Habertürk TV’nin Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Başkanı Fatma Şahin‘in konuk olduğu canlı yayında İHA Gaziantep kameramanı Ahmet Demir‘e tokat attığı görüntülerin sosyal medyada yayınlanmasının ardından Ciner Medya Grubu Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya görevinden istifa etti.
Konu ile ilgili dün Habertürk’ten yapılan açıklamada şu ifadelere yer verilmişti: “Habertürk TV’nin Gaziantep Büyükşehir Belediyesi Başkanı Fatma Şahin’in konuk olduğu canlı yayınında Ankara Temsilcimiz Muharrem Sarıkaya’nın gerçekleştirmiş olduğu kabul edilemez ve izahı olmayan davranışından ötürü İHA Gaziantep kameramanı Ahmet Demir arkadaşımızdan, ailesinden, çalıştığı kurumdan ve tüm kamuoyundan Habertürk olarak içtenlikle özür dileriz.”
Görüntüler yayınlanınca özür dilemişti
Sarıkaya da sosyal medyada yaptığı açıklama dün şu ifadelere yer vermişti:
“Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Fatma Şahin ile yaptığımız canlı yayın sırasında ardı sıra tekrar eden ve yayını da sorunlu hale getiren teknik aksaklıklar sebebiyle bir an kontrolümü kaybettim ve yapmamam gereken, bana ve temsil ettiğim kuruma yakışmayan bir davranışta bulundum.
Yayın biter bitmez İHA kameramanı Sayın Ahmet Demir’den ve o an orada bulunan İHA Bölge Müdürü Sayın Orhan Akın’dan ayrı ayrı özür diledim. Bu noktada kalmayıp, bir saat kadar sonra telefonda kendileri ile ayrı ayrı konuşup yaptığımın hata olduğunu belirtip özrümü her ikisine de yineledim.
Olay kamuoyuna yansıdığı için şimdi de kamuoyu önünde İHA kameramanı Sayın Ahmet Demir, İHA Bölge Müdürü Sayın Orhan Akın ile olaya tanıklık eden Sayın Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Fatma Şahin’den ve kamuoyundan mazeretsiz özür diliyorum.”
Fatma Şahin tepkisiz kalmıştı
Gözü önünde bir kişinin darp edilmesi ve konuşmasına hiç bir şey olmamış gibi devam etmesi büyük tepki toplayan Fatma Şahin de dün bir açıklamada bulunmuş; “Habertürk TV canlı yayını esnasında Muharrem Sarıkaya’nın tepkisi kendisinin de dediği gibi çok yanlıştı. Zaten hemen sonrasında aramızda konuştuk ve ben de düşüncelerimi söyledim. Muharrem Sarıkaya, kendi mesajında da yazdığı gibi sonrasında Ahmet Demir arkadaşımızdan özür diledi” demişti.
Ahmet Demir: Dava açacağım
İHA Kameramanı Ahmet Demir ise Sarıkaya’nın kendisini Ankara’ya çağırdığını ve yemek ısmarlamak istediğini söyledi.
Sarıkaya’ya dava açacağını belirten Demir, olay anını şöyle anlattı:
“Yayın başladıktan çok kısa bir süre sonra Muharrem Bey’in telefonu çekmedi. Ben de tamamen yardımcı olmak için daha önceden ayarlamış olduğumuz telefonu ona vermeye çalıştım. Kameraman olan bir kişinin görevi bu değil. Yardım için onun yanına gidiyorum ve bana bunu yapıyor. Öyle büyük bir şoka uğradım ki ne yapacağımı çözemedim. Kameranın başına geçtim ve sadece yere baktım. Neden ona karşılık vereyim ki? Ona hiçbir şey yapmayarak ceza verdiğimi düşünüyorum. Fatma Hanım’ın da şoka uğradığını düşünüyorum. O da yayın aksamasın diye devam etti.”
Meslek örgütleri: İnsan onuruna aykırı
Muharrem Sarıkaya’nın saldırısı gazetecilik meslek örgütlerinin de büyük tepkisini çekti. Protesto çağrısı yapan DİSK Basın-İş, bugün 18.30’da Habertürk önünde olacak.
Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ise Ahmet Demir’in yanında olduğunu açıkladı; Habertürk yönetiminin gereğini yapmasını istedi. Sendikanın açıklamasında Demir’in dava açması halinde hukuki destek sağlanacağı kaydedildi.
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) temsilcisi Erol Önderoğlu “Zalimane tavrı nedeniyle Muharrem Sarıkaya’yı kınıyor; hiçbir şey olmamış gibi davranmayı sürdüren Sayın Fatma Şahin’e de teessüflerimizi bildiriyoruz” derken Gazeteciler Cemiyeti, saldırıyı kınadı, Onur Kurulu’nun gerekli süreci işleteceği bildirildi.
Basın Konseyi de kimsenin yayın stresine, canlı yayın aksaklığına sığınıp şiddet uygulayamayacağına vurgu yaptı; “Ekranın önünde ve arkasında çalışanlar eşittir, biri diğerinden üstün değildir” dedi. Konseyin bildirisinde Sarıkaya ve hiç tepki göstermeyen Şahin kınandı.
Türkiye Foto Muhabirleri Derneği, Diplomasi Muhabirleri Derneği, Ekonomi Haberleri Derneği, Parlamento Muhabirleri Derneği ve Türkiye Haber Kameramanları Derneği de ortak bir açıklama yaptı. Sert açıklamada, “Muharrem Sarıkaya’yı bugünden itibarın meslektaşımız ve ‘gazeteci’ olarak tanımıyoruz” denildi.
Dövize endeksli yap-işlet-devret modeliyle yapılan köprü ve otoyolların kamuya maliyeti her geçen gün katlanarak artıyor. Sayıştay’ın raporuna göre Kuzey Marmara Otoyolu’nun (KMO) Kınalı-Odayeri kesiminde yer alan Habibler-Hasdal bölümüyle ilgili tartışma yaratacak bir uygulamanın daha yapıldığı ortaya çıktı.
Söz konusu kesim için 1742 gün olan işletme süresi önce 4 bin 527 güne çıkarıldı. Cumhuriyet‘ten Erdem Sevgi’nin aktardığına göre, ardından geçiş garantisi sayısı artırıldı, garanti ücretinin hesaplama yöntemi değiştirildi. Son olarak işletme süresi 2 bin 822 gün azaltılarak bin 705 güne düşürüldü.
Kapalı yola açılmış gibi ödeme
Habipler-Hasdal bölümü için kabul tarihi, 21 Aralık 2020 olarak belirlendi. Ancak rapora göre söz konusu tarihte bu bölüm trafiğe açılmamış olsa dahi garanti ödemesinin işlemeye başlayacağına ilişkin bir düzenleme yapıldı. Habipler-Hasdal bölümü 21 Mayıs 2021’de hizmete açıldı. Buna göre, 154 gün kapalı olan yola açılmış gibi tam garanti ödemesi yapıldı.
Değiştirilen uygulama sözleşmesi nedeniyle günlük araç geçiş sayılarının da artması maliyeti katladı. Habibler Hasdal bölümüne 2020’de 10 gün boyunca günlük 189 bin 176 araç geçiş garantisi ödemesi yapılırken, 2021’de ise 21 Mayıs’a dek 144 gün boyunca her gün 199 bin 759 araç geçiş garantisi ödendi. Böylece henüz trafiğe açılmamış kesim için toplamda 30 milyon 657 bin 56 araç için geçiş garantisi ödendi.
Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Twitter hesabı üzerinden yaptığı bir paylaşımda Tuz Gölü’ndeki su miktarının 1988-2020 yıllarında meydana gelen değişimini gözler önüne serdi.
Paylaşımda, göldeki su seviyesinin son 33 yılda ciddi derecede azaldığı gözleniyor.
Kuruma tehlikesiyle karşı karşıya
Türkiye’nin en büyük ikinci gölü olan ve birçok kuş türüne ev sahipliği yapan Tuz Gölü, insan kaynaklı iklim krizi nedeniyle ortaya çıkan kuraklıktan en çok etkilenen bölgelerin başında geliyor.
Geçtiğimiz haftalarda uzmanlar, gölün çekilme oranının kuraklık sebebiyle yüzde 65’e yaklaştığı, bu sebeple gittikçe küçüldüğünü ve sulama konusunda oldukça dikkatli olunması gerektiğini açıklamıştı.
NASA’nın paylaştığı görüntülerde de Tuz Gölü’nün su miktarında ciddi bir azalma olduğu, hatta 2008-2016 yıllarının yaz mevsiminde gölde neredeyse hiç su kalmadığı, tamamen kuruduğu görülüyor.
2020 yılında ise göldeki su miktarının oldukça az olduğu da dikkat çekiyor.
NASA, “Bir zamanlar Türkiye’nin en büyük ikinci gölü olan Tuz Gölü, artık zar zor küçük bir su birikintisi kadar yer kaplayabiliyor” ifadeleriyle görüntüleri paylaştı. Ayrıca NASA, internet sitesinden yayınladığı raporda da gölün “kuruma tehlikesi ile karşı karşıya” olduğunun altını çizdi:
Yaşadığımız ve son günlerde iyice ağırlaşan ekonomik krizin etkisiyle gözden kaçırdığımız başka krizlerimiz de var. Her sabah sadece günden güne ağırlaşan ve insanımızı geçinemez hale getiren ekonomik krize değil, yeni bir çevre felaketine de gözlerimizi açıyoruz. Kentlerimizde günden güne ağırlaşan hava kirliliği, başta plastikler olmak üzere büyüyen katı atık sorunu, denizlerimizde, göllerimizde akarsularımızda her geçen gün artan sanayi ve endüstriyel tarım atıklarının neden olduğu kirlilik gibi toplumun önemli bir bölümünün kanıksadığı çevre krizlerimize şimdi de madencilik kaynaklı çevre felaketleri eklendi.
Başka ülkelerde olsa tüm kamuoyunu ayağa kaldıracak, ancak ülkemizde ise medyada sadece birkaç gün küçük bir haber olabilen ilk felaket 18 Kasım’da Giresun’da yaşandı. Bu ilimize bağlı Şebinkarahisar ilçesinde NESKO Madencilik AŞ’ye ait kurşun-çinko-bakır maden ocaklarında kullanılan siyanürün atıklarının ve diğer ilçelerindeki küçük madenlerin de atıklarının taşınarak depolandığı flotasyon tesislerindeki havuzlar patladı. Bu patlamayla birlikte, cevher zenginleştirmede kullanılan kimyasal maddelerle ve siyanürle kirlenmiş atık çamur, tesisin çevresinde bulunan dereye karıştı ve derenin etrafında bulunan Yedikardeş Köyü‘e ait bahçeleri kullanılamaz hale getirdi. Daha sonra bu tehlikeli atık Kelkit Çayı’na ve onun üzerinde bulunan Kılıçkaya Barajı’na kadar ulaştı.
Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO) Trabzon Şubesi’nden uzmanların hazırladığı rapor olayın ne kadar ciddi olduğunu gözler önüne seriyor. Rapora göre ‘Şebinkarahisarilçesinde NESKO Madencilik AŞ’ye ait 2 No’lu atık barajının gövdesinin bir kısmının yıkılarak, binlerce ton zehirli ağır minerallerin önce 1 No’lu baraja sonra da Darabul Deresi’ne dökülerek, dere sularıyla sürüklenmiş ve 5 kilometre uzaklıktaki Kılıçkaya Barajı’na ulaşmış’. Raporda 4 bin 500 tondan fazla kimyasal atığın çevreye yayıldıktan sonra temizlendiği de belirtiliyor. Oda’nın raporunda, bu tesise nasıl ve kimler tarafından Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu raporu verildiğini sorgulatan ürkütücü tespitler de var. JMO’nun yaptığı tespitlere göre, tesisin yapıldığı yer doğru seçilmemiş, karayolu ve su kaynaklarına da çok yakın… Üstelik tesis orta ölçekli depremlere dahi dayanıksız yapılmış.
Daha önce de yaşandı
Daha kamuoyu bu felaketin sonuçları ile yüzleşemeden bu sefer 11 Aralık tarihinde Ayvalık – Karaayıt Köyü yakınlarında bulunan BİLFER Madencilik’e ait demir madeninin atık depolama alanı çöktü ve tehlikeli atıklar Şebinkarahisar’dakine benzer şekilde depolama alanın hemen yanındaki Madra Barajı’na ulaştı. Üstelik bu felaket bu yıl bu maden sahasında yaşanan ilk felaket de değildi. Bu yılın ilk ayında da Madra Barajı’na sıfır konumda bulunan atık depolama alanında bir çökme meydana gelmiş ve çok geniş bir alan bu felaketten etkilenmişti. Ocak ayı içinde yaşanan felakete rağmen ilgili şirket kapasite artırımı talebinde bulunmuş ve Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da kapasite artırımının çevreye karşı bir risk teşkil etmediğini ‘düşünerek’ ÇED olumlu kararı vermişti. ÇED olumlu kararı verilen ve atık kapasitesi artırılan bu tesisin yılın son ayında tekrar patlaması sonucu daha fazla miktarda zehirli atık Dikili, Bergama, Ayvalık ve Altınova ilçelerinin içme ve tarım suyunu karşılayan Madra Barajı’na karıştı. Şimdi kamuoyu ÇED olumlu kararının altında imzası olan ‘uzmanların’ kim olduğunu merak ediyor.
Yaşanan her iki felakette de halk sağlığı için önemli bir tehdit oluşturan, başta kanserler olmak üzere insanlarda önemli sağlık sorunlarına neden olan ve bu tür madenlerin atık bileşiminde bulunan siyanür, arsenik, antimon, bakır, cıva, çinko, kadmiyum, krom, kurşun, kükürt, demir gibi ağır metaller doğaya ve su kaynaklarımıza karıştı. Karsinojenik olan ve suda çözünebilen arsenik bileşikleri sindirim yolu ile vücuda alınıyor. Su yüzeyinde hidrojen siyanür (HCN) formuna dönüşüp buharlaşabilen siyanür ise toprağı, yeraltı sularını kirletir ve kirli toprakta yetişen bitkilere bulaşabilir. Siyanür havadan, içme sularından, toprağa değen cilt yoluyla ve siyanür bulaşmış yiyeceklerin yenmesi yoluyla vücuda girebilir. Zehirli atık depo alanlarından gerçekleşen sızıntı ve taşmalar sonucunda suya ve toprağa karışabilen kadmiyum, kadmiyum bulaşmış yiyeceklerin yenmesiyle, kadmiyumla kirlenmiş suların içilmesiyle vücuda alınabiliyor. Bu felaketler sonucu çevreye yayılan cıva ise hava, toprak ve suda bulunabilir ve solunum ve sindirim yoluyla insan vücuduna giriyor.
Adeta bağıra bağıra gelen ve çevresindeki tüm flora ve faunaya zarar veren bu iki felaket sonucu yayılan tehlikeli atıkların şimdilik insan ve çevre sağlığı üzerine gerçek etkilerini bilmiyoruz. Bu iki çevre felaketiyle ilgili Prof. Dr. Burcu Tokuç tarafından hazırlanan Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) basın açıklamasının son bölümünde derneğin talepleri yer alıyor:
“Madenlere ait flotasyon tesisleri ve pasa alanlarında gerekli önlemlerin ilgili bakanlıklar tarafından alınması sağlanmalı, sürekli ve düzenli kontrolleri yapılmalıdır. BİLFER Madenciliğe ait tesisler gibi eski olan tesisler gözden geçirilmeli, gerekli iyileştirmeler yapılmalı, ömrünü tamamlamış olanların kapatılması sağlanmalıdır. Bunun yanında Kelkit Çayı’nın ve Madra Barajı’nın suladığı alanlarda bulunan tüm yerleşim yerlerindeki vatandaşların ağır metallerle ilgili uyarılması ve bilgilendirilmesi gerekmektedir. Kelkit Çayı, Kılıçkaya Barajı, Suat Uğurlu Barajı ve Çamlıca Barajı’ndan ve Ayvalık Madra Barajı’ndan su alan tüm alanlardan düzenli olarak su numuneleri alınarak ağır metal düzeyleri izlenmeli ve sonuçlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır.”
Bu haklı taleplerin başta Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olmak üzere yetkili kurumlar tarafından yerine getirilip getirilmeyeceği ve bölgedeki kirlenmenin gerçek boyutlarının kamuoyu ile paylaşılıp paylaşılmayacağı bilinmiyor. Muhtemelen de bu haklı talepler yerine getirilmeyecek. Çevre ve insan sağlığına karşı sorumluluğunu bilen bir bakanlık üstelik daha önce gerçekleşen felaketlere rağmen bu tesislere HASUDER basın açıklamasında da vurgulandığı gibi yine de ÇED olumlu raporu verir miydi ?
Ülke olarak sermayenin değil, çevre ve canlı dostu bir yönetim anlayışına sahip olmadığımız sürece her sabah daha çok çevre felaketine gözlerimizi açmamız kaçınılmaz…
Filipinler‘in orta ve güneydoğu kesimlerini vuran Rai Tayfunu‘nda hayatını kaybedenlerin sayısı 208’e yükselirken, en az 239 kişinin de yaralandığı açıklandı. Felakette kaybolan 52 kişiyi de arama çalışmaları devam ediyor.
Tayfun yaklaşık 780 bin kişiyi etkilerken, 300 bini aşkın kişinin de yaşadığı yerden tahliyesine yol açtı. Can kayıplarının daha da artmasından endişe ediliyor.
Felaketzedeler için 40 milyon dolar bütçe ayrılacak
Geçtiğimiz perşembe günü başlayıp cumartesi günü etkisini yitiren şiddetli yağış, sel baskınları ve heyelanlar Filipinler’de büyük bir yıkıma neden oldu.
Afet Riski Azaltma ve Yönetim Konseyi (NDRRMC) tarafından yapılan açıklamada 52 kişinin kayıp olduğu yinelenirken, sahil güvenlik ve itfaiye ekiplerinin yanı sıra 20 bin kişilik ordunun katıldığı arama çalışmalarının da devam ettiği aktarıldı.
Filipinler Ulusal Elektrik Dağıtım Şirketi’nden (NGCP) yapılan açıklamada, Bohol eyaletinin tamamı ile Cebu, Leyte ve Samar‘ın bazı bölgelerine yeniden elektrik sağlamak üzere yapılan hat onarım çalışmalarının da sürdüğü belirtildi.
Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, felaketzedelere yardım için 40 milyon dolar bütçe ayrılacağını duyurdu.
BREAKING: Typhoon #OdettePH (international name: Rai) intensifies further, slams into Surigao City in southern part of the Philippines. @cnnphilippines
Rai Tayfunu’nun hızı saatte 300 kilometreye ulaşmış ve ülkede üç gün boyunca etkili olmuştu. Tayfun nedeniyle meydana gelen şiddetli yağışlar ve su baskınları büyük bir yıkıma neden olurken, binlerce yapı kullanılamaz hale gelmiş, bölgede elektrik ve telefon kesintileri yaşanmıştı.
Ülkede hava ve karayolu ulaşımı da felç olmuştu. Filipinler’de her yıl yaklaşık 20 tayfun etkili olurken, son yıkıcı tayfun 2013’de meydana gelmiş, Haiyan Tayfunu‘nda 6 bini aşkın insan hayatını kaybetmişti.
Brezilya‘da yapılan bir araştırmaya göre, 2020 yılında meydana gelen Pantanal Sulak Alanları‘ndaki orman yangınlarında hayatını kaybeden hayvan sayısının 17 milyona ulaştığı açıklandı.
Scientific Reports dergisinde yayımlanan raporda, ölen canlılar arasında sürüngenler, kuşlar ve primat maymunlar bulunduğu kaydedildi.
Ocak ve Kasım ayları arasında devam eden ve dünyanın en geniş tropikal sulak alanının yüzde 30’unu yok eden yangınların en büyük sebebi insan kaynaklı iklim krizi.
Bu şekilde giderse biyoçeşitliliğin sonu gelecek
BBC Türkçe‘de yer alan habere göre, Doğal Hayatı Koruma Vakfı Brezilya ofisinden Doktor Mariana Napolitano Ferreira, bölgede 22 bin farklı yangın tespit ettiklerini duyurdu.
Bu yangınları takip eden uzmanlar, 2020 yangınlarını “kıyametvari” olarak nitelendirirken, Manchester Metropolitan Üniversitesi‘nden Doktor Alex Lees, “Bu yangınlar, boyutları nedeniyle sıra dışıydı ve açıkça bölgedeki dev boyutlu kuraklıkla ilişkiliydi” dedi.
Lees, Pantanal Sulak Alanları’nın bu şekilde yanmaya devam etmesi halinde biyoçeşitliliğin sonu olacağını tahmin ettiğini de ifade etti.
Bazı türler daha fazla etkilendi
Ceset sayma prensibine dayanan araştırma kapsamında, bilim insanları sulak alanlardaki yangınlara 48 saat içinde ulaştı ve bu alanlarda, aralıklı şekilde bir rota izleyerek buldukları her ölü hayvanı inceledi.
Ekip yaklaşık 300 tür hayvanı tanımlamayı başarırken, dolaştıkları alan üzerinden bir tahmin yaparak, toplam ne kadar hayvan öldüğü noktasında bir sonuca vardı.
Araştırma ekibinden Doktor Walfrido Moraes Tomas, yıkım yaşanan alanın büyüklüğü nedeniyle elde edilen sonuçlara şaşırmadıklarını söyledi.
