Ana Sayfa Blog Sayfa 997

Ukraynalı ekolojist

[email protected]

Ukrayna’da her hangi bir kente yaşayan bir ekolojist olsaydık ne yapmak gerekirdi/ ne yapardık?

Soru saçma görünebilir. Ancak bir “dünya yurttaşı” olduğumuzu düşünüyorsak, etnik/ coğrafi bütün milliyetçiliklerden sıyrılmışsak ve dünyayı yurdumuz olarak görüyorsak içinde bulunduğumuz durumun tarihini, coğrafyasını, ideolojisini ve kültürlerini, evrensel bir geleceği ve mevcut felaketi birlikte düşünerek, nasıl karar verirdik?

Bu, çok spekülatif ve hiç bir anlamı olmayan bir soru olabilir.

Ancak bu soru üzerinde düşünmek, içinde bulunduğumuz küçük ve büyük coğrafyanın çeşitli risklerine karşı en azından zihinsel olarak (ekolojist bir dünya yurttaşı olarak) hazırlıklı olmayı güçlendirebilecek bir anlam taşıyor olabilir.

Kaçmak ya da kalmak…

Önce iki temel seçenek olduğu düşünülebilir: Savaş ortamını terk etmek ve komşu bir ülkeye iltica ederek, ileride daha sakin düşünülebilecek ve davranabilecek “özgürlüklere sahip olduğunda” durumu yeniden değerlendirmek veya bulunduğu yerde kalmak.

Ancak ikinci seçenek, aynı zamanda “ne yapmak için kalmak?” konusundaki bir düşünceyi de içeriyor olmalı.

Savaş ortamında ya da savaş ortamına dönüşme riski taşıyan bir kentte kalmayı seçen biri için önündeki seçenekler neler olabilir?

Böyle bir soruyu güvenilebilir ve anlamlı bir biçimde yanıtlayabilmek elbette Ukrayna coğrafyasını ve ekolojik verileri ve riskleri, özellikle nükleer riskleri, ayrıca ülkenin tarihini, ülkedeki mevcut sınıfları/ milliyetçilikleri ve ideolojileri, toplumsal kesimlerin sahip olabileceği gücü ve demokrasinin bu ülkedeki gücünü ve sahip olabileceği şansı gerçekten değerlendirebilecek bir konumda olmayı gerektirir. Oysa biz bunların hiç birine sahip değiliz. Yine de bilinebilecek/ düşünülebilecek daha genel doğrulardan veya olasılıklardan başlayarak, bazı akıl yürütmeler ve zihinsel sınamalar yapabilir ve durumumuzu saptamaya çalışabiliriz.

Her şeyden önce, iltica etmeyi istemeyen bir ekolojist, ülkede kalarak neyi elde edebileceğini düşünmek isteyecektir. Ne isteyebilir? Yanıt oldukça açık olsa gerek: Savaşı durdurmak, durduramıyorsa bile geriletmek ve verebileceği zararları azaltmak, kendisi gibi ülkesini terk etmemiş ya da edememiş olanların zarar görmesini önlemeye çalışmak veya toplam zararı azaltmak/ onarmak olabilir. Ama nasıl?

Dayanışma örgütlemek…

Bir milliyetçi ya da savaşçı değilse eğer, bu durumda direnmek için bulabileceği en güçlü yanıtlardan biri kendi konut blokundan/ çevresinden/ mahallesinden başlayarak bir dayanışmayı örgütlemek, küçük birimlerden başlayan ama belki giderek diğer küçük birimlerle ilişkilenebilecek ve bir anlamda eşitler arası “federatif bir yapıyı” anımsatacak bir sivil dayanışma örgütlenmesi geliştirmek… Bu örgütlenmenin amacı, “korunmak ve zarara uğrayanlarla dayanışarak ve mevcut kaynakları eşitlikçi bir biçimde paylaşarak, sağ kalmaya/ ayakları üzerine durmaya devam etmek” olacaktır.

Ancak biliyoruz ki aynı ortamda silahlı, yurtsever savaşçılar/ milliyetçiler veya sivil direniş örgütleri de olacaktır. Bu durumda, bu tür silahlı direnişçilerle, silahsız/ barışçı direnişçiler arasındaki ilişkiler nasıl öngörülebilir veya amaçları aynı olsa da direniş yöntemleri farklı olan bu grupların, birbirine zarar vermeksizin dayanışması ya da birlikte aynı coğrafyada var olmaya devam edebilmesi hakkında ne düşünülebilir? Bulunduğumuz yerden bakınca çok anlamsız ve yanıtı olmayan bir soru olarak düşünülebilir. Bu soru da kuşkusuz yerel koşullara çok bağlı ve ne olursa olsun çok spekülatif yanıtları olabilecek bir soru…

Teorik olarak ve bazı varsayımlar çerçevesinde düşünmeye devam edebiliriz. Bu sorunun, insanlığın/ Avrupa‘nın ve II. Dünya Savaşı ve yakın zamanda kısmen Soğuk Savaş sırasında, hatta belki bütün tarih boyunca her zaman sıradan insanların karşısına çıkmış ve birçok biçimlerde yanıtlanmış bir soru olduğunu unutmamak gerekir. Belki bugün karşılaştığımız tek fark, soruyu yanıtlaması gereken öznenin bir ekolojist olduğu ve yeryüzünü/ ülkesini ekolojik zararlardan da korumak isteyen biri olduğunu düşünüyor olmamızdır? Yanıtın, mevcut konjonktürde ve yerel direniş tarihinde olacağından ötesini söyleyemeyiz, ancak en riskli/ yaşamsal kararların bu durumla ilgili olacağını öngörebiliriz.

Düşündüğümüz, Ukrayna’nın bir kentindeki düşsel özne şunu görüyor olabilir: Kendi direnişi ve savaşı durdurma/ geriletme/ başarısızlığa uğratma iradesi, her şeyden önce Rusya’daki savaş karşıtlarını, Rusya’yı savaştan caydırmaya çalışan direnişçileri güçlendiriyor, destekliyor olacaktır. Bir aşama ileride Avrupa’da ya da dünyanın başka yerindeki savaş karşıtlarını, savaşı durdurmak veya savaşan/ saldırgan cephenin zayıflatılmasını isteyenleri güçlendiriyor olacaktır. Benzer bir biçimde, iletişim teknolojisinin olanaklarıyla kendisi de onların bu savaş karşıtı duruşlarından ve protestolarından güç kazanıyor olacaktır.

Bu büyük savaş makinesi/ ateş gücü ve nükleer tehdit karşısında küresel savaş karşıtlığının gücü etkisiz veya ihmal edilebilecek kadar önemsiz olabilir. Ancak barış mücadelesi ile savaşın farklı başarı erimleri ve ölçütlerini dikkate alarak karşıtlaştıklarını unutmamak gerekir. Savaş hemen elde etmek, istila, ateş ve yıkım, yılgınlık yaratmak ister ve başarısını böyle ölçer. Barış ise başarısını çok daha uzun erimde ayakta kalmış olmakla, var olmaya devam edebilmek ve savaş boyunca, sahip olabileceklerini (bunların hemen hemen hepsi düşünsel veya zihinsel değerlerdir) koruyabilmekle ya da yeniden yaratabilme kapasitesinin gücü ile ölçer.

Savaşan/ saldıran tarafın bütün dünya barışseverleri tarafından kınanması ve saldırganın tarihin utanç sayfalarına yazılması, savaşa karşı ayakta kalmayı başarabilen tarafın başarısıdır. Ancak bazı durumlarda başarı hemen gerçekleşmeyebilir. Hitler Nazizm’i için bu, beş yıldan fazla süren bir zaman gerektirmişti. Ama batı emperyalizmlerine karşı direnen diğer halklar için bazen çok daha uzun, hatta hala devam eden direniş durumları söz konusu olabilir. Vietnam Savaşı ilk 10 yılı Fransızlara, ikinci 10 yılı da ABD’ye karşı 20 yıl sürümüştü.

Bütün bu savaş, direniş ve sağ kalmak için uğraş sırasında en büyük zarara uğrayan her zaman kuşkusuz sivil toplumlar, silahsız olan toplum kesimleri ve savaş coğrafyasındaki topraklar/ bitki örtüsü-ormanlar ve canlı-cansız doğadır. Sadece yaşamayı başardığı için bile direnmiş sayılan insanlar veya yıllarca sonra savaş alanında biten otlar, bitkiler/ ağaçlar, başarısının ölçüsüdür. Ancak her durumda savaşın büyük yıkımına ve ateşine uğradıktan, bazı durumlarda bir daha geri gelmeyecek doğa katliamlarından/ nükleer felaketlerden sonra ve yeni karşıtlıkları doğurabilecek düşmanlıklar ve intikamcı arzularla birlikte gelen bir başarı olacaktır bu…

Direnmeyi seçecek Ukraynalı bir ekolojistin yapabileceklerinin başarısı savaşta ya da barışta, kendi küçük yerel çevresini örgütleyebilmekle, kayıplar/ acılar içerebilen, her durumda yıkıcı/ doğaya-insana-her şeye zarar vererek ilerlemek isteyen bir kötülüğe karşı durmak, savunmayı sürdürmekle ölçülecektir.

