Ana Sayfa Blog Sayfa 1110

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler -4] Kent merkezleri, üretim ve eğitim

[email protected]

Kentlerin, ama özellikle Türkiye’deki büyük kentlerin, son üççeyrek yüzyılda geçirmiş olduğu dönüşümü kuşbakışı görmek ve değerlendirmek için başlattığımız bu dizide, daha önce bu değişimin genel özelliklerini ve neden bu tür bir bilgiye ya da iç görüye gereksinim olduğunu ele almıştık. İkinci yazıda biraz yöntem üzerine tartışmış, üçüncü yazıda da kentlerdeki konut ve mahalle dokusu üzerinde durmuştuk.

İlk yazıda da belirtildiği gibi, kentlerin nereden nereye geldiği ile ilgili değerlendirmeyi birçok kentsel boyut ve ekolojik ölçütler, kirlenmeler vb. gibi konularda bir geçmiş güzellemesi yapmak amacıyla değildi. İklim değişikliği nedeniyle geliştirilmesi gereken kentsel programlar ve plan nedeniyle, olabilirlikleri anımsamayı, yeniden düşünmeyi ve uyarlamayı, kaybedilenlerin gerçekten kaybedilmesi gerekip-gerekmediğini bir kez daha değerlendirmeyi ve sorun çözmede daha küçük ölçeklerde daha dayanışmacı ve demokratik teknikler geliştirebilmek için uygulanabilir/ gerçek örnekleri bilince çıkarmayı amaçladığımızı da belirtmiştik.

Kent merkezleri ve ticaret

Kentlerin devleşmemiş, saçaklanmamış ve oldukça derişik bir yapıda olduğunu belirtmiştik. 1950’li yıllarda merkezler, o kentin bütün özelliğini ve kimliğini yansıtan bir çekirdek gibidir. Kente ait bütün özelliklerin özetlendiği bir yer olarak olabildiğince görkemli, kişilikli kent parçalarıdır. Kentin yerel kültürüyle bağlantılı bölümlerini de barındırmakla birlikte, aynı zamanda dış dünya ile kurulmuş olan ilişkilerin/ yeniliklerin ve modanın gündelik yaşama yansıyan vitrinleridir.

Yoğunluğun ve devingenliğin/ dinamizmin yüksek olduğu bu bölgelerdeki yapılar daha özenli, mimari estetik bakımından görkemli ve gösterişlidir. Sokak ve meydan/ meydancık dokusu ise genellikle bütün kent merkezleri tarihsel bir geçmişe yaslandığı için, oldukça organik bir yapıda ve yayalar için daha elverişli bir durumdadır. Kültürel etkinliklerin ve eğlencenin/ gece yaşamının, aynı zamanda kentin sıra dışı/ marjinal sayılabilecek serüvenci arayışlarının da merkezidir; bu nedenle de çok çağırıcı, çekici ve renkli kent bölgeleri niteliğindedir.

Kentler tek merkezli olmamakla birlikte, hemen her kentin çok önemli ve başat bir ana ticaret merkezi bulunmaktaydı. İstanbul ve İzmir için coğrafi biçimleniş nedeniyle, geleneksel olarak güçlü ikinci merkezler söz konusuydu. Ankara’da ise, Yenişehir’in gelişmesiyle birlikte ikinci merkez (Kızılay) oluşmaya başlamıştı. Merkezlerdeki bu yarılmayı en özet biçimde ifade edebilecek kavram “modernleşmedir” ve kentlerin/ merkezlerin geleneksel ve modern ile ilişkilerin türüne ve yoğunluğuna göre oluşan “ikili” yapıyı (ve daha sonraları “post-modern” ve “muhafazakarlaşma” vb. gibi) terimlerle de tartışacağız

Hiçbir büyük kent tam olarak tek merkezi olmamakla birlikte merkezi hizmetler ve işlevler (perakende ve toptan ticaret, finans ve yönetim hizmetleri;  iletişim/ ulaşım hizmetleri, otel/ restoranlar;  kültür ve eğlence yerleri vb.) bakımından kentsel merkezler arasında bir hiyerarşi söz konusuydu. Bu sistem kentsel yaşamın kent işletmeciliği ve ulaşım/ kamusal maliyetler vb. bakımından etkinliğini sağlıyordu.

Üretim

Kentsel üretimler bakımından egemen olan tür bütün kentler için küçük üretimlerdi. İstanbul için kent içinde (ve giderek çeperlerde) fabrika düzeyinde üretim yapan işyerleri az da olsa mevcuttu. Türkiye’nin sermaye birikimi açısından henüz sanayi yatırımları yapabilecek düzeye gelmiş toplumsal kesimi/ sermaye sahibi burjuva sınıfı çok cılızdı; bu nedenle başlangıçta (bu yazılarda tartıştığımız dönemin başlarında yani, II. DS sonrasında) kentlerde henüz bir “sanayi” varlığından söz edilemez.

Kentsel üretim daha çok atölye-fabrika arası düzeyde, inorganik enerji ve basit makinalar (ileri olmayan teknoloji) kullanan, emek yoğun, işbölümü ve iş örgütlenmesi vb. bakımlarından, modernleşmemiş işyerleri biçimindeydi. Daha çok gıda, tekstil, ahşap ve metal eşya üretimi vb. sektörlerinde yoğunlaşmıştı. Bu dönemin ortalarına doğru (1960’larda), küçük ve orta ölçekli kentsel üretimler için merkezi yönetim tarafından kent çeperlerinde, “sanayi siteleri” / organize sanayi bölgeleri OSB denilen altyapılar geliştirdi. (OSB’leri kentlerin geleceği bakımından ayrıntılı bir tartışılmasına gereksinim var.)

