Ana Sayfa Blog Sayfa 1053

Nedendir bu sessizlik? Arya Zencefil

1999 yılında ABD’de başlayan ve Nefret Suçu Mağduru Transları Anma Günü olarak belirlenen 20 Kasım’da artık dünyanın dört bir etkinlikler yanında düzenleniyor. 20 Kasım 2021’den bu yana ise İzmir’de beş ayrı transfobik nefret saldırısı düzenlendi, iki trans kadın; Günay ve Berrak hayatını kaybetti ve en az altı trans kadın daha yaralandı. Yine İzmir’de öldürülen Hande Buse Şeker’in davasında savunma avukatları, “Aile değiller” ve “öldürülen kişi de kadın değil erkek” diyerek Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın davaya müdahilliğine itiraz etti.

Erkek şiddetine kaybettiğimiz kadınları anan anitsayac.com’da Günay Özyıldız ve Hande Şeker var, velakin bazen biz trans kadınların ölümleri o kadar sessiz, o kadar  normal karşılanıyor ki medyada yerini bulamıyor, görülmüyor dahi. Daha önce anitsayac.com ile e-mail üzerinden konuşmuştum, keşke böyle bir anıt üstünde, kaybettiklerimizin adını aradığımız bir dünyada değil, eşit olduğumuz bir dünyada olsaydık.

İzmir’de 20 Kasım’dan bu yana nefret suçları ve cinayetleri artıyor, ne soru soran var ne de trans kadınların güvenliği gündem oluyor. Aksine, sanki transların hak mücadelesi güçlüymüş de bir sürü hakkımızı güvence altına almışız gibi, suni ve çarpıtılmış gündemlerle ses çıkarabildiğimiz tek alan olan sosyal medyada hedef gösterilmeye devam ediyoruz.

Bir trans kadının yalnız isim değiştirme gibi basit bir dava için bile Anayasa Mahkemesi’ne kadar gitmek zorunda kaldığı bir düzende yaşıyoruz.

Bugün ‘trans ayrımcılığı’ yapan yarın nafakaya, kürtaja karışır 

Kadın hakları her cepheden saldırı altında, trans kadınların uğradığı bu haksızlıklar da bir başka cephe. Trans kadınların mücadelesi, kadın kümesinin dışında ve feminizmden uzak olan bir alan değil. Bugün cinsiyet tecrübesi üzerinden ayrımcılığa izin veren sistem yalnız burada durmaz. Trans kadınları ihtiyacı olup olmasın genital müdahaleye zorunlu tutan sistem yalnız burada durmaz. Kadınlığın ne olduğu tartışmaları üzerinden trans düşmanları biyolojiyi bahane ederek bizlerin üstüne yürürken, bugün Türkiye’de bir kişinin yeteri kadar kadın olup olmadığının kararını bir hakimin verdiğinin farkında olmalıdır. “Cinsiyet değiştirme davası” süresince, kimliğin değişmesine yetecek kadar farkın olup olmadığına bir hakim karar vermektedir. Feminist hareket içerisinde bizim özneliğimiz tartışılırken, ataerki halihazırda yasal olarak kimin kadın olup olmadığının yetkisini elinde bulundurmaktadır. İşte bu yetki, bugün nafakaya, yarın kürtaja da karışır, aynı zihniyettir.

Trans kadınların da mahremiyet hakkı var, beden özgürlüğü ve kendi kaderlerini tayin etme hakkı var ve bu tüm kadınlar olarak bizim insan haklarımız arasında. Bizlerin hakları daha mı önemsiz? Kaybettiğimiz kadınlar önemsiz mi ki, kadın cinayetlerine karşı olan birliktelik ve dayanışma bize gelince susuyor, üçüncü sayfa ve clickbait haberlerde kayboluyor?

Ben size söyleyeyim, travestilerin ölümünü umursamamak üzere eğitilmiş toplum yüzünden. Eminim ki bir çoğuna garip geliyordur, Kuzuların Sessizliği ve nice Hollywood filminde katil sapık erkekler olarak gösterilen, 90’lar ve 2000’ler boyunca manşetlere jilet tüküren deliler olarak yansıtılan, mizahta ve popüler kültürde etekli, peruklu komedi unsuru yapılan bizler gerçek insanlarmışız, hayatları ve mücadeleleri olan bireyler olarak varmışız, yaşıyormuşuz; inanması zor geliyor.

Translara yakıştırılan iki şey var: Seks işçiliği ve ölüm. Bunun dışında bir hayat istemek, hakkımızı aramak ve savunmak insanları rahatsız ediyor. Alışmışlar ve bir de bizim dertlerimizi dinlemek istemiyorlar sanırım. Biz her 20 Kasım da kaybettiklerimizi anarken yaşayanları da kutlarız. Hayatta kalanları kutlarız velakin Hande Kader ve Eylül Cansın gibi isimleri yalnız sima olarak hatırlayan, TOMA önünde veya bir taksinin arka koltuğunda ağlarken görenler, o kadınların mücadelelerini konuşmaz. Pembe Hayat LGBTİ+ Derneği’nin kurulduğu zamanlarda, Ankara’da faili meçhul bir şekilde 2007 yılında kaybettiğimiz Dilek İnce’yi bilmezler bile.

Desteklemek için yeterince kadın değil miyiz?

Trans kadınların yaşadığı bu şiddet, toplumun dinamiklerinin aynasıdır. Ana akım medyada hedef gösterilmek dışında hala LGBTİ+’lar kendilerine yer edinemiyor. Sessizleştirilen, arkasında kimsenin durmadığı bizler ancak “lütuf” edilirse medyada kendimize yer bulabiliyoruz, onun dışında kendi mecralarımıza itiliyoruz. Önümüze çekilen sansür duvarının arkasında, hayatları ve mücadelesi önemsizleştirilen trans kadınlar, ataerkil şiddet için kolay lokma haline geliyor. Kadın haklarına ve azınlıklara karşı gösterilen bu tutumun yansımaları, son yıllarda yaşadığımız politik atmosferde de gözlemlenebilir. Her şeyin kesişimsel olduğunu kabul etmemiz gerek.

İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılma kararında dahi biz LGBTİ+’lar gerekçe gösterildi. İşte lubunyaların hayatları üstüne oynanan bu oyun dahi, karşımızdaki zihniyetin planını apaçık gösteriyor.

Trans kadınlar olarak, hem LGBTİ+ hem de kadın olarak tehdit altındayız. Kendimizi savunmamız, deliliğin bir uzantısı, nevrotik ve agresif görülüyor çünkü bulabildiğimiz en ufak alan dahi uzun mücadeleler sonucunda kazanılmış oluyor. Elbette haklarımızı savunacağız.

Neden peki bu sessizlik? Mücadelemize destek yerine köstek olmak isteyen sesler bu kadar gürken, adalet ve eşitlik isteyen insanlar nerede? Yeterince kadın mı değiliz? Yoksa hayır… yeterince insan dahi mi değiliz?

*

https://kaosgl.org/haber/gunay-ozyildiz-icin-adalet-yasamlarimiz-kiymetlidir
https://kaosgl.org/haber/izmir-de-uc-ayda-ikinci-transfobik-nefret-cinayeti
https://kaosgl.org/haber/polisten-saldiriya-ugrayan-trans-kadinlara-seni-korumak-zorunda-degilim 
https://kaosgl.org/haber/transfobik-katilin-avukatindan-transfobik-savunma 
https://www.gazeteduvar.com.tr/aym-isim-degisikligi-talebi-reddedilen-trans-kadinin-basvurusunda-hak-ihlali-karari-verdi-haber-1535871
https://www.diken.com.tr/ismi-degistirilmeyen-trans-kadin-icin-hak-ihlali-karari/
https://spod.org.tr/anayasa-mahkemesinden-isim-degisikligi-reddedilen-trans-basvurucu-hakkinda-hak-ihlali-karari/

 

Siyaset iğrenç bir şey midir?

Gelin, neredeyse herkesin gündelik hayatında sık kullandığı ve çok klişe olan “siyaset iğrenç bir şey” söylemi üzerine bir düşünelim. Siyaset yapmayarak aslında ne yapıyoruz? Ya da siyaset yapmayarak da başka türlü bir siyaset yapmış olmuyor muyuz?

Siyaset iğrenç bir şeyse kadın cinayetleri, cinsiyet eşitsizliği, yoksulluk, mülteci sorunu, etnik sorun, ekolojik kriz, hayvan hakları ve bireysel özgürlüklerimiz konusunda ne yapacağız? Neden siyaseti, sadece bize gösterilen biçimiyle algılıyoruz? Sakın, gerçekten istenen de bu olmasın? Verili berbat siyasetin karabasanından dolayı, etik sahibi ve entelektüel insanların kamusal alandan uzak kalması, birilerinin elini ovuşturmasına sebep oluyor olmasın? Biz, siyaset yapmıyorsak siyaset ortadan kalkmış mı oluyor? Yoksa bizim adımıza verilen kararlar bir bir hayata mı geçiyor? Haber takip etmiyor, moralimizin bozulmasını istemiyorsak, olan kötülükler aslında olmuyor mu? Ya da umut verici gelişmeleri ve haberleri de kaçırıyor olabilir miyiz kapandığımız hayatlarımızda? Başka bir bakış açısıyla, içinde bulunduğumuz kaba gerçekliği siyaseten ve sosyolojik olarak iyi değerlendirip, anlamaya çalışarak Zizek’in deyimiyle “iyimser olmayan bir umut” geliştiremez miyiz?

‘Devrim televizyonda gösterilmeyecek’

Şairin dediği gibi; nasıl yeni bir ülke bulamayacaksak ve bu şehir arkamızdan gelecekse, başka bir yaşam da süremeyiz bilincinin cini kaçmışsa eğer içimize, çekildiğimiz köşelerimizde, ancak depresyona çağrı yapmış oluruz. Diyeceksiniz ki, iyi ama yok kendimizi özgürce ifade edebileceğimiz bir siyaset alanı… Bu konuda şu ana kadar karşılaştığınız toplumsal siyaset biçimleri üzerinden haklı olabilirsiniz. Ancak şunu da düşünmek lazım, binlerce yıldır siyaset felsefesi üzerine kafa yorulup kimi teoriler hayata geçirilmeye çalışılıyor. Ve bunlar içerisinde son derece kapsayıcı, özgürlükçü olanları var. Acaba ne kadar ulaşmaya çalıştık farklı siyaset anlayışlarına? Yoksa bir şeyler yapmak söz konusu olduğunda, başka türlü bir siyaset anlayışında olan toplulukta alacağımız sorumlulukların ağırlığından mı korkmaktayız? Orada yaşayabileceğimiz sorunlar çok mu korkutuyor gözümüzü? Peki neden kırılganız bu kadar? Yaşanabilecek sorunları, sanki biz topluluğun dışındaymışız gibi topluluğa atfedip niye hemen orayı terk etmeyi düşünüyoruz da düşüncelerimizin hayata geçmesi için çabalamıyoruz? Yoksa hiçbir sorun yaşamayacağımız, idealimizdeki kolektif bize hediye mi edilecek birileri tarafından? Ya da kimseyle paylaşamayacağımız işlere o kadar daldık ki, bırakın ortaklaşa girişilebilecek türden işlere enerji ayırmayı, bunu hayal bile demez halde miyiz? Nasıl “devrim televizyondan gösterilmeyecekse” özgürlük de kendiliğinden gelmeyecek!