Orada durmaya karar vermişsek, neredeyse tek seçenek bu…

 

 

[Bir şarkının hikayesi] Smells Like Teen Spirit/ Nirvana

20.02.1967’de doğan söz ve müzik yazarı Kurt Cobain, X kuşağının sözcüsü ve alternatif rock müziği türünde en çok etki yapan müzisyen olarak gösterilir. Çok küçük yaştan itibaren Beatles’ın müziği ile büyüyen Cobain, John Lennon‘ı idolü olarak görmüş, Led Zeppelin, AC/DC ve Queen, Kiss gibi hard rock ve metal gruplarının müziklerinden de etkilenmiştir.

Kurt Cobain ve arkadaşlarının 1987 yılında Washington’da kurduğu Nirvana müzik grubu, sanatçının intihar ettiği 1994 yılına kadar üç albüm çıkarmış ve 75 milyon plak satarak tüm zamanların en çok satan grupları arasına girmiştir.

Grup, 1989 yılında çıkardıkları ilk albümlerinde, ağır tonlarda söylenen nakaratlar ve kıtalar arasında yavaştan hızlıya geçen dinamik kontrastlardan oluşan kendine özgü bir sound yakalamıştı.

Çıkardıkları ilk albüm onlara arzuladıkları çıkışı yaptırmadıysa da, alternatif rock’ın bir alt türü olarak Seattle’da ortaya çıkan Grunge müziğin önemli bir temsilcisi olmaları sıfatı ile, kent sahnelerinde popülariteleri yüksekti.

Grunge müzik gruplarının ilham kaynağı olacak, X kuşağını derinden etkileyecek ve Nirvana’nın dünyaca tanınan bir grup olmasını sağlayacak olan ikinci albümlerinin çıkış parçası “Smells Like Teen Spirit”‘in ilham kıvılcımı ise bir süpermarketin raflarında gizlenmişti.

Bir ergenin ruhu nasıl kokar?

1990 Ağustos’unda Kurt Cobain’in kız arkadaşı ve Bikini Kill grubunun kurucusu olan Tobi Vail, grup arkadaşı Kathleen Hanna ile bir süpermarkette alışverişe gitmişti. Rafta gördükleri “Teen Spirit” adlı deodorant onları oldukça güldürmüş ve aralarında şakalaşmışlardı.

Hanna, 2016 yılında Double J. dergisine o anı şöyle anlatmıştı:

İkimiz de gülüyorduk çünkü deodorantın markası çok komikti. Yani kim bir deodoranta “Teen Spirit (Genç Ruh) ”adını koyar ki ? Bir ergenin ruhunun kokusu neye benzeyebilir ki? Bir vestiyer gibi mi kokar? Terle dolu bir çömleğin kokusu gibi mi? Yoksa bir partide saçlarına kusmuk bulaşmış bir gencin kokusu mu?”

O gece Kurt’ün dairesine gitmişler ve oldukça içmişlerdi. Evin altını üstüne getirdikten sonra Hanna eline geçirdiği marker ile yatak odasının duvarına o sihirli sözcükleri yazacaktı: “Kurt, Teen Spirit gibi kokuyor”

Kurt Kobain ve Tobi Vail.

Kurt Cobain ve Tobi Vail aynı yılın sonuna doğru ayrıldılar. Cobain’in üzüntüsü ve hayal kırıklıkları yeni şarkısına esin kaynağı olacaktı. Şarkıda ”Aşırı sıkılmış ve kendinden emin” olarak tanımladığı kız, şüphesiz hala aklından çıkmamış olan eski sevgilisi Tobi idi. Fakat bu tanımlamanın dışında şarkı sözlerinde “Silahlarını doldur” ve “Bizi eğlendir” gibi sıra dışı cümleler de vardı.

1994 yılında Rolling Stone dergisine verdiği demeçte hayranı olduğu “Pixies” adlı grubun müziğinden çok etkilendiğini ve onlar gibi yumuşak ve sessiz başlayan ve gürültülü ve sert devam eden tarzda bir  bir şarkı yazmak istediğini söylemişti. O güne kadar yazdığı en iyi şarkıyı yazmak istiyordu.

Cobain şarkıyı bitirdiğinde adını “Anthem” koymak istemişti ama Tobi Vail buna karşı çıktı çünkü kendi gruplarının bu isimde bir şarkısı vardı.  Cobain’in aklına Hanna’nın yatak odasına yazdığı sözler geldi. Duvarındaki grafitinin gerçek manası hakkında aslında hiçbir fikri yoktu. Hanna ile daha önce gençlikle ilgili bir tartışma yaşamışlardı ve ironik olarak onun bu sözlerle kendisini ilham alınabilecek bir figür olarak tanımladığını zannetmişti: “Kurt gençliğin ruhu gibi kokuyor.”

Bu sözleri kendi deyimi ile “cool” bulan Kurt Cobain,  Hanna’yı arayarak altı ay önce duvarına yaptığı grafitiyi yeni şarkısının ismi olarak kullanmak istediğini söyledi.

Hello, hello, hello!

Come As you Are, Nirvana’nın Hikayesi”’nde Kurt Cobain olayı şöyle hatırlamıştı:

O cümleyi bir kompliman olarak aldım. Yaptığımız konuşma ile ilgili bir tepki verdiğini düşünmüştüm. Halbuki gerçekten deodorant gibi koktuğumu ima etmişti. Single çıktıktan ancak aylar sonra bu isimde bir deodorant olduğunu öğrendim.”

Smells Like Teen Spirit” Nirvana’nın ikinci stüdyo albümleri olan “Nevermind”’ı kaydetmek için Kaliforniya’ya gitmeden önce yazdıkları son şarkı idi. Kayda girmeden önce prodüktörleri Butch Vig’e bir demo kaseti gönderdiler. Butch kasedi alıp yeni şarkıyı dinlediğinde deforme bir kayıt ve cızırtılı bir gitar sesi duymuştu. Ama bu kaosun altında “ Hello, hello, hello” şeklinde tekrar eden nakarat ve şarkının akor yapısı onu heyecanlandırmıştı.

Teen Spirit’in daha fazla bir etki yaratabilmesi için Butch bir stüdyo hilesi kullanarak gitar ve vokali güçlendirmeye karar verdi. Bu şekilde şarkının yükseldiği noktada hoparlörden istediği sıçramayı yapabilecekti. Gitarı üst üste iki kere kaydetmek kolaydı ama vokali üstü üste kaydetmek aşırıya kaçan bir hile olacaktı. Bunun için Cobain’den vokali birkaç kere kaydetmesini istedi. Kurt Cobain ikinci ses kaydını birinci ile o kadar tutarlı yapmıştı ki, sonuç harika oldu.

 

Cobain, bu şarkıyı kendi jenerasyonunun ve kendisinin ilgisizliğinden ve omurgasızlığından iğrendiği için yazdığını söylemişti.

Şarkının bir jimnastik salonunda çekilen ve kaos ve isyanla biten bir lise partisi konseptine dayanan videosu, MTV video müzik ödülünü aldı ve 2000 yılında en çok seyredilen video olarak Guiness Rekorlar Kitabı’na girdi. Sözlerinin içinde “Teen Spirit “kelimesi hiç geçmemiş olsa da, şarkı hit olduğunda Teen Spirit deodorantlarının satışı patlama yapmıştı.

“Smells Like Teen Spirit” büyük bir hit olan ilk alternatif rock şarkısı, Nirvana da hızlıca klasik alternatif müziğin temsilcisi olmuştu. Grup,1994 yılında Kurt Cobain’in intiharından sonra dağıldı.

Tel Aviv’deki bir duvarda, “27 Club” graffitisi.

Cobain 1994 yılında intihar ettiğinde 27 yaşındaydı. Brian Jones, Jimi Hendrix, Janis Joplin ve Jim Morrison da, 1969 ile 1971 yılları arasında, 27 yaşında iken ölmüşlerdi ve Kurt Cobain’in de aynı yaştaki ölümünden sonra, bu yaşta ölen artist ve müzisyenlerle ilgili bir farkındalık oluştu.  Bundan 17 yıl sonra, Amy Winehouse da 27 yaşında trajik bir şekilde yaşamını yitirdi.  Talihsiz şarkıcı, ölümünden üç yıl önce ’27 Klubü’ne girmekten korktuğunu söylemişti.

Rolling Stone dergisi, 2021 yılında güncellenen “Tüm Zamanların En İyi 500 Şarkısı” listesinde “Smells Like Teen Spirit”i beşinci sırada göstermiştir.

