Ana Sayfa Blog Sayfa 1052

Akçay sulak alanına moloz dökülmesi kararına iptal

Akçay Sulak Alanı‘nda Tarıma Dayalı (Süs Bitkileri ve Çiçekçilik) İhtisas Organize Sanayi Bölgesi kurulması için hazırlık olarak değerlendirilen alana moloz dökümüyle ilgili plan değişikliği mahkeme tarafından iptal edildi.

Balıkesir 1. İdare Mahkemesi sulak alana Balıkesir Büyükşehir Belediyesi tarafından moloz dökülerek doldurulması kararının hukuka uygun olmadığına karar verdi.

Çok sayıda çevre örgütünün alana moloz dökülmesiyle ilgili dava açması üzerine büyükşehir belediyesi davaların sonucunu beklemeden moloz dökümü ile ilgili meclis kararını iptal ederek alana moloz dökümünü durdurmuştu. Mahkeme kararıyla sulak alanın sanayiye açılması girişiminin önü tamamen kesilmiş oldu.

Açılan davada, söz konusu alanın sulak alan envanterinde yer almadığına yönelik açıklamaların sulak alanın “mahalli” ya da “ulusal” sulak alan olarak tescil edilmemiş olmasının, sulak alan koruma mevzuatı gereğince bu alanların korunmaları açısından bir farklılık ya da istisna getirmediğine vurgu yapılmıştı. Çevre örgütleri, Anayasa, çevre kanunu ve uluslararası yasalara atıfta bulunularak alandaki moloz döküm faaliyetinin durdurulması ve OSB ile ilgili planların iptali isteniyordu.

‘Sulak alanın doldurulmasında hukuka uyarlık bulunmuyor’

Balıkesir 1. İdare Mahkemesi, konunun 2021 yılında Mahalli Sulak Alan Komisyonu gündemine alındığını, sulak alan niteliğinin ve sınırlarının net olarak belirlenmesi için izleme yapılacağını, komisyon marifetiyle statü ve sınır tespit süreci başlatıldığını belirtti.

Kararda, “Anılan yerde davalı idarece zeminin sertleşmesi ve tesviye yapılması amacıyla yapılacak dolgu çalışmalarının ilgili komisyonca yapılacak olan izlemeyi imkansız kılacağı açık olduğundan, Akçay Sulak Alanı’nın doldurulmasına ve moloz dökülmesine son verilmesine yönelik yapılan başvurunun reddine ilişkin dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmamaktadır” denildi.

‘Sulak alanlar rant uğruna talan edilemez’

Davacılardan Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, mahkeme kararıyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:

“Mücadelemiz sonucunda elde edilen bu kazanımlar çok önemlidir. Ancak tümüyle ‘sulak alan’ özelliğine sahip bu alanın tamamının hem ulusal/mahalli öneme haiz bir sulak alan hem de korunan alan olarak tescili için çalışmalarımız her türlü baskı ve yıldırma politikalarına rağmen kararlılık ile sürdürülecektir.

İklim krizinin etkilerini ciddi bir şekilde yaşadığımız böylesi bir dönemde, sulak alanları korumanın ne denli önemli olduğu açıktır. Ender türlerden oluşan çok zengin flora ve faunaya ev sahipliği yapan sulak alanların rant uğruna talan edilmelerine göz yumulamaz.”

Ne olmuştu?

Kuzey Ege bölgesinin son sulak alan ekosistemlerinden birisi olan Akçay Sazlığı ve Sulak Alanı’nın bir kısmında Edremit Tarıma Dayalı (Süs Bitkileri ve Çiçekçilik) İhtisas Organize Sanayi Bölgesi (ETDİOSB) kurulması için Balıkesir-Çanakkale Planlama Bölgesi 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’nda değişiklik yapılmıştı.

Yapılan değişikliğin ardından 1/1000 ve 1/5000 ölçekli imar planları onaylanırken, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, söz konusu planların iptali için Çevre ve Şehircilik Bakanlığına ve Tarım ve Orman Bakanlığına idari başvuruda bulunmuştu.

Başvuruların sonuçsuz kalması üzerine, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Edremit Çevre Sağlığı ve Doğayı Koruma Derneği, Doğa Araştırmaları Derneği, Doğa Derneği, Proje Evi Üretim, Eğitim, İşletme ve Çevre Koruma Kooperatifi, Yeşil Düşünce Derneği ve bölgede yaşayan iki yurttaş planların iptali ve yürütmeyi durdurma talebiyle Bakanlıklara Balıkesir İdare Mahkemesi’nde ve Danıştay Başkanlığında dava açmışlardı.

Açılan davada ETDIOSB alanı olarak ilan edilen taşınmazların bulunduğu alanın büyük bir kısmının Akçay Sazlığı ve Sulak Alanı içerisinde kaldığı dile getiriliyordu.

Hekimlerden ‘endişelenmeyin’ diyen Bakan Koca’ya yanıt: Her gün ölen yüzler sizin eseriniz

Türkiye’de Covid-19 salgınının Omicron varyantının da etkisiyle vaka sayılarının hızla yükselmesi sonrasında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın “Artan vaka sayılarının sizi ürkütmemesini Sağlık Bakanınız olarak en yüksek sesle söylüyorum, endişe etmeyiniz, hastalık eski günlerindeki gücünde değil” açıklamasına başta Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES) olmak üzere çok sayıda hekim tepki gösterdi.

TTB, “Sağlık Bakanlığının halk sağlığını önemsemeyen politikaları nedeniyle ölüyoruz” açıklaması yaparken SES Ankara Şubesi, “Bakan ‘bu ölümlere alışın’ demeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.

TTB, resmi Twitter hesabından yayımladığı açıklamada, “Hiç bir önlem almayan, salgını kendi haline bırakan Sağlık Bakanlığı’nın halk sağlığını önemsemeyen politikaları nedeniyle ölüyoruz.Çağrımız yurttaşlara: Kırılgan gruplar başta olmak üzere aşısız/hatırlatıcı dozu eksik aşılı herkesi aşı olmaya, kendi sağlıklarına sahip çıkmaya çağırıyoruz” ifadelerine yer verdi.

‘Her gün ölen yüzler sizin eseriniz’

TTB Başkanı Şebnem Korur Fincancı ise bugün Sağlık Bakanı Koca’nın tweetini alıntılayarak, “Salgının başından beri algı yönetiminiz 300 bine yakın insanın ölümüne maloldu. Hastaneler dolu, algı oyunlarınız nedeniyle aşısızlar, eksik aşılılar yoğun bakımları doldurmuş durumda.Resmi verilerinizle bile 100 bine ulaşmış günlük vaka sayısı, her gün ölen yüzler sizin eseriniz!” dedi.

