Ana Sayfa Blog Sayfa 814

Bugün İkizköy’de üçüncü kez keşif günü

Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy’deki Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret AŞ’nin (YK Enerji) iki termik santrale kömür sağlamak için genişletilmek istenen kömür madeni sahası için Akbelen Ormanı‘nda üçüncü kez bilirkişi keşfi kararı çıkmıştı. Yeşil Gazete‘nin duyurduğu Akbelen Ormanı’ndaki bilirkişi keşfi bugün yapılıyor.

İkizköy Çevre Komitesi 10.00’da başlayan keşif öncesinde Akbelen Ormanı’nda gece keşif için hazırlık toplantısı yaptı.

İkizköy’e üçüncü kez bilirkişi keşfi kararı: Neden mahkeme bunu uzatıyor?

Neden yeniden keşif yapılıyor?

Akbelen Ormanı için en son yapılan bilirkişi keşfi sonrasında çıkan “Kömür geri dönülmez zararlar verecek ama gerekli” kararı bölgede yeniden bir keşif yapılmasının önünü açmıştı.

İkizköylülerin avukatı Arif Ali Cangı, yeniden bilirkişi yapılmasının istenmesine ilişkin Yeşil Gazete‘ye “Mahkeme son bilirkişi raporunun uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmadığı gerekçesine dayanmış. Oysa uyuşmazlığın çözümü için yeterlidir. Söz konusu raporla, dava konusu maden işletme projesinin, orman ve içerisinde yer alan ekosistemin geri dönüşü olmayacak şekilde yok edeceği bilimsel olarak tespit edilmiştir” bilgisini vermişti.

Geçen yıl Nisan ayında, Akbelen Ormanı’nın yok edilerek alanda kömür madeni işletilmesi için verilen iznin iptali için Tarım ve Orman Bakanlığına karşı açtığımız davada; Mahkeme bilirkişi incelemesi ve keşfin bir kez daha tekrarlanmasına karar verdi.

İkizköy’de direniş kazandı: Zeytinlerimizi kömüre vermeyeceğiz

 Enerji arzı vs Akbelen Ormanı

YK Enerji’nin bölgede enerji arzına ve santrallar olmasa bölgede elektrik kesintileri olacağı yönündeki iddialarına karşı meslek odaları açıklamalarda bulunmuş, önceki çalışmalara işaret ederek iddianın gerçeği yansıtmadığını duyurmuştu.

TMMOB Makina Mühendisleri Odası ve Elektrik Mühendisleri Odası‘nın ortak yayınladığı açıklamayla Muğla ve Ege Bölgesi’nin santrallara muhtaç olmadığını ortaya koymuştu.

İkizköy’de halkın direnişiyle iş makineleri geri çekildi

Yönetmelikler değişirken…

İkizköy Çevre Komitesi tarafından keşfe dair yapılan açıklamada “Akbelen Ormanı’nı elektrik için kurban etmek zorunda değilsiniz” denildi ve şunlar eklendi:

“Bu arada, Akbelen Ormanı’nın içinde ve çevresinde zeytinlikler olduğu bilirkişi ve Tarım Orman İl Müdürlüğü tarafından tespit edildi. Şirketin ‘Zeytincilik Yasası bizi engelliyor‘ açıklamasını, Danıştay’ın zeytinlikleri madencilik faaliyetlerine açan Maden Yönetmeliği değişikliğinin yürütmesinin durdurulması kararı kaldırıldı. Şirket ve iktidar partileri tarafından Zeytincilik Kanunu’nda benzer bir değişiklik için hazırlık ve lobi yapıldığı ortaya çıktı.”

YK Enerji’nin ‘çevreci’ söylemlerine karşı İkizköy’den yanıt: 34 yılda 35 bin erken ölüm

Öte yandan İkizköylüler ormanda YK Enerji’ye karşı ağaçları korumak üzere bir yıldan daha uzun bir süredir nöbet tutuyorlar. İkizköy Çevre Komitesi, İkizköylüler, Akbelen Ormanı’ndan şöyle sesleniyor:

“Üçüncü keşfe, işte bu dirayetli direnişin, gönüllü hukuk ekibimizin ve gönüllü uzmanlarımızın gücü ve bütün bu yoğun süreçte bizi yalnız bırakmayan İkizköy’ün Dostlarının dayanışması ile gidiyoruz.

Bilimsel ve hukuki etikle, vicdan ile hareket edildiğinde, üçüncü keşif ve bilirkişi incelemesinden, ormanımızın ağacı, kuşu, mantarı, çalısı, toprağı, suyu ile bir bütün olarak orman olarak korunması ve kömür madeni işletme izninin iptali yönünde bilimsel görüş çıkacağına tüm yüreğimiz ve aklımızla inanıyoruz.

Bir kez daha #AkbelenİçinAdalet demek üzere, tüm İkizköy Dostlarını, yaşam savunucularını, ekoloji mücadelesi veren tüm yoldaşlarımızı, doğanın ve toplumun yararını gözeten tüm demokratik kurumları bekliyoruz.”

Ne olmuştu?

Muğla İkizköy’de yer alan ve termik santrale yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için   Akbelen Ormanı’nın kesim izninin iptali için açılan davada mahkeme tarafından atanan bilirkişi heyeti 7 Eylül 2021’de bölgede keşif gerçekleştirmişti.

7 Eylül 2021: Akbelen’de ilk keşif

İlk keşif sırasında Murat Yüksel isimli hakimin davacı avukatlara ‘ruh hastası’ diyerek hakaret etmesi,  hem bölgedeki hukukçular hem de aktivistler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.

Bölgede ilk yapılan keşifte hakimin avukatlara  hakaret etmesi nedeniyle  avukatlar Arif Ali Cangı,  İsmail Hakkı Atal ve Şiar Rişvanoğlu reddi hakim başvurusunda bulunmuştu.

1 Mart 2022: Akbelen’de ikinci bilirkişi keşfi

İkinci inceleme öncesi Resmi Gazete‘de yayınlanan maden  yönetmeliğindeki  değişiklikle birlikte tapuda zeytinlik olarak kayıtlı olan alanlarında madencilik faaliyetlerinin önü açılmıştı. Sosyal medyada yankı uyandıran değişiklik, #ZeytinİçinAdalet ve #AkbelenİçinAdalet etiketleriyle birçok paylaşım yapılmıştı.

Kömür madeni açılmak istenen Akbelen Ormanı’nda protestolar eşliğinde bilirkişi incelemesi

Bilirkişi keşfi sonrası, İkizköylülerin avukatı Arif Ali Cangı şöyle demişti:

“Daha önceki keşifte hakarete uğramıştık, yok sayılmıştık. İtirazlarımız üzerine keşif tekrar edildi. Şu anki işletilen maden sahasının alanı ne hale getirdiğini gösterdik bilirkişilere.”

Bilirkişilerden dördü kömürün bölgeye geri dönülmez zararlar vereceği görüşünü verirken; ikisi ekolojik yıkım olacağını ancak enerji ihtiyacı nedeniyle madene açılması gerektiği yönünde görüş bildirmişti.

ORÇEV: Ordu Büyükşehir Belediyesi, Ordu’ya zarar veriyor!

ORDU – Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin (OBB), şehirdeki  tarihi yük iskelesin yıkıp yerine beton iskele yapmasına tepki gösteren Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) yaptığı açıklamada, “Belediye Başkanı ve ekibi, verdikleri sözde durmuyor; Ordu’nun hafızasını yok ediyor” dedi.

Söz konusu iskelenin restorasyonu ile ilgili daha önce yapılan toplantıya katılarak OBB Başkanı Hilmi Güler‘den projenin aslına uygun yapılacağına dair söz aldıklarının altını çizen ORÇEV, “Biz kapıdan çıktıktan sonra hiçbir görüşme olmamış gibi beton yığınıyla hafızayı yok eden projenin yapılması devam etti. Hem de mahkeme kararlarına rağmen. Şu an yapılan proje de hukuksuz bir şekilde yapılmaktadır” açıklamasını yaptı:

Ordu Büyükşehir Belediyesi yönetimi aklımızla dalga geçer gibi hem gerçekleri tersyüz ediyor, hem de Ordu’nun hafızasını yok ederken hafızayı kuruduğunu iddia ederek yalan söylüyor.

