Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya’da travmatik ve iyileştirici hafıza üzerine

Ayasofya’nın çıkış kapısının üzerinde İmparator Konstantin‘in şehri, İmparator Jüstinyen‘in de Ayasofya‘yı Hazreti İsa‘ya takdim ettikleri bir mozaik yer alıyor. Akdeniz‘in başkenti şehir ve dünyanın en büyük ibadet yapısı imparatorların cihan hakimiyetini simgeliyorlar. Ancak bu hakimiyetin aynı zamanda ruhani dünyayla ilişkili olduğunu, bir adanmışlık, hizmetkarlık anlamına geldiğini de.

Jüstinyen‘in elindeki Ayasofya temsili  ya da Konstantin‘in elindeki şehir temsili ise farklı bir şey. Onlar elle tutulabilecek, iletilebilecek şeyler. Bu metaforlar onları şeylere indirgiyor ama bilinemezliklerini ortadan kaldırmıyor. Canlıların ve cansızların dünyası ile aşkınların, ruhani olanların dünyası arasındaki bağlantıyı kuruyor.

Ayasofya eşi görülmemiş büyüklükteki ana kubbesi, üzerine oturduğu iki yarım kubbeyle genişletilmiş  iç mekanı, diğer yönlerdeki kemerlerin altında yer alan açıklıkları, taşıyıcıların arkasında yer alan boşlukları ile görenleri büyülüyordu. Bu cephelerden içeri giren ışık huzmeleri söylendiğine göre günün değişik saatlerinde iç mekanın sürekli değişik şekillerde aydınlanmasını, renkli mermerler, iç tezyinat, mozaikler ile hareket halinde olmasını getiriyordu. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte ve sürekli değişik ışık oyunlarıyla göz alan bir iç mekan ve buna uygun bir mimari strüktür yaratmak, hiç şüphesiz mükemmel bir tasarım dehasının örneğiydi. Ancak bu mükemmel tasarım, imparatorluğun değişik yerlerinden getirilmiş olan mimari öğelerle, birbirine eklemlenmiş imgelerle muazzam bir birikimi bir araya getiriyordu.

Ayasofya bir Ortaçağ yapısı olarak bir çok imgenin bir araya getirilmesinden oluşur. Bu imgelerin bu büyük tasarım fikrinin içinde kendilerini imlediğini söylemek mümkündür. Yani modern mimarlık fikirlerinin mekanı tümüyle temsil etme iddiasına karşılık, onun birbirine eklemlenen imgelerden oluştuğunu söylenebilir. Bu karmaşık bütün içinde ögelerin her biri, yapının bir bölümünü oluşturur ve aynı zamanda kendi imgelerini imler. Bu nedenle bu Bizans imparatorlarının ellerinde tuttukları nesneler,  (onlar aracılığıyla hakimiyetlerini sergiledikleri kozmos) ancak sınırsız bir muhayyile dünyasıyla, bir ruhani güçle  irtibatlı olabilecek simgelerdi.   

Sekülerleşmemiş her müdahale ötekini silmeye dayanıyor

Günümüzde de iktidarların Ayasofya‘yı bir hakimiyet simgesi olarak görmeleri bu hafızanın devamı olarak görülebilir. Ancak bir ulusdevlette mekanın farklı hafızaların taşıyıcısı olarak kabul edilmesi yeterli değil. Çünkü her bir müdahale bunun idrak edilmesini değil, ötekini silmeye dayanıyor. Bu da iletişimsizliği dayatıyor. Dolayısı ile her karşılaşmada görünen, yüzeye çıkan bir hafızayla birlikte bir de görünmeyen ortaya çıkıyor. Ayasofya bir kültürel miras girişimi etkisiyle ‘müze’ yapıldığında, yani devlet aracılığıyla sekülerleştirildiğinde yine bastırılmış olan hafıza, aynı iktidar alanına taşınmıştı. ‘Müze’ de böylece hiç bir zaman müze olamadı, şehir halkıyla, dünyayla iletişimi kopardı. Bastırılmış olanı dikkate almadı. Bin yıl boyunca Hıristiyanlığın merkezi olan (ve kolayca silinemeyecek bir hafızaya sahip olan) Ayasofya camiinin de problemi bu: Bastırılmış olanı kendine musallat etmek.

Ayasofya‘nın cami olarak ibadete açılması kararı sonrasında kültürel miras alanında çalışan akademisyenler, meslek kuruluşları açıklamalar yaptılar. Bunların kamuoyunda yankı bulduğunu söylemek mümkün değil. Endişem de onların yaptıkları bu açıklamaların hiç bir etkisinin olmayacağıydı. Nitekim devlet aracılığıyla toplumu sekülerleştirme girişimi örneği olan bildiğimiz türdeki bir ‘kültürel miras girişimi’ tarafından entelektüel üretim felç edilmiş olduğu için bu siyasal olay, devletle sivil toplumun tipik bir özdeşleşme ilişkisine dönüştü. Ayasofya için ‘müze olarak kalsın’ ya da kültürel miras girişimi bir anda buharlaştı.

Bilgiyi siyaset karşısında değersizleştiren ideoloji mi yoksa gizlenmiş kimlikçiliği mi?

Tanzimat sonrası İstanbul’a davet edilen Fossati Kardeşler, bakımsız kalmış bir yapıyla karşılaşmışlardı. Ama bu yalnızca bir ihmal değildi. Sultan Abdülmecid ve Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, artık işlevini yerine getiremeyen klasik Osmanlı vakfının yerine başka kaynakları harekete geçirmiş, yapıyı modern sayılabilecek bir tarzda onarımla birlikte bir bilgi nesnesi olarak inşa etmeye girişmişlerdi. Ayasofya‘nın bir arkeoloji ve mimarlık tarihi nesnesine dönüşmesini getiren bu müdahaleyi, günümüze uzanan modernleşme sürecinin başlangıcını temsil eden bir ‘kırılma noktası’ olarak görmek mümkün.

Şimdi gelelim bu meselenin düğüm noktasına: 

Nedir akademik söylemi potansiyelsizleştiren? Onu siyaset karşısında değersizleştiren nedir? Karşısındaki ideolojinin çok güçlü olması mı? Yoksa (insanı bıktıracak kadar tekrarlandığı gibi) halkın taleplerinin farklı olması mı? Ya da kendi çelişkisi mi? İktidar karşısında ‘muhalif’ görünümü ile kendi kimlikçiliğini ele vermeme, gizleme çabası mı?

Yassıada‘da, AKM‘de, Taksim‘de v.s. olduğu gibi bu tür sekülerleşmemiş bir ‘muhalefet’in işlevi bir yerin ‘nasıl kalması’ gerektiğini söylemekten ibaret. Bu tavır, bir eylemsizlik halini dayatıyor. Keşfetmek, hafızayı özgürleştirmek ise doğal olarak tahayyül ve pratik dışı. Böylece sözkonusu olan yer bir boşluğa dönüşüyor ve imtiyaz sahipleri tarafından işgale hazır hale geliyor. İktidar, kriz anlarında kimliğe tutunmak üzere hatırlar ve hatırlatırken, kültürel üretim kanallarını ellerinde bulunduranlar ise kendi kimlikçiliklerini sekülerlik görüntüsü altına saklıyorlar.

Seküler olmayan kültür mirasını koruma girişimini, kendisini ele vermeyen bir kimlikçiliğin içinde tanımlanıyor. Bürokratik dayatmalar eşliğinde, küçük bir zümrenin kendi kamu yarar anlayışını temsil ediyor. Bu nedenle potansiyelsizleşiyor, çıkarlarını korumak için her siyasal girişime, çıkarlara kolayca teslim oluyor. Sanki kendisini pamuklar içinde sarmalayarak muhafaza eden, hatta yaşıyormuş gibi gösteren iktidarla gizli bir anlaşma içinde. Bu bir ‘iktidar içinde iktidar oyunu’. Devlet aracılığıyla toplulukları sekülerleştirme girişimi şimdiye dadanan, musallat olan sömürgeleştirici bir şiddet içeriyor.

‘Böyle kalsın’ politikası

Kamu gücünü kullanarak neyin değerli, neyin değersiz olduğunu belirleyen arşivleme yöntemleri (tescil işlemleri) gibi Ayasofya‘nın eşsiz hafıza katmanlarını, özelliklerini işleyen  ‘müze’de de aslında hiç bir hayat belirtisi yoktu. Ama elbette ki ölü de değildi. Bu işlemeyen haliyle bile temsil ettiği bir ideoloji, devlet gücünü kullanarak imtiyaz elde eden bir zümre vardı. Bu yüzden ‘böyle kalsın’ talebi, Ayasofya‘nın camiye dönüşmesini engelleyecek bir girişime değil, yalnızca bu imtiyazlı seçkinlerin varlıklarını muhafaza ve yeniden üretme pratiklerinin sürmesine işaret ediyor.

Kültürel mirası koruma girişiminin resmi kanonlar içinde imtiyaz sahiplerinin nesneleştirici ve bağımlı eylemselliğinden söz edilebilir. ‘Böyle kalsın’ talebi tam da sorunu dondurmaya, yaratıcılığın kanallarını tıkamaya hizmet ediyor.  Düşünme imkanlarını elinden alıyor. Bence onun siyaset karşısındaki kırılganlığını oluşturan da bu.

Milliyetçilik ise kendi muhayyilesini kolektif bir melankoli duygusu (kimlik) ve isyan (arzu) üzerine kuruyor. Seslendiği kitleyi sanki “eleştirel bir fail” ya da “mağdur” haline getiriyor.  Kendisini iktidar tarafından bastırılmış gibi görüyor.

Bunun onu düşünmekten alıkoyduğunu söylemek mümkün. Sorunun kendisinin farkında olsa bile, bu rolü oynamak onun için bir var oluş meselesine dönüşüyor. Burada “bilgi”nin sınıfsal bir rol kazandığını, bir kimlik biçimine dönüştüğünü söylemek mümkün. “Bilgi” bu durumda bir şeyler değiştirmekten çok, bir devlet iktidarı tabakasının temsiline dönüşüyor, kendi imtiyazlarını yeniden üretmeleri için kullandıkları bir araç olarak algılanıyor.

Kimlikle bu histerik özdeşleşme, daha çok paranoid bir kaygının, bir bağ kuramama çaresizliğinin belirtisi gibi görünüyor. İşaretsizleştirici bir eylemin, sınıfsal bir şiddetin karşısında güçle özdeşleşme ve her türlü bağ kurma çabasına, ilişkilere, ötekinin varlığına duyulan bir hiddete dönüşüyor. Tıpkı ‘kültürel miras’ olarak tescil edilmiş olan binaların bizzat sahipleri tarafından yıkılması-yakılması gibi. 

 Bu yöntemle, geçmişle travmatik özdeşleşme biçimiyle iyileşmek mümkün değil.

Çünkü travma, özbilinci düşünmekten, bir muhasebe yapmaktan alıkoymaya çalışıyor. Bu nedenle kültürel miras problematiğinin meselesi binalar, taşlar değil. Asıl meselesi kapitalist modernleşmenin onları koşullandırdığı travmatik hal. Ancak bu sınıfsal meseleyi dikkate alan deneyimler üzerinde mekanlar, anıtlar, taşlar, topraklar güncel bir anlam kazanabilir. 

Tıpkı güncel sanat eylemselliklerinde olduğu gibi.

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKitapKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Hayvanların gizli yaşamı: Biz aynıyız!

İnsanlar da hayvanlar gibi sevebiliyor, birbirinin acısını paylaşıyor, empati kuruyor ve birbirleriyle konuşuyor. Cümleyi, duymaya alışık olduğumuzun tersinden kurunca, bir an için kulağa garip geliyor değil mi? Ekoloji üzerine kaleme aldığı popüler bilim kitaplarıyla dünya çapında çok satanlar listelerine giren Peter Wohlleben, yeni kitabında tam da bu hissi aşılıyor.

Yazarın 2016 yılında Almanca olarak kaleme aldığı Hayvanların Gizli Yaşamı (Das Seelenleben der Tiere), geçtiğimiz haftalarda Kolektif Kitap tarafından yayımlandı. Carl Jung, Hermann Hesse, Robert Musil, Rainer Maria Rilke, Stefan Zweig gibi yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıdığımız Zehra Aksu Yılmazer’in berrak Türkçesiyle dilimize kazandırdığı Hayvanların Gizli Yaşamı, ilginç anekdotlar ve hazine niteliğinde bilgiler içeren, hayvanların iç dünyasına perde aralayan bir çalışma.