Kaynakça

  • Chick S., Nirvana:The Story Behind Smells Like Ten Spirit, September 10,2021
  • Ott.T, Kurt Cobain:The Inspiration and Meaning Behind Nirvana’s Hit Smells Like Teen Spirit, Nov.11.2019 Updated 15.dec.2020
  • Songfacts, Smells Like Teen Spirit
  • Wikipedia, Kurt Cobain, Nirvana, Smells Like Teen Spirit, 27 Club.,

Piyale Madra çiziyor-25

Türkiye’nin önde gelen çizerlerinden Piyale Madra, çizgileriyle Türkiye ve dünyanın “hal ve gidişatını” yorumluyor. 

Susturulan, alandan atılan kim, sansürlenen kim?

En son ne zaman kadın haklarını, teorisini uzun uzun televizyonlarda konuştuk? Dinledik? En son ne zaman LGBTİ+ dertlerini, tasalarını veya yaşadıkları ayrımcılıkları ana akım bir medyada gördük? Şahsen hatırlamıyorum. Olan tüm haberler ise kadın ve LGBTİ+ haklarını savunan herkesi ve özellikle özneleri şeytanlaştırmakta, düşman göstermekte. Ahlakçı bir yerden yazılmakta. Katilin biri, bir kadını öldürür ve o haberin dilinden anlarız ki bir şekilde o katilin ve kadının hikayesi trajiktir, satılması gereken bir üründür velakin gerçekten alanda çalışıp söz üreten insanlar ne yayıncılara ne de propagandaya yarar.

Siz, translar!

İşte böyle bir zamanda hem bir kadın, hem de bir LGBTİ+ olarak yazdığım her mecranın e-postalarla, tweetlerle “linçlendiğini” görüyor ve duyuyorum:  “Bu trans, bu nasıl bir şeyler yazar ve üretir?!” Kasım ayından beri farklı mecralarda yazılarım çıkıyor ve hiç şaşmadan editörlerimle, yayıncılarımla bir bakmışım, bana gelen tepkileri okuyoruz.

Ne yazıyorum ki diye düşündüm: “8 Mart hepimizin, tüm kadınların…” En son köşe yazımın başlığı buydu örneğin.

Tepkilere şöyle bir baktığımda, çoğu zaman yalnızca kimliğimin eleştirildiğini görüyorum, benim kimliğime sahip başkalarının dediklerinin hesabı soruluyor ve asla fikirlerim, argümanlarım üzerinden eleştiri almıyorum. Aynı, ezber sözler: “Siz translar!…” (Oysa yapıcı eleştirilere daima aç ve açık birisiyimdir.)

Son 8 Mart eylemlerinde bir grubun, Feminist Gece Yürüyüşü’ne katılmak istemesi velakin bunu yaparken komite kararları ve ilkeleri dışı davranıp sonrasında “alandan atılıp, uzaklaştırıldığını” söylemesi üzerine açıkçası üzüntü ve şaşkınlık yaşadım. Üzüldüm çünkü ilkeler belli ve aslında takip etmesi zor değilken sadece nefret üzerine inat etmek istediler, binlerce kadının yürüyüşünde ayrı durdular. Şaşırdım, çünkü aslında hükümetle aynı düşünce ve taktiklerde birleştikleri halde, fikir ayrılığına sahip oldukları belli olan bir alanda ille de kadın kimliği üstünden orada olmak için bir hayli baskı yaptılar.

Feminizm nefret ve bağnazlık değildir

Her kadın aynı düşünecek diye bir durum yok. Her kadın aynı yerde yürüyecek diye de bir şey yok. Feminizm, her kadının aynı düşünmesi gereken tek bir akıl ve fikir olacak demiyor. Feminizm içerisinde ortak olan en önemli şey; ataerkiye karşı eşit yurttaşlık mücadelesi. Üçüncü dalga dediğimiz, kesişimsel değerlere yani ırkın, dinin, dilin, ekonominin, imkanın ve farklılıkların yarattığı kadınların ortak eşit yurttaşlık yolunda farklı tecrübelere sahip olabileceğini belirten bir düşünce akımı.

İşte buradan, 8 Mart üzerinden yaşanan tartışmayı anlayabilirsiniz. Bir taraf diyor ki, “hep birlikte mi?”, diğer taraf da diyor ki “hayır, sizsiz.” E o zaman ayrılık doğal olan şey değil mi? Neden farklı düşünen bir grup, Feminist Gece Yürüyüşü ilkeleri bilinirken, demokratik olarak yürüyüş öncesi katılımı tüm kadınlara açmışken, yürüyüş gecesi kendi pankartlarıyla yüzlerce kadının önüne geçtiği zaman, bir anda dışarıdan gelen ve iletişim yollarını tüketmeden kendi sesini ortaya koymak adına öne geçmeye çalışırken mağdur oluyor? Feminist Gece Yürüyüşü’ne gelip, orada örgütlenen ve dayanışan kadınlara “alanın sahibi geldi” diyenler, nasıl susturulan kadınlar oluyor?

Sadece transfobi ve orospufobi üzerinden, ahlakçı bir noktada, anneliği yücelten ve ataerkinin kutsal annelik mitlerini tekrar üreten söylemlerle bir araya gelmiş bir grup, kadın haklarını savunuyoruz kisvesi altında yine alanda olan ve erk şiddetine direnen, polise karşı yürüyen kadınları suçlu göstermek üzerine çalışıyor.

Kadınlar farklı düşünebilir, kadınların hayat tecrübeleri gibi feminizm anlayışları da farklı olabilir, ama kimse nefreti ve bağnazlığı “feminizm” diye kabul etmek zorunda ve sırf kadınsınız diye size kollarını açıp “kız kardeşim” diye bağrına basmak zorunda değil.

Yazdığım her yazıda, verdiğim her röportajda, yaptığım YouTube videolarımda ve kaydettiğim podcastlerde beni tanıyan, benim gibi düşünen kadınları, bana konuk olan ya da editörlük yapan kadınları, bana alan açan kadınları bir “lobinin parçası” olarak görüyorlar sanırım. “Network” diyorlar, “fonculuktur” deniyor. Sanki ana akımda trans bir kadın dertlerini anlatabiliyor, LGBTİ+ kadınlar konuşabiliyor ve korunuyor, sanki yıllarca sansürlenen biz değiliz de muhafazakar seslermiş gibi göstermek de büyük resimde, engellerin bir parçası.

Ne kadar trans kadını dinledi bu toplum, ne kadarımıza mikrofon verildi yıllar içerisinde? Bülent ve Selin şarkı söylediler ama dertleri ne kadar duyuldu? Birisi kimliği, ötekisi anneliği için resmen toplum önünde sınav verdi. Hiç dinleyebildik mi, kimliklerinden dolayı gerçekten ne yaşadılar, neler duydular? Selin Ciğerci’nin eski eşi maçta kötü oynadı diye onların ilişkilerine neler neler söylendi ve bunlar unutuldu gitti.

8 Mart’da erkle, hükümetle, İstanbul Sözleşmesi’ni kaldıranlarla aynı sözde buluşan kişilerin bizleri susturma, sindirme hareketleri zaten mücadelesini verdiğim sansürün bir parçası. “Sen trans cinayetleri dursun diye bağırma.” “Sen varım deme…” “Sen sus…”

Bizler yıllardır susturuluyoruz ve artık bizleri dinleme vakti geldi insanların. Bir de feminist alanlarda susturulmayalım.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Müzik Satan Çocuklar’dan keman nameleri

Göçebelik doğa ile barışık bir yaşam biçimidir. Göçebe herhangi bir toprak parçasını kendine mülk edinmez. Bütün dünya onundur, tıpkı onun dünyanın bir parçası olduğu gibi. Bu bütünlük ve karşılıklı aidiyet hali toprağa çekilen mülkiyet çizgileri ile bozulur.  Göçebelik sınırları çizen ‘uygar insanlar’ tarafından uygarlığın karşısında bir yere iliştirilir. Göçebeye gelince o da sınırları çizilmiş hayatın tekinsizi olarak uygarlığa montaj yoluyla uydurulur.

Müzik Satan Çocuklar kitabı uygarlığın karşısına iliştirilen göçebe bir ailenin hikayesi. Göçebe çadırı, atlı arabası, ördüğü sepetleri, gırnatası, kemanı, topladıkları çiçekleri ile bir çingene ailesi.

Ve kırmızı-mavi-sarı
Renklerle süslü
Tek atlı bir araba
Ağır ağır yol alıyordu

İki yanı çiçeklerle dolu
Dağ yolunda
Bunlar
Yazın kırlarda
Kışın kentlerde geçiren

Bir çingene ailesi.

