egemen olduğu bir dünyada, özellikle en az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki hızlı nüfus büyümesi ile iklim değişikliği, kuraklık, arazi bozulumu ve çölleşme, biyolojik çeşitliliğin ve ormanların azalması ve yok edilmesi gibi küresel ve bölgesel değişiklikler, söz konusu çarpıklığı daha da kuvvetlendirmektedir.

Küresel ve bölgesel ölçeklerde gerçekleştirilen birçok çalışma, özellikle gelecek iklim değişiklikleri ve değişkenliğinin, günümüze göre tarım, su ve toprak kaynakları üzerindeki olumsuz etkisinin kuvvetleneceğini göstermektedir. Gıda ve su güvenliği ile iklim değişikliği arasındaki yakın bağlantı nedeniyle, iklim değişikliği, büyük olasılıkla gıda güvenliğinin, gıdanın varlığı, erişim, tüketim ve sürdürülebilirliğinden oluşan dört boyutunu da etkileyecektir.

820 milyonu aşkın insan yetersiz besleniyor

Baş yazarlığın yanı sıra birkaç konuda katkı veren yazarlarından biri olduğum Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) İklim Değişikliği ve Arazi Özel Raporu’na (2019) göre, var olan gıda sistemi (üretim, nakliye, işleme, paketleme, depolama, perakende, tüketim, kayıp ve atık) Dünya nüfusunun büyük bir bölümünü beslemekte ve 1 milyardan fazla insanın geçim kaynaklarını desteklemektedir. 1961’den bu yana, kişi başına gıda arzı %30’dan fazla artmış, azotlu gübrelerin daha fazla kullanımı (% 800 dolayında artış) ve sulama için su kaynakları (% 100’den fazla artış) bu artışa eşlik etmiştir. Bununla birlikte, günümüzde yaklaşık 820 milyonu aşkın insanın yetersiz beslendiği ve beş yaşın altında yaklaşık 150 milyondan fazla çocuğun büyüme engelli, 15 ila 49 yaş arası yaklaşık 615 milyon kadın ve kızın demir eksikliğinden etkilenmekte olduğu ve yaklaşık 2 milyar yetişkinin fazla kilolu ya da obezite sorunlu olduğu öngörülmektedir.

Gıda sistemi, iklim dışı stres etmenlerinin (ör. nüfus ve gelir artışı, hayvansal kaynaklı ürün istemi) ve iklim değişikliğinin baskısı altındadır. Bu iklim ve iklim dışı stresler, gıda güvenliğinin dört boyutunun, gözlenen iklim değişikliği, artan sıcaklıklar, değişen yağış desenleri ve bazı aşırı olayların daha sık görülmesi yoluyla etkilemektedir.

İklim değişikliğini ürün rekoltelerini etkileyen diğer etmenlerden ayıran çalışmalar, pek çok alçak enlem bölgesindeki bazı ürünlerin (ör. mısır ve buğday) veriminin gözlenen iklim değişikliklerinden olumsuz etkilendiğini belirtirken, birçok yüksek enlem bölgesinde ise bazı ürünlerin (ör. mısır, buğday ve şeker pancarı) verimlerinin son yıllarda olumlu etkilendiğini göstermiştir. Yüksek hava sıcaklıkları ve sıklığı ve şiddetinde önemli artışların yaşandığı sıcak hava dalgalarıyla birleşen kuraklık olayları, Akdeniz Havzası’nın bazı bölgelerinde ve Türkiye’de özellikle son 20 yıllık dönemde tarımsal ürün rekoltesi üzerinde bazı yıllarda ciddi olumsuz etkilere neden olmuştur. Dahası, iklim değişikliği kurak alanlarda, özellikle Afrika‘da, Asya ve Güney Amerika‘nın yüksek dağ bölgelerinde gıda güvenliğini etkilemektedir.

Büyük olasılıkla gıda güvenliği, gelecek için öngörülen iklim değişikliğinden giderek daha fazla etkilenecek ve başta tahıllar gelmek üzere gıda fiyatları artacaktır. Yoksullar ve düşük gelirli tüketiciler özellikle risk altındadır. Çeşitli iklim modelleri, gelecekte yaklaşık 200 milyon ek insan için açlık riski öngörmektedir. Atmosferdeki birikimi artan CO2‘nin, en azında başlangıçta (erken gelecek yıllarda) görece daha düşük sıcaklık artışlarında ürün verimliliği için yararlı olacağı öngörülürken, besin kalitesini düşüreceği beklenmektedir. Örneğin, 546-586 ppm (ppm, milyon hacimde bir birim) atmosferik CO2 birikimi koşullarında yetiştirilen buğday %5.9-12.7 daha az protein, %3.7-6.5% daha az çinko ve % 5.2–7.5 daha az demir içerebilecektir. Dahası, zararlıların ve hastalıkların dağılımı değişecek ve bu da birçok bölgede üretimi olumsuz yönde etkileyecektir. Artan aşırı hava ve iklim olayları ve afetleri ve bu olayların başka öğelerle bağlantılı olması, gıda sisteminin bozulma riskini artırmaktadır.

‘Isı stresi’nin etkileri

Kırsal sistemlerin iklim değişikliğinden etkilenebilirliği çok yüksektir. Bu sistemler, göçebe topluluklar, yayla çobanları ve tarımsal göçebe çobanlar dahil olmak üzere 200 ila 500 milyon kişi tarafından ülkelerin % 75’inden fazlasında uygulanmaktadır. Afrika’daki kırsal sistemlerdeki etkiler, daha düşük mera ve hayvan verimliliğini, hasarlı üreme fonksiyonunu ve biyolojik çeşitlilik kaybını kapsamaktadır. Kırsal sistem güvenlik açığı, iklim dışı etmenler, örneğin arazi kullanım süresi, göçmenlerin bir yaşam alanına yerleştirilmesi, geleneksel kurumlardaki değişiklikler, istilacı türler, uygun/yeterli pazar eksikliği ve çatışmalar tarafından daha da kötüleşmektedir.