1964 doğumlu ormancılık uzmanı Peter Wohlleben, üniversitede aldığı ormancılık eğitiminden sonra yirmi yılı boyunca Rheinland-Pfalz eyaletinin Orman Müdürlüğü’nde çalışmış. İşinden ayrıldığından beri çevre üzerine kitaplar yazıyor ve yaşadığı köyde kendisine ayrılan ormanlık alanı çevre dostu yöntemlerle yönetme görevini yürütüyor. Yazdığı popüler bilim ve çocuk kitaplarıyla ağaçları, hayvanları, doğayı bize içeriden anlatan Wohlleben’in akıcı kalemi, bilimsel veriler ve yıllardır yaptığı gözlemlerle birleşince okuyucunun elinden bırakamayacağı ve bir solukta okuyacağı bir kitap çıkmış ortaya.

Hayvanların ne hissettiği pek çoğumuzun ilgi duyduğu bir konu. Ama bu ilgi tüm türleri, özellikle de tehlikeli ya da iğrenç bulduğumuz hayvanları kapsamaz. ‘Kene ne işe yarıyor ki?’ sorusunu çok sık duyar, her defasında da şaşırırım. Çünkü herhangi bir hayvanın ekosistemde diğerinden daha önemli bir misyonu olduğunu sanmıyorum. Bir ormancının ağzından bunu duymak tuhaf gelebilir, ama her varlığa hak ettiği saygının buna benzer bir bakış açısıyla gösterildiği kanısındayım.”

‘Hayvanları daha kolay sömürmek için duygularını inkâr ediyoruz’

 Wohlleben, duygular konusunda hayvan ve insan dikotomisinin ötesine geçmeye çalışarak insanların hayvan olduğunu bir daha hatırlatıyor, “evrimleşirken farklılaşmış, insanlardan geride kalmış” hayvanlardan bahsetmenin absürtlüğünü gözler önüne seriyor. Sevgi, empati, utanç ya da nefret gibi hislerin insan türüne özgü olmadığını, hayvanlarla insanların farklı hissetmediğini örneklerle ortaya koyan yazar, “Hayvanların da duygusal ve hassas olduğu kabul edilseydi, onlardan böyle fütursuzca faydalanılmazdı, et yerken ya da deri ceket giyerken vicdan azabı duyulur, bütün bunların tadı kaçardı” diyor.

Hayvan ve insanı farklı kategorilere ayırarak bu ikisinin farklı şekilde evrimleştiği düşüncesinin çürütüldüğünü vurgulayan yazar, insanların -belki- düşünmek konusunda daha iyi olabileceğini, ama iş hislere ve duygulara geldiğinde hayvan ve insan ayrımının geçersiz bir hale geldiğini savunuyor. Wholleben, duygu sahibi olmanın zekâ gerektirmediğini, duygulara yön veren etkenin aslında içgüdüler olduğunu, dolayısıyla da hayvanlar ve insanlarda farklı düzeylerde mevcut olan duyguların her ikisi için de hayati önem taşıdığını, yani pek de farklı olmadığımızı anlatıyor.

‘İnsanların faydalandığı hayvanların çoğu sefil bir yaşam sürer’

Bazı bilim insanları ve özellikle de tarımdan sorumlu politikacılar, hayvanların mutluluk ve acı hissetme yetisine sahip olduğu fikrine neden bu kadar karşı çıkıyor? Bunun en önemli sebeplerinden biri, daha önce de sözü edilen, domuz yavrularının uyuşturulmadan kısırlaştırılması gibi ucuz besi yöntemleriyle teşvik edilen endüstriyel çiftçiliktir. Diğeriyse, her yıl yüzbinlerce memeli hayvanın ve kuşun katledildiği ve bu haliyle tamamen çağdışı kalan av sektörü.”

Peter Wohlleben, kitabın büyük bir kısmında aşık kargalar, yas tutan geyikler, ebe domuzlar, paylaşımcı yarasalar ya da birbirlerinin isimlerini bilen sincapları örnek göstererek sevgi, zekâ, arzu, yas, acı, korku, iyilik ve kötülük gibi birçok kavram üzerinden hayvanların duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Hatta, çoğu bölümde, evlerde birlikte yaşadığımız hayvanların bizi sevip sevmediği gibi muzip sorularla okuyucuyu şaşırtarak düşündürüyor.

Kitabın son bölümlerinde ise, insan eliyle hayvanlara verilen zararlara yoğunlaşılmış. Wohlleben, Sanayi Devrimi’yle birlikte çoğalan hava kirliliği ve çevreye verilen zararı, yapay habitatlara hapsedilen, insanlara hizmet etmeye zorlanan hayvanların allak bullak edilen hayatlarını, betonun, yapay ışıkların, karayollarının ve trafiğin sebep olduğu ölümleri bir bir anlatarak, okuyucuyu düşünmeye, daha dikkatli tüketmeye, yani aslında kendini merkeze koymaktan vazgeçmeye çağırıyor.

 Bir bütünün parçaları: Ağaçlar, ormanlar, hayvanlar ve insanlar

Yazarın ilk kitabı, Ağaçların Gizli Yaşamı (2015), 40 dile çevrilmiş ve dünya çapında milyonlarca okura ulaşmıştı. Yalnızca Almanya’da 800 binden fazla satan kitap iki yıl boyunca ülkenin en önemli dergilerinden Der Spiegel’in “Bestseller” listesindeki yerini korumuştu. Yayımlandığı tarihten bu yana Amazon’un çok satanlar listesinde, ağaçlar, doğa, hayvanlar kategorilerinin her birinde hâlâ birinci sırada yer alıyor. Kitap, ağaçların oluşturduğu ekosistem ve iletişim ağlarını (World Wide Web’den yola çıkarak Wood Wide Web) anlatarak ağaçlara ve ormanlara bambaşka bakmamızı sağlamıştı.

Peter Wohlleben, Türkiye’deki çevre gündemine de yabancı olmayan bir yazar. Kazdağları’ndaki Kirazlı altın madeni projesi hakkında geçtiğimiz sene Deutsche Welle’ye verdiği bir röportajda,  Kanadalı Alamos Gold şirketinin girişimi hakkında, “Alternatif olmasına rağmen çevre katili siyanürle işlem yapılacak olunması çifte ahlaksızlık.” demiş ve Kazdağları’ndaki ağaç kesiminin Türkiye için bir felaket olduğunu ifade etmişti:

Özellikle Türkiye için bu bir felaket. Çünkü yaz aylarında sıcaklık çok artıyor ve ormanın olmadığı dağlık bölgelerde de kuraklık artıyor. Almanya’da yürüttüğümüz araştırmalar, ormanın yaz aylarında hava sıcaklığını 10 dereceye kadar azaltabildiğini ortaya koydu. Türkiye’de de durum farklı değil. Özellikle daha yüksek sıcaklığa ve daha büyük kuraklığa yol açacağını bildiğimiz iklim değişimini de dikkate aldığımızda tek bir ağacın bile vazgeçilmez olduğu bir gerçek.”

Hayvanların Gizli Yaşamı, yukarıda bahsettiğimiz konuları 214 sayfada ve 41 bölüme ayrılmış bir şekilde, okuyucuyu bilgi bombardımanına tutmadan anlatan bir kitap. Yazarın bir taraftan bilimsel makalelerden yola çıkarak bize anlaşılır bir dille anlattığı veriler, diğer taraftan da mesleği gereği otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı gözlemlerle zenginleştirdiği bu anlatı, hayvanlara karşı işlenen şiddet suçlarının gündeme oturduğu ülkemizde, herkesin okuması gereken bir eser.

More in Hafta Sonu

Koronavirüs SalgınıManşetTürkiyeUncategorized

Sağlık Bakanlığı’ndan koronavirüs tanı kiti açıklaması: İddialar asılsız

Bakanlık “Bir internet sitesi kaynaklı haberlerde yer alan, “Türkiye’de kullanılan koronavirüs testlerinin doğruluğunun düşük olduğuna ve Bakanlığımızın farklı birimlerindeki görev değişikliği ve ayrılmaların bu konuyla ilişkili olduğuna” dair iddialar asılsızdır” dedi. 

‘Testlerin duyarlılığı yüzde 90’

“Covid-19 salgınının başlamasının ardından ilk dönemde kullanılan tanı kitleri virüsün tek geni üzerinden teşhis koyan kitler olarak, tek yerli üreticiden temin edilmiştir. İlerleyen dönemlerde farklı üreticilerin çok gen üzerinden tetkik yapan kitlerinin de ülkemizde ruhsatlandırılması ile farklı tedarikçilerden de temin imkanı ortaya çıkmıştır” denilen verildiği açıklamada şu ifadeler yer aldı:

Bugün gelinen aşamada, tanı kitleri ile ilgili alımlar Devlet Malzeme Ofisi’nin (DMO) tedarik yöntemi ile kataloğuna girmiş ürünler arasından yapılmaktadır. Kataloğa giren tüm kitlerin uluslararası kabul edilmiş standartları karşılayan kitler olması gerekmektedir. DMO üzerinden tedarik edilen ve halen Halk Sağlığı Laboratuvarlarımızda kullanılmakta olan kitler de uluslararası standartlarda olup duyarlılıkları yüzde 90’ların üzerindedir.

‘Görevden alma yok’

Medyada yer alan haberlerde adı geçen Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde görev yapan Prof. Dr. Selçuk Kılıç’ın görevlendirme süresinin sona ermesi nedeniyle kurumdan ayrılarak, üniversitedeki görevine geri döndüğü kaydedilen açıklamada, “Prof. Dr. Kılıç’ın asli görevine dönüşünün ya da Bakanlığımızdaki diğer görev değişiklilerinin bu konu ile ilgisi bulunmamaktadır” ifadesi kullanıldı. 

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, tanı kitinin yanlış sonuç verdiği iddialarını ve istifa ve görevden alınmaların bu iddialarla ilgili olabileceği konusunu dile getirmişti. Emir kitlerin sadece Bioksen firmasından temin edilmesinde yolsuzluk olduğunu öne sürmüştü. 

 

ManşetUncategorized

3.5 yaşındaki torununu istismar eden adam, bir ay sonra gözaltında

3.5 yaşındaki torununa cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla hakkında soruşturma yürütülen Cafer Y., sosyal medyadaki tepkilerin ardından gözaltına alındı. Yaklaşık bir ay önce şikayette bulunulmasına rağmen hakkında işlem başlatılmaması üzerine sosyal medyada tepkiler büyümüştü. 

Davayı takip eden Feminist Avukatlar, soruşturmanın Bakırköy C. Savcılığı‘nda sürdüğünü belirterek dosyada etkili bir soruşturma yürütülmediğini söylemişlerdi.

Feminist Avukatlar sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Cafer Y’nin peşinden, günlerdir yollarını aşındırdığımız adliyeye geldik. Dosyada yeni bir şey olmamasına rağmen, aynı savcı tutuklamaya sevk kararı verdi!? #DayanışmaYaşatır demeye de #CaferYTutuklansın demeye de devam. Şu an Sulh Cezada CY’nin getirilmesini bekliyoruz” dedi. 

Cinsel istismar dosyasının etkili soruşturulması talebi ile failin tutuklanmasına yönelik çağrı yapan avukatların açıklamasına göre, aile 1 Haziran’da istismarı fark edip karakola giderek şikayetçi oldu. Anne ve bebeğin ifadesi alındı. dokuz gün sonra bebeğin kanaması olunca Cerrahpaşa’da Çocuk Cerrahisi, Adli Tıp ve Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi uzmanları muayene edildi, ‘kuvvetli istismar şüphesi’ raporuyla polise tekrar bildirim yapıldı. 

‘Anne ve teyzeyi de istismar etti’

Avukatların yaptığı açıklamada C.Y.’nin bebeğin annesi ve teyzesine küçük yaşlarından beri sistematik cinsel ve fiziki şiddet uyguladığı da belirtildi. Anneanne de tanık olarak ifade verince C.Y tutuklamaya sevk edildi. Ancak daha sonra serbest bırakıldı. 