“Sanayi” üretimine girişen “burjuvaların” mülkiyetindeki “fabrikaların” (bazı kentlerdeki kamuya ait fabrikaların da) yer seçimi kentin içinde ve çeperinde veya kentteki uygun ceplerdeydi. Ölçek bakımından kamuya ait olanlar büyük, özel sektöre ait olanlar küçük-orta ölçek düzeylerindeydi.

Kentsel istihdam da sanayinin emek yoğun teknolojisine uygun, genellikle kayıtsız ve sigortasız/ güvencesizdi. “Sanayideki” büyümeyi beslediği için işsizlik oranlarının yüksek değildi. Sendikalaşma, ücretlerin düşük olduğu bu ortamda işçi sınıfı için umut olabiliyordu ve gelişiyordu.

Eğitim

İlkokullar ve okullaşmanın yaygınlaşması için ilkokulların sıklığı/ konumlanışı önemseniyordu. Cami ve mescitlerin geleneksel kentlerdeki mahalle merkezi olma özelliği modern kentte yerini ilkokullara bırakmıştı. Böyle bakıldığında “mahalle”yi en fazla tanımlayan öge ilkokullar olarak düşünülebilir. Her mahallede çocukların yürüyerek gidebilecekleri mesafede bir ilkokul bulunuyordu. İlkokullardaki eğitimin niteliği de yaklaşık olarak bütün okullar için aynı standarttaydı, yeterliydi ve gelişkindi. Özel okullar hiç yok denilecek kadar azdı. Okullar ve mahalleler bu nedenle keskin bir sınıf ayrımı yansıtacak toplumsal bir yapıda değildi.

Kentlerdeki ortaokullar ve liseler de genellikle yine yürüyüş mesafesi içinde veya en çok bir kamu taşıtı kullanılarak erişilecek bir uzaklıkta bulunuyordu. Liseler çok sık olmamakla birlikte (kız ve erkekler için ayrı ve kız liseleri daha seyrek) kentsel eğitim ağının bir parçası olarak kent mekanına dengeli bir biçimde dağılmış durumdaydı. Ayrıca kız ve erkek çocuklar için meslek ortaokulları ve liseleri vardı. Bu okullar bakımından belki bir sınıf ayrımının söz konusu olduğu söylenebilir. Meslek okulları daha çok yoksul ve bazı orta sınıflara ve orta sınıf/ muhafazakar ailelerin kız çocukları içindi.

Lise üstü eğitim oldukça küçük bir kentli grup için geçerliydi. Daha çok üst sınıflar ve koşullarını zorlamayı göze alabilen orta sınıf kentli ailelerin çocukları için söz konusuydu. Üniversiteler sadece İstanbul’da (İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi) ve Ankara’da (Ankara Üniversitesi) bulunuyordu. Özel üniversiteler 1960’lerin ortasında tartışmalı bir biçimde açılmaya başladı ve AYM tarafından kapatıldı. 1980 Anayasası‘yla, yeniden oluşturuldular. Yüksekokullar sayıca oldukça azdı. İzmir’de de sadece bir yüksekokul vardı. Ankara’da (Gazi Eğitim Enstitüsü) ve özel bir statüsü olan Konservatuar ve Kara Harp Okulu, İstanbul’da çeşitli meslek yüksekokulları ve askeri okullar (Deniz ve Hava Harp Okulları) vardı.

Özetle kentlerdeki eğitimin ve okul sisteminin en belirgin özelliği bir sınıf atlama aracı olarak değil, gerçekten öğrenme/ gelişme ve nitelikli bir insan olma arayışı ile daha gerçek ve içten bir bağ kurmuş olmasıdır denilebilir. Bu anlayış içinde kent ortamı doğal olarak öğreten, insanı geliştiren ve bilgi ile ilişkilenerek kendini yüceltmenin, sakin yatağı/ bereketli çevresi gibi işlev görmektedir.

Savaşın hemen ertesinde kentler hiyerarşisi önce İstanbul’daki hızlı büyüme nedeniyle bozulmaya başladı.

Toparlayacak olursak, bu dönemde kentlerin tek ve güçlü/ görkemli merkezlere sahip olduğuna, üretim/ sanayi bakımından küçük ölçeğin/esnaf üretiminin egemen olduğuna ve küçük-orta ölçekli fabrikaların da kent içinde yer seçtiğine; eğitim kuruluşları ve eğitim hiyerarşisi bakımından kentlerde eğitim talebi ile dengeli bir kurumsal altyapı bulunduğuna değindik. Gelecek yazıda kentlerde ulaşım hizmetlerinin örgütlenişi ve ulaşım altyapısı üzerinde duracağız. Ve daha sonra da diğer kentsel servisler ve yaşam özellikleriyle yazıları sürdüreceğiz.

 

 

19’ncu yüzyıl insanlarından 21’inci yüzyıldakilere sorular

Geçen gün bir arkadaşımla muhabbet ediyorduk. Çok ihtiyacımız varmış. Neyimiz var neyimiz yok paylaştık, dertleştik.

Anlayamıyorum dedim. Nedir bu kadınların erkeklerin elinden, erkeklerin kadınların elinden çektiği? Neden bir insan, başka bir insana, bu kadar dar eder dünyayı, şu kısacık yaşamda? Bütün sorun başkasında mı? Neden, çoğu insan bu kadar ben merkezci? Bu kadar vurdum duymaz? Başkasının acısına nasıl bu kadar rahat bakılabiliyor? Yoksa büsbütün yitti mi bu empati, bu diğerkamlık?