Ancak Tomas, bazı türlerin diğerlerinden daha fazla etkilenmesinin kendisini şaşırttığını da ekledi.
“Ölü yılan sayısının ulaştığı inanılmaz rakam bizi katlanma faktörü üzerinde düşünmeye itti” ifadelerini kullanan Tomas, “Yılanlar, kurbağa gibi hayvanlardan beslenir. Yılan nüfusunun bu denli azalması, ekosisteme büyük etki yapacaktır” da dedi.
İzmir‘in Kınık ilçesi Elmadere mevkiindeki Polyak Kömür Madeni‘nde meydana gelen göçük sonucu yaralanan 45 işçiden tedavisi tamamlananlar taburcu edildi.
Bağımsız Maden İşçileri Sendikası meydana gelen kaza sonucu en az 51 kişinin yaralandığını duyurmuştu.
Maden ocağı tahliye edildi
Cumartesi günü saat 21:00 sıralarında Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik San. ve Tic. A.Ş‘ye ait kömür ocağında meydana gelen göçük sonrası bölgeye İzmir ve Manisa‘dan çok sayıda sağlık ve kurtarma ekibi sevk edildi.
AFAD, UMKE ve itfaiye ekipleri tarafından maden ocağı tahliye edildi. Sağlık ekiplerince ilk müdahaleleri yapılan yaralıların 18’i Kınık, altısı Bergama ve 21’i Soma Devlet Hastanesi‘ne götürülerek tedavi altına alındı.
Ayakta tedavi gören yaralıların tümünün hastanelerden taburcu edildiği öğrenilirken, yatakta tedavi gören işçilerin de taburcu edilecekleri öğrenildi. Yaralılardan ikisinin ise tedbir amacıyla Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi‘ne sevk edildiği öğrenildi.
Şirket uyarılmıştı
Bağımsız Maden-İş Sendikası Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda Polyak Eynez Enerji Üretim Madencilik San. Tic. A.Ş.’nin daha önce yüksek metan gazı ve yeraltı suları konusunda uyarıldığını yazdı.
Polyak Madencilik'te bir patlama yaşandığı bilgisi doğru. Boyutu belirsiz Umarım hiçbir Madenci kardeşimizin başına birşey gelmemiştir Bağımsız Maden-İş yöneticileri birazdan dönecek ocak önünde olacaklar. Eli defa uyardık yüksek metan ve yeraltı suları konusunda. En az elli defa
Bağımsız Maden İş Sendikası da patlamanın ardından yaptığı açıklamada, işletmeye metan gazıyla ilgili alınması gereken önlemler konusunda defalarca uyarı yaptıklarını ancak uyarıların dikkate alınmadığını söyledi.
Sendikalı işçiye baskı, zorla çalıştırma
Gerçek Gündem‘in aktardığına göre, Polyak maden işletmesi, salgının ilk başladığı zamanlarda işçileri zorla çalıştırmasıyla gündeme gelmişti. İşçilerin salgının ortaya çıktığı ilk zamanlardan Haziran 2020’ye kadar maden sahasında kalarak çalışmaya devam etmesi şart koşulmuş, kabul etmedikleri takdirde işten çıkarılacakları paylaşılmıştı.
10 Nisan 2020’de ise şirket tarafından işçilere bir dilekçe gönderilmiş, kalacak işçilerin yanlarında diş fırçası, havlu gibi temel ihtiyaçları getirmesi söylenmişti.
Salgın döneminde ayrıca Polyak’ta çalışan 750 madenci ücretsiz izne ayrılmıştı. Bağımsız Maden İş Sendikası da nisan ayında bir açıklama yapmış ve sendikaya üye işçilerin tehdit edilerek üyelikten istifa etmeleri için baskı yapıldığını açıklamıştı.
İşçiler, alev topu gördüklerini söyledi
Bağımsız Maden İşçileri Sendikası tarafından konuyla ilgili yapılan açıklamada, işçilerin patlamanın metan birikmesi sonucu yaşandığını söyledikleri kaydedildi:
Sendika yöneticilerimiz hastaneleri dolaşınca ilk olarak yaralı sayısının en az 51 olduğunu tespit etmiştir. 51 madencinin durumu ciddi olan, konuşamayacak durumdaki, ciddi yanıklara sahip 2’si hariç 49’uyla yüz yüze görüşme yapılmış işçilere kaza anı sorulmuştur. İşçiler de ‘alev topu gördüklerini, patlamanın basıncıyla yere kapaklandıklarını, patlamanın metan birikmesinin parlamasından olduğunu’ ifade ettiler. Çok sayıda yanığa sahip madencinin varlığı olayı açıklığa kavuşturmuştur. Bunun sonucunda olayın bir patlama olduğu açıktır. Bunun üzerine sendika yönetimimiz sabah şirket yönetimiyle tekrar bir görüşme yapmış olup yaklaşık bir saat süren görüşmede şirket yöneticisi Serkan Bahçekapılı ‘olayın bir patlama olmadığını kesinlikle arka oturması diye tabir edilen bir olay olduğunu’ ifade etmiştir. Savcılık ve bilirkişilerin yer altında yaptığı denetimler sonucunda ocakta herhangi bir sorun olmadığına, ocağın çalışabileceğini tarafımıza söylemiştir ve gündüz vardiyasıyla ocak çalışmaya başlatılmıştır.”
‘İşçilerin üretime başlatılması sakıncalı’
Polyak Maden İşletmesi’nin yaşanan bu kaza sonrası riskli durumunu koruduğunun belirtildiği açıklamada, işçilerin madende tekrar çalışmaya başlatılmasının büyük sakıncalar taşıdığı da ifade edildi:
Polyak Maden İşletmesi, yaşanan bu kaza sonrası riskli durumunu korumaktadır. Bu çalışanların her biri açısından yaralanma ve ölüm riski anlamına gelmektedir. Bu nedenle işletmenin Enerji Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı müfettişlerince ayrıntılı bir denetimden geçirilmeden, denetçilerden çalışılabilir izini alınmadan işçilerin üretime başlatılması çok büyük sakınca taşımaktadır. Bu denetimler yapılmadan yaşanacak her türlü üzücü olayın sorumluluğu işletme yöneticilerine, bilirkişilere, Çalışma ve Enerji Bakanlığına aittir. Bu uyarımıza Türkiye halkı şahit olsun.
İşletme içerisinde, işletme yönetimin kayırma, tehdit pratikleriyle toplu sözleşme tarafı yapılmış Hak-İş/Öz Maden-İş Sendikası, hiçbir İSİG denetimlerine tabi olmamış, işçiler lehine işletme yöneticilerini uyarmamıştır. Patronların sopası gibi davranan sarı sendikacılık işçilerin hayatının tehlikeye atılmasının önünü açmaktadır. En az işveren kadar sarı sendikada bu olaydan sorumludur. İşveren anayasal hakları bir kenara iterek işçilerin sendikal özgürlüğü konusunda tarafgir davranmaya son vermelidir. Bu husus İSİG kuralları açısından da çok kritiktir.
Ayrıca 20 bine yakın madencinin çalıştığı Soma havzasında maden kazaları sonucu oluşacak yaralanmalara, hastalıklara hızlı müdahale edecek tam teşekküllü bir hastanenin ne kadar acil bir ihtiyaç olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Acilen bir Maden Hastalıkları Araştırma Hastanesi oluşturulmalıdır.”
Marmara Denizi’ndeki müsilaj sorunu ilk gündeme geldiğinde en çok tartışılan konu da atık su meselesi olmuştu. Sorunu uzun süredir bilenler meselenin tek başına evsel atık sulardan kaynaklanamayacağını en önemli kaynağın endüstriyel atık su ve Marmara etrafında kurulu bulunan ve soğutma suyu kullanan tesislerin deşarj ettiği soğutma suları olduğunu belirtiyorlardı. Sesi daha çok çıkan ancak besin değeri olmayan açıklamalar yapanlar ise evlerde kullanılan deterjanları sorunun asıl kaynağı olarak görerek, vatandaşa zaten yapmaları gereken bir şeyi Marmara Denizi’nin kurtuluş reçetesi olarak sundular. Neyse ki mesele o kadar açık seçikti ki Çernobil’de içilen Karadeniz çayı gibi Marmara’da reklamı yapılarak yenilen balık bile gerçeğin üstünü örtemedi. Gerçi mevsimsel şartlar müsilajın şimdilik gözden kaybolmasına neden olsa da hala patlayacağı ilk fırsatı beliyor diyebiliriz. Çünkü sorunun kaynağı henüz ortadan kalkmadı.
Marmara’daki meselenin de ana kaynağı olan atık sulara dair TÜİK bir istatistik yayınladı. Merak etmeyin balıkçılık, enflasyon ya da işsizliğe dair istatistikler gibi değil, içerisinde çok sayıda ayrıntı olan bir istatistikti. İçerisinde Marmara’yı foseptiğe çeviren durumun özetini de denizlere olan hoyratlığımızı da suyla olan ilişkimizi de doğa düşmanı termik santrallerin su sömürüsünü de bulmanız mümkün. İstatistikler 2020 yılına ait atık su istatistiklerini içeriyor. Rapor, su ve atık su istatistikleri kapsamında Türkiye’deki imalat yapan işyerlerinden, termik santrallerden, altyapısı tamamlanmış tüm Organize Sanayi Bölge Müdürlüklerinden, maden işletmelerinden ve tüm belediyelerden elde edilen veriler derlenerek hazırlanmış. Buna göre 2020 yılında çeşitli amaçlar için %56’sı denizden; %22,5’i yeraltı ve %21,5’i yüzey suları olmak üzere toplam %44’ü tatlı su kaynaklarından su alınmış ve çeşitli amaçlarla kullanılmış. Çekilen bu suyun yüzde %93,9’u soğutma suyu amaçlı olarak temin edilmiş.
Çekilen bu toplam kullanım suyunun %44,9’unu termik santraller, %35,3’ünü belediyeler, %15,3’ünü imalat sanayi iş yerleri, %2,2’sini köyler, %1,4’ünü maden işletmeleri ve %0,9’unu da OSB’ler kullanmış. Yani aslan payını yine termik santraller almış. Yani deterjan kullanmayın mantalitesi yine havanda su dövmekle eşdeğer. İşte bu termik santraller havamızı kirlettikleri yetmiyormuş gibi bir de kullanım suyuna ortak olup da ısıtıp doğal ortama deşarj ediyorlar.