Dernek, OBB’nin kıyı dolgu ve düzenleme projelerine karşı dava açmış, davalardan birini kzanmış ve biri için yürütmeyi durdurma kararı verilmiş fakat OBB, dolgu inşaatına devam etmişti. Bunun üzerine ORÇEV Ordu Valiliğine ve İl Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğüne dilekçe vermiş, daha sonra projenin ÇED kararının iptali için bir dava daha açılmıştı.

‣ ORÇEV: Ordu Büyükşehir Belediyesi mahkeme kararına uymuyor
‣ ORÇEV, deniz dolgusu yapılmasına karşı bir kez daha dava açtı
‣ ORÇEV: Ordu Büyükşehir Belediyesi anayasa suçu işliyor

Kıyı düzenlemesi projesine açılan davanın Dernek lehine sonuçlanması ve OBB’nin kıyıda herhangi bir proje gerçekleştirme olanağı kalmaması üzerine OBB Başkanı Güler’in kendileriyle görüşme talep ettiğini belirten Dernek, açıklamasında şunları söyledi:

“Başkanın odasında dernek yönetiminden üç kişi ve Belediye Başkanı Hilmi Güler; daire başkanlarının tümü, avukatları ve mühendisleriyle yaptığımızda toplantıda yapılanın hukuksuz olduğunu, aslına uygun yapılması gerektiğini dile getirdik. Başkan da projede değişiklik yaparak aslına uygun olacağını söyledi. Hatta Atatürk’ün Ordu’ya çıktığı Enver Yılmaz döneminde yıkılan iskelenin de yapılmasının iyi olacağını söylemişti. Ancak biz kapıdan çıktıktan sonra hiçbir görüşme olmamış gibi beton yığınıyla hafızayı yok eden projenin yapılması devam etti.”

Hafızayı koruyoruz dediği her projede hafızayı yok ediyor

Çalışmalarının aslında hafızayı yok etme projesi olduğunu söyleyen ORÇEV,  “OBB “hafızayı koruyoruz” dediği her projede Ordu’nun hafızasını yok ediyor” ifadelerini kullandı:

“OBB Ordu’ya ihanet ediyor. Tahıl Pazarı yok edildi.  OBB, tarihi yok ederek tarihi iş yapıyor. Şehrin hafızasını korumak isteseydi, tarihi yapılar işyerlerine ve AVM’lere devredilmezdi. Kirazlimanı Mahallesi’ndeki Hıdırellez, Mayıs Yedisi yapılan mesire alanı korunurdu. Hafıza böyle mi korunuyor?  Şimdi de yük iskelesi yerine yapılan anlamsız beton yığınını “Hafızayı koruma” iddiasıyla pazarlamaya çalışıyor. Kısacası Ordu Büyükşehir Belediyesi Ordu’nun hafızasını yok etmeye devam ediyor. Ancak bizlerin hafızası güçlü, hafızamızı yok edemeyecekler.”

 

Temmuz’da ülke genelinde yağışlar yüzde 55 azaldı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün (MGM) Temmuz 2022 Alansal Yağış Değerlendirmesi verilerine göre Türkiye genelinde geçtiğimiz ay yağışlar, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 55 azaldı.

Geçen yıl temmuz ayında metrekareye 19 kilogram yağış düşerken bu sene aynı dönemdeki yağış miktarı ise metrekareye 8,5 kilogram oldu. 1991-2020 dönemini kapsayan  temmuz ayı yağış ortalaması ise metrekareye 15,6 kilogram.

Yağışlı gün sayısı  temmuzda Türkiye genelinde ortalama yağışlı gün sayısı 3,1 gün olarak gerçekleşti. 1991-2020 dönemi yağışlı gün ortalaması 3,2 gün olarak hesaplandı.

Yağışlar tüm bölgelerde normallere göre azalma gösterdi. En büyük düşüş yüzde 82 ile Doğu Anadolu Bölgesi’nde oldu. İl bazında en az yağış metrekareye 0,1 kilogram ile Hatay’da kaydedildi.

İzmir, Muğla ve Şanlıurfa‘nın batı kesimleri ile Mardin, Elazığ, Şırnak, Batman, Gaziantep çevrelerinde ise temmuz boyunca yağış görülmedi.

Bazı kesimlerde yüzde yüz artış, bazılarında ise yüzde 80 düşüş

Yağışlar Ankara, Çankırı, Giresun, Balıkesir, Çanakkale çevreleri, Mersin ve Antalya’nın doğusu ile İstanbul’un batı kesimlerinde ise normallerine göre yüzde 100’den fazla arttı.

Temmuz ayında Doğu Karadeniz sahil kesiminde 10 günün üzerinde yağış görülürken, il bazında en fazla yağış metrekareye 74,8 kilogramla Ordu’da gözlendi.

Ancak Ege, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerinin büyük bölümünde, Akdeniz Bölgesi‘nin doğu ve batı, İç Anadolu Bölgesi‘nin doğu kesimlerinde ve Kırklareli, Tekirdağ, Karaman ve Mersin çevrelerinde yüzde 80’den fazla düştü.

Yağışlı gün sayısı 1991-2020 ortalamasında 3,2 gün olarak hesaplanırken, temmuzda Türkiye genelinde ortalama 3,1 gün olarak gerçekleşti.

[Bir konu/k] OGM’nin orman kumarı: Yangın sayısına göre kazanacak ya da kaybedecekler

Orman Genel Müdürlüğü 31 Temmuz’da 2022 Yılı Kurumsal Mali Durum ve Beklentiler Raporu’nu yayımladı. Raporda geçmiş altı aya dair uygulamalar ve harcamaların yanı sıra gelecek altı ay için de hedeflere yer verildi.

Verileri Bartın Üniversitesi Orman Fakültesi‘nden Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Yeşil Gazete için değerlendirdi. Ancak Atmış’ın değerlendirmelerinin öncesinde verilere bir göz atalım;

  • OGM’ye tahsis edilen 6 milyar 220 milyon TL.
  • Haziran sonu itibarıyla 2,4 milyar TL harcama yapılıyor.
  • Uçak alımı (400 milyon TL) ve helikopter alımı (4 adet için 2 milyar TL) yapılmıyor.
  • Bin 250 adet fotokapandan da bir adet dahi satın alınmıyor.
  • Dört adet drone, bin 500 adet Yangın Cell sistemi de asla alınmayanlar arasında.
  • Planlanan tutarla 95 adet alınması planlanan arazöz de yalnızca 48 adet alınıyor.
  • Kar amacı gütmeyen kuruluşlara 5 milyon lira transfer ediliyor.
  • Ağaçlandırma için 388 bin TL öngörülmesine rağmen 150 bin TL harcama yapılıyor. Bunun üçte biri endüstriyel ağaçlandırmada kullanılmış.
  • Orman Koruma ve Yangınla Mücadele projesi için ise 107 milyon liralık ödenekten ilk altı ayda 7 milyon TL kullanılmış.

Erdoğan Atmış, 2020 ve 2021 yılllarındaki orman yangınlarına karşı yapılan mücadelenin başarısız olmasının en önemli nedenlerinden birinin orman yangınlarıyla mücadelede bütçe yetersizliği ve bu yüzden araç gereç ve işçi temininde kısıntıya gidilmesi olduğunu belirtiyor. Peki 2022 verileri ne söylüyor?

‘Artması gereken bütçe azaltılıyor’

2022 verilerinin ormansızlaşma, yangınla mücadele ve orman varlığı için nasıl bir gerçekliğe işaret ettiğini sorduğumuz Erdoğan Atmış, Türkiye Ormancılar Derneği tarafından yayımlanan ve editörü olduğu Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması başlıklı kitapta da yer verdiği şu ifadeleri kullanıyor:

“2018 yılından beri ülkede devam eden ekonomik kriz nedeniyle yangınla mücadeleyle ilgili yatırım bütçesi aslında arttırılması gerekirken, daha da azaltılıyor.

