Ana Sayfa Blog Sayfa 1062

Hedef gösterilen Sezen Aksu’ya 203 isimden destek bildirisi

15 Temmuz Şehitler ve Gaziler Platformu üyeleri, “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısındaki “Adem ve Havva” göndermesi nedeniyle Sezen Aksu hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Savcılığa sunulan dilekçede, Hz. Adem ve Hz. Havva için “Selam söyleyin o cahil Havva ile Ademe” diyen Aksu hakkında ‘dini değerleri aşağılama ve halkı kin ile düşmanlığa tahrik etme’ suçlarından dava açılması talep edildi.

İstanbul Çağlayan Adliyesi önünde açıklama yapan grup Aksu için şu ifadeleri kullandı: “Köksüz, adına minik serçe dediğimiz, aslında Adem aleyhisselamı yoldan çıkaran şeytanın yolundan giden. Şehitlerimize asla laf söyletmeyiz. Bundan sonra söyletmeyeceğiz. Onlara laf söyleyenlerin dillerini keseceğimizi buradan ilan ediyoruz. İçişleri Bakanımızın da dediği gibi, beyinlerine sıkacağız, kafalarına sıkacağız. İnlerinde hepsini ezeceğiz. Dağda, PKK’yı Kandil’de nasıl eziyorsak, onları savunanlara da bunu bir defa daha söylüyoruz” denildi.

203 sanatçıdan destek bildirisi

Öte yandan Sezen Aksu’ta destek mesajları da sürüyor. Tarkan, Mustafa Sandal, Zülfü Livaneli gibi isimlerin ardından aralarında Latife Tekin, Elif Şafak, Ece Temelkuran, Birhan Keskin, Hayko Cepkin, Şükrü Erbaş gibi yazar, gazeteci, akademisyen, müzisyen ve şairlerin olduğu 203 isim bir destek bildirisi yayımladı.

“Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz” ifadelerinin yer aldığı imza metni şöyle:

‘Koparılmak’ istenen özgür sanatın dili’

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sanatçı Sezen Aksu’yu hedef gösteren ve ifade özgürlüğünü yok sayan sözlerini büyük bir tepkiyle izliyoruz. 47 yıldır yazan, söyleyen ve bu toprakların kültürel birikimine onlarca şarkı armağan eden Sezen Aksu’ya karşı başlatılan bu saldırının tam karşısındayız.

Aksu’nun ifade özgürlüğünün kısıtlandığı ve ‘dilinin koparılması’ ile tehdit edildiği bir ülke istemiyoruz. Girişilen bu saldırıya karşı hep birlikte ve dayanışma içinde olduğumuzu bildiriyoruz.

‘Koparılmak’ istenen dil Anadolu’nun kadim halklarının dilidir. Pir Sultan’ın, Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın, Köroğlu’nun, Âşık Veysel’in, Sinem Bacı’nın, kısacası binlerce yıldır bizi temsil eden, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, ağıtlarımızı söylediğimiz dildir. Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülen kadim halkların, emekçilerin, kadınların ve her türlü zorbalığa karşı sazıyla, sözüyle mücadele edenlerin dilidir. ‘Koparılmak’ istenen dil, özgür sanatın dilidir.

Biz sanatçılar olarak bu topraklarda yaşayan tüm dilleri korumak için mücadele ettik ve bundan sonra da aynı kararlılıkla mücadele etmeyi sürdüreceğiz. Sezen Aksu asla yalnız yürümeyecek ve bizler bir kişi dahi eksilmeyeceğiz.”

Tepkilere ‘Avcı’ şarkı sözüyle yanıt verdi

Sezen Aksu, önce Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli‘nin, ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yeri geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” diyerek bir kesimin hedef gösterildiği sürece resmi internet sitesi sezenaksu.com.tr’den yanıt verdi.

“Avcı” isimli bir şarkısı sözüyle tepkilere yanıt veren Aksu’nun bu şarkısı 35 farklı dile de çevirildi.

Aksu’nun yayımladığı açıklamanın tamamı şöyle:

“Merhaba,

Öncelikle bireysel veya kurumsal olarak, ayrıca TV kanallarındaki açık oturumlarda, sağduyulu açıklamalarıyla farklı açılardan ele alıp konunun anlaşılmasına çalışan, destek mesajları veren, arayan soran, tanıdığım tanımadığım tüm dostlarıma teşekkür ederim.

Malumunuz olduğu üzere konu ben değilim, konu memleket.
Kendimi bildim bileli çeşitli insanlık hallerini gözlemliyor ve söze döküyorum biliyorsunuz.

Mesela 2010’da şu şarkıyı yazmışım:

HOP DEDİK

O ne dedi? Bu ne dedi? Kim ne dedi?
Harcanan hayatlar bunlar
Vermişler ateşe yedi düveli
Hababam kaynıyo’ kazanlar

Hadi buyurun, biz gönüllüyüz
İple çekiyoruz vaktimizi
Kim en günahsızsa gelsin
Gelsin ilk o vursun bizi

Dizilmişler bi’ de dizi dizi
Hiçbirinde yok tek bi’ yara izi
Ateşe de yürürüz evelallah
Aşk yaksın yakacaksa bizi

Hadi siz düşünün, top bizde
Mangal gibi yürek çok bizde
Alevere dalavere yok bizde
“Yok” dedik, “Yok” dedik

Kırılıp dökülüyoruz lakin
Direniyoruz sakin sakin
E siz de dilinize biraz hâkim
“Hop” dedik, “Hop” dedik

Ya seyirci ya yanansın
Ortası yok, sınanansın
Ya emniyet şeridinde
Ya uçurtmaya uyansın

Aşağıdakini de dün gece (21 Ocak 2022) yazdım.

AVCI

Sen beni üzemezsin
Zaten çok üzgünüm
Nereye baksam acı
Nereye baksam acı
Ben avım sen avcı
Vur bakalım….

Sen beni sezemezsin
Dilimi ezemezsin
Nereye baksam acı
Nereye baksam acı
Kim yolcu kim hancı
Dur bakalım…

Beni öldüremezsin
Sesim, sazım, sözüm var benim
Ben derken ben herkesim

Sonuç olarak 47 yıldır yazıyorum…. Yazmaya da devam edeceğim.

Sezen”

Şarkısı 53 dile çevrildi

Sezen Aksu’nun bu paylaşımının ardından sosyal medyada insanlar birbirlerinden alıntı yaparak Avcı şiirini çevirdiler. Aksu’nun Avcı şarkı sözleri şu ana kadar 53 dile çevrildi. Şarkının şimdiye kadar çevrildiği diller şöyle:

Abhazca, Almanca, Arapça, Arnavutça, Azerice, Baskça, Batı Afrika Hausa dili, Bulgarca, Çerkesce, Çince, Danca, Elfçe, Ermenice, Esperanto, Farsça, Fince, Fransızca, Gürcüce, Hemşince, Hintçe, Hollandaca, İbranice, İngilizce, İspanyolca, İsveçce, İtalyanca, Japonca, Java Dili, Karamanlıca, Korece, Kuş dili, Kürtçe, Ladino, Latince, Lazca, Lubunca, Macarca, Mors Alfabesi, Norveççe, Osetçe, Osmanlıca, Portekizce, Romanes/Romani, Rusça, Smirneyka, Süryanice, Tatarca, Tayca, Terstence, Yugoslavca, Yunanca/Rumca, Zazaca, Zuluca.

Ne olmuştu?

Milli Beka Hareketi Genel Başkanı Murat Şahin, önce Tarkan‘ın “cuppa cuppa” şarkı sözleriyle “cunta cunta” dediğini belirterek tepki göstermişti. Şarkının sözlerinin Sezen Aksu’ya ait olması nedeniyle tepkisi Aksu’ya yöneldi.

