Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği (ACEA), birlik ülkelerinde 2022 yılında yakıt türlerine göre yeni otomobil satış verilerini yayımladı.
Buna göre, geçen yıl AB ülkelerinde satılan otomobillerin yüzde 36,4’ü benzin, yüzde 22,6’sı hibrit, yüzde 16,4’ü dizel, yüzde 12,1’i tamamen elektrik (BEV), yüzde 9,4’ü fişli hibrit (PHEV), yüzde 2,8’i diğer yakıtlar ve yüzde 0,2’si doğal gazlı oldu.
Böylece söz konusu dönemde, AB ülkelerinde elektrikli ve çeşitli hibrit otomobillerin toplam pazardaki payı yüzde 44,1’i buldu. Geçen yıl elektrikli otomobillerin toplam pazardaki payı yüzde ise 12,1’e ulaştı.
2022’de önceki yıla kıyasla elektrikli otomobil satışları yüzde 28 artarak 1 milyon 123 bin 778, hibrit satışları yüzde 8,6 yükselerek 2 milyon 89 bin 653, fişli hibrit otomobil satışları yüzde 1,2 artışla 874 bin 182, diğer alternatif yakıtlı otomobil satışları yüzde 13,7 yükselişle 257 bin 458’e çıktı.
Öte yandan Benzinli otomobil satışları yüzde 12,8 azalarak 3 milyon 371 bin 153, dizel satışları yüzde 19,7 azalarak 1 milyon 522 bin 686, doğalgazlı otomobil satışları yüzde 57,6 gerileyerek 18 bin 298’e indi.
Norveç ilk, İtalya son sırada
Geçen yıl Avrupa’da en fazla elektrikli araç satın almaya yönelenlerin ilk sırasında Norveç vatandaşları geldi. Bu ülkede geçen yıl satılan 5 otomobilden 4’ü (yüzde 79) elektrikli. Norveç, 2025’e kadar fosil yakıtla çalışan araçlarını tamamına yasak getirmek için hazırlanıyor.
AB içinde elektrikli otomobil satışlarında en geride kalan ülke ise İtalya oldu. Bu ülkede geçen yıl elektrikle araç satışları yüzde 26,9 düşerken, bu oran AB ortalamasını da olumsuz yönde etkiledi.
ACEA Başkanı ve Fransız Renault Grubu üst düzey yöneticisi Luca de Meo, Avrupalı otomobil üreticilerinin elektrikli araç için 250 milyar euro tutarında yatırım yaptığını; haftada 2 bin adet kurulan şarj istasyonlarının sayısını haftada 14 bine yükseltmek gerektiğini söyledi.
Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde Ocak 2023 başından bu yana sistematik bir şekilde köpekler zehirlenerek öldürüldü. Köpeklerin cesetleri sosyal medya üzerinden paylaşılmış, akabinde #erganidekatliamvar etiketleriyle dolaşıma sokulmuş, olaya vatandaşlar tepki göstermişti. Öldürülüp bir çöp gibi çöpe atılan hayvanlar arasında yavru köpekler ve bir tilki de var. Olayın sosyal medyada gündem olmasının ardından konuyla ilgili Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü tarafından soruşturma başlatılmıştı.
Diyarbakır Barosu, dün (31 Ocak) bölgedeki köpek zehirlenmelerine ilişkin suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu hayvan cinayetleriyle ilgili daha önce yapılmış olan duyurulardan dayandırıldığı maddeler ve talepler gerekçesiyle oldukça ayrışıyor.
Öldürülen köpekler arasında yavrular da var. Bir köpeğin de tasması olduğu görülüyor.
Baronun suç duyurusunda Diyarbakır’daki ecza depolarından Ocak 2023’te olağandışı zehir olarak nitelendirilebilecek ilaçların alınıp alınmadığının soruşturulması isteniyor. Ayrıca olaya şahit olan gönüllülerin ifadelerinin alınması, hayvanların ölüm sebeplerinin tespiti için nekropsi yapılması, köpeği alan belediyeye bağlı veterinerin şüpheli olarak ifadesinin alınması, veterinere çöpe atılan cesetlerle ilgili talimat alınıp alınmadığının sorulması talep ediliyor. Ek olarak cesetlerin taşındığı belediye aracını kullanan kişilerin de şüpheli olarak ifade vermesi isteniyor.
Baronun suç duyurusu, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 14’üncü (Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak), 13’üncü (Hayvanların öldürülmesi), 28’inci (Adli Cezalar) ve 17’inci (Denetim) maddelerine ek, 4915 sayılı Kara Avcılığı Kanunu’nun 21’inci (Yasaklara Uymama) maddesi ve TCK’nın 257’inci (Görevi kötüye kullanma suçu), 24/3’üncü (Kanunun hükmü ve amirin emri), 266’ıncı (Kamu görevine ait araç ve gereçleri suçta kullanma) ve 181’inci (Çevrenin kasten kirletilmesi) maddeleri ile, Anayasa’nın 137/2’inci (Kanunsuz emir) maddelerine dayandırılıyor.
