Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

Krizler çağında bir video-sanat deneyimi

Akışa Karşı

İstanbul Araştırmaları Enstitüsü ve Pera Müzesi tarafından düzenlenen Kente Çevresel Yaklaşımlar: Bendine sığmayan İstanbul / İstanbul Unbound: Environmental Approaches to the City konferansı 8 – 11 Nisan tarihlerinde online ortamda gerçekleşti. Konferansın video programı 29,9 km ise Birbuçuk sanat kolektifi tarafından düzenlendi. Akademik sunumlarına İAE’nin açtığı internet sitesinden ulaşılabilecek olan konferans, 8 Nisan akşamında Anna Tsing’in açılış konuşmasıyla başladı.

İstanbul Boğazı‘nın uzunluğuna açıkça gönderme yapan video programı için bir video-sanat çalışmasını, film yapımcısı Hilal Şenel ile birlikte hazırladık. Video için yaptığımız çalışmalara; İstanbul, iklim krizi, Antroposen, aktivizm, direniş ve estetik, kent ve yaşam hakkı – gibi anahtar terimler üzerinden sorduğumuz bir soruyla başlamıştık: Kent yaşamının bir parçası olan insan-dışı varlıkların yaşam hakkına dair bir direniş serüveninden bahsedebilir miydik?

Hilal’in kamerası, benim paylaştığım metinler ve yaptığımız tartışmalar bir biçim belirledi ve bu da ister istemez içeriğe dair de bir sınır da çizdi önce. “Şair”, diyordu Platon, “Kendi hakikati dışında kalan bir şeyin temsilini yapamaz, çocuklara kendilerini kötü hissettireceği şeylerden bahsedemez” [1]. Platon’un polisinde içerik olarak da biçim olarak da kötü taklide yer yoktur. Bizim videomuz için ise,  direniş kavramı üzerinden insan–dışı olanın politik öznelliğini kötü bir temsil ortaya koymadan nasıl sorunsallaştırabilirdik?

Öncelikle Eray Çaylı’nın “Sanatın Antroposeni” dediği ve İklimin Estetiği kitabında Özdüşünümsellik adıyla kavramsallaştırarak, “insanın kahramanlığı ile insanlığın müphemliği arasında salınan toplumsal ve politik tahayyülün görmezden geldiği farklılık ve çelişkilerle yüzleşme ısrarı” şeklinde açıkladığı pratiklerin biçimsel olarak temsili diyebileceğimiz bir video sanatı yapmak istediğimize karar vermiştik.

Domuzları seçmek

Yaptığımız farklı içerik önerileri arasından 2013 yılında boğazı yüzerek geçen bir domuz ailesini anlatmayı seçtik. Araştırma yaptıkça daha fazla şey öğreniyorduk. Domuzlar, en az üç kez boğazı geçmişti. İlkinde, yani Rumeli Kavağı sakinleri tarafından fark edildiklerinde domuzların iyi birer yüzücü olduğu hatırlatılmış, mahalle muhtarı onlardan “kurtulmanın” tek yolunun avlamak olduğunu söylemişti. Bebek’te bir yalının önündeki görüntüleri yayılan başka bir domuza Beşiktaş’ta bir araba çarptığını okuyacaktık. Tophane kıyılarında, iskele görevlileri tarafından fark edilen domuz ise, en az 25 km yüzmüş olmalıydı ve haberlere böyle alışılmadık bir mesafeyi yüzmesiyle konu olacaktı. Yine okuduğum haberlerden birinde domuzun görevliler tarafından Tophane sahiline çıkarıldığını ama kısa sürede kalabalıktan ürkerek tekrar denize açıldığı yazıyordu. Biz de videoda domuzların denize indiği tahmin edilen, yaşadıkları ortam Kuzey Ormanları ile yüzerek vardıkları kıyıları haritalandırarak farklı çekimler yapabilirdik.

Haberlerdeki aşırı hikâyeleştirmeler, insan–dışı olanla kurduğumuz ilişkiyi direniş üzerinden ele almanın zorluğu ve onlara insan yetkinliklerinin verildiği kötü temsilleri aklımdan çıkaramıyordum. Platon beni rahat bırakmıyordu.

Akıntıyla Beraber

“Fark ettim ki, ‘bakın Dünya’da böyle şeyler oluyor ve biz bunu sanatsal olarak şu şekilde ifade ediyoruz’ demek beni heyecanlandırmıyor. Bu haritalandırmayı yaptıktan sonra gittiğimiz yerlerde bir ağaca megafon assak ve bu megafondan yaban domuzu sesleri gelse ve o anın görüntülerini kameraya alsak?” diye devam eden ses kaydındaki yanıtıyla Hilal, videonun içeriğine dair pek çok şeyi netleştirdi. İstanbul’un yoğun, kalabalık, hızlı ve insan merkezli akışı, yaşam yönünde akmıyordu ve yaban domuzları hayatta kalabilmek için bu akışa karşı iyi ve uzun yüzmek gibi pek başvurmadıkları meziyetlerini kullanmak durumunda kalmışlardı. Boğazın akıntısıysa, adı üzerinde bir boğaz olmasından kaynaklı kendiliğindenliği, kararlılığı ve kuvvetiyle, domuzdan yana bir oluştu o gün. Bu yüzden Hilal videonun adının Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber olmasından yana olacaktı.