Şahin, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, “14 Temmuz 2016’da ‘CUNTA’ imalı şarkının sözlerini yazan, dün de dini hassasiyetlerimize hakaret içeren şarkı sözlerini piyasaya sürerek kinini kusan, FETÖ’nün ‘aziz dostum’ dediği Sami Yıldırım’ın kızı #sezenaksu yarın 20:30’da kapındayız…” dedi.

Önce Devlet Bahçeli, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sezen Aksu’ya yönelik tepkilere isim vermeden katıldılar. Bahçeli “Serçe’ysen serçeliğini bil. Kuzguna dönme” derken Cumhurbaşkanı Erdoğan “Bütün bunların karşısında dimdik duracak olanlar sizlersiniz. Hz. Adem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yer geldiğinde koparmak bizim görevimizdir” dedi.

İstanbul’da yoğun kar yağışı nedeniyle önlemler arttırıldı; THY bazı uçuşları iptal etti

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada İstanbul’da etkili olan kar yağışının üç gün boyunca aralıklarla devam etmesinin beklendiği belirtildi. Açıklamada, buzlanma, don olayları ve ulaşımda oluşabilecek aksiliklerle ilgili dikkatli olunması konusunda uyarı yapıldı.

Olumsuz hava koşulları nedeniyle İstanbul Valisi Ali Yerlikaya alınan önlemleri Twitter hesabından paylaştı. Vali Yerlikaya, ilk olarak kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan; malûl ve engelliler ile hamile olanların, pazartesi salı günleri idari izinli sayılacağını açıkladı:

“Kıymetli Hemşerilerim, İl Umumi Hıfzıssıhha Kurulu kararınca; İstanbul’da olumsuz hava koşulları nedeniyle kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan; Malûl ve Engelliler ile Hamile olanlar 24-25 Ocak tarihlerinde İdari İzinli sayılacaktır.”

Motokuryelik yasaklandı

Kar yağışı nedeniyle motokurye, motosiklet ve elektrikli scooter’ların yasaklandığı da duyuruldu.

Vali Yerlikaya, “Bir sonraki duyuruya kadar motokuryelik yapılmayacak, motosiklet ve elektrikli scooter’lar kullanılmayacaktır” dedi.

İstanbul’da üniversiteler iki gün tatil edildi

İstanbul’da etkisini sürdüren kar yağışı nedeniyle üniversitelerde eğitim iki gün tatil edildi. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, kararı “Sevgili üniversite öğrencilerimiz, şehrimizdeki yoğun kar yağışı nedeniyle üniversite rektörlerimiz ile yaptığımız görüşmeler sonrası, İstanbul’daki üniversitelerimizde eğitime ve sınavlara 2 gün süreyle (PAZARTESİ-SALI) ara verilmiştir” sözleriyle duyurdu.

THY bazı seferlerini iptal etti

DHA‘nın aktardığına göre, akşam saatlerinden etkisini arttıran yoğun kar yağışı hava ulaşımında aksamalara neden oldu. Kar yağışı nedeniyle pistlerin açık kalması için yoğun çaba sarf edilirken, İstanbul Havalimanı‘na iniş yapmak isteyen uçaklar, pistteki kar temizleme ve frenleme sisteminin ölçülmesi nedeniyle havada tur atmak zorunda kaldı. Havalimanı işletmecisi İGA, 24 saat boyunca pistleri açık tutmak için 130 kar temizleme aracı ve 200 personelle yoğun çaba sarf ediyor.

Olumsuz hava koşulları nedeniyle Sabiha Gökçen Havalimanı‘ndan yarın 31 seferini iptal eden Türk Hava Yolları (THY), İstanbul Havalimanı’ndan yarın yapılması planlanan 24’ü dış hat 12’si iç hat olmak üzere toplam 36 seferi iptal etti.

Konuyla ilgili olarak bir açıklama yapan THY Basın Müşaviri Yahya Üstün, “Hava koşullarının operasyonlarımıza olumsuz etkisini en aza indirmek amacıyla tedbirler almaya devam ediyoruz. 24 Ocak tarihli, İstanbul Havalimanı kalkışlı ve varışlı toplam 36 seferimiz iptal edilmiştir. Uçuş durumunuzu web sitemizde sorgulayabilirsiniz” açıklamasında bulundu.

Yağış üç gün boyunca sürecek

Meteoroloji Genel Müdürlüğü, İstanbul’da cuma akşam saatlerinden itibaren etkili olan soğuk hava ve kar yağışının üç gün boyunca aralıklarla devam edeceğinin tahmin edildiğini belirtti.

Açıklamada, “İstanbul’da halen aralıklarla devam eden kar yağışlarının önümüzdeki 3 gün boyunca il genelinde etkisini sürdüreceği tahmin ediliyor. Rüzgarın bu akşam saatlerinden itibaren kuzey ve kuzeydoğu (poyraz) yönlerden kuvvetli ve zaman zaman kısa süreli fırtına (40-70 km/saat hamleli 90 km/saat) şeklinde esmesi beklendiğinden, İstanbul’un kuzey ve batı kesimleri ile boğaz çevresinde yoğun olmak üzere deniz etkili kar yağışlarının 3 gün boyunca aralıklarla kentte etkisini sürdürmesi bekleniyor. Özellikle köprü ve viyadükler başta olmak üzere il genelinde gece ve sabah saatlerinde buzlanma ve don olayının görüleceği tahmin ediliyor. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e bakan girişi ve boğaz hattı boyunca, deniz ulaşımı bakımından görüş mesafesinde azalma ve fırtına nedeniyle ulaşımda aksamalara karşı dikkatli ve tedbirli olunması gerekmektedir” denildi.

Fatma Girik hayatını kaybetti

Muğla‘nın Bodrum ilçesinde yaşayan ve yaklaşık altı ay önce tedavi için İstanbul‘a gelen Yeşilçam‘ın usta oyuncusu Fatma Girik 79 yaşında bu sabah saatlerinde tedavi gördüğü özel hastanede hayatını kaybetti.

Girik’in, koronavirüse bağlı organ yetmezliği nedeniyle hayatını kaybettiği belirtildi.

Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin, Fatma Girik’in vefatını “Yeşilçam’ın ve Şişlimizin büyük değeri, ilçe başkanlığı yaptığım dönemde birlikte çalışmaktan onur duyduğum eski Şişli Belediye Başkanımız sevgili Fatma Girik’i kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim” sözleriyle duyurdu.

 

Bolu Dağı kara yolunda mahsur kalanlar kurtarıldı; yol trafiğe kapatıldı

Yoğun kar yağışı dün Bolu’da ulaşımı durdurdu. D-100 kara yolu ve TEM otoyolu ulaşıma kapatıldı. TEM otoyoluna geçişler yasaklandı. Yolda mahsur kalan vatandaşlar sabah saatlerine kadar yardım bekledi.

Dün saat 17.00 sıralarında yoğun kar yağışı nedeniyle ulaşıma kapanan vatandaşların sosyal medyadan atlaştıkları videolarda karın araçların boyuna ulaştığı görüldü. Araç içindeki suların donduğu yolda uzun süre yardım beklendi. Yardımların ulaşmasının ardından saat 06.00 sıralarında yolda kalan araçlar kurtarıldı.

Düzce Valisi Cevdet Atay uyarıların dikkate alınmasını isteyerek, kar lastiği olmadan ve zincirsiz yola çıkılmamasını istedi.