Dünyayla yeniden bütünleşmenin yolu: Keman ezgileri

Hikâye Sali’nin çocukluğundan delikanlılığına uzanıyor, Sali ve ailesi insanlardan çok doğayı dinleyerek yaşıyorlar. Kuşların aynı anda konuşup aynı anda sustukları için ne dediklerinin anlaşılmaması, çiçek tarlaları, güneşin tepelerin arkasına saklanması dinlediklerinden bazıları. Bir de Sali’nin kemanı var bütün kuşların susup dinlediği bir tek bülbülün ara ara bu kuralı bozduğu.

Sali dağ yollarından, çiçek tarlalarından geçip delikanlılığa uzandığında ailece kente yerleşmeye karar veriyorlar. Böylece göçebe iken evi dünya, yorganı mavi gök olan Sali’nin evi kemanı, yorganı çaldığı ezgiler oluyor. Dünyayla kaybettiği bütünlüğünü müzikle tamamlamaya çalışıyor.

Dostluk, doğa sevgisi, müzik sevgisi, sorunlar karşısında dirençli olma gibi izlekleri takip edebildiğimiz kitap Yalvaç Ural’ın kaleminden çıkmış. Hikâye şiirsel bir dille yazılmış ve devam şiirler başlıklarla bölümlenmiş. Okur bir başlıkta ateşin çevresinde yapılan müziği dinlerken diğer başlıkta Sali’nin köpeği Kıvırcık’ın gözünden Sali’yi dinliyor. Kitap doğa tasviri, müzik ve göçebelik konularının yanı sıra gelir dağılımındaki eşitsizlik, çocuk işçilik, ötekilik konularını sade bir şiir diliyle anlatıyor.

Resimlemeleri Haslet Soyöz yapmış. Çizer siyah beyaz ve yeşil renklerle dinamik bir anlatı dili kurarak şiirsel metni desteklemiş. Marsık Yayıncılık da kitabı okurla buluşturmuş. Müzik Satan Çocuklar kitabı okurları, kitabın sonunda biraz sessiz kalıp Sali’nin kemanını dinlemeye çağırıyor. Bizler de biraz susup kemanın namelerine odaklanalım. Yeterince odaklanırsak Sali’nin kemanın sesini duyabiliriz.

Yalvaç Ural

Türk gazeteci, yazar. Özellikle çocuk edebiyatı alanında yapıtlar vermiştir. 1996 yılında Müzik Satan Çocuklar (Çingenece: Gili baši i violina) adlı öyküsü dünyada ilk kez Çingenece olarak basıldı. Kitap Makedonya‘da yine Yalvaç Ural’ın La Fonten Orman Mahkemesi’nde adlı öyküsü ile birleştirilip tek kitap haline getirildi. Makedonya’daki okullarda “Müzik Satan Çocuklar” kitabı, yardımcı ders kitabı olarak okutulmaya başlandı. Çocuk edebiyatındaki çalışmaları ile yurtdışında da ünlenen Yalvaç Ural, Hollanda‘daki 5. Uluslararası Çocuk şiir Festivali’nde, “Armonikanın Şairi”, “Dünya Çocuk şiirinin şampiyonu” diye adlandırılmıştır.

İklim Şurası’ndan GDO çıktı, Yeşiller’den açıklama: Temiz ve sağlıklı gıda istiyoruz

Konya‘da geçen ay düzenlenen İklim Şurası sonuç bildirgesinde, Türkiye‘de genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO) geliştirmenin de önü açıldı.

Bildirgenin 21’inci maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

Farklı iklim etkilerine karşı (kuraklık, sıcak/soğuk hava dalgası, şiddetli yağış, don vb.) karşı tarım desenleri ve yöntemleri (çöl koşullarında tarım, denizde tarım gibi) geliştirilecek, iklim kaynaklı stres koşullarına dayanıklı yeni ve yerli bitki çeşitlerinin ve hayvan ırklarının daha kısa zamanda geliştirilebilmesi için klasik, biyoteknolojik ve moleküler genetik destekli (CRISPR gen teknolojisi gibi) ıslah çalışmaları gerçekleştirilmeli ve entegrasyonu sağlanmalıdır.”

‘GDO’lu gıdaları yeniden gündeme getirmek istiyorlar’

Biyoçeşitliğin doğal mekanizmalarına yapay müdahaleler yapıldığını belirten Yeşiller Partisi‘nin Tarım ve Gıda Çalışma Grubu, Tarım ve Orman Bakanlığı‘nın yoğun toplumsal destekle önüne geçilen GDO düzenlemelerini  yeniden gündeme getirmek istediğine dikkat çekti.

Yapılan açıklamada şunlar denildi:

“Yeşiller, yeryüzünde bir yaşam ağı bulunduğuna; insanın doğanın bir parçası olduğuna; doğanın, ekosistemlerin ve tüm canlıların içsel değerlerine inanır.

Kapitalizmin sadece kısa vadeli çıkarları önemseyen, kâr odaklı ve yıkıcı işleyiş biçimine karşı, gezegenin geleceği için gerekli radikal iktisadi önlemlerin alınmasını savunur. Bizler Yeşiller olarak çiftçilerin tohuma erişim haklarının önünün açılması gerektiğini düşünüyoruz.”

Bildirgede yer alan CRISPR CAS 9 gibi en umut verici ve sözde en doğru gen düzenleme teknikleri de dahil olmak üzere tüm GDO’ların istenmeyen etkilere yol açtığını kaydeden Yeşiller, “CRISPR vurgusu, GDO dememek için bakanlığın yaptığı bir kelime oyunudur. Bu vurgu ile bakanlık, yoğun toplumsal destekle önüne geçilen GDO düzenlemelerinin yeniden gündeme getirilmesi için çalışmaktadır”  dedi.

CRISPR (Clustered Regularly Interspaced Palindromic Repeats) genetikçilerin DNA üzerinde ekleme, çıkarma yapmalarına ya da DNA dizilimini değiştirmelerine olanak tanıyan yeni bir teknoloji. Temel farkı bugüne kadar kullanılan GDO tekniklerinden daha hızlı, daha ucuz ve daha yüksek doğruluk oranına sahip olması.

‘Onay vermiyoruz’

“Tıptaki ‘önce zarar verme’ , yani ‘eylemlerinde öncelikli olarak zarar verme risklerinden kaçın’ ilkesinin doğanın kırılgan yapıları için de geçerli olduğuna inandıklarını belirten Yeşiller, “Toprağın verimini düşüren, doğal varlıkları tahrip eden, sertifikalı hibrit tohuma dayalı monokültür tarımını değil, yerli atalık tohumlarla (yadigâr tohumlarla) üretimi teşvik ediyor ve çeşitliliği destekliyoruz. Herkes için iyi, temiz ve sağlıklı gıda istiyoruz” ifadelerini kullandı.

Yeşiller, bu bağlamda GDO üretimine, ekimine, ithalatına, insan gıdası olarak tüketimine, hayvan yemi ve bioyakıtlar dahil olmak üzere hiçbir kullanım şekline onay vermediklerini belirtti.

 

Rusya Ortadoğu’dan gönüllü asker çağırıyor

Rusya’daki bir güvenlik konseyi toplantısında konuşan Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya destekli güçlerin yanında savaşmak isteyen Ortadoğulu gönüllülere izin verilmesi gerektiğini söyleyerek “Gönüllülerin savaş bölgelerine ulaşmalarına yardım edeceğiz” dedi.

Putin, Ukrayna’nın Batılı destekçilerinin dünyanın her yerinden paralı savaşçıları Ukrayna’ya getirdiğini ve Kiev yönetiminin uluslararası hukukun tüm normlarını hiçe saydığını söyleyerek, Ortadoğu’dan Rusya için savaşacak gönüllülerin çatışma bölgelerine ulaştırılması talimatını verdi.

Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, hazlihazırda Ukrayna’da savaşmak için çoğunluğu Ortadoğu’dan 16 bin kişinin başvurduğunu söyledi. Şoygu, “Bu kişilerin para için değil istedikleri için başvurduklarını biliyoruz ve tabii ki buna olumlu cevap vermeyi doğru buluyoruz. Birçoğunu biliyoruz, son on yılda en zor zamanda IŞİD terör örgütüne karşı mücadelede yardımcı oldular” dedi.

Bu sözlerin ardından Rusya’nın paralı asker örgütü Wagner gündeme geldi. Rusya’nın, Afrika ve başka bölgelerde çıkarlarını korumak için kurduğu düşünülen Wagner’in başta Ukrayna, Suriye ve Afrika’nın çatışma bölgelerinde yer alan bir paramiliter örgüt olduğu ve arkasında Putin’e yakın bir isim olan Evgeni Prigozhin‘in olduğu düşünülüyor. Wagner, Amerikalı askeri grup Blackwater ile de benzeştiriliyor.

Putin, Savunma Bakanı Şoygu’nun, Ukrayna’da ele geçirilen Batı silahlarının Donbas’taki Rus yanlısı savaşçılara verilmesi önerisini de kabul etti. Bu silahlar arasında uçaksavar ve tanksavar füzeler bulunuyor.