Sağlıklı beslenmenin önemli bir bileşeni olan meyve ve sebze üretimi de iklim değişikliğine karşı savunmasızdır. Özellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde, yüksek sıcaklıklarda, ürün uygunluğu ve veriminde düşüşler öngörülmektedir. Isı stresi meyve oluşumunu azaltır ve yıllık sebzelerin gelişimini hızlandırır, bu da verim kayıplarına, ürün kalitesinin bozulumuna ve gıda kaybının ve atıkların artmasına neden olur. Daha uzun büyüme mevsimleri, daha fazla sayıda ürün yetiştirilmesini ve daha fazla yıllık verim alınmasını sağlayabilir. Ancak bununla birlikte, bazı meyve ve sebzelerin, tutarlı bir hasat üretmek için bir süre soğuk birikimine (soğuklama) gereksinimi vardır. Bu yüzden daha sıcak kışlar rekoltede daha büyük bir etki ya da risk oluşturabilir.

Öte yandan, gıda güvenliği ve iklim değişikliğinin güçlü bir cinsiyet ve eşitlik boyutu vardır. Bölgesel farklılıklar olmasına karşın, dünya ölçeğinde kadınlar gıda güvenliğinde kilit bir rol oynamaktadır. İklim değişikliğinin etkileri yaşa, etnik kökene, cinsiyete, varlığa ve sınıfa bağlı olarak çeşitli sosyal gruplar arasında değişiklik gösterir. Aşırı iklim olaylarının, yoksul ve savunmasız toplulukların geçim kaynakları üzerinde acil ve uzun vadeli etkileri vardır ve bu da iç ve dış göç için stres çarpanı olarak daha fazla gıda güvensizliği riskini oluşturabilir. Bu nedenle, kadınları güçlendirmek ve karar almada hak temelli yaklaşımlar, uyum ve savaşım ile ev gıda güvenliği arasında sinerji yaratabilir.

Bir kent nasıl ‘Yeşil kent’ haline gelir?

Son 20 yılda dünyanın gündemine giren ve aynı hızla da birinci öncelik haline gelen bir konu var: İklim değişikliği ve bunun çerçevesinde kentleri daha “Yeşil Kentler” haline getirmek.

Her kent bunun için çalışıyor. Bunun için önce bir azaltım hedefi ortaya atılıyor. Sonra onu yakalayıp yakalayamayacağı belli olmayan bir Eylem Plan(lar)ı hazırlama süreci başlıyor. Fakat özellikle Türkiye’de yerel yönetimler tüm süreçlere hâkim olmadan harekete geçtiği için başarısızlık kaçınılmaz oluyor. Hem de en baştan. Örneğin bir taraftan bir eylem planı hazırlama süreci devam ederken diğer taraftan yerel yönetimin yaptığı hiçbir işte karbon salımları vb. konular düşünülmüyor. Eylem planlarında verimli, yeşil binalar yazarken hiç de buna uymayan binalar dikilmeye devam ediliyor. Ya da ulaşım konusunda afili cümleler edilirken içten yanmalı motorlu araçlarla filoların yenilendiği haberleri de manşetlere çıkabiliyor. Sonuçta  sürekli büyütülen hedefler ve %1 bile ile azalmayan karbon salımları ortaya çıkıyor. Hedef açıklamanın başlangıç bile olmadığı görmeyen, aksine bitişe en yakın nokta olduğunu sanan bir anlayışımız var.

Aslında bir kenti “yeşil” haline getirmek için elimizde tek bir reçete yok. Her kentin, hatta her kentin içindeki her mahallenin bile farklı dinamikleri var. Fakat atılacak ana adımlar aynı. Sonrasında her yerleşim yeri kendi özgün koşullarına göre farklılaşacaktır ve ortaya aynı hedefe, benzer yönlerden giden ama giderken farklı araçlar, farklı patikalar kullanan örnekler çıkacaktır.

Peki, neler yapılmalı?

  1. a) İlk adım bir baz yıl seçmek. Ne yazık ki Türkiye’de bu neredeyse imkânsız. Sebebi basit: Kurumlar, özellikle yerel yönetimler ne kadar enerji harcadıkları, ne kadar su harcadıkları konusunda arşiv tutmuyor. Bir baz yıl seçilemediğinde de azaltım hedefinin bir anlamı kalmıyor. Baz yıl ne kadar eski olursa bu gezegen için iyi, yerel yönetim için ise zorlayıcı olacaktır. Bu yüzden azaltım hedefi açıklandığında sorulması gereken ilk soru: Hangi seneye göre? 1990 mı? 2019 mu?
  2. b) Baz yıl seçildikten sonra yoğun bir envanter çalışmasına girmek gerek. Sera gazı salımları hangi kaynaklardan yapılıyor? Bu kaynakların ne kadarına yerel yönetim doğrudan müdahale edebilir? Ne kadarına dolaylı olarak etkisi olabilir? Burada en önemli problem ise Türkiye’nin yerel yönetimlerinin aslında çok etkisiz olması. Eğer Büyükşehir Belediyesi değil de bir ilçe belediyesiyseniz, esas olarak çok fazla müdahale şansınız yok. Fakat bu böyle diye durmanın da anlamı yok. İklim kriziyle mücadele, en ufak sorunları bile iyileştirmeye çalışmanın da mücadelesi aynı zamanda.
  3. c) Envanter çalışması yaptıktan sonra tüm yerel yönetimler şunu görecektir: Salımların büyük dilimine doğrudan etki etme şansı yok, çünkü belediye faaliyetleri sonucunda gerçekleşmiyorlar. Bu bize şunu gösteriyor: Demek ki sadece yerel yönetimi hedef alan bir eylem planı ile başarıya ulaşma şansımız yok. Ne yapılacaksa hep beraber yapacağız.  Önü de yerel yönetim çekecek. Çünkü pek öyle görülmese de bir kentin, bir ilçenin örgütlenmiş en önemli kuruluşu yerel yönetimler. Hep beraber yapmanın yolu da bizi o çok bilindik ama kimsenin tam anlamıyla hayata geçirmeye gönlünün razı gelmediği kavrama götürüyor: Katılım! Yerel yönetimler, eylem planlarına diğer bileşenleri de katmalı. Hatta eylem planını kentle birlikte hayata geçirmeli. Başarılı olmanın başka bir yolu yok. Aylar sürebilir, bir sürü toplantı yapılabilir! Sürsün ve yapılsın. Hızlıca yapılan ve rafta çok güzel duran bir eylem planından çok daha iyi bir yöntem bu. Unutmamak gerek ki insanlar fikirlerinin sorulduğu, önerilerinin dinlendiği ve kendileri gibi olanların önerilerini etkileyebildikleri bir sürece, yapılacak işe çok daha fazla sahip çıkarlar.
  4. d) Sahip çıkma bizi bir sonraki aşamaya getirecektir: Fikirleri birlikte oluşturduysak, gelin hayata da birlikte geçirelim. İklim için öne çıkın, iklim için gönüllü olun. Yerel yönetimin yetmediği yerlerde elçi olun ve birlikte yapalım. Hazırlık süreci ne kadar katılımcı olursa bu aşamanın tabandaki yayılımı da o kadar geniş olacaktır. Çevrimiçi hayatın giderek önemini arttırması ile hem gönüllülüğü hem de katılımcılığı daha hızlı, daha esnek ama daha güçlü şekilde oluşturmak mümkün.