‘İlk defa böyle bir şeyle karşı karşıyayız’
Baro avukatları ve hayvan hakları savunucuları cinayetlerin ilk günden itibaren takibini yapıyor ve buna benzer bir olayın bölgede daha önce hiç yaşanmadığını söylüyor. Konuyu Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Av. Leyla Naz Eren ve Hayvan Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı Av. Ayten Özan ile konuştuk.
Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkan Yardımcısı Ayten Özan
Ergani’deki köpek zehirlenmelerine ilişkin Avukat Leyla Naz Eren, “İlk defa böyle bir şeyle karşı karşıyayız” diyor. Suç duyurusunun önemine ilişkin konuşan Avukat Ayten Özan ise şunları dile getiriyor:
“Diyarbakır özelinde ya da Türkiye’de yaşanan olaylara baktığımızda genellikle sosyal medya aracılığıyla öğreniyoruz bunları. Elimize geçen görüntüler ya da olayın görgü tanıkları vasıtasıyla elde edebildiğimiz verilerle suç duyurusunu temellendirmeye çalışıyoruz. Burada olayın kim tarafından yapıldığı aslında net değil. Ergani’de yaşanan olayda sadece belediyenin olay karşısındaki tutumu, gönüllüler karşısındaki davranışları birazcık şüpheleri kuvvetlendiriyor açıkçası. Olayın gerçekleşme şekli de sıkıntılı.”
Oklar belediyeyi gösterirken: İş hayvanseverlerin tehdit edilmesi noktasına vardı
Olayın nasıl vuku bulduğunu sorduğumuz Avukat Özan, sistematik bir hal alan olaylar silsilesini şöyle anlatıyor:
“Farklı tarihlerde gerçekleşiyor. Sayı [Öldürülen köpekler] zaten çok fazla. Arada bir yaban hayvanının, tilkinin, öldürülmüş olması da söz konusu. Farklı tarihlerde bu durum gerçekleşiyor. Biz bunun artık sistematik bir hal aldığını görüyoruz. Olaydan itibaren belediyeye ihbarlar yapılmaya başlanıyor. Gönüllülerin ihbarlarına rağmen belediyenin bu konuda sessiz kalması, olayı farklı bir yere çekmeye çalışması… Hatta iş hayvanseverlerin, gönüllülerin tehdit edilmesi noktasına vardı neredeyse.”
Belediye bünyesinde çalışan gönüllülerin suçun faili olarak hiçbir zaman belediyeyi işaret etmediğini de aktaran Avukat Ayten Özan, gönüllülerin yalnızca cesetlerin apar topar belediye araçlarıyla alındığını ve bu araçların plakasız olduğunu belirttiğini ifade ediyor.
Ancak sonuç olarak Özan’ın verdiği bilgiye göre; “Cesetler belediye araçlarıyla toplandı, araçlar plakasızdı. Cesetler nereye götürüldü?” ifadelerinden ötürü gönüllülerin belediyeyi hedef gösterdiği yönünde bir durum ortaya çıkıyor. Bunun sonucunda da belediye ve gönüllüler arasında geçen görüşmelerde, belediyeden gönüllülerin söz konusu davranışlarına son vermeleri yönünde bir talepte bulunduğu belirtiliyor.
‘Gönüllüler çöp alanını görüntüledikten sonra, cesetler araçlarla başka bir yere götürülüyor’
Ellerine geçen video ve fotoğraflardan hareketle veteriner hekimle yapmış oldukları görüşmeler neticesinde köpeklerin ölüm sebeplerinin zehirlenmeden kaynaklı olduğu noktasında kuvvetli şüphelerin olduğunu belirten Özan, “Bu konuda belediyenin hiçbir adım atmaması ya da adım attığında dahi bunu açığa çıkarmak yerine nerdeyse üstünü örtmeye çalışır bir hal alması bizim ve diğer gönüllülerin ‘acaba işin içerisinde belediye var mı’ şüphesini kuvvetlendirdi” diyor.
Hayvanların toplanma şeklinde şüpheli bir durum olduğuna da değinen Avukat Ayten Özan, cesetlerin, bünyesinde veteriner hekim de bulunan ilçe belediyesi tarafından güvene alınıp ölüm sebebinin ne olduğu konusunda araştırılma yapılması gerekirken cesetlerin apar topar plakasız araçlarla alınmasının, belediyeye ait iş makinalarıyla bu cesetlerin götürülüp çöp istif alanına atılmasının şüpheleri artırdığını aktarıyor. Özan, şunları dile getiriyor:
“Gönüllülerin gidip o çöplük alanı görüntüledikten sonra, başka araçlarla cesetlerin bu sefer oradan alınıp başka yere götürülmesi bizim şüphelerimizi kuvvetlendiriyor. Yoksa belediyeyle ilgili bir durum olmaması durumunda belediyenin yapacağı şey zaten belliydi: Cesetlerin koruma altına alınması, buna sebebiyet veren durumun ne olduğu, bu suçu işleyenin kim olduğu konusunda adli makamlardan yardım alınması gerekirdi.
