ManşetKitapKöşe YazılarıYazarlar

İklimin estetiği

Cengiz Tekin/Natürmort-2007

Geçtiğimiz ay Everest Yayınları’ndan çıkan Eray Çaylı’nın kaleme aldığı, “İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler” kitabı konuyu Türkçe ele alması açısından oldukça dikkat çekici. Çaylı’ya göre Antroposen adı verilen ve İnsan Çağı olarak Türkçeleştirilen bu jeolojik dönemi günümüzde iklim krizi olarak tecrübe ediyoruz. Ve bu kriz, aynı zamanda estetik bir krizi de içeriyor. 

İklimin Estetiği; Antroposen kavramı ve ona gelen eleştirilerin kapsamını ele aldığı ilk bölümün ardından sırasıyla (2)Kent ve Planlama, (3)Mimarlık ve Tasarım, (4)Sanat ve Küratörlük bölümleriyle İnsan Çağı’nın mekânsal ve sanatsal tartışmalarına katkı sunuyor diyebiliriz. Öncelikle Çaylı’nın estetiği Jacques Ranciere’nin “siyasi olanın maddi olarak hissedilebilir kılındığı bir mecra” olarak ele aldığını belirtmek gerek ve bu estetik kriz, kitapta etik ve politik bir içerik üzerinden tartışılıyor.

Çaylı, İnsan Çağı’nın estetik krizlerini kent ve mimarlık üzerinden ele aldığı bölümlerde İkinci Dünya Savaşı, Grenfell yangını ve Soma faciası gibi örneklerle irdeliyor. Öncelikle insan–merkezli tarihsel bir inşa sürecinden geçmiş kamu binaları, maden ocakları ya da savaşların en az doğal afetler kadar Antroposen’a ait olduğunu gösteriyor. Doğa ile insan ya da kültür arasındaki ayrımının yerine insanın aslında doğanın bir parçası olduğunu gösteren tecrübelerdi bu felaketler. Ancak bunun da ötesinde Çaylı’nın önemsediği şey, İnsan Çağı’na dair eleştirilerin merkezinde de yatan, iklim krizindeki insan faktörünü homojenleştirmesi. İklim değişikliğinin, insan kaynaklı gerçekleştiği doğru, ancak yazar onun bugünkü kriz koşullarının nedeninin toplumlar arasında eşitsizlikleri yaratan farklı tahakkümler olduğunun altını çiziyor.

‘Kırlangıç hassasiyeti’ 

Zaten, Çaylı’ya göre estetik kriz de buradan kaynaklanıyor. Açık Radyo’nun Açık Mimarlık programına katılan yazar, Ranciere’nin belirttiği estetik kavramına paralel olarak, belli hassasiyetlerin yükselmesinin başka hassasiyetlerin baskılanması anlamına geldiğini belirtiyor. Bunu da kitapta verdiği “Kırlangıç Hassasiyeti” gibi yaşanmış bir deneyimle somutlaştırıyor. Deutsche Welle Türkçe’de yayınlanan habere göre, Amed’in Bismil ilçesinde kırlangıçların yuvasını bozmamak için kum ocağındaki çalışmaları durduran, yeni iş makineleri kiralayan şantiye sahibi Halil Başaran’ın nasıl kahramanlaştırıldığına dair bir örnekle tartışmayı açıyor. Belli bir konuda hissedilen ve eyleme dönüşen hassasiyetin, yaşanmakta olan daha derin bir tahakkümü baskılayıp görünmez kıldığını belirtiyor. 

Fikri ve kültürel bilginin üretim biçimlerinin de bu estetik krizden azade olmadığını belirten Çaylı, kitabın son bölümünde Antroposen’in sanatsal ifade ve deneyimlerini irdeliyor. Türkçedeki okuyucular için açtığı önemli bir alan olarak kitabın son bölümünü biraz açmak isterim. Çaylı, çağdaş sanatın İnsan Çağı’nı ele alma biçimlerinin genel olarak “deneyimleştirmek” ve “doğrudan müdahale etmek” olarak ikiye ayrıldığını belirtiyor. Kitapta incelediği Cengiz Tekin’in çalışmalarını ise bu iki yaklaşımdan ayırıyor ve Tekin’in özdüşünümsel bir üslup ortaya koyduğunu belirtiyor. Tekin’in fotoğraflarındaki erkek figürü değerlendirmesi, bir önceki bölümün alt başlığı, “Andropozen (?) Çağında Mimari Erkeklik Krizleri” ile de bir bütünlük kazanıyor. 