Orman Genel Müdürlüğü Yatırım İş Programlarına bakıldığında; OGM özel bütçesinden orman yangınlarıyla mücadeleye 2017 yılında 152 milyon TL ayrılmışken, bu miktar 2018’de 191 milyon TL’ye çıkarıldı.

Enflasyon, orman yangınları ve OGM’nin döner sermayesi

Fakat zaman içinde ekonomik krizin derinleşmesiyle bu bütçe önemli miktarda azaltıldı, 2019 yılında 28 milyon TL, 2020’de 56 milyon TL ve 2021 yılında da 67 milyon TL olarak gerçekleşti.

Ülkede yaşanan yüksek enflasyon da hesaba katılırsa, orman yangınlarıyla mücadeleye ayrılan payın her geçen yıl ciddi oranda azaldığı ortaya çıkıyor.

2021 yılında yaşanan mega yangınlardan ve 140 bin hektar gibi rekor seviyede orman alanının yanmasından sonra yükselen tepkilerle OGM özel bütçesine 400 milyon TL, döner sermaye bütçesine de 2 milyar TL uçak ve helikopter alımı için bütçe eklendi.

‘OGM’nin yangınla mücadele için bütçesi yalnızca 107 milyon TL’

Böylece OGM yangınla mücadele yatırım bütçesi toplamda 2,5 milyar liraya ulaştı. Fakat bu uçak ve helikopterlerin alınması işinin Savunma Sanayi Başkanlığı tarafından yapılacağı ilan edildi. Bu durumda helikopter ve uçak için ayrılan miktarları düşünce 2022 yılında yangınla mücadele için OGM’nin kullanacağı bütçe 107 milyon TL.

Ne yazık ki bu miktar 2017 ve 2018 bütçelerinde ayrılan payların altında kalıyor. Bu durumda orman yangınlarıyla mücadelede işçi alımında da yeni bir yapılanmaya gitmek çok zor görülüyor.

OGM 2012-2022 Yılları Arası Orman Yangınlarıyla Mücadele Yatırım Bütçesi (Bin TL) (OGM, 2022a) – Kaynak: Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması

Orman yangınlarıyla mücadeleye ayrılan bütçe yetersizliği 2021 mega yangınlarında da ortaya çıktı.

Yangınlarla mücadele sırasında yapılan harcamalar o yılın bütçesindeki miktarı oldukça aştı.

Orman Genel Müdürlüğü 2021 yılı Faaliyet Raporu’na göre; OGM özel ve döner sermaye bütçesinden o yıl için işçi ücretleri de dahil orman yangınlarına ayrılan bütçe 1 milyon 807 bin 941 TL iken, yangınların felakete dönüşmesi nedeniyle yapılan harcamalar 8 milyon 190 bin 302 TL olarak gerçekleşti.

Bu gerçekleşmenin 5 milyon 682 bin 618 TL’lik kısmı OGM Döner Sermaye Bütçesi’nden kaşılandı. Bu rakamlar orman yangınlarına karşı mücadelenin oldukça maliyetli bir iş olduğunu gösteriyor.

Bu nedenle yangınların felakete dönüşmesini önlemek için, yangın öncesi yangınla mücadeleye ayrılan payı arttırmak, hem yanacak alanların artmasını, hem de büyük yangınlara dönüşen yangınları söndürmek için harcanan para miktarının bütçenin kat kat fazlasına çıkmasını önleyecek.”

Yangın sezonundan sonra helikopter ve uçak alımı…

Ormanlar yanarken kamuoyunun uçak ve helikopterlere ilişkin eleştirileri sonrasında OGM’nin yaptığı hesap kitabı ise Atmış şu sözlerle gözler önüne seriyor:

“Alıntıdan da anlaşıldığı gibi, bizlerin orman yangınlarıyla mücadele bütçesinin azaltıldığına ilişkin yaptığımız eleştiriler ile muhalefet ve kamuoyunun halkın uçak ve helikopter eksikliği konusundaki eleştirileri, hem bütçeyi şişirmek, hem de uçak ve helikopter alınacakmış gibi göstermek için bütçeye konmuş, fakat ekonomik kriz nedeniyle elde para olmadığı için bu uçak ve helikopterler alınamadı. Bunların temmuz ayından sonra alınmasının da yangınla mücadeleye bir katkısı olmayacak.

Büyük bir ihtimalle bu harcama kalemleri sene sonuna kadar yapılmayacak. Bu durumda yangınla mücadele bütçesi yine 2018 yılının çok altında 106 milyon TL olarak kalacak. Oysa bu miktar 2018 yılında 191 milyon TL idi.”

2022 yılı Orman Yangınlarıyla Mücadele Bütçesinde ilk 6 ayda yapılan harcamalar.

Orman yangınlarına ayrılan bütçenin yangın mevsiminden önce harcanarak yangına karşı gereken önlemlerin alınması gerektiğinin altını çizen Atmış, yukarıdaki tabloda da yer alan kalemlere ilişkin olarak şunları söylüyor:

“Tüm bu kalemleri topladığımızda Orman Genel Müdürlüğü 2022 yılında orman yangınlarıyla mücadele için toplamda 2 milyar 700 milyon 555 bin TL bütçe ayırmışken, yangın sezonunun başlamasından önceki ilk altı ayda bütçede yer alan kalemlerden çoğunda alıp yapmayarak sadece 204 milyon 229 bin TL harcadı. Yani ayrılan bütçenin sadece yüzde 7,6’sını harcadı.”

Oysa orman yangınlarıyla ciddi bir şekilde mücadele yapılması için bu alımların tümünün yapılması ve ayrılan bütçenin tümünün yangın mevsiminden önce alınmış olması gerektiğini vurgulayan Atmış, “Bu ihtiyaçların yangın mevsiminden sonra yapılacak olmasının yangınla mücadeleye hiçbir katkısı olmaz. Bunun daha önce de bahsettiğim gibi ülke ekonomisinde yaşanan krizle ilişkili olduğunu düşünüyorum” ifadelerini kullanıyor ve ekliyor:

“Tıpkı sağlık, eğitim vb. bir çok alanlarda bütçe kısıtlamasına gidildiği için, hem bu tür bütçeler oluşturulurken düşük tutuluyor, hem de bütçenin düşük tutulmasıyla yetinilmeyerek harcama kalemlerindeki alımların önemli bir kısmı yapılmıyor.

OGM’nin kumarı: Kaybeden sadece onlar olmayacak

Orman Genel Müdürlüğü bunu üstelik Türkiye’de önceki dönemlere göre 20 kat fazla (140 bin hektar) orman alanının yanmış olduğu 2021 yılının ertesindeki yıl için yapıyor. Bu şekilde büyük bir kumar oynuyor. 2022 yılında yangın sayısı ve yanan alan miktarı 2020 yılı öncesi yıllara benzer olursa kumarda kazanmış olacaklar, fakat yanan orman alanları 2020 veya 2021 yıllarındaki miktarlara ulaşacak olursa kaybetmiş olacaklar.

Fakat unutmayın ki kaybeden sadece onlar olmayacak, bütün ülke ve ormanlarımız da kaybetmiş olacak. Oysa Orman Genel Müdürlüğü aşırı odun üretimi ve ormanların ormancılık dışı amaçlara tahsisi nedeniyle son yıllarda aşırı miktarda gelir kazanıyor. Bu gelirin bir kısmını orman yangınlarıyla mücadeleye harcamaktan kaçınıp, hazineye gelir olarak aktarması akıl dışı bir şey.”

OGM ormanların işletilmesine 11 milyon TL harcadı

OGM’nin raporunda ormanların işletilmesi için ilk altı ayda 11 milyon 685 bin TL harcandığı belirtiliyor. Atmış bu işletmelere ilişkin de şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Ormanlarda insan faaliyetlerini arttıran madencilik, enerji, turizm vb. ormancılık dışı amaçlarla yapılan tahsisler aksine Orman Genel Müdürlüğü’ne gelir sağlıyor. Mesire alanları (artık orman park olarak adlandırılıyor) buna dahil, fakat asıl kalem odun üretimi için yapılan faaliyetlere ait harcamalar.”