Deşarj edilen atık suyun yüzde 77’si denizlere
İşte ısıtılarak denizel ortama bırakılan bu soğutma suları da denizel ortamda kayda değer bir ısınma meydana getirebiliyor. Marmara’da da İskenderun Körfezi’nde de bunu görmek mümkün. Hatta öyle ki ısınmayla ve deşarj edilen atık suyla birlikte Hatay-Antalya hattındaki birçok irili ufaklı koyda bunun bir yansıması olarak çeşitli olaylar gözlenebilmektedir. Bunlar içerisinde müsilaj da söz konusu. Yani siz bakmayın öyle hiçbir bilgiye dayanmadan “Akdeniz’de müsilaj” olmaz denmesine. Bunu diyenler aynı zamanda 1980’lerde Marmara’ya deri deniz deşarjı yapılmasının da müsebbipleri. TÜİK’in istatistiklerine biraz daha devam edelim. TÜİK raporunda bir başka dikkat çekici istatistik ise atık su arıtmalarıyla ilgili. Rapora göre belediyeler, köyler, imalat sanayi işyerleri, termik santraller, OSB’ler ve maden işletmeleri tarafından 2020 yılında doğrudan alıcı ortamlara 9,5 milyar m3‘ü soğutma suyu olmak üzere 15,3 milyar m3 atık su deşarj edilmiş. Deşarj edilen atık suyun %77’ye yakını denizlere deşarj edilmiş.
Termik santrallerin çektiği suyla kıyaslandığında oldukça düşük olan belediye atık sularına dair de ilginç bir istatistik mevcut. Buna göre 2020 yılında kanalizasyon şebekesi ile toplanan 5 milyar m3 atık suyun %49,2’si akarsuya, %38,5’i denize, %3,1’i baraja, %1,3’ü göl-gölete, %0,4’ü araziye ve %7,5’i diğer alıcı ortamlara deşarj edilmiş. Burada arıtma denildiğine bakmayın. Gerek masraflar, gerek arızalar gerek se de tesisin kapasitesi nedeniyle bu arıtma işine dair veriler oldukça şaibeli.
‘Arıtılmış gibi’ yapılan 2.2 milyar m3 atık su
Ancak yine de biz bu verileri doğruymuş gibi kabul edip anlamaya çalışalım. Kanalizasyon şebekesinden deşarj edilen 5 milyar m3 atık suyun 4,4 milyar m3‘ü atık su arıtma tesislerinde arıtılmış. 600 milyon m3 ise arıtılmadan deşarj edilmiş. Peki arıtıldı denilen kısma ne olmuş? Onun da layığıyla arıtılan kısmı %50.7! Kalan kısmının arıtılma kısmı muamma. Yani ortada arıtılmış gibi yapılan yaklaşık 2.2 milyar m3 atık su söz konusu.
Bunun bir kısmında sadece karbon giderimi yapılmış, yani ön çökeltme yapılıp bir miktar çamur alınmış ve kalanı olduğu gibi sucul ortama bırakılmış. Kalan kısımlarında da eğer düzgün çalışmışsa azot ve fosfor arıtımı yapılmış. Tabii kâğıt üzerinde böyle çıkış sularındaki azot fosfor miktarına dair derli toplu bir istatistik olmadığı için bunun ne kadar gerçekleştiğini bilemiyoruz. İşte bu bahsettiğimiz %50 arıtılmadan denizlere göllere ve akarsulara bırakılan atık sular birçok ekosistemi darmadağın edebilir. Nitekim etti de. Bugün Ergene, Susurluk, Menderes Havzaları, Sakarya Nehri, Seyhan ve Ceyhannehirleri işte bu arıtma sularının arıtılmaması nedeniyle siyah ve köpüklü akıyor. Marmara’da bu sebeple müsilaj var. İzmir körfezi bu nedenle berbat bir halde. Bunlara bir de hakkındaki istatistiklerin tamamı şaibeli olan endüstriyel atık suları da ekleyin ortaya ülkenin hali pürü meali çıkıyor. Herkes el birliğiyle suya toprağa havaya düşmanca yaklaşıyor.
Geri dönüşümün zehirli yüzü
Geçtiğimiz günlerde IPEN yine çarpıcı bir rapor yayınladı. Rapora göre geri dönüşüm tesislerinden satın alınan geri dönüştürülmüş plastiklerde son derece tehlikeli kimyasallara rastlanıldığı belirtiliyor. Yani çevreci diye pazarlanan geri dönüşüm plastikleri kullananları zehirlemekten başka bir işe yaramıyor. Boşuna demiyoruz geri dönüşüm bir aldatmacadır diye. Öyle bir aldatmacadır ki bu kapsamda bir atık yönetim modeli tasarladığını iddia eden Terracycle gibi girişimlerin çöplerin yasadışı olarak ülkeler arası ticaretine bile zemin hazırlamasına neden olabiliyor. Dünyanın bir ucunda insanlar çöpler geri kazanılıyor zannederken bize de o çöpleri Çukurova’nın bereketli topraklarında bulmak kalıyor.
Hep söylediğimiz “çöp/atık hazine değil baş belasıdır” söylemi hem TÜİK istatistik raporuyla, hem IPEN raporuyla, hem de Terracycle aldatmacasıyla bizi haklı çıkartıyor.
İklim değişikliğinin tarihsel sorumluluğu, iklim adaleti tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Tarih önemli, çünkü sanayi devriminin başlangıcından bu yana salınan kümülatif karbondioksit (CO2) miktarı halihazırdaki 1,2 °C’lık ısınma ile yakından ilişkili.
1850’den beri atmosfere insan kaynaklı, toplam yaklaşık 2500 milyar ton CO2 (milyar ton CO2: GtCO2) salındı, bu da 1,5 °C’lık ısınmanın altında kalabilmek için kalan karbon bütçesini500 GtCO2’in altına indirdi.
Bu demektir ki, 2021’in sonunda, dünya kolektif olarak karbon bütçesinin %86’sını 1,5°C’ın altında kalabilmeye ilişkin yarı yarıya bir olasılık için veya %89’unu üçte ikilik bir olasılık için harcamış olacak.
Bu makalede, Carbon Brief, 2019’da yayınlanmış olan analizi güncelleyerek 1850-2021 aralığındaki tarihsel CO2 salımlarından ulusal sorumluluğu ele alıyor.
Analiz ilk kez, fosil yakıtlardan kaynaklanan CO2 salımlarına ek olarak, toprak kullanımı ve ormancılıktan kaynaklanan CO2 salımlarını içeriyor, bu da ilk 10’u önemli ölçüde değiştiriyor.
Carbon Brief analizi gösteriyor ki, sıralamada ilk sırada yer alan ABD, 1850’den beri 509Gt’dan fazla CO2 salımı gerçekleştirdi ve tarihsel salımların en büyük kısmından, yani küresel toplamın %20’sinden sorumlu.
Video, 1850-2021 arasında gerçekleşen fosil yakıt, toprak kullanımı ve ormancılık kaynaklı kümülatif CO2 salımlarını milyon ton bazında ve ulusların sıralamasına göre gösteriyor.
Çin, %11 ile göreceli olarak açık bir farkla ikinci sırada; onu Rusya (%7), Brezilya (%5) ve Endonezya (%4) takip ediyor. Bu son iki ülke, topraklarından kaynaklanan CO2 sebebiyle, tarihsel salım üretenler arasında ilk onda yer alıyor.
Bu arada, Almanya ve Birleşik Krallık gibi büyük sömürge sonrası Avrupa ulusları, sömürge yönetimi altındaki yurtdışı salımları hariç, küresel toplamın sırayla %4’ünden ve %3’ünden sorumlu.
Söz konusu ulusal toplamlarda, salımların gerçekleştiği yeri yansıtan, bölgesel CO2 salımları baz alınıyor. Ek olarak, analiz, karbon yoğunluğu yüksek malların ve hizmetlerin ticaretini yansıtmak amacıyla tüketim bazlı salımların etkisine ilişkin hesaplamaları inceliyor. Ticaret modern tarih boyunca ulusal toplamları etkilemiş olmalı, buna rağmen bahsi geçen hesaplar sadece son birkaç on yıl için mevcut.
Analiz daha sonra nüfusa oranlı sayıları araştırıyor, burada Çin ve Hindistan alt sıralara düşüyor. Dikkati çeken şu ki, kişi başına sıralamalar kullanılan metodolojiye fazlasıyla bağlı ve genel olarak kümülatif salımlardan farklı biçimde, bu rakamlar ısınmayla doğrudan bağlantılı değil.
Son olarak, bu makale, analizin ardındaki verilerin detaylı bir açıklamasını, verinin nereden geldiğini ve ne şekilde bir araya getirildiğini, varsayımlar, belirsizlikler ve değişen sınırlar da dâhil olmak üzere, ortaya koyuyor.
Kümülatif CO2’nin önemi
İnsan kaynaklı olarak salınan toplam CO2 miktarı ile Dünya’nın yüzeyindeki ısınma seviyesi arasında direkt, doğrusal bir ilişki mevcut. Dahası, salınan bir ton CO2’nin zamanlaması, sonuç itibariyle sebep olacağı ısınmanın miktarı üzerinde sadece sınırlı bir etkiye sahip.
Bu demektir ki, yüzlerce yıl önceki CO2 salımları gezegenin ısınmasına katkıda bulunmaya devam ediyor ve güncel ısınma zaman içindeki CO2 salımlarının kümülatif toplamıyla ortaya çıkıyor.
Karbon bütçesinin, yani küresel sıcaklıkların herhangi bir sınırın altında kalması için salınabilecek CO2’nin toplam miktarının bilimsel temeli bu.
Kümülatif salımlar ve ısınma arasındaki bağlantı “kümülatif salımlara geçici iklim yanıtı” (TCRE) ile ölçülüyor ve en son Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporu tahminine göre 1000 milyar ton karbon başına 1,65°C (1000 GtCO2 başına 0,45°C) olarak tahmin ediliyor.
Bu makale için Carbon Brief’in yaptığı analiz gösteriyor ki, insanoğlu 1850’den beri atmosfere 2504 GtCO2 salmış durumda, bu sayı IPCC’nin ve her yıl karbon salımlarını ve yutaklarını ölçmeye yönelik uluslararası bir hareket olan Global Carbon Project’in göz önüne serdiği verilerle uyumlu.
TCRE temel alındığında, söz konusu kümülatif CO2 salımları yaklaşık 1,13 °C’lık ısınmaya karşılık geliyor – ve 2020’de sıcaklıklar sanayi öncesi seviyelerin yaklaşık 1,2 °C üzerinde bir seviyeye ulaştı.
(Bu makale, ağırlıklı olarak kısa ömürlü olan ve bu sebeple zaman içinde CO2 ile aynı şekilde birikmeyen CO2 dışı sera gazlarının veya aerosollerin salımınını dikkate almamaktadır. CO2 dışı gazların ısıtma etkisi kabaca aerosollerin soğutması ile dengelenmektedir.)
Aşağıdaki grafik küresel CO2 salımlarının son 70 yılda ne kadar hızlı şekilde arttığını gösteriyor. Grafik ayrıca, gri ile gösterilen, fosil yakıtlardan ve çimentodan kaynaklanan CO2 salımları ile karşılaştırmalı olarak, toprak kullanımı, toprak kullanımındaki değişim ve ormancılıktan (LULUCF, yeşil) kaynaklanan CO2 salımı arasındaki ayrışmanın altını çiziyor.