Sorumlulukları sadece hayvanları korumak, beslemek, bakımlarını yerine getirmek değil, hayvanlara yönelik bir suçun işlenmesi noktasında da en azından kurul ve kuruluşlara yardımcı olmaları gerekiyor.”
Ne kadar hayvanın öldüğü bile bilinmiyor…
Ergani’deki olayda bir diğer sorun da zehirlenerek öldürüldüğü belirtilen hayvanların sayısı. Köpeklerle birlikte bir de tilki öldürülüyor ancak kaç tane köpeğin öldürüldüğü meçhul, bunun nedenini Özan şöyle anlatıyor:
“Böyle durumlarda bu sayının belirlenemiyor olmasının aslında en büyük sebebi kurumların zamanında harekete geçememesi. Çünkü zamanında harekete geçtiğinde bizzat o alanda zehirlenmiş olan hayvanların cesetlerinin yetkili makamlarca alınması, otopsi ya da nekropsinin bu şekilde yapılması halinde net sayıya ulaşılabilir. Belki daha sonra gerçekleşecek olayların önü de alınabilir. Bu halde faillerin tespit edilmesi de daha da kolaylaşabilir ama kurumlar ne yazık ki burada da olduğu gibi çok geç harekete geçebiliyor. İkinci vaka gerçekleşebiliyorsa eğer, aralarında bir hafta on günlük bir süre varsa, faillerin cesaret aldığı nokta kurumların harekete geçmemiş olması.”
Türkiye’de sokak hayvanlarına karşı nefret söylemi
Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Av. Leyla Naz Eren
Öte yandan Türkiye genelinde sokakta yaşayan hayvanlara karşı bir nefret dilinin hakim olduğuna işaret eden Diyarbakır Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Av. Leyla Naz Eren, Ergani’de yaşanan zehirlenme olayına sebebiyet veren durumlara ilişkin şunları aktarıyor:
“İktidarın nefret dili ve sonrasında toplumun oluşturduğu örgütlü nefret dili sebep oluyor. İktidarın cezasızlık politikaları da bunu besliyor. Bu yüzden hem bireyler hem kurumlar şuan daha rahat davranabiliyor.”
Diyarbakır Barosu: Faillerin yeterli ceza almayışı şiddet ortamını körüklüyor
Diyarbakır Barosu’nca Yeşil Gazete’ye yapılan açıklamada ise hayvanların ölümüne ve nasıl önlemler alınabileceğine ilişkin şu değerlendirmelerde bulunuyor:
“Köpeklerin bakımevlerine hapsedilmesi, kulübelerinde canlı canlı yakılması, başlarına kürekle vurularak öldürülmesi ve toplu bir şekilde zehirlenerek katledilmesi gibi gün be gün artarak yaşanan benzer vakalar için etkin ve kapsamlı bir yargılama yapılmıyor ve bu olayların faillerinin yeterli ceza almayışı da bu şiddet ortamını körüklüyor. Belediyeler yasada tanımlanan görevlerine uygun davranıp yükümlülüklerine yerine getirdiğinde ve ceza kapsamına alındığında, hayvanların aleyhine çalışan sosyal medyada aracılığıyla çalışılan nefret dili engellendiğinde ve hayvanlara yönelik işlenen suçlarda üst sınırdan ceza verildiğinde hayvan hakkı ihlalleri bir nebze de olsa son bulacaktır. Hayvanların yok sayılan haklarının tanınması için önce birey olarak bilinçlenmeli ardından örgütlü bir şekilde mücadele etmeliyiz.”
Öldürülen hayvanlar arasında bir de tilki bulunuyor.
‘Saldırılar örgütlü olarak meşrulaştırıyor’
Avukat Eren ise toplumun bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.
Naz Leyla Eren, kurum ve kuruluşların sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiğine değinerek caydırıcı cezalar verilmesi gerektiğini ifade ediyor. Eren aynı zamanda medyanın dilinin de sokakta yaşayan hayvanlara yönelik nefretin yok edilmesi noktasında önem taşıdığını belirterek şunlara dikkat çekiyor:
“Medyanın dili çok önemli. Maalesef basında çıkan bazı haberler, sokakta yaşayan hayvanları kriminalize ediyor. Bu konuyu sistematik bir nefret saldırısına dönüştürdüler. İlk önce medyanın dilini değiştirmesi, iktidarın da bu cezasızlık politikalarını değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu saldırılar örgütlü olarak meşrulaştırıyor. Bunun önüne de hukuka aykırı hak ihlallerine üst hadden cezalar verilerek yargılandıklarını görerek bundan vazgeçebilirler diye düşünüyoruz. Çünkü elini kolunu sallayarak geziyor herkes.“
Şiddetin failleri: İnsanlar, belediye ve diğer tüzel kişilikler… Peki ya ceza?
