Avrupa'da Yeşil DalgaGünün ManşetiHafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra: Bireyler olarak şenlikli, örgütlü olarak Yeşil Siyaset yapmak

‘Biz içeriğinin nasıl vuku bulacağını tartışırken aktivistler, hükümetlere sorumluluklarını hatırlatmaya devam ediyor. Sonraki talepler 2025’e kadar sıfır karbon taahhüdü ve halk meclisleri kurulması…’

Mayıs’ın son haftasında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu seçimlerinin iki genel sonucu oldu.

Öncelikle, merkez sağ ve merkez sol partilerin toplamı artık parlamentoda çoğunluğu oluşturmuyor. Liberallerin yaptığı sıçrama; Yeşillerin yükselişi ve aşırı sağdaki oy artışıyla birlikte kırk yıllık statüko değişti.

Bir diğer önemli sonuç ise seçimlere katılımdaki artış. 2014’teki yüzde 42’lik katılımın ardından bu seçimde AB’de oy kullanabilen vatandaşların yüzde 50,9’u sandıklara gitti.

Bu genel sonuçlara dair ilk yorumlar, yeni parlamentonun daha çoğulcu ve müzakere odalı çalışmak zorunda kalacağı yönünde. Seçmenlerin verdiği genel mesajın ise değişim talebi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu genel sonuçlar için Liberallerin yeni kilit aktör olduğu ya da aşırı sağın oylarını beklenenin altında arttırdığı belirtilirken, Yeşillerin çıkışı genellikle, “Yeşiller yükseliyor” ya da “Yeşil Dalga Yükseliyor” şeklinde kullanılıyor. Bunun hangi gelişmelere dayanarak yükseldiklerini hatırlayarak biraz değerlendirmek istiyorum.

 

Yeşiller

Geçtiğimiz yıl içerisinde Hollanda, Almanya, Belçika gibi ülkelerin yerel ve genel seçim sonuçlarıyla belirmeye başlayan Yeşil Dalga, Avrupa Parlamentosu’na da yansıdı. Yeşiller 2014’te 52 olan sandalye sayısını 69’a çıkardı.  Birebir yaşadığımız iklim krizi politikaları çerçevesinde ve yükselen popülist sağ karşısında kilit aktör haline geldiler. Avrupa’daki siyasetçiler artık, siyasetin yeşil olmak zorunda olduğunu görmezden gelemeyeceklerdir.

Yeşillerin kampanya sürecinde nasıl bir siyasi ortam vardı, neler oldu, diye bakarsak…

Cesur Avrupalılar…

Yeşillerin seçim kampanyasının sloganı, “Cesur ol, Yeşil Avrupa!” idi.

Bu çağrı öncelikle Avrupa’nın dört bir yanında sokaklara dökülerek iklim krizine ve altıncı büyük yokoluşa dikkat çekmek isteyen eylemcilerin yapmak istedikleriyle örtüştü.

Her cuma okulu kırıp İsveç Parlamentosu önünde politikacıları iklim için harekete geçmeye çağıran Greta Thunberg’in eylemi kısa sürede dünyaya yayıldı. Avrupa’nın pek çok şehrinde on binlerce genç cuma günleri okula gitmek yerine iklim için eylemler yapaya devam ediyor. Onlar sayesinde iklim krizinin önceliği ve aciliyeti, hiç olmadığı kadar büyük bir toplumsal kabul kazandı. Avrupa Parlamentosu seçimleri sırasında da gençler ve çocuklar Brüksel’deki Parlamento binasına çadırlarını kurmuş, taleplerini politikacılara duyurmaya çalışıyorlardı.

İngiltere’de başlayan Yokoluş İsyanı, şiddetsiz ve doğrudan eylemlerle ekolojik yıkımın boyutlarına dikkat çekti. 15 Nisan’da başlattıkları dünya çapındaki sivil itaatsizlik eylemleriyle aktivistler, taleplerini duyurdular. İngiltere, İrlanda, Kanada iklim acil durumu ilan eden ilk ülkelerden oldu.