‘Bakan ‘bu ölümlere alışın’ demeye çalışıyor’

SES Ankara Şubesi, Bakan Koca’nın açıklamalarına bugün yaptığı yazılı açıklamayla tepki gösterdi. Açıklamada, “Bakan, ‘Gripten, bugün açıklanan Covid kaynaklı ölümlerden daha fazla kişi ölüyor’ diyor. 2022 yılında ölümler 150’nin üstünde seyrederken 2020 yılında günlük ortalama açıklanan ölüm sayısı 75’ti. Bakanın açıklamaları ya o dönemki verilerin bizlerin ifade ettiği gibi gizlendiğinin itirafı ya da Bakan ‘bu ölümlere alışın’ demeye çalışıyor” denildi.

Hekimler isyanda: Ayıptır, cehaletiniz öldürüyor

Sosyal medyada görüşlerini bildiren hekimlerse isyan ediyor: Hiç bir dönemde gripten bu kadar insan öldüğünü görmediklerini belirten doktorlar, günde ortalama 150-200 civarındaki ölümün önlenebileceğine dikkat çekiyor.

Ne olmuştu?

Koca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirilen, Çotanak Spor Kompleksi, Aksu Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Doğalgaz Dağıtım Hattı Altyapı Projesi ile yapımı tamamlanan diğer projelerin toplu açılış töreninde konuşmuştu.

“Artan vaka sayılarının sizi ürkütmemesini Sağlık Bakanınız olarak en yüksek sesle söylüyorum; endişe etmeyiniz, hastalık eski günlerindeki gücünde değil” diyen Koca, “Grip olan vatandaşlarımızın sayısını günlük olarak ilan etsek benzer manzaralarla karşılaşacağız. Gripten kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısını günlük olarak açıklasak salgından farklı olmadığını göreceğiz. Müsterih olunuz, en kötü günler geride kaldı” ifadelerini kullanmıştı.

Vaka sayısı 88 bin 145, 189 kişi hayatını kaybetti

Türkiye’de Covid-19 vaka sayısı 30 Ocak 2022 tarihinde 88 bin 145 olarak açıklandı. 189 kişi hayatını kaybetti.

Covid-19 virüsü nedeniyle Türkiye’de bugüne kadar 11 milyon 526 bin 621 vaka tespit edildi. Hayatını kaybeden kişi sayısı ise 87 bin 234 olarak kaydedildi.

Bugüne kadar tüm aşılarını yaptıranların sayısı ise 52 milyon 367 bin 432 oldu.

Türkiye’de 200 bine yakın erken ölümün sorumlusu kömür!

Merkezi Belçika’nın Brüksel kentinde bulan Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL) Türkiye için son yayınladığı rapor ile1965’den bu yana kömür kullanımının ülkemize olan gerçek maliyetini bir kez daha gözler önüne serdi.

Örgüte göre kömür kullanımı ve kömürlü termik santrallerin yarattığı hava kirliliği 1965-2020 yılları arasında Türkiye’de 196.091 erken ölüme, 117. 661 erken doğuma, 62 milyon iş günü kaybına, 11 milyon hastaneye yatışa, 452 milyon hasta geçirilen güne ve 4,8 trilyon TL’ye varan bir sağlık maliyetine yol açtı. HEAL’ın “Kronik kömür kirliliği Türkiye: Kümülatif sağlık etkileri” başlıklı raporunda aynı zamanda kömür kirliliğinin dört bölge özelindeki etkileri ayrıntılı olarak incelenmiş. Bu dört bölge; Zonguldak, Muğla, Çanakkale ile Adana ve Hatay illerini kapsayan İskenderun Körfezi… İnceleme ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmış. Türkiye’deki toplam kronik kömür kirliliğine bağlı sorunların %40’ı kömürlü termik santrallerin yoğunlaştığı bu dört bölgeden kaynaklanıyor. Ayrıca çalışma sonuçlarına göre, hem tarım kenti, hem de turistik bir kentimiz olan Muğla’da bulunan üç adet kömürlü termik santralin en çok sağlık sorununa yol açtığı da görülmüş.

Türkiye 2015 Paris İklim Antlaşması’nı en son onaylayan ülkeler içinde. 2021’de antlaşmayı onaylayan Türkiye 2053 yılında net sıfır karbon hedefine ulaşma niyetini de duyurdu. Net sıfır emisyon, insan faaliyeti nedeniyle atmosfere salınan karbondioksit, metan gibi sera gazları miktarının yeryüzü tarafından doğal olarak emilen sera gazı miktarıyla dengelenmesi ve karbon nötr olması anlamına geliyor. Yani atmosfere bıraktığınız sera gazlarının doğal yutak alanlarının kapasitesini aşmaması gerekiyor.

51 termik santral kullanımda, 14 yeni santral de planlama aşamasında

Ancak bu hedefe ulaşmak için şu ana kadar kapsamlı bir plan açıklanmadı. Özellikle en büyük sera gazı ve hava kirletici kaynağı olan kömür kullanımının yasaklanacağı herhangi bir tarih de vermeyen Türkiye hala her bir tesisin kirletici emisyonlarını bile raporlamıyor. Üstelik resmi rakamlara göre ülkemiz elektrik üretiminin %34’nü 2020 yılı içinde kömürlü termik santrallerden yaptı. Halen 51 kömürlü termik santral; linyit ve ithal kömür tüketerek elektrik üretiminde kullanılıyor. Şu anda iki termik santral inşaat halinde, dört termik santral yeni üretim lisansı aldı. Yapılması planlanan kömürlü termik santrallerin sayısı ise 14.

HEAL’in hazırladığı dört bölgenin raporlarına göre 1989 ile 2020 yılları arasında Zonguldak’ta kurulu dört termik santral 3563 erken ölüm ile, 1749 erken doğuma neden oldu. Muğla’daki üç kömürlü termik santral ise 1982-2020 arasında 68324 erken ölüm ve 43725 erken doğuma neden olurken, Çanakkale’de kurulu beş kömürlü termik santral 3167 erken ölüm ve 1756 erken doğumdan sorumlu. Hatay ve Adana illerinin yer aldığı İskenderun Körfez bölgesinde ise kurulu üç kömürlü santralin kümülatif sağlık etkisi de ürkütücü: 2003 ile 2020 yılları arasında 4717 erken ölüm ve 2540 erken doğum… Her dört raporda da bronşit vakaları sayıları, iş günü kaybı, hasta geçirilen gün sayısı gibi daha ayrıntılı bilgiler de var. Türkiye genelinde olduğu gibi tüm bölgelerde erken ölüm sayıları yıllar geçtikçe artıyor.