İstanbul Valisi Ali Yerlikaya ise, Bolu yönünün trafiğe kapalı olduğunu duyurdu:

“Günaydın Hemşehrilerim, Bu sabah 08.20 itibarıyla, Bolu yönüne doğru trafik akışı henüz başlamadığından, yola çıkmak için bekleyen sürücülerimize izin veremiyoruz. Gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Sabır ve anlayışınıza teşekkür ederim.”

Piyale Madra çiziyor-21

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

Düşürüyorum, öyleyse varım -1

Batı felsefesinin temellerinden birini oluşturan Descartes’in ‘Düşünüyorum,  öyleyse varım’ (Cogito erge sum) sözü, benim gibi Türkiye’de yaşayan pek çok orta yaş ve üstü kişide İlhan Selçuk’un ‘Düşünüyorum Öyleyse Vurun’ kitabını çağrıştırır. Usta, nihayetinde kendi öldürülmese bile düşündüğü için öldürülen pek çok aydının yasını tutmak zorunda kaldı. İlk aklıma gelenler; Ahmet Taner Kışlalı, Uğur Mumcu, Cavit Orhan Tütengil, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Hrant Dink, Bahriye Üçok ve daha niceleri.

Düşünmek ve düşündüğünü ifade edebilmek, bu ikisini özgürce ve korkusuzca yapabilmek felsefi açıdan insan olmanın, var olmanın eşik taşı olabilir. Aksini söylersem en başta kendimi inkâr etmiş olurum. Ancak düşünebilmenin, daha doğru ifadeyle diğer canlılardan daha karmaşık şekilde düşünebilme yeteneğine sahip olmanın insan olarak bize tanımış olduğu ayrıcalığı iki açıdan çok ama çok kötü kullandığımızı itiraf etmek zorundayım. Bunlardan birincisi, ten rengi, inanç, milliyet, cinsiyet, siyasi görüş ve hatta tutulan futbol takımına kadar pek çok saçma nedenle ötekileştirdiğimiz diğerlerinin düşünme ve ifade özgürlüğüne zorbalık derecesinde uyguladığımız baskılar. Ne yazık ki bu baskıları tarihsel değil güncel öneklerle, dünyanın başka yerlerinden değil yaşadığımız ülkeden dumanı tüten uygulamalarla kanıtlayabilirim. Dediğimin kanıta ihtiyacı olduğunu da hiç sanmıyorum ayrıca, yerçekiminin kanıta ihtiyacı olmadığı gibi.  İkinci itirafım ise karmaşık düşünce yeteneğimizi kullanarak biyolojik varlığımızı tehlikeye atan adımları yüzyıllardır attığımız gibi hâlâ atmaya devam edişimizle ilgili. Yazıya koyduğum başlık tam da buna dair.

Sürdürülebilir kalkınma kılıfı, bir kez daha

Bu köşede 28 Kasım 2014’te başlığı şu olan bir yazı yazmışım: ‘Sürdürülebilir Kalkınma: Bir Süründürme Reçetesi’.  O yazımda şöyle demişim:

“Aradan (sürdürülebilir kalkınma kavramının ortaya çıkışından itibaren) neredeyse 30 yıl geçti. Ve dönüp baktığımızda geriye, sürdürülebilir kalkınma denilen şeyin aslında bir süründürme reçetesi olduğunu yeni yeni anlayabiliyoruz. Sürdürülebilir kalkınma anlayışının neyi çözdüğünü ya da ne işe yaradığını bilen varsa anlatır elbet.”

Alman tarihçi Joachim Radkau Türkçeye de çevrilen ‘Doğa ve İktidar: Global Bir Çevre Tarihi’ kitabının Almanca baskısına yazdığı önsözde sürdürülebilir kalkınmaya şu şekilde yaklaşıyor:

“Doğal kaynakların tüketilmeden gelecek kuşaklar için muhafaza edilmesini amaçlayan, koruyarak kullanma anlamında sürdürülebilirlik, 1992 Rio Dünya Çevre Zirve Konferansı’nda dünya ekonomisinin ana amacı mertebesine yükseltilmiştir. Alman ormancılığında bu prensibin zaten yüzlerce yıl geriye uzanan bir tarihi var. Günümüzde eleştirmenlere göre, sürdürülebilirlik doğanın sömürülmesini meşrulaştıran dilsel bir kılıftır. Bu kavrama renk ve içerik kazandırmak için tarihin sunacak çok şeyi olabilir. Özellikle de orman tarihi, bu kavramın hem muğlaklığını hem de kullanılmaya ne kadar müsait olduğunu ortaya çıkarır. Öte yandan, henüz bu kavramdan daha iyi bir alternatifimiz de yoktur.”

Kitabın Almanca baskının üzerinden 20 yıl, benim yazımın üzerinden yedi buçuk yıldan fazla geçti. Hâlâ bu dilsel kılıfa renk ve içerik kazandırmaya mı çalışacağız? Hâlâ Radkau’nun sarkıttığı ‘alternatifimiz yok’ ipine mi sarılacağız düşmemek için? Alternatif olmaz olur mu hiç! Düşmemek için düşürmek, işte size alternatif.

Sürdürülebilir küçülmeye ne dersiniz?

Kalkınma filan denmesine bakmayın siz, kalkınma, içi ekonomik büyümeden çok daha dolu bir terim. Oysa bugün sürdürülebilir kalkınma diye pratikte dayatılan tek şey ekonomik büyüme. Daha fazla üretip daha fazla tükettiğimizde çok daha fazla mutlu[1] olacağımıza dair yaygın ve yanlış inanışın peşinden hiç değilse yüzlerce yıldır sürüklenip duruyoruz. Bu inanışın yanlışlığı büyümeden elde edilen gelirin adil dağılımı durumunda (teorik olarak) bile geçerli. Kaldı ki pratikte adil dağılım diye bir şey olmadığı gibi ona yakın bir durum bile söz konusu değil. Dediğimin tersi olsa ABD’de 600 bine yakın insan sokaklarda ya da geçici barınaklarda yaşamazdı. Dediğimin tersi olsa ortalama yaşam süresi 77 olan bu ülkede 600 bin evsizin ortalama yaşam süresi yalnızca 50’de kalmazdı. Neden ABD’yi örnek olarak veriyorum? Bugün hemen hemen bütün dünyada ve ülkemizde de egemen olan büyümeci ama adaletsiz ekonomi modelinin lokomotifi ABD de ondan. İnsanların bir diğerinin sırtına basıp yükseldiği, altta kalanın hor görüldüğü bu modelin gezegeni kaçınılmaz bir sona sürüklemesini bir an için unutsak bile savunulacak bir tarafı var mı?

Biliyorum, bu gazetenin okuyucuları pek savunmaz ama bütün dünyada her gün dolarlarına dolar katan bir kaymak tabakasının çok hoşuna gidiyor sözünü ettiğim model. Onların vicdanları kömür karası olmuş, bırakalım onları. Peki, en altta kalıp ezildiği, her gün emeği sömürülüp daha da altlara itildiği halde bu modelin değirmenine su taşıyan geniş kitlelere ne demeli?

Her neyse, biz konumuza dönelim. Büyüyelim de büyüyelim demenin daha önemli bir soruna yol açtığını duymayan kalmadı. Gezegenimiz ölüyor. ÖLÜYOR! Ve biz sürdürülebilir kalkınma (büyüme) yalanıyla gezegenimizi öldüren zehri enjekte etmeye devam ederken bir yandan diğer yandan da bu zehrin panzehrini bulmaya çalışıyoruz. Ne demeye çalıştığımı daha iyi açıklayabilmem için aşağıdaki grafiği incelemenizi istiyorum.