Kaynak: Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması

OGM’nin raporunda ayrıca endüstriyel ağaçlandırmaya dair hedeflere yer veriliyor:

  • Endüstriyel ağaçlandırmaya uygunluğu tespit edilen toplam 330 bin hektarlık potansiyel alanda uygulama oranı yüzde 9’dan yüzde 100’e çıkarılacaktır.
  • Orman varlığı, ülke toplam alanının yüzde 30’una çıkarılacaktır.

İlk altı ayda ise ağaçlandırma için 388 bin TL öngörülmesine rağmen 150 bin TL harcama yapılıyor. Bunun üçte biri endüstriyel ağaçlandırmada kullanılmış.

Kaynak: Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması

Türkiye Ormancılığı 2022: Türkiye’de Ormansızlaşma ve Orman Bozulması kitabında konuya ilişkin olarak şu bilgilere yer veriliyor;

  • 2013’ten sonra başlatılan endüstriyel ağaçlandırma çalışmaları, bu yıldan sonra ağaçlandırma miktarlarına dahil oluyor. Yapılan ağaçlandırmalar mevcuttaki doğal ormanların tıraşlanması sonucu açılan orman alanlarında yapılıyor.
  • 2021’de de 24 bin hektara ulaşan endüstriyel ağaçlandırma miktarı, o yıl 35.371 bin hektar olarak gerçekleşen toplam ağaçlandırmaların büyük bir kısmını oluşturuyor.
  • Endüstriyel ağaçlandırmadan geriye devlet tarafından yapılan sadece 11.313 hektarlık bir ağaçlandırma kalıyor. Bu da yıllık ağaçlandırma miktarları içinde oldukça küçük bir miktara işaret ediyor.

‘Mümkünse ormancılık teşkilatı ekoturizm konusuna el atmasın’

Son olarak OGM’nin ekoturizm hizmetlerinin yaygınlaştırılması hedefini sorduğumuz Erdoğan Atmış, şunları söylüyor:

“Mümkünse ormancılık teşkilatı ekoturizm konusuna el atmasın. Ekoturizmin kitle turizminden farkını bile bilmiyorlar. Gerçekten korunması gereken milli park, tabiat parkı gibi korunan alanlara cam teras, araba yolu, piknik alanı yaparak oraların koruma niteliğini bile ortadan kaldırdılar.”

Daha ne bekliyorsunuz?

Her geçen gün utanmazca, son on yılların en büyük karını açıklayan ve gezegeni mahvetmekte birinci sırayı elden bırakmayan fosil yakıt şirketlerine karşı harekete geçmek için…

Dünyayı, hayvanlar için bir işkencehaneye ve mezbahaya çeviren hayvan endüstrisinin devasa şirketlerinin faaliyetlerinin durdurulması mücadelesi için…

Her gün seyahat etmeniz için özendirilip, size önerilen yerleri görmezseniz eksik öleceğiniz hissine kapılmanızı sağlayan ve hatta sizden önce oralara giden arkadaşlarınıza haset etmenize yol açan ve karbon ayak izine en büyük katkıyı sağlayan, popüler turizm şeytanlığıyla hesaplaşmak için…

Yediğiniz her endüstriyel hayvansal ürünle katkıda bulunduğunuz, canlı öğüten acımasız makinelerin  çarklarına içeriden bakmak için…

Mermer, taş ocağı ve altın madeni şirketlerinin sonlu doğayı sonsuz gibi mahvetme seyrinize bir son vermek için…

Yenilenebilir enerji kaynakları varken, devlet destekli şirketlerin kirli ve tehlikeli enerji ısrarına dur diyebilmek için…

Yangınların aktif olarak önlemesini yapabilecek Orman Genel Müdürlüğünün liyakat sahibi bireylerden oluşması ve çok daha nitelikli bir hale getirilmesi talebi için…

Hemen her gün bir kadın cinayeti işlenirken İstanbul Sözleşmesi’ni eylemsel olarak sahiplenmek için…

İnsanlara etnik kökeni, dili, rengi ve mültecilik konumundan dolayı bunca acı çektirilmesine göz yummamak için…

Siz yeterli besleniyor olabilseniz bile dünyanın birçok köşesindeki insanın su ve gıdaya erişebilmesi için…

Silah tacirlerinin dünyadaki sorunları kaşıyıp çıkarttığı savaşlarda insanların, diğer canlıların ölmemesi ve doğanın tahrip olmaması için…

Günde 12 saat çalıştığı halde karnını bile doyuramayan işçilerle empati kurup, onun da bir sosyal hayatı olmasına dair diğerkâmcı davranmak için…

En önemlisi de bütün söz hakkınız elinizden alınıp söz söyleme hakkınız beş yılda bir yapılan seçimlere indirgenmiş ve hiçe sayılan neoliberal siyasete karşı, birey haysiyetinizi elinize alacağınız doğrudan demokratik bir siyaset için…

Daha ne bekliyoruz acaba? Tüm bu olanlar aslında olmuyormuş gibi davranmayı mı yeğliyoruz? Psikolojik yarılmamızı böyle mi gidermeye çalışıyoruz? Krizle mücadele etmek bir avuç insan tarafından yürütülüp o da başarısızlığa mahkum olduğu için, sorunlara daha çok odaklanıp uğraş halinde olmak yerine at gözlüklerimizi takıp gündelik hayatımıza devam mı ediyoruz?

‘Feci ama ciddi değil!’

Birinci Dünya Savaşı’nın ortalarında bir zaman, Alman ve Avusturya ordu karargahları arasında cereyan eden telgraflaşmaya dair bir anekdot nakledilir: Almanlar “Bizim cephede durum ciddi ama feci değil” diye bir mesaj gönderir. Avusturyalılar da cevap verir: “Bizim cephedeyse durum feci, ancak ciddi değil.”[1]

Bu anekdotun sonradan uydurulmuş olması kuvvetle muhtemeldir ancak dünya sosyal ve ekolojik krizi karşısında insanlığın şu anki vurdumduymazlığını açıklamak için müthiş alegorik bir örnek. Kafka o müthiş tespitinde şöyle diyor: “Bir kere şerri kabul edip özümsedikten sonra, şer bizden kendisine inanmamızı talep etmez.”

Bu şerri durum karşısında ne yapmamız gerektiğine dair bir reçete sunacak değilim ancak insan kafasını gömdüğü kumdan çekip çıkarıp etrafında olup bitenle yüzleşmek ve buna dair bir şeyler yapmak isterse hem bireysel hem de kolektif anlamda yapabileceklerinin sınırı yok bence. İnsan şer anlamında bir potansiyele sahip olduğu gibi – en azından şu anda görünen bu – hayır anlamında da büyük bir potansiyele sahiptir. Yeter ki adım atsın ve bu adımın da daha sonra düş kırıklığına uğramamak için hemen çığ gibi büyüyeceğine dair saf bir hayale kapılmadan hareket etsin! Ayrıca bunu ivedilikle yapmak zorundayız. Çünkü bizi bu çöküşten kurtaracak bir Godot yok!

*

[1] Slavoj Zizek, Antroposene Hoşgeldiniz, Encore Yayınları 2012, syf.13

 

 

 

Suçlu kim? Sokakta yaşayan hayvanları korumaya çalışanlar mı yoksa kamu kurumları ve yöneticiler mi?

Sokakta yaşayan köpekler ile yüzyıllara dayanan bir ortak yaşam kültürümüz var. Osmanlı döneminde sokakta yaşayan köpekleri hayırseverlerin koruduğunu, köpeklerin özellikle İstanbul’un bir parçası olduğunu söyleyebiliriz. Ahali tarafından özen gösterilen canlılar olarak karşımıza çıkan, şehirlerde çöpleri (henüz plastik ortaya çıkmadığı için çöplerde sadece organik atıklar bulunuyordu) yiyerek, esnaf ile iç içe yaşayarak hayatlarını geçiren köpekler Osmanlı’nın modernleşme çalışmaları esnasında istenmeyen konumuna geldi ve şehirlerden uzaklaştırıldı.