Michael Ende’nin “Bitmeyecek Öykü” kitabında, sahaftan aldığı romanın içine girip, orada Atreju karakteri haline gelen çocuk, dışarıdaki kaba gerçekliğe meydan okurcasına kitaba devam edip düş kurabildiği sürece, fantazya yaşamaktadır. Çocuk ne zaman düşünden uzaklaşmaya başlarsa o zaman fantazya da çökmeye başlar. Hayallerimiz için yolda olmaya devam ettiğimiz sürece, fantazyamız dipdiri olmasa bile en azından çökmeyecektir. Bizi biz yapan hikâyemiz devam edecektir. Empati kurduğumuz yaşamlara, örgütlü olarak dokunma şansımız olacaktır. İyi de nasıl bir örgütlülük bunu sağlayacak denildiğinde tabi ki verilecek reçete gibi net bir cevap yok. Ancak nelerin olmaması gerektiği ve arzuladığımız özgürlükleri dile getirebileceğimiz bir topluluk olanağı da var.

Başka türlü bir siyaset ve kolektif mümkün!

Aslına bakarsanız, insanları muhalif siyasetten bile uzak tutan şeyin temelinde, hiyerarşik örgütlenme anlayışı ve modeli yatmaktadır. Böyle bir örgütlülükte insanlar, kendinden yaşlı olan, bilgili olan, deneyimli olan ve üst olan karşısında kendilerini ifade edemezler. Partinin aldığı kararları çok da sorgulayamadan uygulamak zorunda kalırlar. Bu da onlarda, içinde bulunduğu ortama karşı bir  yabancılaşmaya sebep olur. Hegel, bu durumu o kadar güzel ifade etmiş ki:

“Yabancılaşma, kendimizden yok olduğumuz duygusudur; başka güçler bizi yerimizden ederler, gerçek benliğimizi ele geçirirler ve yedek bir hayat yaşamaya zorlarlar bizi. Ne isek o olmamak, kendinin dışında olmak, adsız sansız öteki olmak, yerinde olmamak ve kesip koparılmaktır yabancılaşma.” [1]

Oysa hakiki bir topluluk; bireye güçlü bir aidiyet hissi, sözünü çekinmeden söyleyebileceği bir özgürlük ortamı, eşitlik, itiraz ve topluluğun karalarına sorgulayıcı ve aktif katılabilme imkânları sağlamalıdır. Bunun içinde o topluluğun doğrudan demokratik, hiyerarşisiz, şeffaf, hesap verebilir, kapsayıcı, birlikte iş ve siyaset üreten, yerel dinamikleri gözeten, ekolojist, her canlının özgürlüğünü kendi özgürlüğü kadar önemseyen bir topluluk olması gerekir. İçinde bulunacağınız böyle bir topluluk, düşlerinizi tam anlamıyla karşılamayabilir ancak oraya giden yolda büyük bir yer tutabilir. Topluluk aracılığıyla içinizdeki ve dışınızdaki tahakküm ve sömürüyle yüzleşebilir, özgürlüğünüz için önemli bir eylemliliğe kapı aralarsınız. Dünyayı değiştirmek için gerekli olan özgüveniniz gelişir. En yakınınızdakinden, dünyanın öbür ucundaki insana kadar, gelecek kuşaklara bırakacağınız pratik bir modeliniz olur. En önemlisi de kimsenin size bahşetmediği, kendi emeğinizin ve gözünüzün nuru bir meşruluğun coşkusuyla atarsınız hayattaki tüm adımlarınızı. İşte o zaman, yürümenin ve kolektifin  gücünü hissedersiniz örgütlü kötülük karşısında ve yalnızlık dolambacına bir daha girmek istemezsiniz.

*

[1] Octavio Paz, Çifte Alev Aşk ve Erotizm, syf.143, Everest Yayınları 2016, çeviri: Tomris Uyar

 

 

[Bir şarkının hikayesi] Dreams/ Fleetwood Mac

Amerika’da Bilboard Hot 100’da #1 olduktan tam 43 sene sonra, aynı listeye tekrar girip 12’nci sıraya kadar yükselmek her şarkıya nasip olmaz. Fleetwood Mac’in “Dreams” adlı şarkısının bu sıra dışı başarıyı yakalaması, günümüz sanal aleminin  sürprizlerle dolu dinamiklerinin bir sonucu.

25 Eylül 2020’de “doggface208” takma adlı Nathan Apodaca adında bir Tik Tok kullanıcısının, Fleetwood Mac’in “Dreams” adlı şarkısı eşliğinde kaykay yaparken ve bir yandan da Ocean marka meyve suyu içerken çektiği video, internette hızla yayılır. Ünlü showman Jimmy Fallon, meyve suyu firmasının CEO’su ve birçok ünlü, benzer videolar çekerek internette paylaşırlar.

Bu günlerde 75 yaşına merdiven dayamış olan grubun kurucusu Mick Fleetwood da Apodaca’nın videosunu taklit ederek Tik Tok’ta paylaşır. Nathan’ın videosu internette viral olur ve 50 Milyondan fazla görüntülenir. Son olarak şarkının bestecisi Stevie Nicks de “challenge’a katılır ve evindeki piyanosunun başında ilk Tik Tok videosunu çeker. Müziğin kraliçesi, her zamanki gibi siyahlar içinde, beyaz paten ayakkabılarını giyerken çektiği video ile “Dreams Tik Tok Challenge”a son noktayı koymuş olur.

Bir yandan Tik Tok’un global müzik dünyasındaki gücü ortaya çıkarken aynı zamanda “Dreams”in ne kadar zamanın ötesinde bir melodi olduğu da kanıtlanmış olur. Rolling Stone dergisinin sanatçı ve müzik dünyasından insanlardan oluşan 250 kişilik jürisinin oyları ile 2021 ‘de güncellediği “Tüm zamanların En iyi 500 Şarkısı” listesinde “Dreams”in dokuzuncu sırada gösterilmesinde, şarkının 2020’de tekrar Bilboard’a girmesinin de mutlaka etkisi olmuştur.

‘En meşhur’ kinaye…

1967 yılında Mick Fleetwod ve Peter Green tarafından kurulan Fleetwood Mac’e gitarist Lindsey Buckingam ve Stevie Nicks 1974’te katılmışlardı. İkilinin katılmasından sonra grup ivme kazanmış ve “Rhiannon” adlı single’ları Bilboard Hot 100’de 11’inci sıraya kadar tırmanmıştı.

1977 yılına gelindiğinde Fleetwood grubunun üyeleri arasındaki ilişkiler çatırdama noktasında geldi. Grubun bas gitaristi John McVie, piyano ve vokaldeki eşi Christine McVie ile ayrılmanın eşiğinde idi. Mick Fleetwood eşinden boşanıyordu ve Lindsey Buckingam ile Stevie Nicks de sekiz yıllık beraberliklerini sonlandırmak üzereydiler.

11’inci albümleri “Rumours” için stüdyoya girdiklerinde Lindsey Buckingam’ın albüm için “Go Your Own Way” (Kendi Yoluna Git) adlı şarkısını getirmesi, Nicks’in pek hoşuna gitmemişti çünkü şarkı tamamen ona hitaben yazılmıştı. Nicks’in deyimi ile “Lindsey deliye dönmüş gibiydi.” Stevie Nicks’in bu şarkıya cevabı gecikmeyecekti.

Nicks, okyanusun yanı başında bulunan Sausalito’daki stüdyoda kayıtlara katılmadığı günlerden birinde, Fender Rhodes piyanosunu alıp Sly and Family Stone grubuna ait olan yan stüdyoya geçmişti. Siyah ve kırmızı renklerin hakim olduğu odanın ortasında bir piyano ve siyah kadife örtülü bir yatak vardı. Viktorya tarzı perdeler odadaki romantik ortamı iyice arttırıyordu.

Bu romantik ortama rağmen, Nicks’in içindeki kızgınlık yavaş yavaş yüzeye çıkmıştı ve hislerini notalara aktarmaya başladığında hiç kendi tarzı olmayan bir dans ritmi yakaladığını fark etmişti. Şarkıyı 10 dakikada yazmıştı. Biten bir ilişkinin ardından yalnızlıktan deliye dönen bir erkeği anlattığı şarkı sözleri ile Lindsey’e cevap vermiş oluyordu:

“İşte şimdi yine
Özgürlüğünü istediğini söylüyorsun
Ben kimim ki seni engelleyeyim?”

 

Buckingam’a hitaben yazıldığı çok aşikar ve fazlası ile kişisel olan bu şarkıyı gruba kabul ettirmek konusunda Nicks oldukça zorlanacaktı, hatta denemeleri için grup arkadaşlarına yalvaracaktı. Christine McVie şarkıyı hiç beğenmemiş ve “Üç akordan başka bir şey yok ve çok sıkıcı” demişti. Ancak kendisine hitaben yazılan iğneleyici sözlere rağmen, Nicks’e en büyük yardımı Lindsey Buckingam yapacaktı. Usta gitarist, aynı akorları kullanarak birbirinden farklı soundu olan üç  farklı bölüm yazınca şarkı bambaşka olmuştu.

“Dreams” single’ı,  “Go Your Own Way” single’ından üç ay sonra, 1977 Mart’ında yayınlandı ve Fleetwood Mac’in Amerika Bilboard Hot 100’de #1 olan ilk ve tek şarkısı olmayı başardı.

Mick Fleetwood, grubun en iyi şarkısını seçmesi istendiğinde “Dreams”in bir lütuf olduğunu ve Stevie Nicks’in yazdığı en meşhur şarkı olduğunu söylemiştir.

Lanie Gardner adında amatör bir şarkıcının Tik Tok’taki “Dreams” yorumu 24 milyondan fazla kez izlenmiş ve ünlü Fransız DJ David Guatta, genç şarkıcı ile beraber şarkının remixini kaydetmiştir. Forrest Gump filminin, Tom Hanks’in aylarca hiç durmadan koştuğu ikonik sahnelerinden esinlenilen videoda, şarkıyı Tik Tok’ta tekrar meşhur eden Nathan Apodaca rol almıştır.

