Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye Paris Anlaşması’nda: Şimdi her şey değişiyor, mücadele asıl şimdi başlıyor

Fotoğraf: Metin Yoksu.

Artık bütün tali yorum ve değerlendirmelerin, özel koşulların, ek tartışmalarının, Yeşil İklim Fonu’nun, Türkiye’nin geçmiş iklim müzakerelerinde neler yaptığını veya yapamadığını sayıp dökmenin zamanı geçti. Türkiye, altı yıllık uzun ve gereksiz bir gecikmenin ardından nihayet Paris Anlaşması’na taraf oluyor. Bundan böyle Türkiye’nin iklim politikalarıyla ilgili bildiğimiz her şey değişecek.

Bugüne kadar yapılan eylem planlarının, verilen ulusal katkı beyanlarının, ölçme ve raporlamayla ya da karbon ticaretiyle ilgili projelerin Türkiye’nin iklim politikalarının hazırlık dönemini oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bundan böyle her şeyin değişmesi gerekiyor. Bu kararın iklim hareketinin, sivil toplumun ve bağımsız uzmanların yıllardır süren kararlı çabasının ve ısrarının bir sonucu olduğunu da unutmamak gerek. Ama devlet ve akademi için iklim politikaları, sivil toplum ve iklim hareketi için mücadele asıl şimdi başlıyor.

Karaya oturan iklim diplomasisi

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 21 Eylül’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayla Türkiye’nin Paris Anlaşması’nı Meclis’ten geçirerek onaylayacağını açıklaması beklendiği gibi şüpheyle, hatta sinik yorumlarla karşılandı. Bu da doğal. Çünkü Türkiye, yönetme kabiliyetini, inandırıcılığını, hatta kendine güvenini kaybetmiş bir hükümet tarafından yönetiliyor. Hükümetin aldığı kararlar olumlu gelişmelere yol açacak olsa ve iyi haber kategorisinde sayılsa bile demokratik kamuoyunun bu kararları sahiplenmesi mümkün olmuyor. Arkasında başka bir şey aramak, inanmamak, güvenmemek standart tepki haline geldi.

Aynı şey Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olacağını öğrendiğimiz (sürpriz sayılabilecek) haber için de geçerli oldu. Üstelik Türkiye’de hükümetin en azından son 10 yıllık çevre ve ekonomi politikaları bu kararın tam aksi yönünü gösteriyordu. Bu kadar yanlışın arasında doğru bir şey olabilir miydi?

Evet, Türkiye’nin Paris’e taraf olma kararı sadece iyi haber değil, aynı zamanda tarihi bir gelişme. Ancak bu olumlu gelişme hükümetin ne kadar iyi politikalar izlediğini ve başarılı olduğunu göstermiyor. Tam tersine, bu sonuca varılana kadar geçilen yol başlı başına bir başarısızlık hikâyesi. Bu karar Türkiye’nin altı senedir bütün uyarılarımıza rağmen inatla sürdürdüğü yanlış iklim diplomasisinin karaya oturduğu anlamına geliyor.

Türkiye, 1995’ten beri sürdürdüğü, bir dönem haklı yanları olsa da 2015’te kabul edilen Paris Anlaşması’yla birlikte ömrü dolan iddialarını altı  yıl daha sürdürmeye çalışmıştı. Müzakere taktiği, diğer ülkeleri Ek 1’den çıkarılmadığı ve gelişmekte olan bir ülke olarak tanınmadığı sürece Anlaşma’ya taraf olmamakla tehdit etmekti. Müzakerecilerimiz Türkiye’nin “eklerdeki haksız yerinden kaynaklanan sorunu” çözülmediği sürece Paris’e taraf olamayacağını defalarca tekrarladılar ve her COP’ta (BM İklim Konferansları) Türkiye’nin Ek-1’den (gelişmiş ülkeler listesi) silinmesi için resmi talepte bulundular, hatta bu nedenle birkaç kez toplantıları kilitlediler. Son bir-iki yıldır hükümete yakın çevreler el arttırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk kez Nisan ayında ABD Başkanı Joe Biden’ın düzenlediği çevrimiçi iklim zirvesinde dile getirdiği “Türkiye’nin iklim değişikliğindeki sorumluluğunun neredeyse sıfır olduğu” tezi esas alındı. Konuyla ilgili bürokratlar, hükümete yakın enerji ve iklim uzmanları Paris Anlaşması’nı ve iklim politikalarını küçümseyen mesajlar paylaşmaya özen gösterdiler. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın müellifi olduğu “Paris Anlaşması’na taraf olmanın değil, yapılan yenilenebilir enerji yatırımlarının asıl başarılı iklim politikası olduğu” şeklinde özetlenebilecek “bize özgü yeni hikâye” sürekli tekrarlandı. Hükümetin kararlı olduğuna kamuoyunu ikna etmek için olsa gerek gemileri yakmaya hazır olduğumuz izlenimi verilmeye çalışıldı. İtiraf edeyim ki ben de son bir-iki yıldır artık bu hükümet görevde olduğu sürece Paris’in onaylanmasının hayal olduğuna inanmaya, umudumu kesmeye başlamıştım.