Cengiz Tekin/Panorama-2007.

Tekin’in çalışmalarındaki erkek figürleri şöyle açıyor Çaylı, “… Diyarbakır’da geçen çocukluk ve gençlik yıllarında şehirde ve civarında yoğun olarak yaşanmakta ola faili meçhul cinayetleri ve Türkleştirme politikalarınca tetiklenen kirli savaşı getirir” akla. “Fotoğrafta görünen yamacın aşağısında uzanan Dicle manzarası ve yapılaşmalar ise yakın geçmişin kirli savaşının sonlandığı var sayılan bir tarihsel dönemeçte inşaat benzeri hafriyatçı endüstrilerin yaşadığı yükselişe işaret eder (nitekim 2007’den bugüne aradan geçen sürede Diyarbakır şehri neredeyse iki katına çıkarken, Dicle Nehri boyunda da inşaat sektörüne hizmet veren onlarca kum ocağı açılmıştır).”

T.J Demos gibi sanat tarihçileri, Antroposen’de sanatın kolonyalizm sonrası bir sanat ve politika ilişkisi olduğunu belirtiyor. Buna tekabül, Türkiye için çağdaş sanat ile politik ekoloji ilişkisini ele alan çalışmalar, Gezi Parkı direnişi, ekolojik yıkımlara karşı yapılan eylemlerle Türkiye Kürdistan’ına dair sanat çalışmalarını ele alıyor. Çaylı’nın kitabında da benzer bir hassasiyeti hissetmek mümkün. Nitekim geçtiğimiz yıl bu dönemlerde gerçekleşen ve iklim krizini konu alan 16. İstanbul Bienal’i “Bir Halk Sağlığı Sorunu Olarak Bienaller” kapsamında ele alınmış. Yazara göre İKSV’nin asbest nedeniyle Bienal mekanını Haliç Tersaneleri’nden taşıma kararı ciddiyetsiz ve küratör Nicolas Bourriaud’un sergi için ortaya koyduğu kavramsal çerçeve çağdaş sanatın ana akımlarına alternatif sunabilecek bir içerikte sunmakta eksik kalıyor. *

Cengiz Tekin/Kum-2010.

Farklı aktivizm biçimlerinin belirlediği estetik

Bu anlamda Eray Çaylı, İklimin Estetiği ile Antroposen sanatında ve mimarisindeki ifadelerin farklı olanakları üzerine düşünen ve çalışanlar için oldukça anlamlı tartışma zemini açıyor. Bununla beraber, iklim adaleti talebinde bulunan farklı aktivizm biçimlerinin iklimin estetiğinin elzem bir unsuru hatta belirleyicisi olduğunu, İnsan Çağı’nın iklim krizine doğrudan, direkt ifadeler kattığını düşündüğümü belirtmeden edemeyeceğim. Buna tekabül olarak giriş kısmındaki Antroposen’in Estetiği: Hassasiyet, İnsaniyet, Şiddet bölümünü yazar, Yokoluş İsyanı eylemcilerinin iklim krizine varoluşsal yaklaşımları ile açıyor. 2018 yılında sivil itaatsiz eylemleriyle İngiltere’de ortaya çıkan hareket kısa sürede küresel bir harekete dönüşürken eylem biçimlerinde iklim krizi, ekolojik yıkım ve toplumsal çöküşe yaptıkları vurguların Çaylı’nın belirttiği anlamda bir estetik krizine de gönderme yaptığını söyleyebiliriz.

Cengiz Tekin’in Kum çalışmasının ya da Amed’in dönüşümünü yansıtan diğer çalışmalarının Antroposen’i ve ona yöneltilen eleştirileri de kapsadığını düşünerek şöyle bir soruyla bitti benim için kitap: “Siyasetin, iktidarın pratiklerinin ötesine geçtiği alanlar çoğalmadıkça Ranciere’nin ortaya koyduğu anlamda bir estetiği iklim kriziyle beraber düşünmenin ya da deneyimlemenin ayrı bir mücadele gerektirdiğini söyleyebilir miyiz?”

*

(*)Burada Alper Akyüz’le beraber, 16. İstanbul Bienal’i küratörü Nicolas Baurriaud ile Bienal’in sonunda yaptığımız röportajı paylaşmak anlamlı olabilir.

 

 

 

 

Kategori: Manşet