Kaynakça

  • Whatley J., The Story Behind The song: Fleetwood Mac’s bittersweet belter “Dreams”, Far Out Magazine, 14.11.2020
  • Respers L., Stevie Nicks wins the “Dreams” Tik Tok challenge, October 14, 2020
  • Jackson D., The Story Behind Fleetwood Mac’s “Dreams”, Tik Tok’s New Favorite Song, 10.05.2020
  • Eams T., The story of Dreams by Fleetwood Mac, smooth radio,  08.10.2020
  • Crone M., Behind The Song “Dreams” by Fleetwood Mac, American songwriter, 14.10.2020
  • Songfacts, Dreams by Fleetwood Mac
  • Wikipedia, Fleetwood Mac, Dreams

 

Bruno Latour ile söyleşi: Ekoloji yeni sınıf mücadelesidir

Le Monde’dan Nicholas Truong‘un Bruno Latour‘la yaptığı söyleşiyi Yeşil Gazete için Ece Baykal Fide çevirdi. 

*

Küresel ısınma karşısındaki siyasal acizliğe çare bulmak ve sıklıkla ahlakçılıkla bıkkınlık arasında bocalayan/ gidip gelen bir ekolojiyi yeniden harekete geçirmek amacıyla filozof ve sosyolog Bruno Latour, “toplumsal çatışma” kavramını yeniden ele alıyor.

Bilim ve teknik antropoloğu, sosyolog Bruno Latour, medialab’a ve Sciences Po’nun (Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü) Siyasal Sanatlar Okulu’na bağlı emeritus profesör. Aynı zamanda, dünyada en çok okunan, dinlenilen ve yazıları çevrilen Fransız filozoflarından biri. Özellikle “Gaia ile Yüzleşmek” (Facing Gaia-Face à Gaia) kitabında geliştirdiği “Yeni iklim rejimi” düşüncesi, yeni kuşak entelektüelleri, sanatçıları ve ekolojik yıkıma çare bulmak konusunda dertli aktivistleri etkiliyor.

Danimarkalı sosyolog Nikolaj Schultz ile birlikte 6 Ocak’ta La Découverte yayınevinden “Yeni Ekolojik Sınıf Üstüne Bildiri” adlı kitaplarını yayınlayacaklar. Kitabın prömiyerinden (ilk baskısından) önce Le Monde gazetesi için bugün cereyan etmekte olan jeo-toplumsal güçlerin ve çatışmaların nedenlerini ele alıyor ve bir “yeni ekolojik sınıfın” fikir mücadelesini nasıl kazanabileceğini açıklıyor.

Nicholas Truong: Bilim insanlarının küresel ısınma raporları git gide daha kaygı verici ve çağımız artık biyosferin yıkımına yakından tanıklık ediyor. Yine de kusursuzca belgelenen bu felaket ile başa çıkma için anlamlı hiçbir karar alınmıyor. Bu hareketsizlik muamması nasıl açıklanabilir? Ve size göre neden bir “topyekûn savaş hali” gerekiyor?

Bruno Latour: Bu arada herkesin bu sorunlar hakkında gözü açık. Kime karşı mücadele verileceğinin bilinmediği bir gerçek. “Savaş” kelimesinin tehlikeli bir kelime olduğunu kabul ediyorum, ama “savaş hali”nden bahsetmemin nedeni bu sahte barış halinden çıkmak. Sanki karbonsuz bir topluma hiçbir çatışma hattı çizmeden/belirlemeden “geçiş” yapılabilirmiş gibi… Fakat sorun şüphesiz, tarafların ve mücadele cephelerinin tanımlanmasının kolay olmaması.

Covid-19 aşısı üstüne yapılan kavgalara bakın -ki sonuçta, yaşam tarzlarında azıcık bir değişiklik yaratmak için sürdürülmesi gereken kavgalarla kıyasladığınızda bu kavgalar, basit bir vakadır. Paris’te bistrocuların ve sigara tiryakilerinin isyanı ile karşılaşmadan kafelerin açık havayı ısıtmasını bile önleyemiyoruz.

Bugün ortaya çıkan yeni sınıfsal çatışmalar nelerdir? Ve hangi yönleriyle jeo-sosyaller?

“Jeo-sosyal”, bütün klasik sınıf karşıtlıkları tanımlarına, yurda hayatın ve hatta hayatta kalmanın maddi koşullarına kök salma olgusunu eklemek gerekeceğini söylemek için orada. Yurt [1]kelimesine dikkat, onu bir yer olarak değil, var olmanızı sağlayacak her şeyin bir listesi olarak düşünüyorum. Coğrafi değil, ama isterseniz etiyolojik diyelim. Bu, sınıf analizini yeniden maddileştirmek yani eşitsizliklerin kapsamını derinleştirmek zorunda bırakmanın bir biçimi. Bu benim Sarı Yelekliler’den aldığım ders: Otomobil; döner kavşaklar, benzin, hareketlilik, yerleşme çatışmalar meydana getirir ve “maddi eşitsizlikler” diye adlandırdıklarımızın kapsamını genişletmek zorunda bırakır.

Yeni ‘ekolojik maddecilik’

Sizce Marxist “sınıf mücadelesi” kavramını yeniden kullanmak neden zor? Ve, eğer yazdığınız gibi bu yeni çatışma da eskisi gibi maddeci (materyalist) bir yaklaşıma dayanıyorken, neden “sınıflandırma mücadelesi” kavramını kullanmak gerekiyor? Ve yeni ekolojik maddecilik nedir?

Biz diyoruz ki üretim sorunu bundan böyle bir başka sorunun içine gömülmüş halde: Bu gezegenin yaşanabilirlik koşulları sorununa…İklim bu yeni konu örneklerinden sadece biridir. Gerçekten bunun ‘ekolojik maddecilik’ olduğu söylenebilir. O halde ekoloji yeni sınıf mücadelesidir.”

Nicholaj Schultz ile birlikte, birçok görüşün ardından ileri sürdüğümüz şu ki eski Marxist geleneklerde, üretici güçlerin iktisadi olarak kalkınması hakkında liberal geleneklerle temel bir uzlaşma vardı. Daha sonra üretici güçler kalkınmanın meyvelerinin adil ya da adil olmayan dağılımı sorununun çözülmesine imkanlı hale getirecekti. Bu tarihsel uzlaşma çöktü, çünkü üretim sistemi kendi öz kalkınma koşullarını yıkıyor. Diyalektiğin büründüğü birçok biçimden biri bu! İleriye bıraktığı komünizm olmalıydı ama kelimenin tam anlamıyla yaşanmaz bir dünya bıraktı. Birçok kişi bu teşhis hakkında hemfikir. Peki sonra, sorun bundan ne sonuç çıkardığımızı bilmek mi?

Biz diyoruz ki üretim sorunu bundan böyle bir başka sorunun içine gömülmüş halde: Bu gezegenin yaşanabilirlik koşulları sorununa. Bu yeni ufuk, değer ölçeğini farklı bir şekilde bölüştürmeyi gerektiriyor. Bu tarihsel maddeciliğin güçlendirilmiş, geliştirilmiş halidir ama sosyal bilimlerin yanı sıra Dünya sistemi bilimlerinin bize öğrettiklerini hesaba katmayı gerektirir. İklim bu yeni konu örneklerinden sadece biridir. Gerçekten bunun “ekolojik maddecilik” olduğu söylenebilir. O halde ekoloji yeni sınıf mücadelesidir.

Neden bir “yeni ekolojik sınıf” tanımı yapmak bu kadar önemli? Ve bu ekolojik sınıfa 19. ve 20’nci yüzyıllarda liberallerin ve sosyalistlerin oluşturduğuna benzer bir kültürle desteklenen bir gurur kazandırmak?

“Gurur”, evet tuhaf geliyor kulağa. Burjuvazinin yükselişinden bahsederken kullandığı bu kavramı sosyolog Norbert Elias’tan (1897-1990) aldım. Bu demek oluyor ki ekoloji “ekonomik” ve “toplumsal” olduğu söylenen sorunların- diğer konuların ötesinde bir konu değil. Ama tıpkı kendi zamanlarında burjuvazinin ya da işçi sınıfının yaptığı gibi tüm tarihi etkisi altına almak ve insan topluluğunun tamamını kucaklamak istiyor. Liberaller ve ardından sosyalistler özel bir özne adına konuşmuyorlardı, başka bir kültürün, bir toplumun yükselişi için bütün uygarlık adına konuşuyorlardı.

Oysa “ekoloji” hala “yeşil şeylerle” ilişkilendiriliyor. Schultz ile birlikte ekolojistleri alçakgönüllü olmamaya itecek bir dürtü arıyoruz. Ne olursa olsun, yönetici sınıflar üretimden yaşanabilirliğe geçmeyi beceremediler. Dolayısıyla bayrağı onlardan devralmak gerek, ama aynı düzeyde hırsla. Evet bu harekete geçirici bir kurgu, şüphesiz, o noktadan uzaktayız! Fakat siyasette gurur önemlidir.

Bütün 20’inci yüzyıl boyunca ama özellikle 1980’lerden itibaren kömürün, petrolün ve gazın ekonominin tanımlanmasındaki önemini ölçmemiş olmak, pekâlâ ihanet ya da isterseniz firar olarak adlandırılabilir. Diğer sınıfların ihanete uğramış olduklarını hissetmeleri şaşırtıcı değil.”

Yeni ekolojik sınıfın içinde olduğu tarihin gittiği yön neresi?

İlgi çekici olan, bütün gezegeni küresel modernliğe götüreceği varsayılan meşhur “tarihin yönü” bir açıdan tek yönlü, öte yandan ulaşacağı hedefle ilgili olarak şaşırtıcı şekilde belirsiz. Modernleşmenin ülkesi ne? Nerede? Orada hava kaç derece? Ne yeniyor, neyle geçiniliyor? Ekolojik sınıf bu garip projeyi takip etmiyor. Çünkü ilk olarak, tarihin tek bir yönü olmadığı için “iyi yaşama” olasılıklarının çeşitliliği yeniden keşfediliyor. İkinci olarak, tarih artık somut olarak “ülkeyi” tanımlama kapasitesine sahip: Sözlük anlamıyla yurt, gezegen, sınırları içinde kolektif olarak yaşamayı başarmamız gerekecek, jeokimyacı dostlarımızla “kritik bölge” olarak adlandırdığımız şey. Bu müthiş bir şok, tamam, ama artık belirsiz şekilde ütopik bir dünya tasarlamıyoruz.

Sonsuz kalkınma vaadi çöktü

Size göre Fransa’da Başkan Emanuel Macron’un temsil ettiği liberal elitler neden sadece başarısızlığa uğramakla kalmadılar, aynı zamanda “ihanet ettiler”?

Modernleşmiş dünya ütopyasının sonuçlarına tekrar dönecek kapasitede olmamalarıyla aynı sebepten. Hala eski usul modernleşen bir gezegen fikrine inanıyorlar. Bir tür ilerleme tanrısı duasına dönüşen “İyileşme” dönemini bekliyorlar.