Nedir bu hayvanların ve doğanın insanın elinden çektiği? İlksel insandan günümüze süregelen karşılıklı yardımlaşmaya ne oldu? Bu kadar mıydı beraberliğimiz? Gerçekten istiyor muyuz bu kadar yalnızlaşmayı? Yoksa teslim mi olduk bir haydut kapitalist kültüre? Ne olacak haysiyetimiz, onurumuz? Birileri, şirketlere karşı yaşam alanını savunuyor diye üzerine kurşunlar yağdırılırken biz seyir mi edeceğiz? Ya da ah edip ağlayacak mıyız konforlu evlerimizde?

Fikirler, devrimler ve ütopyalar yüzyılından metavers’e

Bu nasıl bir ekonomi, nasıl bir adalet? Herkes neden bu kadar tepkisiz ve isyansız? Bunca insan yalnızca durum tespiti yaparken, nereye gider bu öfkeler? Yoksa, o klavyelerden mi yayılıyor evrene tepkiler? Nasıl bu kadar macerasız bir hayat yaşayabiliyor insanlar? Bütün maceralar sanal alemde mi yaşanıyor? Nedir bu metaverse? Yoksa yaşayan son canlı kanlı insanlar biz mi olacağız? Kazancakis‘in Zorba‘sı, hayretler içinde kalmıştı ya hani, Basil’deki hayata geçmeyen entelektüelliğe? Bizim hayretimiz de yetişemediği ve anlam veremediğimiz yapay zeka dünyası gidişatı mı olacak? Ya da şu metaverse dünyasından bir sanal arsa da biz mi alsak, yatırım olur geleceğe diye kafamız mı karışacak? Varlık, biçim mi değiştiriyor? Sanal alemde varsan varsın yoksan yoksun durumunda mıyız? Onulmaz narsisizmimizi, böyle mi doyuracağız?

Niye bu kadar uyumsuzuz? Yoksa biz Fourierlerin, Mary Wollstonecraftların, William Godwinlerin, Mary Shelleylerin, Bakuninlerin, Kropotkinlerin, Marxların, Elisee Recluslerin, Andre Leo‘ların, Elizabeth Dmietriefflerin, Louise Michellerin, Emma Goldmanların, Thomas Hardylerin, Kazancakislerin, Henry David Thoreauların, Tolstoyların dünyasında mı kaldık?

Cevap arkadaşımdan geldi: “Evet Erol. Biz 19.yüzyıl insanıyız galiba.” Gerçekten de ne güzeldir şu 19.yüzyıl. Fikirler, filozoflar, mücadeleler, devrimler, ütopyalar ve düşler yüzyılı…

Dünya kadar çocuk ya da Dünya’ya sığdırılamayan çocuklar…

Arat, Havin, Alex, Şayan, Anastasia, Seyhan, Mira… Bu isimleri taşıyan çocukların farklı kültürlerden, farklı halklardan ve farklı dillerden geldiklerini söylesem çok da şaşırtıcı olmaz. İçlerinde İranlı da var Rus da. Kiminin anadili Farsça, kimininki Kürtçe. Farklı dinlere, mezheplere mensuplar. Ortak özellikleri çocuk ve aşağı yukarı yaşıt olmaları. Tabii bir de sınıf arkadaşılar. İstanbul’da bir devlet ilkokulunda, 2-C sınıfında okuyorlar. Biliyorum çünkü içlerinde oğlum da var.

Nedense sınıf arkadaşlarının isimleri aklıma tam da Saniye Bencik Kangal’ın yazdığı, Mavisu Demirağ’ın resimlediği “Dünya kadar çocuk” adlı resimli kitabı okurken geldi. Aynı göğün altında yaşayan çocukları tanımak için uzağa gitmek yetmez, diye düşündüm gayri ihtiyari. Yanı başımızda, aynı semtte, yan mahallede yaşayan dünya kadar çocuk varken hele…

Defne ile Dafne, Peri ile Pari…

Ama bu konuyu bir yana bırakıp önce yazarın davetine uyalım ve sanal bir yolculuğa çıkalım.

Hikâyemiz, bir çocuğun, farklı diyarlarda yaşayan çocukları merak etmesiyle başlıyor. Bunun üzerine öğretmeni, dünya çocuklarıyla internet ortamında buluşmayı teklif ediyor. Sınıftakiler bilgisayarlarını açıp dünyaya bağlanıyor.

Karşılıklı sayfalarda biri Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşayan, diğeri başka bir ülkenin vatandaşı iki çocuk tanıtılıyor. İlk çift sayfadaki Berna Ankaralı, Bernardo İtalyan. Sonraki iki sayfada Erzurumlu Davut ve Amerikalı David ile tanışıyoruz. Peri, Toros Dağlarında yaşıyor Pari Hindistan’da. Trabzonlu Defne ve Güney Afrikalı Dafne’nin isimlerinin kökenleri aynı iken, İspanyol Adrian ve Aydın’lı Adnan’ın isimlerindeki yakınlık sadece ses benzerliğine dayanıyor.

Yazar birbirine yakın isimler seçerek “yoktur aslında birbirimizden farkımız” duygusunu alttan alta besliyor. Çocukların yaşadığı yöreyi ya da ülkeyi, en bilindik kültürel özellikleriyle kısaca tanıtan metinler kafiyeli. Bu özellik, kitabı okul öncesi yaş grubuna sesli, ritmik okumaya uygun hale getiriyor.

İtalyan çocuğu spagetti, pizza ve lazanya yerken İzmirli çocuk, haliyle boyoz yemeyi tercih ediyor. Erzurum’da yaşayan Davut, Ramazan Bayramı’na hazırlanırken, Amerika’da yaşayan David Paskalya Bayramı’nı kutluyor. Harun bize Diyarbakır’ı demli çay, ciğer ve surlarla tanıtırken, Haruto ülkesi Japonya’yı anlatırken yeşil çay ve suşi’den bahsediyor.

Paskalya’yı sadece ABD’li David mi kutlar?