HEAL “Kronik kömür kirliliği Türkiye: Kümülatif sağlık etkileri” başlıklı raporunda önerilerini de sıralamış:

  • Türkiye kömür kullanımının terk edileceği tarihi derhal açıklanmalı… Avrupa Birliği ülkeleri 2015 Paris İklim Antlaşması’ndan sonra kömür kullanımını terk edecekleri tarihleri açıkladı. Genelde tüm AB ülkeleri 2030-2035 tarihlerinde kömür kullanımını bırakıyorlar.
  • Yeni kömürlü termik santral projeleri derhal iptal edilmeli, halen ülkemizde iki termik santral inşaat halinde, dört termik santral de yeni üretim lisansı aldı. Yapılması planlanan kömürlü termik santrallerin sayısı ise 14.
  • Yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde sağlık ve kirlilik verileri konusunda şeffaflık sağlanmalı,
  • Enerji üretimi konusundaki kararlarda sağlık etki değerlendirmesi (SED) mutlaka yapılmalı,
  • Kömür madenlerinde ve termik santrallerde çalışanların alternatif iş kollarına geçişleri için eşitlikçi bir sistem oluşturulmalı.

Bu önerilere enerjinin üretimden tüketime kadar her aşamasının kamu eli ile yürütülmesi gerekliliğini de eklenmeli. Unutulmamalıdır ki, bugün ülkemizde enerji sektörünün yaşattığı çevre ve insan sağlığı sorunlarının temelinde kapitalist sistemin bitmek, tükenmek bilmeyen kar hırsı yatıyor ve sektör özelleştirildikten sonra var olan çevre ve sağlık sorunları HEAL raporundan da açıkça görülebileceği gibi daha da büyümeye başladı.

Herkesin kabul edeceği yukarıdaki öneriler kısa süre içinde merkezi yönetim tarafından yaşama geçirilir mi? Çok zor, hatta imkansız. Onlar para kazanma uğruna toprağın altındaki kömürü son gramına kadar çıkartmak istiyor. 200 bine yakın erken ölümü, 62 milyon iş günü kaybını, 11 milyon hastaneye yatışı ve 4,8 trilyon TL’ye varan bir sağlık maliyet artışını umursamıyorlar, çünkü bu maliyet toplumdan gidiyor, onlardan değil. Bugüne kadar umursamadılar, bundan sonra da umursayacakları yok.

Çözüm toplum olarak sağlıklı bir çevrede yaşam hakkımıza sahip çıkarak, sesimizi yükseltmekte ve anayasal bir hakkımız olan sağlıklı bir çevrede yaşama hakkımızı savunmakta. Aksi halde 1965’den bu yana olduğu gibi en değerli varlığımızı; sağlığımızı bundan sonra da kaybetmeye devam ederiz.

Tayland’daki petrol sızıntısı sonrası bölgede OHAL ilan edildi

Tayland Körfezi‘nde Star Petroleum Refining Public Company Limited (SPRC) adlı şirkete ait deniz demirleme istasyonunda, tankerleri yüklemek için kullanılan denizaltı hortumundan 25 Ocak’ta 20-50 ton civarında petrol sızdığı tahmin ediliyor.

Tankerleri yüklemek için kullanılan denizaltı hortumunda gerçekleşen sızıntıyla ilgili şirket tarafından yapılan açıklamada, sızıntının Bangkok’un güneydoğusundaki Rayong eyaletinin Mae Ramhueng plajına ulaştığı bildirildi.

Sızıntının ardından plaj afet bölgesi ilan edildi

Mehmet Alaca‘nın AA‘dan aktardığına göre; şirket tarafından plaja ulaşması engellenemeyen ham petrol sızıntısı dolayısıyla bölgede Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edildi. Sızıntıya ilişkin konuşan Rayong Valisi Channa Iamsaeng, plajın yüzücüler ve ticari faaliyetler için kapatıldığını duyurdu.

Bölgeye uçaklarla petrolü dağıtmak için kimyasallar bırakılırken petrolün yüzeyden kayması ve temizlenmesi için yüzer setler yerleştirildi. İki yüzü donanmadan ve yüz ellisi şirket bünyesinden olmak üzere personeller deniz yüzeyindeki petrolü temizleme çalışmalarına başladı.

Tayland Donanması Sözcüsü Koramiral Pokkrong Monthatphalin, donanmanın temizliğe yardım etmek için bir gözetleme uçağı, iki gemi ve bir helikopter gönderdiğini duyurmuş, helikopterin bölgeyi araştıracağını ve petrol tabakasını dağıtmak için bir kimyasal püskürteceğini belirtmişti.

‘Mercanlara ağır hasar verebilir’

Panu Wongcha-um’un Reuters’dan aktardığına göre; Tayland Çevre Bakanı Varawut Silpa-archa, popüler bir tatil adası olan Koh Samet‘teki küçük bir koy olan Ao Prao‘da petrolün kıyıya ulaşmasını önlemeye çalışmanın çok önemli olduğunu belirt Varrawut, “Petrol bu alanın içine ulaşırsa sahili etkileyebilir ve sığ su mercanlarına ağır hasar verebilir” dedi.

Jeo-Bilişim ve Uzay Teknolojisi Geliştirme Ajansı’ndan (GISTDA) servis edilen uydu görüntüsü, petrol sızıntısının denizin 67 kilometrekare alanını kaplayacak şekilde yayıldığını gösterdi.

TÜRK-İŞ: Açlık sınırı ocakta 4 bin 249 lira oldu

TÜRK-İŞ ocak ayına ilişkin Açlık ve Yoksulluk Sınırı Araştırması’nı açıkladı. Araştırmanın sonuçlarına göre, Ocak’ta 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 4 bin 249 lira, yoksulluk sınırı ise 13 bin 843 lira olarak hesaplandı. Aralık 2021’de açlık sınırı 4 bin 13, yoksulluk sınırı ise 13 bin 72 liraydı.

Bekâr bir çalışanın “yaşama maliyeti” ise aylık 5 bin 587 TL’ye yükseldi.