Bütün 20’inci yüzyıl boyunca ama özellikle 1980’lerden itibaren kömürün, petrolün ve gazın ekonominin tanımlanmasındaki önemini ölçmemiş olmak, pekâlâ ihanet ya da isterseniz firar olarak adlandırılabilir. Diğer sınıfların ihanete uğramış olduklarını hissetmeleri şaşırtıcı değil. Hiç kimse onlara açıkça, “Biliyorsunuz öncesinde olduğu gibi modernleşmeyeceğiz” demedi. Oysa onlara sonsuz kalkınma vaat edilmişti. Onların sabretmesinin sebebi buydu.

Buna rağmen, küçülmekten değil, refahtan yanasınız. Sizce fark nedir?

 Bu, doğru bir düşüncenin kelimelerin seçimindeki özensizlikten -ve onlara bağlı duygulardan- dolayı geçersiz kılınmasının tipik bir örneğidir. Ama “büyümek” muhteşem bir kelimedir, meydana gelen her şeyin tabiridir, hatta hayatın gittiği yöndür! Hiçbir şey beni hayat kalitesinde rastgele bir ilerlemenin olduğu bir “küçülme” ile ilişkilendiremez. Bu terimi kullanan bütün o harika insanların ne demek istediğini anlıyorum, ama “refahı” hedeflemenin daha tercih edilir olduğuna inanıyorum. Nitekim gelişmek, yıkıcı üretim takıntısının insanların çoğunluğu için imkansız kıldığı bir şey.

Ekoloji can sıkıyor ya da vaaz veriyor. Ahlakçılıkla yıkanmış. Yeterince heyecanlandırmıyor. Harekete geçirmiyor. Bunun için ona ‘cezalandırıcı’ deniyor. Fakat bu kaçınılmaz değil.”

Yeni ekolojik sınıf kültürel mücadeleyi nasıl kazanabilir?

Tam da kelimelerin seçimlerine dikkat ederek! Bakın liberaller özgür ve kişisel karını maksimize eden hesaplı birey fikrini icat ederek ne kadar kurnaz davrandılar. Bu heyecanlandırıcı değil mi? Ya da neo-faşistler nasıl sınırlardan dışladıklarıyla bir millet tanımladıklarını iddia ediyorlar? Bunlar güçlü enerjiler çekiyor. Ekoloji can sıkıyor ya da vaaz veriyor. Ahlakçılıkla yıkanmış. Yeterince heyecanlandırmıyor. Harekete geçirmiyor. Bunun için ona “cezalandırıcı” deniyor. Fakat bu kaçınılmaz değil. Duygulara çalışmak gerek. Bu büyük bir emek, ama liberallerin ve sosyalistlerin kendi çağlarında yapmayı başardıkları bir şey.

Yeşiller’in neden her şehirde ‘parti okulu’ yok?

Bildiriniz “ekolojik partilerin üyelerine” ve “onların mevcut ve gelecek seçmenlerine” hitap ediyor. Partiler artık kendi üyelerini, sempatizanlarını ve militanlarını yetiştirmiyor mu?

Bu bildiriyi yazma isteği, küçük Troçkist partilerde bile olan ‘parti okuluna’ Yeşiller’in her şehirde sahip olmadığını fark ettiğimde belirdi. Eğer bildiride gözden geçirdiğimiz tartışılacak konuların listesini yaparsanız kendi kendinize militanları ve parti kadrolarını nasıl eğitildiğini sorabilirsiniz. İdeolojik mücadele bu tür çabalar olmadan nasıl kazanılabilir?

Bu ekolojik durum okullarda, araştırma kurumlarında ve üniversitelerde de incelenip, şekillendirilmeli değil mi? Çünkü, örneğin bir ‘Yüksek Ekoloji Çalışmaları Okulu’ hala yok…

Bunun iyi bir fikir olduğundan emin değilim. Mevcut araştırma sistemi bu sorunlar için son derece yetersiz. Temel bir araştırma gerekli, ama dönüşümden en fazla etkilenenlerin yönlerini bulmalarına ve harekete geçecek gücü kazanmalarına izin verecek bir araştırma. Bu bambaşka bir örgütlenme ve özellikle işleri değerlendirmede bambaşka bir biçim gerektiriyor.

Fransa’da başarılı genç araştırmacılar çoğalıyor ama kadro bulamadan. Doğa bilimleri, sanat, hukuk, ve beşeri bilimlerin işbirliğini gerektiren bu sorunları ele almak için üniversiteyi başka türlü örgütlemek gerekiyor. Bu kolay değil ama ilerlemek istiyorsak gerekli.

Size göre, politik ekoloji neden panik ahlakçılık ve sıkıntı arasında gidip geliyor? Ekolojistler kültür ve sanat alanından büyük oranda uzak oldukları için mi?

Bununla ilişkili olduğunu düşünüyorum gerçekten. Bazı istisnalar haricinde ekolojik sanat ahlakçılıkla iyi duyguların bir karışımı. Üstelik tam da doğa bilimlerinin kitlelerin üzerine yağdırdığı ürkütücü bulguların tehditleri arasında ekolojistlerin bu kadar sıkıştıkları bir anda… Bu şartlarda, bu ürkütücü haberleri sindirme becerisine sahip değiliz. Başta sorduğunuz soruya dönersek, bana göre kültür sanat alanına ilgisizliğin sebebi bu.

Bir gün 20’nci yüzyılı terk etmeyi düşünmek gerekecek. Eğer sosyoloji değişmiyorsa bu benim suçum değil. Daraltılmış bir ‘toplumsal’ tanımı yapmak, ekolojinin ‘dışsal’ olarak değerlendirilmesine yol açıyor.”

“Kritik Bölge” ve “Sen ve ben aynı gezegende yaşamıyoruz” adlı sergileri yeryüzünün kozmolojisindeki değişimi ve yaşanabilirlik koşullarını tanıtmak için tasarlamadınız mı?

“Kozmoloji değişimi” kavramı mevcut dönüşümün boyutunu kavramamızı sağladığını söyleyebiliriz. Kozmolojiyi antropologların kullandığı anlamda kullanıyorum. Bu bir dünya görüşünün ötesinde bir şey. Maddi varlıkların, insanların, hayvanların, tanrıların şu ya da bu şekilde belli tanımlarının olduğu bir dünyadaydık. Ve hayvanlara, insanlara, nesnelere ve tanrılara başka hareket etme güçlerinin sunulduğu başka bir dünyaya geçiyoruz. Bu hayret verici bir şey. Biraz panikletiyor. Ama yavaş yavaş tutulacak yol bulunuyor. Ayağa kalkılıyor.

Yine, bu harekete geçirici bir kurgu. Böyle bir hikâye anlatımının avantajı onu kelimenin tam anlamıyla sahneye koyabilecek olmamız. Ve bu sergilerde sahiden de tiyatro oyunlarıyla, performanslarla, tüm ormanı ateşe vererek uyguladığım bir şey. Bu eğer insanlar yönlerini şaşırmışsa, onlara zayıf noktalarını göstermeye yarıyor. Örneğin Tayvan’da Martin Guinard ile birlikte “Siz ve ben aynı gezegende yaşamıyoruz” demek pek tabii ki bu dünyanın çatışmalarını, metafizik çatışmaları senaryolaştırmaya yarıyor.

Toplumsal adaletsizliklere nasıl yer veriyorsunuz?

Nasıl mı yer veriyorum? Dalga mı geçiyorsunuz? Toplumsal olduğu söylenen tüm adaletsizlikler jeososyal adaletsizler. Hepsi aynı nesneye odaklanıyor ama yeniden maddileşmiş: Habitat, besin, eğitim, hareketlilik, iş, aile ilişkileri, cinsiyet farklılıkları (division).

Ekolojistleri, onlara “toplumsal sorunlara bakışınız ne?” gibi sorularla yargılamamaktan vazgeçmezler. Peki “toplumsal” bir sorunu kim tanımlar? Feministlerden önce “toplumsal” cinsiyet sorununu kapsamıyordu. Sömürgecilik karşıtı toplumsal hareketlerden (Decolonial) önce “toplumsal” ne ırk ne de sömürgeciliğin etkisini kapsıyordu.

“Toplumsal” adaletsizliğin tanımı değişmeye hiç ara vermediği halde, bu “ay sonu dünyanın sonu”[2] mantrasını tekrarlamaktan vazgeçmediler. Evet pek tabii dünya ay sonlarına eklemleniyor. Tıpkı cinsiyetin, ırkın toplumsal ayrışmalara eklemlendiği gibi. Bir gün 20’nci yüzyılı terk etmeyi düşünmek gerekecek. Eğer sosyoloji değişmiyorsa bu benim suçum değil. Daraltılmış bir “toplumsal” tanımı yapmak, ekolojinin “dışsal” olarak değerlendirilmesine yol açıyor.

Fakat ekoloji genellikle proleterlerden çok bohem burjuvaların meşgalesi. Halk sınıflarının ekolojik sınıfa katılması için ne yapmak gerekiyor?

Bu bohem burjuva-proleter karşıtlığı, ekolojistlerin sözde hegemonyasına karşı işçi sınıfının savunuculuğu bayrağını açan sağ polika için avantaj sağlıyor. Bu küçük hilenin arkasındaki gerçek şu ki, sınıf çıkarları hala üretim geleneğinin eski izlerine göre şekillendiriliyor. Öte yandan, eski sınıf mücadelesini yenilerine karşı çevirerek kullanmak çok kolay. Bilinir ki, hiçbir şey sınıf çıkarlarının tanımından daha hızlı değişmez.

İncelediğimiz bütün örneklerde Nikolaj Schultz ve ben ittifakların ne hızla tersine döndüğünü görmekten etkileniyoruz. Her iki tarafın da bağlılıklarını, yaşam alanlarını kesin bir şekilde tanımladıkları koşullarda şehirli bir ekolojist avcı komşusunu bir müttefik olarak görüyor. Vejetaryenleri düşman olarak gören bir hayvan yetiştirici hızlıca ortak düşmanlar buluyor. Kurnaz bir mühendis şehrindeki bir adil geçiş projesiyle rahata eriyor vs.

Öte yandan, “halk sınıflarını” tanımlamak meşhur bohem burjuvaları tanımlamak kadar zor. Fazlasıyla farkındayım ki eksik olan, ittifakları yeniden şekillendirmek için çıkarların karşılaşması. Fakat bunun için aktörlere kendi ülkelerini tanımlayacakları aygıtlar icat etmek gerekiyor. Tamam bu büyük bir iş ama hızlı ilerliyor ve bu basite indirgenemez.  Her halükârda, halk sınıflarını kavuşturan ekolojidir. Sonuçta esas olan ne tür bir Yeryüzü üzerinde nasıl bir halk olmak istediğimizi bilmektir. İşte sorunu ele almamız gereken düzey budur. Unutmayalım ki korkunç “ekoloji” kelimesinin varlığının sebebi “yerküreci” kelimesidir.

Elektrikli araba-lityum pil çelişkisi

O halde yerkürecinin durumu nedir? Ve yerküreci bir siyaset nedir?