Avukat Özan ise kanunun evcil ve ev hayvanlarını kasten öldürme durumu söz konusu olduğunda altı aydan dört yıla kadar hapis cezası öngördüğünü hatırlatarak “Ancak ne yazık ki yeni infazyasasıyla birlikte bu cezaların yatarı yok. Çoğunlukla da yargılama makamı üst hadden ceza vermeyi tercih etmiyor. Bunun sebebi de aslında hayvana bakış açısı. Yani yargılamayı yapan makamlarca bile hayvanların canlı olarak görülmemesinin sebebidir bu. Alt limitten cezalar ya da birazcık uzaklaşsa bile alt sınırdan bir şekilde takdir indirimi, pişmanlık gibi gerekçelerle ceza geriye çekilebilecek bir noktada tutuluyor. Şiddet faillerinin cesaret aldıkları nokta da bu. Cezasızlıkla karşı karşıya olduklarını da biliyorlar” diyor ve ekliyor:
“Sadece bu şiddetin faili insanlar da değil, özellikle belediyelerin bakımevlerinde yaşanan olaylara baktığımızda aslında şiddetin failleri tüzel kişiler de olabiliyor. Yerel yönetimler bu konularda çok fazla suç işleyebiliyor. Yine kişilerin işlediği suçlarda en azından bir yargılama süreci olabiliyor. Ama belediyenin ya da yerel yönetimin bizzat kendisi suçun faili olduğunda, ya da sorumluluğuna aykırı bir şekilde davrandığında bunun ne yazık ki bir yaptırımı yok. Hepsinin zaten cesaret aldığı nokta bu.
Biz en azından ceza alabilecekleri noktalara değinmeye çalışıyoruz. Sadece 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu suç teşkil eden eylemlerden değil, başka nerelerden ceza almalarını sağlayabilir ki o ceza ertelenebilecek bir limitte kalmasın o yüzden görevi kullanma suçu var mı yok mu, yapılan eylem neticesinde çevrenin kirlenmesini ya da çevre ve halk sağlığını etkileyen bir durum var mı yok mu, belediyenin araçları suçta kullanılmış mı kullanılmamış mı? Duyurumuzun bu kadar kapsamlı olmasının sebebi de bu. Çünkü olay bu şekilde gerçekleşti. Sorumluluğu olan kişi ya da kişlerin bir yerden alamasa bile en azından başka bir noktadan ceza alabilmeleri için uğraşıyoruz. “
BURSA- Türkiye‘nin en büyük göllerinden birisi olan Uluabat Gölü’ne akan derelerde beyaz köpüklerin ortaya çıktı. Suda inceleme yapan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ekipleri, olayın zirai ilaç kalıntılarının suya karışmasından kaynaklandığını açıkladı.
Uluabat, Nisan 1998’de bakanlık tarafından ‘Ramsar Alanı’ olarak kabul edilmiş ve 4. Uluslararası EXPO 2000 Konferansı‘nda uluslararası ‘Yaşayan Göller Ağı’na dahil edilmişti. Çevrede yaşayan köylüler göl suyunu, on binlerce dönümlük tarlasını sulamak için de kullanıyor.
Göle akan derelerde meydana gelen köpüklenmeyle ilgili konuşan DOĞADER Yönetim Kurulu Üyesi Murat Demir şunları söyledi:
“Kar beklerken bembeyaz felaketle karşılaştık. Köylülerimizin bize ihbarı üzerine buraya geldik. Burası Türkiye’deki yaşayan göl unvanına sahip tek göl ve uluslararası sözleşmeyle koruma altına aldığımız göllerden biri, çok sayıda canlıya ev sahipliği yapıyor. Çok ciddi kuraklık yaşadığımız ve her damla su varlığımızı koruma altına almamız gereken şu dönemde koruma altındaki gölümüz çevre felaketiyle karşı karşıya. Kimyasal atık gölü kirletiyor. Bu kirlilik göldeki canlı türlerini tehdit ediyor”
160 bin dönüm araziyi suluyor
Gölün bulunduğu bölgede yer alan Yavelli Köyü Muhtarı Ersin Demir de sudaki canlıların yok olma tehlikesi altında olduğunu ileri sürerek, “Uluabat Türkiye’nin en değerli göllerinden bir tanesi. Mustafakemalpaşa ilçesinde 160 bin dönüm araziyi bu gölden suluyoruz. Ektiğimiz ürünleri bu kirli suyla sulamak durumunda kalıyoruz. Hayvanlarımız da bu sudan içiyor” dedi.
İlaç atıkları göl yüzeyinde birikmiş
Köylülerin şikayeti üzerine harekete geçen Bursa Valiliği, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, bölgede inceleme başlattı. Yapılan denetimlerde, bölgede herhangi bir endüstriyel tesisin olmadığı ve göle giden Çapraz Deresi’ne yapılan DSİ’ye ait sulama kanalı membasında herhangi bir olumsuz koku, illegal atıksu deşarjının olmadığı belirtildi.