‘Deniz bitti’

Bugün gelinen nokta denizin bittiği anlamına geliyor. Artık bizi Ek-1’den çıkartın ısrarının sonu geldi. Yeşil İklim Fonu’nun zaten bizim için olmadığı, bir inat yüzünden diğer finansman kaynaklarını kaybetme riskinin daha büyük olduğu kavrandı. Türkiye’nin tarihsel sorumluluğu orta büyüklükteki Avrupa ülkeleriyle aynıyken “neredeyse sıfır” olduğunu iddia etmenin inandırıcı olmadığı, Paris Anlaşması’na taraf olmadan yazılacak “özgün” hikâyelerle küresel ekonominin bir parçası olmayı sürdürmenin imkânsız olduğu kabul edildi. Türkiye’yi giderek yalnızlaştıran iklim diplomasisinden vazgeçildi. Böylece hükümet Türkiye’ye çok değerli altı sene kaybettirdikten sonra nihayet Paris yoluna girdi.

Şimdi bu kararı selamlamak ve önümüze bakmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin sadece iklim ve çevre politikalarını değil ekonomi politikalarını da kökünden değiştirmesi gereken bir döneme giriyoruz. Hatta bu kararın dış politikayla ilgili de beklenmedik sonuçları olabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında dile getirdiği üç ipucunu not edelim:

  • 1- Türkiye, Paris Anlaşması’nın hedefinin sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 2- Türkiye, Paris Anlaşması’nı uygulamanın karbon nötr olmak (uzun vadeli net sıfır hedefi almak) olduğunu resmi olarak kabul etti.
  • 3- Karbon nötr olma tarihi olarak 2053 telaffuz edildi. (Bu ilginç tarihin, böyle ilan edilse bile, bu hükümetin ideolojik sembolizmi aşıldıktan sonra 2050 veya 2055 olarak revize edileceğini varsayabiliriz.)

Bu noktada ortada dolaşan 3 milyar dolar hikâyesine de değinmek gerekiyor. Hükümete yakın çevreler tarafından sızdırıldığı belli olan bir kulis bilgisi önceki gün gazetelere yansımıştı. Buna göre hükümetin kimsenin beklemediği bir anda Paris Anlaşması konusunda tavır değiştirmesinin nedeni 3 milyar dolarlık bir dış finansman sözü almış olmasıydı. Bu haber henüz resmi olarak doğrulanmadı, ama hükümetin yıllardır ayak diretmesinin boşuna olmadığı, Batı’dan büyük bir taviz kopardığı mesajının yayılmak istendiği belli oluyor. Oysa bu haber doğru bile olsa ortada yeni bir şey olmadığını iklim politikalarını izleyen herkes biliyor.