Asgari ücretin yapılan yüzde 50’lik zam sonrası 4 bin 250 liraya çıktığı hatırlatılan çalışmaya ilişkin yapılan değerlendirmede “Yaklaşık altı hafta sonra (yılın ilk ayında) dört kişilik hanenin sağlıklı ve dengeli beslenmesini sağlayan gıda harcaması tutarı olan açlık sınırı ile aynı seviyeyi tekrar yakaladı” dendi.

Gıda harcaması aylık yüzde 3,71

Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin “gıda için” yapması gereken asgari harcama tutarındaki artış bir önceki aya göre yüzde 3,71 oranında gerçekleşti.

Son on iki ay itibariyle artış oranı ise yüzde 59,67 olarak hesaplandı.

Almanya’da Yeşiller’in yeni liderleri Ricarda Lang ve Omid Nouripour

Almanya‘da koalisyon ortağı Yeşiller Partisi yeni eş başkanları hafta sonu düzenlenen dijital parti kongresinde seçildi. 28 yaşındaki Ricarda Lang ile 46 yaşındaki Omid Nouripour partinin yeni eş başkanları oldu. Seçim dijital olarak gerçekleştirildiği için Şubat ayı ortasına kadar mektup oyları ile de onaylanması bekleniyor.

Almanya’da 2021’in Ekim ayında yapılan federal meclis seçiminin ardından Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ile koalisyon hükümeti kuran Yeşiller Partisi’nin yeni eş başkanlarından sosyal politikalar uzmanı Lang, delegelerin yüzde 76’sının desteğini alarak partinin kırk yıllık tarihindeki en genç parti lideri oldu.

Delegelerin yüzde 82’sinin desteğini alan dış politika uzmanı Nouripour ise iki rakibini geride bırakmayı başararak parti liderliğine seçildi.

Yeşiller Partisi geleneksel olarak biri kadın ve biri erkek olmak üzere iki eş başkan tarafından yönetiliyor. Parti başkanlığını dört yıldır yürüten Annalena Baerbock ve Robert Habeck yeni kurulan hükümette bakan olarak görev almaları nedeniyle dün düzenlenen dijital kongrede resmi olarak eş başkanlık görevinden ayrılmıştı. Yeşiller Partisi’nin parti tüzüğü, eş başkanlık ve bakanlık görevlerinin aynı anda yürütülmesine olanak tanımıyor.

‘Birlik bir gereklilik, özellikle de hükümette’

DW‘nin aktardığına göre, Cumartesi akşamı ZDF kanalında bir programa katılan Omid Nouripour, partinin yeni eş başkanlarının hükümetteki bakanlarla yakın bir işbirliği içinde olacağını söyleyerek, “Birlik bir gereklilik, özellikle de hükümette” dedi. Partinin “sarı kart dağıtmaya başlamayacağını” söyleyen Nouripour, “Farklı rollerde ancak uzlaşı için bu hükümette başarıya ulaşacağız” diye konuştu.

‘İklimin korunması ile adalet arasında bağ kuracağız’

Koronavirüs enfeksiyonu nedeniyle karantinada olan Lang ise seçim öncesi parti kongresine gönderdiği video mesajında “iklimin korunması ile adalet” arasında bağ kurmaya çalışacağını söyledi. Lang, eş başkanlığa seçilmesinin ardından Twitter hesabından yaptığı paylaşımda ise “Parti üyelerinin teşviki ve güveni ben çok sevindiriyor. Omid Nouripor ile hizmetinizde olmak benim için bir onur” dedi.

 

Partinin yeni liderleri seçim sonucunun onaylanmasının ardından resmi olarak görevine başlayacak.

Ricarda Lang kimdir?

Ricarda Lang, Yeşiller Partisi’ne 2012’de katıldı. 2017-2019 yıllarında partisinin Yeşil Gençlik başkanlığını yaptı. 2019 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerine aday oldu. 2021 yılında eyalet listesinde 20’inci yer alarak Alman Federal Meclisi‘ne girdi. Federal seçimlerinin ardından SPD, Yeşiller Partisi ve FDP’nin koalisyon müzakerelerinde partisinin eşitlik çalışma grubundaki heyetine liderlik etti. Lang, parlamentoda 2021’den beri Çalışma ve Sosyal İşler Komitesi ile Aileler, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Komitesi‘nde görev yapıyor. Lang, Alman Federal Meclisi’nin ilk açık biseksüel üyesidir.

Fotoğraf: Stephan Röhl

Omid Nouripour kimdir?

İran‘ın başkenti Tahran doğumlu olan Omid Nouripour, ailesiyle birlikte 13 yaşındayken Almanya’nın Frankfurt kentine göç etti. Mainz Üniversitesi‘nde Almanca, siyaset bilimi, hukuk, sosyoloji, felsefe ve ekonomi okudu, ancak diploma alamadı. 2002 yılında Alman vatandaşı oldu. İran, vatandaşlarının vatandaşlıklarından vazgeçmelerine izin vermediği için İran vatandaşı olarak da görünüyor. 46 yaşındaki dış politika uzmanı Nouripour, 18 yıldan beri Federal Meclis Milletvekilliği yapıyor.

Yeşiller Partisi’ne 2006 yılında katıldı. Partisinin meclis grubunun Dış İlişkiler Sözcüsü ve Finans Komitesi üyesidir. Ayrıca 2014’ten 2017’ye kadar İnsan Hakları ve İnsani Yardım Komitesi’nde de görev almış, göç sorunları ve mülteciler üzerine çalışmalar yapmıştır.

Nouripour, 2006 yılında İran asıllı ikinci milletvekili olarak Alman Federal Parlamentosu’na seçilmiş ve eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer‘in yerine geçmiştir. O zamandan beri Frankfurt am Main II bölgesini temsil ediyor ve 2009, 2013, 2017 ve 2021’de yeniden seçildi.

2006 ve 2013 yılları arasında Savunma Komitesi ve Bütçe Komitesi üyelerinden olan Nouripour, burada parlamento grubunun Federal Dışişleri Bakanlığı (AA), Federal İçişleri Bakanlığı (BMI) ve Federal İçişleri Bakanlığı’nın (BMI) yıllık bütçe görüşmelerinin raportörü olarak görev aldı.

2021 seçimlerinin ardından Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller Partisi ve FDP’nin koalisyon müzakerelerinde partisinin dış politika, savunma, kalkınma ve çalışma grubundaki heyetine liderlik etti.

Nouripour, Alman parlamentolarının insan hakları aktivistlerine yönelik sponsorluk programı çatısı altında 2012’den beri zulüm gören İranlı avukat Nasrin Sotoudeh‘in çalışmaları hakkında farkındalık yaratıyor.