‘Karbon nötr’ hedefi olmayan bir planın anlamı yok

Bu aşamalar her kentin, her semtin kendi iç dinamikleriyle şekil alacak, özgünleşecektir. Eylem planlarının içeriği de öyle… Fakat bir eylem planında olmazsa olmaz noktalar elbette var.

Öncelikle artık karbon nötr bir hedefi olmayan eylem planlarının anlamı yok. Kenti hangi yılda (öyle 2100’ü falan da beklemeden) karbon nötr yapacaksınız, bunu ortaya koymak gerek. Ülke hedeflerinden daha erken bir yılı hedef olarak belirlemek ve bunu başarmak kentin ve yöneticilerinin itibarına fayda sağlayacaktır. Bu tarihi koyarken, kentin tüm enerjisinin ne zaman %100 yenilenebilirden geleceğini ve bunun ayrıntılarını da eklemek gerekir. Yoksa önce hedefi koyup “sonrasına bakarız bir şekilde” anlayışıyla hareket eden bir eylem planı ile değil azaltımı hayata geçirmeyi, üstüne artırım yaparsınız. 2030’da %30 azaltım hedefiyle çıkılan bir yolda %32 artırıma ulaşmak siyasi bir başarısızlığın yanı sıra iklim için neredeyse bir suç olarak bile kabul edilebilir.

Kenti dirençli hale getirmek çok önemli. Çünkü sadece azaltım ile değil uyum ile de haşır neşir olmak zorundayız. Ve çoğu kentte sadece iklim değişikliğine uyumla da yetinemeyiz. Depreme, sağlık sorunlarına karşı da dirençli bir kent oluşturmak gerek. O zaman konutları yenileyeceğiz. Fakat nasıl? Bunun için binaların hepsinin enerji verimliliği artırılmalı, yeşil çatı uygulaması olmayan bina kalmamalı, mümkünse kendi enerjisini üretmeli ve suyun her damlasının değerini bilmeli. Gri su uygulaması, yağmur suyu hasadı uygulaması artık bir binanın lavabosunun markasından daha önemli hale gelmeli.

En önemli kalem, ulaşım

Bir eylem planı, ulaşıma mutlaka el atmalı. Açık konuşalım: Dizel öldü. Benzin de ölüyor. Öncelikle kuruma araç alımında, sonrasındaysa tüm kentte satılan araçlarda buna göre hareket etmek gerekli. Bu büyük bir müdahale olarak görülebilir ama aksi çok daha büyük sorunlara yol açacak. Hangi yıl  dizel kullanımı yasaklanacak? Hangi yıl benzin kullanımı yasaklanacak? Bunlar net olarak yazılmalı ve yerel yönetim de üzerine düşeni yapmalı. Yenilenebilir enerji ile çalışan şarj istasyonları ile kenti donatmalı ve yeni yapılacak her türlü yapıda bunu zorunlu tutmalı. Yoksa klasik bir Türkiye uygulaması olur: Hedef yıl gelir. Hazır olunmaz. Bir sene ertelenir. Sonra bir sene daha. Sonra bir sene daha. Elimizde erteleme notlarıyla dolu bir eylem planımız olur.

Bisikletler, raylı sistem, kent bahçeleri, bostanlar…

Bisiklet ağları, yürüme yolları, raylı sistem vb. konular çok konuşulduğu için sanki aşılmış gibi görünüyor ama ne yazık ki gerçek hiç öyle değil. Bisiklet hala bir ulaşım aracı olarak değil, bir keyifli zaman geçirme aracı olarak görülüyor. Sahil kenarlarındaki bisiklet yollarıyla kimse işe gidip gelemiyor. Yürüyüş de öyle. Raylı sistem özellikleri gereği ağır bir şekilde ilerliyor ama illa her rayın da yerin altından geçmesine gerek yok. Tramvaylar da düşünülmeli.

Eylem planında mutlaka kent bahçeleri ve bostanlara mutlaka yer verilmeli. Bu, bir hobi maddesi olarak görülemez. Gıdaya ulaşım, kaliteli ve sağlıklı gıdaya ulaşım yerel yönetimlerim sorumlulukları arasında olmalı. Gönüllülerle ya da elçilerle gıda ağları kurmanın, her zaman kentin örgütlü yapısını güçlendirmek için yarar sağlayacağını hiç bir zaman unutmamak gerekir.

Atıkla mücadele

Son olarak atığı azaltmak ve atıkla mücadele etmek… Kentleri bir tüketim canavarından çıkartarak kendisini çeviren bir hale getirecek alanlara dönüştürmek gerekli. Bunun da yolu geri dönüşümden geçiyor.