2015’te Paris’te zamanın Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Türkiye delegasyonunun Paris Anlaşması’na itiraz etmesi üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı telefonla arayarak Türkiye’nin sorununu çözeceğine söz vermişti. Bu kapsamda 2017’de Bonn’da yapılan COP23’ün ardından Almanya’nın kolaylaştırıcılığında iki ülke Türkiye’nin Yeşil İklim Fonu’ndan yararlanamaması nedeniyle alacağı iklim finansmanının azalacağı kaygısını gidermek için Dünya Bankası’nın Türkiye’ye uygun şartlarda iklim finansmanı sağlaması formülü üzerine çalışmaya başladılar. Hatta Fransa da Fransız Kalkınma Ajansı üzerinden ekstra bir finansman sağlayacaktı. O zaman telaffuz edilen miktar 3 ila 5 milyar dolar civarındaydı. Uzun süren pazarlıkların ardından 2018’in Eylül ayında Türkiye’nin Dünya Bankası ve iki ülkeyle bir tür mutabakat zaptı imzalayacak noktaya geldiği, hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün yaptığı konuşmanın bir benzerini yanına alarak New York’a gittiği söyleniyordu. Ancak söylenene göre mutabakatın Türkiye’nin Paris Anlaşması’na taraf olması şartına bağlanmasına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı karşı çıktı ve anlaşma son anda bozuldu. Bugün konuşulan 3 milyar dolar, işte o zaman Türkiye’nin reddettiği para olabilir.

Sıra ‘mutlak azaltım’da

Doğruysa, Türkiye’ye bu tür bir finansman sağlanması kötü bir şey de değil. Bu tür finansman kaynakları sonuç olarak ancak karbonsuz bir ekonomiye geçiş yolundaki projelere (yenilenebilir enerji gibi) kullanılabilir. Kömürden çıkış için destek sağlayabilir. Türkiye’nin enerji dönüşümü için bu tür uygun kredilere ihtiyacı da gerçekten var. Ancak üç sene önce anlamsız bir inat yüzünden reddedilen bu paranın bugün (belki Boris Johnson’un araya girmesiyle) tekrar önerilmiş ve hükümetin bu sefer hayır dememiş olması bir diplomatik başarı mıdır? Eğer bu para çok önemli idiyse kaybedilen üç yılın hesabını kim verecek? Bütün bu soruları sormadan ne bu tür bir finansmanı çok önemli bulmak ne de toptan eleştirmek anlamlı olur. Tabii önce gerçekten ortada ne var, bunun resmen açıklanması gerekiyor.

Zaten şu anda asıl sorun bu da değil. Türkiye, Paris Anlaşması’nı onaylama kararı vererek Ek-1 ve mutlak azaltım hedefi korkusundaki endişesinde haksız olduğunu da altı yıl sonra kabul etmiş oldu. Mutlak azaltım yapmadan karbon nötr olamayacağınıza ve 2030’a kadar emisyonlarınızı artırdıktan sonra 23 yılda net sıfıra indirmek çok zor olacağına göre, şimdi Türkiye’nin yenileyeceği Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030’a kadar emisyonlarını mutlak olarak azaltma hedefi koyması gerekiyor. Önemli olan da bu. Artık Türkiye’nin Paris’in tarafı olan bir ülke olarak yeni sorumlulukları olacak.

Peki hükümet Paris’i onaylarız, kağıt üzerinde durumu kurtarırız, ama anlaşmaya uygun bir şey yapmayız, Kanal İstanbul’dan manasız otoyollara ve termik santrallere kadar her şeye bildiğimiz gibi devam ederiz, diyebilir mi? Teorik olarak diyebilir elbette. Paris Anlaşması’nı onaylayıp da uygulamayan ülkelere ambargo falan konmuyor. Ama ben durumun böyle olacağına inanmak istemiyorum. Öyle olacak idiyse neden bu politika değişikliği yapıldı? Üstelik küresel ekonomiyle bağları olan şirket çevrelerinin, ihracatçıların, TÜSİAD’ın, TOBB’un pozisyon değişikliği kağıt üzerindeki bir onayla ilgili değildi. AB’nin Yeşil Mutabakatı’nın oluşturduğu tehdit ciddi. Dünyada kömüre finansman sağlayan ülke kalmadı. Dünyanın kömür kapasitesinin yarısına sahip Çin dahil, dünyada Paris’e taraf olan her ülke eninde sonunda politikalarını değiştirmeye, ekonomisini dönüştürmeye başladı. Türkiye için de böyle olacaktır. Kaldı ki hükümetin Paris’e taraf olsa bile hiçbir şeyi değiştirmeyeceği ihtimalini kaçınılmaz kabul eden bir sinisizmi de apolitik buluyorum. Politik olan yeni durumu veri kabul edip uygulamanın takipçisi olmak, Paris’e uygun, dönüşüm yönündeki politika değişikliğini zorlamaktır.

Kategori: Hafta Sonu