Dış politika

Nouripour, komite görevlerine ek olarak, 2018’den beri Alman-Ukrayna Parlamento Dostluk Grubu’nun başkanlığını yapıyor.

Türkiye’nin Suriye iç savaşından kaynanlanan göç ve güvenlik endişeleri nedeniyle NATO’dan sınıra patriot füzeleri yerleştirme talebine önce karşı çıkan Nouripour 2015 yılında Active Fence operasyonu bağlamında Türkiye’nin Suriye sınırı boyunca güvenliğin güçlendirilmesine yardımcı olmak için iki Alman patriot füze bataryasının yerleştirilmesine oy verdi.

Nuripour, Hizbullah‘ın terör örgütü olarak listelenmesine yıllarca karşı çıkmasıyla da biliniyor. Hizbullah’ın 2012 yılında Bulgaristan‘ın Burgaz şehrine gelen İsrailli turistleri hedef alan saldırı sonrasında fikri değişmiş ve “şimdi Hizbullah’ı tecrit etme zamanı” açıklaması yapmıştır.

Omid Nouripour, Afrika yaşanan hak ihlalleri üzerine de çalışmalar yapmıştır. Haziran 2020 yılında Çin‘de yeni kurulan Parlamentolar Arası İttifak‘ın da bir üyesidir.

Covid-19 vaka yoğunluğu en çok artan il İstanbul oldu

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 15-21 Ocak arasında illere göre 100 bin kişide görülen haftalık Covid-19 vaka sayısını açıkladı.

Sağlık Bakanlığı verilerine göre, 15-21 Ocak haftasında 100 binde Covid-19 vaka sayısı İstanbul‘da 1245,73, İzmir 729,81, Ankara‘da 725.62 oldu.

Koca, 15-21 Ocak arasında vaka yoğunluğu bir önceki haftaya göre en çok artan 10 ili de açıkladı. Bu iller, Erzurum, Bursa, Çankırı, Yalova, Erzincan, Uşak, Batman, Elazığ, Siirt, Bayburt oldu.

Plastik ve geri dönüşüm fabrikalarının yangın haritası: Her iki, üç günde yangın çıkıyor

Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, Türkiye genelinde plastik ve geri dönüşüm fabrikalarında meydana gelen yangınların listesini çıkararak yangın haritası oluşturdu. 2021’de 121 yangının çıktığını belirten Doç. Dr. Gündoğdu, 1 ton plastiğin yanması ile 1 ton karbondioksit gazının atmosfere yayıldığını vurgulayarak “Böylelikle çok miktarda zehirli kimyasal, besin zincirinden içme suyuna kadar dahil oluyor” uyarısında bulunuyor.

ÇÜ Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Temel Birimleri Bölümü Öğretim Üyesi, Mikroplastik Araştırma Grubu kurucusu ve Yeşil Gazete yazarı Doç. Dr. Sedat Gündoğdu, dünya genelinde plastik ve geri dönüşüm fabrikalarındaki yangınların artması ve 2020 yılı Ocak ayında İnterpol tarafından konuyla ilgili bir rapor yayınlanmasının ardından Türkiye’deki durumu incelemek için bir proje başlattı. Bu sektördeki fabrikalarda çıkan yangınları, haber siteleri gibi açık kaynaklardan elde ettiği bilgilerle listeleyen Gündoğdu, kurduğu sistemle durumu haritalandırdı. Haritaya göre, belli bölgelerde yoğunlaşan yangınların en çok yaşandığı iller; İstanbul, Kocaeli, Bursa, İzmir, Manisa ve Adana olarak sıralandı.

‘Bu fabrikalarda her iki, üç güne bir yangın çıkıyor’

DHA‘nın aktardığına göre, 2019 yılından sonra bu tip yangınlarda ciddi bir artış olduğunu belirten Doç. Dr. Gündoğdu, “2019 yılında Türkiye’de 33 plastik ve geri dönüşüm fabrikası ile ilişkili depo yangınlarının olduğunu rapor ettik. 2020 yılına gelindiğinde sayının 65’e çıktığını gördük. 2021 yılında sayı birden 121’e çıktı. Hatta 2022’nin başında bile Ocak ayının ilk 10 gününde 3 tane yangın çıktı. Bu sektördeki fabrikalarda her 2-3 güne bir yangın çıkıyor. Plastik yanıcı bir madde ve özellikle depolama koşullarında birinci derecede yangın riski taşıyor. Özenli toplanmadığı, ayrı ayrı depolanmadığı müddetçe yanma riski var. Dolayısıyla önlemlerin de buna göre alınması gerekiyor” diyor.

‘Bu işletmelerin ciddi anlamda soruşturulması gerekiyor’

Bu fabrikaların bazılarında ithal edilen atıkların da yakılmış olma ihtimali olduğunu ifade eden Doç. Dr. Gündoğdu, işletmelerin soruşturulması gerektiğine dikkat çekiyor:

“Yangınlar, çoğunlukla kimsenin olmadığı zamanlarda, gece saatlerinde çıkıyor. Ayrıca depo kısmında olması dikkat çekiyor. Nedeni bilinmiyor. Nedeni bilinenler arasında ‘elektrik kontağı’ gösteriliyor. Bu da tipik ‘kazara’ çıkan yangına en önemli gerekçelerden oluyor. Geri dönüşüm sektörünün bu duruma önlem alıp, almadığı konusunda da herhangi bir işarete rastlamadık. Geçtiğimiz yıl yayınlanan bir yönetmelik değişikliği ile yangınların, kasıtlı çıktığı tespit edilirse o işletmenin lisansının iptal edileceği belirtildi. Bu işletmelerin ciddi anlamda soruşturulması gerekiyor.”

‘Besin zincirinden içme suyuna kadar dahil oluyor’

Tüm bunların ekosistemin yanı sıra insan sağlığı açısından da büyük riskler taşıdığının altını çizen Gündoğdu, şöyle devam etti:

“Çünkü bu dumanların içerisinde plastiğin 1 tonunun yanması ile beraber 1 ton karbondioksit gazı çıkıyor. Bu karbondioksit salımı da iklim krizinin en büyük nedenlerindendir. Bunların yanmasıyla beraber dioksin, furan, kalıcı organik kirleticiler, alev geciktiriciler, ağır metaller atmosfere yayılıyor. Böylelikle çok miktarda zehirli kimyasal, besin zincirinden içme suyuna kadar dahil oluyor. Bunlar sonsuza kadar toprakta kalabiliyor ve besin zinciri ile insanlara taşınıyor. Yer altı sularına, içme sularına karışabiliyor. Özellikle etrafta tarımsal arazi varsa, yetiştirilen tarımsal ürünlere ve hayvanlara ciddi anlamda sirayet ediyor. Ayrıca bölgede yaşayan çocuklar ve yetişkinler de ciddi anlamda bu yangınlar sonucu ortaya çıkan zehirli kimyasalların riski altındadır. Bu sadece bir iş kazası meselesi değil; bu aynı zamanda bir çevre sorunu, su, hava ve toprak kirliliği anlamına geliyor. Buna dair bir an önce önlem alınması gerekiyor.”

