Ana Sayfa Blog Sayfa 686

COP27 sona erdi: Kayıp-hasarda ‘tarihi’ kazanım, fosil yakıttan çıkışta hayal kırıklığı

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nın 27’ncisi (COP27), iklim felaketlerinden en çok etkilenen savunmasız ülkeler için kayıp ve hasar finansmanı sağlamaya yönelik dönüm noktası niteliğinde bir anlaşmayla dün itibariyle sona erdi.

200 ülkenin delegeleriyle 48 saat süren ek müzakerelerin sonunda kayıp ve hasar için özel bir fon oluşturulması, konunun resmi gündeme eklenmesi ve ilk kez kabul edilmesiyle önemli bir ilerleme kaydedilmiş oldu.

Bu, sel ve kuraklık gibi iklim etkilerini kapsayan bir fon sağlamak için uzun süredir direnen gelişmiş ülkelerden gelen sembolik ve politik açıklama olarak kabul ediliyor.

İklim krizinden adaletsiz şekilde etkilenen gelişmekte olan ülkeler yaklaşık 30 yıldır yaşadıkları kayıp ve hasarın tazmin edilmesi için mücadele veriyor. Karar bu yüzden ‘tarihi’ nitelikte.

Fonun operasyonel detayları gelecek yıl Dubai’de düzenlenecek COP28’de belirlenecek. Ülkeler, hem yeni finansman düzenlemelerinin hem de fonun nasıl faaliyete geçirileceğine ilişkin tavsiyelerde bulunmak üzere bir “geçiş komitesi” kurulmasını da kabul etti. Geçiş komitesinin ilk toplantısının Mart 2023’ten önce yapılması bekleniyor.

Taraflar ayrıca, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı özellikle savunmasız olan gelişmekte olan ülkelere teknik yardımı katalize etmek için Santiago Kayıp ve Hasar Ağı‘nı faaliyete geçirecek kurumsal düzenlemeler üzerinde de anlaştı.

COP27’nin başlıca gündem maddesi olan kayıp ve hasarın, iki haftalık müzakerelerde en az gelişmiş ülkelerin bu konudaki kararlı tavırlarıyla yerine getirilmiş olması bir ‘zafer olarak yorumlanıyor.

COP27 Başkanı Sameh Shoukry kapanışta yaptığı konuşmada, iklim krizinden etkilenen savunmasız ülkelerin desteklenmesi için ayrılacak fonunun yerine getirilmesi için gelişmiş ülkelere çağrıda bulunurken, “Hepinizi bu taslak kararları sadece kağıt üzerindeki sözler olarak değil, liderlerimizin ve gelecek nesillerin doğru adım atma ve yönü belirleme çağrılarına kulak verdiğimize dair dünyaya toplu bir mesaj olarak görmeye davet ediyorum. Paris Anlaşmasının uygulanması ve amaçlarına ulaşılmasına ihtiyacımız var. Hepimizi küresel toplumun, özellikle de en savunmasız durumda olan ülkelerin beklentilerini karşılamaya çağırıyorum” dedi.

Ancak birçok ülke, kayıp ve hasar fonuyla ilgili dönüm noktası niteliğindeki anlaşmanın yürürlüğe girmesi için küresel ısınmayı 1,5  derece ile sınırlamaya yönelik daha zorlu taahhütlerden vazgeçmek için baskı hissettiklerini söyledi.

Öte yandan gelişmiş ülkelerin 2020 yılına kadar ortaklaşa yılda 100 milyar dolar verme hedefinin henüz karşılanmadığına dair ciddi endişeler de dile getirildi. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, şöyle konuştu:

“Bu COP adalete doğru önemli bir adım attı. Önümüzdeki dönemde kayıp ve hasar fonu kurulması ve faaliyete geçirilmesi kararını memnuniyetle karşılıyorum. Açıkçası bu yeterli olmayacak, ancak kırılan güveni yeniden inşa etmek için çok ihtiyaç duyulan siyasi bir işaret. İklim krizinin ön saflarında yer alanların sesleri duyulmalı.

Ancak adalet ayrıca birkaç başka anlama da gelmelidir:

  • Gelişmekte olan ülkeler için uzun süredir ertelenen yıllık 100 milyar dolarlık iklim finansmanı taahhüdünü nihayet yerine getirmek;
  • Uyum finansmanını ikiye katlamak için net ve güvenilir bir yol haritası;
  • Çok taraflı kalkınma bankalarının ve uluslararası finans kuruluşlarının iş modellerini değiştirmesi.”

Gezegenimiz hala acil serviste

1,5 derece hedefini tutturma umuduna sahip olmak için, yenilenebilir enerjiye büyük yatırımlar yapılması ve fosil yakıtlara olan bağımlılığın sona ermesi gerektiğinin altını çizen Guterres, “Dünyanın hâlâ iklim azmi konusunda dev bir sıçramaya ihtiyacı var” yorumunu yaptı:

“Emisyonları şimdi büyük ölçüde azaltmamız gerekiyor ve bu, bu COP’un ele almadığı bir sorun. Kayıp ve hasar için bir fon şart – ancak iklim krizi küçük bir ada devletini haritadan siler veya bütün bir Afrika ülkesini çöle çevirirse bu bir çözüm değildir.”

Guterres, tüm ülkelerin 1,5 derece hedefi doğrultusunda bu on yılda emisyonları azaltmak için ekstra çaba gösterdiği bir İklim Dayanışma Paktı kurulması konusunda çağrısını yineledi:

COP27, çok fazla ev ödevi ve çok az zamanla sona eriyor. Paris İklim Anlaşması ile son tarih olan 2030 arasında çoktan yarıladık. Hayatlarımız için bu savaşı kazanabiliriz ve kazanmalıyız.”

Bu bir sadaka değil

Ülkenin üçte birini sular altında bırakan rekor seller ike gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu yıkımın simgesi haline gelen Pakistan‘ın iklim değişikliği bakanı Sherry Rehman, konferans salonunda alkışlarla karşılanan “tarihi” kayıp ve hasar anlaşmasına dair şunları söyledi:

Bu sadaka kabul etmekle ilgili değil. Bu, geleceğimize ve iklim adaletine yatırım için bir ön ödemedir.”

Zambiya çevre bakanı Collins Nzovu da yeni kararı “1,3 milyar Afrikalı için çok olumlu bir sonuç” olarak nitelendirdi.

Öte yandan, krizlerle dolu bir yılın ardından zorlu bir politik zeminde geçen COP27, ülkelerin küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derecede sınırlama taahhüdünü yeniden teyit etmesiyle son buldu. Kayıp ve hasar metni büyük bir kazanımı temsil etse de genel karar metni, iklim değişikliği ile mücadelede kaçırılmış bir fırsat olarak görülüyor.

Hindistan ve diğer ülkelerden gelen ‘tüm fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılması yönündeki talep, AB’nin ve diğer birçok zengin ve fakir ülkenin desteğine rağmen metinde yer bulmadı.

İlk defa ‘kömürden aşamalı çıkış’ın dile getirildiği COP26’dan sonra bu yıl bu taahhüdün tüm fosil yakıtları kapsamasını isteyen Taraflar hayal kırıklığına uğradı.

Bazı ülkeler, geçen yıl Glasgow’da düzenlenen Cop26 konferansında sıcaklıkları 1,5C ile sınırlandırma taahhütlerinin hiçbir ilerlemeyi temsil etmediğini ve fosil yakıtları kademeli olarak kullanımdan kaldırma konusundaki dilin zayıf olduğunu söyledi.

Daha fazlasını yapmalıydık

Avrupa Birliği İklim Politikası Sorumlusu Frans Timmermans, anlaşmanın ileriye yönelik yeterli bir adım olmadığını söyleyerek, “Bu önümüzdeki 10 yıl insanlar ve gezegen için ileriye doğru bir adım atmak için yeterli değil. Bu zirve sona erdiğinde kayıp ve hasarı önlemek ve en aza indirmek için hepimizin yetersiz kaldığını kabul etmenizi rica ediyorum. Daha fazlasını yapmalıydık, vatandaşlarımız bizden liderlik yapmamızı bekliyor. Bugün çok fazla taraf iklim krizine karşı mücadelede daha fazla ilerleme kaydetmeye hazır değil” şeklinde konuştu.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi (UNFCC) İdari Sekreteri Simon Stiell ise, COP27’de tarihi bir anlaşmanın sağlandığını söyleyerek, “COP27’de kayıp ve hasarın finansmanı konusunda ileriye dönük bir yol belirledik. Geri adım atmaya yer olmadığına dair bize güvence verildi. Tüm fosil yakıtların kademeli olarak azaltıldığını gösteren önemli siyasi sinyaller mevcut. COP27’deki müzakereler kolay olmadı. Ancak bu tarihi sonuç bizi ileriye taşıyor ve dünyanın dört bir yanındaki savunmasız insanlara fayda sağlıyor” dedi.

UNFCC’nin son raporuna göre, ulusal hükümetlerin mevcut taahhütlerinin uygulanması, küresel ısınmayı yüzyılın sonuna kadar 2,5° dereceye çıkaracak.

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamak için sera gazı emisyonlarının 2030’a kadar yüzde 45 düşmesi gerektiğini gösteriyor.