Denetim sonucunda oluşan koku ve köpüklenmenin bölgede iki gündür devam eden yağış nedeniyle tarımda kullanılan ilaçların yağmur suyuyla beraber kanala gitmesi nedeniyle yaşandığı, bölgedeki kirliliğin müdürlük tarafından takibinin yapıldığı bildirildi.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, “Yerüstü Su Kalitesi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”i Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.
Yönetmelik, yer üstü suları ile kıyı ve geçiş sularının kalitelerinin belirlenmesi, sınıflandırılması, su kalitesinin ve miktarının izlenmesi ile iyi su durumuna ulaşılması için alınacak tedbirlere yönelik usul ve esasları içeriyor.
Buna göre, baraj göllerinde minimum su kotundaki rezervuar alanının en fazla yüzde 3’üne kadar alanda Bakanlığın uygun görüşü ile balık yetiştiriciliği tesislerinin kurulmasına izin verilecek.
Bir önceki 2012 tarihli yönetmelikte, toplam yüzey alanının en fazla yüzde 3’ünde balık çiftliği kurulmasına izin veriliyordu. Yeni düzenlemede “minimum su kotundaki rezervuar alanının en fazla yüzde 3’ü” ifadesi konularak, balık yetiştiriciliği için ayrılacak alan artırılmış oldu.
Analizleri özel şirket yaptırıp bakanlığa gönderecek
Mevzuat değişikliğine göre, mevcut veya planlanan balık yetiştiriciliği tesisleri, faaliyetlerini, su sirkülasyonunun kolay sağlanabildiği gölet veya baraj göllerinde Bakanlıkça belirlenen trofik seviye (bir su kütlesinin besin maddesi konsantrasyonu, klorofil-a, fitoplankton biyokütlesi ve ışık geçirgenliği göz önünde bulundurularak belirlenen durumunu), özümleme kapasitesi ve ekolojik duruma uygun şekilde yürütecek.
Trofik seviye parametrelerinin analizi faaliyet sahiplerince yaptırılacak ve Bakanlığa gönderilecek.
Baraj göllerinin su ürünleri yetiştiriciliğine açılması, yapılan protokol çerçevesinde DSİ Genel Müdürlüğü’nün uygun görüşü ile tahsis ettiği alan kadar oluyor. Bazı durumlarda DSİ, kapasiteyi sınırlayabiliyor.
Yetiştiriciliğe açılan baraj göllerinde ağ kafeslerde su ürünleri yetiştiriciliğine en uygun alanlar (derinlik, akıntı hızı, karaya çıkış noktaları vb) ise Tarım Bakanlığı il müdürlüklerince tespit ediliyor.
Mersin sahil şeridindeki Adnan Menderes Bulvarı üzerinde yapılmak istenen 32 katlı gökdelenle ilgili tartışmalar, müteahhit firmanın kat yüksekliğini azaltacağını açıklaması ile yeni bir boyut kazandı.
CHP’li Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer, gökdelene karşı dava yoluna gideceklerini açıklamış, CHP’li Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan ise inşaat ruhsatının kendileriyle ilgisinin olmadığını, 1980’lerde ruhsatın verildiğini ileri sürmüştü.
Tarhan’ın son açıklamalarını yorumlayan eski belediye yetkilisi bir mühendis, “Ruhsat 1995’te hükmünü yitirmişti. 2016’da Neşet Tarhan döneminde 32 kata ruhsat verildi. Tarhan isteseydi 2016’da 32 kata izin vermezdi” dedi.
Neşet Tarhan, inşaatına başlanan 32 katlı binanın müteahhidinin, kamuoyundan gelen tepkiler üzerine projeyi tadil edeceğini ve kat sayısının 32’den daha aşağı olacağını açıkladı.
İmar ve Şehircilikten Sorumlu Başkan Yardımcısı Yaser Gündüz ve İmar ve Şehircilik Müdürü Arzu Bitigen Saylam ile birlikte gazetecilerin karşısına geçen Tarhan, 32 kata izin veren inşaat ruhsatında kendisinin imzası olmadığını söyledi ancak kendi döneminde o ruhsatı yenileyen belediye personelinin arkasında olduğunu belirtti.
Tarhan, konunun kamuoyunda tartışılması üzerine inşaat şirketi yetkilileri, hak sahipleri, mimarlık şirketi yetkilileriyle görüştüklerini ve müteahhit firmanın 32 kattan vazgeçtiğini, daha alçak bir bina yapmayı kabul ettiğini açıkladı. Belediye başkanı “2016 yılında neden müdahil olmadınız? Müteahhidi kat yüksekliğini düşürmesi konusunda o zaman ikna edebilir miydiniz” sorularına ise yanıt vermedi.
2016’da verilen izin soruşturulmalı
Mezitli Belediye Başkanı Neşet Tarhan’ın, 1980’de verilen ruhsatın 2016 ve 2022’de yenilediklerini kabul etmesi, süreci takip eden eski bir belediyeci olan mühendis kaynağımızın eleştirilerine neden oldu.