Kaynak: https://ourworldindata.org/economic-growth

Grafikte bazı ülkelerdeki kişi başına gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYH) tarihsel süreçteki değişimi gösteriliyor. En tepede biraz önce andığımız ABD var. Grafiğe dikkatli bakın. Son yüz yıldaki büyüme trendine dikkat edin. Daha yüksek GSYH için daha fazla hammadde (hammadde dediğimiz şey gezegenimizin kendisi geniş anlamda) kullanılmalı, daha fazla enerji harcanmalı, daha çok atık için depolama alanı yaratılmalı, daha fazla… Gezegenimizi öldüren işte bu! Peki, Radkau’nun dediği gibi sürdürülebilir kılıfının içindeki büyümeden başka bir alternatifimiz yok mu gerçekten? Büyüme yerine küçülme neden bir alternatif değil? Neden gezegeni yok etmek yerine sürdürülebilir bir küçülme ile bambaşka bir mutluluk yolu çizmemiz alternatif olamıyor? Kim karar veriyor buna?

Başlıkta bu nedenle ‘Düşürüyorum, öyleyse varım’ dedim. Var olmayı, gezegenimizdeki yaşamı devam ettirmeyi istiyorsak düşürmek zorundayız. Neyi mi? Beklentilerimizi, isteklerimizi, nüfusumuzu, üretim ve tüketimimizi… Var olmanın tek yolu bu.

Gazetemizin editörü haklı olarak uzun yazı istemiyor. Çünkü uzun yazı okunmuyor, gerçek bu. O nedenle burada bir virgül koyup haftaya devam edeceğim. Eminim herkesin aklında şu soru vardır: Tamam, düşürelim de nasıl? Haftaya bunu tartışmaya çalışacağım.

*

[1] Mutluluk mudur aramamız gereken şey yoksa huzur mu? Aralarında bağ var mı, varsa nasıl bir bağ? Bu da üzerinde çok düşündüğüm konulardan biri. Umarım bir gün bu düşüncelerimi de yazma şansı yakalarım. 

Plastikten yakıt üretmek: Boşa harcanan paralar ve plastik kapanının devamlılığı

Geçen hafta plastikten yakıt üretmenin iklime, sağlığa ve çevreye olan zararlarından bahsetmiştik. Konu önemli ve istismara oldukça açık olduğu için bu hafta da plastikten yakıt üretme girişimlerinin ne denli riskli ve zararlı olduğundan bahsetmeye devam edelim.

Yakıt üretmenin fosil yakıtlardan azade bir forma sokulması hem iklim değişikliği hem de sağlıklı bir çevre için şart olduğunu herhalde söylemeye gerek yok. Bunun yanında yakıt üretimini fosil yakıtlardan bağımsız hale getirmek ekonomik olarak da oldukça faydalı bir iş.

4- Plastikten yakıt üretmek milyarlarca doların boşa harcanması demek!

Plastikten üretilen yakıtların düşük ve öngörülemez kalitesi nedeniyle, kimyasal geri dönüşüm ve plastikten yakıt üretme teknolojilerinin işletilmesinin ekonomik olarak faydasız olduğu aşikârdır. Bu tür teknolojilerin sahip oldukları yüksek teknolojileri nedeniyle arıza profilleri de oldukça masraflıdır. Kaldı ki diğer ülkelerde kurulu bulunan bu tür tesislerin bu bağlamdaki arıza geçmişleri pek parlak değildir. Bu arızalar devasa yangınları, şiddetli patlamaları ve beraberinde de büyük mali kayıpları içermektedir. GAIA‘nın 2017 yılında yayınladığı, Atık Gazlaştırma ve Piroliz: Atık Yönetimi için Yüksek Risk, Düşük Verim Süreçleri başlıklı çalışma, saydığımız nedenlerle kapatılan veya iptal edilen projelere toplamda 2 milyar ABD doları yatırım yapıldığını belirtmektedir. Yani çöpe atılan 2 milyar dolar.

Plastikten üretilen yakıtın pazar rekabet gücü de diğer enerji alternatiflerine göre oldukça zayıftır. Çünkü plastikten yakıt üreten tesisler petrol rafinerilerine kıyasla nispeten daha az miktarlarda sıvı yakıt üretir ve ürettikleri ürün kalitesi kurulu bulunan sisteme ve hammaddedeki değişikliklere göre değişiklik göstermektedir. Bu da bu ürünleri yakıt piyasasında rekabetçi olamayan bir konuma sokmaktadır. Siz yakıt üretirsiniz ama alacak kimseyi bulamayabilirsiniz. Olan da sizin 15 megavat çıkışlı bir piroliz tesisi için yatırdığınız 8.000 ile 11.500 dolar arasında değişen sermaye maliyetinize olur ki bu da çöpe para atmak anlamına gelmektedir.

Üretimi ucuz, yok etmesi pahalı

Plastik gibi ucuz ve problemli bir malzemede ısrar etmek, plastikten yakıt üretme teknolojilerinin de ana nedenlerinden biridir. Çünkü ortaya çıkan çöp sorununun bu tür yöntemlerle ortadan kaldırılabildiği algısı oluşturulabilirse, o zaman plastik tüketiminin azaltılması gerektiği gerçekliği de bertaraf edilmiş olacaktır. Plastiğin ucuz ve kullanışlı olmasını sağlayan şeyler elbette ki onun üretiminde ona kazandırılan özelliklerdir. Bu özellikler de boyalar, stabilizatörler ve diğer katkı maddeleri ile sağlanmaktadır. Bunların hepsi plastiğin kullanım sonrası yeniden değerlendirilmesinde problem teşkil eden özelliklerdir.

Bunun yanında kullanım amacına bağlı olarak içerisine konulan materyalden kalan kalıntıların da kirletici olduğunu ve bu kirleticilerin temizlenmesi, ayıklanması, parçalanması ve çıkarılması gerektiğini, bunun için de altyapı oluşturmak gerektiğini unutmamak gerekir. İşte tüm bu alt yapı için harcanan milyarlarca dolar aslında ucuz plastik ambalajların ve ürünlerin varlığını haklı çıkarmak için yapılan yatırımlar anlamına gelmektedir. Bir de buna bu atıkların ayrı toplanamadığı ya da yeterince ayrıştırılamadığı bir atık yönetim alt yapısını eklersek işte o zaman ortaya karışık plastik çöp sorunu çıkar ki karışık plastik çöp de, bu tür tesislerin yakıta dönüştürmek için en fazla masraf yaptıkları çöp türü olacaktır.

Neden mi bunu anlatıyorum? Çünkü atıktan yakıt efsanesi hep bu işe yaramayan çöplerin dönüştürülmesi üzerinde reklamlaştırılmaktadır. Yani size yakıt yapacağız dedikleri işe yaramaz karışık çöp, aslında bu tür tesislerin de pek arzu etmedikleri çöp türüdür. O halde yine yönelim daha az kirlenmiş pet su ve benzeri şişelere doğru değişecektir.

Plastikten yakıt üretme amacıyla tercih edilen bazı yöntemler katalizör olarak rutenyum (Ru) ve platin (Pt) gibi nadir elementleri gerektirir. Hatta bu elementlere o kadar fazla ihtiyaç duyulur ki yüz binlerce ton plastik atığı işlemek için gereken miktar, şu anda Dünya’da sahip olduğumuzdan çok daha fazladır.

5- Plastikten yakıt üretimi aşırı plastik üretiminin devamı anlamına geliyor

Bir önceki yazıda da belirtmiştim; plastikten üretilen yakıtları yakmak ile fosil yakıtları yakmak arasında herhangi bir farklılık söz konusu değildir. Aslına bakarsanız fosil yakıtın kendisini alıp doğrudan yakıt yapmak plastik haline getirip sonra da onu kullandıktan sonra yakıta dönüştürüp yakmaktan daha z karmaşık ve daha da ucuzdur. Çevresel etkisi bile daha azdır.