Putin başka bir açıklamasında da, Ukrayna ile görüşmelerde pozitif glişmeler olduğunu söyledi ve “Batılıların yaptırımları geçmişte bizi yalnızca güçlü kılmıştır” dedi.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, Putin’in sözlerine “Suriye’den kiralık askerler toplanıyor. Hepsi savaşın cehennemine atılacaktır” yanıtını verdi. Zelenski, “Eğer savaş devam ederse bunun anlamı Ukrayna’nın ortaklarından Rusya’ya daha fazla yaptırım gerektiğidir” dedi.

Ukrayna’da da daha önce Zelenski‘nin çağrısıyla yabancı gönüllüler Rusya’ya karşı savaşmak için katılmıştı. Oluşturulan web sitesi üzerinden başvuran 52 ülkeden 20 binden fazla gönüllü askerin Ukrayna ordusuyla birlikte savaşacağı ve ilk yabancı gönüllü asker grubunun ülkeye vardığı bildirilmişti.

Antalya Diplomasi Forumu için geldiği Antalya’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile görüşen NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg,
Türkiye‘yi Ukrayna’da barışçıl bir çözüme gidebilecek diplomatik ve siyasi süreçleri kolaylaştırma çabaları nedeniyle takdirle karşılıyorum” dedi.

Türkiye’nin ‘kilit’ bir rol oynadığını söyleyen Stoltenberg, “Türkiye Ukrayna’ya önemli kapasiteler de sağlıyor, SİHA’lar (silahlı insansız hava aracı) bu noktada önemli” dedi.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz‘un da gelecek hafta Türkiye’ye ilk resmi ziyaretini gerçekleştirmesi bekleniyor.

‘Ukrayna Avrupa ailesinin bir parçasıdır’

Ukrayna’nın, Rusya’nın işgaline yanıt olarak Avrupa Birliği’ne hızlı bir şekilde katılma başvurusu bugün ikinci kez Paris’te bir araya gelen Avrupa Birliği liderleri tarafından olumlu karşılandı.

Versailles Sarayı’nda düzenlenen zirvenin ardından yayımlanan bildiride Ukrayna’nın “Avrupa ailesinin bir parçası olduğunu”  fakat üyelik değerlendirmesini AB yürütme organı olan Avrupa Komisyonu’na bırakıldığı belirtildi. Açıklamada, “Bu olana kadar Ukrayna’nın Avrupa yolunu izlemesini desteklemek için bağlarımızı daha da güçlendirecek ve ortaklığımızı derinleştireceğiz” denildi.

Ukrayna’nın Avrupa Birliği’ne katılması normalde yaklaşık on yıl sürecek birtakım zorlu reformları ve müzakereleri içeren bir süreç. Ukrayna Devlet Başkanı Volodymyr Zelensky bu ayın başlarında AB’ye çağrıda bulunmuştu. 

Ukrayna’nın kurumları henüz AB normlarından  uzak ve ülkeyi ortak pazara katmak için gereken değişiklikleri uygulamanın birkaç yıl alacağı öngörülüyor.

Samsun’da kanserojen maden tehdidi: Akyar köylüleri bilinmezliğe karşı mücadele ediyor

Türkiye’nin dört bir yanında vatandaşlar “Köyümüzde, mahallemizde maden ocağı istemiyoruz” çığlıklarıyla doğa tahribatına sebep olacak faaliyetlere karşı suyunu, toprağını ve ormanlarını korumaya çalışıyorlar. Samsun’da da Ladik ilçesine bağlı Akyar Köyü sakinleri Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA) tarafından kuvars ve silis kumu arama sondaj çalışmalarına karşı mücadeleye başladılar. Uzmanlar ise silisyumun solunması durumunda kansere kadar yol açabilecek boyutta bir tehlike arz ettiği, çevreye yayılacak partiküllerin canlılara ve bitki örtüsüne zarar vereceği konusunda hemfikir.

MTA’nın köylerinde Kasım 2021’de yaptığı çalışmaları sondajlar açıldıktan bir buçuk ay sonra öğrendiklerini söyleyen köylüler, bilinmezlik içerisinde bırakıldıklarını belirterek Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER), MTA, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) ve  Çevre Yönetimi ve Denetiminden Sorumlu Şube Müdürlüğü tarafından geçiştirici cevaplar verildiğini ve dolayısıyla bir bilinmezlik içerisinde bırakıldıklarını söylüyorlar.

Köyde yapılan sondajlar.

Hisseli arazilerde dokuz sondaj çalışması

Köylüler doğal su kaynaklarını, taşını, toprağını, hayvanlarını korumak için silisyum maden arama çalışmalarına karşı kurmuş oldukları Akyar Çevre Platformu öncülüğünde direniyorlar. Konuya ilişkin olarak iptal davası açma hazırlığında olduklarını ifade eden Akyar Çevre Platformu Başkanı Aykut Gökdeniz, dokuz adet sondaj çalışması yapıldığını, köydeki hisseli arazilerin bir kısmında sondajlar için izinler verildiğini ancak köylülerin konu hakkında bilgilendirilmediklerini şöyle anlatıyor:

“Kimseye sorulmadan MTA tarafından numuneler alındı ve şu an sonuç bekleniyor. Köyümüzün talan edilme durumu var. İnsanlar tedirgin. Köyde çalışma için gelenleri görenler var ancak ne olduğunu bilmiyorlar; köydekiler su kanalıyla ilgili olduğunu sanıyorlar. Araştırdığımızda işin içinde maden olduğunu öğrendik.”

Gökdeniz CİMER’e birçok kez sondajlara ilişkin sorular yönlendiriyor ve MTA tarafından 14 Ocak’ta verilen yanıtta “Bölgede kurumumuz adına ruhsatlı maden arama sahasında tamamen kuvars kumu aramaya yönelik etüt ve sondajlı/sondajsız çalışmalarımız devam etmektedir” şeklinde ifadeler kullanılıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı Çevre Yönetimi ve Denetiminden Sorumlu Şube Müdürlüğü tarafından 7 Mart’ta verilen yanıtta ise söz konusu bölgede böyle bir çalışmanın olmadığı söylenerek şu ifadelere yer veriliyor:

“MTA taşeronu veya nimet madencilik tarafından herhangi bir kart numune alımı faaliyetinin olmadığı, herhangi bir şantiyenin olmadığı, herhangi bir yetkili veya temsilcinin olmadığı tespit edilerek yöre halkı ile görüşüldüğünde de faaliyet olmadığı hususları video ve fotoğraf ile kayıt altına alınmıştır”

Silisyum dioksitin sağlığa etkisi: Kanserojen etkisi var

İstanbul gibi büyükşehirlere göç veren köyün toplam nüfusu, iki bin civarındayken; köyde yaşayanların nüfusu yetmişin üzerinde ve bu rakam yaz aylarında daha da artıyor. Uzmanlar ise silisyumun insan sağlığına olumsuz etkilerine uzun zamandır dikkat çekiyorlar.

İş ve Meslek Hastalıkları ve Göğüs Hastalıkları Uzmanı Profesör Doktor İbrahim Akkurt ise silisyum dioksitin toz halinde havaya karışması durumunda insan sağlığında bronşitten kansere kadar olumsuz etkilere sebep olacağını söylüyor. Akkurt, konunun ciddiyetini şu ifadelerle ortaya koyuyor:

“Silisyum dioksit, parçalanarak ve kırılarak tozunun partiküller şeklinde ortama saçıldığında solunması halinde birçok patolojiye sebep olur. Hava yollarında tahrişe bağlı, zaman içinde bronşitlerden tutun da amfizeme, KOAH’a; akciğer parankimi dediğimiz havalanmanın olduğu alanlarda da silika partikülleri birikme yaparak silikozise (Pnömokonyoz türü) yani geri dönüşü olmayan bir hasara sebep olur.”

‘Çevresel toz hatalıklarına sebebiyet verebilir’

Bunların iyi huylu olarak ifade edilen olaylar olduğunu belirten Prof. Dr. İbrahim Akkurt, Dünya Sağlık Örgütü’nün Kanser Araştırma Enstitüsü tarafından silisyum dioksitin 1997’den beri kanserojen olarak kabul edildiğine de dikkat çekiyor ve ekliyor:

“Akciğerde oluşan bu değişikliklerin, hava yollarında (bronşlarda) silikozisin oluşması dışında zaman içinde kanser yapabilme potansiyeli de var.”

Prof. Dr. İbrahim Akkurt bölgedeki birçok kesimin tehlike altında olduğunu söyleyerek öncelikle toza doğrudan maruz kalan işte çalışan insanlar için çok riskli olduğunu belirtiyor. Akkurt, “Toz ortaya çıkacaksa çevrede bulunan halk için, çevresel toz hastalıklarına sebebiyet verebilir. Ortamda çalışan işçilerin kıyafetleriyle tozun evlerine taşınması durumunda ev halkı için de tehlike arz eder. Sonuçta silika, silis, silisyum dioksit bilinen en patojen hava yolu partiküler pnömokoz yapıcı ajanlardır. Çevreye vereceği zarar yadsınamaz. Gerek o işte çalışan işçilere, gerekse de çevre insanlarında çok büyük sağlık sorunlarına yol açacaktır” diyor.