1980 yılında verilen ruhsatın 1995 yılında hükmünü kaybettiğini, Mezitli Belediyesi tarafından inşaata 2016 yılında sıfırdan ruhsat verildiğini söyleyen eski belediyeci, TMMOB‘lu mühendis, 2016 yılında bölgede 32 kata izin vermenin o dönemin imar yönetmeliğine uygun olup olmadığının soruşturulması gerektiğini belirtti:
“Neşet Tarhan, Mezitli’de prensip olarak en fazla 10 kata sıcak bakıyor. Bu prensip kararı bugüne dek uygulanmış ve Belediye Meclisi’nde de kabul görmüş. Durum böyleyken Neşet Tarhan’ın 32 katlı bir inşaata yenileme ruhsatı vermesi dikkat çekici. Şehrin her yerinde 10 kat, en fazlae 15 kat iken burada niye 32 kat? 2016 yılında bu 32 kat teklifi geldiğinde ‘hayır’ denilebilirdi. Sayın Tarhan 32 katlı gökdelene karşı olduğunu açıklayan TMMOB’un da baskı altına alınmaya çalışıldığını ileri sürüyor. Bunu gündeme getirenleri siyasi rant ile suçluyor. Oysa tüm belediyelerden önce bu konuyu gündeme getiren TMMOB’dur. Bizim açıklamamızdan sonra gökdelen konusu şehrin gündemine geldi.”
İklim eylemcilerini bastırmak için polisin protestoculara uygulayabileceği müdahaleleri artırmayı hedefleyen bir yasa tasarısı, Birleşik Krallık’ın Lordlar Kamarası‘nda yaşanan beklenmedik gelişmelerle, parlamentonun iki meclisi arasında gergin bir tartışmaya zemin hazırladı.
The Guardian‘ın aktardığına göre, İşçi Partisi üyesi Vernon Coaker, “Şimdi burada hepimizin makul bulduğu, kabul edilebilir gördüğü protestoların yasa dışı hale getirileceği bir yasa çıkarıyoruz” diyerek tasarının uygulanabilmesi için öncelikle polisin müdahale eşiğinin yükseltilmesi gerektiğini söyledi.
Öte yandan İçişleri Bakanı Andrew Sharpe, Coaker’a karşılık olarak şunları kaydetti:
Bizim yapmaya çalıştığımız şey, protestocuların genel kamuoyunun hayatını ne ölçüde bozmasının kabul edilebilir olduğunu tespit etmek. Ve hükümetin pozisyonu açık – biz halkın yanındayız. Hükümet, halkın günlük yaşamlarını herhangi bir engelle karşılaşmadan sürdürme hakkını korumak istiyor.
Polisin göstericilere uygulayabileceği müdahalenin artırılmasını öngören yasa tasarısı, 221’e karşı 243 oy ile reddedildi.
Fotoğraf: Reuters
Tasarının 22 oyla reddedilmesi, trafiğin yoğun olduğu saatlerde yollarda aksaklık ve tıkanma yaratmak gibi taktikler kullanan Just Stop Oil, Insulate Britain ve Extinction Rebellion gibi grupların protestolarının engellenebilmesi için “ciddi aksaklık” ifadesinde daha katı bir tanımlamaya gidilmesi gerektiği anlamına geliyor.
“Güncel bir tartışma konusu”nun makul bir savunma olarak kullanılmasına karşı hükümetin destek verdiği bir hareketin az bir farkla reddedilmesi, Lordlar Kamarası’nda hissedilen bozgunu farklı bir boyuta taşıdı. Mevzuatın bu kısmı kendini bir yere zincirleme, tünel açma ve yolları kapatma gibi eylemlere ilişkindi.
Bozgunlar, yasa teklifi konusunda seçilmeden göreve gelen meclis üyeleri ile seçimle göreve gelen Avam Kamarası arasında “parlamento pinponu” olarak bilinen bir mücadeleye de zemin hazırladı.
Fotoğraf: Henry Nicholls / Reuters
XR eylemcileri, Lordlar Kamarası’nda
Yasa tasarısının tartışıldığı sırada Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) eylemcilerinden 12 kişilik bir grup salona girerek oturumu kısa süreliğine engelledi.
“İnsan Haklarını Savun” sloganının yer aldığı kıyafetler giyen göstericiler, kapı görevlileri ve güvenlik görevlileri tarafından üst salondan çıkarıldı. Gösteri nedeniyle herhangi bir tutuklama yapılmadı.
Olayın ardından göstericiler, protestonun görüntülerini paylaştı. Görüntüler, oturum sırasında konuşmak için ayağa kalkan protestocuları dışarı çıkan personelden birinin konuşan göstericiye tekrar tekrar susmasını söylediğini gösteriyor.
Woking kasabasından protestoya katılan 67 yaşındaki Marion Malcher, “Bu acımasız yasa, barışçıl protesto yapma hakkımızı ciddi şekilde ihlal ediyor” dedi. “Hayatım boyunca hükümetin bu kadar baskıcı yasaları bu kadar düşük bir suç eşiği için geçirmeye çalıştığını hiç görmedim.”