Bunun en kanlı ve örgütlü örneği 1910 Hayırsız Ada katliamıdır. İstanbul’dan toplanan 80 bin köpek ıssız bir ada olan Sivriada’ya götürülüp ölüme terk edildi. Bu katliam tabii ki son olmadı. Cumhuriyet kurulduktan sonra da yıllar boyunca köpekler yerel idareler  tarafından yok edilmeye çalışıldı. Belediyelerin “itlaf ekipleri” sokak ortasında hayvanları zehirler, toplar ve bilinmeze götürürdü, belediyelerin bütçelerinde zehir kalemi bulunurdu.

2004 yılında Hayvanları Koruma Kanunu yürürlüğe girdi ve belediyelerin hayvanları öldürmesi yasaklandı. Yasanın 6’ncı maddesine göre belediyelerin sorumluluğu aldıkları hayvanları kısırlaştırıp tedavilerini yaptıktan sonra aldıkları noktaya geri bırakmaktı. Ancak bu ülkede yasa yapmak ile hiçbir şey değişmiyor, kamu kurumları bu yasalara uymuyor, yasa koyucular bile kendi hazırladıkları yasalara uymuyorlar. İşin özü yasa çıktı ama ölümler, bilinmeze gönderilmeler, cezasızlıklar bitmedi.

Sürekli değiştirilmek istenen madde

6’ıncı madde sürekli değiştirilmek istendi. 2011 yılında yasa değişikliği Meclis gündemine geldi, hazırlanan yasa teklifinin amacı sokakta yaşayan hayvanların toplanması idi. Teklifte besleme yapılacak, nerede olduğu belli olmayan doğal yaşam parklarından bahsediliyordu. Biz bunun hayvanlar için bir kıyım olacağını söyleyerek teklife karşı çıktık. Kamuoyu tepkisi sebebi ile yasa teklifi rafa kaldırıldı. 2014 yılına geldiğimizde yasa tekrar ortaya çıktı ve Çevre Komisyonu’nda görüşülmeye başlandı. Yine amaç sokakta yaşayan hayvanların toplatılmasıydı. Aynı dönemde İstanbul Büyükşehir Belediyesi hiçbir yönetmeliğe uymayan, 20 bin köpek kapasiteli, şehrin çok uzağında bir tecrit merkezi olan ve toplama kampını andıran  Kısırkaya Hayvan Bakımevi’ni kurdu. Bu tesis hükümetin planı olan köpeksiz sokaklar için kullanılacak ve binlerce hayvanın ölümüne sebep olacaktı. Bu yüzden aktivistler olarak hemen bir kampanyaya başladık ve tesis yönetmeliğe uymadığı için iptal davası açtık. Davayı kazandık ancak tesis hala çalışıyordu ve kamu zarara uğratılmıştı. Karardan sonra başta dönemin belediye başkanı olan Kadir Topbaş olmak üzere kamuyu zarara uğratan yöneticilerin görevi kötüye kullanmaktan yargılanmasını istedik. Kamu çalışanlarının yargılanması için valilikten olur alınması ve soruşturma engelinin aşılması gerekiyordu.  Davayı pek çok hak savunucusu ile birlikte yürüttük, ancak resmi olarak müşteki bendim. Savcı ile görüşmeye gittiğim bir gün, bana “Hayvanlar için güzel bir şey yapıldığını, neden buna engel olduğumuzu” sordu. Savcı idare mahkemesinin bizi haklı bulduğunu, tesisinin hiçbir düzenlemeyi umursamadan kurulduğunu biliyordu ancak yine de İBB’nin yaptığı bu tesisin yararlı olduğunu düşünüyordu ya da böylesi işine geliyordu. Tabii ki görevi kötüye kullanmaktan kimse yargılanmadı, sekiz ay sonra takipsizlik kararı verildi.

Şehrin dışındaki tecrit merkezi; Kısırkaya Hayvan Barınağı.

Yasa çıktı ama…

2018 yılına geldiğimizde Adalet Bakanlığı yeni bir yasa teklifi hazırladı. Teklif bizler ile paylaşılmasa da gelen kulis bilgileri cezaların yetersiz olduğu yönündeydi. Yine kamuoyunun tepkisi ile bu teklif yasalaşmadı. 2019 yılında Meclis Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu kuruldu, Komisyon 2019’un ekim ayında tavsiye raporunu yayımladı. Beş partinin üzerinde anlaştığı bu rapor 6’ncı maddenin korunmasını öneriyordu. Temmuz 2021’de yasa çıktı: Raporun önerilerini tamamen umursamayan bir şekilde hazırlanmıştı, önerilen maddelerden hiçbiri yasalaşmadı.

Yeni yasaya göre 25 bin nüfusun üstündeki belediyeler bakımevi kurmak zorunda, 25 binin altında kalan yerlerde ise hayvanlar en yakın bakımevine götürülecek. Bu fiili olarak 6’ncı maddenin delinmesi anlamına geliyor, çünkü belediyelerin kendi bölgelerindeki hayvanları başka bölgelere göndermesinin önünü açıyor. Yıllardır birbirinin sınırlarına hayvan atan belediyeleri bildiğimiz için bu maddenin neye hizmet edeceğini anlayabiliyoruz. Türkiye’de  1003 belediye varken sadece 256 tanesinde bakımevi bulunuyor ve bu bakımevlerinin durumu gerçekten içler acısı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken belediyeler usulsüz toplamalar yapmaya ve hayvanları yok etmeye devam ettiler

Ülke suç mahalli gibi

Ülke bir suç mahalli, hayvanları korumakla yükümlü kurumlar katliamlara sebep olan açıklamalar yapıyor.

Son bir senede ise devletin en başında bulunan Cumhurbaşkanı ve milletvekilleri yasaya aykırı bir şekilde hayvanların toplatılması çağrısı yapıyor. Sorunu yıllardır hiçbir görevini yerine getirmediği için derinleştiren belediyeler değil, hayvanlar ve hayvan korumacılar suçlanıyor, şiddete maruz kalıyor ve alay konusu oluyor. Amerika’da bulunan bir ip adresi ile açılan Havrita uygulaması ile hayvanların yerleri tespit ediliyor ve bazı bölgelerde zehirlemeler yapılıyor. “Başıboş köpek sorunu” isimli sayfa, hayvanları öldürme, silahlanma çağrısı yapıyor. Bunun n sonucunda pek çok kişi saldırıya uğradı, 3 kişi öldürüldü ve sayısını bilemediğimiz belki yüzlerce köpek yok edildi. Yaptığımız hiçbir şikayet ise işe yaramıyor bu sayfa ve uygulama hala aktif ve nefret saçıyor.

En son Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik, bir tweet atarak “Sevgili dostlar, yedi aylık çalışmadan sonra “Evsiz Hayvanları Koruma ve Yaşatma Platformu” kuruluyor. Artık “sokak hayvanları” demek yok. “Evsiz hayvanlar” için çaba göstereceğiz” dedi. Öncelikle evsiz hayvan diye bir tanım yok, tüm dünya hayvanların evi, hayvanlar şehirleri bizimle paylaşıyor, onlarla ortak bir yaşam kültürümüz var.  Kaldı ki bunun hayvanların toplatılması ve tecrit edilmesi anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz. Bu yer kurulursa hayvanların “öğütüldüğü” bir yere dönüşecek, tıpkı diğer bakımevleri gibi. Bakımevleri denetlenmiyor ve hayvanlar kendi pisliklerinin içinde, aç, hastalıklar ile boğuşarak, şiddete maruz kalarak ölümü bekliyor. En son Bartın sel felaketinde de gördüğümüz gibi hayvanlar afet durumlarında barınaklarda bırakılıyor ve kaçamadıkları için boğularak ölüyorlar. Hayvanların yeri bakımevleri olamaz, onlar sokak sakinleridir. Köpekleri yok etmeye verilen uğraş tedavi ve popülasyonun kontrol alınması için harcansaydı çoktan bu problem çözülürdü.

Elazığ Belediyesi’nin kentin dışına, dağlık araziye kurduğu ‘barınak’ta çok sayıda hayvanın açlık ve susuzluktan öldüğü ortaya çıktı.