Bu bilgiler hedef yaş grubu da düşünülerek basit ve genel kültür çerçevesinde tutulmuş. Biraz klişe ama çarpıcı örnekler seçilmiş. Her çocuk kendini, kendi dilinde tanıtıyor. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyor: Merhaba, ben… Kitapta bu cümlenin farklı dillerde nasıl yazıldığının yanı sıra nasıl telaffuz edildiğine de yer veriliyor. Küçük okur böylece birçok farklı dilin tınısıyla belki de ilk defa tanışma ve Hint, Japon ya da Yunan harflerinin Latin harflerden ne kadar farklı olduğunu keşfetme fırsatı yakalıyor.

Mavisu Demirağ, kolaj havası verilmiş illüstrasyonlarında metinlerde geçen bilgileri sevimli kompozisyonlar halinde görselleştirmiş. Küçük okur, Dünya’nın çeşitli ülkeleri ile Türkiye’nin farklı yöreleri hakkında öğrendiklerini çizimleri inceleyerek pekiştirebilir.

“Kapattım bilgisayarımı
Daldım rüyalara.
Artık biliyorum nasıl merhaba derler,
Hangi yemekleri yerler farklı diyarlarda.”

Son sayfadaki bu paragraf kitabın bir özeti gibi.

Ama bir şeyler eksik kalmış sanki. Bununla yazımın başına dönüyoruz. Eserde bütün ülkeler değilse de bütün kıtalar bir çocukla temsil edilmiş. Kısacası işin “dünya” boyutunda değil sorun. Çok daha yakınlarda… Elbette Türkiye’nin tüm kentlerini sığdırmak mümkün değil tek bir resimli kitaba. Dışarda hiçbir çocuk özellikle bırakılmamalı ama! Farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı halklardan kimse yaşamıyor mu bu topraklarda? Ermeni harfleriyle yazılmış ya da Kürtçe, Lazca söylenmiş bir “Merhaba, ben…” neden yok bu kitapta? Paskalya’yı sadece Amerika’daki David mi kutlar? Peki bizim ülkemizde Paskalya’da yumurta boyayan ya da Hamursuz bayramını kutlayan çocuk niye sığmamış sayfalara?

Sorular uzatılabilir; bu kitabı çocuklarına alıp okuyanlar eksiklikleri çocuklarıyla sohbet ederek tamamlayabilirler. Mesela onlardan sınıf arkadaşlarını anlatmasını istesinler. Muhtemelen kitabın son sözlerine yakın şeyler dinleyecekler:

“Uzak da olsak yakın da
Benzer de olsak farklı da
Oyun oynamayı nasıl da severiz dört bir yanda.
Biz dünya çocukları
Kucaklarız birbirimizi sevgi dolu kollarımızla.”

Yazar: Doç. Dr. Saniye Bencik Kangal

1980 yılında Ankara‘da dünyaya geldi. Lisans eğitimini 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’nde tamamladı. Çocuk Gelişimi ve Eğitimi programlarında Yüksek Lisans ve doktorasını tamamladı. “Akademisyen Anne” olarak da bilinen yazar, “Korkma! iyi Bir Annesin”, “Oyunperest” gibi kitaplarla adından söz ettirdi.

Çizer: Mavisu Demirağ

1993 yılında İzmir’de doğdu. Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Moda Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. Kitap illüstrasyonlarına yöneldi. Kitapların yanı sıra moda, giyim ve baskı tasarımındaki çalışmalarına devam etmektedir.

[Cadı Kazanı] Tırnağın varsa başını kaşı

“Umut sadece kelimelere dayanmamalı, eylemlere dayanmalı” demişti iklim aktivisti Greta Thunberg. Geleceğe dair umutları çoğaltmanın tek yolu ‘eylem’ çünkü. Atılan imzaların, verilen sözlerin hiçbir değeri yok…

İnsanoğlu[1] on yıllardır yapıyor bunu. En son örneğini de Glasgow’da  gördük. COP26 geri dönülmez noktaya gelmeden son çıkıştı. Ülke temsilcilerinin, yani karar verecek ve isterlerse uygulamaya geçirecek olanların neredeyse hepsi zaten yaşları nedeniyle dünya yok olma noktasına gelmeden çoktan mevta olacaklar. Bu yaşayan ölüler tabii yine havanda su döverken, (bizim karar vericilerinin elinde bir havan bile yoktu) aldıkları kararlarla kaderleri belirlenecek, iklim krizinin mağdurları olacak nesil, okul boykotu eylemini sürdüren binlerce genç, dışarda protesto yürüyüşü yapabildi sadece..

Bütün bunları bilen ama karar  vericilerden umudu kesenler ise “tırnağın varsa başını kaşı” hesabı “bireysel olarak ne yapabiliriz”in peşine düştüler. Bu aslında hiç de azımsanmayacak sonuçlar doğurmaya başladı bile:

Sıradan insanların mücadelesi

Miyawaki yöntemiyle ormanları çok hızlı büyütenler, çiftçilerimizin çoğu  hala gübre fiyatlarının artışından yakınırken “toprağı nasıl iyileştirip verimli kılarız”ın peşine düşenler, dünyada azımsanmayacak kadar çoğaldı.

İklim değişikliği ve etkileriyle mücadele etmek için küresel bir eylem olarak başlayan ekosistemin restorasyonunu için sıradan insanların bozulmuş toprakları restore etmek ve yeryüzüne özen göstermeye dahil olmaları gerekiyor. Bu amaçla birçok ülkede “ekosistem yenileyici kamplar (ecosystem restoration camps) kurulmaya başlandı.