İran‘ın başkenti Tahran‘da Azadi (Özgürlük) Kulesi’nin önünde dans ederken çekilen görüntülerini Instagram‘dan paylaşan bir çifte toplamda 10 yıl hapis cezası verildi.
22 yaşındaki Mahsa Amini’nin başı açık olduğu gerekçesiyle ahlak polisi tarafından gözaltına alındıktan sonra ölmesine tepki olarak protestoların patlak verdiği İran’da, tepki çeken yargı kararlarına bir yenisi eklendi.
20’li yaşlarındaki bir çift, Özgürlük Kulesi’nin önünde dans ederken çekilen görüntülerini paylaşmaları sonrasında toplamda 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Suçlamalar arasında ‘fuhuş’ da bulunuyor.
Söz konusu videoda, 21 yaşındaki Astiazh Hakiki ile 22 yaşındaki Emir Muhammed Ahmadi dans ederken görülüyor. Çiftin yaklaşık 2 milyon takipçiye sahip olan Instagram hesaplarından paylaştıkları görüntülerde Mahsa Amini eylemlerine atıf yer almasa da, Hakiki’nin başının açık olduğu görülüyor.
BBC Monitoring‘in aktardığına göre, çift bu videoyu paylaştıktan sonra evlerine baskın düzenlenerek gözaltına alındı.
Hakiki ve Ahmadi’ye, “yolsuzluğu ve fuhşu teşvik etmek”, “ulusal güvenliğe karşı komplo kurmak” ve “devlete karşı propaganda yapmak” suçlamalarından toplamda 10 yıl hapis cezası verildiği aktarılıyor. İkilinin hangisine hangi suçlamaların yöneltildiği ve ayrı ayrı kaçar yıl hapis cezası verildiği henüz net olarak bilinmiyor. Çifte aynı zamanda iki yıl boyunca sosyal medya yasağı getirildi, ülkeyi terk etmeleri yasaklandı. 10 yıllık hapis cezasının uygulanıp uygulanmayacağı ise belli değil.
Sivil itaatsizlik sürüyor
Amini’nin ölümü sonrasında İran’da eylül ayında patlak veren protesto hareketi, 1979’daki ‘İslam Devrimi’nden bu yana yaşanan en büyük halk ayaklanması olma özelliğini taşıyor. Eylemler şu sıralarda pasif direniş ve sivil itaatsizlik şeklinde devam ediyor. Kadınlar başlarını kapatmadan sokaklarda geziyor, aktivistler hükümetin taleplerini karşılamaması halinde eylemlerin tekrar ateşlenmesine neden olacağını söylüyor.
Güvenlik güçleri ise protestoları şiddet yoluyla bastırmakta ısrarlı. Protestolara katıldıkları gerekçesiyle 12 kişi idam edildi, çok sayıda eylemci hakkında idam cezası verildi. Eylemlerde şu ana dek yüzlerce kişi öldürüldü, binlerce kişi ise gözaltına alındı.
Piyalepaşa Bostanı Dayanışması tarihi Piyalepaşa Camii Bostanı‘nın önündeki tehlikelere karşı 29 Ocak’ta bostanda protesto gerçekleştirdi.
Tarihi Piyalepaşa Camii Bostanı’nın Türkiye’de kültür varlığı olarak tescil edilmiş tek bostan olduğunu hatırlatan Piyalepaşa Bostanı Dayanışması tarafından yapılan eylemde alanın parçalanarak oluşturulan bu sistemin, niyetten bağımsız bir hobi bahçesine dönüştürülme tehlikesi olduğuna dikkat çekildi. Dayanışmanın bostana ilişkin talebi ise şu sözlerle dile getirildi:
“Biz bu konuda çabamızı sürdürmeye devam edeceğiz. Bu düzenleme projesine karşı olmadığımızı beyan ediyoruz ama buradaki temel meselemiz buranın gıda üretim alanı olarak korunması ve bostancı ailenin de varlığını devam ettirmesi.”
Piyalepaşa Bostanı’nda Dayanışma’ya destek olmak ve bostanın korunması yönündeki taleplerini dile getirmek üzere eyleme katılan vatandaşlar bölgenin 16. yüzyıla uzanan tarihine işaret etti.
Dayanışma destekçileri bostanın kapalı kapılar ardında yürütülen bir anlayışla dönüştürülmesine ve akıbeti belirsiz bir sürecin içine sokulmasına izin vermeyeceklerini aktardı.
Mardin’de 10 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 28 yaşındaki Mehmet Şirin A. hakkında çocuğun ailesinin şikayeti üzerine başlatılan soruşturma kapsamında “Çocuğun cinsel istismarı” suçundan iddianame hazırlandı. Mardin 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen iddianame kapsamında Mehmet Şirin A.’nın yargılanmasına başlandı.