Platon artık zihnimden ve rüyalarımdan tamamen çıkmıştı; Raciére’nin estetik kavramı üzerinden özdüşünümsel bir sanat pratiği orta koyacağımızı düşünerek (ya da umarak) video metni üzerinde çalıştık.

İçgüdüsel bir ses siyaseti

Eğer bu konferans, pandemi nedeniyle online ortamda gerçekleşmesiydi ve biz Pera Müzesi’nde katılımcılarla buluşabilseydik, video bittikten sonra, gönüllü olan izleyicilerin de katıldığı bir performans gerçekleştirmek isterdim. Video bittikten sonra ışıkları açar, herkesi ortak, boş bir alana alır ve sadece videonun sesini verirdim. Katılımcılardan videoyu dinlerken bir yandan sokakta yürüyormuş gibi yürümelerini domuzların sesini duyduklarında ise durup birbirlerine bakarak gülmelerini, isterlerse kahkaha atmalarını isterdim. Her şey bittikten sonra  da video ve performans hakkında katılımcılarla konuşmak isterdim. (İçten içe Platon’a meydan okuyorum sanırım – “bütün yasakları yasakla” performansı adını koyardım buna da) O konuşmada, videoda dinledikleri domuzların, “mutlu domuzlar” olduğunu söylerdim. İnternette yaptığım “happy pigs” aramasında karşıma Hindistan’daki bir çiftlikte kamerayı görünce videodaki gibi haykıran domuzlar çıkmıştı. Mutlu olmayanları bu kadar ses çıkarmıyor – kesin bilgi.

Dokunmak deyince aklımıza sadece ellerimizle dokunabileceğimizin gelmesi gibi, duyumsamak ve bu duyumsamayı ifade etmek için önce kelimelere mi başvuruyorduk acaba? Benim okuduğum ilk şiir, İstanbul’u Dinliyorum şiiridir. Bugün bir çocuğa İstanbul’un sesini sorsak ve inşaat makinesi sesi çıkarsa, hangimiz şaşırırız? Garipçe’deki ilk çekim dışında aldığımız bütün görüntülerde inşaat çalışmalarına dair ses ya da görüntüler var. Gordon Waitt, Ella Ryan ve Carol Farbott gibi akademisyenler içgüdüsel bir ses siyasetinden bahsederek, “ Sesi içgüdüsel uyarılma mekanizması olarak düşünmek, duyumsal bedenin sosyal, kültürel ve mekânsal ilişkilere nasıl gömülü olduğunu düşünmek anlamına gelir” diyorlar.

Kapitalist örgütlenmenin her yeni modelinin egemenliğe ulaşmak için bir buyruk ritmi yarattığını söyleyen Lefebvre’nin, Foucaultcu disiplin ve kontrol kavramlarına dayanan “terbiye” (dressage) fikriyle ritimlerin sosyal dünyanın hakikat ve normlarının beden yoluyla ve yine beden üzerinde pratik edildiğini ifade etmişler. Ritmle beraber ele alınan içgüdüsel ses siyasetinin Türkiye’deki son pratiği İstanbul Sözleşmesi’ni savunan kadınların “ritme göre zıpladıkları için” gözaltına alınmaları olmuştu. Farklı bir ses siyasetini, Polonya’da çevre düzenlemelerine uymadıkları için iklim eylemi yapan aktivistlerin yine gözaltına alınmasında görmüştük. Hatta Greta Thunberg de olayı eleştirmiş, bir açıklamasında “megafon kullanmışlardır” demişti.

Bir sonun başlangıçları

Akışa Karşı, Akıntıyla Beraber videosu konferans ve video programıyla birlikte düşünüldüğünde de bir bütünlük oluşturuyor. Tarlabaşı’ndaki dönüşümü anlatan Rantistanbul videosuyla Siya Siyabend’in söylediği şarkı soruyor: “Kim eker? Asfalta çiçekleri kim eker?”

 

Videonun şehrin sesi ve hareketsiz bir açıdan aldığı megafon görüntüleriyle mimlediği estetik üzerine ne kadar yazsam, Rumeli Kavağı sahilindeki ya da Bebek Parkı’ndaki çocukların oyunlarının verdiğini verebilir miyim, bilmiyorum. Onlar da, şehrin yeniden inşasının gürültüleri içinde oyunlarından vazgeçmiyor ve hiç hesapta yokken bizim videomuzda kendilerine bir yer ediniyorlardı.

Kaçıncı kez inşa edeceğiz bu şehri bilmiyorum ama akıllı telefonlarımızın lokasyonu İstanbul’u gösterse de, dinmiş lodosun uğultusunun da yaşadığımız kentin de İstanbul olduğundan emin olamıyorum artık. İklim krizi çağında bu seferki inşa, artık yaşam yönünde başlangıçlar içermek zorunda. Bunun için de sanat ve politikanın ortak deneyimleri dönüştürücü bir gücü varsa eğer tekrar Garipçe’ye dönmenin farklı olasılıklar barındırabileceğini söyleyebilir miyiz?

İyi seyirler.

*

[1] Jacques Ranciére, “The Aesthetic Dimension: Aesthetics, Politics, Knowledge.”

Kategori: Hafta Sonu