Biz içeriğinin nasıl vuku bulacağını tartışırken aktivistler, hükümetlere sorumluluklarını hatırlatmaya devam ediyor. Sonraki talepler 2025’e kadar sıfır karbon taahhüdü ve halk meclisleri kurulması…

Almanya, iklim aktivizminin en yoğun ve çeşitli yaşandığı ülkelerden biri oldu. Ülkenin en büyük termik santral şirketi RWE’nin yıkma tehdidine karşı yıllardır Hambach Ormanlarının ağaçlarında yaşayan aktivistlerin direnişi, şirketin eylemcilere ormanı terk etme çağrısını yenilemesi üzerine tekrar gündem olmuş, uluslararası destek sonrasında orman kurtarılmıştı. Yine Yokoluş İsyanı’nın farklı şehirlerdeki eylemliliği sürerken Ende Gelände’nin ülkenin büyük termik santrallerini işgal edişini canlı takip edebiliyorduk.

Greenpeace gibi sivil toplum kuruluşları da oy kullanamayan; ama yaşam hakları olanlara karşı sorumluluklarımızı hatırlatan küçük ama etkili bir kampanya yaptı. Seçmenleri oylarını kullanmalarına, kullanırken de nehirleri, ormanları, kutup ayılarını, nesli tükenmekte olan canlıları düşünmelerine teşvik etti.

Buradan bakınca, her şey yerli yerinde. Özellikle Alman bir genç için. Sokaklarda iklim için pankartını taşımışsa, Hambach Ormanlarını savunanları kalbi ağzında takip etmişse ya da en azından Greta’nın son kitabından haberdarsa onu temsil edecek politikacılardan yeşil siyaset talebinde bulunacaktır. Zaten Almanya’da her üç gençten biri oyunu Yeşillere verdi.

Üç yıl öncesinin Haziranını hatırlıyorum.  Kötü şansım sayesinde David Cameron’ın ülkesini neden Brexit referandumuna taşıdığını anlatışına denk gelmiştim. Bunun paralelinde, mesela Fransa’da Le Pen islamafobinin Avrupa sözcüsü oldu; ardından Polonya, Macaristan, Avusturya ve İtalya’da aşırı sağ birer birer hükümet ya da ortağı oldular. Popülist söylemleri arkasına alan siyasetlere ancak ve sadece büyük, merkezi koalisyonlarla karşı çıkılabileceğine inandırılmaya çalışılan son nesil olmayı umuyorum.  Keza, gençler artık yaratılan bu suni gündemlerin farkında ve sadece bu bile yeşil siyasetin alanını oldukça genişletmiş durumda.

Peki, Yeşillerin seçmenleriyle arası nasıl olacak gibi görünüyor?

Güven

Aslında hepimizin seçim sandıklarından soğumamızın nedeni ısrarla güvenimizi kaybeden politikacılar değil mi?

Demokrasinin seçimlerden ibaret olamayacağı söylenir.

Seçimlerin hemen sonrasında Avrupa Birliği’nin kritik pozisyonları için potansiyel adaylar konuşulmaya başlanır ki, Komisyon Başkanlığı da bunlardan biri.  Sezin Öney sayesinde öğrendim ki ilgili pozisyon için en güçlü adaylardan biri Liberallerin adayı olacakmış ve Yeşiller bu adayın kadın olması için diretiyormuş. Eğer oy kullanabilseydim, Yeşillerin bunu yapacağından emin olduğum için oyumu Yeşillere verirdim. Bundan sonra daha da etkili olacaklardır…

Geleceğin inşası: Şimdi ve Burada

Seçimler sonrasında Almanya’nın kamuoyu yoklamalarına göre Yeşiller, ilk defa birinci parti oldular.