Afrika ve iklim için felaket

Kararın yetersizliğini eleştirenlerden biri de Geçen yıl COP26’ya başkanlık eden Alok Sharma oldu. Sharma, “Bilimin bize söylediği gibi, emisyonların 2025’ten önce zirveye ulaşması gerekli. Bu metinde yok. Kömürün aşamalı olarak azaltılmasıyla ilgili net bir takibin yapılması? Yine bu metinde yok” dedi.

Metnin “düşük emisyonlu ve yenilenebilir enerjiye” referans içermesi doğal gaz, kömürden daha az emisyon ürettiğinden,  daha fazla gaz kaynağının geliştirilmesine yol açabilecek önemli bir boşluk olarak görülüyor.

Friends of the Earth Africa‘dan Babawale Obayanju, “Sonucun yalnızca ‘azalmayan kömür enerjisinin aşamalı olarak durdurulmasından’ bahsetmesi, Afrika ve iklim için bir felakettir” diye konuştu:

“Zengin ülkeler ve şirketlerin yararına topluluklarımızı mahvedecek şekilde Afrika’da daha fazla gaz çıkarmaya ihtiyacımız yok. COP27’den ihtiyacımız olan şey, tüm fosil yakıtların hızlı ve adil bir şekilde sona erdirilmesi konusunda anlaşma sağlamaktı.”

‘Yeterli değil ama imkansızı başarabileceğimizi gördük’

Diğer ada devletleriyle birlikte sıcaklıkların 1,5 derecenin üzerine çıkması halinde yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Marshall Adaları’nın İklim Elçisi Kathy Jetnil-Kijiner, “Keşke fosil yakıtı aşamalı olarak kaldırsaydık,” dedi:

“Mevcut metin yeterli değil. Ancak kayıp ve hasar fonu ile imkansızı başarabileceğimizi gösterdik. Böylece gelecek yıl geri gelip fosil yakıtlardan kesin olarak kurtulabileceğimizi biliyoruz.”

Fosil yakıt lobicilerinin COP’u

COP27’nin kilit noktalarından biri, hem ticari ekiplerde hem de ülke delegasyonlarında fosil yakıt şirlketlerinin varlığı ve gücüydü.

Bu sene fosil yakıt lobicilerinin katılımında rekor bir artış yaşandı ve Petrol ve gaz endüstrisiyle bağlantılı 636 kişi COP’a katıldı. Bu geçen seneye göre yüzde 25 daha fazlaydı.

Pavilyonların bazen “bir fosil yakıt ticaret fuarı” gibi hissettirdiğini söyleyen pek çok katılımcı, bu etkinin final metnine açıkça yansıdığını düşünüyor.

COP27 boyunca sonuçlanan diğer bazı önemli çıktılar ise şöyle sıralandı:

  • Gelişmekte olan ülkelerde iklim teknolojisi çözümlerini teşvik etmek için beş yıllık yeni bir çalışma programının lansmanı yapıldı.
  • COP27, iklim etkilerini hafifletme (mitigation) çalışmalarını önemli ölçüde ilerletti. Şarm El-Şeyh’te, hafifletme hedefini ve uygulamasını acilen artırmayı amaçlayan bir hafifletme çalışma programı başlatıldı. Çalışma programı, COP27’nin hemen ardından başlayacak ve her yıl düzenlenen en az iki küresel diyalogla 2030’a kadar devam edecek. Hükümetlerden ayrıca 2023 yılı sonuna kadar ulusal iklim planlarındaki 2030 hedeflerini yeniden gözden geçirmeleri ve güçlendirmelerinin yanı sıra, azaltılmayan kömür enerjisini ve verimsiz fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak kaldırma çabalarını hızlandırmaları istendi.
  • Paris Anlaşması kapsamında hırs uyandırmak için bir mekanizma olan ilk küresel envanterin ikinci teknik diyaloğunu tamamlandı. BM Genel Sekreteri, 2023’te, gelecek yılki COP28 envanterinin sonuçlanmasından önce bir “iklim azmi zirvesi” toplayacak.

Konferansta birçok duyuru yapıldı:

  • Ülkeler beş kilit alanda 25 yeni işbirlikçi eylemden oluşan bir paket başlattı: Enerji, karayolu taşımacılığı, çelik, hidrojen ve tarım.
  • BM Genel Sekreteri António Guterres, önümüzdeki beş yıl içinde gezegendeki herkesin erken uyarı sistemleriyle korunmasını sağlamak için 3,1 milyar dolarlık bir plan duyurdu.
  • BM Genel Sekreteri’nin Net Sıfır Taahhütleri konusunda Üst Düzey Uzman Grubu, COP27’de endüstri, finans kurumları, şehirler ve bölgeler tarafından güvenilir, hesap verebilir net sıfır taahhütlerini sağlamak için nasıl yapılır kılavuzu olarak hizmet veren bir rapor yayınladı.
  • İklim felaketlerinden musdarip ülkelere finansman sağlamak için COP27’de Küresel Kalkan Finansman Tesisi adlı G7 liderliğindeki bir plan başlatıldı.
  • Danimarka, Finlandiya, Almanya, İrlanda, Slovenya, İsveç, İsviçre ve Belçika‘nın Valon Bölgesi, toplam 105,6 milyon ABD doları tutarında yeni finansman açıklayarak, düşük gelirli devletlerin acil iklim uyumunu hedefleyen Küresel Çevre Fonu fonlarına daha fazla destek verilmesi gerektiğini vurguladı.
  • COP27’ye paralel olarak düzenlenen G20 Zirvesi‘nde açıklanan yeni Endonezya Adil Enerji Geçiş Ortaklığı, adil bir enerji geçişini hızlandırmak için önümüzdeki üç ila beş yıl içinde 20 milyar ABD dolarını harekete geçirecek.
  • 2030 yılına kadar orman kaybını ve arazi bozulmasını durdurmak için hükümetler, işletmeler ve toplum liderlerinin eylemlerini birleştirmeyi amaçlayan Orman ve İklim Liderleri Ortaklığı’nın başlatılmasıyla orman koruma konusunda önemli ilerleme kaydedildi.

Gözler şimdiden COP28’e çevrildi

Simon Stiell, kapanış konuşmasında, “Önümüzde bir dizi dönüm noktası var. İster ulusal, ister bölgesel, ister G20 gibi diğer süreçler olsun, tüm süreçleri kararlılıkla bir araya getirmeliyiz. Her bir dönüm noktası önemlidir ve ivme oluşturur” dedi ve şöyle devam etti:

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin First Global Stocktake‘in (İlk Küresel Envanter Sayımı) idaresi ile değişim için bir sonraki adımolacak. İlk defa Paris Anlaşması’nın uygulanmasını ele alacağız. Kaydettiğimiz ilerlemeyi ve hedeflerimizin yeterli olup olmadığını bağımsız olarak değerlendireceğiz. İklim krizini önlemek için dünyanın her yerinde herkesin, her gün, ne yapması gerektiğini bildirecek.”

COP28’de ülkelerin Paris Anlaşması çerçevesindeki taahhütlerin ne kadarını yerine getirdiği, emisyon azaltım hedeflerinin ne kadarına ulaştığı gibi hesaplar ayrıntılı olarak masaya yatırılacak. Toplantının dünyanın en önemli petrol ihracatçılarından Birleşik Arap Emirlikleri’nde gerçekleşecek olması ise şimdiden eleştiri konusu.

Son on yılda en az 616 çocuk çalışırken hayatını kaybetti

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü kapsamında paylaştığı veriler son on yılda 616 çocuğun çalışırken hayatını kaybettiğini ortaya koydu.

SGK ve İSİG Meclisi’nin çocuk işçi ölümlerine yönelik verilerinin karşılaştırılması sonucunda çocuk işçiliğin kapsamını anlamak için resmi kaynakların kısıtlı, çelişkili, güncel olmadığı ve gerçekleri yansıtmadığı bildirildi. Çocuk Hakları Günü kapsamında ortaya koyulan veriler şu ifadelerle paylaşıldı:

“Çocuklarımız yoksulluk, güvencesiz işçilik, şiddet ve iş cinayetleri cenderesi altında. AKP’nin hayata geçirdiği tarım, sanayi, eğitim ve sosyal politikalar her geçen gün daha fazla çocuğun işçileşmesini beraberinde getirdi. Diğer yandan ise sanki ‘çocuk işçilik’ yokmuş gibi bir hava verilerek bu sorun görünmez kılınmaya çalışıldı.”

Kaynak: İSİG

SGK’nın yıllık iş kazası istatistiği: Ölenlerin yüzde 11′, çocuk

SGK’nın açıkladığı “Yıllık İş Kazası İstatistikleri” verileriyle İSİG Meclisi’nin verileri karşılaştırıldı ve çıkan tabloda oldukça büyük insani farklar görülüyor.

SGK kayıtlarına göre; 2013-2021 yıllarını kapsayan dokuz yılda 102 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu çocukların dördü 14 yaşında, yedisi 15 yaşında, 35’i 16 yaşında ve 56’sı 17 yaşında. Verilere göre; bu dönemde toplam 12 bin 577 “iş kazası” sonucu ölüm meydana geldi.