Bir örnek ile bitirmek istiyorum. Elazığ Belediyesi barınağında yaşanan ihlallerden sonra bir savcının işini yapması sonucu “soruşturma izni” alınabilmiş ve dava açılmıştı. Aylarca süren dava sürecinde şikayetçi olan kişi tehdit edildi ve korktuğu için davadan çekildi. Pek çok derneğin ve aktivistin  takip ettiği davanın sonunda yüzlerce hayvanı ihmal yüzünden öldüren yöneticilere alt sınırdan altı ay ceza verildi. Ancak ceza bozuldu, işini yapan savcının yeri değiştirilirken, barınağın yöneticisi veteriner terfi ettirildi.

İktidarın kurduğu bu sistemde “yedirmeyiz” anlayışı sebebi ile suç işleyen, yüzlerce hayvanın acılar içinde ölmesine sebep olan kişiler korunuyor, hatta arkaları sıvazlanıyor. Bu yapı değişmediği sürece yasaların varlığı bir anlam ifade etmiyor, çünkü bu yasalara uyulduğunu denetleyen bir yapı yok. 14 Temmuz 2021’de Hayvanları Koruma Kanunu değişti ve bazı fiiller suç kapsamına alındı. Ancak hala hakimlerin eski yasaya göre işlem yaptığına, savcıların yeni düzenlemelerden haberdar olmadığına, cumhurbaşkanının yasaya aykırı söylemlerde bulunmasına ve belediyelerin bunun üzerine her usulsüzlüğü yapmasına şaşkınlık ile şahitlik ediyoruz. Demem odur ki sistem kokuşmuş durumda ancak bunun suçlusu bir köşede yaşam mücadelesi veren hayvanlar değil, sorumluluğunu yerine getirmeyen, denetlenmeyen kamu kurumları, katliam çağrısı yapan ve yasayı yok sayan yöneticilerdir.

 

[Bir şarkının hikayesi] A Horse With No Name/ America

1960’ların ortalarında, babaları Londra’daki Amerikan Havva Üssü’nde görevlerini sürdürürken, Dewey Bunnell, Gerry Beckly ve Dan Peek adlı üç genç aynı kolejde eğitimlerini sürdürüyor ama iki farklı grupta müzik yapıyordu. 1969 yılında bir araya gelen üçlü, ödünç akustik gitarlarla yola çıkarak, vokaldeki harmonileri ile çağdaş folk -rock grubu Crosby, Stills & Nash’in stilinde müzik yapmaya başlamıştı.

İngiliz müziği yapmaya çalışan Amerikalılar gibi görünmemek için gruplarının adını “America” koydular. 50’li yılların sonunda ve 60’lı yılların başında Amerikan Rock & Roll ve R&B müziğinin etkisi altında olan İngiliz grupları, 60’ların ikinci yarısında çoktan kendi sound’larını geliştirmişler ve Beatles ve Rolling Stones gibi grupların öncülüğündeki İngiliz rock müziği, sınırlarının ötesine taşarak müzik dünyasını domine etmeye başlamıştı.

Psyhedelic rock, progessif rock, hard rock gibi müzik türlerinin önemli temsilcileri olan İngiliz grupları birbiri ardına dünya listelerini alt üst ederken, Londra’da yaşayan bu üç Amerikalı genç, müziklerine kendi kültürlerini  yansıtarak folk rock türünde müzik yapmayı seçmişlerdi. Soğuk ve yağışlı Londra’da yaşayıp İngiliz publarında müzik yaparken, bir çöl hikayesini  anlatan “Desert Song” adında bir şarkı yazabilmek ve “The heat was hot and the ground was dry “diyebilmek için gerçekten Amerikan kökleri ile yoğrulmuş olmak ve azıcık da olsa çöl havasını koklamış olmak gerekiyordu.

Adını bilmediği atın üzerinde, bilinmeyene doğru…

Dewey Bunnell “Desert Song” adını verdiği şarkısını bir kaç saat içinde yazdığını söylemiş ve şöyle ilave etmişti:

“Sanki bir rüyadan uyanır gibi ortaya çıktığını hissettim. Adını bilmediğim bir ata binmekle ilgili bir rüya idi. Hava gerçekten çok sıcaktı. Çocukken güneşten ciddi anlamda yandığımı hatırlıyorum ama çölde değil, kumsaldaydı. Bu atın üzerindeyim ve kimbilir nereye gidiyorum diye düşünüyordum. Atın adını bilmiyordum ve muhtemelen şapkam bile yoktu”

Grup üyeleri 1971 yılında ilk albümleri için stüdyoya girmişlerdi ve plak şirketi Warner Brothers albümden önce bir single çıkarmanın iyi olacağını düşünmüştü. Henüz kaydı bitmiş olan dört şarkı vardı ve grup üyeleri “I Need You”nun single için  uygun olduğunu düşünüyordu ama plak şirketinin prodüktörü Ian Samewell henüz tatmin olmamıştı ve diğer şarkıları da dinlemek istiyordu.

Küçük bir stüdyoda “Desert Song”un demosunu kaydettiler. Prodüktör şarkıyı çok beğenmiş ve single olarak bu parçanın çıkarılmasını uygun görmüştü. Demoya çok benzeyen stüdyo kaydında her zamanki gibi üçü de vokal yaptılar. Gerry 12 telli gitarı çalmış ve kayda tumba da ilave etmişlerdi. Ancak sıra şarkının ismine gelince küçük bir sorun ortaya çıkmıştı. “Desert Song” ismi bir operada daha önce kullanılmıştı ve bu durumda hikayedeki atın adı olmadığı gibi şarkının da hala bir adı yoktu.

 

Sonunda şarkının isim babası Ian Samewell oldu. “A Horse With No Name “ şarkıya çok uygun biri isimdi ve hikayedeki  gizemle oldukça bütünleşiyordu.

Bunnell sanki eski bir efsaneyi aktaran bir hikaye anlatıcısı gibi, çölde geçen bu gizemli yolculuğu şiirsel bir tonda anlatıyordu. Adını bilmediği bir atın üstünde çölde dolaşan anlatıcı ,günler geçtikçe acımasız sıcaklığın etkisi altında kalıyordu ve çölde geçirdiği  dokuzuncu günün sonunda da atını serbest bırakıyordu.

Hayatın karmaşasından metaforik kaçış

Dewey Bunnel daha sonra kendisi ile yapılan söyleşilerde atın neden bir adının olmadığını ve dokuzuncu günde atı neden serbest bıraktığını açıklamamış, şarkıyı yazarken çocukluğunda Arizona ve New Mexico’daki çöllere ailesi ile yaptıkları yolculukları hatırladığını ve “A Horse With No Name”in ‘Hayatın karmaşasından kaçmak ve  sakin bir yere gitmek için kullanılan bir taşıtın metaforu” olduğunu söylemişti.

Dewey Bunnell eşi Patricia ve adı olmayan atıyla çiftliğinde.

A Horse With No Name” Amerika’da radyolarda çalmaya başladığında, birçok insan şarkıyı Neil Young’ın söylediğini zannetmişti. Parçanın, Amerikan Bilboard listesinde birinci sırada olan Neil Young’ın şarkısı “Heart Of Gold”u yerinden ederek birinci sıraya yerleşmesi de kaderin bir cilvesi sayılabilirdi. Zaten Dewey Bunnell de sesinin Neil Young’ı andırdığını kabul etmiş ama hayranı olduğu sanatçıyı taklit etmeye çalışmadığını söylemişti.

“A Horse With No Name” hiçbir zaman büyük bir hit parça olmadı, ama usta bir ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi, yıllar geçtikçe değeri arttı; gizemli hikayesi ve basit ama bir o kadar da ilginç melodisi ile her nesle hitap eden bir şarkı oldu.

Dewey Bunnell bugün çiftliğinde eşi ve hayvanları ile yaşıyor ve bir de atları var. Tahmin etmekte zorlanmayacağınız gibi atının bir adı yok.