Bebeğin taciz dosyasında ise karakola yazılan talimatın sonuçlarının takip edilmediği, failin ifadesinin 19 gündür dosya içinde olmadığı anlaşıldı. Dosyaya göre ne tanıklar dinlenmiş ne de Cerrahpaşa’dan rapor gelmiş.

Avukatlar eksik delillerin toplanmasını ve yasa dışı bağlantıları olan failin yurt dışına kaçma riski de bulunduğu için tutuklanması talep etmelerine rağmen, savcının kendilerini emniyete emniyetin ise savcıya yönlendirdiğini anlattı. Açıklamada, “Bu failin bir an önce tutuklanması gerekir! Dosyada 1 aydır şüphelinin ifadesi dahi yok! Buradan Bakırköy C. Başsavcılığı’na sesleniyoruz: Bu dosyada etkili soruşturma yürütülsün; İstanbul Sözleşmesi, Lanzarote Sözleşmesi, 6284 sayılı Kanun’un gerekleri yerine getirilsin” denildi.  

More in Manşet

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Ayasofya ister müze olsun, ister cami… Ortada bir kriz var

Bugünkü Ayasofya, şehrin denizden gözüken en heybetli noktasına, Helenistik dönemden kalan Akropolis’inin, Artemis tapınağının üzerine inşa edilen üçüncü yapı. İlki İstanbul’u Roma’nın başkenti yapan Büyük Konstantin zamanında yapıldı. Pagan inanışına karşı Hıristiyanlığın zaferini simgeliyordu. 

Ayasofya bir imparatorluk yapısı. Jüstinyen tarafından yaptırılan kilise, yapıldığı tarihten (522-527) itibaren neredeyse bin yıl, İstanbul’un fethine kadar Hıristiyanlığın en büyük mabedi olarak kaldı. Bundan sonra yaklaşık bir beş yüz yıl da cami olarak kullanıldı.

Bu uzun süre içinde defalarca tamir edildi, müdahale gördü, bu sayede günümüze kadar gelebildi. 1929’da Amerikan Bizans Enstitüsü‘nün arkeologlarının başlattığı çalışmalarla kazılar yapıldı, tonlarca altının kullanıldığı mozaikler ortaya çıkarıldı. 1934 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye dönüştürüldü.

İstanbul’un fethinin 567’inci yılı vesilesiyle Ayasofya’da Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın da görüntülü olarak katıldığı bir tören düzenlendi, Fetih Suresi okundu.  Bundan sonra tekrar camiye dönüştürülmesi tartışmaları başladı.

Ayasofya’nın bir ibadet mekanı olarak kullanımının onun ziyaret edilmesini ya da bir müze olarak işlev görmesini engellemeyeceğini, hatta destekleyebileceğini söyleyebilirim.  Bu yazı sorunun başka bir yerde olduğunu göstermeyi amaçlıyor.

Ayasofya’nın yeniden fethi

Ayasofya üzerinden koparılan kıyamet boşuna değil. Müze olarak mı kalsın, yoksa tekrar ibadete açılsın, camiye mi dönüştürülsün (bir de bunun komşuda kilise olsun versiyonu var) gibi bir tartışma yaşanıyor.  Ayasofya’yı yeniden inşa edenlerin bir fikri vardı. Günümüzde onu yönettiğini zannedenlerin hiç bir fikri yok. Onlar için yalnızca bir gelir kapısı. Yapı, büyük bir şehrin nüfusunu aşan ziyaretçi sayısıyla göz kamaştırıyor.  (On Euro deseniz, yıllık dört milyon ziyaretçiyle kırk milyon eder.)  Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en pahalı müzesi olarak  deyim yerindeyse bir “darphane” gibi çalışıyor. Bakanlığın tek amacı var, bu geliri daha da artırmak. Ayasofya turizm ideolojisi tarafından ele geçirilmiş durumda. Araçsal yaklaşımla, bir AVM’den bile kötü yönetiliyor. 

Bu kriz bir şehrin tarihinde bir anıt yapının nasıl bir eyleyen olarak işlev görebileceği hakkında işaretler veriyor.  Bu tartışmalar bile Ayasofya’nın nesneleştirmeye direndiğini, bir özne olarak şehrin tarihi içindeki yer aldığını gösteriyor. Onun hakkında alınan her kararın bir kriz yaratması bunun bir işareti.  Bugün ulusdevlet kalıplarıyla yeniden inşa edilen “İstanbul’un Fethi” kavramı da bunu gösteriyor.  Bunlar bastırılmış olanın belirtileri. Bu neoklasik bir devletin krizi.

İster müze olsun, ister cami, ortada bir kriz var. Krizin nedeni Ayasofya’nın devlet aracılığıyla sürekli bir şeye dönüştürülmeye çalışılması.  Bunlar sınırsız bir çabayla keşfedilmeye açık bir özne olmasını engellemeye dönük.

“Ayasofya ibarete açılsın” sözünün yalnızca siyasal bir gündem yaratmak için kullanıldığını düşünmek olayı hafife almak olabilir. Bunun arkasında başka bir mesele var. Ayasofya’nın müze olarak kalması da sorunlu.

Nasıl bu araçsal yaklaşıma karşı Ayasofya üzerine yapılan bilimsel araştırmaları ciddiye almak gerekiyorsa, bu meseleyi de almak gerekli.  Nasıl onun bir bilgi nesnesi olarak değerini anlayıp kendisini ona adayacak bilim insanları varsa, onun ibadete açılması için kendisini adayacak insanlar da var. Müzeleştirme çalışmaları ile Ayasofya’nın ellerinden alındığını düşünen insanlar dikkate alınmalı.

 Ayasofya’nın yeniden keşfi

Bugünkü Ayasofya‘nın keşfinin ise modernleşme ile gerçekleştiğini söylemek mümkün. Tarihindeki kırılma noktasının müzeleştirilmesinden (1934-1935) çok daha önce gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Bu açıdan önemli bir gelişme İstanbul’a Rusya Sarayı‘nı inşa etmek üzere Rus Çarı tarafından görevlendirilen İtalyan mimarlar Gaspare ve Guiseppe Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın tamirini üstlenmeleri. 

Fossati kardeşlerin çalışmaları (1848–1849) ile binlerce yıldır bir ibadet mekanı olarak görülen yapı bir bilgi nesnesine dönüşüyor.  Daha önce bir imge olarak var olan bu anıt yapı, bu tarihten sonra üzerine gerçekleşen bir temsillerle, araştırmalarla bir mimarlık ve arkeoloji nesnesi oluyor. Bu keşif başlangıçta büyük olasılıkla öngörülmeyen bir şey. Yapıyı bir arkeolojik nesne, bir anıt olarak inşa eden bu eylemsellik biçimi aynı zamanda devlet yapısındaki siyasal bir dönüşümün de bir göstergesi. 

Bu çalışmaların Sultan Abdülmecid ve Mustafa Reşit Paşa üzerinde şöyle bir etkisi oluyor: Avrupa’da yapılan restorasyonun ilgi görmesi onların da belki de başta öngörmedikleri ama hoşlandıkları bir şey. Milli bir sorunsal içinde yer almadığı için Ayasofya ve Bizans’ın keşfi onları hiç rahatsız etmiyor. Büyük olasılıkla bu ilgiden dolayı çok mutlu oluyorlar. Yenilik böyle bir şey.

Bu keşiften önce Ayasofya’nın bakımsız kaldığı, harap halde olduğu biliniyor. Tanzimat sonrası onun yeniden keşfi aynı zamanda onu yaşatmak için vakıf sisteminin yeterli olmadığının ya da yönetsel bir sorunun işareti. Bu da yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Bu tamirat için ilk defa kamu bütçesi (Sultan Abdülmecid’in devlet kasası ve buraya aktarılan gelirler) kullanılıyor. Muhtemelen Fossati kardeşlerin Ayasofya’nın hemen yanıbaşında inşa ettikleri devasa Darülfünun binası gibi kamu yapılarında olduğu gibi. 

Fossati kardeşlerin temsil konusundaki tercihleri günümüze de belki ışık tutabilir: Kitabı Sultan Abdülmecid desteklediği için mozaikler yer almıyor. (Belki de Rus Çarı destekleseydi, kitapta muhtemelen dini tasvirler ağır basacaktı.)

Demek ki burada yeni olan kitap aracılığıyla Ayasofya’nın bir bilgi nesnesi olarak Avrupa kamuoyuna tanıtımı değil yalnızca. Nasıl olacağına karar verilmesi.

Ancak o tarihlerde Ayasofya’nın durumu biraz farklı. Osmanlı İmparatorluğu bir ulus devlet değil, imparatorluktu. O günün yöneticileri bugünün yöneticilerinin komplekslerine sahip değildiler.

Ayasofya gene tarihi bir dönüm noktasında

Ayasofya ister müze olsun, ister ibadet mekanı….  İster Bakanlık, ister Diyanet yönetsin, her durumda bir kriz var. Yapının devlet aracılığıyla yönetilmesi halkla arasında bir yarık açılmasına neden oluyor. Böylece sesi çıkmayanların Ayasofya’yı sahiplenme biçimi, gene aynı şiddet içinden, imtiyaz sahiplerinin soylulaştırıcı süreçlerinden geçerek kamuoyuna ulaşıyor: “Devlet onu müze olarak yönetsin.” Ya da “hayır ibadete açsın, cami yapsın.” Oysa din de kültür de iktidardan başka bir yerde konumlanmak zorunda.  Bu elbette ki ticari bir işletme olması anlamına gelmiyor. Yönetsel yapının sekülerleşmesi, devletten bağımsız olması zorunlu.

Sorunun onu neoklasik bir ulusdevlet optiği ile gören gözde (ve eylemliliklerde) olduğunu söylemek gerekiyor. Türkiye gibi neoklasik devletlerde ise anıtlar, müşterekler kamusallığı felç eden bir siyasal krizin, kavganın nesnesi olabiliyor. Milliyetçiliklerde olduğu  gibi çoğu zaman bastırılmış bir eşitsizliğin belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. 

Günümüzdeki kriz de bir dönüm noktasında olduğumuzu düşündürüyor. Bir tarafta yapının bir dünya mirası olarak çektiği ilgi. Yabancı turistler akın akın geliyor ve geziyorlar. Bir arkeolojik nesne olarak ilgi çekiyor. Diğer taraftan bundan rahatsız olan bir çevre, onları temsil ettiğini düşünen siyasetçiler. Avrupa’da bütün katedraller (Notre Dame de Paris örneği gibi) ibadete açıktır. Bunun üzerinden bir siyasal kavga çıkmaz.  Cemaati kalmayan bir kilisenin camiye çevrildiği dahi olur. Bence sorun Ayasofya’nın müze veya cami olması değil, nasıl olduğu. Neoklasik bir devlette müze de olsa, cami de olsa kriz yaşanır. Onun taşıdığı evrensel mesajları bastırmaya, yok etmeye çalışan bir eylemlilik biçimleriyle nesneleştirilmeye çalışılır. Mesele Ayasofya’nın devlet aygıtının pençesinden kurtarılması.  O zaman ismine uygun bir işlev kazanır,  insanlar onu nasıl görürlerse görsünler, ister ibadet mekanı, ister müze her koşulda şehre hayat verir, binlerce kütüphane, binlerce üniversite gibi işlev görür.  

Bildiğimden emin olduğum tek şey bu.

Ayasofya için önemli tarihler

  • 532-537 yılları arasında Roma İmparatoru Justinyen tarafından Miletli İsidoros ve Trallesli (Aydınlı) Anthemius‘a inşa ettirilmiş.
  • 1573-1574 tarihleri arasında Mimar Sinan tarafından onarılmış ve güçlendirilmiş.
  • 1846-1848 tarihleri arasında Fossati kardeşler tarafından bir onarım yapılmış.
  • 1967’de Papa 6. Paul‘ün ziyaretinden sonra MTTB toplu namaz kılma eylemi düzenlemiş.
  • 1931’de ABD’li Thomas Withmore restorasyon çalışmalarını başlatmış.
  • 1934’de müzeleştirilmesi kararı alınmış, 1935’de dönüştürülmüş.
  • 1991 yılından beri minarelerinden ezan okunuyor, bir bölümünde namaz kılınabiliyor.