“Ekosistemi eski haline getirmek ve yenileyici uygulamaları başlatmak için birlikte çalışarak ve hükümetleri ve büyük şirketleri beklemek yerine eyleme geçerek bozuk sistemi değiştirebiliriz ve gezegenimizin hayatta kalmasını sağlayabiliriz” diye çıkıldı yola…

Bu amacın güzel örneklerinden birini de  ülkemizde Ebru Baybara Demir, “Kuraklığa Karşı Biyobozunur Atık Yönetimi Projesi” ile başlattı.

2017 yılında susuz tarım yapmak için iki ton sorgül buğdayını toprakla buluşturan gastronomi şefi Baybara Demir, doğayla aramızdaki dengeyi yeniden kurmak için yola çıktı. Bu arayıştan “Topraktan Toprağa Biyobozunur Atık Yönetimi Projesi” doğdu.

Kariyerine turist rehberi olarak başlayıp şef olarak devam eden Ebru Baybara’yı, 2000’li yılların başlarında tanıdım. Bütün Türkiye’yi karış karış dolaşarak hazırladığım “Sesimi Duy” adlı belgeselimin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini kapsayan bölümlerinde, daha yolun başındayken sadece kendisi için değil, Mardin’li kadınların  ayaklarının üzerinde durup bağımsız birey olabilmeleri için, bir kadın olarak nasıl zorluklarla yılmadan savaşarak mücadele ettiğini onun anlatımıyla belgelemiştim:

“Benim işim sadece lezzetli tabaklar yapmak değil, bu tabakların kaç kişinin hayatına dokunduğu ile ilgileniyorum.”

Onun kırılma noktası, beş yaşındaki kızının beyin tümörü oldu. Doktorlardan bu vakaların temelinde sağlıksız gıda olduğunu öğrendiğinde, “Üç çocuk annesi ve her gün yüzlerce insanın karnını doyuran bir şef olarak, gelecek nesillere karşı bir sorumluluğum olduğunu hissettim” diyerek sağlıklı gıda üretmenin peşine düştü. “Topraktan Tabağa” projesi bu dönemin ürünüdür.

İyi tarım için gerekli olan yerel gıdalara ulaşmak amacıyla çıktığı yolda, ülkemizdeki kötü tarım politikaları sonrası toprağını terk eden yerel üreticilerin geri dönmesini de sağladı. Proje bununla da kalmayıp mültecilerin özellikle kadın mültecilerin entegrasyonuna destek oldu. Suriyeli kadınlardan geleneksel tarımla toprağı temizlemeyi ve sağlıklı tarımı öğrenirken onlara okuma-yazma eğitimi verildi. 70 kadınla başladıkları “Sorgül Projesi” [2] 350 kadına sürdürülebilir istihdam sağladı.

Kuraklık kapıdan içeri girince…

Neredeyse her gün televizyonlarda maliyetlerden yakınıp gübre fiyatlarından söz açan çiftçilere çıkış yolu gösterecek bir tarım politikamız yok ne yazık ki. On yıllardır toprağı suni gübre ve tarım zehriyle öldüren çiftçiler, artık gübresiz verim alamıyor. Ayrıca kuraklık nedeniyle gübreleri olsa bile verim gittikçe düşüyor. Çünkü iklim krizi kapıyı çalmıyor, içeri girdi.

Ülkemizde, iklim krizine karşı da bir tarım politikamız olmadığı için artık tırnağı olan başını kaşıyor.

Ebru Baybara Demir bu konuda da örnek bir uygulamayı hayata geçirdi. “Topraktan Toprağa Biyobozunur Atık Yönetim Projesi”nin temeli kompost. Aslında birçoğumuzun bildiği, küçük bahçelerimizde bile uyguladığımız, meyve sebze artıklarının çürümesiyle oluşan ve doğal gübre olan kompostun, toprağın ihtiyacı olan organik maddeyi karşılayacak maliyetsiz gübre oluşu.

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde başlatılan pilot çalışmada, belediyenin organizasyonu ile pazara giren ve çıkan meyve sebze oranlarını karşılaştırdıklarında, her gün 10 ton meyve ve sebzenin girdiği pazarlarda günde üç tonluk atık kaldığı, bunun yüzde 10’nun ise kullanılabilir olduğunu görmüşler. Böylece bir ton atık, kompost olarak geri dönüyor. Diyarbakır’da kurulan sekiz pazar düşünüldüğünde, günlük yaklaşık 30 ton atık söz konusu. Hedeflerinin diğer illerde de bu uygulamayı başlatmak olduğunu söyleyen Baybara, projenin sürdürülebilirliği için kurdukları “Topraktan Toprağa Üretim ve Pazarlama Kooperatifi” ile istihdam da yaratıyor.

Pazardan toprağa

Kompost hem toprağın ihtiyacı olan mikroorganizmaları karşılıyor hem de toprağın nemli kalmasını ve  havalanmasını sağlarken, verimini ve su tutma kapasitesini artırıyor. Bu uygulamanın bir de İstanbul, Ankara ve İzmir’de  yapıldığını düşünün. Türkiye nüfusunun  üçte birini barındıran bu kentlerden çıkan binlerce ton meyve-sebze atığından yine binlerce ton kompost, yani doğal gübre elde edilmesi olanaklı. Çiftçilere sağlanacak bu destek belki de onların gübre fiyatlarından yakınmaların önüne geçer. Toprağın yenilenmesi de cabası….

*

[1] Burada cinsiyetçi bir dil olmasına rağmen özellikle ‘insanoğlu’ dedim. Çünkü binyıllardır karar vericiler hep erkek oldu.
[2] Sorgül, Mezopotamya ovasında yetişen, bilinen en eski buğday türü.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok karanlık zamanlarda ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

Borsa İstanbul’da kapanışa az bir süre iki kez devre kesici uygulandı

Borsa İstanbul’da kapanışa az bir süre kala yaşanan sert satış dalgası sonrasında endeks bazında devre kesici uygulanmaya başladı.