Bana öyle geliyor ki bütün klasik siyaset sorularının yeniden ele alınmasıdır. Fakat beklenti ufku tamamen farklıdır çünkü birincil olan yaşanabilirliğin muhafazasıdır, üretim ikincildir. Öte yandan ilişkilerin ekonomik olarak tanımlanmasının üstündeki örtü kalkıyor ve -fiyat üzerinden değil- değerler üzerinden tercihler ön plana çıkıyor. Ve özellikle dış siyaset, çıkarlar artık ulus-devletlerin çıkarlarıyla örtüşmediği için çok farklı.

Ekonomistlerin dediği gibi “dış kaynak kullanımı”, “iç kaynak kullanımı” meselesi haline geldi. Örneğin Paris’teki elektrikli arabanız ile Şili’de çıkartılan lityum çatışma halinde. Uluslararası, evrensel gibi bütün kavramlar yeniden tanımlanıyor. Üstelik çatışma konularına göre ölçekler farklılaşıyor. İklim, lityum ya da yeşil gelgitler aynı kurumlara ihtiyaç duymuyor. Bütün siyaset yeniden açılıyor, kilit nokta bu. Dünyanın sıcaklığını belli bir sınırda tutmaya çalışan kurumsal icatların boyutuna bakın.  Bu olağanüstü.

Nasıl bir Yerkürede nasıl bir halk? Neden ‘sol’ hatta ‘çifte sol’? Çünkü esas düşman hep aynı: İnsanlar ve diğer varlıklar arasındaki ilişkilerin ‘ekonomikleştirilmesi’ karşısında toplumların evrensel direnişi. Burada kusursuz bir devamlılık söz konusu.”

Gezegende yaşanabilirlik sorunları üzere “liberallerle” ya da “gericilerle” yeni ittifaklar kurulsa bile, size göre neden yeni ekolojik sınıf ister istemez soldan hatta “çifte soldan” olacaktır?  Örneğin, kirletilen bir nehir kendisine beslenmek ve su içmek için ihtiyaç duyan yoksul aileler tarafından olduğu kadar sadece mirasını koruma kaygısındaki şato sahibi tarafından da savunulabilir. Bir bölgenin savunulması için yürütülen mücadele Savunma Alanı[3] eylemcilerinin söylediği gibi “doğanın kendini savunması” adına da yürütülebilir ya da Pétain[4] ve Zemmour[5] yanlılarının iddia ettiği gibi “yalan söylemeyen toprak” adına da yürütülebilir…

Evet, tanık olduğumuz tam da bu çıkarların ve haksızlığa duyulan öfkelerin yeniden dağılımı. Verdiğiniz örnek sınırları belirli bir sınıf mücadelesinden kimin müttefik kimin hasım olduğuna dair belirsizliklerin yeniden hareketlendiği bir sınıflandırma mücadelesine geçtiğimizi çok iyi gösteriyor. Olup biten bu. Yeniden bölgeselleştirme sert ve yeni bir muhakeme yeteneği gerektiriyor. Bölge her şeyi yeniden düşünmeye zorlayan kavram: Bir bölgeye, yurda ait olmak örneğin gerici versiyonunda çok eski bir sorun ama ekolojist ve özgürleştirici versiyonunda ise çok yeni.

Nasıl bir Yerkürede nasıl bir halk? Neden “sol” hatta “çifte sol”? Çünkü esas düşman hep aynı: İnsanlar ve diğer varlıklar arasındaki ilişkilerin “ekonomikleştirilmesi” karşısında toplumların evrensel direnişi. Burada kusursuz bir devamlılık söz konusu. Sol ve sağ üretim sorunları çevresinde yapılan tanımlar. Aynı zamanda yaşanabilirlik sorunları etrafında da bir sol ve sağ var. Ama üyeleri zorunlu olarak aynı değil. Temel çıkarları da. Millete, toprağa, ölü kültlerine dönüşten bahsedenlerin ekonomide zincirinden boşanmış ultra liberaller olduklarını unutmayalım.

Ekofeminist Sandrine Rousseau Fransa Yeşilleri’nden Yannik Jadot ile birlikte.

Bazen doğa antropolojisine ya da yeni canlılar düşüncesine gerici -Aydınlanma karşıtı- olduğu ya da yeterince antikapitalist olmadığı eleştirisi yapılıyor. Bu eleştirileri anlıyor musunuz?

Evet anlıyorum. Bu insanların, mantıklı şekilde eleştirdikleri şey doğa üstüne söylenen söz yığınının politik bir dayanağının olmadığı ve bu büyük oranda doğru. Ama yanlış bir hedef. Bizi ilgilendiren iyi bir yaşamının ne olduğu sorusunu sormak. Gelip bize diğer canlılarla birbirimize bağlı olduğumuzu anlatmalarına ihtiyacımız yok, bunu çok iyi biliyoruz. Sadece modern olduklarına inananlar bunun tersine inandılar. Politik mesele, hangi canlılar bileşiminin, harfi harfine yaşanabilir, hangisinin yaşanamaz olduğunu ayırt etmekte. Bu soruları ele almak için  antikapitalist olmanın neden belirli canlıların iç içeliğinin titiz analizini yapmaktan daha yetkin olduğunu anlamıyorum.

Yeşiller’in adayları: Her isteyen Lenin olamaz

Size göre, iklim meselesine merkezi bir yer vermezsek mevcut politik pozisyonları kavramımız mümkün olmaz. Yeni iklim rejimi onları nasıl dönüştürüyor?

“Rejim” dediğim zaman, kavramın bütün anlamlarını kastediyorum: Bilimsel olduğu gibi hukuki, politik, sanatsal anlamlarını. Evet bu konuda oldukça inatçıyım. 1991’den, Berlin duvarının yıkılmasından beri yeni iklim rejiminin, yani toplumsal ve doğal sorunların yeniden dağılmasının, geriye kalan her şeyden daha önemli olduğu ve bütün bağlılık biçimlerimizi yeniden tanımladığını anlatıyorum. İşte hiçbir zaman modern olmamak böyle bir şey.

Yeşiller’in aday seçimi sırasında Sandrine Rousseau’nun adaylığıyla “ekofeminizm” kavramı görünür oldu. Bu düşünce yeni ekolojik sınıfın içine işlemeli mi?

A evet, Rousseau’nun çıkışı dehşetliydi! Feministler kadınların dışlanmasıyla bütün ilişkilerin ekonomiye indirgenmesi arasındaki bağı gösterdiler. Sonuçta, evet, cinsiyet meselesinin bütün olası biçimleriyle geri dönüşü sadece ekonomikleştirmeyle belirlenen ilişkilere yönelik genel bir şüpheye işaret. Ayrıca, ünlü bir deyimi kullanarak ifade edersek “cinsiyet belası” [6]gelecek nesillerin yeniden üremesi belası” haline geldi. Aşırı sağınkine benzer bir panik de buradan kaynaklanır. Çünkü ortak sorun, kelimenin tam anlamıyla toplumların var olmaya nasıl devam edeceklerini bilmektir. Bu üretim sorunlarından yaşanabilirlik sorunlarına yönelmektir.

Yeşiller’in aday seçimi sırasında Eric Piolle’ün adaylığını desteklediniz. Yannick Jadot’nun yürüttüğü Elysée’nin (Cumhurbaşkanlığının) ele geçirilmesi stratejisi sizce yerinde mi? Ve genel olarak seçimleri nasıl görüyorsunuz?

Ben siyaset bilimi uzmanı değilim ve entelektüeller gündelik siyasetten bahsetmeye başladıklarında onlardan sakınacak ilk kişilerdenim. Seçimler partilerin geleceği için eğitim, yeni üye alımı ve kendilerini test etme açısından gerekli. Fakat sorun iktidara gelecek partilerin arkalarında önlemlerini ve programlarını destekleyecek yeterince seçmenleri olması. Ve ekolojik dönüşümle ilgili olarak hesaplar olması gerekenin çok gerisindeyken, çok fazla yanılsamamız olmaması gerektiğine inanıyorum. Arkasında kendi ekibi ve -zorunlu olarak halkın hoşlanmadığı önlemler nedeniyle- halk desteği olmadan Elysée’de olabilmek bana çok inandırıcı gelmiyor. Bunun için tabanda da çalışmak gerek, daha sonra iktidarın ele geçirilmesini destekleyecek bu güçleri oluşturmak için. Her isteyen Lenin olamaz…

“Avrupa’nın ve dünyanın üstünde bir hayalet dolaşıyor: çevrecilik!” diye yazıyorsunuz Marx’la Engels’in sözlerini değiştirerek. Bildiriniz ekolojist partilerin manifestosu mu?

Yo hiç de değil. Nikolaj Schultz ve ben tartışılacak noktaların listesini yaptık. Bu bir bildiri, kesinlikle manifesto ya da deneme değil. Hepsi üzerinde çalışılacak şeyler.

Makalenin orijinali için tıklayın

*

[1] Fransızca “territoire” kelimesi hem bölge hem de yurt anlamına geliyor. Bu metinde Latour bazen yurt bazen bölge anlamını kastederek kullanmıştır. Bu metinde bahsi geçen yurt ve bölge kelimelerinin hemen hepsi territoire sözcüğünün çevirisidir. Sadece daha önce Türkçeye “Kritik Bölge” olarak çevirilen Zone Critique kavramının çevirisidir.
[2] Sarı Yelekliler’in sloganı: “Ay sonuyla dünyanın sonu aynı mücadelenin konusu”
[3] Savunma Alanı (Zone à défendre ZAD), bir kalkınma projesini fiziksel olarak engellemeyi amaçlayan militan bir işgale atıfta bulunmak için kullanılan Fransızca bir terimdir. Aktivistler araziyi işgal ederek projenin ilerlemesini engellemeyi amaçlar. .
[4] Mareşal Philippe Pétain 2. Dünya savaşı sırasında 1940-44 yılları arasında Nazi Almanya’sının askeri yönetimiyle işbirliği halinde çalışan Vichy hükümetinin başındaydı.
[5] Fransa’da 2021 yılında yaptığı konuşmalarla 2022 başkanlık seçimlerinde radikal sağın başkan adaylarından biri oldu. Gazeteci Eric Zemmour halkı göçmenlere ve Müslümanlara karşı kullandığı nefret söylemiyle kışkırtmaktan para cezalarına çarptırıldı.
[6] Latour, Judith Butler’ın “Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi” kitabına gönderme yapıyor.

 

 

Piyale Madra çiziyor -22

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “Yeşil Gündem”ini yorumluyor. 

[1950’lere doğru Türkiye’de kentler – 9] Sonlandırırken genel somut durum

[email protected]

Bir önceki yazıda kentlerin ekonomik olarak henüz kapitalist kentler olmamakla birlikte, kapitalizmin geri planı/ zemini olabilecek bir gelişme ihtiyacı içinde oluğunu ve diğer koşullar bakımından, hepsinden önemlisi devletin merkezi gücünün bir politik-ideolojik tercihi olarak kentleri modernleştirme projesinden bahsetmiştik.