CHP lideri Kılıçdaroğlu, sosyal medyadaki trol ağını ifşa etti: Kılavuzları camide dil kopartıyor

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Twitter hesabından yayımladığı bir video ile sosyal medyada trol hesapların örgütlemesini ifşa etti. CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun videonun sonunda söylediği “SarayınTrolleriİfşaOldu” ifadesi kısa sürede trend topik oldu.

Kendisiyle ilgili iktidar tarafından tutulduğunu iddia ettiği trolleri de isim vererek ifşa eden Kılıçdaroğlu, çalışma sistemleriyle ilgili, “Milletin mutfağı faturalardan kırılırken devasa bir trol ağı hazineden çalınan paralarla besleniyor. Bir imza ile. Neden 6 milyar lira beşli çeteden birine aktarılıyor. Onlar bu parayla havuz medyası gibi kanalları finanse ediyorlar. Finanse edilen diğer bir illegal ordu da işte bu troller. Sizin paranızı önce hazineye alıyorlar sonra bunlara aktarıyorlar. Yetmiyor para o yüzden sizlere döndüler vergi üstüne vergi zam üstüne zam” diyor.

 

“Sevgili halkım, bunların işleyişleri çok basit. Trol başları ve yazılımlarıyla bir hashtag açıyorlar. Ve sürülerine talimat veriyorlar saldırın diye. Hepsi fake, hepsi bolt hesapların marifeti. Dilleri de çok tanıdık. Ağa babalarının dilleri. Kılavuzları camide dil kopartıyor bunlar da dijitalde” diyerek açıklamasını sürdüren Kılıçdaroğlu şöyle konuştu:

‘Sizin paranızı önce hazineye alıyorlar sonra bunlara aktarıyorlar’

“Bugün saray tarafından bana özel olarak atanan trolleri ve devasa troll ağını anlatmak için sizleri davet ettim. Biliyorsunuz bu sarayın şatafatın devam etmek için beslediği yapılar var. Milletin mutfağı faturalardan kırılırken devasa bir trol ağı hazineden çalınan paralarla besleniyor. Bir imza ile. Neden 6 milyar lira beşli çeteden birine aktarılıyor. Onlar bu parayla havuz medyası gibi kanalları finanse ediyorlar. Finanse edilen diğer bir illegal ordu da işte bu troller. Sizin paranızı önce hazineye alıyorlar sonra bunlara aktarıyorlar. Yetmiyor para o yüzden sizlere döndüler vergi üstüne vergi zam üstüne zam… Faturayı yine çıkarıyorlar. Çünkü yeniden götürmek üzere hazineye para aktarmaları gerekiyor. Islak imzalarla. Ben de bu trol ağının deşifre edilmesi için araştırmacılardan yardım istedim. Ve şimdi elimde bir rapor var. Bu rapor dünyada bir ilk. illegal bir trol ağının nasıl çalıştığını gösteriyor. Ayrıca isim isim deşifre ediyor bu trolleri. Ama ben bana atanan trolleri tebrik ederim müthiş bir iş çıkarmışlar.”

Kılıçdaroğlu rapordan isim verdi

“Son 6 ayda beni etiketleyen 700 binden fazla tweet atılmış. Bunların 300 binini bu maaşlı trollere ürettirmişler. Bu sarayın her şeyi sahte her şeyi illegal. Devleti suça alet ediyorlar. Ses dinlemesi yapıyorlar, MOBESE ile her hareketimizi takip ediyorlar. Dijitalde de bir trol ordusu ile karalamalar yapıyorlar. Sarayın tüm meşgalesi bu. Halk ise sefalet içerisinde. Durun birincisini anlatayım: Nevzat Kanlı diğer namı son laik bükücü. Nevzat Kanlı benim dijital sapığım gibi bir şey. Ne yazsam ne tweet atsam nerede konuşmam yayınlansa bu sapığım hemen altına küfürleri döşüyor.”

‘Sayıları on binleri buluyor bunların’

Çünkü söyleyeceği karşı bir fikir bir görüş yok. İşi gücü deliler gibi küfretmek. Aslında bu ağlar birbirine geçmiş durumda. Nevzat Kanlı bir iç ağ, ona bağlanmış troller var. Onun sinyali bu troller devreye girip, onun küfürlerini paylaşıp duruyorlar. Mesela son 3-4 ay içinde Nevzat Kanlı bana yaklaşık 4 bin kez küfür etmiş, günde ortalama 40 küfür eder. Sanmayın ki, Nevzat Kanlı bir robot. Sizin gibi gerçek bir kişi. Sarayın taşıyıcılarından biri. Gerçi bu aralar hesabı askıda. Ama biz biliyoruz onun ne yaptığını. Bu arada Nevzat Kanlı gibi 10 civarında taşıyıcı trol daha var. Bunların altında ise yeni örgütlenmiş sinyal bekleyen başka troller de var. Sayıları on binleri buluyor bunların.

Mesela Trakyalı diye bir diğer trol başı. Günde ortalama beni hedef alan 30 tweet atıyor. Günde 30 küfür. Bu troller vallahi de billahi de harcanıyor. Bunların yeri Guiness Rekorlar Kitabı. Erdoğan sen bunların sigortasını yapıyor musun? Bir ıslak imzana bakar. Seversin sen ıslak imzayı. Sonra Servet K. rakamları uzun, diye bir trol başı daha var. Bakın bu trolün de son 3-4 ayda 3 bin 315 tweet yazmış. Evladım sen de harcanıyorsun buralarda.