Eylem planında olmazsa olmaz konular bunlar. Eksiği vardır ve elbette artırılabilir. Örneğin akıllı kent uygulamaları ile hayatı kolaylaştırırken, iklime yararlı olmaktan hiç bahsetmedim, ama olmalı. Çöp olan ve ne yazık ki geri dönüşümü de mümkün olmayan eylem planları yapmak yerine; tüm bir kentle daha uzun süren ama kalıcı ve hedefe ulaşacak eylem planları yapmaktan başka bir şansımız yok.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Yaşasın tohumların özgürlüğü!

Su, hava, toprak gibi tohumlar da müşterek doğal varlıklardan… Hintli çevre aktivisti ve gıda egemenliği ve küreselleşme konularında sayısız eser vermiş olan Vandana Shiva’nın yazdığı Tohumun Hikâyesi kitabında dediği gibi “tohum yaşamın başlangıcı ve kaynağı”… Tohumlar, sadece insan için değil, çeşitli organizmalar için de besin kaynağı… İçinde binlerce yılın deneyimini barındıran bir kültür mirası. Tohum hasatları sadece tarıma dair bilgilerin değil, o yöreye ait hikâyelerin de nesilden nesile aktarıldığı bir kültürel şölen aslında…

Böylesi bir canlılığı içinde barındıran tohum tüm gezegene ait bir doğal varlık. Ama Vandana Shiva’nın senelerdir bizlere anlatmaya çalıştığı, her platformda karşısında durduğu şekilde küresel şirketler, gerek patent haklarıyla, gerek GDO’lu (genetiği değiştirilmiş organizma) ürünlerle bu canlılığı yok etmeye çalışıyor. Fikri mülkiyet haklarının bir sonucu olan patent haklarıyla tüm gezegene ait olan, hiç kimsenin üzerinde diğerlerini dışlayıcı bir hak iddia edemeyeceği tohumlar küçük bir azınlığın malı haline geliyor. Çiftçilerin bu kadim değerlere erişimi imkânsız hale geliyor. GDO’lü ürünlerle beraber ise, hem toprakta yaşayan küçük organizmaların, hem de bizlerin sağlığı bu ürünlerin içerisindeki toksinler nedeniyle ciddi şekilde bozuluyor. Verimliliği arttıracağı iddiasıyla ortaya çıkan Yeşil Devrim ise sadece ticari değeri yüksek ürünlerin ekimini teşvik ederek tohum çeşitliliğinin altını oyuyor. Binlerce yılın çeşitliliğinin yerini tek tip ürünler alıyor.

Tohum diktatörlüğünün karşısında tohum özgürlüğü

Tüm bu sorunların karşısında Shiva, Tohumun Hikâyesi kitabında endüstriyel tarım değil, yerel tarım diyor. Tohum diktatörlüğünün karşısına tohumların özgürlüğünü koyuyor. “Şirketler tarafından tohumlara el konulması bir insan hakkı ihlalidir” diyor. Tohumu savunmanın, kültürel mirası, kadim değerleri ve haklarımızı savunmak olduğunu gözler önüne seriyor. Tohumları serbestçe değiş-tokuş edebileceğimizi savunuyor. Hatta kitabımızda bu amaçlar doğrultusunda tohumların sesi olan çeşitli insanlara kulak kabartıyor. Ve Vandana Shiva’nın kendisi de tohumların sesi olmak için kurulmuş olan Uluslararası Navdanya Derneği’nde yer alıyor. Hatta kendisi bu derneğin kurucusu…

Kitabımız sadece sorunları sıralamakla kalmıyor; bizlere neler yapabileceğimiz konusunda fikirler sunuyor. Ama en başta tohumlara sahip çıkmaya bu kitabı okumakla başlayalım. Sonra, kimbilir kendimizden başlayarak belki biz de tohumların sesinden biri oluruz?

Künye

Yazar: Vandana Shiva
Resimleyen: Allegra Agliardi
Çeviren: Ayşe Caner
Yayınevi: Yeni İnsan Yayınevi

Yaşam savunuculuğundan ekofeminizme…

Bir kadının dik durması ya da kadınların dik durması neye bağlıdır?

İkizköy’de Akbelen ormanının kesilerek termik santral için altından kömür çıkarılmasına direnen köylüler, durumun tarafsız bir gözle irdelenmesi için yargıya başvurmuşlardı. 7 Eylül’de yol kenarında keşif heyetini bekleyenler arasındaydım. Keşifçiler yöre halkını ve avukatlarını hiçe sayarak hızla alana doğru ilerleyince Neşe Işık’ın şimşek gibi aramızdan ayrılıp keşif heyetine ulaşmak için koşmasındaki kararlılığı görecektiniz… Aylardır keşif heyetindeki bilim insanları ve hakimin yörenin flora ve faunası, arkeolojik değerleri ve köylünün geçim kaynakları vb gelecekteki olası etkilerine tarafsız gözle bakmasını bekleniyordu.  Ne yazık ki ilerleyen zamanlarda keşif başlangıcı kadar sürecin de sağlıksız ilerlediği duyumlarını aldık. Avukatlar ve yöreye uzun yıllar emek vermiş çevre mühendisi arkadaşımıza aşağılayıcı ve küçük düşürücü söylemler bir hakim ağzından sarf edilmiş durumdaydı. Oysa yaşam alanı savunucuları o hakimin ve ailesinin ve hatta torunlarının dahi geleceğini savunuyorlardı.

Son 20 yıldır birçok ülkede, gerek küresel iklim değişimi gerekse hava kalitesinin canlı sağlığına etkileri nedeniyle termik santraller miadını doldurmuş olarak ilan edildi ve tarihin çöplüğüne karıştı. Rüzgar haritalarına göre Muğla yöresindeki termik santrallerin Mısır’da dahi partikül zehirlenmesine yol açtığı tespit edilmiş durumda.

İkizköy’deki direnişte köylü Neşe Işık arkadaşımızın yüzündeki ışık da bu sağduyunun bilgileriyle donanmış olmasından olmalı… O gerçeğe dayalı bilgiye susamışlığı onun hep dik durmasını sağlıyor olmalı. Çünkü hakikat insanı dik tutar!