 

More in Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Yassıada’da çevre ve hafıza kırımı

Fotoğraf iç acıtıcıdır. Bir süre sonra öldürülecek bir insanı sürekli aşağılamak, son günlerinde “sen onurlu bir şekilde yaşamaya, hatta ölmeye bile değecek bir insan değilsin” demek. Bir süre öncesine kadar ülkenin başında olan, saygı gören bir insanı bu şekilde itibarsızlaştırmak…

Hem de yalnızca döverek, şiddet uygulayarak değil. Sanki normal bir durum gibi. Yassıada‘nın darbeci komutanı Tarık Güryay masasında kendisinden emin bir şekilde oturuyor.  “Düşük” Başvekil Adnan Menderes omuzları çökmüş, ayakta bekliyor. Top topu bir buçuk sene içinde iki kere görebildiği ve hayatından endişe duyduğu eşini ziyaret edebilme, merhamet dileme hakkını kullanmak için Berin Menderes, normalde bu isyan etmesi gerektiği duruma razı olmuş gibi. Fotoğrafçı hazır, bu görüntü basına servis ediliyor. Menderes’in yüz ifadesindeki ıstıraptan bu okunur.

Düzmece mahkemenin düzenlendiği spor salonu. O tarihlerde her gün yayınlanan fotoğraflarıyla hafızalara kazınan bir yer. Son buluşmamızı da orada yapmıştık. Bugünlerde sanki bu yaşanan travmanın izlerini taşıyan, geri dönüp onunla hesaplaşma zahmetine bile katlanamayan kısır bir entelektüel hayata, lanetlenmiş bir dünyada yaşamaya mahkum olmuş gibiyiz.

Tam da açılışının yapıldığı günlerde Yassıada‘da yapılan inşaatların fotoğrafları paylaşıldı. Aynı zamanda tahrip olan sualtı yaşamı belgeleyen… Yassıada’daki “tahrip edilen çevre” mesajı bana sanki bir şeyleri örtmeye, gizlemeye dönük gibi bir mesaj veriyor. Hiç öyle bir niyeti yokmuş gibi gözükse de sanki bir tür hafızakırımı işlevi görüyor. Yukarıdan bana seslenerek burada yaşananların hatırlanmasını engelleyen, baskılayan şey gibi bir his veriyor. Ne tuhaf değil mi?

Sanki çevre, arkeoloji, mimarlık… eleştiriler, olumsuzlukları sergileyen söylemler bu travmatik geçmişin yüzeye çıkmasını engelleyen araç işlevi görüyor. Bu defa söylemin karşısında iktidar var. Ya olmasaydı? Belediye Başkanı’nın söylemi gibi “düzeltici” bir işlev mi görecekti? “Halkı aldatmayalım, olayları çarpıtmayalım, buranın bir hafıza mekanı değeri yok. Yanlış bilgi vermeyelim. Menderes burada asılmadı…” O zaman iktidarın da “ha öyle mi, biz bir yanlışlık yapmışız. O zaman biz de bu inşaatları yapmaktan vazgeçelim” demesini mi bekliyorduk?

Söylemin içeriği değil, ne yaptığı önemli.  

Geçen haftaki yazımda Yassıada’ya yapılacak müdahaleye  karşı düzenlenen bir eylemde “Türkiye’de bu işi en iyi bilen kişi” olarak Adalar Belediye Başkanı tarafından davet edilip, takdim edilen müzeolog profesörün “burada ne hafıza mekanı, ne müzesi olabilir? Burada müze yapacak bir koleksiyon yok. Ayrıca buradaki binaların da hiç bir mimari değeri yok, bunların hepsi yıkılabilir” dediğini hatırladığımı aktarmıştım.

Aynı şekilde bugün tanınmış bir yandaş gazetecinin (Akşam/Kartoğlu) açılıştaki izlenimleri sorulduğunda “ilk geldiğimde yıkılmış haliyle iç karartıcıydı, zulmü anlatıyordu… Şimdi bunun izleri silinmiş, ne güzel olmuş” dediğini de. Ne tuhaf değil mi? Birisi, belediye tarafından davet edilen müze uzmanı profesör belli ki Yassıada’nın bir hafıza mekanı olarak değeri olmadığını savunuyor. Mezbelelik olarak değerlendirdiği yapıların ortadan kaldırılmasını buyuruyor. Diğeri, yandaş bir gazetenin yöneticisi ise bir taraftan Menderes ve arkadaşlarının zülum gördüğü mekanların tam da bu nedenle izlerinin silinmesinin, yıkılmasının iyi bir şey olduğunu söylüyor. Yassıada’ya akın akın turistler gelecekmiş. Türkiye’nin çektiği acılar burada yabancılara gösterilecekmiş. Türkiye’de hafıza böyle bir şey, şimdinin ihtiyaçlarına göre yeniden kurulması, düzenlenmesi gerekiyor sürekli.

Bizim mahallede hakim olan görüş ise şu:

“Yassıada’da çevreyi,  doğayı mahvettiler… Arkeolojik varlıklara zarar verdiler…

Yassıada’da şu mimarlık diye yaptıkları şeylere bir bakın… Yapılan binaların mimarlıkla bir ilgisi var mı?”

Gerçekten de  yok. Nereden baksanız her şey berbat edilmiş. Olan biten ayan beyan ortada (Burada işini kaybeden deneyimli televizyon haber programı yapımcısı Oğuz Haksever‘i hatırlıyorum) .

Herşey apaçık görünüyor, yapılan işin kötülüğünü tartışmaya bile gerek yok.

Ayrıca “AKP’den başka ne beklenir ki? Bunlar zaten çevreden, arkeolojiiden, mimarlıktan hiç anlamaz. Neymiş, Menderes’in hatırasıymış…  Onun neler yaptığını bilmiyorlar.”

Söylemlerin her biri açılmış bir yarayı yeniden kanatıyor. İyileştirmek yerine. Sanki her biri çiftdeğerliliğin haritasını çıkarmak için üretilmişler.

Eğer Yassıada’nın ülke tarihinin travmatik bir olayının mekanı olduğunu, Menderes ve arkadaşlarının işkence gördüğünü iddia ediyorsanız, o yapılan inşaatlara destek veriyorsunuzdur. Kimbilir, belki burada yapılanları beğenmeseniz bile AKP‘yi destekliyorsunuzdur.

Diğer taraftan eğer Yassıada’da gerçekleştirilen bu inşaat nedeniyle tahrip olan çevreden, yok edilen arkeolojik değerlerden söz ediyorsanız,  gerçekleştirilen mimari tasarımları, peyzaj düzenlemelerini beğenmiyor ve eleştiriyorsanız, milletin temsilcilerini, seçilmiş bir yönetimi engellemeye çalışan gizli bir darbeci dahi olabilirsiniz.

Neden hem Yassıada’nın hem sürdürülebilir ölçütlerle ve onu gerçekten demokrasi ve özgürlükler için bir önemli bir hafıza mekanı olabileceğini söyleyemiyoruz? Sesi çıkabilenler, kararları alanlar neden hep iki ayrı yöne savruluyorlar?

Apaçık ortada ve aşikar olanın,  gerçeğin muhataplarını tuzağa düşürdüğü söylenebilir. Bu hileli bir tuzak. Çeşitli gerekçelerle itiraz edip, karşı çıkarak bu projeyi engelleyebileceğini zannedenlerin de, hafıza meselesini araçsal yöntemlerle kullanan, şiddetsiz yöntemlerle ele almayı reddedenlerin de.

Totalitarizmin kaynağı zannedersem yalnızca bir tarafın değil, iki tarafın da şiddete bağımlılığı. Eğer Gezi‘deki gibi taraflardan biri eylemliliğini şiddetsizleştirirse, otoriteryanizmin ve popülizmin kucağına düşmek zannedersem o kadar zor oluyor.

 

More in Hafta Sonu

ManşetUncategorized

Faşizm ve popülizmin temelindeki revizyonist tarihler üzerine

Yazan: Federico Finchelstein

Yeşil Gazete için çeviren: Özde Çakmak

*

Gerek faşizm gerek popülizm, başlıca meşrulaştırma kaynağı olarak politik üçlüye (teslis) – lider, ulus ve halka – başvurur. Her iki oluşumda da halk, ulus ve liderin personasında halkın temsili arasında çelişki yoktur. Bu ideolojiler temsil olarak kişileştirmeye inanır, bu da gerçekte halkın iradesini elde etmenin tamamen liderin yetkisinde olduğu anlamına gelir. Bu üç parçalı temsil miti tek bir liderin her nasılsa bir ulusla ve halkıyla aynı olduğu fantezisine – bir kişi ve iki kavramın tanımlanması – dayanır.

Bununla birlikte, faşizmde bu kişileştirme seçim temsili gibi rasyonel ya da usule uygun bir arabuluculuk gerektirmez. Bunun aksine, popülizmde seçimler liderin ilahi üstünlüğü gerçeğini doğrulamak için önemlidir ve onlar hakkında söylenen yalanları yaymak liderin tarihteki yerine dair fikrini sürdürmenin vazgeçilmez bir parçasıdır.

Popülist lider, plesibiter seçimleri kazanarak iktidarının ikili doğasını sağlamlaştırır; o aynı zamanda halkın seçilmiş temsilcisi ve yarı-transandantal rehberidir. Perón sık sık şunu söylerdi: “Halk… rehberin doğuştan yetenekli olduğunu bilmeli. O ne fermanla ne de seçimlerle sonradan yapılmaz.” Ve eklerdi: “Rehberin kendi kalıplarını bulması, daha sonra bu kalıpları – kendi liyakatına göre – Tanrı’dan aldığı Samuel’in kutsal yağıyla doğrudan ilişkili olan bir içerikle doldurması gerekir.”

Ebedi cisimleşme fikri faşizmde liderin yanılmazlığını – hatta liderin seçilmesinin ulus için son fırsatı temsil etmesini – ilan etmesine yol açtı, popülizmde de aynı şeye neden oluyor. Ulusta ve halkta yaratılan bu aciliyet hissi ve yakın tehlike durumu; liderin dost-düşman konumlandırmaları ve askeri stratejileri rakiplerinin maksatlarına yansıtmasının bir sonucudur. Dönemin adayı Trump yaklaşan 2016 seçimine atıfta bulunarak şu iddiada bulunmuştu: “Onlar (düşmanları) için bu bir savaş ve onlar için her şey mübah. Bu ulusumuz için bir kurtuluş mücadelesi, bana inanın. Ve 8 Kasım onu kurtarmak için son şansımız olacak – bunu unutmayın.”

Faşizm tarihini değiştirmek, onu tarihselden ziyade mitolojik kılarak geçmiş zamanlardaki faşizmin – hatta ve hatta faşizmin kendisinin – o kadar da kötü olmadığını düşündürür.

Trump, destekçilerine kendisinin seçilmesini “bizim bağımsızlık günümüz” diye anlatıyordu. Benzer biçimde, Perón 1946 yılındaki kendi seçimini ikinci bir “bağımsızlık” olarak tanımlamıştı ve “Tanrı beni Arjantin halkının bağımsızlığı ve özgürlüğü için yeryüzüne getirdi” demişti.  Liderliğini de kendisi gibi, halkın rehberi olan militer istilacıların uzun geçmişiyle özdeşleştiriyordu: “Dünya tarihi – İskender, Julius Caesar, Frederick ya da Napolyon örneklerinden giderek – zaferin halkı yükseklere çıkaran ve rehberlik edenlere ait olduğunu gösterir.”

US President Donald Trump and First Lady Melania Trump spray rose petals to pay tribute at Raj Ghat, the memorial for Indian independence icon Mahatma Gandhi, in New Delhi on February 25, 2020. (Photo by Mandel NGAN / AFP) (Photo by MANDEL NGAN/AFP via Getty Images)

Modern popülizm 1945’ten sonra güç kazandığında faşizmi demokratik bir temelde yeniden formüle ettiyse de, çağdaş sağ cenahın yeni popülistleri tarihin yok edilmesine ve yerine yanılmaz lider miti konulmasına dair faşist hayale gittikçe yaklaşıyor. İlk popülist liderler, faşistlerin yapmış olduğu gibi, tarihi kayıtları kökten değiştirmekte tereddüt ediyorlardı. Bu durum bu yeni yüzyılın sağ-kanat popülistleriyle birlikte değişti. Kendi tarihlerinin, özellikle de faşizmin tarihine ilişkin olarak, tersine mühendisliğini yapıyorlar.