Modern kapitalist ve neo-liberal kapitalist

Aslında kentler henüz tam anlamıyla, “kapitalist ekonomik sistemin kentleri” niteliğinde değildir. Kapitalizm öncesi ya da feodal kentler de değildir. Kentlerdeki toplumsal gelişme ve ekonomik üretim kapasitesi, yerel birikimlerle veya devlet yatırımı olarak kentlerde bulunan sanayi nedeniyle oluşmuştur. Kentler, kendi özgün niteliklerinin elverdiği oranda “kapitalizme geçiş” kentleri olarak düşünülebilir.

Moderniteyi zorlayan, gerek toplumsal kurumlar ve koşullar bakımından, gerek finans-bankacılık, hukuk, din-sekülerizm, eğitim, sağlık, (modern) kültürel örüntüler ve diğer gündelik yaşam kipleri bakımından kentler, “kapitalizme geçiş” için bir anlamda donatılmakta oldukları bir durum sergiliyordu.

Kentliler, özellikle yeni kentliler (Ankara hariç) modernite durağında çok fazla oyalanmadan ve henüz modernle gerçekten anlamlı ve içselleştirilebilmiş bağlar kuramamışken doğrudan neo-liberal kapitalizmin/ post-modern kentin özelliklerini benimsemeye/ geliştirmeye başladılar. Hepsinden de önemlisi, post-modernin modernite için geliştirmiş olduğu bütün karşıt kavramları, kapitalizme geçişin “limbo” karakteriyle çok çabuk ilişkilendirebildiler ve bunları kolaylıkla (“çalıyor-ama yapıyor da…” diye özetleyebileceğimiz) egemen ideolojiye dönüştürdüler.

Kadıköy.

Yerel kent kültürlerinin varlığı ve merkezler/ MİA

1980’lere gelene kadar iyice yıpranmış ve erozyona uğramış olmakla birlikte kentlerin kimlikleri vardı; her kent, kendine özgü/ özgün kültürüyle/tarihiyle (oldukça) barışık bir yerdi. Kent merkezlerinin gücünü ve anlamını koruduğu dönemde kentliye/ bütün sınıflara ve kuşaklara yönelik biçimde ekonomik-toplumsal işlevleri yerine getiriyordu ama bundan ibaret değildi. Aynı zamanda, kenti özetleyen/ temsil eden bir çekirdek olarak merkezler, kent kültürünü güncel olarak ve derinlikli bir biçimde beslemekte ve çok renkli biçimde sergilemekteydi. Alt merkezlerle arasındaki hiyerarşik denge, olumlu anlamda kentsel ekoloji kurallarının işleyişiyle sürdürülmekteydi. Ayrıca en güçlü merkezlerin/ çarşıların temelde birer yaya mekanı olduğu da anımsanmalıdır.

Konut

Konut, savaş öncesinde, savaş sırasında ve sonrasında her zaman kıt ve pahalıdır. Bu nedenle aileler, kentin imarlı/ planları kesimlerinde çok küçük ve dar, işlevleri tam olmayan, bazı konforlar bakımından yetersiz düzeydeki konutlarda yaşamaktadır. Kentsel arsa üretimi ve yeni konut yapım hızı düşük ve teknolojisi geridir. Kentlerde inşaat sektörü, gelişkin ve örgütlenmiş değildir. Konut pahalı bir maldır ve kiralar yüksektir. Konut, orta ve daha alt sınıfların erişebileceği bir mal/ mülk değildir.

Bu nedenle kent, hızla akmakta olan göçmenlerini barındıramaz ve (politikacılarının, belediye bürokrasisisin ve plancılarının ortak başarısızlığı nedeniyle) barınma sorununa çözüm umudu da veremez. Gecekondu böylece, göçmenler için yasa dışı bir yerleşme-barınma ve dayanışma örüntüsü olarak yoksul II:DS sonrası kentlerinde çok radikal ve çok sorunlu bir eylemlilik/ toplumsallaşma olarak, de-facto bir kentleşme kültürü yaratır. İmarlı konutun ve gecekondunun, modern kapitalizmle ve giderek neo-liberal kentle serüveni, kentleri giderek iklim değişikliğine götüren olumsuz koşulların hızlanması doğrultusunda etkilemeyi sürdürecektir.

Kent içindeki/ kente dair politikalarda henüz rant sağlamak/ bireysel ya da emlak-inşaat oligarşisinin çıkarlarına göre kenti biçimlendirmek/ parçalamak veya yoğunluk artırmak, doğayı ezmek veya kentteki doğal verileri (ve kamusal yararları/ kamusal-ekolojik yararları) yok etmek vb. II.DS’nin hemen sonrasında egemen değildi. Yerel yönetim politikalarında, “planlama”, kavramsal olarak geçerliliğini koruyordu; hatta 1970-80 yıllarında kıt kaynaklarla ve yetersiz ama kamusal yararları gözeten bir anlayışla girişilmiş ve bazıları başarılmış stratejiler/ projeler de gerçekleştirilebildi,

Altyapı ve ulaşım

Kentin yol altyapısı başlangıçta ulaşımın sağlanması bakımından yeterlidir ve özel araçlar tarafından işgal edilmemiş bir altyapı söz konusu olduğundan, kamu taşımacılığı işlevini etkin ve oldukça ucuz bir biçimde yerine getirmektedir. Yaya erişimi işlemektedir ve 15-20 dakikalık yürüyüşlerle pek çok ihtiyacını karışlanabileceği alt merkezlere ulaşabilir. Bunun için kısa yavaş yolculuklar yeterliydi ama gerekirse yayalık, kamu taşıma sistemiyle, kolaylıkla eklemlenebiliyordu.

Ulaşım sistemi, önce moderni planlayamamak/ uygulayamamak, sonraları da ulaşımda post moderni (özel otomobil+özel otobüs+özel midibüs+ dolmuş) başarıyla uygulamak nedeniyle gerçek bir kilitlenmeye doğru gelişti. Kentsel ulaşım sistemi kamu taşımacılığı ve yayalık ağırlığından giderek çıktı ve özel araçların yarattığı bir tıkanıklık/ kirlenme ve zaman kaybı (yetersiz ve raylı sistemler hariç) ve verimsiz bir sisteme dönüştürdü.

Ulus/Ankara.

Kirlenmeler

Doğanın/ özellikle kentlerdeki doğal verilerin daha iyi durumda olması amaçlandığı ya da buna özen gösterildiği için değil, henüz doğal verileri sonsuzca ve sorumsuzca kullanacak ve çıktıları ve atıkla doğayı kirletecek marj, 1950’lerde oldukça geniş bir biçimde varlığını (hızla azalarak da olsa) koruyabildiği için kent, ekolojik dengeler bakımından iyi durumdadır.

Kentlerin hemen hepsinin yaklaşık 1950’lerin ortasına/ sonuna kadar yaşanılabilir ve (dereler ve kıyılar hariç) doğaya zarar vermeyen, oldukça dengeli, minimum konforlara sahip ve toplumsal olarak da henüz yabancılaşmaların ve ötekileştirmelerin sorun düzeyinde olmadığı bir yaşam biçimi sağladıkları, kentlerde ekolojik kriz öncesi durumunun son (ya da sondan bir önceki) aşamalarının yaşanmakta olduğu söylenebilir.

Hava ve su kirlenmeleri daha çok kent içindeki (giderek kanalizasyona dönüşen) dereler ve ırmaklar/ varsa kıyılar ile kış aylarında ısınma ve egzoz kaynaklı emisyon vb. bakımından önemlidir. Kent yüzeyinde topraklar 1970’lere kadar varlığını ve geçirgenliğini korumakta, yeşil doku genellikle kentliler eliyle ve özel alanlar (bahçeler/ bostanlar vb.)/parklar/ spor alanları vb. nedeniyle ve kent içinde dengeli bir biçimde dağılmış bitki ve ağaç/ çalı (bazen koru/bağ) varlığı ve doğal açık alanlar nedenleriyle, sağlanabilmektedir. Doğa sonsuz ucu açık bir veri olarak düşünüldüğünden, kirlenme önleyici programlar/ arıtma, yağmur suyu ve katı atık/ geri kazanım, ikinci el vb. gibi düşünceler hiçbir zaman kapsamlı ve verimli bir biçimde ele alınmadı.

Kurbağalıdere/İstanbul.

Bitirirken

Yazı dizisinin amacının geçmişe özlem olmadığını, sadece daha başka kentsel yaşama biçimlerinin olabilirliğini/ olmuş-gerçekleşmiş ve uygulandığında daha yaşanabilir çevre koşullarının sağlanabilmiş olduğunu unutmamak olduğunu bir kez daha belirtmeliyiz.

Ancak olabilirliğin sağlandığı dönemde (II.DS sonrası), farklı bir sermaye birikimi/ farklı bir teknolojik durum ve farklı bir ideolojik ortam vardı: Kentlilerin, neyin daha iyi ve öncelikli olduğuna dair temel ve diğer düşüncelere zemin olan, algı ve davranış kodlarını denetleyen kamusal bir terbiyeden/ bilinçten oluşan  bir ideolojik durumun varlığından bahsedebiliriz.

Kentlerde bu somut ortam ve düşünme biçimi artık yok. Geriye giderek bunlara ulaşamayız ve ulaşmayı da isteyemeyiz.

Neyi isteyebiliriz?

  • İklim değişikliğine karşı yeni teknolojilerle, kentsel-kamusal yarar doğrultusunda ve doğanın korunabilirliği ile ilgili olanakların gelişmesini, yeniden aranmasını,
  • Yeni ideoloji/ bakış açısı veya yeni yurttaş/ yeni hemşehri değerlerinin oluşmasını ve neo-liberal değerlerin yerine daha insancıl ve müştereklere önem veren, ekolojik dengelere daha duyarlı bir beraberlik/ kentte birlikte yaşamak düşüncesi geliştirilebilmesini,
  • Neoliberal tüketimci/ israfçı/ yarışmacı ve rekabetçi, gündelik ve göstermelik çözümlerle yetinen ve her şeyden önemlisi hakikat-sonrasının düşünme biçimine ve bunun popülizmine dayanan kentli yaşamının egemen olması yerine,
  • İklim değişikliğini dikkate alan ve daha küçükle, daha azla yetinen ve standartlarını belirlerken antroposen bencilliğinin ötesine geçerek kentteki canlı ve cansız doğayı gözetebilen insanların kamusal alanını oluşturan bir şehirleşme için düşünmeyi ve yollar bulmayı/ öneriler geliştirebilmeyi önceleyen/ en azından arayışı içinde, düşlerle dolu/ yaratıcı ve eylemliliği geliştirmeyi

isteyebiliriz.

 

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Herkesin gölgesi kendine

Güldünya Yayınları ilk kez okul öncesine hitap eden bir kitapla okurlarının karşısına çıkıyor; her zamanki gibi her yaştan okurun bir şeyler bulabileceği bir kitap: Herkesin Gölgesi.

