Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı ve dile getirilmeyen gerçekler

0

Türkiye, Dünya nüfusunun sekiz milyarı geçtiği gün, 15 Kasım 2022’de merakla beklenen güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı’nı Mısır’ın Şarm El-Şeyh şehrinde yapılan 27. Taraflar Konferansı’nda açıkladı.

“Business as Usual” diye adlandırdığımız baz patika senaryosu esas alınarak 2030 yılında kadar yüzde 41 azaltım hedefleniyor. Bunun anlamı, artık nerede ise konu ile ilgilenen herkesin söylediği gibi hiçbir politika uygulanmaması halinde ortaya çıkacak artıştan azaltım demek! Türkiye’nin daha önce açıklamış olduğu Ulusal Katkı Beyanı eleştirilirken, belirlenen yeni hedefte de  yapabileceğinden çok daha azını yapmaya razı olduğunu görüyoruz.

Diğer taraftan, Türkiye’nin herhangi bir azaltım politikası uygulamadan daha yüksek bir hedef belirlemesi de bana göre şaşırtıcı ve gerçekçi olmayan bir gelişme olacaktı. Sivil toplum örgütleri dahil iklim değişikliği hakkında kaygılı her kurum ve herkes, Türkiye’nin artıştan azaltım değil, baz alınan yıla göre azaltım hedefi belirlemesini talep ediyordu. Bu konuda yapılan akademik çalışmalar da Türkiye için bunun mümkün olabileceğini gösteriyor. Ancak çok önemli bir hususun göz ardı edilmekte olduğunu söyleyebilirim. O da Türkiye’nin şu ana kadar kapsamlı ve politika uygulamaları içeren bir iklim politikasının ve tecrübesinin olmayışıdır. Bu konuda çok geciktiğimiz bir gerçek, söz konusu politikaları uygulamaya koymak ise bir hayli çetrefilli ve uzun bir süreç. Bu sürecin, bir yatırım ve tecrübe süreci olduğunu görmek için Avrupa Birliği’ndeki (AB) gelişmelere kısaca bakmakta fayda var.

AB’nin, iklim politikaları geliştirmek ve uygulamaya koymakta küresel bir lider gibi davrandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Henüz Taraflar Konferansı’nın ilki bile yapılmadan (1. Taraflar Konferansı 1995 yılında Almanya’nın Berlin şehrinde yapılmıştır) AB, iklim değişikliği ile mücadele etmekte etkin bir politika aracı olduğu bilinen karbon/enerji vergisinin (o günkü adı ile karbondioksit/enerji vergisi) birlik sınırları içinde uygulanmasını 1990 yılında önermiştir. Bir verginin AB ülkelerinde uygulanabilmesi için bütün üye ülkelerin onay vermesi gerektiğinden ve üç üye ülke (Yunanistan, Portekiz ve Birleşik Krallık) onay vermediği için teklif geri çekilmiş, isteyen üye ülkelerin kendi sınırları içinde uygulayabileceği belirtilmiştir. AB, o günden bugüne zaman zaman karbon vergisine vurgu yapmaya devam etmiştir. Özellikle karayolu ulaşımından kaynaklanan emisyonları regüle edebilmek için.