Kaynakça

  • Mertz A., Behind The Song, America, A Horse With No Name, American songwriter
  • Zollo P., Behind The Song, America A Horse With No Name, American songwriter, 2020
  • Ling D., The Story behind the song: A Horse With No Name by America, 01.10.2016
  • Songfacts, A Horse With No Name
  • wikipedia, America, A Horse With No Name

 

Kuş sesi

Kuşlar, yaşama alanlarını savunmak, kafese kapatılmalarını protesto etmek ya da çiftleşmek istediklerinde öterler.

Normal ve uygar insanların duydukları ise açlık korkusu, protesto itirazı ya da dokunma ve dokunulma yoksunluğu değil, estetik zevktir. Kuş seslerini “şikâyet ya da çığlık” olarak değil “sevinç şakıması” olarak algılarlar.

Bu yüzden normal ve uygar insan kendisini kandırdıktan sonra hem kendisine hem de bir diğer normal ve uygar insana yalan söylemekten sakınmayan, kuş seslerini “şikâyet ya da çığlık” olarak değil, “ne güzel ötüyor” diye tercüme etmekten yana olandır.[1]

‘Sonsuz kötülük’ sarmalı

Böylece kötülüğün kötülüğü döllemesi gibi, yalan da yalanı döller ve “hakikat” adını alır.

Böylece pan-kapitalizm dünya’nın yeni hakikati olarak zuhur eder ve kabul görür.

Böylece pan-kapitalizmin inşasına katılanlar, ortak olanlar ve pay alanlar ile dışarısında kalanlar arasında bir “sonsuz kötülük” farkı oluşur.

Çünkü:

Bütün, parçaya hükmederek onu yaralar.

Parça, bütüne katılarak yaralarını benimser.

Ortaya tamamlanmış bir “kan sever” bütün çıkar.

Yüksek sesle söylemek lazım: “Tek bir uygarlık belgesi yoktur ki, aynı anda barbarlığın da belgesi olmasın.”[2], [3]

*

[1] Esin kaynağı için bkz.: Behrens, R., Adorno Sözlüğü,  s. 22, 60.
[2] Behrens, R., Adorno Sözlüğü, s. 46
Aynı cümlenin farklı bir çevirisi de şöyledir: “Kültür alanında hiçbir belge yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi niteliği taşımasın. Benjamin, W., Pasajlar, s. 36.”
[3] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan “Çok Kalpli Asi” adlı deneme kitabından bir bölüm.

Sürdürülebilir bahçe arayışları- Özge Yalçıner Ercoşkun*

[email protected]

Sürdürülebilir bahçe arayışlarımız beş yıl evvel Ankara çevresinde başladı. Çocukların koşup oynayabileceği, bir şeyler ekip yetiştirebileceği ve dalından koparıp yiyebileceği bir bahçe fikri ile yola çıktık. Apartman hayatı bizi streslendiriyor, elektrik yüklüyordu, kızgın ve yorgun düşüyorduk, oysa bahçe bizi doğayla bütünleştirecek ve stres atmamızı sağlayacaktı. Bu doğrultuda uzun keşifler sonucu Ankara’nın Pursaklar ilçesine bağlı Sirkeli mevkiini bulduk. Burada büyük bir kavaklık içinde bulduğumuz 750 metrekarelik bir arsada hafta sonları ve yazın bahçecilik çalışmalarını yapabilecektik.

Kavak ve meyve ağaçları.

Beş yıl önce ilk defa havaalanı yolundan iki Ankara armudu, iki elma fidanı dikerek işe başladık. Arsamızı sınırladıktan sonra fidan sayımızı arttırmaya başladık. Vişne, kiraz, yeşil erik, mor erik, şeftali, dut, karadut fidanı diktik. Cevizi arkaya diğer fidanlardan uzağa diktik. Kayısı, bu yörede olmaz dedikleri nar, nektar ve hünnap diktik. Ihlamur, iğde, muşmula kuşların konup bize diğer meyveleri bırakması için dikildi. Geçen beş yılda nefis yeşil kavaklık tek tek kesildi, gelir kaynağı olarak görüldü. Yeşil doku gitti. Bu köyde herkes kavağa karşı, ”suyu çeker, fazla kök atar, kesin bunları doğru dürüst meyve ağacı dikin” dediler. Biz yine de bahçedeki ulu görünümlü gölgesinden faydalandığımız yedi kavak ağacına kıyamadık. Şıkır şıkır rüzgar sesindeki yaprak hışırtısı ve kuşlara ev sahipliliği yapması hala hoşumuza gidiyor. Meyve fidanlarıyla uğraştık, çapaladık, budadık, hayvan gübresi verdik ancak hiç ilaçlamadık. Derdimiz doğal meyve yiyebilmekti. Köylüler ilaçlamadan olmaz, ağaçları kaybedersiniz diyerek pek çok ilaç önerdi. Yaprak bitine karşı, armutta oluşan yaprak mantarına karşı ne zirai ilaçlar önerdiler. Hiçbirini yapmadık. İçimize sinmedi, çocuklara zehirli meyve veremezdik. Pul biber, sarımsak ve Arap sabunu karışımları yapıp püskürttüm. Hastalıklı yaprakları tek tek koparıp ayıkladım. Karıncalarla işbirliği yapan ve ağacın dallarına tırmanan böceklere karşı ağacın gövdesinin dibine zararsız fare yapışkanı sürdüm ki karıncalar ve böcekler tırmanamasın. Böyle kurtardığım pek çok fidan oldu. Bu sene önce yeşil erik, sonra vişne ve biraz dut, karadut, en sonda bol kayısı aldık. Yedik, komşulara dağıttık, reçel yaptık. Toplaması, dağıtması ve değerlendirmesi de başka bir iş tabii. Ama kütür kütür, bal gibi tatları hiç pazardan alınanlar gibi lezzetsiz değil. Çilekler ise küçük ve şeker gibi oldu. Elma, armut, nektar ve hünnap yolda.

Bahçeden bazı ürünler.

Sebze yetiştirme kısmına gelince; aldığım kurslar ve okuduğum kitaplar sayesinde permakültür ilkeleri ve kardeş bitkiler esasına göre sebze yetiştirelim istedik. İki büyük, üç orta ve sekiz küçük kasa olmak üzere 13 yükseltilmiş sebze yatağına karışık ekim yapmaktayız. Bir sıra ayçiçeği varsa diğer sırada barbunya var. Barbunyalara sırık dikmeye gerek yok zira ayçiçeğinin gövdesine sarılıyorlar, sonuçta kardeş bitki oluyorlar. Kasaların altına kümes teli koyduk üzerine karton serdik ve ondan sonra toprak döktük böylelikle patates ve soğan ekebiliyoruz, köstebek erişemiyor. Çevrede yerde klasik tarım yapan bütün komşuların patateslerini ve soğanlarını köstebek yedi. Patatesin üstüne dereotu, nane gibi aromalı otlar dikiyoruz, böcekler bu kokuları pek sevmiyor. Karışık ekimde bazen kabak ve salatalık birleşip dev kabaklar yetişti, bazen değişik deneysel bitkiler yetişebiliyor.

Domates bu sene pek yok, Haziran sonuna kadar aşırı yağışlar oldu, hatta burada pek çok bahçeyi ve bodrum katları sel aldı, su bastı. Bizim bahçeyi de sel vurdu, pek çok taş, çamur ve ot getirdi. O yüzden yabani otlarla başımız belada. Bir sene bütün bahçeyi samanla malçlamayı denedik, çok başarısız oldu, samanların içinde de ayrık otu filizlendi, yine ot ve örümcek bastı bahçeyi. O samanları bahçeden atmak için 2-3 hafta römorklara yükleyip bertaraf ettik ama çok uğraştırdı. Bu sene de otlar bir sıfır galip. Ot ilacı sıkın diyen çok ancak herbisit denilen ot ilaçları toprağı öldürüyor, kanser yapıyor, onun için hiç düşünmedik, bazılarını kesip yatırdık, çok dikenlileri kökünden çıkarıp atıyoruz ama büyük bir iş. Orak, tırpan, küçük çapa makinesi kullandığımız da oluyor. Burada otların bir yerde toplayıp yakıyorlar. Sözüm ona yangını da tetiklediği için yasak ama kim dinler… Bu yakma yöntemiyle toprağın organik kısmını öldürüyor ve toprağın içindeki milyonlarca canlıyı da yakıyorlar.