1850-2021 arası, milyar ton olarak ifade edilen, fosil yakıt, çimento (koyu gri) ve toprak kullanımı, toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık (yeşil) kaynaklı yıllık küresel CO2 salımları. Kaynak: Global Carbon Project, CDIAC, Our World in Data, Carbon Monitor, Houghton ve Nassikas (2017) ve Hansis ve diğerleri (2015) rakamlarının Carbon Brief tarafından gerçekleştirilen analizi. Grafik: Carbon Brief – Highcharts kullanılarak.
Küresel düzeyde, toprak kullanımından ve ormancılıktan kaynaklanan salımlar son iki yüzyılda nispeten istikrarlı devam etti. Bunlar, 1850’de yaklaşık 3GtCO2 oldu ve zaman içinde gerçekleşen bölgesel ormansızlaşma modellerindeki büyük değişikliklere karşın, bugün kabaca 6GtCO2 seviyesinde.
(1997’deki gözle görülür sıçrama Endonezya’daki ve Asya’nın diğer kısımlarındaki yaygın orman yangınlarından kaynaklandı, ki bunlar daha sonra “eşi görülmemiş ekolojik felaket” olarak nitelendirildi.)
Buna karşılık, fosil yakıt kaynaklı salımlar son 30 yılda ikiye, son 60 yılda dörde katlandı ve son yüzyıl içinde yaklaşık on iki katına çıktı. 1850’de salınan 0,2 GtCO2, 2021’de salınması muhtemel yaklaşık 37 GtCO2’in sadece %0,5’ini teşkil ediyor.
Bugün CO2 salımlarının büyük çoğunluğu fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanmakta iken, ormansızlaşma gibi beşeri faaliyetler kümülatif toplama dikkate değer katkılarda bulundu.
Toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık 1850-2021 arasında 786 GtCO2 civarında katkıda bulundu, bu da kümülatif toplamın yaklaşık üçte birine karşılık geliyor, kalan üçte ikilik kısım (1718 GtCO2) fosil yakıtlardan ve çimentodan kaynaklanıyor.
Dolayısıyla, güncel ısınmadan dolayı ulusal sorumluluk açısından, toprak kullanımındaki değişim ve ormancılıktan kaynaklanan CO2 salımlarının önemli katkılarını yadsımak mümkün değil.
Birlikte ele alındığında, 1850-2021 arasındaki kümülatif salımlar 1,5°C altında kalınmasına ilişkin yüzde elli ihtimal için karbon bütçesinin yaklaşık % 86’sını veya üçte iki ihtimal için bütçenin yaklaşık %89’unu oluşturuyor.
Salımlar arttıkça, karbon bütçesi ivmelenen bir hızla tüketilmiş oldu, 1850’den bu yana salınan kümülatif toplamın yarısı salt son 40 yıl içinde salındı.
Yıllık salımlar güncel seviyelerde kalırsa, 2022’nin başından itibaren, kalan 1,5°C bütçesi (%50 ihtimal) 10 yıl içinde tüketilecek ve 1,5°C’ın altında kalınmasına ilişkin üçte ikilik bir ihtimal için bütçe sadece yedi yıl yetecek.
Tarihsel salımlarda ulusal sorumluluk
Karbon bütçesinin tüketilmesinden kimin sorumlu olduğu sorusu iklim adaleti tartışmaları kapsamında kesinlikle çok önemli. Bu, bugüne kadarki iklim değişikliğinin etkisiyle baş etmede sorumlulukları kadar, daha fazla ısınmayı engellemek için kime en çok iş düştüğünü de ifade ediyor.
Ancak, sorumluluğu belirlemek kolay olmaktan uzak. Carbon Brief’in analizi öncelikle kümülatif ulusal bölgesel salımları ele alıyor, zira eldeki veriler bu şekilde sunuluyor.
Genel olarak, kümülatif ulusal paylar, geçmişte salımın gerçekleştirildiği bölgede bulunan modern ülkeler için tarihsel salımlarla ilgili “sorumluluk” doğuruyor. Açıkça görülüyor ki, bölgesel mülkiyetin değişmesi ile ülkelerin birleşmesi ve dağılması işleri karmaşıklaştırıyor (Bkz. aşağıda).
Bu temelde, ve tüm insan kaynaklı CO2 dikkate alındığında, yukarıdaki animasyon ilk kez 1850-2021 arasında birikmiş olan tarihsel salımlardan en fazla sorumlu ülkeleri gösteriyor.
Çağdaş ulusal bir bayrak ile işaretlenmiş olan her bir çubuk, ülkenin zaman içindeki salımlarını temsil ediyor ve sağ üst köşedeki haritaya göre, dünyadaki bölgeler itibariyle bir renk skalasında yer alıyor.
Zaman içinde tüketilen 1,5 °C için kalan karbon bütçesinin yılı ve büyüklüğü sağ alt köşede belirtiliyor. Ulusal CO2 salımlarının tarihi, bir gelişimin de tarihi. Sıralamada değişen pozisyonlar birçok faktöre ilişkin bulunmakta iken, bazı genel konular gün yüzüne çıkıyor.
Zaman akışının ilk on yıllarında, küresel CO2 salımlarına toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık egemendi ve bu durum animasyonda gösterilen ilk 10’da yansıtılıyor.
Bu dönemde, en büyük salımları gerçekleştirenler öncelikle ABD, Rusya ve Çin gibi geniş coğrafyaya sahip olan, ılıman ormanlarını tarım arazisi ve yakıt için daraltan uluslardı.
Örneğin ABD’de, doğudan batıya tüm kıtada “aşikar kaderini” takip eden ve çiftçilik için tarla açarak ilerleyen bir yerleşimci dalgası yayıldı.
Aynı zamanda, (1850’den önce çiftçilik için büyük ölçüde tarla açmış) Fransa,Almanya ve özellikle Birleşik Krallık dâhil olmak üzere birkaç Avrupa ülkesi sıralamada yükselmeye başlıyor, çünkü onlar kömür yakıtlı sanayileşmeden musdaripti.
Bu ülkeler son on yıllarda salımlarını önemli ölçüde azaltmış olsalar da, bugünkü tarihsel ısınmaya en çok katkıda bulunanlar arasında yer almaya devam ediyorlar.
Brezilya ve Endonezya gibi yağmur ormanı ulusları da keza 19’ncu yüzyılın sonlarında ve 20’inci yüzyılın başlarında kauçuk, tütün ve diğer endüstri bitkilerini yetiştiren yerleşimciler tarafından ormansızlaştırılıyordu. Ancak ormansızlaşma “ciddi olarak” 1950’lerden itibaren başladı, sebepleri arasında sığır çiftliği işletme, tomrukçuluk ve palm yağı yetiştiriciliği yer alıyor.
ABD kümülatif CO2 salımı açısından, öncelikle kömürün yaygın kullanımı ile daha sonra motorlu aracın gelişiyle devam ettiği için zaman dizisi boyunca ilk sırayı koruyor.
2021 sonu itibariyle, ABD 1850’den itibaren 509 GtCO2’ten fazla salmış olacak. Küresel toplamın %20,3’ünü teşkil eden bu miktar, açık ara en büyük pay ve bugün itibariyle 0,2 °C’lık bir ısınma ile ilişkili.
Bu, aşağıdaki grafikte gösteriliyor; grafik ayrıca her bir ülkenin fosil yakıt kullanımı (gri) veya toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık (yeşil) kaynaklı salımlarının kümülatif toplamına katkısının kırılımını da içeriyor.
1850-2021 arasında milyar ton bazında kümülatif CO2 salımlarına en fazla katkı sağlayan ilk 20 aktörün salımlarının fosil yakıt ve çimento (gri) ile toprak kullanımı ve ormancılık (yeşil) kaynaklı salımların alt toplamlarına kırılımı. Kaynak: Global Carbon Project, CDIAC, Our World in Data, Carbon Monitor, Houghton ve Nassikas (2017) ve Hansis ve diğerleri (2015) rakamlarının Carbon Brief tarafından gerçekleştirilen analizi. Grafik: Carbon Brief – Highcharts kullanılarak.
İkinci sırada bugün itibariyle kümülatif CO2 salımlarının %11,4’ü ile ve ısınmanın yaklaşık 0,1 °C’lık kısmı ile Çin yer alıyor. Çin, süreç boyunca yüksek toprak kullanımı kaynaklı salımlara sahip olmuş iken, ülkenin güncel pozisyonunun ana nedeni, 2000’lerden bu yana hızlı ve kömürle çalışan ekonomik yükselişi.
(Çin’in sanayileşme öncesi kömür kullanımına ilişkin daha fazla bilgi için bkz. metodoloji.)
Çin’in CO2 çıktısı 2000’den bu yana üç katından fazla arttı. Yıllık en fazla salım gerçekleştiren ve güncel yıllık toplamın yaklaşık dörtte birinin sorumlusu ülke olarak ABD’yi geçti.
Rusya, küresel kümülatif CO2 salımlarının yaklaşık % 6,9’u ile üçüncü sırada, Brezilya (%4,5) ve Endonezya (%4,1) onu takip ediyor. Özellikle, yukarıdaki grafik, bahsi geçen son iki ülkenin fosil yakıt kaynaklı toplamlarının nispeten düşük olmasına karşın, büyük ölçüde ormansızlaşma kaynaklı salımları sebebiyle ilk 10’da yer aldığını ortaya koyuyor.
Kömüre bağımlı enerji endüstrisi sayesinde kümülatif salımların %3,5’i ile altıncı sırada yer alan Almanya, bazı ülkelerin toprak sektörlerinin CO2 kaynağı değil, CO2 yutağı haline geldiğini gösteriyor, çünkü önceden ormansızlaşmış alanlar yeniden ağaçlandırıldı.
(Bu makale için kullanılan veriler toprak kullanımı salımlarından sorumluluğa bilimsel yaklaşıma dayalıdır, bu veriler BM’ye sunulan resmi envanterlerde kullanılanlardan farklılaşmaktadır. İnsan veya doğa kaynaklı CO2 kaynağı veya yutağı olarak nitelendirmeye ilişkin farklılık, bu yıl yayınlanan bir Carbon Brief ziyaretçi mesajında incelenmiştir.)
Hindistan sıralamada, toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık kaynaklı katkının daha yüksek olmasından dolayı kümülatif toplamın %3,4’ü ile %3’e sahip olan Birleşik Krallık’ın hemen üzerinde, yedinci sırada yer alıyor.