İSİG Meclisi’nin verileriyle SGK’ninkilerin karşılaştırıldığı çalışmada SGK kayıtlarının yıllık ortalamasının alındığı belirtildi. Buna göre;

  1. Her yıl bin 397 işçi hayatını kaybetmiştir.
  2. Bu işçilerin 11’i çocuktur.
  3. Yüzde 3’ü kadın yüzde 97’si erkektir.
  4.  Ölen göçmen çocuk olup olmadığı bilgisi mevcut değildir.
  5. 14 yaş altı çocuk bilgisi yoktur.
  6. Çocuk işçi ölüm oranı tüm işçi ölümlerinin yüzde 0,81’idir.

Dört yaşından 17 yaşına kadar işçilik…

İSİG Meclisi iş cinayetleri raporlarına göre; 2013’ten bugüne geçen on yılda en az 616 çocuk çalışırken hayatını kaybetti. Bu çocukların 96’sı kadın 520’si erkek. Dördü 4 yaşında, beşi 5 yaşında, dördü 6 yaşında, beşi 7 yaşında, 12’si 8 yaşında, 12’si 9 yaşında, 24’ü 10 yaşında, 13’ü 11 yaşında, 32’si 12 yaşında, 39’u 13 yaşında, 61’i 14 yaşında, 87’si 15 yaşında, 123’ü 16 yaşında ve 195’i 17 yaşında. Bu dönemde toplam 18 bin 683 iş cinayeti sonucu ölüm meydana geldi.

İSİG Meclisi iş cinayetleri raporlarının yıllık ortalamasına göre ise;

  1. Her yıl en az bin 868 işçi hayatını kaybetmiştir.
  2. Bu işçilerin 62’si çocuktur.
  3. Yüzde 16’sı kadın yüzde 84’ü erkektir.
  4. 65’i Suriyeli ve beşi Afganistanlı olmak üzere 70’i mülteci/göçmendir.
  5. 14 yaş altında ölen 150 çocuk vardır.
  6. Çocuk işçi ölüm oranı tüm iş cinayetlerinin yüzde 3,29’udur.

TÜİK verileri  çocuk işçiliğin gerçek boyutlarını perdeliyor

Çocuk işçiliğin sayısal, sektörel, istihdam biçimi vb. dair en güncel bilgiye “TÜİK, Çocuk İşgücü Anketi Sonuçları, 2019” raporundan ulaşılabildiğinin altını çizen İSİG Meclisi TÜİK verileriyle kendi verilerini karşılaştırdı. TÜİK verilerine göre;

  1. Bir ekonomik faaliyette çalışan 5-17 yaş grubundaki çocuk sayısı 720 bin kişidir.
  2. Çalışan çocuklar arasında 5 yaşında çocuk gözlenmemiştir.
  3. Çalışan çocukların yüzde 79,7’sini 15-17 yaş grubundakiler oluştururken 14 yaş ve altında bu oran yüzde 20,3’tür.
  4. Çalışan çocukların yüzde 34,3’ü eğitime devam etmemiştir.
  5. Çalışan çocukların yüzde 30,8’i tarım, yüzde 23,7’si sanayi ve yüzde 45,5’i hizmet sektöründe yer almıştır.
  6. İşteki durumuna göre çalışan çocukların yüzde 63,3’ü ücretli veya yevmiyeli, yüzde 36,2’si ücretsiz aile işçisi, yüzde 0,5’i ise kendi hesabına olarak çalışmıştır.

İSİG Meclisi iş cinayetleri raporlarına göre;

  1. TÜİK verileri (720 bin kişi) çocuk işçiliğin gerçek boyutlarını perdeliyor. Çocuk işçiliğin azaldığına dayanak gösterilen istatistiklerde sayısı 1,5 milyonu bulan çırak, stajyer ve meslek eğitimi gören öğrenci olmak üzere çocuk işçiliğin ana gövdeleri eksik. Öte yandan çocuk işgücü anketleri yaz aylarında değil, Türkiye’de mevsimsel olarak, çocuk işçiliğin en az olduğu Ekim ile Aralık aylarında yapılıyor, bu da çocuk işçiliğin gerçek boyutlarını gizliyor.
  2.  4 ve 5 yaşlarında çalışırken ölen 9 çocuk tespit etmiş durumdayız. Bu durum çocuk işçiliğin bu yaşlarda başladığı anlamına gelmektedir. Bu yaş grubunda ölüm varken “5 yaşında çalışan çocuk gözlenmemesi” bu anketlerin kapsamını bir kez daha sorgulamamıza neden olmaktadır.
  3. Çocuk işçi ölümlerinin 65,7’sini 15-17 yaş grubundakiler oluştururken 14 yaş ve altında bu oran yüzde 34,3’tür.
  4. Birinci maddede belirttiğimiz çırak, stajyer ve meslek eğitimi gören 1,5 milyon çocuğun yok sayılması eğitime dair verilen bilgileri de gölgelemektedir. Bu süreçte önemli bir ivmeyi 4+4+4 eğitim sistemi oluşturmuştur. Eğitim-Sen’in hazırladığı “Çatışmaların Eğitim-Öğretim ve Öğretmenler Üzerindeki Etkisi Anketi”ne göre bu uygulamanın başlatıldığı 2011-2012 eğitim-öğretim yılında Türkiye’de sadece 45 özel meslek lisesi varken son üç yıl içinde kamu kaynaklarıyla yapılan doğrudan destek ve teşvikler sonucunda okul sayısı yaklaşık 10 kat, özel meslek liselerine giden öğrenci sayısı ise 17,5 kat gibi astronomik bir artış göstermiştir. Ayrıca MEB’in, okulda olması gerekirken çalıştığını tespit ettiği ancak “ulaşamadığı” çocuk sayısını yaklaşık 440 bin olarak açıkladığını da belirtelim.
  5.  İş cinayetlerinde ölen çocukların yüzde 57,3’ü tarım, yüzde 19,5’i sanayi, yüzde 12,8’i hizmet ve yüzde 10,4’ü inşaat sektöründe çalışmaktaydı.
  6. İş cinayetlerinde ölen çocukların yüzde 77,4’ü ücretli veya yevmiyeli, yüzde 32,6’sı ücretsiz aile işçisi/kendi hesabına (yüzde 20’si çiftçi ve yüzde 12,6’sı esnaf) çalışandır.

Tarım ve göçmen çocuk emeği

İSİG Meclisi’nin raporunda ayrıca tarım sektöründe çalışan çocuklara da değinildi:

“Çocuk işçiliğin en kötü biçimleri arasında sayılan tarım, Türkiye’de ücretli ve ücretsiz aile işçisi çocuk işçiliğin en yoğun olduğu işkolu ve çocuk işçilik bakımından başlıca sektör. Yani tarımda çocuk emeğinin yoğun olmasının iki yönü bulunuyor: Bir yönünü tarımın çökertilmesi ve aile emeği içinde görmeliyiz. Diğer yönü ise mevsimlik işçiliktir. Çocuklar mevsimlik işçiliğin kadınlar ile birlikte omurgasını oluşturmaktadır ve ‘çocukları çekip alırsanız mevsimlik işçilik kalmaz’.”

Suriyeli ve Afganistanlı mülteci çocukların, tarım, sanayi, inşaat, ticaret gibi işkollarında günübirlik ve güvencesiz şekilde işgücü piyasasına dahil olduğunun da altının çizildiği açıklamada “Bu da patronlar açısından, ücret pazarlığı imkânı olmayan, ücret ödemelerini eksik yatırabileceği ya da geciktirebileceği, hakkını aradığında şiddet uygulayabileceği, zorla çalıştırabileceği ek bir çocuk işçi kitlesi anlamına gelmektedir” denildi.

Mesleki eğitim, MEB ve çocuk işçi sömürüsü

Mesleki eğitim merkezlerinde eğitim alan çocuk sayısının Ekim 2022’de 900 bine yükseldiğinin hatırlatıldığı açıklamada, MEB’in uzun süredir çocuk işçiliği yasal ve meşru hale getirmeye çalıştığı da ifade edildi ve şunlar aktarıldı:

“İktidarın başarı öyküsü olarak anlattığı bu projelerin ekseninde ise çocuk işçi sömürüsü var. Devletin yaptığı açıklamaya göre mesleki eğitim kurumlarının döner sermayeleri geçen yıla göre yüzde 243 artışla 2022 yılının ilk sekiz ayında 1 milyar 75 milyon oldu. Yine özellikle AB ülkeleri örnek verilerek mesleki eğitimin özel sektöre kaydırılması gerektiği belirtiliyor. Burada amaçlanan ise AB sermayesi için ucuz emek gücü kaynağı transferini sağlamak.” 

‘Çocuk işçilik yasaklansın!’