Bugünlerde Dünyanın başka yerlerinde dik duran kadınlar

Ağustos ayında, Joe Biden yönetimi, yaklaşık 20 yıldır ABD işgalinde olan Afganistan’dan askeri gücün çekileceği duyurusunu yaptı. Atakta bekleyen Taliban nedeniyle Afganistan halkının ve özellikle kadınların yaşamı alt üst olmuştu. Can güvenlikleri, günlük yaşamları ve kısacası gelecekleri karartıldı. Bu elbette beklenen bir şeydi. Yine de belki çoğumuz hala dünya kamuoyundan ümitsizce bir mucize bekliyorduk. Ancak Taliban rejiminden kaçmaya çalışanlar kadar ülkede kalıp direnmeyi seçen  kadınların ayağa kalkıp dik durması uzun sürmedi. Kaotik bir durum olsa da sadece Pencşir bölgesinde değil, başka bölgelerden de gelen haberler kadınların artık ortadoğuda patriyarkanın köklerini söküp atma kararlığının fısıltısını duyuruyordu. Daha önce Suriye’de IŞiD yönetimindeki topraklarda olduğu gibi Taliban’ın da namus adı altında önce kadın vücudu ve ruh bütünlüğünü hedef aldığını biliyoruz.

Ortadoğu coğrafyası dünyada patriyarkanın en güçlü olduğu bölgelerden biri. Dolayısıyla bu duruma en köklü yanıt veren Rojawa’da olduğu gibi yine kadın örgütlenmeleri olacağa benziyor. Kadın örgütleri “bölgeden uzaklaşmak isteyenlere destek olunabilir ama aslolan orada kalıp bir özgürlük alanı yaratmaktır” diyor.

Ekolojik harekette dik duran kadınlarda ne eksik?

Kırsalda üretici kadınlar genelde biriktirmeye yönelik değil, geçimlik ekonomilerden yana oldukları tarımın ortaya çıkmasından bu yana neredeyse değişmemiştir. Çünkü biriktirmenin kaynağının doğayı fazla kullanmak ve tüketmeye giden yola hizmet ettiklerini bilirler. Dolayısıyla böylesi kadınlar doğaya yalnızca bir gıda sepeti olarak değil, aynı zamanda her bir meyvede ve çekirdekte o gıdanın yetiştiği dünyayı görürler. Başka bir deyişle doğaya bir kaynak deposu olarak değil, bir ekosistem bütünlüğü; orman ya da sulak alan bütünlüğü olarak bakarlar.

Bu bağlamda HES’lere karşı mücadeleden madenlere karşı mücadeleye kadar kısmen kentte yaşayıp da hala kırsalla bağlantısı olan  doğa savunucularının çoğu kadındır. Ekmek teknelerinin tahrip olmakta olduğunu çabucak görürler ve eve sahip çıkma ihtiyacı duyarlar. Ancak bu durum o hareketleri kadın hareketi yapar mı? Bence büyük bir soru işareti var burada.

Biraz daha açmaya çalışırsak; daha önce köy merkezinde, erkeklerin köy meydanı olan kamusal alanda vücudunu küçülterek ve utanarak oradan geçen kadın, yaşam savunuculuğuna soyununca kamusal alanda bilinçsiz de olsa beden diliyle erkek kadar genleşme ihtiyacı duyar. Güvenli duruşu hakikatin yanında olduğundandır. Medya önünde dahi erkeğe göre daha da dik durması bundandır. Çünkü kamusal alanda söz söylemeyi belki de ilk kez keşfetmiştir ve hatta yılların ezilmişliğine genleri meydan okumak ister. Bunu İkizköy’de Akbelen orman savunmasında gördüğümüz gibi Rize’de taş ocağına karşı çıkan İkizdere kadınlarında da görmekteyiz.

Ancak patriyarkanın diliyle ‘ata toprağını korumak’, ‘dede topraklarının savunması’ndan söz ederken hem erkekleşerek militarist dille karşısında duran gücü sindirmeyi amaçlayan kadın aynı zamanda patriyarkal dili perçinlediğinin acaba farkında mıdır? O halde bu hareketler içinde kadına gerçek anlamda kalıcı özgürlük alanı nasıl yaratabilir? Bu noktada yaşam savunuculuğunda kültürün önemli bir parçası olan dilin ne kadar önemli olduğuna değinmek isterim. İlmek ilmek yeni bir direniş kültürü örülecekse kadına kalıcı özgürlük alanları kazandırmak önemli olmalı. Bu da ancak ekofeminist politikayla olur. Yoksa yöresindeki hareketler sönümlendiğinde kadınlar o zamanları yalnızca bir anı niteliğinde hafızaların bir köşesinde tanırlar.

Sonuç olarak ekofeminist politika öz olarak yaşam savunuculuğuna dayanır. Tabiatı itibariyle tüketime, doğanın materyal olarak görülmesine kısacası kapitalizme karşıdır. Ekofeminizmin tarihine baktığımızda kadınlar yaşam alanlarına (özellikle ormansızlaştırma kapsamında) 18 YY’da İndus Vadisi’nde kralın tahakkümüne karşı çıkmaya ve sonra da 1970’lerde Hindistan’daki Chipco hareketine kadar uzanır. O halde bize düşen yaşam savunucusu kadınların feminist politikada nasıl yer alabilecekleri üzerine düşünmemizdir..

Bu yazıyı tüm yaşam savunucusu kadınlara adıyorum.

(Bu yazı Sivil Sayfalar’da da yayımlanmıştır.) 

3. Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü, bu yıl Metin Akdemir’e verildi

Bu yıl 10’uncusu düzenlenen Pembe Hayat KuirFest‘te, bu senenin Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü Metin Akdemir’e verildi.

Geçtiğimiz sene oyuncu Ayça Damgacı’ya verilen ödül, bu sene kuir sinemaya emek veren yönetmen Metin Akdemir’in oldu. Akdemir, ödülünü Damgacı’dan aldı. Ödül, dün Goethe-Institut Ankara’da gerçekleşen festivalin açılış resepsiyonunda verildi.