Genelde faşist tarihin, özelde ise Nazi tarihinin çarpıtılması, yeni popülist markanın asli bir unsuru haline getirildi. Zaman zaman İsrail’deki ve yurtdışındaki ırkçı ve zenofobik partilerle ittifak yapan İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu da kendi siyasi çıkarlarına uydurmak için Holokost tarihini çarpıttı ve yakın bir tarihte iki dünya savaşı arası dönemde Nazi yanlısı Filistinli bir liderin Avrupa Yahudilerinin katledilmesinde başat rolü olduğunu ileri sürdü.

Netanyahu’ya göre, 1941’de Adolf Hitler, müftünün tavsiyesini istemişti: “Onlara ne yapmalıyım?” Müftü şöyle yanıtladı: “Yak onları.” Bu diyaloğun gerçek olduğuna dair hiçbir kanıt yok. Benzer şekilde, Amerikalı caudillo (lider/diktatör) Donald Trump, düşmanlarını sözümona Gestapo taktiklerini benimsemekle suçladı fakat aynı zamanda “Anti-fa”ya da (ABD’de aşırı solcu, antifaşist hareket-çn.) saldırdı ve neo-Naziler arasında bile “iyi insanlar”ın olduğunu iddia etti.

Popülist liderler neden gerçek Nazizm ve faşizm tarihini silmek, çarpıtmak ve yerinden etmek ister? Çünkü bu liderler faşist ideoloji, retorik ve taktikler kuyusundan yararlandıkça politikalarını normalleştirmek için faşizm tarihini nötrleştirmek zorundadır. Faşizm tarihini değiştirmek, onu tarihselden ziyade mitolojik kılarak geçmiş zamanlardaki faşizmin – hatta ve hatta faşizmin kendisinin – o kadar da kötü olmadığını düşündürür. Bu elbette yalandır.

Geçmiş, Hannah Arendt’in yalanın üretilmesi ve merkezileştirilmesi olarak tanımladığı şeyin vazgeçilmez bir parçası haline geldi”

Dolayısıyla tarihi yeniden yazmak, popülist projenin merkezindedir. Brezilya’da Başkan Jair Bolsonaro bunu sadece Nazi tarihiyle değil, kendi ülkesinin tarihiyle de yapıyor. Bolsonaro’nun politik şiddeti savunmasından ve başkanlığının etki alanını genişletme arzusundan kaygı duyanlar için ülkenin diktatör geçmişini temize çıkarma hamlesi, tarih hakkında popülist yalan söylemenin daha geniş bir örüntüsünün belirtisiydi – son derece rahatsız edici. 2019’da Bolsonaro Brezilya tarihindeki en kanlı askeri diktatörlüğe yol açan 1964 darbesini resmi olarak kutlamak istedi. Dahası bu diktatörlüğün Brezilya’da demokrasiyi inşa ettiğini yalan yanlış iddia ederek aslında bir diktatörlük bile olmadığını söyleyecek kadar ileri gitti.

2018’de Macaristan’ın otokratik ve ırkçı popülist lideri Viktor Orban ile görüştü ve Brezilya halkının diktatörlüğün ne olduğunu bilmediğini; 1964 ila 1985 yılları arasında ülkeyi yöneten askeri cuntanın bu şekilde sınıflandırılamayacağını öne sürdü. Bunun, faşist diktatörlüklerin gerçek demokrasi biçimleri olduğunu söyleyen klasik faşist yalanından hiçbir farkı yoktu.

Bu yalanları örtbas eden faşizm tarihçileri bir yana, otoriteryan rejimi inceleyen Brezilya tarihçileri bunun tam aksini kanıtladı. Brezilya Gerçek Komisyonu’na göre, Bolsonaro’nun anmak istediği Brezilya diktatörlüğü başka şeylerin yanı sıra 434 ölüm ve muhaliflerin kaybedilmesinin yanı sıra 8,000’den fazla yerlinin katledilmesinden sorumluydu.

Bolsonaro’nun ölümcül bir rejimi normalleştirmesi, hatta kutlaması, yalnızca Brezilya tarihine el atmasıyla sınırlı değildi. Aralarında sayısız insan hakları ihlali nedeniyle tutuklanan Şili başkanı Augusto Pinochet ile iktidarda geçirdiği nerdeyse 35 yıl boyunca ülkeyi sıkıyönetim altında tutan Paraguay başkanı Alfredo Stroessner’ın da bulunduğu çok sayıda diktatöre övgüler dizdi. Bolsonaro ve Trump gibi liderler bu diktatörlerin ülkelerinin kurtarıcıları olduğunu iddia ederek, tarihin yerine miti koydular.

Geçmiş, Hannah Arendt’in yalanın üretilmesi ve merkezileştirilmesi olarak tanımladığı şeyin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Arendt’e göre, yandaşlar bu yalanlara inandıklarında gerçekliği olduğu gibi göremezler. Bu bağlamda, politikacılar “gerçeğe karşı silah olarak kasten yalan”ı kullanırlar. Tıpkı, tarihçi Ruth Ben-Ghiat’ın Trump’ın geçmişteki otoriteryan devletlerin propaganda makinaları ile derin bağlantısına ilişkin gözlemlediği üzere, “Göreve başlamasından bu yana kendisini ve ona sadık kişileri gerçeğin tek belirleyicileri olarak sunan ve eleştirenleri partizan yalancılık çığırtkanları olarak yaftalayan bir bilgi aygıtı yerleştirmesi” gibi…

Bu revizyonist dünyada en akıldışı, mesihsel ve paranoyak görüşler yalan yanlış tarih olarak sunuluyor.

Makalenin orijinali için tıklayın

 

More in Manşet

EkonomiManşetUncategorized

Planlı ekonomik küçülme: Yeni kökler oluşturmak

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Ceren Sarı

*

Uluslararası Degrowth (ekonomik küçülme) Hareketi, ülke liderlerine yönelik açık bir mektup yayımlayarak, koronavirüs salgınından sonra şirketlerin değil, gezegenin ve insanların kurtarılmasına öncelik verilmesini istedi. 60 ülkeden 1.100’den fazla uzman ve 70’den fazla kuruluş tarafından imzalanan mektup şöyle: 

Koronavirüs krizinden sonra geleceği yeniden hayal etmek

Koronavirus pandemisinde şimdiden sayısız can kaybedildi ve sürecin ne yönde gelişeceği belirsiz. Sağlık hizmetlerinin ve temel sosyal hizmetlerin ön saflarında yer alan insanlar virüsün yayılmasına karşı savaşıyor. Bu hizmetlerin dışında, ekonominin büyük bir kısmı ise bu sırada durmuş durumda. Bu durum birçokları için sıkıntı ve acılı bir süreç anlamına geliyor. Bir parçası olduğumuz topluluklar ve sevdiklerimiz hakkında korku ve endişeye kapılmamıza neden oluyor. Aynı zamanda yeni kolektif fikirlerin öne çıkması için önemi bir an olma özelliği de taşıyor.

Dünya ekonomisi bir yandan her zamankinden daha fazla üretirken insanlara ve gezegene özen göstermekte başarısız. Bunun yerine gerçekleşen şey ise servet birikimi ve gezegenin tahribatı.”

Koronavirüsü tarafından tetiklenen kriz, büyüme takıntılı kapitalist ekonomimizin birçok zayıflığını şimdiden ortaya koydu: Birçok insan için güvencesiz yaşam koşulları, yıllarca süren kemer sıkma politikaları ve en temel mesleklerden bazılarının değersizleştirilmesi ile sakat bırakan sağlık sistemleri. İnsanların ve doğanın sömürülmesine dayanan, krizlere ciddi şekilde yatkın olan bu sistem şimdiye kadar yine de normal kabul ediliyordu. Dünya ekonomisi bir yandan her zamankinden daha fazla üretirken insanlara ve gezegene özen göstermekte başarısız. Bunun yerine gerçekleşen şey ise servet birikimi ve gezegenin tahribatı. Her yıl milyonlarca çocuk önlenebilir nedenlerden hayatını kaybediyor, 820 milyon insan yetersiz besleniyor, biyolojik çeşitlilik ve ekosistemler yok oluyor, sera gazları salımları artmaya devam ediyor ve insan faaliyetleri kaynaklı iklim krizi ortaya çıkıyor: Deniz seviyeleri yükseliyor, tüm bölgeleri yutan yıkıcı fırtınalar, kuraklıklar ve yangınlar gerçekleşiyor.

On yıllar boyunca bu sorunlara karşı önerilen baskın stratejiler, ekonomik dağılımı büyük ölçüde piyasa güçlerine bırakmak ve ekolojik yok oluşun önüne ekonomik büyümeyi kaynak kullanımından ayrıştırarak ve yeşil büyümeyle geçmekti. Bunlar işe yaramadı. Artık koronavirüs krizinin deneyimlerini kullanma fırsatımız bulunuyor: Gelişmekte olan yeni işbirliği ve dayanışma biçimleri, temel toplumsal hizmetlerin -sağlık ve bakım hizmetleri, gıda tedariki ve atıkların toplanması gibi- takdiri gibi. Pandemi, hükümetlerin de modern barış zamanında eşi benzeri görülmemiş faaliyetlerde bulunmasına yol açarak eylemde bulunma isteği olduğunda nelerin mümkün olduğunu gösterdi: Bütçelerin tartışmasız bir şekilde yeniden düzenlenmesi, parasal kaynakların harekete geçirilmesi ve yeniden dağıtımı, sosyal güvenlik sistemlerinin hızlı bir şekilde genişletilmesi ve evsizler için konutların sağlanması gibi.

2008 finansal krizinden farklı olarak, şirketleri kurtarmak yerine insanları ve gezegeni kurtarmayı seçmeliyiz. İçerisinde bulunduğumuz krizden kemer sıkma politikaları yerine yeterlilik önlemleri ile çıkmalıyız.”

Ancak tüm bunlar olurken problemli otoriter eğilimlerin de farkında olmamız gerekiyor: Kitlesel gözetim ve müdahale teknolojilerinin kullanılması, sınır kapatmalar, toplanma hakkı kısıtlamaları ve krizin afet kapitalizmi tarafından sömürülmesi… Bu tür dinamiklere sıkıca direnmeli ve direnişin de ötesine geçmeliyiz. Tahrip edici büyüme makinesini çaresizce tekrar çalıştırmaya uğraşmak yerine radikal olarak farklı bir topluma geçişi başlatmalıyız. Bunun için önerimiz, eylemlerimizi geçmiş dersler ve son bir kaç ayda dünyanın her yerinde filizlenen toplumsal ve dayanışma girişimlerinin bolluğu üzerine inşa etmek. 2008 finansal krizinden farklı olarak, şirketleri kurtarmak yerine insanları ve gezegeni kurtarmayı seçmeliyiz. İçerisinde bulunduğumuz krizden kemer sıkma politikaları yerine yeterlilik önlemleri ile çıkmalıyız.

Bu mektubu imzalayan bizler, ekonomimizin düzelmesi ve adil bir toplumun temelinin atılması için beş ilke sunuyoruz. Kimseyi arkada bırakmayan bir ekonominin yeni köklerini geliştirmek için şunları yapmamız gerekiyor:

1) Ekonomik sistemlerimizin merkezine hayatı yerleştirmek

Ekonomik büyüme ve savurgan üretim yerine, yaşam ve refahı çabalarımızın merkezine koymalıyız. Fosil yakıt üretimi, savunma sanayii ve reklamcılık sektörlerinden mümkün olduğunca hızlı bir şekilde aşamalı olarak çıkmalıyız. Bu sırada sağlık, eğitim, yenilenebilir enerji ve ekolojik tarım gibi alanları korumalı ve bu alanların gelişmesini sağlamalıyız.

2) Herkes için iyi bir yaşamın ortaya çıkmasında hangi işlerin ne kadar gerekli olduğunu radikal bir şekilde yeniden değerlendirmek

Bakım işlerini daha fazla öne çıkarmalı ve kriz esnasında birinci derecede önemli olduğu kanıtlanmış mesleklere gerekli değeri vermeliyiz. Adil bir dönüşümü mümkün kılmak için yıkıcı sektörlerde çalışanların ihtiyaç duyduğu yapıcı ve daha temiz olan yeni iş türleri için eğitime erişimin sağlanması gerekir. Ayrıca genel olarak, mesai saatleri azaltmalı ve iş paylaşımı modelleri oluşturulmalıdır.