Ancak burada fosil yakıtın kendisinin çevresel zararını düşündüğümüzde iki kötü yöntem arasında bir kıyas yaptığımızı unutmamamız lazım. Plastikten yakıt üretildiğinde “Bakın işte çöp değil bu ham madde ve heba olmuyor, bunu biz yakıta dönüştürüyoruz” propagandasından hareketle daha fazla plastik üretilmesi teşvik edilir ve bu da almamız gereken önlemlerden en zarurisi olan plastiği azaltma stratejilerinden bizi uzaklaştırır. Bu da beraberinde daha fazla plastikten yakıt üretim tesisi kurulmasının önünü açar ve bu tesislerin çalışması için de düşük kaliteli plastiklerin daha fazla üretilmesi ve satılması gerekir. Bu da aslında daha az ekolojik ayak izi olan alternatiflerin gündemden düşmesine neden olur. Yani tam anlamıyla bir kapan.

Plastikten yakıt üretilmesini destekleyen ulusal ve uluslararası şirket, lobi grubu ve vakıflar aynı zamanda en fazla plastik üreten şirketler ve onların uzantılarıdır. Yani ortada ciddi bir kandırmaca ve aldatmaca var. Bu şirket ve grupların çöpten yakıt ya da enerji üretilmesine ihtiyacımız olmadığını bildiklerini de unutmamak lazım. Asıl amaç plastik üretiminde sürdürülebilirlik. Bunu da her türlü mücadele alanını gasp edip karmaşık hale getirmekle yapmaya çalışıyorlar.

Plastikten türetilen yakıt, fosil yakıttan başka bir şey değildir ve bu nedenle de ihtiyacımız olan sıfır emisyonlu gelecek planlarıyla uyumlu değildir. Bu yakıtlar mevcut dezavantajlarından arındırılıp teknolojik ve ekonomik olarak başarılı hale getirilseler bile, yine de sahip oldukları karbon ayak izini yitirmeyecekler. Zaten bu amaçla kullanılan çöpün gazlaştırılması ve pirolizi gibi yöntemler hem yüksek enerji ihtiyaçları hem de finansal uygunsuzlukları nedeniyle otuz yılı aşkın bir süredir de başarılı olamamışlardır. Bu nedenle, atıktan yakıt üretme girişimlerinin yakın zamanda birdenbire başarılı, ekonomik ve avantajlı yöntemler olmaları pek olası değildir.

Biliyoruz ki plastik kirliliği krizi ve iklim değişikliği için sihirli tek bir çözüm yöntemi ne yazık ki yoktur. Ancak karar vericiler ve yatırımcılar, ülke çapında toplum temelli bir atık önleme, plastik azaltma, ayırma ve toplama ve yeniden kullanım yaklaşımlarını desteklerlerse bu tekil çözüme en yakın çözümü de inşa etmiş oluruz. Sıfır atık denilen yaklaşım da ancak o zaman başarılı olur.

Sezen Aksu ve linç rejimine karşı durmak

Adım adım hayatın her alanı, farklı, renkli, eğlenceli ve demokratik seslere dar edilmeye çalışılıyor. Çalışılıyor diyorum, çünkü bunu hiçbir zaman istedikleri manada başaramayacaklar. Siyasi iktidar ne zaman sıkışsa, eleştirilerin hedefi haline gelse ve toplumsal hoşnutsuzluk yükselse, hemen linç kampanyasına dönüştürebileceği bir olay örgütlüyor. Bunu, zaman zaman direkt olarak kendi kanalından yapsa da çoğunlukla milliyetçilik adı altında örgütlediği paramiliter güçlerine yaptırıyor.

Bu konudaki son hedef, ünlü şarkıcı Sezen Aksu oldu. Sezen Aksu’ya yapılan tehdit ve sonrasında gelişen hukuk parodisi söylediklerimizi birebir ispatlar nitelikte. Milli Beka Hareketi Başkanı Murat Şahin, “Yarın 20.30’da kapındayız” diye sosyal medyadan tehdit edip, insanları Aksu’nun evinin önüne çağırıyor. Sonra da Sezen Aksu’ya haddini bildireceklerine dair bir açıklama yapıyor. Murat Şahin’in, Adem ve Havva’ya hakaret edildiğini iddia ettiği, “Şahane Bir Şey Yaşamak” şarkısı 2017 yılına ait. Şarkı üç hafta önce, sosyal medyadan eğlenceli bir kliple paylaşılınca beklenen fırsat doğmuş. Belli ki şarkıdaki sözleri cımbızlayıp kullanmak şimdi lazım olmuş. Kaldı ki Adem ve Havva hikayesini, kutsal kitaplardan ya da ezoterik metinlerden okuyan herkesin bileceği gibi Sezen Aksu’nun kullanımında hakaret değil, olanı aktarmak var. Ayrıca, sözler hakaret içerse bile, bunun tepkisi şarkıcıyı tehdit etmekle değil, teolojik bilgiye dayanarak sözle ya da yazıyla verilir. Öyle ya dolar uçmuş, ekonomi zorda, her gün zam haberleri, Sedat Peker’in açıklamaları, yolsuzluk haberleri… Gündemi değiştirmek ve arka planda işlerin rahat yürümesi için dini duygular üzerinden manipülasyon yapmak şart.

Milli Beka Hareketi denilen gurup, AKP ve Süleyman Soylu’ya yakın. Gazeteci Barış Terkoğlu’na göre, bu hareket Süleyman Soylu’nun “Siyah Gömleklileri” yani sokak milisleri. Lazım olduğunda devreye sokuluyor. Bütün bu gelişmeler sonrasında, Murat Şahin’in, Sezen Aksu’yu hedef gösterdiği için hukuki bir yaptırıma uğraması gerekirken, Aksu hakkında suç duyurusunda bulunuluyor. Yargının içinde bulunduğu durum düşünülürse, bu duyurunun ciddiye alınmayacağını düşünmek zor. İşin bu noktasında, yirmi kişilik kendini bilmez bir grubun açıklaması deyip geçmemek lazım. Tıpkı çok sayıda sanatçının hızla yaptığı gibi Sezen Aksu’ya sahip çıkılmalıdır. Aksu’yla aynı hayat anlayışını paylaşmayabilirsiniz, hatta onu hiç sevmeyebilirsiniz bile, ancak burada söz konusu olan bir sanatçının sanatını icra edebilme özgürlüğü ve daha genelde toplumun her bireyinin söz söyleme özgürlüğüdür. Ve sözünden, sanatından dolayı kimsenin hedef gösterilemeyeceği ve hayatının tehlikeye atılamayacağı  gerçeğidir.

‘Yetmez ama evet’çiliğin sırası mı?

Zeka seviyesi düşük bir kısım medya mensubu, geçmişte Hrant Dink’in sözlerini anlamayıp üstüne bir de çarpıtarak verdiği için Hrant’ın ölümüne giden yolu açmıştı. Hrant’ın öldürülüşünün yıldönümünde olduğumuz şu günlerde, buradan onu sevgi ve özlemle anmak isterim.