Kuir sinemayı güçlendirmek amacıyla veriliyor

Metin Akdemir, Hayalimdeki Sahneler filminde Atıf Yılmaz’ın Dul Bir Kadın, Kadının Adı Yok ve Yavuz Özkan’ın İki Kadın filmlerindeki kadın karakterler arasındaki ilişkilerin kuir ihtimallerine yer vermişti. Bu ihtimalleri birçok farklı katmanda tartışmaya açmış, bir yandan filmlerin oyuncuları ve sinema yazarlarıyla ihtimalleri tartışırken, diğer yandan bu ihtimallere dair kendi hayalindeki sahneleri kadraja almıştı.

Hayalimdeki Sahneler festival kapsamında, 25 Eylül’de Ankara‘da ve 3 Ekim’de İstanbul‘da gösterilecek. Gösterimlerin ardından yönetmenin katıldığı söyleşiler de gerçekleşecek.

Adını 2015 yılında hayatını kaybeden LGBTİ+ aktivisti Zeliş Deniz‘den alan Zeliş Deniz Kuir Sinema Ödülü, kuir sinemayı güçlendirmek ve kuir sinemada emeği olanların yanında olmak amacıyla veriliyor.

24 Eylül Küresel İklim Grevi: Binlerce kişi iklim adaleti için sokakta

24 Eylül Küresel İklim Grevi kapsamında bugün dünyadan binlerce kişi iklim adaleti için sokaklara döküldü.

İklim aktivistleri, iklim krizine karşı acil ve etkili adımlar atılmasını talep ediyor.

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg, bugünkü eylemle ilgili “Biz gençleri dinlediklerini söylüyorlar ama belli ki dinlemiyorlar. Bunu şimdi bir kez daha kanıtladılar. Bu yüzden tekrar sokaklara döneceğiz” demişti.

Dünyadan eylem görüntüleri

“Başka gezegen yok” diyen milyonlarca iklim aktivisti bulundukları ülkelerde, gezegenin yok olmaması için bir araya geldi. O ülkelerden biri olan Bangladeş‘te ülkenin farklı şehirlerinden insanlar iklim adaleti için buluştu.

Pakistan‘ın en batıdaki ve en büyük eyaleti olan Belucistan‘da da insanlar iklim adaleti için sokağa çıktılar. Belucistan’ın ekonomisi ağırlıklı olarak tarıma dayanıyor ve iklim krizi nedeniyle kuraklıktan oldukça etkilenen bölgeler arasında yer alıyor.

Filipinler‘deki iklim grevinden bazı görüntüler. Ülkede, denizlerin yağmalanmasına karşı balıkçıların direnişi var.

İsveç‘in başkenti Stockholm‘deki aktivistler de ülkelerinde ormansızlaşmaya karşı bir aradaydılar.

 

İtalya‘da Bergamo ve Torino‘daki eylem görüntüleri:

 

Antalya’da güvenlik bahanesiyle ağaç katliamı

Antalya‘dan çıkışta Burdur, Korkuteli istikametine doğru bir yokuş tırmanırsınız. O yokuş dolambaçlı çok güzel bir yokuş olup, değişik noktalarında müthiş Antalya manzaraları vardır. Çıkış büyük bir düzlüğe varıncaya kadar sağlı sollu çam ağaçlarıyla kaplıdır. Bu ağaçların bir kısmı da asırlık ağaçlardır.

‘Neden budama değil de direkt kesim yapılıyor?’

Şimdi Döşemealtı, Korkuteli Sapağı veya Duacı Kavşağı da denilen bölgede bu ağaçlar Orman Genel Müdürlüğü tarafından kesiliyor. Karayolları Genel Müdürlüğü‘ne bir aracın üzerine ağaç devrildi diye şikayet olmuş. Onlar da “Yeter ki siz isteyin” deyip 80 ağacı kesme kararı almış. OGM ormanı korumaktan çok sanki ticari bir işletme gibi hareket ediyor. Ormanı potansiyel bir kereste gibi görüyor.

Diyelim ki güvenlik sorunu var. Neden budama değil de direkt kesim yapılıyor? Neden bir ağaç yerine 80 ağaç birden kesiliyor? Başka türlü güvenlik sağlanamıyor mu?

İki yıl önce duble yol için 600 yıllık çınar ağaçlarını, Ulupınar bölgesinde de benzer bir gerekçeyle kesmek istemişlerdi. Halkın ve aktivistlerin tepkisiyle proje değiştirilip ağaçlar kesilmekten kurtulmuştu. Demek ki istediğiniz zaman başka türlü de yapılabiliyor. Bölge insanları kesimi durdurmak için bir imza kampanyası başlatmış durumda.

İmza kampanyasına buradan ulaşabilirsiniz.

Taliban: Katı cezalar ve idamlar geri gelecek

Taliban’ın Afganistan‘da daha önce iktidarda olduğu dönemde şeriat yasalarının katı uygulamalarının başında olan, örgütün kurucularından Molla Nurettin Turabi, her zaman kamuoyu önünde olmasa da idam cezası infazlarının ve el kesme cezasının yeniden yürürlüğe gireceğini söyledi.

Kabil‘de Associated Press ajansına söyleşi veren konuşan Molla Turabi, örgütün geçmişteki cezalandırma yöntemlerinin kınanmasını önemsemediğini belirtti; Afganistan’ın yeni yöneticilerine müdahalede bulunulmaması konusunda tüm dünyayı uyardı.