3) Temel mal ve hizmetlerin sağlanması hakkında toplumun örgütlenmesi

Müsrif tüketimi ve seyahatleri azaltmamız gerekirken yemek, barınma ve eğitim hakkı gibi temel insani ihtiyaçlar herkes için güvence altına alınmalıdır. Bunun için evrensel temel hizmetler veya evrensel temel gelir düzenlemeleri gibi araçlar kullanılabilir. Ayrıca, asgari ve azami gelir seviyeleri demokratik olarak tanımlanmalı ve uygulanmalıdır.

4) Toplumun demokratikleştirilmesi

Toplumun demokratikleştirilmesi, tüm insanların hayatlarını etkileyen kararlara katılabilmesi, özellikle toplumdaki ötekileştirilmiş gruplar için daha fazla katılımın sağlanması ve feminist ilkelerin siyasete ve ekonomik sisteme dâhil edilmesi anlamına gelir. Küresel şirketlerin ve finans sektörünün gücü demokratik mülkiyet ve gözetimle önemli ölçüde azaltılmalıdır.

Enerji, gıda, barınma, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçlara ilişkin sektörlerin meta olmaktan ve finansallaştırılmaktan çıkarılması gerekmektedir. İşbirliğine dayalı ekonomik faaliyetler (örneğin işçi kooperatifleri) teşvik edilmelidir.

5) Siyasi ve ekonomik sistemlerin dayanışma ilkesine dayanması

Yeniden dağıtım ve adalet, şimdiki ve gelecek nesiller, ülkelerdeki sosyal gruplar ve Küresel Güney ve Küresel Kuzey ülkeleri arasındaki uzlaşmanın temeli olmalıdır. Özellikle Küresel Kuzey ülkeleri, mevcut sömürü biçimlerini sona erdirmeli ve geçmişte sömürü faaliyetleri için tazminat ödemelidir. İklim adaleti, hızlı bir sosyoekolojik dönüşümü yönlendiren ilke olmalıdır.

Ekonomik sistemimiz büyümeye bağlı olduğu sürece, ekonomik durgunluk yıkıcı olacaktır. Dünyanın bunun yerine ihtiyaç duyduğu şey, ekonominin planlı ama uyarlanabilir, sürdürülebilir ve eşitlikçi olarak küçülmesidir. Planlı ekonomik küçülme (degrowth), daha azla daha iyi yaşayabileceğimiz bir geleceğin ortaya çıkmasını sağlar.

Mevcut kriz birçokları için oldukça acımasız oldu. En savunmasız olanlar en sert şekilde etkilendi. Bunlar gerçekleşirken bu kriz bize derinlemesine düşünme fırsatı da veriyor. İçinde bulunduğumuz pandemi süreci, gerçekten önemli olanın farkına varmamızı sağlayabilir. Ayrıca hareketlerimizi inşa ederken temel alabileceğimiz potansiyeli de ortaya çıkarmıştır. Bir toplumsal hareket ve kavram olarak planlı ekonomik küçülme, on yıldan uzun süredir bu konular hakkında konuşuyor. Toplumu sürdürülebilirlik, dayanışma, eşitlik, şenliklilik, doğrudan demokrasi ve yaşamdan zevk alma gibi değerlere dayalı olarak yeniden düşünmek için tutarlı bir çerçeve sunuyor.

Bu tartışmalarda bize katılın. Büyüme bağımlılığımızdan kasıtlı ve özgürleştirici bir çıkışı beraber inşa etmek için 2020 Viyana Degrowth Konferansı  ve Küresel Degrowth Günü‘nde fikirlerinizi paylaşın!

Dayanışmayla,

Tüm imza sahiplerini görün

*

Açık mektup çalışma grubu: Nathan Barlow, Ekaterina Chertkovskaya, Manuel Grebenjak, Vincent Liegey, François Schneider, Tone Smith, Sam Bliss, Köstence Hepp, Max Hollweg, Christian Kerschner, Andro Rilović, Pierre Smith Khanna, Joëlle Saey-Volckrick.

Bu mektup uluslararası büyüme ağındaki işbirliğine dayalı bir sürecin sonucudur. 60’dan fazla ülkeden 1.100’den fazla uzman ve 70’den fazla kuruluş tarafından imzalanmıştır.

More in Ekonomi

EnerjiManşetSağlıkUncategorized

Karantina önlemleri Avrupa’nın havasını değiştirdi: 11 bin daha az ölüm

Jonathan Watts‘ın The Guardian’da yer alan makalesi Yeşil Gazete tarafından özetlenerek çevrilmiştir.

*

Salgın dolayısıyla alınan karantina önlemlerinin hava kalitesinde yarattığı değişim ve bunun insan sağlığı üzerindeki etkileri üzerine yapılan bir araştırma, hava kirliliğindeki düşüş dolayısıyla son bir ay içinde Birleşik Krallık ve Avrupa‘nın diğer ülkelerinde yaklaşık 11 bin daha az ölümün yaşandığını ortaya koydu.

Acil servislerde 1.900’e yakın azalma

Enerji ve Temiz Hava Araştırmaları Merkezi’ne (CREA) göre, araç trafiğinde ve endüstriyel gaz salımında yaşanan ani düşüş, daha az ölümün yanı sıra astım geliştiren çocuk sayısında 6 bin, acil servislerde 1.900 ve erken doğumlarda 600 kadar azalmayı da beraberinde getirdi.  

Öte yandan salgının kendisi, bu yılın başından bu yana dünya çapında 220 bin ölüme yol açtı. Çalışmanın yazarları salgına verilen karşılığın, fosil yakıt tüketimine dayalı endüstrinin kirlettiği havayı bir anlığına da olsa daha temiz ve daha sağlıklı bir çevre haline getirdiğini vurguluyor. 

Rapor geçen yılın bu dönemiyle kıyaslandığında, havadaki nitrojendioksitin yüzde 40, milyonda parçacık sayısının ise (PM2.5 ) ise yüzde 10 oranında düştüğünü ortaya koyuyor. Bu da Covid 19 olmayanların daha rahat nefes alabilmesi demek. Söz konusu maddelerin havada yol açtığı kirlilik, Avrupa’da her yıl kalp ve solunum yolları rahatsızlıkları dolayısıyla yaşanan 470 bine yakın ölümün sebebi sayılıyor. 

Çin ve Hindistan dahil edilirse fark büyür

Araştırmanın hava kalitesi, hava durumu, emisyonlar, nüfus ve hastalıklarla ilgili istatistik modelleri üzerinden vardığı sonuç, düşme eğiliminin süreceği yönünde ve eğer gerçekten böyle olursa, bu, Almanya‘da 2.083, İngiltere‘de 1.752, İtalya’da 1.490, İspanya‘da 1.083 daha az insanın öleceği anlamına geliyor.

Bununla birlikte, araştırmanın yalnızca Avrupa kıtasının son bir ayına odaklandığı düşünüldüğünde, dünya için hava kirliliğinde yaşanan düşmenin daha büyük olduğu tahmin edilebilir. Çin ve Hindistan‘ın dünyanın, havası en kirli ülkelerinden olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu iki ülkedeki karantina önlemlerinin hava kirliliğinde yaratacağı düşüş çok daha keskin olacağı söylenebilir.

Çalışmaya koronavirüsün kendisinden kaynaklı ölümler dahil edilmedi. Bununla birlikte bilim insanları, koronavirüsün olumlu ya da olumsuz seyrinin hava kirliliğine bağlı olduğu düşüncesinde. Öte yandan bazı çalışmalar, virüsün havadaki parçacıklara bağlandığını savunuyor, ancak henüz bunu doğrulayan herhangi bir veri yok.  

‘İklim mücadelesinde bizi daha ileriye taşımalı’

Araştırmayı yapan ekibin başındaki Lauri Myllyvirta, hava kirliliği kaynaklı ölümlerde yaşanan düşüş oranlarını bir “fayda” olarak telaffuz etmede temkinli davranıyor:

Bu konuda gerçekten ikilemdeyim. İnsanlar ölüyor, almak zorunda kaldığımız önlemler hem ekonomik olarak hem başka alanlarda ağır bir sıkıntıya yol açıyor, ama fosil yakıt tüketimindeki azalma, daha önce deneyimlemediğimiz bir şey. Dolayısıyla elbette hava kirliliği alanında çalışanlar bu olayı önemli buluyor.

Karşı karşıya olduğumuz pek çok küresel kriz var. Umuyorum ki bu vesileyle insanlar şunu düşünür: ‘Ya hava kalitemiz, evde oturmaya mecbur kaldığımız için değil de, temiz ulaşım ve temiz enerjiye erişebildiğimiz için böyle olsaydı? Bu virüsün, bizi iklim kriziyle mücadelede ve daha büyük mücadelelerde geriye götürmek yerine daha ileriye taşıyacağını ümit etmeliyiz. 

Bu dönemde sağlık çalışanlarının pek çoğu benzer yorumlar yapıyor. Londra‘daki King’s College Hastanesi‘nden doktor LJ Smith de onlardan biri. Kendisi, astım ve KOAH ile ilintili eskiye nazaran çok daha az hastası olduğunu söylüyor ve bunu hava kirliliğinin düşmesiyle açıklıyor:   

(Salgın) Bize daha önceleri normal kabul ettiklerimizi sorgulama imkanı verdi. Eğer hava kirliliği yeniden eski seviyesine dönerse, bekleme odam yine nefes alamayan çocuk ve yetişkinlerle dolup taşmaya başlayacak.

More in Enerji

Uncategorized

Karantina Günleri – Koronavirüs salgınında teşhis, tedavi ve yeni umutlar

Alev Karakartal, Ümit Şahin ve Koray Doğan Urbarlı, konukları Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kahraman Şahin ile Koronavirüs salgınında teşhisi, tedaviyi ve yeni umutları konuşuyor.   

https://yesilgazete.org/

İlk yayın tarihi: 18 Nisan 2020

Uncategorized

Karantina Günleri – Koronavirüs salgınında teşhis, tedavi ve yeni umutlar

Alev Karakartal, Ümit Şahin ve Koray Doğan Urbarlı, konukları Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Kahraman Şahin ile Koronavirüs salgınında teşhisi, tedaviyi ve yeni umutları konuşuyor.   

https://yesilgazete.org/

İlk yayın tarihi: 18 Nisan 2020

Uncategorized

Karantina Günleri – Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Korona Salgını ve Ekonomi

Alev Karakartal, Ümit Şahin ve Koray Doğan Urbarlı, konukları Prof. Dr. Erinç Yeldan ile karantina salgını ve ekonomiyi konuşuyorlar.

https://yesilgazete.org/

İlk yayın tarihi: 16 Nisan 2020

Uncategorized

Karantina Günleri – Prof. Dr. Erinç Yeldan ile Korona Salgını ve Ekonomi

Alev Karakartal, Ümit Şahin ve Koray Doğan Urbarlı, konukları Prof. Dr. Erinç Yeldan ile karantina salgını ve ekonomiyi konuşuyorlar.

https://yesilgazete.org/

İlk yayın tarihi: 16 Nisan 2020

Uncategorized

Korona’dan Sonra – Durukan Dudu ile Korona’dan Sonra Gıda ve Tarım

Yeşil Gazete ekibinden ve Anadolu Meraları eş-kurucusu Durukan Dudu ile Korona’dan sonra tarım ve gıdanın geleceğini konuşuyoruz.   

İlk yayın tarihi: 9 Nisan 2020

Uncategorized

Korona’dan Sonra – Durukan Dudu ile Korona’dan Sonra Gıda ve Tarım

Yeşil Gazete ekibinden ve Anadolu Meraları eş-kurucusu Durukan Dudu ile Korona’dan sonra tarım ve gıdanın geleceğini konuşuyoruz.   

İlk yayın tarihi: 9 Nisan 2020

Koronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Sağlık Bakanı başarılı mı?

Korona salgını bittikten yıllar sonra bugünleri anarken zihnimizden gitmeyecek görüntülerden biri de her akşam televizyon  haberlerinde Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın günlük vaka verilerini paylaşması  olacak. Bazı günler canlı olarak ekranlara çıkan Bakan’ın kendine has üslubuyla yaptığı açıklamaları her akşam merakla ve endişe içinde izleyerek  salgın tünelinin ucunda görünecek ışığı bekleyişimiz bu korona günlerinin en kalıcı izlerini bırakacak.