Sezen Aksu’nun tehdit edilmesine verilen, sosyal medya tepkilerine yapılan yorumlarda, artık klasikleşen Devlet Bahçeli misali kin kusan yorumlardan çok, “yetmez ama evet” üzerinden eleştiren insanlar rahatsız etti beni. Devlet Bahçeli misali tepkilerin sahiplerinin, tanımlanmış görevi var zaten. Ancak tepki veren diğerlerini, iki boyutuyla tartışabiliriz ve tartışmalıyız. Herhangi bir olay karşısında, ezberlenmiş tepkiler vermek iktidar kadar “muhaliflere” de atfedilecek bir sorun. Birincisi, böyle vahim ve hayati bir konu tartışılırken “yetmez ama evetçilik” eleştirisi çok yersiz. Bu eleştiriyi, kişi saldırı altında olduğu zaman ve ortamda değil, başka bir zaman yapmalısınız. Ki bu eleştiriler daha önce defalarca yapıldı ve muhatabı olan insanlar da cevaplarını verdi. Şu anda Sezen Aksu’ya sahip çıkan birçok sanatçı da bu eleştiride bulunmuştur belki de. Ancak şimdi dayanışma zamanı olduğunu düşünüyorlardır.

İkincisi, her kişi siyasal alanda ya da başka bir mecrada hata yapabilir. Önemli olan şimdi nerede durduğudur. İnsanlara, hatalarını düzeltme şansı vermeyip onları hatalarıyla sürekli yaftalarsanız, buradan elde edilecek sonuç kimseyi mutlu etmez. Ayrıca, sanatçı tehdit altındayken dahi, bu denli sert eleştiri getiren “muhalifler” siyaseten her konuda kapsayıcı, etik ve “doğru” kararlar mı veriyorlar? Mesele Kürt sorunu, Ermeni sorunu olduğunda ne yapıyorlar acaba? Sezen Aksu kadar kapsayıcı ve cesaretli olabiliyorlar mı? Empati kuruyorlar mı aşağılanan etnik köken mensubu insanlarla? Mültecilerle ilgili ne düşünüyorlar? Ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu gibi, davulla zurnayla evlerine mi gönderecekler iktidara geldiklerinde mültecileri? Yeri gelmişken, Kılıçdaroğlu’nun söyleminde anlayamadığım bir şey var. Zorla gönderdiğiniz insanı, nasıl davul-zurna ile uğurlayacaksınız? Yoksa hepsinin gönüllü gidebilmesi için dünya ülkelerindeki mülteciliğe sebep olan sorunları anında çözecek bir sihirli değneğiniz mi var? Bolu Belediye Başkanı’nın mültecilere karşı tutumu ve CHP’nin suskunluğunu da düşünürsek iyimser olmak imkansız görünüyor.

Linç girişimlerinin hemen hepsi örgütlü

Konya’da öldürülen ve hepsi aynı aileden Kürt kökenli insanlar, Ankara Altındağ’da boyutları  pogroma varan, mültecilere yönelik kitlesel saldırılar, İzmir’de yakılarak öldürülen sığınmacılar, tehdit edilen, dövülen hatta  öldürülen yazar, gazeteci ve sanatçılar, topluca öldürülen sokak hayvanları, taciz ve tecavüze uğrayan kadınlar, özgürlük isteyen öğrenciler ve gençler, kentine ve doğasına sahip çıkan yaşam savunucuları ve ekolojistler… Bu kadar çok alandan insan ve insan olmayan hayvanlar nasıl linç edilebilir diye sorabilirsiniz. Linç sahibi kişi ya da grup, düşman ve istenmeyen öteki arar kendisine. Yukarıda saydığımız her birey, iktidarın elinde bulundurduğu medya ve sokağa sürdüğü örgütlü militanları tarafından kolaylıkla linç nesnesi haline getiriliyor. Etnik kökenlerle ilgili yapılan aşağılama ve nefret söylemleri, mültecileri potansiyel suçlu ve ekmeğimize göz dikenler olarak göstermek –bu konuda muhalefet daha atak-, özgürlükçü kadınları ve öğrencileri toplumun ahlakını bozmakla nitelemek, sokak köpeklerini medyada sanki her gün insanlara saldırıyormuş gibi göstermek, toplumda yabana atılmayacak bir algı yaratıyor.

Aslına bakarsanız, toplumsal manada kendiliğinden gelişen linç girişimi yok denecek kadar az. Bütün girişimlerin arkasında siyasi ve örgütlü bir kötülük gücü var. Dolayısıyla bu kötülük grupları, alabildiğine fütursuz ve cesaretli olabiliyorlar. Ayrıca siyasi iktidarın sürekli kamplaştıran söylemi bu gruplara sivil katılım da sağlayabiliyor. Ancak unutulmamalı ki linç, uzun vadede linçe uğrayan birey ve gruplarda büyük bir hınç doğurur. Hınçla dolan bireylerin çoğaldığı bir toplumda ise ortaya çıkan öfke patlamalarını hiçbir güç kontrol edemeyebilir. Bu, herhalde iktidar dahil kimsenin istemeyeceği bir şey olmalıdır.

Peki, gerek bireylere gerekse topluluklara karşı yapılan linç girişimleri nasıl önlenir? Hele de bizdeki gibi, egemen siyasi anlayışlar bu konuda bırakın sorunun çözümünü, tam tersine kaynağıysa? Yapılacak en güzel şey, nerede yalnız kalmış, sistemin çarkları arasında sıkışmış, hedef gösterilmiş, incitilmiş, dışlanmış birey ve topluluk varsa, onlarla dayanışmak ve sahip çıkmaktır. Eğer bunu yaşamımızın her alanında büyük bir özen, mücadele ve empatiyle yapabilirsek ve çoğalabilirsek – ki bunun önünde hiçbir engel yok- hem kendimize saygımızı koruruz hem de vicdani ve insani sorumluluğumuzu yerine getirmiş oluruz.

Almanya’dan iki örnekle bitirelim çok anlamlı olacaktır: Hepimizin bildiği gibi Almanya’da işlenmiş ırkçı nefret cinayetleri var. Mültecileri ve farklı dini inanç mensuplarını orada istemeyen Neo-Nazi’ler gösteri yapıp şiddet uygulayabiliyor. Almanya’da bundan birkaç yıl önce sağcılar, mülteci istemiyoruz gösterisi yaptıklarında, solcular ise onlara cevaben çok daha kitlesel bir şekilde, mültecilere sahip çıktıklarını göstermek için sokağa çıkmıştı. Yine biliyoruz ki Hamburg’un efsane futbol takımı St. Pauli, binlerce taraftarıyla hem maçlarda mültecilere sahip çıkıp pankartlar asıyor hem de bu minvaldeki her gösteriye kitlesel olarak katılıyor.

 

[Bir şarkının hikayesi] Yesterday/ The Beatles

Değişik sanatçılar tarafında üç bin kereden fazla icra edilip tüm zamanların en çok kaydedilen şarkısı olarak Guiness Rekorlar Kitabı‘na giren, “Dün” ün özleminin anlatıldığı “Yesterday”, Paul McCartney tarafından ilk yazıldığı gibi “Scrambled Eggs” (Çırpılmış Yumurtalar) sözleriyle kalsa gene bu başarıyı yakalar mıydı, yoksa o güzelim melodiye ne kadar yazık olmuş diye mi düşünürdük?

Kim bilir belki de Beatles albümlerinin birinde az bilinen bir şarkı olarak kalırdı ve farkına bile varmazdık. İyi ki Paul McCartney doğru seçimi yapmış diyerek hikayemize devam edelim.

Paul, 1964 yılında zaman zaman kız arkadaşı Jane Asher’ın ailesinin evinde çatı katındaki odada kalmaktadır ve bu odanın en sevdiği yanı, içinde kendine ait diyebileceği bir piyano olmasıdır. Orada kaldığı günlerden birinde sabah yataktan kalktığında piyanonun başına koşar ve gece rüyasına giren, sabah kalktığında hala kafasında olan melodiyi unutmadan hemen notalara döker. Aklına ilk gelen sözler kahvaltı ve kız arkadaşı ile ilgili olur. Jane’in güzel bacaklarını tasvir ederken kafiye olarak “çırpılmış yumurtalar”ı uydurmuş olması pek romantik olmasa da, bu sözlerle grup arkadaşlarını epeyi güldürmeyi başarır.