‘İslam’ı izleyeceğiz’

Molla Nurettin Turabi şunları söyledi: “Herkes bizi stadyumlardaki ceza infazları nedeniyle eleştirdi. Ama biz hiçbir zaman onların yasaları ve cezaları hakkında bir şey söylemedik. Hiç kimse bize yasalarımızın ne olması gerektiğini söyleyemez. Biz İslam’ı izleyeceğiz ve yasalarımızı Kuran üzerine yapacağız”

Taliban’ın 15 Ağustos’ta Kabil’i ele geçirmesinden ve Afganistan’da egemenliği sağlamasından sonra hem Afgan halkı hem de tüm dünya, örgütün 1990’lı yılların sonundaki katı yasalara geri dönüp dönmeyeceğini merak ediyordu. Turabi’nin sözleri, video kayıtları ve akıllı telefonlar gibi teknolojik değişikliklere uyum sağlasalar da örgüt liderlerinin katı muhafazakar dünya görüşüne ne kadar bağlı olduğuna işaret ediyor.

O dönemde tüm dünya, Taliban’ın Kabil’de stadyumlarda ya da Eid Gah Camisi’nin avlusunda yüzlerce Afgan erkeğin önünde yapılan cezalandırmaları şiddetle kınıyordu. Cinayetle suçlananlar, başlarına sıkılan tek kurşunla öldürülüyor, bu cezalar genellikle cinayete kurban giden kişilerin aile fertleri tarafından infaz ediliyordu. Aileler, “kan parası” kabulü karşılığında katilin hayatta kalmasına izin verebiliyordu. Hırsızlık yapanlar elleri kesilerek, otoban soyguncularıysa hem elleri hem de ayakları kesilerek cezalandırılıyordu.

Duruşmalar hemen hemen hiçbir zaman kamuoyuna açık olmuyor, yargı erki, hukuk bilgisi dini emirlerle sınırlı olan din adamlarından yana kararlar alıyordu.

Şu anda 60’lı yaşlarında olan Turabi, Taliban’ın Afganistan’daki önceki iktidarı sırasında Adalet Bakanlığı yapmış, Faziletin Yayılması ve Ahlaksızlığın Önlenmesi Bakanlığı‘nın başında bulunmuştu.

Artık kadınların da aralarında olduğu yargıçların davalar hakkında hüküm verebileceğini, ancak Afgan yasalarının Kuran’ı temel alacağını söyleyen Turabi, aynı cezaların geri geleceğini söyledi.

“El kesmek güvenlik için çok gerekli” diyen Nurettin Turabi, bu cezanın caydırıcı bir etkisi olduğunu kaydetti. Kabinenin ceza infazlarını kamuoyu önünde yapıp yapmama konusunu ele aldığını söyleyen Turabi, bu konuda bir uygulama geliştirileceğini belirtti.

Kabil’de geçen hafta elleri arkalarından bağlanan ve bir pikap kamyonete yüklenen zanlıların yüzleri boyanmış,   boyunlarına bayat ekmek asılmış, ağızlarına somun ekmekler tıkıştırılmıştı. Bu kişilerin neyle suçlandıkları anlaşılmadı.

Birleşmiş Milletler‘in yaptırım uygulananlar listesinde yer alan Turabi, yeni Taliban hükümetinde hapishanelerden sorumlu olacak.

“Artık televizyona, akıllı telefonlara izin veriyoruz”

Otomobillerden müzik kasetlerini zorla toplatan, yüzlerce metrelik kaset bantlarını ağaçlara ve direklere astıran Turabi, geçmişe göre değiştiklerini ve Taliban’ın artık televizyona, akıllı telefonlara, fotoğraf ve videoya izin verdiğini söyledi: “Çünkü insanlar bunlara ihtiyaç duyuyor, bu konuda ciddiyiz.”

Taleban’ın medyayı mesajını yaymak için bir araç olarak gördüğünü söyleyen Turabi, “Şimdi biliyoruz ki sadece birkaç yüz kişiye erişmek yerine milyonlara erişebiliyoruz” şeklinde konuştu ve cezalandırmaların kamuoyu önünde yapılması durumunda insanların bunun video kaydını alıp fotoğrafını çekeceğini ve caydırıcı etkinin yayılacağını söyledi.

Bazı Kabil sakinleri Taliban’dan korktuklarını ifade etseler de kimileri, bir ayda başkentin daha güvenli hale geldiğini kabul ediyor. Örgütün  kontrolünden önce hırsızlığın yaygın olduğu Kabil’de çoğu kişi, akşam karanlığında güvenli olmadığı için sokağa çıkmıyordu.

Bebeğe koronavirüs aşısı yapıldığı iddiasıyla ilgili soruşturma başlatıldı

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Zafer Kurugöl‘ün bazı sağlık ocaklarında bebeklere yanlışlıkla koronavirüs aşısı yapıldığını ileri sürmesi üzerine, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı sorumlu kişiler hakkında taksirle yaralamaya sebebiyet verme suçundan soruşturma başlattı.

Ayrıca, bebeklerine Hepatit-B aşısı yerine koronavirüs aşısı yapıldığını öne süren ailenin de suç duyurusunda bulunduğu öğrenildi.

‘Bazen aşı karıştırılabiliyor’

Prof. Dr. Zafer Kurugöl, bazen başka aşılarla karıştırılarak küçük çocuklara koronavirüs aşısı yapıldığını söylemiş ve şu açıklamalarda bulunmuştu:

Zaman zaman yanlışlıkla bazı durumlar oluyor. Mesela başka bir aşıyla, hepatit b aşısıyla, kızamık aşıyla karıştırabiliyorlar sağlık ocaklarında. Küçük çocuklara Covid aşısı yapıldığı oluyor. Biz böyle vakalarla karşılaştık. Sizi temin ederim hiçbir yan etki olmadı bu kişilerde. Ve son derece iyi antikor oldu. 6 aylık bebekte, 1 aylık bebekte bile çok iyi şeyler oldu. Bunları da yayınlayacağız yakın zaman içinde çok ünlü bir tıp dergisinde… Küçük bebeklerde yüksek doz verseniz bile yan etkisi açısından bir sıkıntı olmuyor.”