Mezopotamya Ajansı‘ndan Ahmet Kanbal‘ın aktardığına göre; olay 28 Mayıs 2022’de yaşandı. Ağabeyi ile hayvanları otlatmaya giden 10 yaşındaki kız çocuğu, kendileri gibi hayvan otlatmaya giden Mehmet Şirin A.’nın kız çocuğunun ağabeyini uzak bir yere göndermesinin ardından tecavüzüne uğradı. Çocuk yaşananları eve gelince ninesine anlattı. Ninesinin çocuğun yaşadıklarını aileye aktarmasının ardından Mehmet Şirin A. hakkında şikayetçi oldu.
DNA’sı uyuştu
Dosya kapsamında tutuklanarak Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi‘ne konulan Mehmet Şirin A., ifadesinde tecavüzü inkar etti. Şirin A. aileleri arasında “husumet olduğu” ve bu nedenle kendisine “iftira atıldığı” iddiasında bulundu. Ancak kız çocuğunun elbiseleri üzerinde yapılan incelemeler ve DNA örneklerinin karşılaştırılması sonucu kız çocuğunun elbiseleri üzerindeki DNA örnekleriyle Mehmet Şirin A.’nın DNA’sı uyuştu.
Konuya dair konuşan Mardin Barosu avukatlarından Leyla Sarohan, ortaya çıkan delillerin sanığın suçu işlediğine dönük kesin kanıtlar olduğunu dile getirdi. Yaklaşık beş aydır yargılamanın devam ettiğini ifade eden Sarohan, “Bu suç işlenirken, mağdura karşı bir cebir de uygulandı. Her ne kadar nitelikli cinsel istismar suçu meydana gelmişse de aynı zamanda cebir ve darp suçunu işlediği de göz önüne alınmalıdır. Biz burada sanığın cebir suçundan da cezalandırılmasını gerektiğini mahkemeye ısrarla söyledik” dedi.
‘Aile sürekli baskı altına alınmak isteniyor’
Savcılık mütalaasında da sanığın nitelikli cinsel saldırının yanı sıra cebir suçundan da cezalandırılmasının istendiğini kaydeden Sarohan, yarın (2 Şubat) görülecek olan duruşmaya katılım çağrısında bulundu. Ailenin desteğe ihtiyacı olduğunu kaydeden Sarohan, ailenin şikayetini geri çekmesi yönünde sürekli baskı altına alınmak istendiğini belirtti.
Leyla Sarohan, “Aileye şikayetlerini geri çekmeleri yönünde çok fazla baskı yapılmakta. Mardin Barosu Çocuk Hakları da davaya müdahil olmak istedi ancak mahkeme tarafından katılma talepleri reddedildi. Bu tür dosyalarda destek olmadığında ne yazık ki, aile kendini yalnız hissediyor, mahkemelerde sahipsiz dosya olduğu gerekçesiyle yanlış kararlar verebiliyor” ifadelerini kullandı.
Cumhurbaşkanlığı 2023 Yılı Yatırım Programı’ndan Türkiye Taşkömürü Kurumu’na (TTK) ‘cep harçlığı’nı andıran bir ödenek düştü.
İletişim Başkanlığı’na binasının kapasite artırımı için 47 milyon lira ayrılırken TTK’ye iyileştirme çalışmaları için 7,3 milyon lira öngörüldü.
Birgün‘den Mustafa Bildircin‘in aktardığına göre, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın projeleri başta olmak üzere, artı değer üretmeyen çok sayıda projeye yüz milyonlarca lira ayrılan 2023 yılı yatırımlarından TTK’nin payına düşen tutar, “Bu kadarı da olmaz” dedirtti.
Sonuncusu Bartın Amasra olmak üzere, ölümlü maden kazalarında sorumluluğu sorgulanan kuruma 2023 yılında gerçekleştirmesi planlanan madencilik altyapı ve iyileştirme çalışmaları için adeta cep harçlığı verildi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzası ile yayımlanan ve merkezi yönetim kapsamındaki idarelere 2023 yılı için ayrılması öngörülen ödeneklere yer verilen Yatırım Programı, madencilik sektöründeki iş güvenliğine yönelik zafiyetin süreceğini gözler önüne serdi.
Türkiye Taşkömürü Kurumu’na, “Madencilik Altyapı ve İyileştirme” kalemi için yalnızca 7 milyon 350 bin liralık ödenek ayrıldığı öğrenildi. TTK’nin 2021 yılına yönelik verileri de maden kazalarının göz göre geldiğini ortaya koyuyor.
2021 yılında, “Madencilik Altyapı ve İyileştirme” amacıyla yalnızca 480 bin TL harcayan kurumun, “İş Güvenliği ve Eğitim Kampüsü” için ise hiçbir adım atmadığı biliniyor.
Yatırım Programı’nda Diyanet ve İletişim Başkanlığı için ayrılan ödenekler ise dikkat çekiyor. Katma değer üretmediği gerekçesiyle eleştirilen ve maliyetleri itibarıyla tartışma yaratan bazı projeler ve ödenekleri ise şöyle sıralanıyor:
• İzmir Dini Yüksek İhtisas Merkezi: 67 milyon 300 bin lira
• İletişim Başkanlığı hizmet binasının kapasitesinin artırılması: 47 milyon lira