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi konuya ilişkin taleplerini şöyle sıraladı:

  • Ucuz çocuk işgücünü teşvik eden ve bunun altyapısını oluşturan eğitim sistemi ve eğitim politikalarına son verilmelidir. Tüm çocuklara parasız ve nitelikli eğitim imkanı sağlanmalıdır.
  • Çocuk emeğiyle ilgili veriler bilimsel, güvenilir ve düzenli bir şekilde yayınlanmalıdır.
  • Kayıt-dışı çocuk işçi çalıştırılan kişi ve kurumlara göz yumulmamalı, caydırıcı cezalar verilmelidir.
  • Yasadışı çocuk işçi çalıştırmayı önlemeye yönelik tedbirler alınmalı, denetimler etkin ve sıkı bir şekilde yapılmalı, ilgili mevzuatlar yürürlüğe koyulmalıdır.
  • Tüm çocuklar ücretsiz ve detaylı sağlık taramasından geçirilmelidir. Yeterli, sağlıklı ve dengeli beslenme imkânı sağlanmalı, bağışıklık sistemleri kuvvetlendirilmelidir.
  • Çocuk işçilik yasaklanmalıdır.

Akbelen davası: Saldıranlar değil, kurtarmaya çalışanlar yargılanıyor

İkizköy’de Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi’ne (YK Enerji) karşı ağaçları korumak için nöbet tutan ekoloji aktivistlerinin yargılandığı davanın dördüncü duruşması bugün 11.00’da Milas Adliyesi’nde görülecek.

Önceki duruşmada Bodrum Ağır Ceza Mahkemesi’ne değerlendirmek üzere gönderilen reddi hakim talebine ilişkin değerlendirme yapılmadığı için duruşma bugüne ertelenmişti.

İkizköylülerin nöbet alanına 10 Ağustos 2022 Pazartesi’yi 11 Ağustos 2022 Salı’ya bağlayan gece yarısı Jandarma baskını yapılması sonrası 11 İkizköylü, 250 kişilik jandarma ekibi tarafından darp edilerek özel mülk olan alandan zorla çıkarılmıştı.

Söz konusu olayın ardından Jandarmaya direndikleri için köylülere dava açıldı. Bugün dördüncü duruşması görülen davaya ilişkin açıklamada bulunan İkizköylüler  şunları söyledi:

“Muğla’da hektarlarca ormanımız yanarken son kalan ormanlarımıza saldıranlar değil, dört elle sarılıp kurtarmaya çalışanlar yargılanıyor!”

İkizköylüler yerlerde sürüklendikleri akşamı şöyle anlatıyor:

“Para kazanmak hırsıyla ormanımıza göz koyan (davalı olduğumuz) şirkete karşı ormanı korumakla anayasal görevimizi yerine getirirken; ertesi gün devletin kolluk güçleri, yüzlerce jandarmayla, bizleri ormanda nöbet tuttuğumuz alandan sürmeye çalıştı. Orantısız bir güçle adeta yerlerde sürüklendik. Darp edildik. Yetmedi! Bu haksız müdahaleye karşı hareketsiz kalarak direndiğimiz,  pasif direnişle karşı koyduğumuz için bir de üstüne ‘devletin görevlisine mukavemet etmek suçlaması’yla yargılanıyoruz!”

“Haksız yere yargılandığımız yetmezmiş gibi adil yargılanma hakkımız da elimizden alınıyor” diyen İkizköylüler, bugünkü duruşma öncesi destek çağrısında bulunarak Akbelen’den vazgeçmeyeceklerini ifade etti.

Ne olmuştu?

Akbelen Ormanı’nda 740 dönümlük ormanlık alanda kömür madeni işletmek için izin alan Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi (YK Enerji), tahsis kararının iptal edilmesi için Muğla 1’inci İdare Mahkemesi’ne açılan dava nın sonucunu beklemeden 17 Temmuz 2021’de ağaçları kesmek istedi. Bölge halkı bunun üzerine kesimleri durdurdu ve ormanın girişinde çadırlı nöbet başlattı.

8 Ağustos 2021’de şirketin hukuksuzca yapmaya çalıştığı ağaç kesiminden böyle haberdar olundu ve kesim durduruldu.

10 Ağustos 2022 Pazartesi’yi 11 Ağustos 2022 Salı’ya bağlayan gece yarısı nöbet alanına Jandarma baskını yapıldı.

Nöbet tutan 11 kişi, 250 kişilik jandarma ekibi tarafından darp edilerek özel mülk olan alandan zorla çıkarıldı.

Darp edilen köylülere karşı ‘Jandarmaya direnmek’ suçundan dava açıldı.

Davanın ikinci duruşmasında hazır bulunmalarına rağmen davalıların tanıkları dinlenmedi. Savunma avukatlarının Jandarmaya gece yarısı baskını emrini kimin verdiğinin araştırılması, sanıkların Jandarmanın orantısız güç kullanımı sonucu yaralanmalarını tespit eden adli tıp raporlarının dosyaya getirilmesi talepleri başta olmak üzere de bütün talepleri reddedildi.

Şikayetçi jandarma astsubaylarından birinin ifadesi alınmadan Savcı tarafından esas hakkında mütalaa sunuldu.

Sanıkların cezalandırılmasını isteyen mütalaayı kabul etmeyen avukatlar, esas hakkındaki savunmalarını yazılı olarak sunmak için süre talebinde bulundu ve ayrıca bir sonraki celse için adil yargılamayı uygun duruşma ortamının sağlanmasını istedi.

Mahkeme bu taleplere rağmen yeni duruşmayı 3 gün sonrasına koymak istedi ancak avukatların savunma hakkının kısıtlanması itirazı ile 11 gün sonrasına, yani bugüne yeni duruşma günü verildi.

[Şarm El-Şeyh’ten COP27 Notları-4] Konferans yine niye kilitlendi?

Bu yazıyı yazdığım 18 Kasım Cuma akşamı aslında COP27’nin bitmiş olması gerekiyordu ve bu yazıda konferansın sonucunu aktarıp yorumlamam gerekirdi. Ancak yıllardır gelenek olduğu üzere COP27 de zamanında bitmedi ve en iyi ihtimalle cumartesi, hatta belki pazar akşamına uzadı. İklim konferanslarını maç izler gibi takip eden bizim gibi gözlemciler aralarında iddiaya bile girdiler ne kadar uzayacağı konusunda. Peki bu tıkanmalar veya kilitlenmeler nereden kaynaklanıyor?

Aslında bu seneki, Kopenhag veya Paris’teki gibi yeni bir anlaşma çıkması beklenen ya da geçen yıl Glasgow’daki gibi iddialı hedeflerin bağlanması gereken bir COP değildi. Hatta bu COP’ta azaltım ve sıcaklık artış hedefi gibi alışıldık meselelerde değil kayıp ve zarar finansmanı gibi nispeten yeni ve iklim adaletine dair bir konuda büyük gürültü kopmasını bekliyorduk. Ancak iş döndü dolaştı, küresel enerji krizinin tetiklediği (veya kolaylaştırdığı) belli çevrelerin iklim politikalarında geri adım attırma çabasında kilitlendi. Üstelik yazının sonunu en başta söylemek gerekirse, ev sahibi Mısır’ın çabalarıyla…

Uygulama COP’u

Önce ne olması gerekirdi ya da ne olsaydı bu COP başarılı olurdu, ona bakalım. (Tabii hâlâ sorunların çözüleceği ve başarılı bir konferans sonucu çıkabileceği yolunda ihtiyat payını da düşelim, ne de olsa uzadı. Ancak pek sanmıyorum. Büyük ihtimalle bütünüyle çökmese bile kimseyi memnun etmeyen, en iyi ihtimalle yerinde sayan, her ülkenin bir diğerini suçladığı, ileride kimsenin adını anmak istemeyeceği bir iklim konferansı yaşadık gibi görünüyor.)

Paris’te yeni anlaşmanın yapıldığı 2015’ten ve Paris Kural Kitabı’nın tamamlanıp uygulamada nelerin başarılması gerektiğinden bahseden COP kararının yazıldığı geçen yılki Glasgow konferansından sonra bu yılkinin “uygulama COP”u olması gerekiyordu. İlk günden ilan edilen iddia buydu. Uygulama COP’u, Anlaşma’da konulan ve Kural Kitabı’yla yolu çizilen politikaların uygulanmaya başlamasını sağlayacak kararların alındığı konferans demek. Bu konferansın gerçekten uygulamaya geçmeyi sağlaması için örneğin “sıcaklık artışını 1,5 derecenin altında tutma” ve “kömür santrallerini kademeli olarak azaltma” veya “adaptasyon finansmanını iki katına çıkarma” kararlarını uygulanabilir bir yol haritasına kavuşturması gerekiyordu. Ancak Glasgow’da alınan kararlardan geri adım atılmasa ona bile razıyız noktasına hızla geriledik.

Uygulamadan vazgeçtik, ele geçirdiğimiz kaleleri düşmana geri kaptırmama savaşına başladık.

Düşman demişken, teşbihte hata olmaz, adını koyalım: Fosil yakıt şirketleri. Burada elinizi sallasanız bir fosil yakıt şirketi temsilcisine çarpıyorsunuz, ama şimdi bunu teşhir etmenin hükûmetlerle aralarındaki ilişkileri göstermenin ötesinde bir önemi olduğunu görüyor olabiliriz. Burada aldırılmayan kimi kararlarda resmi delegasyonlarla iç içe çalışan fosil yakıt şirketi temsilcilerinin parmağı olduğuna dair kuşkular artıyor.

Ne olsa(ydı) başarılı olur(du)?