‘Kılavuzları camide dil kopartıyor’

‘Sabri Kontek’, ‘Jaba Recep8’, sizleri de biliyorum ve tabii sizin lider ekibinizi de. ‘The Marjinal’, ‘Medya Adamı’, anladınız değil mi beni? Sizleri biliyorum, sizin lider ekibinizi de. Bir tanesi demiş ki çok af edersiniz: “Lan Kemal sen sonraki seçimi kazan ben de donla gezeceğim” bak bunu söz olarak kabul ediyorum. Evladım öyle sahte isimlerin arkasına saklanarak kendini kurtaramazsın. Hepinizi biliyoruz. Sevgili halkım, bunların işleyişleri çok basit. Trol başları ve yazılımlarıyla bir hashtag açıyorlar. Ve sürülerine talimat veriyorlar saldırın diye. Hepsi fake, hepsi bolt hesapların marifeti. Dilleri de çok tanıdık. Ağa babalarının dilleri. Kılavuzları camide dil kopartıyor bunlar da dijitalde.

‘Teşkilatlarını küfür merkezlerine dönüştürmüşsün utanmıyor musun’

Sevgili troller, sizlere bir tavsiye: Verdikleri 3-5 kuruşa kanmayın, gün gelir bunların sonuçları çok ağır olur. Sevgili baş algıcı asıl sözüm sana; çoluğun çocuğun bu algı işlerine bu pisliklerine neden alet ediyorsun? Teşkilatlarını küfür merkezlerine dönüştürmüşsün utanmıyor musun! Onların başını yakma, otur kendin yaz tweet’lerini. Ya da topla cesaretini çık karşıma. Sen zaten küfür etsen kimse şaşırmaz merak etme. Bu günün hashtag’i de benden olsun sevgili halkım. “SarayınTrolleriİfşaOldu”nun altına yazarsınız, ya da boş verin; etiket falan da yazmayın hadi eyvallah.”

Kar altında İstanbul çağrışımları

Bu hafta, geçen hafta başladığım Düşürüyorum, öyleyse varım – 1” başlıklı yazımın ikinci ve sanırım son bölümünü yazmaya niyetliydim. Aslında aklımda büyük bölümünü de yazdım (yazılarımı genellikle önce kafamda yazar, sonra kâğıda ya da dijital ortama aktarırım). Fakat hafta içinde yaşanan şiddetli kar yağışı ve İstanbul dediğimiz küçük ama koca kentte yaşamın felç olması bana “Demir tavında dövülür” atasözünü hatırlattı. Gündem yazılarını gündeminde yazmak gerek. Gündem dışı/üstü yazılar her zaman yazılabilir. O nedenle geçen haftaki yazıya bir haftalık (umarım) bir es veriyorum.

İstanbul’da ne oldu?

Olanı herkes biliyor aslında, uzun uzun anlatmaya gerek yok. Kar yağdı, yollar kapandı, insanlar mahsur kaldı vesaire vesaire… Tabii aralarında benim de bulunduğum farklı uzmanlıklardan yüzlerce, belki binlerce kişi ve onlarca sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütü tarafından “Yapmayın, buraya havalimanı olmaz; ne ekosistem bunu kaldırır ne de burada sağlıklı havacılık yapılır.” uyarılarına kulağını tıkayan iktidarın adeta inadına yaptığı İstanbul Havalimanı’nda olanlara; yapılamayan uçuşlara, havalimanında ve havalimanı yollarında mahsur kalanlara ve kargo terminalinin çöken çatısına elbette ayrı bir parantez açmak lazım. Çatı haberini ilk duyduğumda ormanın ahı tuttu diye geçti aklımdan. Batıl inancım yoktur; zaten bu söylediğim batıl inanç değil, böyle bilinmesini isterim.

Her neyse, bütün bunlar olurken bir yandan, diğer yandan da medyanın ve sosyal medyanın cengâverleri olanlardan İBB’yi sorumlu tutmak için yapmadıklarını bırakmıyordu. İBB ya da herhangi bir kurum elbette eleştirilebilir. Kusursuz çalışan bir kurum olduğunu sanmam yeryüzünde. Örneğin İBB’yi ben de hem sosyal medyada hem de bu köşede yazdığım yazılarda eleştirdim bazı konularda.  Ancak yılların birikmiş sorunlarının kısa sürede çözülemeyeceğini de unutmamak gerek. Bu nitelikteki sorunlar nedeniyle bu sorunları çözmek için kısa sayılacak bir süredir görev başında olan yönetimlerin eleştirilmesi insafsızlık olur. Yağan kar nedeniyle kentin felç olmasına ne ilk defa şahit oluyoruz ne de geçen hafta yaşananlar son olacak. Gelin isterseniz nedenlere ve o nedenlerin sorumlularına yakından bakalım.

İstanbul’da ne oldu? Kim yaptı?

İstanbul yüzölçümü olarak Türkiye’nin toplam alanının yalnızca %0,68’ine sahip. Buna karşılık TUİK 2020 verilerine göre Türkiye nüfusunun %18’inden fazlası İstanbul’da yaşıyor. Yani İstanbul’da birim alanda yaşayan insan sayısı Türkiye ortalamasının 25 katı. Buna bir de İstanbul’un kuzey yarısının büyük ölçüde orman olmasını ve güney yarısında da mutlaka korunması gereken doğal ve tarihsel değerlerin yoğun olduğunu ekleyin; teşbihte hata olmaz derler, İstanbul’un durumu 1+1 eve 10 aileyi yerleştirip “hadi mutlu mesut yaşayın” demeye benziyor. O evde mutluluk ve huzur olamaz, tıpkı İstanbul’da olamayacağı gibi. Kar da yağsa, yağmur da yağsa, rüzgâr da esse bu kent felç olur. Deprem olunca ne olacağını düşünmek bile istemiyorum.

Peki, bu kentte nüfus neden bu kadar çok arttı? Bundan kim sorumlu? Dilerseniz önce İstanbul’un nüfusunun artış serüvenini tarihsel perspektiften görebilmek için aşağıdaki grafiğe bakalım.

Görebileceğiniz üzere ilk resmi nüfus sayımının yapıldığı tarih olan 1927 yılından 1950 yılına kadar İstanbul’daki nüfus artışı normal sayılabilecek sınırlarda. Söz konusu 23 yıllık dönemde İstanbul nüfusu yaklaşık olarak %45 oranında artmış. Fakat ardından gelen sadece 10 yıllık dönemde, yani 1950-1960 yılları arasında nüfusun yaklaşık %61 oranında arttığını görebiliyoruz. Nüfus artış oranları sonraki onar yıllık dönemlerde sırasıyla şöyle devam ediyor: %60, %57, %54, %52, %20, %17. Bakmayın siz 2000 yılından sonra nüfus artış hızının göreceli olarak azalmasına. 1999 depremi, sosyo-ekonomik sıkıntılar ve elbette kentin bitmesi, evet kentin bitmesi bu hız azalmasının nedenleri.