% 2,7 ile Japonya ve % 2,6 ile Kanada tarihsel salımlara en fazla katkısı olan ilk 10 ülke listesinin sonunda yer alıyor. Neredeyse daima ulusal envanterlerin ve hedeflerin dışında bırakılan havacılık ve gemicilik kaynaklı uluslararası nakliye salımları, bir “ulus” olarak değerlendirilseydi, listenin 11. sırasında yer alırdı.
Kümülatif tüketim salımları
İklim adaleti görüşmelerinde yaygın bir argüman, bazı ülkelerin bölgesel salımlarını kendi ülkelerinde azaltmış olmaları, ancak ülke dışından ithal edilen yüksek karbon içerikli mallara bağımlı olmaya devam etmeleri.
Tüketim bazlı salım hesapları, tüm sorumluluğu fosil yakıt ile sağlanan ürünleri ve hizmetleri kullananlara veriyor ve Çin gibi büyük ihracatçılar için toplamı azaltma eğilimi gösteriyor.
Detaylı ticaret çizelgelerine dayalı bu hesapları oluşturmanın önünde pratik engeller yer alıyor. Karbon yoğunluğu yüksek ürünlerin uluslararası ticareti modern tarih boyunca süregelmiş olmakla birlikte, söz konusu çizelgeler sadece 1990’dan sonraki yıllar için mevcut.
Bu yetersizliklere rağmen, ticaret konusu olan CO2’nin ülkelerin kümülatif salımları üzerindeki etkisini incelemek, aşağıdaki grafikte gösterildiği üzere, mümkün. Gri çubuklar bölge bazında kümülatif ulusal salımları gösteriyor, açık gri kısımlar ihracatla ilişkili CO2’yi ifade ediyor ve kırmızı kısımlar ithal edilen mal ve hizmetlerde saklı salımları temsil ediyor.
Kümülatif tüketim salımlarına göre ilk 19 ülkenin bölgesel bazdaki ilk 19 ülke ile aynı olduğu ve sıralamada ilk 10’dakilerin hiç birinin pozisyonlarını değiştirmediği göze çarpıyor. Bu, bazı ülkelerin şu anda bölgesel toplamlarından çok daha büyük bir CO2 ayakizine sahip olmalarına karşın söz konusu oluyor.
1850-2021 arasında milyar ton bazında tüketim bazlı kümülatif CO2 salımlarına en fazla katkı sağlayan ilk 20 aktör. Gri çubuklar bölgesel bazda salımları, açık gri çubuklar ihraç edilen CO2 salımlarını ve kırmızı çubuklar ithal edilen CO2 salımlarını gösteriyor. Kaynak: Global Carbon Project, CDIAC, Our World in Data, Carbon Monitor, Houghton ve Nassikas (2017) ve Hansis ve diğerleri (2015) rakamlarının Carbon Brief tarafından gerçekleştirilen analizi. Grafik: Carbon Brief – Highcharts kullanılarak.
Ana sıralamalar tüketim bazlı salım hesaplarının kullanılması sonucunda değişmez iken, bu geçiş varlıklı ulusların sorumluluk payını artırıyor.
ABD ve Japonya’nın her biri küresel kümülatif toplamın % 0,3’ünü kazanırken, Almanya ve Birleşik Krallık’ın her birine % 0,2 ekleniyor, buna karşılık Çin’in puanı % 1,1, Rusya’nınki % 0,5 düşüyor.
Burada kullanılan tüketim hesabı sadece fosil yakıt ve çimento kaynaklı CO2’yi içeriyor, dolayısıyla Brezilya ve Endonezya’nın kümülatif toplamları hemen hemen hiç değişmiyor.
1990 öncesi tüketim bazlı hesapların mevcut olmayışı analizin daha önceki karbon yoğunluğu yüksek ticareti dışarda bıraktığı anlamına geliyor. “Dünyanın atölyesi” olarak Birleşik Krallık 19’uncu yüzyılda, önemli miktarlarda enerji ve karbon yoğunluğu yüksek mallar ihraç etti.
ABD ve Almanya gibi diğer sanayileşen uluslar da aynı şeyi yaptılar, 2017’de yayınlanan bir makalenin ifadesiyle bugün Çin’in oynadığı role benzer bir rol oynadılar:
Çin bugün çoğunlukla dünyanın diğerleri için yüksek miktarlarda ucuz tüketim malları üreten atölyesi olarak algılanıyor. Bir yüzyıl önce Britanya ve Almanya (Amerika Birleşik Devletleri ile birlikte) hem Avrupa hem de dünya için benzer bir rol oynadı.
1890’da, Birleşik Krallık’ın ihraç mallarına ilişkin enerji tüketiminin neredeyse %20’si, yani CO2 salımlarının oranına benzer bir oranı, tüketim bazlı hesaplama açısından yurtdışına dağıtılıyordu.
Modern bağlamda, taraflardan yalnız biri CO2 salımına sebep olan faaliyetlere tam olarak egemen, oysa tarihte sömürge yönetimi altında durum farklıydı.
Üçüncü bir yaklaşım fosil yakıt üreticilerini kömür, petrol veya gaz yandığında salınan CO2’den sorumlu tutmak. Bu fikir petrol şirketlerinin “kapsam 3 salımları” ile ilişkili olarak veya Avusturalya gibi büyük fosil yakıt ihraççıları tartışılırken sıklıkla dile getiriliyor.
Ancak üretim bazlı ulusal salımlar hâlihazırda elde mevcut değil ve dikkatli bir hesaplama yapılmazsa bir yerde üretilerek başka bir yerde kullanılan CO2’nin iki kez dikkate alınması riskini doğurabilir.
Kümülatif kişi başına salımlar
Ulusal sorumluluk fikri başka problemleri beraberinde getiriyor; günümüz toplumlarının ve önceki nesillerin eşit olmayan büyüklükleri, zenginlikleri ve karbon yoğunlukları bunlara dâhil.
Bu meseleler ülke içinde ve ülkeler arasında geçerli. Dahası, ülkelerin kendileri, tarihsel rastlantılar, coğrafya ve politika sonucunda insan eliyle ihtiyari olarak oluşturulmuş yapılar. Başka sınırlar söz konusu olsaydı, tarihsel sorumluluk sıralaması farklı görünebilirdi.
Bunu çözüme ulaştırmanın bir yolu, ülkelerin kümülatif CO2 salımlarına katkılarını izafi nüfuslarına göre normalize etmek.
Güncel ısınma ile doğrudan bağlantılı olan kümülatif tarihsel salımlardan farklı olarak, söz konusu kişi başına düşen sayılar Exeter Üniversitesi’nde iklim sistemlerinin matematiksel modellemesi bölümü başkanı Prof. Pierre Friedlingstein’a göre doğrudan iklimle ilişkili değil. Friedlingstein Carbon Brief’e şöyle aktarıyor:
Atmosfer ve iklim için önemli olan kümülatif CO2 salımları. Kümülatif kişi başına salımlar enteresan olsa da, bunlar ülkelerin sorumluluk payları olarak yorumlanmamalı, çünkü bunlar iklimle doğrudan ilişkili değil. Isınmayla bağlantısını kurabilmek için bunları ülkenin nüfusu ile çarpmanız gerekir.
Başka bir şekilde düşünüldüğünde görülüyor ki, kişi başına yüksek salımlara sahip küçük ülkeler genel ısınma için göreceli olarak hala önemsiz. Bu sebepten ötürü, aşağıdaki grafik bugünkü nüfusu 1 milyonun altında olan ülkeleri içermiyor. (Bu da Lüksemburg, Guyana, Belize, Brunei gibi ülkeleri dışarda bırakıyor.)
Carbon Brief’in bu makale için analizi, göreceli nüfus büyüklükleri bakımından hesaplama sorununa iki farklı şekilde yaklaşıyor. Bu yaklaşımlar birbirinden belirgin şekilde farklı sonuçlar veriyor, bu da kümülatif kişi başına salımları yorumlamadaki zorluğun altını çiziyor.
Birinci yaklaşım bir ülkenin her bir yıldaki kümülatif salımlarını alıyor ve o zamanda ülkede yaşayan kişilerin sayısına bölüyor, dolaylı olarak geçmişe dair sorumluluğu bugün hayatta olanlara yüklüyor. Aşağıda, soldaki grafik buna göre 2021 itibariyle ilk 20 ülkeyi gösteriyor.
İkinci yaklaşım bir ülkenin her bir yıldaki kişi başına salımlarını alıyor ve bunları topluyor, 2021 itibariyle sonucu da aşağıda sağdaki grafikte görülüyor. Bu, geçmiş ve bugünkü popülasyonların kişi başına salımlarını eşit ağırlıkta değerlendiriyor.
Sıralama
Ülke
2021’de nüfus başına kümülatif salımlar, CO2 ton cinsinden
Sıralama
Ülke
Kişi başına kümülatif salımlar, CO2 ton cinsinden
1
Kanada
1,751
1
Yeni Zelanda
5,764
2
ABD
1,547
2
Kanada
4,772
3
Estonya
1,394
3
Avustralya
4,013
4
Avustralya
1,388
4
ABD
3,82
5
Trinidad ve Tobago
1,187
5
Arjantin
3,382
6
Rusya
1,181
6
Katar
3,34
7
Kazakistan
1,121
7
Gabon
2,764
8
Birleşik Kırallık
1,1
8
Malezya
2,342
9
Almanya
1,059
9
Kongo Cumhuriyeti
2,276
10
Belçika
1,053
10
Nikaragua
2,187
11
Finlandiya
1,052
11
Paraguay
2,111
12
Çekya
1,016
12
Kazakistan
2,067
13
Yeni Zelanda
962
13
Zambia
1,966
14
Belarus
961
14
Panama
1,948
15
Ukrayna
922
15
Fildişi Sahili
1,943
16
Litvanya
899
16
Kosta Rica
1,932
17
Katar
792
17
Bolivya
1,881
18
Danimarka
781
18
Kuveyt
1,855
19
İsveç
776
19
Trinidad ve Tobago
1,842
20
Paraguay
732
20
Birleşik Arap Emirlikleri
1,834
2021’deki nüfusa göre ağırlıklandırılmış 1850-2021 arası kümülatif salımlarda ilk 20 ülkeye (solda) karşı, 1850-2021 arasında kümülatif kişi başına salımlarda ilk 20 ülke 1850-2021 (sağda). 2021’de nüfusu 1 milyon kişinin altındaki ülkeler sıralamanın dışında bırakılmıştır.
Nüfus için yapılan hesaplamanın belki de en önemli etkisi, yukarıdaki tabloda kümülatif salımlara sebep olan ilk 10’un bir çoğunun, yani Çin, Hindistan, Brezilya ve Endonezya’nın eksik olması.
Bu ülkeler küresel kümülatif salımlara büyük katkılar sağlamış olmakla birlikte yüksek nüfusa da sahipler, bu da kişi başına etkilerini çok daha düşük hale getiriyor. Gerçekten, bu dört ülke dünyanın nüfusunun % 42’isini oluşturuyor; ama 1850-2021 arası kümülatif salımların sadece %23’ünü oluşturdu.