Ne olması gerekirdi sorusuna geri dönelim. COP27’de en azından şu beş başlıkta iklim politikalarını ileriye götürecek kararlar alınabilseydi (ya da uzatmalarda alınabilirse) on binlerce insanın iki haftadır burada harcadığı mesai boşa gitmemiş olabilir(di):

1,5 derece hedefi korunmalı ve geliştirilmeli.

Buradaki kapsayıcı karar taslağında Glasgow’da bu konudaki cümleler teyit ediliyor.

KÖMÜRDEN ÇIKIŞ İÇİN TARİH VERİLMELİ

Kömürün azaltılması hedefi, Uluslararası Enerji Ajansı’nın belirttiği gelişmiş ülkeler için 2030’a, gelişmekte olan ülkeler için 2040’a kadar diye tarih verilerek kömürden çıkışa dönüştürülmeli ve 2050’ye kadar bütün diğer fosil yakıtlardan da kademeli çıkış kararıyla ilerletilmeli.

Taslakta ikircikli bir durum var. Tarih yine yok, ama enerji başlığında Glasgow kararındaki kömürün kademeli azaltılması cümlesi korunurken, azaltım başlığında kömürden kademeli çıkışa yer veriliyor. Bu ileri bir adım olsa da bugünkü toplantıda Hindistan’ın “tek bir fosil yakıttan çıkış” kabul edilemez demesi nedeniyle muhtemelen nihai metinden çıkartılacak.

Hindistan, itiraz ettiği kömürden çıkışa karşı, madem öyle gelin bütün fosil yakıtlardan çıkış yazalım diyerek Avrupa’ya ve Amerika’ya meydan okudu. İşin ilginci AB bu blöfü gördü ve destekledi. ABD ise kulislerde tamam dediği söylense de resmi toplantılarda adını bile anmayarak fosil yakıtların metinde anılması çabasını boşa düşürdü. Arap Grubu adına konuşan Suudi Arabistan açıkça “fosil yakıtların adı anılmasın” dedi. Rusya ise “burası enerji zirvesi değil iklim zirvesi, fosil yakıtlar ne alaka” diyecek kadar işi absürde vardırdı. Dolayısıyla 30 senedir olduğu gibi bir kez daha sorunun isminin konmasını engellediler. Fosil yakıtların terk edilmesi iklim değişikliğinin çözümüyle ilgili karara yine giremeyecek gibi görünüyor.

Fosil yakıt sübvansiyonlarının kademeli olarak sonlandırılması cümlesini sulandıran ‘verimsiz sübvansiyonlar’ kısmı çıkarılmalı.

Bu cümle tam tersine daha da sulandırıldı ve bu hafta iklim konferansına paralel yapılan G20 Liderler Zirvesi’nin bildirgesinde anılan “verimsiz ve rasyonalize edilemeyen fosil yakıt sübvansiyonları kademeli olarak sonlandırılmalı” haline getirildi. Eğer nihai metne girerse bu ciddi bir geri adım. Zira her ülke yaptığı her sübvansiyonu rasyonalize edebilir. Mesela “halkım ucuz benzin kullansın, hava soğuk ucuz doğal gaz yaksın” diyebilir. Böyle bir sözün siyasi bir karar metnine önerilmesi bile tuhaf.

Emisyonların küresel tepe noktasına çıkış (yani azalmaya başlama) tarihi 2025 olmalı.

2050’de net sıfır için bundan daha geç bir tarih kabul edilemez, hatta Az Gelişmiş Ülkelerle AB’nin, ABD’nin ve diğer bazı gelişmiş ülkelerin üzerinde uzlaştığı bir konu bu. Ancak muhtemelen G77-Çin (gelişmekte olan ülkeler grubu) bu çok önemli ileri adımı da engelliyor. Taslak metinde 2025 yine yok.

Kayıp ve zarar mekanizması için bu COP’ta bir finansman aracı kurulmalı ve 2024’e kadar işler hale getirilmeli.

Henüz bu karar da açıkta, bir taslak öneri de yok. Ancak açıktan itiraz da olmadığı, bazı ülkelerin pazarlık için koz olarak kullandığı anlaşılıyor. Hâlâ her şey olabilir.

Mısır baltalıyor

Bunlar dışında da metan ve diğer sera gazlarının da azaltılması için net hedefler belirlenmesi, iklim finansmanını artırılması ve net olarak tanımlanması konusunda somut adım atılması, az gelişmiş ülkelerin aldıkları finansmanı kullanabilmelerini sağlayacak teknik yardım, karbon telafi (offset) mekanizmalarının önlenmesi, diğer yanlış çözümlere kapıların kapanması, hesap verebilirliğin güçlendirilmesi gibi pek çok ileri adım atılabilirdi. Ancak bunların çoğu yine gündeme bile gelmedi veya gündeme getiren ülkeler yalnız bırakıldı.

Üstelik bu kez ABD ve AB’nin bile tamam dediği bazı konular muhtemelen ev sahibi Mısır’ın ve birlikte davrandığı Arap Ülkeleri bloğunun çabasıyla kapı dışı ediliyor.

Neticede geciktirme taktikleri devam ederken sera gazları da artmaya devam ediyor.

Hafta sonu bu geri adımların bazıları aşılabilirse Şarm El Şeyh çökmekten kurtulabilir. İzlemeye devam.

Kentler nükleeri değil, yaşamı savunmalı

Rusya-Ukrayna savaşı geçtiğimiz hafta içinde yeniden alevlendi. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’nın enerji alt yapısına dönük yoğun füze saldırıları, Ukrayna’daki nükleer tesislerin de bu saldırılar sırasında isabet alabileceği endişesini tekrar doğurdu. Ayrıca bu saldırılar sırasında nereden geldiği anlaşılamayan bir füzenin Ukrayna-Polonya sınırındaki, Polonya’ya ait bir köyün yakınlarına isabet etmesi de akıllara yeniden savaşın genişlemesi ve nükleer silahların kullanılması olasılığını getirdi.

Aslında çoğu kişinin gözden kaçırdığı Birleşmiş Milletler (BM) tarafından onaylanmış nükleer silahların yasaklanması için bir antlaşma var. 22 Ocak 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na (TPNW) göre tüm nükleer silahlar artık yasa dışı olarak kabul ediliyor. Ancak nükleer silahları üreten dokuz ülke ile onları destekleyen 32 ülke bu antlaşmayı ısrarla imzalamıyor. Bu nedenle BM tarafından onaylanan bu antlaşmadan henüz gerekli yarar sağlanamamış durumda…

Bu nedenle gerek bu antlaşmaya dikkat çekmek gerekse antlaşmayı imzalamayan ülkeler üzerinde baskı oluşturabilmek amacı ile merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde olan ve nükleer silahların yasaklanması için mücadele eden uluslararası bir sivil toplum örgütü olan ICAN (The International Campaign to Abolish Nuclear Weapons) yeni bir kampanya başlatmış. Örgüt, bu kampanya ile nükleer silahlardan arındırılmış kentler için çabalıyor. Web sayfasında kentlerin nükleer silahsızlanmada başı çekmesi gereğinin nedenlerini de açıklıyor. Buna göre, kentler nükleer silahların ana hedefleri olduğundan, kentlerin yöneticilerinin ulusal güvenlik doktrinlerinde nükleer silahların herhangi bir rolüne karşı seslerini yükseltmeleri o kentte yaşayanlara karşı önemli bir sorumluluğu… Kentin yerel yönetimleri tarafından oluşturulacak baskı TPNW’nin imzalanması ve uygulanmasına önemli ölçüde katkıda bulunabilir.

Dünyada mevcut nükleer savaş başlıkları ve bulundukları ülkeler. Bu ülkeler TPNW anlaşmasını da imzalamayan ülkeler içinde… (kaynak: ICAN, https://www.icanw.org/nuclear_arsenals)

Ayrıca tıpkı nükleer silahlarda olduğu gibi, iklim değişikliğinin de kentleri çok etkileyeceği biliniyor. Bu nedenle Paris İklim Anlaşması‘nın hedeflerini yerel düzeyde gerçekleştirmek için oluşturulan COM (Convenant of Majors) benzeri, dünya çapında kentler koalisyonlarının kurulduğunu görüyoruz. Buna benzer şekilde nükleer silahlara karşıda bu silahların kullanılması halinde en büyük zararı görecek kentler işbirliği yapabilir, kentlerinde nükleer silah ve tesislerin olmasına karşı çıkabilir. Nükleer silahlara karşı yürüttüğü kampanyalarla 2017 yılında Nobel Barış Ödülünü de kazanan ICAN, kentlerin bu mücadelesinde kullanabileceği ve aralarında işbirliği yapabilecekleri konu başlıklarının bazılarını da belirlemiş. Önerdiği bu konu başlıklarının arasında ağa katılan bir kent tarafından yönetilen bütçe ve fonların nükleer silah üreticileri olduğu bilinen şirketlere gitmesinin engellenmesi, ulusal hükümetlere o kentin BM Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’na verdiği destek hakkında bilgi verilmesi,  yerel topluma ve medyaya yönelik farkındalık artırıcı kampanyalar düzenlenmesi de yer alıyor.