İki devre kesici sonrası, işlemler yeniden başladıktan sonra kayıplar yüzde 9’un üzerini gördü.

Borsa İstanbul’dan KAP’a açıklama

Borsa İstanbul’da BİST 100 Endeksinde kayıplar yüzde 5’e ulaşında endeks bazında devre kesici uygulandı. 16:24’te uygulanan devre kesicinin ardından işlemler 16:54’te yeniden başladı. Ancak, saniyeler sonra yeniden işlemlere ikinci kez ara verildi.

İkinci devre kesicinin sona ermesinin ardından satışlar aynı dozda devam etti ve kayıplar yüzde 9’u aştı.

Borsa İstanbul’dan Kamuyu Aydınlatma Platformu‘na (KAP) yarım saat arayla yapılan devre kesici açıklamalarında şu ifadelere yer verildi:

Saat 16:24:28 itibarıyla Endekse Bağlı Devre Kesici Sistemi Devreye girmiştir. Borsamız Pay Piyasasındaki tüm sıralarda, Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasasında işlem gören pay ve pay endekslerine dayalı sözleşmelerde ve Borçlanma Araçları Piyasası Pay Repo Pazarı’nda işlemler geçici olarak durdurulmuştur.”

“Saat 16:54:30 itibarıyla Endekse Bağlı Devre Kesici Sistemi Devreye girmiştir. Borsamız Pay Piyasasındaki tüm sıralarda, Vadeli İşlem ve Opsiyon Piyasasında işlem gören pay ve pay endekslerine dayalı sözleşmelerde ve Borçlanma Araçları Piyasası Pay Repo Pazarı’nda işlemler geçici olarak durdurulmuştur.”

Devre kesici nedir?

Borsa İstanbul’da Endekse Bağlı Devre Kesici Sistemi anlık olarak endekste yüzde 5 ve yüzde 7’lik değer kayıplarının oluşması ile tetiklenerek yatırımcıların panik işlemleriyle zarar görmesini en aza indirmek için kullanılıyor.

Urfa’da ağaç kesen bir kişiye 10 fidan dikme cezası verildi

Urfa‘nın Siverek ilçesinde bulunan bir parktaki ağacı kesen kişiye 10 fidan dikme cezası verildi.

Ağacı kesen Bahri Gülalan, “Çok üzgünüm, yapmamam gerekiyordu. Belediye ile 10 ağaç dikme konusunda uzlaşmaya vardık. Ağaçları zevkle ve seve seve dikmeye razı oldum” ifadelerini kullandı.

‘Herkesten özür diliyorum’

Bir süre önce Esmerçayı Mahallesi‘ndeki parkta kesilen ağacı fark eden belediye ekipleri, durumu polise haber verdi.

Mahalledeki güvenlik kameralarını inceleyen polis de, ağacı kesen kişinin Bahri Gülalan isimli bir kişi olduğunu tespit etti.

Siverek Başsavcılığı talimatıyla uzlaştırmaya gönderilen dosyada, şüphelinin 10 fidan dikmesi konusunda karar kılındı. Gülalan, Şanlıurfa kara yolunun 10’ncu kilometresindeki Millet Bahçesi’ne 10 fidan dikti.

Konuyla ilgili açıklama yapan Bahri Gülalan, “Çok üzgünüm, yapmamam gerekiyordu. Belediye ile 10 ağaç dikme konusunda uzlaşmaya vardık. Ağaçları zevkle ve seve seve dikmeye razı oldum. Herkesten özür diliyorum, bana bu fırsatı tanıyan Belediye Başkanımız Ayşe Çakmak hanımefendiye de teşekkür ediyorum” dedi.

ÇMO: Ayvalık ve Şebinkarahisar’da ekolojik yıkım suçu işlendi

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO)  Giresun- Şebinkarahisar ve Balıkesir-Ayvalıkta meydana gelen atık depolama alanlarındaki çökmeleri, “topluma ve doğaya karşı işlenen örgütlü suç” olarak değerlendirdi. Oda’dan yapılan açıklamada, kazalara ÇED raporlarının yol açtığı kaydedildi.

Yıkım yaratan projelere karşı kamunun etkili denetim yapması ve doğru şeffaf ve denetlenebilir bir çevre politikasının oluşturulması talep eden ÇMO’nun açıklamasında Çevresel Etki Değerlendirme süreçleriyle ilgili şu değerlendirme yapıldı.

“Siyasi iradenin sermayenin hedefleri doğrultusunda yaklaşımı ile ÇED uygulamaları amacından sapmış; talan argümanına dönüştürülmüştür. Bakanlıkça bir dönemde 400 ün üzerinde ‘ÇED Olumlu’ kararına karşılık sadece 4 ‘ÇED Olumsuz’ kararı olması; bununla beraber ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararlarının binlerce olması muhtemel sayılarının dahi bilinemiyor olması bunun somut göstergesidir.”

ÇED mevzuatının amacı yönünde uygulanabilir olmaktan çıktığına dikkat çekilen açıklamada, “ÇED’lerin bağımsız olarak raporlanması, bunun için de kamuya daha fazla çevre mühendisi ve diğer ilgili disiplinlerin istihdamının sağlanması veya ÇED mevzuatının kaldırılması” istendi. 

Kirletenin parasını verdiği denetim mekanizması

Kazaların bir nedeninin de siyasi iktidarın, söz konusu alanlardaki denetimin hizmet bedelinin “denetlenen” yani sermaye tarafından ödenir hale getirilmesi olduğuna vurgu yapan çevre mühendisleri, “Mevcut durumda denetçi, kontrol olması gereken meslek disiplinlerinin başında sermaye denetçi olarak oturtulmaktadır. Temel çarpıklıkların yanı sıra ihaleler, desteklemeler gibi sayısız tekil uygulamada sermayenin hedefleri doğrultusunda siyasi irade ve sermaye örgütlü suç işlemektedir” dedi. 