AB azaltım politikalarındaki kritik eşikler

Diğer bir gelişme, 3. Taraflar Konferansı, bilinen adı ile Kyoto Protokolü, OECD’ye üye ülkelerin 1990 yılındaki emisyon miktarlarını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5,2 düşürmelerini isterken, AB’nin daha iddialı bir hedef (o günün koşullarında iddialı) belirleyerek, yüzde 8 düşüreceğini açıklamasıdır. Bu hedef ise, “yük paylaşım anlaşması” çerçevesinde belirlenmiştir. Bu nedir diye sorarsak, o zamanlar AB’nin üye sayısı on beş idi ve bütün üyeler aynı gelişmişlik düzeyinde değildi ve hala değil. Örneğin, Yunanistan emisyonlarını azaltmak yerine artırabilirdi, ama bu artışın Almanya gibi daha fazla gelişmiş bir ülkede yüzde 8’den daha fazla azalış sağlanarak bertaraf edilmesi gerekiyordu. Kısaca bütün üye ülkelerdeki artış ve azalışlar karşılaştırıldığında toplam yüzde 8 bir azalış hedefleniyordu. Bir diğer ve çok önemli gelişme de karbon fiyatlandırma politikalarından biri olan Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) kurulması ve 2005-2007 yılları arasında (Kyoto Protokolü’nün ilk yükümlülük dönemi başlamadan) pilot olarak uygulanmasıdır. ETS, yıllar içinde elde edilen tecrübelere dayanılarak sürekli geliştirilmiş ve 2021 yılı itibari ile ETS’nin 4. fazı uygulanmaya başlamıştır. AB, “20-20-20” olarak bilinen ve 2020 yılına kadar 1990 yılında kıyasla emisyon miktarlarında yüzde 20 azaltımı, elektrik üretiminde yenilenebilir enerjinin payını yüzde 20’ye çıkarılmasını ve enerjide yüzde 20 verimliliği hedef alan politikayı benimsemiştir. Ayrıca AB’ye üye ülkeleri incelediğimizde, “yeşil vergi reformu” diye bilinen ve devlet harcamalarına kaynak sağlamak için konulan mali vergilerin çevreyi de koruyacak şekilde yeniden yapılandırıldığını görebiliriz. Bu vergilerden elde edilen gelirlerin toplam vergi gelirleri içindeki payı da yıldan yıla artmaktadır.

Son gelişmelerden biri, artık herkesin dilinde olan ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von Der Leyen’in, 11 Aralık 2019’da duyurusunu yaptığı Avrupa Yeşil Mutabakatı’dır. Yıllar süren uzun çabaların sonucu ortaya çıkan ve maalesef bu yazıya sığdırmamım mümkün olmadığı, hukuki düzenlemeler ve uygulamalar Yeşil Mutabakat’ın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Atıkların yönetiminden tutun (kıyılarda, ormanlarda ‘çevreci hareketler’ kapsamında atık toplamaktan ve bunu da sıfır atık olarak tanımlamaktan bahsetmiyorum), kombine taşımacılığa kadar her sektördeki hukuki düzenlemeler ve uygulamalar AB’nin kapsamlı bir iklim politikası geliştirmesine ve 2050 yılına kadar net zero hedefini gerçekleştirmesine yardımcı olacak yapısal bir dönüşümü belirlemesine yardımcı olmuştur.

Türkiye’nin önündeki engeller

Sera gazı emisyonlarında azaltım yapabilmek için karbon vergisi uygulayan ülkelere baktığımızda, ton başına uygulanan verginin ülkeden ülkeye değişiklik gösterdiğini söyleyebiliriz. Bu ülkeler içinde göreli olarak yüksek miktarda vergi uygulayan ülkeler, karbon vergisini daha önce uygulamaya koyan ülkelerdir. Önce toplumun bu vergiyi kabullenmesini sağlamış ve zaman içinde vergi miktarını artırmışlardır. Türkiye için yapılan çalışmalar, toplumun karbon vergisine verdiği desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor. Bunun farklı nedenleri olabilir, ama akla yatkın nedenlerden biri tüketim vergilerinden elde edilen gelirin toplam vergi gelirlerinin nerede ise yarısına eşit olması ve karbon vergisinin de bir tüketim vergisi olmasıdır. Türkiye’de henüz bir karbon fiyatlandırma politikası yok. Karbon fiyatlandırma politikalarından biri olan ETS’nin Türkiye’de kurulması için hazırlıklar devam ediyor. Diğer taraftan, ETS’nin sahip olacağı özellikler tam olarak belli değil ve Türkiye’nin karbon piyasalarına ait tecrübesi gönüllü karbon piyasasından ibaret.

Kısaca, herhangi bir etkin azaltım politikasını yürürlüğe koymadan ya da konacağı tarihi netleştirmeden ve aslında daha da önemlisi konuya ilişkin tecrübe edinmeden, Türkiye’nin iddialı bir azaltım hedefini benimsemesini beklemek çok gerçekçi bir yaklaşım değil. Kısaca söylemek gerekirse, kapsamlı ve azaltım sağlayan iklim politikaları geliştirmek zaman, uzmanlık ve tecrübe gerektiren bir konu. Evet, Türkiye daha yüksek bir azaltımı hedefleyebilir, ama bu süreci işletebilmek için buna her anlamda ne kadar hazır? Bu soruyu göz ardı etmemiz mümkün değil.

Kategori: Hafta Sonu

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.