‘Yanlış ifade ettim’

Fakat, bu olayın medyada geniş yer bulmasının ardından tekrar bir açıklama yapan Prof. Dr. Kurugöl, olayı yanlış ifade ettiğini ve sadece bir bebeğin başına böyle bir olay geldiğini kaydetti:

Yanlış ifade etmemden kaynaklandı, herkesten özür diliyorum. Tek bir bebeğe yapıldı. 3 ay önce İzmir’e yakın bir ilde oldu. Bugün olan bir olay değil. Temmuzda olan bir olay. Aile bir aşı merkezine gidiyor. Hem bebek aşıları, hem COVID-19 aşıları yapılan bir yer. Bir aylık bebeğe COVID-19 aşısı yapılıyor. Ama sağlık personeli hatayı hemen fark ediyor, kaçmıyor, gizlemiyor, bildiriyor. Bildirdiği için de sağlık müdürlüğü bu hastanın izlenmesi için bize gönderiyor. Bebeği bir hafta boyunca her gün izledik. Hiçbir şikayet olmadı ve tüm tahlilleri normal çıktı. Bugün de kontrol ettik. Sağlığında en ufak bir sorun yok. Sağlık müdürlüğü soruşturma başlattı gerekli adli işlemler yapılıyor. Enjektörleri hazırlıyorken karıştırmışlar, insan hata yapabilir.”

Ailenin avukatından açıklama

Bebeklerine Hepatit-B aşısı yerine koronavirüs aşısı yapıldığını öne süren ailenin avukatı Dilek Güzel tarafından konuyla ilgili yapılan yazılı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan ve aile hekimliği tarafından takibi yapılan yeni doğan aşı takvimine uygun olarak 30’uncu gün aşısı (Hepatit aşısı) yapılmak üzere mahalledeki Aile Hekimliği Birimi’ne götürülüyor, burada aşı uygulanıyor ve anne-bebek eve dönüyorlar.

Baba işe gidiyor, 2-3 saat kadar sonra, müvekkillerimin evine gelinerek bebeğe Hepatit aşısı yerine yanlışlıkla Biontech (Covid-19 aşısı) uygulandığı, bebeğin acil olarak hastaneye götürülmesi gerektiği söylenmiş ardından bebek Ege Üniversitesi Hastanesi Çocuk Acil Servisi’ne götürülmüş.”

Doktorların dünyada otuz günlük bir bebeğe ilk defa Biontech aşısının uygulandığını ve aşının etkilerini bilemediklerini söylediklerini ifade eden Güzel, bebeğin durumunun bir hafta boyunca takip edildiğini belirtti.

Avukat Güzel, müvekkillerinin aşılamayı önemli bulan ve kendileri de aşı yaptırmış kişiler olduğunu aktardı ve bu durumun aşı karşıtlığı propagandası amacıyla kullanılmasını kabul etmediklerini söyledi.

Aile hekimleri tepki gösterdi

Prof. Dr. Kurugöl’ün açıklamalarına aile hekimlerinden tepki geldi. Aile Hekimleri Dernekleri Federasyonu (AHEF) 2. Başkanı Dr. Hacı Yusuf Eryazğan, açıklamaların gerçeği yansıtmadığını belirtti ve aşılarda senelerdir barkod sisteminin kullanıldığını, dolayısıyla böyle bir ihtimalin söz konusu bile olamayacağını bildirdi.

İddianın aşı farkındalığı konusunda toplumu olumsuz yönde etkilediğini vurgulayan Eryazğan, iddianın asılsız olduğunu ve Prof. Dr. Zafer Kurugöl’den özür beklediklerini söyledi.

Brezilya’da ‘Evsiz İşçiler’ borsayı işgal etti

Brezilya’da Evsiz İşçiler Hareketi (MTST), Sao Paulo Menkul Kıymetler Borsası’nı işgal etti. İşçiler, ellerindeki hayvan kemikleriyle ülkedeki açlığı ve hayat pahalılığını protesto etti.

MTST’nin Twitter üzerinden yaptığı açıklamada şirketlerin açlıktan ölen insanlar üzerinden kâr elde etmesi eleştirildi:

“Spekülasyonun ve sosyal eşitsizliğin en büyük sembolü olan Sao Paulo Menkul Kıymetler Borsası’nı işgal ediyoruz. Şirketler kar ederken, insanlar açlıktan ölüyor. İş giderek daha güvencesiz hale geliyor. Başkan Bolsonaro’yu elinde tutanlar var. Onlar piyasanın sahipleri.”

Covid-19 pandemisiyle birlikte bankların kârını rekor seviyelere ulaştırdığını söyleyen MTST, bu süreç içerisinde 42 yeni milyarderin ortaya çıktığını vurguladı; buna karşın ülkede milyonlarca kişinin sadece güvensiz gıdalara ulaşabildiğini ve 211 milyonluk Brezilya’da 16 milyondan fazla insanın açlık sınırının altında yaşadığını aktardı.

Hareketin liderlerinden Debora Pereira, güvensiz gıdalardan ve açlıktan neredeyse 100 milyon Brezilya yurttaşının etkilendiğini söyledi. Her gün milyarderlerin borsada milyar dolarlarla oynamalarını eleştiren Pereira, ekonominin bu şekilde işleyişinin nüfusun büyük bir kesimini, özellikle alt sınıfları dışladığını kaydetti.

Eylemciler üzerinde ‘Açlık’ yazan Brezilya bayrağı ve hayvan kemikleriyle yoksulluğu protesto etti.

Borsa binasına giren protestocular ülkenin sağcı ve neoliberal ekonomi yanlısı Devlet Başkanı Jair Bolsonaro‘yu eleştiren dövizler taşıdı:

‘Senin hareketlerin bizim sefaletimizi finanse ediyor’, ‘Her şey pahalı ve her şey Bolsonaro’nun suçu’, ‘Brezilya’da 19 milyon açlıktan ölürken ülkenin 42 yeni multimilyoneri var’, ‘Bizim açlığımızla zenginleşiyor’.

Pandemi işsizlik ve yoksulluğu artırdı

Brezilya’da hali hazırda yaşanan sert ekonomik eşitsizlik, pandemiyle birlikte çok daha şiddetlenerek arttı. Covid-19 nedeniyle bugüne kadar yaklaşık 590 bin kişinin vefat ettiği Brezilya’da salgın boyunca 15 milyon kişi işsiz kaldı.