Şebinkarahisar’da geri dönülemez zarar verildi

ÇMO’nun  Şebinkarahisar’daki kazaya ilişkin gözlemleri şöyle:

“Nesko Madencilik A.Ş.’ye ait atık havuzunda ortaya çıkan anlık bir kaza, bir afet, öngörülemez bir olay değildir… Toksik ağır metal içerikli atıklarının depolandığı havuzlardaki patlamaya varan sürecin önünü bilimsellikten ve halkın ihtiyaçlarından uzak yatırım süreci ve ÇED süreçleri başlatmıştır. Şirket 2000’li yılların başından beri çok kez “ÇED gerekli değildir” kararlarına sırtını yaslayarak faaliyetini sürdürmüştür. Geçtiğimiz yıl içerisinde gerçekleştirilen kapasite artışı ise, aynı kararlara sırtını yaslamış ve şirketin atık havuzunu patlayana kadar doldurabilmesine zemin hazırlamıştır.”

Bakanlığın ancak tepkiler üzerine gecikmiş ve yetersiz bir yaptırım uyguladığı kaydedilen açıklamada, ortaya çıkan zararın geri dönüşünün de mümkün olmadığı kaydedildi.

Ayvalık: Denetleme zaafı

Çevre mühendislerinin Ayvalık’taki çökme olayına ilişkin değerlendirmeleri de şöyle:

Bilfer Madencilik, bugünün mevzuatı ile bile mümkün olmayan Madra Barajı’nın hemen dibindeki tesis faaliyetini 1950’lerde alınan ruhsata dayandırmaktadır. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bu ruhsatı işaret ederek; şirketin faaliyetini kazanılmış hak olarak görmekte ve iptal edilmesine izin vermemektedir.

İzin süreçlerindeki çarpıklıkların dışında, ‘Büyük Endüstriyel Kazaların Önlenmesi ve Etkilerinin Azaltılması Hakkında Yönetmelik’ Bakanlık ve işletme tarafından uygulanmamış; bu şekilde söz gelimi olası ağır hava koşullarına uygun ve dayanıklı istinat duvarına gerek duyulmamıştır. Ancak bakanlık tartışılır hale gelen günümüz mevzuatına bile uygun olmayan izin süreçleri sonunda bu tesisleri de hayati başka yönetmeliklerin kapsamına almayarak ve denetlemeyerek suça ortak olmuştur.”

Çevre mühendisleri açıklamanın sonunda Bakanlığa çağrı yaparak olayların boyutunu, risklerini, yayılımını, acil eylem planlarını ve uygulanışları hakkındaki bilgileri kamuoyuyla paylaşmasını; kalkınma gerekçesiyle yürütülen talan politikalarına son verilmesini istedi.

 

ABD, İran ambargosunu deldiği gerekçesiyle Türkiye’den iki şirketi kara listeye aldı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Çin yönetiminin Uygurlara ve Müslümanlara yönelik hak ihlallerininden dolayı ülkeye yaptırımlarını genişletti. ABD Ticaret ve Maliye Bakanlıkları 37 şirketi daha kara listesine aldığını duyurdu.

ABD Ticaret Bakanlığı, hak ihlallerine bağlı yaptırımlar kapsamında şirketler dışında, ABD’nin İran ambargosunu delen Türkiye, Gürcistan ve Malezyalı şirketlerin de kara listeye alındığını açıkladı.

‘Kendini kararlı şekilde savunmaya devam edecek’

Kara listeye alınan ve yaptırım uygulanan şirketlerin içinde Türkiye’den iki şirket de bulunuyor. Şirketlerden birinin İstanbul Pendik adresli görünen Gensis Mühendislik Danışmanlık, diğeri İstanbul’un Esenyurt semti adresli Vangurd Tec Makina Sanayi İthalat Şirketi.

ABD Ticaret Bakanı Gina Raimondo, “ABD, Çin ve İran’ın, insanları refaha götürebilen enstrümanları küresel güvenliği ve istikrarı tehdit eden araçlar haline getirmelerine karşı kendini kararlı şekilde savunmaya devam edecektir” diye konuştu.

Halkbank da suçlanmıştı

ABD’de temyiz mahkemesi, ekim ayındaki bir kararında Halkbank‘ın kara para aklama, dolandırıcılık ve gizli anlaşmalar yoluyla İran’a yönelik yaptırımları deldiği suçlamasından yargılanabileceğine hükmetmişti.

Halkbank ise bu suçlamaları reddetmiş ve bankanın devlete ait olduğunu işaret etmişti.

234 hak örgütünden ortak açıklama: Yaban hayvanlarını öldürme izni geri alınsın!

7 Aralık 2021 tarihli Resmi Gazete‘de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle sivillerin “zararlı” yaban hayvanları ateşli silahla vurup öldürmesinin önü açıldı.

Değişiklikle yönetmeliğe “İnsan yaralama ve ölümüne neden olanlar, insan canına veya mala zarar verenler, insan yaralanması ve ölüm olaylarına sebep olan zararlı ayı ve kurt gibi yaban hayvanları 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 4’üncü maddesinin birinci fıkrası hükmü kapsamında her türlü ateşli silah ve ihtiyaç duyulması halinde men edilen avlanma yöntemleri de kullanılarak acilen alandan çıkartılır, bunu takiben zararlı hayvan ile ilgili prosedür tamamlanır” ifadeleri eklendi.