Türkiye belediyelerinden İCAN’a katılım yok

ICAN tarafından yürütülen nükleer silahsız kentler kampanyasına, TPNW antlaşmasını imzalamayan İngiltere, Kanada, ABD, Hırvatistan, Fransa, Arjantin, Yunanistan gibi ülkelerden çok sayıda kentin yerel yönetimi şimdiden katılmış, katılmaya da devam ediyorlar. Katılanların arasında Paris, Berlin, Washington D.C., Oslo, Sidney, Hiroşima ve Nagazaki gibi büyük kentler de bulunuyor. Türkiye’den ise henüz kampanyaya katılan belediye yok. 11 Kasım’da İzmir’de Ege Barış ve İletişim Derneği tarafından düzenlenen “Atatürk’ün İzinden Büyük Akdeniz Barışı için Sempozyum”da konuşan Türk Tabipleri Birliği (TTB) eski Merkez Konseyi Başkanlarından Beyazıt İlhan belediyelere, dünyanın her tarafındaki yüzlerce kent belediyesi gibi ICAN’ın çağrısına olumlu yanıt vererek nükleer silah ve tesislerin yasaklandığı bir dünya için mücadele etme ve TPNW antlaşmasının Türkiye tarafından imzalanması için çabalama çağrısı yaptı.

İlhan’a göre Türkiye’deki tüm il ve ilçe belediyeleri meclislerinde ve başkanlıklarında konuyu değerlendirmeli, nükleer silahları ortadan kaldırmak için bu harekete katılmalı… Beyazıt İlhan, Ankara, İstanbul ve İzmir Büyükşehir Belediyeleri başta olmak üzere İncirlik’in içinde yer aldığı Adana Büyükşehir Belediyesi, nükleer santral yapılması planlanan Mersin Büyükşehir ve Sinop Belediyesi‘nin ICAN tarafından başlatılan bu harekete katılması gereken belediyeler olduğunu söylüyor. İlhan’ın bu listesine, kaçak olarak eski bir kurşun fabrikasının bahçesine gömülü nükleer atıkları temizletebilmek amacı ile meslek odaları ve çevre örgütleri ile yıllardır ortak mücadele yürüten İzmir’in Gaziemir Belediyesi’ni de eklemek mümkün… Fakat genelde, İlhan’ın altını çizdiği gibi bu görev büyük küçük, il ilçe demeden tüm belediyelere düşüyor.

Nükleer silah tehdidini bugün dünden daha çok hissediyoruz. Üstelik Rusya-Ukrayna savaşında görüldüğü gibi bu tehdide şimdi nükleer tesislerin ve nükleer santrallerin vurulması olasılığı da eklendi. Bu nedenle 22 Ocak 2021’de yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yasaklanması Anlaşması’nın (TPNW) bir an önce tüm ülkeler tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesi gerekiyor. O nedenle antlaşmayı imzalamaktan kaçınan, nükleer silahları yapan ve elinde bulunduran ülkeler bu antlaşmayı imzalamaya ikna edilmeli.  Bunun içinde yerel çaba ve dayanışmanın önemi büyük. Bu yüzden nükleer silahların yasaklanması için yıllardır mücadele eden ve bu çabaları ile 2017’de Nobel Barış Ödülünü kazanan ICAN’ın kentlerin nükleer silahsız kent talebine kentlerimizin de destek vermesi gerekiyor.

Bakalım önümüzdeki günlerde hangi belediyemiz bu konuda adım atacak?

 

[Bir şarkının hikayesi] Save The Last Dance For Me/ The Drifters

Latin müzik kalıplarında yazılmış şarkıların sözlerinin çoğunlukla aşk, arkadaşlık, dostluk ,dans ve eğlence gibi pozitif temaları işlemesi beklenir. Adı “Save The Last Dance For Me” (Son Dansı Bana Sakla) olan bir şarkıyı dinlediğimizde de, şarkı sözlerinin çok derinine inmezsek ve hele de şarkının sözlerini yazan kişi hakkında hiçbir bilgimiz yoksa, kendimizi bir R&B grubu olan The Drifters tarafından yorumlanan bu neşeli  Latin melodisinin büyüsüne kaptırırız. Şarkının ardında hüzünlü bir hikaye olduğunu tahmin etmemiz ise pek olası değildir.

Şarkıda bir adam sevgilisine, sonuncusunu kendisi için sakladığı sürece, diğer erkeklerle gece boyunca dans edebileceğini ve eve kiminle döneceğini unutmamasını söylemekteydi.

Bu sözlerden romantik bir sonla biten bir partinin  anlatıldığı düşünülebilirdi ama aslında anlatıcı, sevgi, sahiplenme ve kıskançık gibi karışık duygular içeren ince bir çizgide durmaktaydı ve hikaye tamamen kişiseldi.

Jerome Solon Felder veya profesyonel adı ile Doc Pomus, Brooklyn doğumlu bir müzisyendi ve Elvis Presley ile Ray Charles gibi birçok ünlü müzisyenin hit şarkılarına söz yazarlığını yapmıştı. Pomus, küçüklüğünde çocuk felci geçirmişti ve koltuk değnekleri ile yürüyebiliyordu. Engelli olması özgüvenini kaybetmesine neden olmamış, genç bir blues şarkıcısı olarak kariyerine devam etmiş ve çekici kadınların da ilgisini çekmişti. 1957 yılında evlendiği Willi Burke, Broadway’de dans yıldızı ve güzel bir aktris idi.

‘Kıskançlık, hayranlık, umut…

Doc Pomus’un biyografisini yazan Alex Halberstadt’a göre sanatçı, bir şapka kutusunda tesadüfen bulduğu bir düğün davetiyesi sayesinde evlendiği geceyi anımsamış ve  düğün davetiyesinin arkasına o gece hissettiklerini kaleme almıştı. Kendi düğününde, güzel eşinin, kardeşi Raoul ile ve arkadaşları ile dans etmesini biraz hayranlık biraz da kıskançlıkla izlemişti. Halbuki kendisi eşini dans pistinde bir kez olsun bile kollarına alamayacaktı. O geceki duygu yoğunluğunu nakarattaki şu sözlerle ifade etmişti.

Ama seni kimin eve götüreceğini
Ve kimin kollarında olacağını unutma
Sevgilim son dansı bana sakla”

Pomus, şarkıyı her zamanki gibi tüm beste çalışmalarındaki partneri Mort Schuman ile tamamladı. Sanatçı 1990 yılında verdiği röportajda, piyanoda “cha cha cha “ritminde  yaptıkları bestenin, “birbirlerini tamamlayan iki müzisyenin tam bir işbirliğinin sonucu” olduğunu söylemişti.

 

1960 yılında “The Drifters” stüdyoda kayda girmeden önce Atlantic Records’un sahibi Ahmet Ertegün, grubun solisti Ben E.King’e şarkı sözlerinin arka planındaki hikayeyi anlatmıştı. Bundan çok etkilenen Ben E.King de performansına duygusal bir hava kattı. Şarkı  grubun ilk ve tek hit parçası olarak hem ABD’de hem de İngiltere’de bir numaraya yükselmeyi başaracaktı.

“Save The Last Dance For Me”, Dalida, Emmylou Harris ve Dolly Parton tarafından da yorumlandı.

2006 yılında Kanadalı şarkıcı Michael Bublé, şarkının “cha cha cha” ritmini çok daha fazla öne çıkaran yorumu ve bir latin müzik dans sınıfında çekilen videosu ile tekrar listelere girerek Bilboard Hot 100’de beşinci sıraya kadar tırmanmayı başardı.

 

2004 yılında Rolling Stone dergisi  şarkıyı “Tüm zamanların en iyi 500 Şarkısı “listesinde 184.sırada göstermişti.

Leonard Cohen konserlerinde bu şarkıyı yorumlamayı çok severdi. İkisi İstanbul’da olmak üzere 387 konserden oluşan son turnesi, 21 Aralık 2013’te Yeni Zelanda’da sona ermişti ve “Save The Last Dance For Me” sanatçının son sahne performansı olarak tarihe geçti.

Kariyeri boyunca onlarca aşk şarkısı ile gönülleri fetheden ünlü ozan, sadık dinliyecilerine bu “Son Dansla” veda etmiş oluyordu.

Kaynakça

  • Anderson E., The Sad Story Behind Save The Last Dance For Me, 02.04.202
  • Gaston B., ”Save The Last Dance For Me” is a secret ode to obsessive love, 01.07.2014
  • Morris C., Save The Last Dance For Me, a poignant story lies behind this 1960 hit, 31.01.2022
  • Michelson M., Save The Last Dance For Me: The Story Behind the Song
  • Songfacts, Save The Last Dance for Me
  • Wikipedia, Doc Pomus, Save The Last Dance for Me.

Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı ve dile getirilmeyen gerçekler

Türkiye, Dünya nüfusunun sekiz milyarı geçtiği gün, 15 Kasım 2022’de merakla beklenen güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı’nı Mısır’ın Şarm El-Şeyh şehrinde yapılan 27. Taraflar Konferansı’nda açıkladı.

“Business as Usual” diye adlandırdığımız baz patika senaryosu esas alınarak 2030 yılında kadar yüzde 41 azaltım hedefleniyor. Bunun anlamı, artık nerede ise konu ile ilgilenen herkesin söylediği gibi hiçbir politika uygulanmaması halinde ortaya çıkacak artıştan azaltım demek! Türkiye’nin daha önce açıklamış olduğu Ulusal Katkı Beyanı eleştirilirken, belirlenen yeni hedefte de  yapabileceğinden çok daha azını yapmaya razı olduğunu görüyoruz.