Çevre bahçelerde ot yakma.

Bizim bahçe hiçbir zaman düzgün yeşil bir örtüye kavuşmayacak mı estetik olamayacak mı diye düşünüyorum. Yonca, üçgül ve fiğ karışımı ekin çimden çok daha iyi dediler. Çim çok zahmetli, aşırı su istiyor ama yonca öyle değil, bir de farekulağı aldık ama daha uygulamak nasip olmadı. Burada herkes bahçelerinin her metrekaresini ekiyor, ortaya bir boru koyup oradan çıkan sıra sıra damla sulama boruları sırasınca grup grup domates, biber, patlıcan, kabak, balkabağı vb. dikiyorlar sonra da basıyorlar böcek ilacını, hatta sırtına motorlu ilaç tankı takanlar var. O zaman neden pazardan, marketten almıyorlar, nasıl bu ilaçlı sebzeleri çocuklarına yediriyorlar diye düşünüyoruz hatta komşu bahçelerden bize de geliyor diye üzülüyoruz. Bu zehirsiz, ilaçsız doğal tarım konusu çok önemli. Buğday Ekoloji Yaşam Derneği bu konuda Zehirsiz Sofralar kampanyasıyla çok uğraş veriyor  Bu pestisitler, mantar, faydalı böcek, kuşlar, hepsini canlı yaşamı ve toprağı öldürüyor. Halbuki doğal, ekolojik, organik ne derseniz ilaçsız tarım olanaklı ve çok daha geleneksel.  Bunlarla ilgili çiftçi rehberleri, eğitimleri zehirsizsofralar web sayfasında bulunuyor. Zehirsiz Sofralar Sivil Toplum Ağı, söz konusu kampanya ile Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan, zehirsiz üretimi teşvik eden tarım politikalarının hayata geçirilmesini istiyor. İmza kampanyasına buradan ulaşmak mümkün.

İşi çok olsa da keyfine paha biçilmez…

Tohum konusu da çok önemli, her yerde paketli hibrit tohumlar satılıyor. Bir sene olursa diğer sene zaten vermiyor. Tuhaf tuhaf domates isimleri var, uzaylı gibi, F1, F6, Grando vb. Bundan 10-15 yıl önce balkonda pembe domates yetiştirmiştim. Pembe domates ağından tohumlar gelmişti (pembedomates.org). En sonunda Ayaş’ta arkadaşımızın bahçesine diktik ve harika domatesler yedik. Şimdilerde pembe domatesin dahi hibrit tohumu çıkmış ve tüm pazarlarda var, içinde sert bir kısım var ve çekirdekleri bile filizleniyor. Biz bahçeye ektiğimiz tohumlar için atalık tohum bulmaya gayret ediyoruz. Bu sene Çamlıdere’deki Meşeler Çiftliği sahibesi Nevin Hanım tohum verdi.  Çamlıdere’de bir kadın kooperatifi kurmaya da öncülük eden böyle doğal çiftlikleri ve doğal bilinçli beslenme ağlarını takip etmeye çalışıyoruz. Ankara’da Doğal Bilinçli Beslenme Ağı (DBB) pek çok doğal ürünü aracısız tüketicilerin kapılarına kadar getirip toplum destekli tarımı ve katılımcı onay sistemlerini destekliyor.  Eğer bahçe, balkon tarımı yapmak istemiyorsanız en azından küçük çiftçiyi destekleyip türetici olmanız yerinde olur. Ekolojik kaygılara sahip olan herkes türetici olmalı! Türetici; ihtiyaçlarını sürekli gözden geçirir, gerçekten ihtiyacı olanı alır ve alırken nereden gelmiş, nasıl üretilmiş, içinde ne var, nasıl paketlenmiş, hangi yollardan ona ulaşılıyor merak eder, araştırır. Tercihlerinin doğal döngüdeki yerini bilir (Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği Ekolojik Dönüşüm Sözlüğü).

Lisina Doğal Yaşam Köyü.

Çiçek konusuna gelince öyle ciddi estetik ve çiçek kaygılarımız olmasa da çiçek konusunda bu sene Isparta gülü ve lavanta konusuna eğildik. Su istemeyen bu bitkiler güzel bir görsellik sunuyor. Burdur Gölü kıyısındaki Lisinia lavanta köyü Burdur Gölü’nün ölmesine, kuraklığa ve kansere dikkat çekmek istiyor. Lavanta ve lavanta bahçelerini popüler ettiler. Çok güzel bir girişim, ben de bu sene temmuzun ilk haftası Lisinia’yı gidip gördüm, tam mevsiminde harika bir görsel şölendi. Biz de bahçeye ektik, çiçeklerini hasat edip kurutuyoruz. Bir de şifalı bitkiler spiralimiz var, Mollison’un permakültür kitabından esinlenmiştik. Bu sene bu spiralde kekik, lavanta, adaçayı ve nane var. Ayçiçeği ve kadife çiçekleri de sebze kasalarını süslüyor.

Bahçedeki lavantalar. 

Sulama konusunda iki adet yağmur suyu biriktirme tankımız var. Çatıdan gelen oluklarla burada topluyor ve fidanları o şekilde suluyoruz, sebze kasalarında, lavanta, gül ve ot spiralinde damla sulama kanalları bulunmakta, komşuyla ortak kuyudan sulanıyor. Bu köyde herkes izinli izinsiz derin kuyu sondajı yaptı, geçen sene keson kuyularda su bitti, kuraklık çoktu, derin kuyularda bu sene su sorunu yaşanmadı ama gelecek senelerde ne olur bilmem. Susuz tarım, yağmur suyunu biriktirme teknikleri için permakültür kitaplarına ve yeşil altyapı konusuna başvurmak gerekiyor.

Özetle burada sabah kuş cıvıltılarıyla kalkmak, etraftan taze süt almak, kalın kaymağını kahvaltıda yemek çok keyifli. Akşamüstü yürüyüşleri yapmanın, kavak ağaçlarındaki ağaçkakan deliklerini incelemenin, günbatımında koyun sürülerinin geçişlerini, havadaki kızıl bulutları izlemenin keyfi paha biçilemez. Bize literatürde yeni köylü ismini vermişler. Büyükşehir hayatından, koronavirüs salgınından bezip kısa süre de olsa soluklanmak çok iyi geliyor, öneririm.

(*) Gazi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü 

Erdönmez ve Zadrozna’dan İstanbul’un sokak otları

İstanbul Üniversitesi Ormancılık Politikası ve Yönetimi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Cihan Erdönmez ve Anna Zadrożna‘nın ”İstanbul’un Sokak Otları” başlıklı makalesi İPA İstanbul Kent Araştırmaları ve Düşünce Dergisi‘nde yayımlandı.

Doğal otsu bitkiler gezegenimizdeki bütün canlıları içeren ana yaşam döngüsünün en temel bileşenlerinden. Biyolojik çeşitlilik potansiyelini arttırmak, su buharlaşmasına ve kaybını önlemek, mikrobiyal toplulukları korumak, arılar ve kelebekler için önemli besin kaynağı olmaktan mutfak kültürünün önemli bir parçası olmaya, aidiyet duygusunun oluşmasına ve kültürel kimliği şekillenmesinde katkı sunmaya kadar önemli birçok ekolojik ve kültürel role sahipler.

Kentin geleceği için büyük öneme sahipler

Ancak giderek sadece insanların mekanı haline gelen kentlerdeki hakim anlayış doğal otsu bitkileri mücadele edilmesi gereken ‘’yabani ot’’ ya da ‘’zararlı ot’’ olarak görüyor. Buna rağmen varlıklarını kentin sızabildikleri tüm alanlarında sürdüren doğal otsu bitkileri korumak ve kentsel yeşil alan planlama çalışmalarını entegre etmek kentin bugünü ve geleceği için büyük öneme sahip.

Kentin sokak otlarını tanımak, hikayelerini öğrenmek için yazıyı buradan  okuyabilirsiniz.