 

Bir gün,
küçük Tavşan geldi.
Biraz rüzgâr vardı…
Ve belki bir Gölge…

“Haydi, küçük tavşan, haydi!”

Dünyanın en önemli çocuk kitapları fuarı Bolonya Kitap Fuarı’nda mansiyon ödülü kazanan ve modern çocuk edebiyatının önemli yazarlarından Mélanie Rutten’in imzasını taşıyan Herkesin Gölgesi kitabı, kitabevlerinin raflarına dizilmeye başlandı.

Endişeli bir geyiğin, büyümek isteyen küçük bir tavşanın, savaştaki bir askerin, hep aynı rüyayı gören bir kedinin, her şeyi bilmek isteyen bir kitabın ve  bir gölgenin öyküsünü, Handan Öz çevirdi. Kitabın Türkçe hakları ise Kalem Ajans ve Hannele and Associates aracılığıyla alındı.

Kitaplarından şiiri ve edebiyat duygusunu eksik etmeyen, okurunu çocuklaştırmadan yazmasıyla tanınan Mélanie Rutten, Herkesin Gölgesi için Valonya-Brüksel Federasyonu’ndan yaratıcılığa destek bursu aldı. Çocukluğun tüm duygularını, korkularını, büyümenin zor yanlarını, birbirimizden öğrendiklerimizi anımsatan kitap, zarif, masalsı ve ritmik bir anlatıya sahip.

Yazar: Mélanie Rutten

Fotoğrafçı, yazar ve illüstratör Mélanie Rutten 12 Ağustos 1974 yılında, Belçika’da doğdu. Orta Amerika ile Afrika’da, doğayla iç içe bir çocukluk geçiren Rutten’in kahramanlarının çoğu hayvanlar aleminden. Renk ve ışık oyunlarına düşkün bir çizer olan Rutten, çalışmalarında kurşun, keçeli, pastel kalemler, guaj boyalar, siyah beyaz fotoğraflar kullanmayı seviyor ve hem yetişkinlere hem de çocuklara yönelik çalışmalar yapıyor.

Künye

Yazar: Mélanie Rutten
Çeviren: Handan Öz
Yayına Hazırlayan: Ayşe Düzkan
Son Okuma: Beyhan Demir
Güldünya Yayınları, 1. Basım, 2021
Baskı: Ceylan Matbaası

Yeni rapor: Türkiye toplumunun yüzde 61’i plastik atık ithaline karşı

Türkiye’ye 2004 yılından bugüne Avrupa Birliği ülkelerinden plastik atık ithal ediliyor. Mikroplastik Araştırma Grubu tarafından hazırlanan yeni bir raporla yasadışı çöp döküm ve yakım faaliyetleriyle gündeme gelen bu sorunu toplumun nasıl değerlendiği ortaya kondu.

Global Alliance for Incinerator Alternatives‘in (GAIA) desteklediği araştırma Türkiye toplumunun çöp ithalatı konusundaki algısını ortaya koyan ilk geniş kapsamlı araştırma özelliğine sahip. Araştırmanın verilerinin toplanması Eksen Araştırma tarafından yapıldı.

Araştırma için  Türkiye genelinde 25 ilde toplam bin 78 kişiyle (yüzde 48,6 erkek ve yüzde 51.4 kadın) telefon yöntemiyle görüşüldü. Çevre sorunları ve plastik çöp ithalatı konusundaki bilgi/algılarından medyaya birçok soru yöneltildi.

Ülke gündemini hangi platformlardan takip ettikleri sorulduğunda yüzde 61,8’inin sosyal medyadan haber aldığını belirtmiş. En çok takip edilen sosyal medya platformları ise yüzde 54,2 ile Instagram birinci sırada yer alırken, yüzde 43,9 ile Twitter ikinci sırada yer alıyor.

En önemli üç çevre sorunu

Çevresel duyarlılığın ölçümü puanlama sistemi kullanılarak yapılmış. Araştırmaya katılanlardan 0 (hiç duyarlı değil) ile 5 (son derece duyarlı) arasında bir puan vermeleri istendiğinde yüzde 88,2’si duyarlı (4) veya son derece duyarlı oldukları (5) olarak puanlanmış.

Rapora göre, Türkiye toplumu için en önemli üç çevre sorunu sırasıyla hava kirliliği, iklim değişikliği ve plastik kirliliği.

Toplumun yüzde 61’i plastik atık ithaline karşı

Türkiye’de plastik atık ithalatı Çin’in 2018 yılındaki plastik atık ithalatı yasaklamasının ardından gelişti. Çin’in aldığı bu kararla birlikte plastik çöplerin yeni adresi Türkiye oldu.

Araştırmacılar, plastik atık ithalatından toplumun ne kadar haberdar olduğunu ve bunu hangi platformlar üzerinden öğrendikleri sorusunu yönelttiğinde toplumun yüzde 45’i haberdar olduğunu belirtiyor. Soru, ‘Türkiye plastik atık ithal etmeli mi?’ olarak sorulduğunda ise toplumun yüzde 61’i ‘Hayır’ yanıtı vererek rahatsızlık duyduğunu ifade ediyor.

Raporda, plastik atık ithalatına dair bilgiye sahip olanlar ve olmayanlar sırasıyla yüzde 66,5 ve yüzde 56,8 oranında plastik atık ithal edilmemesi gerektiğini belirtiyor.

Araştırmacılar Türkiye’nin plastik atık ithal ettiğini nereden duydukları sorunu da yöneltmiş. İnternet ve sosyal medya platformundan öğrendiklerini belirtenlerin oranı yüzde 52.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ülkeleri, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri‘den (ABD) yaklaşık 800.000 ton plastik atık ithal etmesini doğru bulmayanların oranı ise yüzde 41,6 olarak belirlendi.

Raporu değerlendiren Çukurova Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve aynı zamanda Mikroplastik Araştırma Grubu’nun kurucusu Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, “Bu çalışma sonucunda mevcut farkındalık düzeyinin yeterli olmadığı ancak farkındalığı olanların çoğunluğunun da plastik çöp ithalatı konusunda negatif bir algıya sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bu farkındalık seviyesinin mevcut durumunun grubumuzun gerçekleştirdiği çalışmalar ve farkındalık etkinlikleri ile ilişkili olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır” diyor.

‘Avrupa’nın çöplüğü olmaya devam ediyoruz’ algısı yerleşmiş

Yaptıkları çalışmaların sonucunda büyük çoğunluğu yasaklanan çöp ithalatında da önemli düzeyde bir azalış yaşandığını kaydeden Doç. Dr. Gündoğdu, raporun sonuçlarını ve önerilerini şöyle aktarıyor:

“Ancak endüstrinin lobi faaliyetleri nedeniyle bu yasal düzenleme, uygulamaya girdiği Temmuz 2021’in başlarından kısa bir süre sonra tekrar kaldırılmış ve yasaklanan etilen polimer kodlu plastik çöpler -ki toplam ithalatın yaklaşık yüzde 74’üne denk geliyor- için ithalat yolu tekrar açılmıştır. Gerek yasaklanması gerekse de yasaktan geri adım çok fazla gündem olmuş ve ‘Avrupa’nın çöplüğü olmaya devam ediyoruz’ algısı daha da yerleşik hale
gelmiştir. En azından bu konuda fikir sahibi olanların böyle bir algıya kısmen de olsa sahip olduklarını bu çalışma sonuçlarından da anlamak mümkün. Nitekim çöp ithalatı ile ilgili ne hissedildiği konusunda olumsuz görüş bildiren yüzde 41’lik kesim içerisinde yüzde 8.3’lük bir kitle ‘Avrupa’nın çöplüğü olduk’ algısına kapıldıklarını ifade etmişlerdir.

‘Toplumunun çöp ithalatındaki algısını ortaya koyan ilk çalışma’

Çalışma sonucu elde edilen önemli bir diğer bilgi de katılımcıların geri dönüşüm tesisi yangınlarınları konusunda yakınlarında bir tesis bulunduğunu belirtmelerine rağmen yeterli düzeyde farkındalık sahibi olmamalarıdır. Bu durumun da bu konuda yeterince farkındalık çalışmasının gerçekleştirilmemesiyle ilgili olabileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak bu çalışma Türkiye toplumunun çöp ithalatı konusundaki algısını ortaya koyan ilk geniş kapsamlı araştırma özelliğindedir.”

Rapora bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Yeşiller Partisi’nden BBC grevine dayanışma ziyareti

BBC İstanbul Bürosu‘nda yerel sözleşmeyle çalışan gazetecilerin, işveren ve Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) ile yürütülen Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmelerinin uzlaşmazlıkla sonuçlanması üzerine başlattıkları grev sürüyor.

Taksim Gümüşsuyu’nda bulunan BBC Bürosu önünde yapılan grevin 14’üncü gününde Yeşiller Partisi Eş Sözcüsü Koray Doğan Urbarlı ve beraberindeki parti heyeti gazetecileri ziyaret etti.

Gazetecilerin grev kararı almalarına giden süreci, sorunları dinleyen Urbarlı, “Daha ayrıntılı şekilde dinleyince isteklerin ne kadar insani ve makul olduğunu ve onlara yaşatılan bu sürecin nasıl haksız bir süreç olduğunu tekrar gördük, anladık” diyerek ziyareti ardından şu değerlendirmelerde bulundu:

“Türkiye’de bilindiği gibi bir resmi enflasyon var. Bir de gerçek enflasyon var. Bırakın resmi enflasyonu, gerçek enflasyonun altındaki her ücret artışı önerisi bile aslında çalışanların maaşlarını indirmesi demektir. Grevdeki çalışanlara ise resmi enflasyonun çok çok altında bir artış önerisi getirilmiş durumda. Ben bu sürecin kısa zamanda sona ermesini umuyorum. Basın sektöründeki sendikalaşma oranı ve grev geçmişi düşünüldüğünde de BBC’deki grevin haklarını alamayan ve bin bir zorlukla çalışan tüm basın emekçileri için bir umut olabilmesini diliyorum.”

BBC grevi 14 Ocak’ta başladı

TGS Genel Başkanı Gökhan Durmuş, BBC İstanbul ofisinde çalışan gazetecilerin Haziran ayında sendikalarına üye olduğunu ve toplu sözleşme görüşmelerine başlamak için yetki başvurusunda bulunduklarını belirterek, yetkiyi aldıktan sonra ise 9 Ağustos 2021’de TİS görüşmelerinin başladığını hatırlattı. 6 ay boyunca işverenle yaklaşık 10 görüşme yaptıklarını anımsatan Durmuş, anlaşma zemininin sağlanamaması üzerine 14 Ocak tarihinde greve başladıklarını dile getirdi. TGS Başkanı Durmuş, bugün yaptığı bir açıklamayla insani taleplerin karşılanması çağrısında bulunuyor.