Sağlık Bakanının toplum nezdinde bir sempati yarattığına kuşku yok. Bunda basın toplantısı sonrasında gelen her türlü soruyu cevaplarken sakinliğini ve kibarlığını hiç bozmayışının rolü büyük. İktidar cephesindeki kibrin, tepeden bakışın ve nobranlığın standart oluşturduğu günlerde aslında çoktan beri görmeye alışık olmadığımız böylesi bir Bakan tavrının takdirlerimize neden olması başlı başına garip. Bakanın kimseye tepeden bakmadan, kimseyi azarlamadan, her soruyu sabırla cevaplamaya çalışması bir sağlık görevlisinin tansiyonumuzu ölçmesi,  serum vermesi, yaralarımıza pansuman yapması kadar sıradan, zaten olması gereken davranışlar olduğunu unuttuğumuz için takdir ediyoruz Koca’yı.

İstatistik yalan söyler mi?

Bakan açıklamalarıyla ölçülü bir şekilde bize uyarılarını sürdürürken Sağlık Bakanlığının ve 18 yıllık AKP iktidarının sağlık politikalarının ne denli başarılı olduğunu vurguluyor ve bu nedenle kendilerine medyun olmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Bizlerin de Bakan’a bakarak başarılarından dolayı ikna olmamız bekleniyor.

 Peki,  Türkiye’nin bu sınavı başarıyla geçtiğini söyleyebilir miyiz?

19’uncu yüzyılda yaşamış İngiliz siyasetçi Disreali’ye atfedilen sözü hatırlayarak bu sorunun cevabını aramaya başlayabiliriz. Disraeli daha post- truth (gerçek ötesi?) kavramının bilinmediği çağda üç tür yalan olduğunu söylermiş: Basit yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Bizler de elimizdeki istatistiklere bakarak gerçeğin değişik yönlerini görebilir/gösterebiliriz. Bakan sadece görece daha iyi olduğumuz yönlere dikkat çekerek Batı ülkelerine olan üstünlüğümüze vurgu yapıyor. Biz de yine istatistiki verilere başka açılardan bakarak sorgulama yapabiliriz.

Bu sorgulamayı yaparken ülkemizde vaka sayısının 100.000’i geçtiği günkü verilere göre önce korona salgınına dair gerçeklere, ardından da AKP’nin genel sağlık politikasına dair rakamlara bakabiliriz.

Salgının ülkemize bazı ülkelere göre nispeten geç girmiş olmasının sağladığı muazzam avantaja rağmen iktidarın futbol maçlarını, okulları ve camileri geç kapatmak gibi bazı tedbirleri gecikerek aldığı gerçeğini ve bir çok eleştirimizi  bir yana bıraksak bile, mevcut manzaranın görünen yüzü ortada bir başarı olduğu kadar ciddi bir başarısızlık olduğunu da gösteriyor.

23 Nisan tarihi itibariyle 100 000 kişinin enfekte oluşuyla Çin ve İran’ı bile geçerek vaka sayısında dünyada yedinci durumdayız. Üstelik 2.491 insanımızı kaybettiğimiz gerçeği ortada. Bu sayılar “Başka türlü politikalar izlenseydi kayıplar daha az olmaz mıydı” sorusunu gündeme getiriyor.

Test  oranları

Türkiye tanı testlerine gecikmeli başlamış olsa da fena bir performans sergilemiyor. Yine de milyonda /kişi başı 9.2 test oranıyla sadece bu süreçte en başarısız ülkeler arasında oldukları kuşku götürmeyen İngiltere ve Fransa’dan biraz daha iyi görünüyor.

Buna karşılık İtalya, İspanya, Almanya ve ABD gibi en çok vaka görülen ülkelerin ve Rusya, Belçika, İsviçre, Hollanda, Avusturya, Danimarka, Norveç gibi pek çok Avrupa ülkesinin bir hayli gerisinde.

Ölüm oranları

Türkiye’nin  korona sınavında başarılı olduğunu dile getirirken dikkat çektikleri husus  vaka sayısına oranla ölüm oranlarının düşüklüğü. Eğer vaka sayısı neden bu kadar çok sorusunu sormazsak bu düşüklüğün bir anlamı olabilirdi.  Biz herkese açık olan istatistiki verilere bakarak  nüfusa oranla ölümlerin pek çok ülkeden kötü olduğunu görebiliriz.

Aşağıdaki tabloda bir çok bakımdan karşılaştırma yapmanın anlamlı olduğunu düşündüğümüz yakın coğrafyamızdaki bazı ülkelerdeki ölüm oranlarıyla Türkiye’deki ölüm oranlarını topladık. (Verilerin güvenilir olmayabileceği kuşkusuyla İran, Irak ve Suriye’yi bu tabloya dahil etmedik)

Kaynak: https://www.worldometers.info/coronavirus (24.04.2020 tarihli veriler)

Tabloda görüleceği gibi Türkiye  gerek toplam ölüm sayısında, gerek milyon kişi başına enfekte olma ve ölüm oranları ile yakın coğrafyamızdaki diğer ülkelere göre pek başarılı sayılmaz.

Aynı karşılaştırmayı Almanya, Yeni Zelanda, Avustralya, Güney Kore gibi ülkelerin verileriyle karşılaştırsaydık başarımızı ön plana çıkartırken biraz ölçülü davranırdık.

AKP sağlık politikaları başarılı mı?

Vaka sayısına oranla ölüm sayısındaki görece düşüklüğü başarı olarak sunan iktidar sözcüleri bu başarının altında 18 yıllık AKP yönetiminin sağlık politikası olduğunu ısrarla  dile getiriyorlar.

Adil ve sürdürülebilir bir sağlık politikası ne olmalıdır tartışmasına hiç girmeden herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bazı istatistiklere göz atarak AKP döneminin hiç de iddia edildiği gibi başarılı sayılamayacağını görebiliriz.

OECD sağlık harcamaları/ Kaynak : Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda açıkça görüleceği gibi OECD ülkeleri arasında gayrı safi hasıla içinde sağlığa en az bütçe ayıran ülke Türkiye. Bütün bu harcamaların ne kadarının inşaat harcamaları olduğunu da ayrıca tartışmaya değer.

Bir diğer tabloya  bakarak yıllar içinde AKP yönetiminin sağlık için ayırdığı bütçenin nasıl azaldığını da görebiliyoruz.

Dünya bankası verilerine göre yıllar içinde sağlık harcamaları.

Bir başka tabloda ise yine OECD ülkeleri arasında kişi başına düşen hekim ve kişi başına düşen yatak sayılarına baktığımızda pek de iftihar edecek bir manzarayla karşılaşmıyoruz.

OECD rakamları/ Kaynak: Evrimağacı

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi kişi başına düşen hasta yatağı sayısı bakımından sadece dört ülkeden (Kanada, İngiltere, İsveç, Danimarka) daha iyi durumda sayılırız. Yine aynı tabloya göreyse bin kişi başına düşen hekim sayısıyla en kötü durumdayız. Bu da başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanlarımıza nasıl bir yük düştüğünü açıkça göstermektedir.

AKP’nin salgına hazırlıklı olduğu iddiasının temelsizliğini başka bir çok  açıdan tartışmaya açmak mümkün. Salgın bir tehdit olmaktan çıkıp hayat normalleşmeye başladığı zaman tartışmaya ve başka bir sağlık politikasının mümkün olduğunu yüksek sesle söylemeye devam edebiliriz.

Şimdilik sadece son derece kabarık vaka sayısına rağmen düşük seyreden ölüm sayısıyla teselli bulabiliriz.

İstatistiki verilere bakarak bazılarının bir başarı olduğundan söz edebileceği gibi biz de büyük bir başarısızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer bir başarıdan söz edeceksek  aylardır büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanlarına, bütün risklere rağmen rahat evlerimizde yaşamımızı sürdürmemiz için çalışmak zorunda olan emekçilere ve öncelikle salgının etkilerini en aza indirebilmek için bu bahar günlerinde evlere hapsettiğimiz 65 yaş üstü insanlarımıza  borçluyuz.

Eğer bir başarısızlık varsa tamamen ülkeyi 18 seneden beri yöneten AKP iktidarı sorumludur.

Hafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Deneysel ve bilimsel çalışmalarda insandışı hayvan kullanım oranları

2015, 2016 ve 2017 yıllarında, ülkelerin yıllık olarak yayınladıkları deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini karşılaştırmak için, içlerinde Avrupa Birliği üyesi ülkelerin de olduğu üç kıtadan 12 ülke seçtim. Bu ülkeler, ortalama ve üzeri hayvan kullanım oranlarına sahip. Ülkemiz, bu üç yıllık süre içinde toplamda en çok hayvanın deneylerde kullanıldığı listenin dokuzuncu sırasında:

Zaman içindeki artış ya da azalmayı görebilmek için 2010 ve 2017 yıllarına ait hayvan kullanımlarına baktığımızda ise tüm ülkelerde belirgin bir azalma olduğunu görüyoruz. Yıllar içinde artan ruhsatlı deney kuruluşu sayısına, araştırmacılara ve buna bağlı olarak artan hayvan kullanım ihtiyacına rağmen hayvan kullanım sayılarında azalmanın olası nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • hayvan deneyleriyle ilgili kısıtlayıcı kurallar içeren yasal metinlerin yürürlüğe girmesi
  • mevcut yasal metinlerin değişen koşullara uygun olarak yenilenmesi
  • özellikle 2000’lerden itibaren alternatif bilimsel yöntemlerin yaygınlaşarak bilinir ve güvenilir hale gelmesi

Ülkelerdeki hayvan sayılarının azalma oranlarına baktığımızda, ülkemizdeki oranın epey az olduğu göze çarpıyor. 2011 yılında Deneysel ve Diğer Bilimsel Amaçlar İçin Kullanılan Hayvanların Refah ve Korunmasına Dair Yönetmelik ve 2014 yılında Etik Kurulların Çalışma Usul ve Esaslarına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, 2010 ve 2017 yıllarında deneylerde kullanılan hayvan sayıları arasındaki fark sadece 5198 (%1,92).

Bu sekiz ülke arasında en fazla “azaltma” oranı Çek Cumhuriyeti’nde (%33,96). Onu Birleşik Krallık (%30,78) ile ABD (%30,19) izliyor. Yüzde otuzluk bir fark, yıllık hayvan kullanım oranı fazla olan ülkelerde yüzbinlerce hayvan demek.

Türkiye’de yıllara göre deneylerde kullanılan hayvan sayılarına baktığımızda ise, en yüksek rakamın 2016, en düşük rakamın ise 2012 yılına ait olduğunu görüyoruz. Neredeyse üç kat artışın sebebini bilemeyeceğiz belki ama insan “2016 yılında ne oldu?” diye sormadan edemiyor doğrusu.

Ülkemizdeki en az ve en çok hayvan kullanımının yaşandığı 2012 ve 2016 yıllarında diğer ülkeleri incelediğimizde ise -bizdekinin tersine- hepsinde sayılarda düşüş görüyoruz: İtalya’da 2012’de 768,796 ve 2016’da 611,707 hayvan; Hollanda’da 2012’de 589,583 ve 2016’da 386,700 hayvan; Almanya’da 3,080,727 ve 2016’da 2,128,254 hayvan; ABD’de 2012’de 952,855 ve 2016’da 820,812 hayvan deneylerde kullanılmış.

Her yıl, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Hayvan Deneyleri Merkezi Etik Kurulu, bir önceki yıla ait deneylerde hayvan kullanım istatistiklerini yayınlıyor. 2018 yılına ait istatistikler halen web sitesinde yayınlanmış değil ve bu gecikmenin sebebi sorulduğunda ise “sitedeki teknik bir aksaklık” cevabı veriliyor. Hal böyle iken, 2019 yılında artış olup olmadığını görmek için sanırım epey bekleyeceğiz…

More in Hafta Sonu

ManşetTürkiyeUncategorized

Diyarbakır’da patlama: Beş kişi hayatını kaybetti

Diyarbakır Kulp ilçesine bağlı Güleç (Şawişa) Mahallesi kırsalında bir aracın geçişi sırasında patlama meydana geldi, araçta bulunan beş kişi yaşamını yitirdi. Olay yerine sevk edilen ambulanslarla cenazelerin Diyarbakır’a götürüldüğü bildirildi.