“Scrambled eggs/Oh my baby how I love your legs”

McCartney ve Asher.

Şarkı, sözleri haricinde tam anlamıyla şekillenmiş ve kusursuzdur. Notalar o kadar kolay ardı ardına akmıştır ki melodiyi daha önce bir yerden duymuş olabileceğini düşünür. Çalıntı bir melodi ile şarkı yapmamış olmak için müzik endüstrisinden güvendiği birkaç kişiye dinletir ve en sonunda prodüktörleri George Martin’e gider. Martin’in özellikle eski şarkılarla ilgili geniş bir bilgisi vardır. Parçayı dinler ve melodiyi çok beğendiğini ama daha önce duymadığını söyler. McCartney, artık melodinin kendisine ait olduğuna ikna olmuştur:

Sonunda bulduğun bir şeyi götürüp polise teslim etmek gibi olmuştu. Birkaç hafta sonra kimse sahiplenmezse o zaman sahiplenebileceğimi düşündüm.”

“Help” filminin çekimleri sırasında Paul, sette bulunan piyano ile sürekli “Scrambled Eggs” üzerinde çalışır. Ardı ardına aynı melodiyi dinlemekten bıkan film yönetmeni Richard LesterYa şu kahrolası şarkıyı bitir ya da bırak, çünkü biraz daha çalmaya devam edersen piyanoyu buradan kaldıracağım “diye isyan eder. Film çekimi bittikten sonra uygun sözler bulmaktan başka yapılacak bir şey kalmamıştır.

Bir Beatle’ın tek başına kaydettiği tek şarkı

Paul McCartney 1963’te Hofner 500/1 Model bas gitarıyla.

1965 Mayıs’ında Paul ve Jane tatil için Londra’dan Lizbon’a uçarlar. Cliff Richard’ın gitaristi Bruce Welch’in Portekiz’in güney kıyısında bulunan Albufeira’daki villasında tatil yapacaklardır. Lizbon’dan Albufeira’ya gitmek için araba ile 300 km. gitmeleri gerekir ve Jane yolda uyur. Paul yol boyunca şarkı sözlerine odaklanır. “Yesterday” kelimesi ile kafiyeli olacak, today, away, play, stay gibi bir sürü kelime bulur. Villa’ya vardıklarında Paul, valizini toplamış ve gitmek üzere olan Bruce Welch’ten gitarını ödünç alır ve ona “Yesterday”’i çalar. Sonraki iki hafta içinde tüm sözler tamamlanmıştır.

14 Haziran 1965’te EMI stüdyolarında uzun bir kayıt gününün sonuna gelinmiştir. Paul grup arkadaşlarına “Yesterday”’in son halini gitarda çaldığında, Ringo davulda ilave edebilecek bir şey bulamaz. John ve George da bir gitar daha ilave etmenin anlamı olmayacağını söyler. Sonunda Paul şarkıyı gitar ile tek başına kaydedecektir. Yesterday, bir Beatle’ın tek başına kaydettiği ilk Beatles kaydı olarak tarihe geçer.

George Martin’in şarkıya yaylı çalgılar ilave etme fikrine Paul şiddetle karşı çıkar. Günün sonunda onlar bir rock grubudur ve yaylıların şarkıyı çok klasik yapacağını düşünür. George Martin, “Bir deneyelim, beğenmezsen eklemeyiz” diyerek Paul’u ikna eder. Böylece şarkıya bir “Yaylı Çalgılar Dörtlüsü” son dokunuşu yapar. İki kere üst üste kaydedilen yaylıların çok fazla “Bach”’ı çağrıştırmaması için Paul, ikinci kıtadaki “she wouldn’t say”’in ardından çello için kendince bir blues notası ekler. John’un deyimi ile “müthiş” olmuştur.

 

Yesterday, klasik müzik elemanları içeren ilk pop şarkılarından biri olur. Bu sayede Beatles orta yaş grubuna da hitap etmeyi başarmıştır.

Yoko Ono’dan veto

1965 yılına kadar Beatles’ın tüm şarkıları Lennon & McCartney besteleri olarak görünse de çoğunlukla şarkıyı biri ya da diğeri yazıyordu. Bu konuda ikili arasında 1962 yılında yapılmış yazılı olmayan bir anlaşma vardı. 1995’te yayınlanan Beatles Anthology’de McCartney, Yesterday’in tümüyle kendisine ait olduğu için en azından isimlerin yeri değiştirilerek bestenin McCartney & Lennon olarak gösterilmesini istemiş, ancak isteği Yoko Ono tarafından reddedilmişti.

Beatles’ın ve şarkılarının insanların hafızasından tümüyle silindiği ve sadece genç bir gitaristin o harika melodileri hatırlayabildiği romantik komedi “Yesterday”de, filmin kahramanı Jack Malik, hikayenin önemli sahnesinde, kendisine hediye edilen gitarla şarkıyı çalar ve hayranlıkla dinleyip şarkıyı kendisinin yazdığını zanneden arkadaşlarına “Ben yazmadım Paul McCartney yazdı,… şimdiye kadar yazılmış en iyi şarkılardan biri” der. Halbuki yaşadığı bu alternatif gerçeklikte Beatles hiç var olmamış ve kimse John, Paul, George ve Ringo’yu dinlememiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=Ry9honCV3qc

 

Paul McCartney, 1980 yılında “Yesterday”’i yazdığı en iyi şarkı olarak tanımlamış ve ”Onu sadece çok başarılı olduğu için değil,, aynı zamanda yazdığım en içgüdüsel şarkı olduğu için seviyorum” demiştir.

Rolling Stone dergisi tarafından 2021’de güncellenen “Tüm Zamanların En İyi 500 Şarkısı” listesinde “Yesterday” 72. sırada gösterilir. Altı tane Beatles ve bir Lennon şarkısı olan Imagine ilk 100 ’de listelenmiştir.

Paul McCartney, annesini 14 yaşında iken kaybetmişti. Sanatçı, 2013 yılında Mojo dergisine verdiği röportajda “Yesterday”i yıllarca herhalde farkında olmadan Annem hakkında söylüyordum. Bu sözleri ona söylüyor olmalıyım” demiştir.

 Neden gitmek zorundaydı, bilmiyorum
Söylemedi,
Yanlış bir şey söyledim,
Şimdi “Dün” ü özlüyorum.

Kaynakça

  • Eames T., The Story of “Yesterday” by The Beatles, Smooth Radio, 26.June 2019
  • Yesterday Songwriting History, beatlesbooks.com/yesterday
  • Carlin S., The Hearthbreaking True Story Behind The Beatles, “Yesterday” June 28,2019
  • Songfacts, “Yesterday”

 

 

Hrant’ı öldürmek, kenti öldürmek!

Kentin kamusal alanı neyle inşa edilir?

Yanıt: Çeşitlilik, farklılıklar, çoğulluk ve demokrasiyle…

Elbette başka özellikler de yazabiliriz, giderek daha ayrıntılı veya derinlikli tanımlar yapmaya çalışabiliriz; ama şimdilik bu kadarı da yeter.

Yukarıdaki soruyu yanıtlarken belki şu soru üzerinde de düşünmeliyiz: Kentin kamusal alanı neden önemlidir veya kentin beslenebileceği bir kamusal alanın nitelikleri nedir? Kamusal alanın inşasında kent/ kentliler nasıl rol alır? Bu soruların önemini yadsımadan, sadece konuyu olabildiği kadar Hrant’la sınırlayabilmek için şimdilik soruları bir kenara bırakalım.