Diğer taraftan, Türkiye’nin herhangi bir azaltım politikası uygulamadan daha yüksek bir hedef belirlemesi de bana göre şaşırtıcı ve gerçekçi olmayan bir gelişme olacaktı. Sivil toplum örgütleri dahil iklim değişikliği hakkında kaygılı her kurum ve herkes, Türkiye’nin artıştan azaltım değil, baz alınan yıla göre azaltım hedefi belirlemesini talep ediyordu. Bu konuda yapılan akademik çalışmalar da Türkiye için bunun mümkün olabileceğini gösteriyor. Ancak çok önemli bir hususun göz ardı edilmekte olduğunu söyleyebilirim. O da Türkiye’nin şu ana kadar kapsamlı ve politika uygulamaları içeren bir iklim politikasının ve tecrübesinin olmayışıdır. Bu konuda çok geciktiğimiz bir gerçek, söz konusu politikaları uygulamaya koymak ise bir hayli çetrefilli ve uzun bir süreç. Bu sürecin, bir yatırım ve tecrübe süreci olduğunu görmek için Avrupa Birliği’ndeki (AB) gelişmelere kısaca bakmakta fayda var.

AB’nin, iklim politikaları geliştirmek ve uygulamaya koymakta küresel bir lider gibi davrandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Henüz Taraflar Konferansı’nın ilki bile yapılmadan (1. Taraflar Konferansı 1995 yılında Almanya’nın Berlin şehrinde yapılmıştır) AB, iklim değişikliği ile mücadele etmekte etkin bir politika aracı olduğu bilinen karbon/enerji vergisinin (o günkü adı ile karbondioksit/enerji vergisi) birlik sınırları içinde uygulanmasını 1990 yılında önermiştir. Bir verginin AB ülkelerinde uygulanabilmesi için bütün üye ülkelerin onay vermesi gerektiğinden ve üç üye ülke (Yunanistan, Portekiz ve Birleşik Krallık) onay vermediği için teklif geri çekilmiş, isteyen üye ülkelerin kendi sınırları içinde uygulayabileceği belirtilmiştir. AB, o günden bugüne zaman zaman karbon vergisine vurgu yapmaya devam etmiştir. Özellikle karayolu ulaşımından kaynaklanan emisyonları regüle edebilmek için.

AB azaltım politikalarındaki kritik eşikler

Diğer bir gelişme, 3. Taraflar Konferansı, bilinen adı ile Kyoto Protokolü, OECD’ye üye ülkelerin 1990 yılındaki emisyon miktarlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5,2 düşürmelerini isterken, AB’nin daha iddialı bir hedef (o günün koşullarında iddialı) belirleyerek, yüzde 8 düşüreceğini açıklamasıdır. Bu hedef ise, “yük paylaşım anlaşması” çerçevesinde belirlenmiştir. Bu nedir diye sorarsak, o zamanlar AB’nin üye sayısı on beş idi ve bütün üyeler aynı gelişmişlik düzeyinde değildi ve hala değil. Örneğin, Yunanistan emisyonlarını azaltmak yerine artırabilirdi, ama bu artışın Almanya gibi daha fazla gelişmiş bir ülkede yüzde 8’den daha fazla azalış sağlanarak bertaraf edilmesi gerekiyordu. Kısaca bütün üye ülkelerdeki artış ve azalışlar karşılaştırıldığında toplam yüzde 8 bir azalış hedefleniyordu. Bir diğer ve çok önemli gelişme de karbon fiyatlandırma politikalarından biri olan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulması ve 2005-2007 yılları arasında (Kyoto Protokolü’nün ilk yükümlülük dönemi başlamadan) pilot olarak uygulanmasıdır. ETS, yıllar içinde elde edilen tecrübelere dayanılarak sürekli geliştirilmiş ve 2021 yılı itibari ile ETS’nin 4. fazı uygulanmaya başlamıştır. AB, “20-20-20” olarak bilinen ve 2020 yılına kadar 1990 yılında kıyasla emisyon miktarlarında yüzde 20 azaltımı, elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payını yüzde 20’ye çıkarılmasını ve enerjide yüzde 20 verimliliği hedef alan politikayı benimsemiştir. Ayrıca AB’ye üye ülkeleri incelediğimizde, “yeşil vergi reformu” diye bilinen ve devlet harcamalarına kaynak sağlamak için konulan mali vergilerin çevreyi de koruyacak şekilde yeniden yapılandırıldığını görebiliriz. Bu vergilerden elde edilen gelirlerin toplam vergi gelirleri içindeki payı da yıldan yıla artmaktadır.

Son gelişmelerden biri, artık herkesin dilinde olan ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’in, 11 Aralık 2019’da duyurusunu yaptığı Avrupa Yeşil Mutabakatı’dır. Yıllar süren uzun çabaların sonucu ortaya çıkan ve maalesef bu yazıya sığdırmamım mümkün olmadığı, hukuki düzenlemeler ve uygulamalar Yeşil Mutabakat’ın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Atıkların yönetiminden tutun (kıyılarda, ormanlarda ‘çevreci hareketler’ kapsamında atık toplamaktan ve bunu da sıfır atık olarak tanımlamaktan bahsetmiyorum), kombine taşımacılığa kadar her sektördeki hukuki düzenlemeler ve uygulamalar AB’nin kapsamlı bir iklim politikası geliştirmesine ve 2050 yılına kadar net zero hedefini gerçekleştirmesine yardımcı olacak yapısal bir dönüşümü belirlemesine yardımcı olmuştur.

Türkiye’nin önündeki engeller

Sera gazı emisyonlarında azaltım yapabilmek için karbon vergisi uygulayan ülkelere baktığımızda, ton başına uygulanan verginin ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu ülkeler içinde göreli olarak yüksek miktarda vergi uygulayan ülkeler, karbon vergisini daha önce uygulamaya koyan ülkelerdir. Önce toplumun bu vergiyi kabullenmesini sağlamış ve zaman içinde vergi miktarını artırmışlardır. Türkiye için yapılan çalışmalar, toplumun karbon vergisine verdiği desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor. Bunun farklı nedenleri olabilir, ama akla yatkın nedenlerden biri tüketim vergilerinden elde edilen gelirin toplam vergi gelirlerinin nerede ise yarısına eşit olması ve karbon vergisinin de bir tüketim vergisi olmasıdır. Türkiye’de henüz bir karbon fiyatlandırma politikası yok. Karbon fiyatlandırma politikalarından biri olan ETS’nin Türkiye’de kurulması için hazırlıklar devam ediyor. Diğer taraftan, ETS’nin sahip olacağı özellikler tam olarak belli değil ve Türkiye’nin karbon piyasalarına ait tecrübesi gönüllü karbon piyasasından ibaret.

Kısaca, herhangi bir etkin azaltım politikasını yürürlüğe koymadan ya da konacağı tarihi netleştirmeden ve aslında daha da önemlisi konuya ilişkin tecrübe edinmeden, Türkiye’nin iddialı bir azaltım hedefini benimsemesini beklemek çok gerçekçi bir yaklaşım değil. Kısaca söylemek gerekirse, kapsamlı ve azaltım sağlayan iklim politikaları geliştirmek zaman, uzmanlık ve tecrübe gerektiren bir konu. Evet, Türkiye daha yüksek bir azaltımı hedefleyebilir, ama bu süreci işletebilmek için buna her anlamda ne kadar hazır? Bu soruyu göz ardı etmemiz mümkün değil.

Bir çocuğun cinsel istismar beyanını karşılamak

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği (CŞMD), cinsel istismara yönelik koruyucu önleyici çalışmaları kapsamında, yaşadığı veya tanık olduğu bir istismarı bildiren bir çocuğa nasıl yaklaşmak gerektiğini anlatan NSPCC’nin hazırladığı Bir Çocuğun Cinsel İstismar Beyanını Karşılamak videosunu Türkçeleştirdi.

İstismarı bildiren çocukla olan doğru iletişim; çocuğun yaşayabileceği ikincil travmaların önüne geçmekte, devam eden bir istismarı durdurmakta, henüz bildirim yapmamış ya da henüz şiddete maruz bırakılmamış çocukların yaşayabileceği olası istismarların önüne geçmekte faydalı olabilir.

19 Kasım Dünya Çocuk İstismarını Önleme Günü ve 20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü öncesi yayınlanan video, çocuklara dair koruyucu-önleyici çalışmaları yaygınlaştırmak için fırsat veriyor.

Daha fazla bilgi için Cinsel İstismarla Mücadelede Yetişkinlere Düşen Sorumluluklar ve Çocukların Bedensel Söz Hakları kitapçığını buradan bulabilirsiniz.

[Ekoeleştiri yazıları-1] Ekoeleştirinin 6N1K’sı

“Ekosistemlere verilen zararın boyutunu bilimsel olarak ortaya koyan verileri içeren yayın ve raporların, büyük kitleleri derinden etkilemediği ortadadır. İnsan bilincine doğrudan ulaşan ve etki bırakan hikayelerdir.” (Serpil Oppermann)

Ne?