Buna karşılık, ilk 10’un geri kalanı, yani ABD, Rusya, Almanya, Birleşik Krallık, Japonya ve Kanada dünya nüfusunun %10’unu teşkil ediyor; ancak kümülatif salımların %39’unu meydana getirdi.
Bu durum yukarıdaki tabloda sol tarafta güncel nüfusların ağırlıklandırılmasına yansıtılmış durumda; burada Kanada ilk sırada, onu ABD, Estonya, Avusturalya, Trinidad ve Tobago ile Rusya takip ediyor.
Bu listedeki daha büyük ülkeler bakımından, sıralamalar, sıklıkla nüfusun çok daha az olduğu, 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ortaları boyunca yüksek ormansızlaşma oranlarının ve daha yakın on yıllarda kişi başına yüksek fosil yakıt kullanımının kombinasyonlarını yansıtıyor.
Diğerleri açısından sebepler daha az aşikâr. Örneğin Estonya, uzun süre enerji ihtiyacının büyük bölümü için katran kumuna bel bağladı, yani yıllık kişi başına salımları yüksekti. Estonya hükümeti 2040 yılına kadar petrol kumu üretimine aşamalı olarak son vermeyi taahhüt etti.
(Eski bir Sovyet devleti olarak Estonya’nın 1991 öncesi salımları SSCB’nin o zamanki toplamında sahip olduğu paya nazaran tahmin ediliyor, yani birçok ülke için olduğundan daha fazla belirsizlik söz konusu. Daha fazla ayrıntı için bkz. aşağıda metodoloji bölümleri.)
Sadece 1,4 milyon nüfuslu bir Karayip adası ulusu olan Trinidad ve Tobago, oldukça büyük bir kimyasal sektörünü de besleyen büyük petrol ve gaz endüstrisi sebebiyle sıralamada üst sıralarda yer alıyor.
Yukarıdaki tabloda, sağdaki kümülatif kişi başına sıralamaya dönülürse, her ne kadar liste yine Kanada, Avusturalya ve ABD’yi önemli pozisyonlarda içerse de oldukça farklı.
Yeni Zelanda, yerli Kauri ormanının büyük kısmının değerli kereste için yok edildiği 19’uncu yüzyıldaki yaygın ormansızlaşma sebebiyle listenin başında yer alıyor. Ülkenin o zamanki düşük nüfusu bu yüzden yüksek yıllık kişi başına salımlara sahipti; 1900 itibariyle oluşmuş olan kümülatif toplam bugüne dek birikenin yaklaşık üçte ikisini karşılıyor.
Ormansızlaşma kaynaklı salımlar sebebiyle listede yer verilen diğer ülkelere Gabon, Malezya, Kongo Cumhuriyeti‘nin yanı sıra birçok Güney Amerika ulusu dâhil.
Bu salımlar için “sorumluluk” yüklemek bakımından, bu durum yine sömürgecilikle ve yabancı yerleşimcilerin doğal kaynakları çıkartmasıyla ilişkili çetrefil sorulara sebebiyet veriyor.
Metodoloji: Fosil veriler
Bilim insanları bir yüzyılı aşkın süredir küresel CO2 salımları hakkında tahminlerde bulunageldiler. Bunlar içinde İsveçli jeokimyager Arvid Högbom, 1894’te ilk girişim olduğu düşünülen çalışmayı gerçekleştirdi.
“Güncel taş kömürü üretimi yuvarlak olarak yıllık 500m ton veya Dünya yüzeyindeki km2 başına 1 ton. CO2’e dönüşünce bu kömür miktarı, havadaki toplam CO2’in yaklaşık binde birlik kısmını temsil ediyor.”
Andrew’a göre, Högbom’un çalışması kömür yakılması kaynaklı küresel CO2 salımlarının 1890’da yaklaşık 1,8 GtCO2 olduğunu işaret ediyordu.
Daha ziyade yaklaşık bir tahmin olduğu açık olduğu halde, bu ilk teşebbüs o zamanki kömür kaynaklı salımlara ilişkin yaklaşık 1,3 GtCO2 olan çağdaş salım tahminlerine kayda değer ölçüde yakındı.
Högbom’un makalesi, değişen atmosferik CO2 seviyelerinin Dünya’nın sıcaklığını büyük ölçüde değiştirebileceğini ilk kez öngören Svante Arrhenis’in çığır açıcı 1896 tarihli çalışmasına ilham verdi.
Yıllar içinde bilim insanları, fosil yakıtların yakılması kaynaklı CO2 salımlarını tahmin ederek birçok zaman dizisi geliştirdiler ve bunlar her ne kadar birbirleriyle tam olarak uyumlu olmasalar da, yüzde birkaç birimlik farkla aynı sonuçta birleşiyorlar.
Tarihsel fosil CO2 tahminleri 1984 itibariyle geliştirilen bir metodolojiye dayanıyor ve o zamandan beri geliştirilmekte. Bu metodoloji genel olarak, fosil yakıt üretimi, ticareti ve kullanımı kayıtları ile belirli bir miktarda kömür, petrol veya gaz yakıldığında salınan CO2 miktarına ilişkin tahminleri kullanıyor.
Kavramsal olarak bu Högbom’un ilk küresel CO2 salımları tahminlerini yaptığı yöntem – ve bu yaklaşımın daha sofistike bir versiyonu bugün hala çağdaş salımları tahmini olarak hesaplamak için kullanılıyor.
CDIAC zaman dizilerinin önde gelen yazarlarından biri olan ve rakamlar üzerinde onlarca yıldır çalışan Gregg Marland, Carbon Brief’e şöyle diyor:
Bence insanların çoğu CO2 salımlarının herhangi bir yerde nadiren ölçüldüğünü ve daha ziyade üretilen fosil yakıt miktarına ve bununla ne yaptığımıza ilişkin en iyi verilere dayalı tahminlerin söz konusu olduğunu göz ardı ediyor.
Fosil yakıt kaynaklı CO2 salımlarının, ekonomik faaliyetlerdeki kritik rolü sebebiyle yakından takip edilen bir varlık grubu teşkil eden enerji ile büyük ölçüde bağlantılı olması sebebiyle, salımlara ilişkin tahminde bulunmak için kullanılabilecek veriler açısından bir zenginlik söz konusu.
Marland ise genel olarak şunu söylüyor: “Küresel CO2 salımlarına ilişkin tahminlerde oldukça iyi durumdayız, ancak münferit bazı ülkeler için ilk dönemlerin verileri bakımından belirsizlik oldukça büyük olabilir.”
Fosil yakıt kullanımına ve işlenmesine ilişkin olarak 1751’e dek uzanan veriler mevcut. Veriler bir dizi işlem gerektiriyor ve kusursuz değil, ancak oldukça iyi bir tarihi ortaya koyuyor…İlk yıllara ilişkin tahminleri yorumlamayı kolaylaştıran iki olgu var: Eski zamanlarda fosil yakıt yakan çok az sayıda ülke vardı ve büyüme hızı öyle ki, küresel salımların büyük çoğunluğu daha yakın zamanlardaki on yıllarda gerçekleştirildi.
Verilerden doğan aşikâr bir soru, 1850’de dahi yaklaşık 400 milyon kişilik bir nüfusa sahip olan Çin’in neden 20. yüzyılın başlangıcı civarına kadar fosil yakıt yakımı kaynaklı sıfır salımına sahip olarak kaydedildiği.
Çin’in kömürü binlerce yıldır kullandığı düşünülüyor, bir hesaba göre henüz 11’inci yüzyılda demir elde etmek için yılda yüzbinlerce ton yakıyordu.
Ancak, kömür kullanımının yüksek nakliye masrafı sebebiyle çok yerel olduğu söyleniyordu ve bazı demir merkezleri Moğol istilasından sonra çökmüştü. Çin, ağırlıklı olarak yakacak oduna bağımlı kaldı, bu da yaygın ormansızlaşmaya sebep oldu. 2004 tarihli bir makalede, enerji tarihçisi Vaclav Smil şöyle yazıyor:
1900 itibariyle, birçok Avrupa ülkesi neredeyse tamamen kömürden enerji üretiyordu – ancak Çin’in kırsal kesiminde Qing hanedanının son yılı boyunca (1911) enerji kullanımı Çin’in taşrasında 100 veya 500 yıl öncesinde geçerli olan durumdan pek farklı değildi.
Dünyada tarihsel enerji kullanımına ilişkin bir başka veritabanı olarak Prof. Paolo Malanima tarafından derlenen ve Harvard Üniversitesi’ndeki Tarih ve Ekonomi Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı veritabanına göre, “Kömürün [Çin’de kullanımının] 1900’den önce mikarının belirlenmesi zor”. Buna karşılık, bu veri CDIAC tarafından verilen rakamları destekliyor.
Marland Carbon Brief’e şöyle aktarıyor:
[Çin’de] kullandığımız tarihsel verilerin bir kısmında belirtilmeyen büyük miktarda bir kömür kullanımı bana olası görünmüyor.
Metodoloji: Endüstriyel temel
Carbon Brief’in bu makale için analizi 1850’de başlıyor, çünkü bu, IPCC’ninsanayileşme öncesi 1850-1900 arası referans dönemi tanımı ile örtüşüyor ve 1850 öncesine dair toprak kullanımı ve ormancılık kaynaklı salımlara ilişkin ulusal veriler mevcut değil (bkz. aşağıda).
CDIAC rakamlarına göre, 1850’den önce fosil yakıtların yakılması kaynaklı önemli miktarda CO2 salan sadece bir avuç ülke vardı ve birçoğunun 20. yüzyıla kadar ihmal edilebilir toplamları bulunuyordu.
Bu sebeple, 1850’den başlamak 1750-1850 arasındaki yüzyıl boyunca salınan fosil yakıt kaynaklı salımların sadece 3,8 GtCO2 kadarını, 1750-2021 arası dönemin tümünde salınan toplamın yaklaşık olarak % 0,2’sini dışarıda bırakıyor.
1850 öncesi toplamın neredeyse dörtte üçü (2,8 GtCO2) Birleşik Krallık kaynaklıydı. Analizi 1750’ye kadar genişletmek, Birleşik Krallık’ın küresel kümülatif salım payına yüzde 0,1 puan ekleyecektir.
CDIAC çalışması aynı zamanda, Our World in Data (OWID) tarafından diğer faydalı bilgilerle bir araya getirilen Global Carbon Project (GCP) tarafından yayınlanan tarihsel zaman serilerinde de kullanılmaktadır. Carbon Brief’in analizi, OWID derlemesinden 2019 yılına kadar fosil salım verilerini esas alıyor.
Analiz daha sonra Carbon Monitor tarafından yayınlanan neredeyse gerçek zamanlı rakamları kullanarak 2020 ve 2021’deki salımları tahmin ediyor. Bu, büyük ekonomiler ve dünyanın geri kalanı için toplu olarak veri sunuyor.