‘Akciğerde ciddi tahriş yapar’

Yerkürenin yüzde 70’inden fazlasını oluşturan silisyum dioksite ilişkin olarak Kimya Mühendisi Prof. Dr. Veli Deniz ise “Silis madeninin kum taneciği, amorf ve kristal formları vardır. Katı toz halindedir. Ortam kirlendiği ve özellikle solunduğu takdirde akciğerlerde ciddi manada tahriş yapar. Güvenlik Bilgi Formları’nda üreticiler bunu gizler ve çok sağlıklı bilgi vermezler. Kesinlikle toz ortamında çevredeki insanlar, tozun taşındığı yakın yerlerdeki insanlar olumsuz etkileneceklerdir” şeklinde ifadeler kullanıyor.

‘Rüzgarla taşınabilir, bitkilerde tabaka oluşturur’

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Kimya Mühendisleri Odası Başkanı Dr. Ali Uğurlu ise silisyum madeninin akciğerde ciddi hasar bırakabileceği tehlikesini yineleyerek faaliyetlere ilişkin olarak şu değerlendirmelerde bulunuyor:

“Sondaj sırasında çevreye bir etkisi olmaz, izin almaya gerek yoktur. Maden işletilirse çevreyi olumsuz etkiler. Uzak olsa bile rüzgarla taşınabilir. Çünkü bunlar 10 ila 2,5 mikron düzeyindedir ve çok ince malzemelerdir. Dolayısıyla bunlar rüzgarla, solumayla ve havayla taşınabilir. Silisyumun tozu bitkiler üzerinde de tabaka oluşturur ve bu da bitkileri olumsuz etkiler.”

Öte yandan vatandaşların sondajla ilgili bilgilendirilmemiş olmasına ilişkin değerlendirmede bulunan Prof. Dr. Veli Deniz “Sondajda çamur ortaya çıktığı için bir etkisi olmaz. Sondaj aşamasında genellikle bilgi vermezler. Demokratik bir ortamda olsa niyet söylenir de; o aşamada çevreciler, aktivistler sondajı da engellemesinler diye haber vermezler” şeklinde konuşuyor.

 

‘MAPEG teminat ve ruhsat paraları için önüne gelene ruhsat veriyor’

Avukat Melike Özman, Avukat Birsen Adar Odabaş ve Avukat İsmail Hakkı Atal ise açılacak davanın hukuki sürecini yürütecek. Konuya ilişkin olarak Yeşil Gazete’ye konuşan İsmail Hakkı Atal MAPEG ve Orman Genel Müdürlüğü’nün uygulamalarına ilişkin şu açıklamalarda bulunuyor:

“Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü tamamen cahilce uygulamalar yapıyor. Sadece günlük herhangi bir stratejileri olmadan, iklim krizinin bizi sürüklediği mecburiyetlere uyulmaksızın sadece günü kurtarmak adına herkese ruhsat veriyorlar. MAPEG Genel Müdürlüğü ve Orman Genel Müdürlüğü herhangi bir uzun vadeli eylem planlaması olmadığı gibi sermaye de çok akılsızca bir şekilde yönetim boşluğunda her şeye atlıyor. MAPEG şu an alacağı teminat ve ruhsat paraları için önüne gelen herkese lisans ve ruhsat veriyor.”

‘Doğamıza, suyumuza, taşımıza, toprağımıza dokunulmasını istemiyoruz’

Köylüler, Aralık 2021’de çalışmaları öğrenmelerinden bugüne kadar söz konusu faaliyetlerin iptali için birçok girişimde bulundular. Akyar Çevre Platformu Başkanı Aykut Gökdeniz, Change.org’da imza kampanyası başlattıklarını, dava açılması için 125 kişinin avukatlara vekalet verdiğini, Ladik Kaymakamlığına teslim etmek üzere 350 kişinin imzası bulunan dilekçeler yazdıklarını ve son aşamada hukuki olarak da konunun takipçisi olacaklarının bilgisini veriyor.

Tarım ve hayvancılıkla geçimin sağlandığı köyde sondaja 200 metre uzaklıkta doğal su kaynağı bulunuyor. Çevre ilçelerin suyu da buradan karşılanıyor. Doğal kaynak suyu köylülerin ‘Göz’ü ve madencilik faaliyetleri nedeniyle bunu kaybetmek istemediklerini belirtiyorlar. İşte Samsun’daki Akyar Köylülerinin çağrısı şöyle:

“Doğamıza, suyumuza, taşımıza, toprağımıza dokunulmasını istemiyoruz. Küçük bir taş ocağını bile kabul etmiyoruz. Silis kumunun zararları yokmuş gibi davranılıyor ama bunun çok büyük zararları olduğunu biliyoruz.”

Nükleer tehditler altında Fukuşima’nın 11. yıl dönümü

Çernobil‘in ardından yerkürede yaşanan en büyük nükleer felaket olan Fukuşima‘nın üzerinden 11 yıl geçti. Japonya‘da 2011’de tsunami ile nükleer faciaya neden olan 9 büyüklüğündeki Büyük Doğu Japonya Depremi‘nde hayatını kaybedenler, Fukuşima’da sakinler tarafından düzenlenen törenle anıldı. Bu yıl ilk kez Japonya, felaketin yıldönümü için bir devlet anma töreni düzenlemedi.

Nükleer felaketin 11. yıldönümünün öncesinde, bazı iktidar partisi milletvekilleri hükümeti, güvenlik endişeleri nedeniyle çoğu 2011’den beri atıl durumda olan nükleer santrallerin yeniden başlatılmasını hızlandırmaya çağırdı.

Fotoğraf: Reuters

Reuters’in aktardığına göre; iktidardaki Liberal Demokrat Parti‘nin bir meclis grubu dün yaptığı açıklamada, “Hükümet bu mevcut krizin üstesinden gelmek için nükleer santralleri hızla yeniden başlatmalı” diyerek Ukrayna’daki durumu Japonya’nın enerji arzı için “tehlikeli” olarak nitelendirdi. Japonya’nın 30’dan fazla nükleer santralinden sadece altısı çalışıyor ve 2010’da yüzde 26 olan enerji kullanımının 2020’de sadece yüzde 3,7’sini oluşturuyor.

Resmi verilere göre en az 15 bin 900 kişinin hayatını kaybettiği facianın ardından 2 bin 525 kişi ise kayıp olarak kayıtlara geçti. On bir yıl önce  meydana gelen Tōhoku depremi,  şimdiye dek Japonya’nın yaşadığı en büyük deprem olarak kaydedildi. Deprem, ülkenin doğu kıyısında büyük etki yarattı, bazı yerleşim yerlerinin haritadan silinmesine neden oldu.

Fotoğraf: Reuters

RusyaUkrayna savaşı nedeniyle nükleer tehdidi dünya kamuoyunu yeniden sarsarken nükleer enerji santrallerinin de yapımına devam ediliyor. Türkiye‘de ise nükleer tehdit bugüne kadar yaşanan kazalar, ihmaller, iş güveninin sağlanmadığı koşullarıyla birlikte Mersin’deki Akkuyu Nükleer Santral‘i akıllara getiriyor. Bugün üzerinden 11 yıl geçen Fukuşima dolayısıyla birçok kurum tarafından nükleere karşı alınması gereken önlemler yeniden gündeme getirildi, birçok açıklama ve eylem yapıldı.

Nükleer Düzenleme Kurumu acilen kapatılsın’

Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Fukuşima Nükleer Santral kazasının 11. yıl dönümü nedeniyle basın açıklaması yaptı. Nükleer santrallerin barındırdığı yaşamsal risklere dikkat çekilen açıklamada “Fukuşima felaketinde hayatını kaybedenleri saygıyla anıyor, barış içinde silahsız ve nükleersiz bir dünyada yaşamak umuduyla, kamusal kaynaklarımızın artık yaşamsal ihtiyaçlarını dahi karşılayamaz duruma gelen yoksul halkımıza ayrılmasını, nükleer santral projelerinden iptal edilerek, Nükleer Düzenleme Kurumu’nun acilen kapatılmasını istiyoruz” denildi.