Avcılığın yasaklanmasını talep eden 234 hak örgütü ise ortak bir açıklama yaparak değişikliğe tepki gösterdi. Yönetmeliklerin değil, Kara Avcılığı Kanunu’nun değiştirilmesini talep eden örgütler, değişiklikle yaban hayvanlarını avlamak veya öldürmek isteyen kişilerin cesaretlendirildiği ve teşvik edildiğini kaydetti: “Çözüm hayvanların doğal yaşam alanlarında yeterli besin ve su bulabilecekleri ortamları sağlamak.”

Yaban hayvanlarının şehirleşme, yol ağları, tarım, madencilik, enerji hatları gibi insan faaliyetleriyle yaşam alanlarını büyük oranda yitirdiği hatırlatılan açıklamada, hayvanların üzerindeki kaçak avcılık baskısına dikkat çekildi.

‘Zehir bırakma, toprağın ve suyun zehirlenmesi demek’

Açıklamada, yönetmelikte bahsi geçen “men edilmiş yöntemlerin kullanılması” ibaresinin sadece yaban hayvanları için değil, çevre ve insan sağlığı için de tehdit oluşturacağına ve boyutları öngörülemeyecek zararlar yaratan zehir bırakma uygulamasının önünü açacağına dikkat çekildi.

Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

“Zehir bırakma sadece hedef türü değil diğer canlıları, toprağı ve suyu da zehirlemek anlamına gelir. Doğadaki yarılanma süresi yıllar alacak bu zehirli maddelerin etkileri yıllarca sürecektir. Men edilmiş yöntemlerden kapan kurma ise etik değerlerle çelişen ve canlı için son derece acı verici bir uygulamadır. Bu zalim yöntemin de hedeflenen canlı dışındaki türlere zarar verme ihtimali kaçınılmazdır.  Zarara konu hayvanın alandan uzaklaştırılması hem hayvanın acı verici uygulamalara maruz kalmaması hem de müdahalede bulunmaya çalışan sivillerin can güvenliği açısından uzmanlarca gerçekleştirilmelidir.”

Doğa Araştırmaları Derneği Genel Müdürü Osman Erdem, zararlı olarak nitelendirilen hayvanlar içinde popülasyonları hızla azaldığı için ulusal ve uluslararası mevzuatla koruma altına alınmış hayvanların da bulunduğunu vurguladı: “Endişemiz, Yönetmelikte yapılan değişikliğin yaban hayvanlarını avlamak veya öldürmek isteyen kişileri cesaretlendirmesi ve teşvik etmesidir.”

Hayvanların mecbur kalmadıkları sürece kendilerini riske atarak insanların bulunduğu bölgelere inmeyeceklerini; zaten yaşam ortamlarının daraldığı, özellikle son yıllarda yapılan HES’ler ve şiddetli kuraklık nedeniyle içecek su ve yeterli besin bulamadıkları; bu nedenle kendilerini de riske atarak daha fazla yerleşim alanlarına inmek durumunda kaldıklarını belirten Erdem; çözümün yeterli su ve besin bulamadıkları  için yerleşim alanlarına inen hayvanları vurmak, öldürmek değil, hayvanların doğal yaşam alanlarında yeterli besin ve su bulabilecekleri ortamları sağlamak olduğunu söyledi. 

‘Ölüm fermanı’

Doğa Derneği Başkanı Dicle Tuba Kılıç ise “Anayasamızın devlete verdiği yetkiler, yaban hayvanlarının para karşılığı öldürülmesini kapsamıyor. Bu nedenle, devletin avcılara avlanma hakkı vermesine karşı geçtiğimiz aylarda bir dava açtık ve sonucunu bekliyoruz. Yeni yapılan değişiklik bir mevzuat düzenlemesinden çok ‘ölüm fermanı’ niteliğindedir” değerlendirmesi yaptı.

50 yılda türlerin popülasyonu yüzde 68 azaldı’

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) Doğa Koruma Direktörü Sedat Kalem ise şunları kaydetti:

“WWF’in 2020 Yaşayan Gezegen Raporuna göre, son 50 yılda insan etkisi altında canlı türlerinin popülasyonları yüzde 68 azaldı. Bu tükenişe rağmen ülkemizde insan-yaban hayatı çatışması yaşanıyorsa, bu bir anlamda onlara yaşayacak alan bırakmadığımızın göstergesidir. İnsan-yaban hayatı çatışmasının azaltılması, hayvanları öldürerek değil onların yaşayabileceği korunan alanların ve ekolojik koridorlarının arttırılması ile mümkün olabilir. Çatışmaların görece yoğun olduğu bölgelerdeki vakalar bilimsel veriler çerçevesinde değerlendirilerek, doğa temelli çözümler geliştirilmeli bölgeye ve türlere özgü çit sistemlerinin kurulması desteklenmeli, tarım alanlarında meydana gelen yaban hayatı kaynaklı zararın giderilmesi için sigorta ya da tazmin sistemleri hayata geçirilmeli.”

 

İlk kez bir uzay aracı Güneş’in atmosferine girdi

Amerikan Havacılık ve  Uzay Dairesi‘nin (NASA) üç yıl önce Güneş‘e doğru fırlattığı uzay aracı Parker‘dan önemli bir haber geldi. 

Michigan Üniversitesi‘nden Justin Kasper , “Yaklaşık beş saat boyunca bu alanda kaldık. Çok büyük bir zaman dilimi gibi görünmeyebilir ama Parker saniyede 100 kilometre gibi bir hızla hareket ettiği için bu süre zarfında çok büyük bir mesafe kat etmiş oluyor. Bu da bize çok büyük bir veri sağladı” diye konuştu.

Raouafi’ye göre, Güneş’in koronası beklenenden daha tozlu bir yapıya sahip. Gelecekteki koronal ziyaretler, güneş rüzgarının kökenini ve uzaya nasıl yayıldığını anlamamız açısından önemli olacak.