Maaşlar yüzde 50 eridi

Gazetecilerin eriyen ücretlerini telafi etme taleplerinin olduğunu vurgulayan Durmuş, “BBC ile birbirimizi anlamadık. BBC’nin, Türkiye’deki durumu anlayamadığını düşünüyorum. Türkiye’de herkesin malumu iki enflasyon var. Birincisi TÜİK’in baskılanmış enflasyonu, bir diğeri de gerçek enflasyon. Arkadaşlarımız en temel derdi 2 yıl içerisinde ücretlerinde yaşanan yüzde 50’lik erimeydi. Greve çıkmadan önce bize gelen en son teklif yüzde 20 idi. Yüzde 20’lik bir zam gazetecilerin ücretlerinde yaşanan erimeyi telafi etmeyeceğini söyledik ve greve başladık” diyerek süreci anlatıyor.

‘Dört TİS imzalandı, başarıya ulaşacağını düşünüyorum’

Durmuş sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu son enflasyon rakamlarıyla birlikte artık kuşa döndü denir ya kuştan da küçüldü. Gazeteciler ciddi bir geçim sıkıntısı içerisindeler. Bunda tabi ki uzun bir süredir sendikasızlığın, toplu sözleşmesiz çalışmanın da etkileri var. Ama bir değişim var. Artık gazeteciler de bunu görüyorlar. Sendikalara yönelik ilgi arttı, toplu sözleşme talepleri de arttı. Sendika olarak son bir yılda 4 tane TİS imzaladık. BBC 5’inci olacak. Başka bir yerde ise hala masadayız. Totalde 6 yeni sözleşme imzalamış olacağız. Yaratılan yoksulluğu ortadan kaldırmak için bir çaba var. Bunun da başarıya ulaşacağını düşünüyorum.”

‘İnsani talepleri sözleşmeyle sonuçlandırmaya çağırıyoruz’

Greve çıktıktan sonra da işverenle görüşmelerinin devam ettiğini söyleyen Durmuş, “Belki önümüzdeki günlerde bizleri de tatmin edecek bir teklifle bu süreci başarıyla bitirmiş oluruz. BBC işverenini, bir an önce buradaki meslektaşlarımızın gerçekçi ve insani olan taleplerini, bu süreci daha uzatmadan sözleşmeyle sonuçlandırmaya çağırıyoruz” diyor.

George Monbiot: Karbon ticareti çevresel çöküşü önlemek bir yana hızlandırıyor

The Guardian’ın iklim uzmanı köşe yazarı George Monbiot’un yazısı Yeşil Gazete tarafından çevrilmiştir.  
*

Artık fosil yakıtları yerin dibine sokmanın ve ekonomilerimizi karbondan arındırmanın yeterli olmadığını biliyoruz. Çok geç kaldık. 1.5C’den fazla ısınmayı önlemek için, atmosferde bulunan karbonun bir kısmını aşağı çekmemiz gerekiyor .

Açık ara farkla en etkili yol “doğa temelli çözümler” dir: Havadaki karbondioksiti emmek ve bunu çoğunlukla ağaçlarda veya su birikintisi olan topraklarda hapsetmek için ormanlar, tuzlu bataklıklar, turba bataklıkları ve deniz tabanı ve çamur gibi canlı sistemlerin restorasyonunu sağlamak. 

Üç yıl önce, küçük bir grupla ekosistemlerin kitlesel olarak yeniden canlandırılması yoluyla iklim çöküşünü ve altıncı bir kitlesel yok oluşu durdurmaya yönelik muazzam potansiyele dikkat çekmek için Doğal İklim Çözümleri kampanyasını başlattık. 

Bu kadar büyük ölçekli yeniden vahşileştirme olmadan iklim veya ekolojik felaketin önleneceğini görmek zor olsa da, bunun ekonomik hayatın karbondan arındırılmasının veya şirketlerin üretilmemesi gereken sera gazlarını dengelemesine izin vermenin bir ikamesi olarak kullanılmaması gerektiği konusunda uyardık. Karbon ticareti yapan şirketlerle yaptıkları anlaşmalar nedeniyle çok sayıda partner kuruluşla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık.

Ama bizim ve daha birçoklarının uyarıları dikkate alınmadı. İyilik için büyük bir güç olması gereken bir şey, karbon kredisi ticareti yapan kurumsal bir altın hücumuna dönüştü. Bir karbon kredisi, kaçınıldığı veya atmosferden uzaklaştırıldığı varsayılan bir ton sera gazını temsil eder. Son birkaç ayda, bu krediler için piyasa patladı .

Karbon kredileriyle ‘karbon nötr’ olunuyor mu?

Doğaya dayalı çözümlerin iki meşru kullanımı vardır: Tarihsel olarak birikmiş karbonu havadan yok etmek ve ekonominin geri kalanını karbondan arındırdıktan sonra küçük bir kaçınılmaz emisyon kalıntısına karşı koymak. . Petrol ve gaz şirketleri, fosil yakıtları yerin dibine sokmayı taahhüt etmek yerine, satın aldıkları kredilerin kendilerini “karbon nötr” hale getirdiğini iddia ederken yeni rezervler aramaya devam ediyor.

Örneğin, Shell‘in Drive Carbon Neutral programı, işletmelere sadakat gerekçesiyle yakıt satın alan araç filolarından kaynaklanan “kaçınılmaz” emisyonların, “Shell’in küresel doğaya dayalı çözüm projeleri aracılığıyla” dengelenebileceğini söylüyor. Müşterilere, programa katılarak “çalışma şeklinizi değiştirmek zorunda bile olmadığınızı” garanti ediyor ki Shell’in Hollanda’daki benzer iddiaları, ülkenin reklam gözlemcisi tarafından reddedildi .

Fransız şirketi Total, Kongo Cumhuriyeti‘nde ve Surinam kıyılarında yeni petrol sahaları geliştirmeyi umuyor. Bu projeleri de ülkedeki mevcut ormanları korumak için hükümete para sağlayarak ve Kongo’da hızla büyüyen ağaçların olduğu bir savan alanı dikerek haklı çıkarmaya çalışıyor.

Kongo savan geliştirme çalışmaları.

Bu son proje son derece tartışmalıdır. Sondaj devam ederse , tropik bölgelerdeki en büyük turba yatağının üzerinde yer alan ve potansiyel olarak devasa bir doğal karbon deposunu tehdit eden son derece zengin ormanlar ve sulak alanlardan oluşan bir bölgenin zarar görmesine yardımcı olacak . Şirketin kereste ve biyokütle üretmek için tarlalara dönüştürmek istediği ender savan habitatı, ekolojistler tarafından henüz keşfedilmedi . Buranın petrol şirketinin dikmek istediği egzotik ağaçlardan çok daha geniş bir yaşam alanı barındırması muhtemel. Total’in basın açıklamasında, Kongo yasalarında tanınmayan geleneksel haklarından bahsedilmemesine rağmen, bu toprakların yerel halka ait olması da çok muhtemel. Başka bir deyişle, “dengeleme” projesi, petrol sondajının neden olduğu hasarı telafi etmekten çok uzak, hatta onu daha da karmaşık hale getirebilir.

Tek sorun bunlar değil. Tüm bu durumlarda, son derece istikrarlı bir karbon seti – jeolojik katmanların altında gömülü olan fosil yakıtlar – daha az güvenli depolarla değiştiriliyor: Dünya yüzeyindeki habitatlar. Geçen yıl, kurumsal denkleştirme olarak kullanılan ormanlar, Kuzey Amerika‘yı kasıp kavuran orman yangınlarında kül oldu. Ayrıca bazı durumlarda, denkleştirilmiş paranın gerçek bir fark yarattığını kanıtlamak da zor. Örneğin Shell’in iki projesi , savunduklarını iddia ettikleri ormanların risk altında olmayabileceği gerekçesiyle eleştirildi . Bu planlar genellikle test edilemeyen karşı olgulara dayanır: Bu para harcanmasaydı ne olurdu?

Dünyada emisyonları emecek yeterli toprak yok

Karbonun nasıl sayılması gerektiğine dair uluslararası standartlar olsa da, karbon denkleştirmelerinin ahlaki tehlikesinin bir açıklaması yok. Bu, bizi, yaşama şeklimizi değiştirmemize gerek olmadığına ikna eden yanlış güvence. Şirketlerin bu projeleri her zamanki gibi yaptıklarını haklı çıkarmak için kullanma biçimlerinin bir muhasebesi de bulunmuyor. Hükümetleri  düzenleme yapmamaya ikna etmek için bu yeşil yıkamayı nasıl kullandıklarına dair bir açıklama da yok. Doğaya dayalı çözümler, sistemik çevresel çöküşü önlememize yardımcı olmalıdır. Bunun yerine, hızlandırmaya yardımcı oluyorlar.

Shell’in genişletmek istediği İskoçya’daki Glengarry ormanları.

Ayrıca “küçük bir arazi sorunu” da bulunuyor. Dünyada kurumsal sera gazı emisyonlarını emecek kadar toprak yok. Oxfam , işletmeler tarafından karbon giderme planlarını karşılamak için gereken arazinin Hindistan‘ın beş katı büyüklüğünde olabileceğini tahmin ediyor – bu, gezegendeki tüm tarım arazilerinden daha fazla. Ve çoğu, haklı olarak, çoğu durumda rıza göstermeyen yerli ve diğer yerel halka ait. Bu sürecin bir adı var: Karbon sömürgeciliği .

Geçen yıl kasım ayındaki Cop26 iklim zirvesi sırasında, Malezya‘nın Sabah eyaleti hükümeti, yabancı şirketlerle 2 milyon hektarlık (5 milyon dönüm) bir ormanı kapsayan bir karbon kredisi anlaşması yaptığını duyurdu. Yerliler bu konuda hiçbir şey bilmediklerini söylüyorlar .

İskoçya’da Shell, Glengarry ormanını genişletmek için 5 milyon sterlin harcıyor . İskoçya daha fazla ağaca ihtiyaç duyarken, aynı zamanda çok daha iyi bir arazi dağılımına da ihtiyacı var. Büyük şirketler ve finansörler bu piyasaya yığıldıkça, arazi fiyatları o kadar hızlı yükseliyor ki, bazıları kendi yeniden vahşileştirme ve ağaçlandırma projelerini yürütmek isteyen yerel halk dışlanıyor.

Daha iyi bir strateji , ekosistemlerin ve içerdikleri karbonun en etkili koruyucuları olma eğiliminde olan yerli halkın toprak haklarını güçlendirmek için para harcamak olacaktır . Toplulukların toprağa sahip olmadığı yerlerde, onu geri satın almaları ve kayıp yaşam alanlarını restore etmeleri için fon sağlanmalıdır. Ancak bu projelerin hiçbiri yer altında bırakmamız gereken fosil yakıtların yanında sayılmamalıdır.

Evet, Dünya’daki yaşamı yeniden kurmamız gerekiyor. Evet, atmosferden elimizden geldiğince fazla karbon çekmemiz gerekiyor. Ancak bu çok önemli aracın bize karşı kullanılmasına izin veremeyiz.