Fotoğraf: Reuters

‘Kar hırsıyla hareket eden enerji lobileri’

Felaketin etkilerinin gün geçtikçe ciddi boyutlara ulaştığına dikkat çekilen açıklamada, santrallerin yarattığı tehlikenin farkına varan ülkelerin santralleri kapatma kararı aldığı da hatırlatıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Ölüm karşısında alınan kararlar yaşam için umut verse de kar hırsıyla hareket eden enerji lobileri, nükleer enerji endüstrisinin yerle bir olan imajı düzeltmek için mücadeleye girişti. Yaşanan kazalar da itinayla kamuoyundan saklandı. Sıfır karbon emisyonu tartışmalarının sürdüğü günümüzde Avrupa Komisyonu bu mücadeleye güç verdi; kabul edilemez, tehlikeli bir karara imza attı. Nükleer santral projelerini sürdürülebilir yatırım listesine alan Komisyon, nükleer yatırımlarının Avrupa Birliği‘nin uzun vadeli iklim kriziyle mücadele hedeflerini yakalamasına katkı sağlayacağını duyurdu. Alınan bu karar kapitalizmin kâra doymayan tükenmek bilmeyen hırsını bir kez daha gözler önüne serdi.”

Fotoğraf: Reuters

Rusya-Ukrayna savaşı ve nükleer tehdit

Rusya’nın Ukrayna’daki dört nükleer santrali de açık hedef haline getirdiğini ve Avrupa’nın en büyük nükleer santrali olan Zaporijya‘yı vurarak tüm dünyayı büyük bir felaketin eşiğine getirdiğine de değinilen açıklamada Türkiye’deki Akkuyu Nükleer Santrali’ne ilişkin olarak da şu ifadeler kullanıldı:

“Ülkemizde ise Çernobil, Fukuşima ve Ukrayna örneğinden ders çıkarması gereken siyasi iktidar, Mersin Akkuyu’da Rusya tarafından kurulup işletilecek santral rüyasından hala uyanamadı. Kamuoyunda santralin durdurulması yönündeki beklentileri boşa çıkarmakla da kalmadı; ilgili kurumların ve uzmanların görüşü olmadan 6 Mart 2022 tarihinde Nükleer Düzenleme Kanunu Teklifi‘ni AKP ve MHP‘li milletvekillerinin oylarıyla TBMM Genel Kurulu’ndan geçirdi. Halkın korkularıyla alay edercesine nükleer santral yapan ve işleten Rus şirketini yükümlülükten kurtaran skandal karara imza atıldı.”

‘Akkuyu NGS inşaatı derhal durdurulsun’

“Siyasi iktidarın, ‘Nükleer santrallerde risk yoktur. Nükleer santraller çevre dostu, temiz enerji aracıdır’ şeklindeki teknik ve mantık dışı açıklamalarına artık bir son vererek gerçeği kabullenmesini Akkuyu NGS inşaatını derhal durdurmasını talep ediyoruz” ifadelerinin yer aldığı açıklamada nükleer santrallerin sadece bölge canlıları için değil tüm dünyada yıllarca geri döndürülemez bir tahribata neden olacağı belirtilerek, “Bir kez daha siyasi iktidarı tarihi bir sorumluluk almaya çağırıyoruz” denildi.

‘Fukuşima ders olsun, enerjimiz temiz olsun’

Greenpeace tarafından yapılan paylaşımda ise Fukuşima nükleer felaketinde yaşananlar yeniden hatırlatılarak “Fukuşima’da yaşananlar, ‘güvenli nükleer’ diye bir şey olmadığını dünyaya gösterdi. Mesajımızı yineliyoruz: Fukuşima ders olsun, enerjimiz temiz olsun” mesajı verildi.

Greenpeace tarafından yapılan açıklamada “Yaşanan felaketin izleri zamanla silinirken ve unutulmaya yüz tutarken bugün çok daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız” ifadeleriyle iklim kriziyle mücadeleye işaret edildi. “İklim kriziyle mücadelede kolaya kaçan hükümetler, bilimsel ve tarihsel gerçeklere gözlerini kapayarak nükleer enerjiyi karbonsuzlaşmanın temel çözümü olarak kabul ettirme çabası içinde. Oysa nükleer enerji üretimi, iklim değişikliğine karşı asla bir çözüm olarak düşünülemez” ifadelerinin kullanıldığı açıklamada Rusya-Ukrayna savaşına şöyle yer verildi:

“Bugün, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin 15. Günü ve Fukuşima Nükleer Felaketinin de 11. Yıl dönümü. Bu iki felaketin ortak noktası, her ikisinde de nükleer enerji için bilim insanlarının bildirdiği en kötü senaryoların kaçınılmaz gerçekliğini görmüş olmamız. Üstelik, tam da iklim krizine alternatif olarak Avrupa Birliğinin nükleer santralleri yeşil enerji olarak sınıflandırmaya çalıştığı ve Türkiye’de de nükleer enerji konusunda yeni adımların atıldığı bugünlerde yaşananlar, şüphesiz sarsıcı bir uyarı.”

İklim değişikliği, ekonomik kriz ve nükleer tehdit

Greenpeace’nin açıklamasında tüm dünyada iklim değişikliğinin, zehirli kirliliğin, yolsuzluk ve çatışmanın temelinde yatan gaz ve diğer fosil yakıtların, bir yandan savaşı ve ekonomik krizi tetiklerken diğer yandan iklim değişikliğine alternatif olarak görülen nükleer enerjinin de içerdiği risklerle tüm dünyayı yeniden tehdit ettiğinin altı çizildi. Greenpeace’nin Fukuşima felaketinin 11. yılında çağrısı şöyle oldu:

“İklim değişikliği için kritik olan bu dönemde karar vericileri, günü kurtaracak çözümlerden uzaklaşıp sürdürülebilir, yenilenebilir enerji için hızla harekete geçmeye çağırıyoruz.”

‘Bu savaş mağlubiyet garantili’

Yeşil Gazete Nükleer editörü ve nükleersiz.org koordinatörü, araştırmacı Pınar Demircan da Fukuşima’nın 11. yılında nükleer tehdide ilişkin olarak şu değerlendirmede bulundu:

‘Nükleer tehdit siyasi iktidar tarafından da görülmeli’

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından yapılan açıklamada ise “Bugün artış iyice ortaya çıkan nükleer santrallarla ilgili tehlikeler ve riskler siyasal iktidar tarafından da görülmeli ve Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımı durdurulmalıdır” çağrısında bulunuldu. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fukuşima’da meydana gelen bu felaket sonrası tüm dünyada nükleer santrallara bakışı değişti. Birçok ülke nükleer santrallarını hızla kapatmaya başladı, Japonya tüm nükleer santrallarını kısa zamanda devre dışı bıraktı, dünyada birçok başlamakta olan nükleer santral projesi sonlandırıldı. Ancak, artan elektrik ihtiyacı bazı ülkeleri yeniden daha küçük ölçekli de olsa yeniden nükleer santral yapımına yöneltti. Rusya ve Çin’in başını çektiği projeler çoğalmaya başladı. Nükleer lobi hiç boş durmadı.”

Kömürden çıkış ve nükleer enerji

Kömürden çıkma kararlarını almış olan AB ülkelerinin nükleer enerjiyi temiz enerji olarak kabul ettiğine de değinilen açıklamada “Fukuşima felaketinden sonra nükleer santralların güvenlik önlemleri çok daha üst düzeye yükseltildi ve nükleer santral yapım maliyetleri ve dolayısı ile üretim maliyetleri çok arttı. Nükleer enerji en pahalı enerji türü oldu” denildi.

“Bugün Akkuyu’da yapılmakta olan nükleer santralın yarın ülkemiz için büyük bir tehlike olmayacağını söylemek Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan sonra artık mümkün değildir” ifadelerine yer verilen açıklamada son olarak nükleer tehdide karşı ortak talep yinelendi:

“Hiçbir toplumsal, ekonomik ve çevresel faydanın olmadığı bu tehlikeli nükleer hevesten derhal vaz geçilmelidir. Bugün artık iyice ortaya çıkan nükleer santrallarla ilgili tehlikeler ve riskler siyasal iktidar tarafından da görülmeli ve Akkuyu Nükleer Santrali’nin yapımı durdurulmalıdır.”

‘Nükleer enerji kabul edilemez’

Nükleere Karşı Dayanışma Ağı da nükleer tehdide dikkat çekmek adına sosyal medya üzerinden eylem yapma çağrısında bulunarak “Nükleer Santraller enerji sorununa çözüm olamazlar! Nükleer kaza riskleri, yüksek radyoaktivite yayan nükleer atıklar ve bunların güvenli bir şekilde saklanmasının getirdiği masraflar düşünüldüğünde, nükleer enerji kabul edilemez” açıklamasını paylaştı. Dayanışma Ağı saat 20.20’de başlatılması düşünülen eylem için çağrıda bulunuldu.

Sinop Nükleer Karşıtı Platform ise “Nükleer santrallerden vazgeçin” diyerek 17.30’da CHP İl Başkanlığı Önü’nde açıklama yapılacağını duyurdu.