Neden insanlar akın akın İstanbul’a koştular? Detaylarına girmeyeceğim ama kırsalı, kırsal yaşamın sosyal ve kültürel boyutu ile tarımı, dolayısıyla kırsal ekonomiyi bitiren politikalar bunun asıl nedeni. Kalkınmanın yurt sathına yayılamaması, yatırımların İstanbul gibi belli merkezlerde yoğunlaşmasının önüne geçecek önlemlerin alınamaması gibi başkaca faktörler de peşinden gelir.

Çarpık ya da plansız kentleşme olarak adlandırabileceğimizi bu süreçten kim sorumlu? Üşenmeden 1950 yılından günümüze kadar[1] kurulan bütün hükümetlerin kaç gün görevde kaldığını hesaplayıp toplam gün sayısına oranlayarak şu sonuçları elde ettim (Neden 1950 yılından bu yana derseniz, bunun iki cevabı var; birincisi yukarıda belirttiğim grafik, diğeri de ilk çok partili seçimin 1946’da yapılması ve CHP dışı ilk hükümetin 1950’de kurulması). [2] Aradan geçen 26 bin 185 günün %60,2’sinde tek başına sağ bir partinin kurduğu hükümetler görevdeymiş. Bir sağ parti liderliğinde kurulan koalisyon hükümetlerinin görevde olduğu süre, toplam sürenin %16,99’u. Tek başına sol bir partinin hükümet kurduğu sürenin oranı yalnızca %0,6 (158 gün) iken sol bir parti liderliğinde kurulan koalisyon hükümetlerinin görevde olduğu sürenin oranı ise %13,77. %6,47’lik orana karşılık gelen sürede ise askeri hükümetler dönemi yaşanmış. Ek bilgi olarak şunu da söyleyeyim; yalnızca Ak Parti hükümetlerinin görevde kaldığı sürenin 71 yıl 8 ay 7 günlük toplam süreye oranı %26,77. Şimdi ben size sorayım: Yaşanan yoğun kırdan kente göç sürecinden ve çarpık kentleşmeden kim sorumlu?

Denilebilir ki, “İyi de, kenti yöneten belediyelerin hiç mi sorumluluğu yok?” Olmaz olur mu? Ona da bakalım. İstanbul’da ilk Demokrat Partili belediye başkanı göreve 24 Ekim 1949’da başlamış. O günden bu güne geçen süre 72 yıl 3 ay 5 gün; yani 26 bin 395 gün. Bu sürenin %53,32’sinde İBB’yi [3] sağ partili belediye başkanları yönetmiş. Sol partili belediye başkanlarının kenti yönettiği sürenin oranı %25,69 iken askeri dönem belediye başkanları ya da bağımsızların görevde olduğu sürenin oranı ise %20,97. Yine ek bilgi olarak, sadece Ak Partili belediye başkanlarının görevde olduğu sürenin oransal karşılığının %34,54 olduğunu belirteyim. Soruyu tekrarlayayım mı? Sorumlu kim?

Elbette bu analizler çok daha detaylı yapılabilir ve yapılmalıdır da. Her sağ parti birbirinin aynı değildir. Her sol parti de. Fakat sağ ve solun ortak yanları olduğu da inkâr edilemez. O nedenle bazılarına sağ bazılarına sol denilir.  Bu analizi yaparken hiçbir siyasi partiyi ya da siyasetçiyi suçlamak ya da aklamak gibi bir amacım yok. Beni bilen bilir. Sol görüşlüyüm ama şu anda gönülden desteklediğim hiçbir siyasi parti yok. Hiçbir siyasi partiyle, seçimden seçime oy vermek dışında doğrudan ya da dolaylı bir ilişkim de yok. Kaldı ki babam yapsa yanlışa yanlış derim. Gel gelelim onlarca yıldır temelden yanlış yönetilen bir ülke ve kötü yönetilen İstanbul gibi bir kentin köklü sorunları öyle 3-5 yıllık çalışmayla çözülemez. Yukarıda söylediğim gibi 1+1 eve 10 farklı aile yerleştirip düzen sağlayamazsınız.

O halde çözüm ne? Bana kalacak olsa ben çözümü yaklaşık sekiz yıl önce yazdım. Yine bu köşede yayımlanan “Çılgın proje öyle olmaz böyle olur” başlıklı yazım ortada. Ancak itiraf ediyorum ki bu radikal çözümü yakın ya da orta vadede göze alabilecek bir siyasetçinin olduğunu veya olacağını sanmıyorum. O nedenle uygulanması en azından muhtemel olan çözüm şu: Ülkenin ekonomi politikalarının İstanbul odağından uzaklaştırılması ve farklı cazibe merkezlerinin oluşturulması, ek olarak iklim değişikliğiyle uyumlu yeni tarım politikaları ile kırsalın yeniden canlandırılması yoluyla İstanbul nüfusunun azaltılması ve bilimin ışığında kentte aşama aşama iyileştirmelerin yapılması. Gel gelelim, ülkeyi yönetenler bırakın böyle bir yola yakın görünmeyi, Kanal İstanbul gibi sağlıklı bir kenti bile yolundan çıkarabilecek bir projeyi dayatmaya devam etme niyetindeler. Şimdiden söyleyeyim, bu akılla gittiğimizde kentin felç olması için kar yağmasına gerek kalmayacak; birisi hapşırdığında kargaşa çıkacak. Bir yazı bu kadar mı can sıkar diyebilirsiniz, fakat söylemek zorundayım, bu kent hâlâ çok büyük bir depremi de bekliyor. İşin kötüsü kelimenin tam anlamıyla bekliyor. Önlem yok, çözüm yok, hep birlikte bekliyoruz.

Belki çocukluktan kalan bir duygudur, kar çoğunluk için olduğu gibi benim için de neşe kaynağı. Bu kentte doğanın nadiren verdiği bu neşe kaynağı bile boğazımıza takılıyor. Kar ve yaşananlar bende bu çağrışımları yaptı, umarım sizlerde daha iyi çağrışımlar yapıyordur.

*

[1] 22 Mayıs 1950 ile 29 Ocak 2022 arası.
[2] Hesaplamayı manuel yaptığım için ufak tefek hesap hataları olabilir ama toplam hata payının %1’den fazla olması mümkün değil.
[3] Büyükşehir Belediyesi düzenlemesinden önce İstanbul Belediyesi.