Ekoeleştiri (ecocriticism), ülkemizde ve dünyada görece yeni ve çok kapsamlı bir edebiyat eleştirisi akımıdır. Edebiyat ve kültür metinlerini “edebiyat ile çevre, ekoloji ile kültür arasındaki ilişkileri” açısından inceler (1). Türk Dil Kurumu Güncel Türkçe Sözlüğünün, “Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü” şeklindeki kültür tanımı; her türlü metni edebiyatın, romanın içine alan ünlü Fransız felsefeci, göstergebilimci, edebiyat eleştirmeni, edebiyat ve toplum teorisyeni Roland Barthes’ı bu yönüyle de haklı çıkarır.

Nerede, nereden ve ne zaman?

Alev Alatlı, bir söyleşisinde “Dünya Nöbeti’nin artık Rus yazarlardan Amerikalılara” geçtiğini söyler. Bunu doğrulayan bir biçimde ekoeleştiri terimi ilk kez 1978’de ekolojiyi, “insanın dünyaya bakışında gezegenin bugününü ve yarınını ilgilendiren en önemli disiplin” olarak yorumlayan A.B.D.  vatandaşı William Rueckert, “Literature and Ecology: An Experiment in Ecocriticism (Edebiyat ve Ekoloji: Bir Ekoeleştiri Denemesi)” başlıklı makalesinde kullandı ve ekoeleştiriyi: “ekoloji prensiplerinin edebiyata uyarlanması” olarak tanımladı. Yani ekoeleştiri, daha çok Anglo-Amerikan edebiyat ve felsefe dünyasından doğdu

Nasıl?

Ekoeleştiri; yazar, araştırmacı ve şairlerin eserlerini çevre sorunları ve doğa bağlamında disiplinler arası bir bakış açısıyla inceler; ancak tüm ekoeleştirmenler ekoeleştirinin amacı, metodolojisi veya kapsamı konusunda hemfikir değildir. Ekoeleştiri, “yeşil (kültürel) çalışmalar”, “ekopoetik (ekolojist şiir)” ve “çevresel edebiyat eleştirisi” dahil olmak üzere bir dizi başka adlandırmayla bilinen ve genellikle çevrebilim, iklimbilim, fizik, kimya, biyoloji gibi temel doğa bilimleriyle, sürdürülebilir tasarım, biyopolitika, çevre tarihi, çevrecilik ve sosyal ekoloji gibi sosyal bilimler vb. diğer alanlarından beslenen çok kapsamlı bir yaklaşımdır (1).

“Ekoeleştiri yalnızca edebiyat eserlerinde doğanın nasıl yansıtıldığını incelemez; doğaya yüklenen simgesel anlamları, bu anlamların oluşturduğu düşünce kalıplarını; nehirlerin, denizlerin, toprak, bitki ve hayvan türlerinin insan kültürlerini nasıl şekillendirdiğini; dilin nasıl kullanıldığını, çevre sorunlarına nasıl yaklaşıldığını; metin(ler) içindeki değer yargılarını ve benlik kavramlarını da mercek altına alır”.

Ekoeleştiri, kültürel farklılıklara değer verir; çoğulcu bir anlayışı benimser; çevre ve sosyal adalet, toplum ve çevre sağlığı, çevre etiği ve kimlik sorunları, sınıf, cinsiyet, milliyet, coğrafya ilişkileri gibi konuları daha geniş bir bakış açısıyla ele alır. Cinselliği, queer cinsellik sergileyen hayvan ve insanları doğa(l)ın bir parçası gören ‘queer ecology’i, ekofobiyi (doğaya duyulan herhangi bir dayanakta yoksun mantıksız korku ve nefret) ve ırkçılık gibi türcülük eğilimine eleştirel yaklaşımları da ele alır ve tartışır. Doğaya hükmetme hakkı veren hümanist düşüncenin karşısına, insan ve insan olmayan varlıklar arasındaki sınırları silen posthümanizmi (insan merkezli olmayan hümanizm) koyar (1).

Neden?

Bill Mollison, “Dinde, sağlıkta, çiftlikte veya fabrikada monokültürcüden korkmak” gerekir” diye yazar (2). Ekoeleştiri akımının nedenini, erkek egemen; çocuk, kadın, yaşlı ve engellileri (savunmasız grupları), etnik ve dinsel azınlıkları dışlayan; yayalara düşman kaldırımlardan sosyal medyadaki yazışmalara ve sözde kalkınma için doğayı katleden vahşi kapitalizme teslim olmuş kendi ülkemizin insanında ve günlük yaşantısında bulabiliriz. Bu bakış açısını özellikle iktidar kanadındaki siyasetçilerin sıkça kullandığı ayırımcı, dışlayıcı, suçlayıcı dilde ve giderek bunları (nedenini) oluşturan her türlü insan kültürü, insan işleri ve düşünce kalıplarının (hümanizm, eğitim ve dinsel öğretiler vb.) yansıması olan her türlü sözlü, törensel ve yazılı metinde (yazılı-sözlü medya, film, hukuksal, bilimsel ve edebî) görebiliriz.

Kim?

Bu başlıkta, habercilik anlamındaki “Kim yaptı?” sorusundan daha çok, ekoeleştiriyi “Kim(ler) yapacak?” sorusuna yanıt vermeliyiz. Türkiye’de doğru dürüst edebiyat eleştirmeni ve eleştiri yazısı okuru yok iken sorunun kısa yanıtı doğal olarak kuramsal olacak: Biz ya da bütün dünyanın ekolojist-yeşil ve (aşırı) çevrecileri (EYÇ’leri).

Uzun yanıt ise; üniversite hocaları dahil bütün eğitimciler, bilimsel metin (araştırma, tez, rapor vb.) yazanlar-okuyanlar (bilim insanları; bilim ve EYÇ yazarları) ve edebiyatçılar (yazar, ozan, editör vb.) başta olmak üzere gerek edebi ve görsel (sinema, heykel, resim vb.) veya ses sanatlarında (sözlü müzik eserleri, şarkı sözleri vb.) gerekse medya, siyaset, kamu (açıklama, söylev, propaganda metni vb.) ve her türlü sanatsal, mimari, mühendislik vb. alanındaki herkes ekoeleştiri akımını bilmeli ve ekoeleştirinin değerlerine uygun üretim yapmalı; söz (vb.) söylemeli; yapmayanların, söylemeyenlerin ekoeleştirisini yapmalıdır.

*

  1. Oppermann S., (ed.), Ekoeleştiri Çevre ve Edebiyat, Phoenix Yayınevi, Ankara: Aralık 2012.
  2. Mollison B. Permakültüre Giriş. 2. Baskı. İstanbul: Sinek Sekiz Yayınevi, 2012:226.

 

‘Geçirmek!’

Kolay algılanabilir “kısa ve boş söz” oranının artması reklamcılığın gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla doğru orantılıdır.

Bu süreçle birlikte siyaset, siyasetçi ve bu siyaset yapma tarzına oy ve onay veren de “kısa ve boş söz”e göre biçimlenmeye başlamıştır.

Bu da “kısa ve boş söz”ün “hakaret ve şiddet”le ittifakına zemin hazırlar, –“hakaret ve şiddet” kısa, katı, geleneksel ve çok kolaydır çünkü.

Böylece “kısa ve boş söz” “hakaret ve şiddet”i, “hakaret ve şiddet” “kısa ve boş söz”ü kendisine mahkûm eder.

Böylece “giydiren”, “geçiren”, “silkeleyen”, “kodu mu oturtan”, “vurdu mu deviren”, “ağzına s.çan”, “taciz ve tecavüz eden”, “götüne koyan”, “s.ip geçen”… bir söylem siyaseti giderek daha çok ele geçirir.

Pan-kapitalizmin en “estetik” kurumu olan reklam sektörü siyasi ve siyasi partilerden daha etkili olmaya başlar.

Ardından seçilmiş tek adam rejimleri gelir.

Dünya insanı, doğaya hükmetmekle başladığı tahakküm etme sürecini yeryüzü insanı’na da hükmederek tamamlar.

Satılık Ben A.Ş.

Despotun ceza ile tehdit eden asık suratlı emri yerine pan-kapitalizmin estetize edilmiş “kısa ve boş söz”üne gönüllü olarak razı olan, varlığını satın aldıkları ve sattıklarıyla biçimlendiren, midesiyle düşünen, satıcı ve alıcı olarak “Ben A. Ş.”nin [1] başarı özlemiyle yanıp tutuşan bir toplumsallığın temelleri atılmıştır artık.

Oysa her “Ben A. Ş.” tabelası aynı zamanda bir “satılık” ilanıdır.

Fiyatını ise reklamcının “kısa ve boş söz”le ürünü estetize etme becerisi belirler.

Reklamın reklamla hem rekabet ettiği hem de birbirini biçimlendirdiği bir dönem yaşanmaktadır artık.

Can alıcı soru şudur: “Hangi partiye üyesin?” değil “Hangi reklam ajansı seni pazarlıyor?”

*

[1] Behrens, R., Adorno Sözlüğü,  s. 114.
[2] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanacak olan Çok Kalpli Asi adlı deneme kitabından bir bölüm.