‘Emperyalist ve işbirlikçi iktidarlara karşı birleşelim’

Emek Partisi tarafından Fukuşima nükleer felaketinin yıl dönümü dolayısıyla yayımladığı açıklamada, “Nükleer silahlarda ve nükleer santrallerde ısrar eden emperyalistler ve işbirlikçi iktidarları karşısında birleşelim ve mücadele edelim” şeklinde çağrıda bulunuldu. “Nükleer felaketi durduralım” denilen açıklamada şu ifadelere yer veriliyor:

“Fukuşima nükleer santralinde, deprem sonrası oluşan radyoaktif sızıntı sonucu oluşan nükleer felaketinin 10. yıl dönümünde ödenen tazminat miktarı 200 milyar doları geçti. Bugün bu miktar daha da arttı. 150 bin kişi bölgeden uzaklaştırılırken, genişletilen yasak bölge alanı hala korunuyor.”

Kazalar, çatlaklar ve maliyetiyle Akkuyu

Dönemin Japonya Başbakanı Naoto Kan’ın ‘Başbakanlığım sırasında Fukuşima felaketinin henüz gerçekleşmediği bir dönemde Türkiye’ye gittim ve bu tür büyük satış toplantılarına katıldım. Türk yetkililere, eğer Türkiye nükleer enerjiyi getirmeyi düşünüyorsa bu teknolojiyi Japonya’dan almalarını rica ettim. Şu an bundan utanç duyuyorum. Bugün olsa bunu yapmam” sözlerinin hatırlatıldığı açıklamada Akkuyu Nükleer Santrali’ne işaret edildi:

“Akkuyu nükleer santral temelinde iki hatta üç kez reaktör temelinde beton çatlağı oluşmuş ve böylece ülkede, daha Nükleer Santral yokken nükleer kaza ortaya çıkmıştır. Finlandiya’da da benzeri bir durum yaşanmış ve sonucunda 10 yıl gecikme ile maliyette de 5 milyar dolarlık artış olmuştur. 1998’de Fukuşima nükleer santralinde çatlak olduğunu tespit ederek açıklayan işçi, işten atılırken çatlak tartışmalarının da üzeri kapatılmıştır.”

EMEP’in açıklamasında son olarak şu ifadelere değinildi:

“Nükleer santrallerde yapılan hiçbir işlem açık, şeffaf ve denetimli olmadığı gibi Finlandiya’da 5 yıl uzayan inşaat süreci bizde 5 dakika bile durmamaktadır. Öyle ki her gün iş cinayeti haberi gelen Akkuyu’da ‘hadi hadi’ düzeniyle çalıştırmanın sonucunda nükleer santral inşaatı, işçilerin canı, kanı pahasına yükselmektedir.  AKP iktidarı bir yandan elektrik alım garantili nükleer santralin inşaatını devam ettirirken diğer yandan da nükleer santrali yaparak işletecek olan Rosatom’u yükümlülükten kurtaracak Nükleer Düzenleme kanunu çıkararak, nükleer kazalarında bile halkı değil enerji tekellerini koruyacağını göstermiştir.”

‘Halk defalarca nükleer santral istemediğini haykırdı’

Adana Ekoloji Platformu tarafından bugün Heykelli Park’ta yapılan açıklamada ise şu ifadelere yer verildi:

“Nükleer enerji tehlikelidir, kaza riski yüksektir, kaza olmasa bile radyasyon yaymaya devam eder. Nükleer enerji potansiyel tehlike barındırır, savaşların eksik olmadığı bir bölgede ve dünyada nükleer santral kurmak belaya davetiye çıkartmak olur. Mersin Halkı, Sinop Halkı defalarca nükleer santral istemediğini haykırdı. Halkın sesine kulak verilecek bir demokrasiye elbette ulaşacağız.”

Koronavirüsle iki yıl: ‘Pandeminin ağır sonuçlarının sorumlusunu biliyoruz’

Türkiye’de ilk COVID-19 vakasının açıklandığı 11 Mart 2020’nin ikinci yıldönümünde Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık Bakanlığı önünde “Pandeminin ağır sonuçlarını ve sorumlularını biliyoruz” şiarıyla basın açıklaması düzenledi.

TTB, Türk Dişhekimleri Birliği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası, Birinci Basamak Sağlık Çalışanları Birlik ve Dayanışma Sendikası ,Türk Hemşireler Derneği, Türk Psikologlar Derneği, Tüm Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği ve Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği ‘nin ortaklığıyla düzenlenen açıklamada, hekimler ellerinde kırmızı karanfiller taşıdı.

Açıklama öncesinde COVID-19 salgınında yaşamını yitirenler için saygı duruşunda bulunuldu.

Buradaydık, buradayız, kalacağız

TTB Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı,  Pandeminin ağır sonuçlarının sorumlusunun iktidar olduğunu ve hesap vermesi gerektiğini söyleyerek, 290 bin ölümün önlenebileceğini söyledi.

Bu süreçte emekleri değersizleştirilen sağlık çalışanlarının son olarak “Giderlerse gitsinler” sözleriyle karşı karşıya kaldığını söyleyen Fincancı’nın “Gencecik meslektaşlarımız, bu ülkenin parlak beyinleri gitmesin, bu topraklarda kalsın, bizimle olsunlar diye mücadele ediyoruz” sözleri üzerine kalabalık “Buradaydık, buradayız, kalacağız” sloganı attı.

‘Giderlerse gitsinler’ demek, hastalara da ‘Ölürlerse ölsünler’ demektir

Ankara Dişhekimleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Serhat Özsoy tarafından okunan ortak açıklamada şunlar yer aldı:

“On dört buçuk milyon vakayla dünyada dokuzuncu sırada yer alan Türkiye, salgını en ağır yaşayan ülkelerden. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı resmi rakamlara göre bile vefat sayısı 95 bin, gerçek rakamlar ise 250 binin üzerinde. Bu dönemde izin yapmadan, angarya koşullarında, yeterli ve uygun olmayan koruyucu ekipmanlarla çalışmak zorunda kalan yüz binlerce sağlık emekçisi enfekte oldu. 504’ü aktif çalışan olmak üzere 553 sağlık emekçisi meslektaşımız hayatını kaybetti. Her birinin acısını yüreğimizde taşıyoruz.

Alınmayan önlemler, uygulanmayan tedbirler ve bilim insanlarının, meslek örgütlerinin, uzmanlık derneklerinin uyarılarına kulak tıkandı. Sorumluları biliyoruz. Biliyoruz ve unutmuyoruz. Unutmuyoruz ve affetmiyoruz.”

Açıklama sonrası söz alan CHP milletvekili Dr. Murat Emir, gitmesi gerekenlerin hekimler değil, onların sorunlarını çözme iradesinden yoksun iktidar olduğunu söylerken; HDP milletvekili Dr. Ömer Faruk Gergerlioğlu da “Hekimlere ‘Giderlerse gitsinler’ demek, hastalara da ‘Ölürlerse ölsünler’ demektir” dedi.

Basın açıklamasının ardından 14-15 Mart’ta yapılacak Büyük G(ö)REV’e katılım çağrısı yapıldı.

COVID-19’la iki yıl

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), tam iki yıl önce 11 Mart 2020 tarihinde koronavirüs salgınını “pandemi” olarak sınıflandırmış, aynı gün Türkiye’deki ilk pandemi vakası açıklanmıştı.

Devletlerin resmi kayıtlarına göre iki yılda dünya çapında 452 milyondan fazla kişi COVID-19’a yakalandı, toplam 5 milyon 940 bin kişi COVID-19 ve bağlantılı nedenlerle yaşamını yitirdi, ancak DSÖ gerçek rakamın eksik teşhisler ve sağlığa erişimin zorlaşması nedeniyle iki veya üç katı olabileceğini belirtiyor.

Türkiye’de resmi rakamlara göre iki yılda hastalığa 15 milyona yakın insan yakalandı, 96 bin kişi de yaşamını yitirdi.  21 Mart 2020’de sokağa çıkma kısıtlamaları, 17 Haziran 2020’de maske zorunluluğu başladı.

Dünya çapında 3 buçuk milyardan fazla insana yaklaşık 11 milyar doz aşı yapıldığı tahmin edilirken, Türkiye’de 58 milyona yakın kişiye, 146 milyon doz aşı yapıldı. 

Dün değerlendirmelerde bulunan Şebnem Korur Fincancı, “Türkiye’de tam aşılı oranları yüzde 35’i geçmiyor, yani toplumsal bağışıklığı sağlayabilecek oranın neredeyse üçte biri ancak tam aşılıdır” açıklaması yapmıştı.

Resmi rakamlara göre 95 bin insanın yaşamını yitirdiğini hatırlatan Fincancı, “Polikliniklerin COVID-19 hastalarına ayrılması sonucu ertelenmiş sağlık hizmetlerinden yitirdiğimiz insanları da kattığımızda 269 bin insan kaybımız var. Bunların tamamı önlenebilir ölümlerdi” demişti.