Yokoluşİsyanı’nın İngiltere’deki sözcülerinden Rupert Read, Yeşil Parti’nin de eski yöneticisi, aşağıdaki tabloya mutlulukla bakabileceğimizi çünkü bunun “gelecek” olduğunu yazmış.

Seçim sistemleri ya da farklı dinamikler yüzünden yeşillerin oy oranının yüzde 10’u bulamadığı diğer ülkelerin Yeşilleri için Almanya gerçekten önemli. Çünkü Almanya’da Yeşiller etkili.

İngiltere’de uzun yıllardır tek Yeşil milletvekili var. Bununla beraber üye sayısı yüksek ve Yokoluş İsyanı da Londra merkezli. İtalya AP’ye Yeşil bir vekil gönderemedi çünkü uzun zamandır Yeşil bir parti yok.

Diğer yandan, 15 Mart’taki iklim grevi eylemlerinde Milano dünyanın en kalabalık şehirlerindendi.

Benim ayrıca dikkatimi çeken, gazetelerde Yeşillerin çıkışına dair paylaşılan yorumlarda başarının daha çok Kuzey Avrupa’da olduğuna dikkat çekilmesi. Bu yeni bir şey değil; Yeşillerin ilk çıkışları da bu ülkelerde olmuştu. Yeşil Dalga yine Kuzey’de cereyan ediyor sıklıkla. Bu değerlendirmenin de iki ucu olabileceğini düşünüyorum. Birinde Yeşillerin Güney Avrupa ülkelerindeki örgütsel eksiklikleri işaret edilirken; bir diğeri bu ülkelerdeki yeşil siyaset boşluğuna gönderme yapılıyordur.

Günün sonunda Avrupa Yeşilleri halkın iklim adaleti taleplerine bütün boyutlarıyla cevap verebilmek için somut çözümlerin önüne geçen bürokratik gereksizliklerden tutun ırkçı söylemlere kadar hepsiyle mücadele edecekler. Evet, zor; ama Trump, Putin ve Erdoğan dünyasında çok yeni bir durum değil bu. Bu üç liderin ismini tesadüfen kullanmadım. Günümüzde yeşil siyaset yapmanın zorluklarını anlatmak için yine yeşil politikacıların belirtmeyi tercih ettiği isimler. Üç isimden birinin Erdoğan olması da kadar doğal bir durum da yok ne yazık ki. Bununla beraber popülist sağın, göçmen karşıtlığının, ırkçılığın yükselişi ve ekonomik krizlerle halkların siyasetçiler tarafından çok belirgin kutuplaşmalara çekilmesi aslında farklılıklarını barındıran ortaklıklarımız.

Biz burada bütün bunlarla aynı anda mücadele edemeyiz ama değerlendirebileceğimiz küçük ve güzel bir özelliğimiz var:

Bireyler olarak şenlikli, örgütlü olarak da Yeşil Siyaset yapmak.

Gerçek hikâyeler de bunu destekliyor.

Şenlikli diyerek Gezi direnişi gibi eylemlerdeki dans, mizah ve kıvraklıklardan da bahsediyorum ama daha çok bunu neden yaptığımızı hatırlatmak istiyorum. Birbirimizle ve içinde yaşadığımız çevreyle olan; bizi yaratan, dinamik, dayanışmacı ve özgürleştirici o kendine özgü ilişkiyi anlatıyorum. Yaratılabilen, en azından dönüştürülebilen bir ilişki bu. Ayrıca, oldukça politik.

İklim Değişikliğinin ancak 2019’daki seçimlerinin en önemli gündemi haline gelebilmesi, krizin giderek derinleşmesi ve iklim adaleti talebinin yayılmasıyla mümkün olabildi. Sonuçta toplumsal hareketlerle güçlendirici ve özgürleştirici bir iletişim kurabilen siyasetin olanağı Avrupa’da yükseliyor.

Hiçbir şey olmasa bile, bana cesaretin bulaşıcı olduğunu hatırlatıyor.

(Yeşil Gazete)