Patlamanın ardından bölgeye çok sayıda asker ile helikopter ve İnsansız Hava Aracı’nın (İHA) sevk edildiği belirtildi.

Diyarbakır Valiliği’nin yaptığı açıklamada patlamanın odun kesmeye gidenleri taşıyan aracın geçişi sırasında, saat 06.30 sıralarında yaşandığını duyurdu. Açıklamada yaşamını yitirenlerin sivil olduğu belirtilirken, kimlik bilgisine yer verilmedi.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Hainlerin yakalanması için operasyon başlatıldı” dedi.

More in Manşet

Hayvan HaklarıManşetUncategorized

Shenzhen’de kedi ve köpek eti yemek yasaklandı

Çin’in Shenzhen kentinde kedi ve köpek eti yemek yasaklandı. Shenzhen, Çin’de bu yönde bir karar alan ilk kent odu. Yasak, 1 Mayıs’ta yürürlüğe girecek.

Kentin yerel yönetiminden yapılan açıklamada, “Köpekler ve kediler, diğer bütün hayvanlara kıyasla insanlarla çok daha yakın bir ilişki kurdular. Köpek, kedi ve diğer evcil hayvanların tüketiminin yasaklanması, kalkınmış ülkelerde yaygın bir uygulama. Bu yasak aynı zamanda, insan medeniyetinin taleplerine ve ruhuna yanıt veriyor” denildi.

Hayvan hakları savunucusu Uluslararası Uygar Toplum (HSI) örgütü, yasak kararını memnuniyetle karşıladı. HSI uzmanı Dr Peter Li, “Bu gerçekten Çin’de her yıl 4 milyon kediyi ve 10 milyon civarında köpeği katleden acımasız ticarete son verme çabalarında dönüm noktası niteliğinde bir an olabilir” açıklamasını yaptı.

Çinlilerin yeme alışkanlıkları eleştiriliyordu

Yeni tip koronavirüs salgınından sonra dünya çapında gözler Çin’deki yeme alışkanlıklarına çevrilmiş, sosyal medyada kimi görüntüler yayılırken Çinliler de, salgın nedeniyle yeme alışkanlıklarına dair genellemeler nedeniyle ırkçılığa maruz kalmaktan şikayet etmişti. Bununla birlikte, korona salgınının ilk ortaya çıktığı sanılan Wuhan’daki hayvan pazarı kapatılmış, vahşi hayvanların ticareti ve etinin tüketilmesi şubat sonunda Çin genelinde yasaklanmıştı. Shenzhen ise bu yasağı kedi ve köpekleri de kapsayacak şekilde genişleten ilk kent oldu.

Özellikle köpek eti, Asya’da bazı ülkelerde yaygın olarak tüketiliyor. Çinlilerin büyük kısmıysa hiç köpek eti yemediklerini söylüyor

 

Hafta SonuHaftasonuKoronavirüs SalgınıKöşe YazılarıManşetUncategorizedYazarlar

Koronavirüs salgını ve su krizi

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bir kez daha hatırlattı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ellerimizi sıklıkla yıkamanın virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik önemini sürekli gündeme getiriyor. Ancak kişinin sadece kendi temizliğine dikkat etmesi yeterli değil. Aynı özeni herkesin göstermesi gerek. Aksi takdirde birinin yaptığı yanlış ötekinin yaptığı doğruyu götürüyor.

Peki, herkesin suya erişimi var mı?

Birleşmiş Milletler’in (BM) sürdürülebilir kalkınma amaçlarından “Temiz Su ve Sanitasyon” önümüzdeki on sene içerisinde dünyadaki herkesin temiz suya erişimi sağlanmak için belirlenmişti. Ancak WHO ve UNICEF’nin 2019 yılı verilerine göre 2,2 milyar insan güvenilir içme su hizmetlerine erişemediği gibi 4,2 milyar insan da güvenilir hıfzıssıhha hizmetlerinden faydalanamıyor[1]. Dünya nüfusunun yüzde 40’dan fazlasını etkileyen su kıtlığına da çözüm bulunabilmiş değil. Üstelik küresel ısınma bu oranı daha da yükseltecek. Böyle devam edersek önümüzdeki on senede içerisinde bu amacın gerçekleşmesi pek olası görünmüyor.

Zira sanayileşme, kentleşme, enerji ve su yoğunluklu yaşam biçimlerinin yayılması ve dünya nüfusunun artması gibi nedenlerle dünyanın su varlıkları üzerindeki baskılar artıyor. Bunların sonucunda su kirlenirken, onu temizlemek daha maliyetli hale geliyor. Ne yazık ki su, yoksullar ve gelecek nesiller aleyhindeki ekolojik adaletsizliğin nesnesi olmuş durumda. Bu nedenle de su hakkı kavramı tüm dünyada gittikçe yükselen bir sesle dile getiriliyor. Nitekim 2010’da on yıllar süren bir küresel mücadelenin sonucunda su hakkı BM kararıyla kabul edildi. Hatta Uruguay, Güney Afrika, Filipinler, Uganda, Dominik Cumhuriyeti, Belçika, Tunus, Kenya, Etiyopya, Zambiya, Uruguay, Meksika, Panama, Kolombiya, Venezüella, Bolivya, Nikaragua ve Slovenya gibi bazı ülkelerin anayasalarında da su hakkı yer buldu[2].  Ancak bu hakkın hayata geçirilmesi şüphesiz ki çok daha zorlu ve uzun bir süreç olacak.

Sayılarla su hakkı  

Suya erişim, kişinin doğuştan gelen hakkıdır. Sayılarla anlatacak olursak su hakkı herkesin günde 50 ila 100 litre suyu içme ve kullanma (temizlik, yemek pişirme vs.) amaçlı kullanabilmesini garanti altına alır. Bunun yanı sıra suyun en fazla bir kilometre mesafeden temin edilebiliyor olması, bunun yarım saati aşmaması ve fiyatının kişinin gelirinin yüzde üçünü geçmemesi gerekir. Dünyanın bazı yoksul ülkelerinde su hakkının önünde altyapı eksikliği ve yeterli su kaynağının bulunmaması gibi fiziksel engeller olabilirken, gelişmiş ülkelerde suyun pahalı olması gibi ekonomik sınırlayıcılar belirleyici rol oynayabilir. Aynı ülke içinde yoksul ile zenginin suya erişimi farklı derecelerde gerçekleşebilir.

Pandemi zamanında su hakkının önemi

Korona virüsü Galler Prensi Charles ve Almanya’nın başbakanı Merkel’den tutun da sokakta yaşayan evsizlere kadar tüm dünyadan her kesimden insanda konaklayabiliyor. Aslında bu pandemi, coğrafi konum veya sosyal ve ekonomik statü ayırt etmeksizin hepimizin aynı türün bireyleri olduğumuzu anlatıyor. Sosyal ve ekonomik konumu ne olursa olsun hiçbirimiz bir diğerinden üstün ya da önemli değiliz. Daha da önemlisi hepimiz düşündüğümüzden çok daha kırılganız ve birbirimize bağlıyız. Tam da böyle bir zamanda dünyadaki herkesin suya erişiminin ne kadar hayati olduğu, birimizin meselesinin diğerininkinden ayrı olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kişi bile evsizken, susuzken ve açken dünya kimse için güvenli bir yer değil. Koronavirüs pandemisi insanlığa işte bunu hatırlatıyor.

Nitekim su ve kanalizasyon hizmetlerinden faydalanamayan kimsenin kalmaması, su faturasını ödeyemediği için suyu kesilen hanelerin sularının açılması, su borçlarının faizsiz ötelenmesi ve hatta virüs tehlikesi tamamen atlatılana kadar yoksul hanelere suyun ücretsiz verilmesi lazım. Yaşanılan krizi kontrol altına almak için koşulsuz şartsız herkesin suya erişimini sağlamak gerekiyor.

Türkiye’de durumlar nasıl?

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, korona salgınına karşı alınan önlemler kapsamında yayımladığı ve  Türkiye genelindeki 81 ilin valiliğine gönderdiği genelgede belediyelere ve bağlı kuruluşları tarafından sunulan içme ve kullanma suyu temini ve dağıtımı hizmetlerinin kesintisiz bir şekilde devam etmesini istedi. Yani vatandaşın ödeyemediği su borcu da dâhil hiçbir sebeple su kesintisi yapılmayacak. Yerel yönetimler bu olumlu kararı hayata geçirmeye başladı. Örneğin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) borca bağlı su kesintisi yapmayı durdurdu ve kapatılmış suları açmaya başladı.

Ancak su faturası borçlarının ne olacağına dair belirsizlikler var. Tek önemli gelir kaynağı su faturaları olan su ve kanalizasyon idarelerinin virüs tehlikesi geçene kadar borç erteleme veya affı gibi uygulamaları gerçekleştirmeleri için tam devlet desteğine ihtiyacı olacak. Zira kent yaşamının en vazgeçilmez hizmetini sunan bu kurumların görevlerini bir an bile aksatmadan yapabilmesi kriz yönetiminde elzemdir. Salgınla mücadelede yerel yönetimler yalnız bırakılırsa salgının daha da büyümesi kaçınılmaz hale gelir.

Su tasarrufundan şaşmadan yola devam

Şaşaalı medeniyetimizin trajikomik kırılganlığını hepimizin anladığımız şu günlerde sözü yine su tasarrufuna getireceğim. Sadece temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak miktarının hakkımız, daha fazlasının ise israf olduğu yaşam kaynağımız suyu ve onunla olan ilişkimizi yeni bir zihniyetle düşünmeliyiz artık. İstanbul’un mart ayının 26 günü boyunca günlük su kullanımı ortalaması 2,861 milyon m3 olmuş. Bir önceki ay yani şubatta korona krizi Türkiye’de henüz ciddiye alınmaya başlamadan önce bu miktar 2,760 milyon m3/gün imiş. Aradaki 101 bin m3/gün’lük artış çok büyük olmasa da kurak bir sene geçiren ve barajlardaki su miktarı önceki yıllara göre düşük seyreden İstanbul için artık her damla su önemlidir. Özellikle de virüsün sağlık sistemi ve ekonomide yaratacağı artçı krizler ve belirsizlikler hesaba katıldığında suyumuzu nasıl ve ne kadar kullandığımız her zamankinden çok anlam kazanıyor.

Tasarruftan kastedilen sadece musluktan akan su değil elbette. Satın aldığımız her ürünün ve hizmetin su maliyetini de düşünerek davranmak gerekiyor. Suyumuzu kirleten ve tüketen bir üretim-tüketim döngüsünden uzaklaşmadan musluktan akan suyu azaltmak yeterli olmuyor. Türkiye’de kişi başına verilen günlük şebeke suyu 224 litre[3]. Bu miktar kulağa fazla gelmese de aldığımız ürün ve hizmetlerin su maliyetlerini hesaba kattığımızda Türkiye’de günlük su ayak izimizin ortalaması 4425 litreyi buluyor[4]. Yani buzdağının suyun üzerindeki kısmı kadar altındakine de bakmak gerekiyor.

Suyumuz ne sonsuz, ne de sorunsuz. Tek bir gezegen ve sürekli döngü halinde olan suyun birbirine bağladığı tek bir dünya toplumu var. Korona pandemisi bize bunu fazlasıyla ispatladı. Birimiz hastayken diğerinin de olması an meselesi. Bu yüzden birlikte ve bütün için yaşamak ve ayağımızı suyumuza göre uzatmamız gerekiyor.

***

[1] Birleşmiş Milletler (2019). “Water Related Challenges” https://www.un.org/en/sections/issues-depth/water/

[2] WASH United, Freshwater Action Network & Water Lex (2012). The Human Right to Safe Drinking Water and Sanitation in Law and Policy – Sourcebook. https://www.waterlex.org/resources/documents/RTWS-sourcebook.pdf

[3] TÜİK (2018). 2018 yılı Belediye Su İstatistikleri Anketi Sonuçları.

[4] Kendi su ayak izinizi hesaplamak için https://www.yarininsuyu.com/

 

More in Hafta Sonu