Kentin kamusal alanı bütün dilleri, bütün etnisiteleri, bütün folklorları, bütün kültürleri, bütün düşünceleri ve isyanları, bütün sanatları ve hünerleri, bütün toplumsal cinsiyetleri ve yaşamını farklı biçimde kurmuş insanları, herkesi ve her şeyi içine sığdırabilecek bir liman gibidir. Bazen limana hiç gemi uğramaz ve orası ıssızlaşır. Bazen her çeşit insan, renk-tenin tonu, dil, olma hali ve bilinmedik-görülmedik yenilikler, fikirler rıhtımda, meydanlarda değiş-tokuş edilmeye başlar. Ve kimse bunlara karışmaz, özgürlüklerine ve eşitliklerine kuşkuyla yaklaşmazsa, o kamusal alan gönendikçe gönenir.

Unutmamalı ki, her kentin kamusal alanında gitmekte/ erimekte veya tükenmekte, çürümekte olan da olur yenilenen veya ilk defa filizlenen de… Kamusal alanın çokluğu, karmaşıklığı, çok katmanlılığı ve çoğulluğu, birbirinden çok farklı olabilen her şeyi birden barındırabilmesi, nicel ve nitel zenginlikleri; orada demokratik kültürü veya alışkanlıkları, içselleştirilmiş nezaketi ve insani incelikleri yaşatan insanların kurduğu bir kentin olduğunu gösterir.

Sadece ‘Ben varım’ demesi bile yeter

Kent öğreticidir. Ama bu öğrenmenin olduğu/ olabildiği yerlerin en önemlisi kentin kamusal alanıdır. Eğitim kurumlarında, akademilerinde, sanat kurumlarında ve diğer kapalı kamusal mekanlarda da farklı biçimlerde öğretilebilir çeşitli yaşam bilgileri, ama kamusal alandaki öğrenme öğretmensiz/ yöntemsiz ve otoritesiz bir öğrenme olduğu için hem daha değerlidir hem de bu bilgiler, daha kalıcı ve belki farkında bile olmadan içselleştirilebilen türde bilgilerdir.

Bütün bunların bir kentte/ kentin kamusal alanlarında olabilmesi/ gelişebilmesi ve olgunlaşabilmesi için o kentte/ kentin kamusal alanlarında her türde [toplumsal cinsiyet, dil, etnisite ya da din-inanç veya bilgi (ve epistemolojisi), sanatsal yaklaşım ya da ekonomik durum vb.] farklılıkların engin bir çeşitliliğinin olması, bu nedenle de sürekli olarak birbirine çeşitli düzeylerde ve çeşitli biçimlerde eklemlendirebilen, bütün bu farklılıkların birbirine değecek yakınlıkta birbirini gören-anlayan ve değerlendiren bir kentlilik durumuna/ atmosferine gereksinim vardır. Bu elektrikli atmosferin doğurucu/ verimli olabilmesi için de olağan özgürlüklerin ve demokratik atmosferin sağlıklı bir biçimde solunabilmesi gerekir.

Hrant, yaşadığı kent için de doğduğu kent için de Anadolu’nun bütün diğer kentleri için de böyle bir “çoğaltan” etkisi yaratabilme gücüyle hepimize, bu ülkede yaşayan bütün insanlara, son derece içten ve coşkulu, sıcacık ve inandırıcı, olabildiğine insan yaklaşımlı bir esin kaynağı oldu. Hala da oluyor.

Hrant’ın varlığı ve “ben varım” demesi, Agos’u yayınlaması, İstanbul’u İstanbul yapan, oranın böylesine çoğul ve çok katmanlı biçimlerde yaşayana bir kent olmasını sağlayan kunt ögelerden biriydi. Ama Hrant’ın varlığı, New York için de San Francisco için de Paris için de ve belki Tahran ya da Erivan için de bir esin kaynağı olarak, oraların da çoğul kentler olmasına katkıda bulunuyordu. Çünkü Hrant’ın savunduğu fikirden bile önce, sadece “ben varım” demesi üzerinde geliştirilebilecek düşünceler için yeterli bir kaynak oluşturmuştu.

Kentler sesini duydu

Bunları yazarken geçmiş zaman kipi kullanıyorum, ama geniş zaman kipi kullanmam gerekir. Hrant’ın “varım” demesi, İstanbul’un kamusal alanını çoğalttı ve geliştirdi. Başka insanlarla paylaşılarak büyüyen düşünceler veya bakış açıları/ yapma biçimleri çoğaldı ve eklemlenmelerle zenginleşmeyi bugün de sürdürüyor.

Ama Hrant’ı öldürmeyi denemek, aslında kentin bu çoğulluğunu öldürmek, farklılıkları yok ederek kentin bütün kamusal alanını Nazi ordularının geçit töreni yapabileceği bir düzleme/ düzeltme ile ezmek istemek anlamına gelir.

Yukarıda yazdıklarımınım tam tersini de milliyetçi, ırkçı/ ırk ayrımcı, bağnaz ve tek türcü bakış açılarının kentleri için yazabilirim: Milliyetçilik, kenti öldürülür. Irk ayrımcılığı kenti öldürür. Din ya da mezhep ayrımcılığı (Türkiye için Alevi düşmanlığı) kenti öldürür, hatta yakar-kavurur ve çölleştirir.

Milliyetçilik ve her türlü bağnazlık, demokrasi düşmanlığı/ otoriter despotizm, kentleri öldürür. Kent düşüncesini ve kentin asıl bütün pırıltılarını var eden/ yaratıcı ve çok katmanlı-çok boyutlu buluşçuluğu ve yaşama arzusunu öldürür. 1984’ün kentleri, mühendisler tarafından yapılabilir ama yaşayamazlar. Bugün hala Yunan kentini tartışıyoruz. Ama ondan belki binlerce yıl önce yapılmış Mezopotamya veya Mısır kentini “şehircilik” amacıyla tartışmıyorsak, Yunan kentinin o çoğulluğu yaşanır hale getirmek, kamusal alanını ve yerel demokrasiyi inşa etmek ve tartışmak için gösterdiği çabadan dolayı böyle yapıyoruz.

Hrant’ı öldürmek, bu nedenlerle kenti öldürmek demektir.

Ama her ikisini de öldürmeyi başaramamış olmak da kentlerin, o kentlerdeki kamusal alanı yaratan kentlilerin; bu farklılıkları farklılar olarak bir arada olmayı, birbiriyle konuşmaları ve tartışmaları, birbirinden öğrenmeleri ve belki de en çok her kültürün bilinçaltında biriken zehirlenmeleri sağaltabilmek için canlı bir arayış içinde olmaları sağlayabilmelerindendir?

Kenti kent yapmak isteyenlerin, kentin özgürlüklerini/ nefes alınabilecek kamusal alanlarını yaratmayı ve korumayı gerekli gören insanların, kentin/ kentin kamusal alanın sürekli ve yenilenerek inşa edilmesini gerekli gören hemşehrilerin var olmasından ötürüdür belki de…

Hrant’a bu çoğulluğun yaratılması için, belki daha da öncesinde kentlerin kamusal alanlarının ihtiyacı olan bu çoğulluk düşüncesinin esini ve yapıcısı olduğu için çok teşekkür borçluyuz. O olmasaydı, söylediklerini söylememiş, yaptıklarını yapmamış olsaydı, Türkiye’nin kentleri, çoğulculuk açısından, özgürlükler ve bir arada yaşayabilmek iradesi bakımından çok daha yoksul olacaktı.

Evet, kentler onun sesini duydu ve kamusal alanlarını biraz daha güçlendirdi, hala da güçlendiriyor.

Teşekkür ederiz Hrant Dink.

İyi ki varsın.