2020 rakamları, Carbon Monitor’den gelen yıllık yüzde değişiminin GCP’den gelen ton cinsinden 2019 toplamına uygulanarak elde edildi. 2021 için de yaklaşım aynı, ancak bugün itibariyle salımlardaki yıllık yüzde değişimi kullanılıyor. Bu yazı yazılırken, Carbon Monitor verileri Temmuz 2021’in sonuna kadar uzanıyordu.
Uluslararası taşımacılık kaynaklı fosil CO2 salım verileri GCP tarafından ayrı olarak raporlandı ve projede işbirliği yapan Robbie Andrew’un kişisel web sayfasındanalındı. Carbon Brief uluslararası taşımacılık kaynaklı salımların 2020’de, 2019 seviyelerine dönmeden önce yarılandığını esas aldı.
Bölgesel değişiklikler ve ulusal oluşumların birleşmesi veya ayrılması salımların tarihsel bölüşümü için özel bir problem teşkil ediyor. CDIAC verileri, “mümkün oldukça”, zaman içinde değişen ulusal sınırları hesaba katıyor, Marland ise bunun “çok zor” olduğunu söylüyor.
Benzer şekilde şu anda Pakistan’ı oluşturan bölgeden gelen salımlar, Hindistan’ın 1947’de bölünmesinden önce Hindistan toplamı altında gösterildi, Bangladeş ise Pakistan’dan 1971’de ayrıldı.
Marland şuna dikkat çekiyor:
Tabi ki ulusal sınırlarda baş edilmesi zor bazı değişiklikler söz konusu. Ancak eski Sovyetler Birliği’nin veya eski Yugoslavya’nın dağılması – veya Kuzey ve Güney Vietnam’ın veya Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi gibi şeyler aslında yeniden yapılandırmaya izin veren bazı veri izleri bırakıyor. Bence çözüm yolu şeffaf ve dürüst olmak ve elde edilebilen en iyi verilerin rehberliğinde hareket etmek.
Andrew’a göre, Avusturya-Macaristan veya Osmanlı imparatorlukları gibi uluslarüstü varlığa sahip ülkelerin değerlendirilmesi de yine güçlükler ve çifte hesaplama riskini yaratıyor.
1850’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun haritası. Kaynak: World History Archive / Alamy Stock Photo.
CDIAC’tan önemli bir farkı, GCP’nin, ulusal salımları, doğu ve batı Almanya’yı tek bir birim olarak birleştirmesinde olduğu gibi, modern coğrafi mevcudiyete göre birleştirmesi ve bölmesi.
Benzer şekilde, CDIAC Çekoslovakya’nın 1991’den sonra Çekya ve Slovakya olarak bölünmesine kadarki salımlarını tek bir ülkenin salımları olarak sunmakta iken, GCP zaman dizisi boyunca her iki ülke için rakamları sunuyor. Bu ayrım, 1991’deki bölünme zamanında Çekya ve Slovakya’ya ait salım paylarına dayanıyor ve bu payların geçmişe yönelik izdüşümlerinin alınmasıyla elde ediliyor.
GCP eski Sovyetler Birliği üyesi ülkelere karşı aynı yaklaşımı kullanıyor, buna karşılık CDIAC 1830-1991 için SSCB verilerini ve daha sonrası için bağımsız devletlerin verilerini sunuyor.
Şüphesiz bu, verilere ilişkin diğer belirsizlik sebeplerine bir yenisini ekleyen ham bir yaklaşım – ve dolayısıyla bu ülkelerin göreceli sıralamalarına fazla anlam yüklenmemeli.
Yine de zaman içinde kümülatif salımların izini sürmek için, Carbon Brief’in analizi, CDIAC tarafından kullanılan değişken ülke tanımlamalarındansa, GCP’nin ulusal salım raporlarını kullanıyor.
Metodoloji: Toprak kullanımı kaynaklı salımlar
Tahmini olarak hesaplanan toprak kullanımı, toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık (LULUCF) kaynaklı ulusal CO2 salımları iki veri kaynağının, yani Houghton ve Nassikas (2017, bundan sonra “HN” olarak anılacaktır) ile Hansis ve diğerlerinin (2015, “BLUE”) ortalaması.
1850-2019 arasını kapsayan ve uyumlaştırılmış ülke etiketleme kullanılan bu veri setlerinin güncellenmiş versiyonları, yazarlardan biri olan Münih Ludwig-Maximillians Üniversitesi’nde coğrafya bölüm başkanı Prof. Julia Pongratz tarafından Carbon Brief ile paylaşıldı.
Her iki veri seti “muhasebe modelleri”nden türüyor, bunlar basit ifadeyle, zaman içinde topraktaki ve toprak üstündeki karbon stoğu değişikliklerini toprak kullanımındaki değişimin toplam seviyeleri temel alınarak kaydediyorlar.
Toprak kullanımındaki değişim kaynaklı yıllık salımları bir muhasebe modeliyle ve iki tür veri ile hesaplıyoruz. İlk veri türü tarla, mera, orman ve diğer toprak ALANLARINI yeniden yapılandırıyor. İkinci veri türü KARBON verileri. Farklı tipte ekosistemlerin bitki örtüsünde ve topraklarında ne kadar karbon var ve bu stoklar toprak kullanımındaki değişim ve ormancılık sonucunda nasıl değişiyor?
Houghton’ın belirttiğine göre, araştırmacılar geniş kapsamda bilimsel literatürden yararlanarak, toprak kullanımı insan faktörü sebebiyle değiştiğinde ne kadar karbonun kaybolduğu veya kazanıldığı bilgisini modele giriyorlar:
Muhasebe modeli, herhangi bir işletmeye veya toprak kullanımına konu olan, örneğin bir ormanın tarlaya dönüştürülmek üzere yok edilmesi veya açık arazide orman yetiştirilmesi gibi, bir hektar toprak başına karbon stoklarındaki yıllık değişikliklerin bilinmesine dayanıyor. Karbon stoklarına ve bunların işletme sebebiyle değişimine ilişkin söz konusu veriler ekoloji ve ormancılık literatüründen elde ediliyor.
Her iki LULUCF veri seti küresel ve ulusal düzeyde önemli farklar içeriyor, bunlar iki grup tarafından yayınlanan yakın tarihli bir ortak makalede inceleniyor.
Temel etkenler arasında, toprak kullanımına ilişkin farklı temel verilerin kullanılması ve HN’nin bunları ulusal düzeyde bir araya getirmesi karşısında BLUE’nun mekânsal olarak belirlemede bulunması yer alıyor. Bu durum BLUE’ya, tarım arazisinin net alanı sabit kalsa da toprak işlemede söz konusu olan ve daha geniş bir alandaki karbon stoklarını etkileyebilecek değişiklikleri takip etme imkânı sağlıyor.
1900 civarında Yeni Zelanda’nın Kuzey Adası Matakohe’deki kauri ormanında bir kağnı tomrukları taşıyor. Kaynak: Lakeview Images / Alamy Stock Photo.
Modeller her bir toprak kullanımı tipi için karbon stoğu tahminleri ve çabuk çözünen karbon stoğu paylarının ele alınması bakımından da farklılık gösteriyorlar.
Bu zaman dizilerini 2021 için tümüyle güncellemek amacıyla, Carbon Brief, son yıllardaki toprak kullanımı kaynaklı salımların eldeki en son tarihli tahminlerden bu yana değişmediğini varsaydı.
Fosil kaynaklı CO2 salımlarında olduğu gibi, LULUCF rakamlarındaki belirsizlik zamanda geri gidildikçe artıyor. Houghton Carbon Brief’e şöyle söylüyor:
Aşikâr ki, belirsizlik, eksik verilerden ve eksik parçaları tamamlamak için kullandığımız varsayımlardan ileri geliyor. Zamanda geri gittikçe belirsizlik artıyor, ama toprak kullanımındaki değişim oranları genel olarak geçmişte son 60 yıldakinden daha düşüktü.
Pongratz, küresel toprak kullanımı ve ormancılık kaynaklı salımlardaki genel belirsizliğin yıllık yaklaşık 2,5 GtCO2 gibi bir miktara karşılık geldiğini, bunun fosil yakıtlardaki ile benzer bir aralıkta olduğunu belirtiyor. Ancak, bu belirsizlik göreceli olarak çok daha büyük, tahmin edilen LULUCF toplamının aşağı yukarı % 50’si civarında.
Son birkaç yılda toprak kullanımı ve ormancılık kaynaklı salımlardaki belirsizlik seviyesi önemli ölçüde düşürülmüş olsa da, Pongratz şöyle diyor:
Bu, insan kökenli karbon bütçesinin en belirsiz kısmı, ancak şimdilerde CO2’nin giderilmesine ilişkin tartışmalarla önemli siyasi boyutlar kazanıyor.
Ancak, OSCAR ülkesel düzeyden ziyade bölgesel düzeyde raporlanıyor, dolayısıyla Carbon Brief’in ulusal tarihsel salım analizinde kullanılmadı. Pongratz, Carbon Brief’e, OSCAR verilerinin genellikle diğer iki zaman dizisinin ortası civarında yer aldığını belirtiyor. Carbon Brief tarafından kullanılan LULUCF için küresel kümülatif toplam, GCP tarafından kullanılan üç yönlü ortalamadan % 2’den daha düşük oranda farklılaşıyor.
Carbon Brief’in analizi 1850’den itibaren başlamasına rağmen, fosil yakıtlarda olduğu gibi, bu veriler sanayileşme öncesi toprak kullanımındaki değişim kaynaklı CO2 salımlarının, ağırlıklı olarak da ormanların yok edilmesi kaynaklı salımların, bir kısmını dışarıda bırakıyor.
Pongratz, 800-1850 yılları arasındaki 1000 yıllık sanayileşme öncesi dönem boyunca bölgesel toprak kullanımındaki değişim kaynaklı salımları inceleyen 2012 tarihli bir makalenin baş yazarıydı.
Bu araştırma, Avrupa’da salımlara ilişkin olarak kara veba dönemine dek ormanların yaygın şekilde yok edilmesine ve bunu takip eden Rönesans döneminde yeni bir ormansızlaşma dalgasına bağlı önemli bir tetiklenmeyi gösteriyor.
Ancak ilginç şekilde, bu araştırma, küresel toprak kullanımındaki değişim kaynaklı salımlara genel olarak Çin’in ve büyük bölümünü Hindistan’ın oluşturduğu bir bölge olan Güney Asya’nın hâkim olduğunu ortaya koyuyor.
Makalede, sanayileşme öncesi CO2 salımlarının Asya’nın güncel ısınmadaki payını yüzde 2-3 puan arttırırken, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın paylarını benzer bir oranda azalttığı sonucuna varılmaktadır.