Ana Sayfa Blog Sayfa 550

İttifakın ‘geyik testi’

Öncelikle bir sürüş güvenliği kavramı olan “geyik testi”nden başlayalım. Geyik testi bir aracın rotası üzerinde aniden beliren bir cisimden manevrayla kurtulması ve kazaya neden olmadan rotasına geri dönebilme becerisini ölçmeye yarayan bir testtir. Bir sığın türünden esinlenilerek “moose test” adıyla İsveç‘te ortaya çıkan bu test 1970’lerin başında popüler olmaya başlamıştır.

2 Mart ile 6 Mart arasında olanları, her yaşanana toplum olarak verdiğimiz tepkiyi, yaşananların arka planını ya da görünen yüzünü hepimiz o kadar çok düşündük, konuştuk, okuduk ki bir de benim defalarca üzerinden geçilmiş bu patikada yürümemin anlamı yok. 21 yıllık tek parti iktidarında unuttuğumuz koalisyon heyecanını beş günde bize tekrar hatırlattı Millet İttifakı‘nın partileri. Çok yalpalandı, rota üzerinde aniden beliren cisimlerden, -bazen o cisimler doğrudan arabanın içerisinden atılmıştı!- manevralarla kurtulundu ve rotaya geri dönüldü.

Kılıçdaroğlu şimdi çok daha güçlü

Cumhurbaşkanı adayı olarak aylar önceden beri kampanyasına başlayan ve 6 Mart’ta resmî olarak açıklanan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da bu testten başarıyla çıkarak testin getirdiği güveni ve gücü de arkasına aldı. Hakkında ittifak içi soru işaretlerinin dile getirildiği ve rakiplerinin isimlerinin konuşulduğu 1 Mart’tan; “Aday olma” demenin bir sosyal medya popülerlik aktivitesi haline gelmeye başladığı 1 Şubat’tan çok daha güçlü şu anda Kemal Kılıçdaroğlu.

Cicero‘nun meşhur sözünü biraz değiştirip tekrarlarsam o beş gün üzerine gök kubbenin altında kimisi doğru kimisi uydurma edilmedik söz kalmadığı için geleceğe bakacağım. Deprem ve Millet İttifakı’nın adaylık tartışmaları arasında kaybolan bir tartışmamız vardı: Recep Tayyip Erdoğan‘ın üçüncü kez aday olup olamayacağı! 6 Mart’ta hemen Anayasa ve yasalara atıf yapmaya başlayan AKP’lilerin ısrarla görmek istemedikleri bir Anayasa ihlalinden bahsediyoruz. Bir de seçime hangi kanunla gidileceği sorusu var. Deprem bu demokrasi ve hukukun üstünlüğü tartışmalarının üzerini örttü çok haklı olarak. Fakat o tartışmalarda da AKP‘nin oldubittisine teslim edilemeyecek kadar önemli.

Cumhur İttifakı ne adayı belli ne de yasal altyapısı

Seçim Kanunu ve adaylık tartışmalarının taraflar arasında müzakere edilmesinin, hukukun üstünlüğünü zedeleyecek bir durum olsa da mümkün olabilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunu bize zaman gösterecek. Fakat her şey bir kenara şu anda Cumhur İttifakı‘nın adayı belli değil. Bu adayın yasal bir altyapısı da oluşmuş değil.

Biz kendi tarafımıza, muhalefete bakarak bitirelim. 6 Mart sonrasında oluşan geniş zeminin parçalanmadan ve aksine Kılıçdaroğlu’nun ifade ettiği gibi “Türkiye’nin bütün renklerini kapsayacak şekilde ve genişleyerek” büyümesi gerekli. Cumhur İttifakı’nın tek tipleştirici griliğine karşı Türkiye‘nin renklerinin, gelecek politikalarının, güncel dertlerine vizyoner çözümlerinin ifade edildiği bir şekilde ittifak geliştirilmeli. HDP başta olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin de dahil edildiği bir yapı kurulmalı. Kimseyi masadan itmeden ve “bunun burada ne işi vardı” diyerek bir suçlama hevesine kapılmadan bu yapılmalı. İçinde bulunduğumuz dönem anlaşmaz olmanın, kişisel ya da gruplara dayalı hırsları dile getirmenin dönemi değil. Seçimden sonra hepsinin kapısı açılabilir ya da o kapı tamamen kapanabilir. Seçim bizlerin.

Antakyalı müzisyen Özlem Koyuncu: Meğer bir şehir de ölürmüş

Yerle bir olan evlerimiz, mahallelerimizle birlikte sevdiklerimizi kaybetmenin yanı sıra zamanla anılarımızı, hafızamızı da kaybetmenin korkusunu yaşıyoruz.

Enkazın altında  sayısız hikayeler… Zamanı geldiğinde sıra sıra o enkazdan çıkarak, zamanın tozunu üstünden silkerek görünür olacak bu yaşamlar, yeniden can bulacaklar. Dolayısıyla bunları kayıt altına almak çok önemli olacak.

Toplumsal hafızamızı şehir mekânlarıyla, bireysel hafızamızı ise yaşadığımız mekanlar, evimiz  üzerinden kurarız. Antakyalı müzisyen Özlem Koyuncu ile “kendi depremini”, Antakya’sını, 2022’de yazıp bestelediği ve deprem nedeniyle tekrar gündeme gelen “Kefen” adlı şarkısının hikayesini konuştuk.

Müzisyen olduğunuzu ve deprem sırasında Antakya’da olduğunuzu biliyoruz. Sizi tanıyabilir miyiz öncelikle? Ve deprem gecesi neler yaşadığınızı anlatır mısınız?

Ben Özlem Koyuncu. Hatay/Antakya’da doğdum.  Müzisyenim. Bir EP ve 4 single çıkardım. Bunlardan sonuncusu “Kefen”.

Gece odamın ışığını son kez kapattığımı bilmeden yatağıma girdim. Saat 4:17’de depremin ilk saniyesinde hemen uyandım. Bir rüya zannedip gözlerimi hafifçe açtım, depremin şiddeti kendini gösterirken kendimi yatağın kenarında buldum. Bitmesini bekledim. Deprem durur durmaz, pijamalarımla kendimi sokağa attım. Ortalık enkaz gölüne dönmüştü, çığlıklar hala kulaklarımda… Annemin evine doğru yürüdüm, normalde 20 dakika sürecek yol 2 saat sürdü. Yağmur daha önce hiç yağmamışçasına sanki bize ağlar gibi gökyüzünden ağıtlar yakıyordu… Bu süreçte en üzüldüğüm şey enkazlardan gelen yardım seslerine karşılık verememek oldu. Annemin evine yetiştiğimde ailemizle birlikte günün aydınlanmasını bekledik. Gün aydınlanınca şehrin gerçek yüzünü gördüm. Bu yüz, daha önce gördüğüm hiçbir yüze benzemiyordu. Soğuk, puslu, yıkık, mutsuzdu…

Çok büyük bir acı, dayanmak çok zor, gerçekten  sözcüklerin yetersiz kaldığı zamanlardayız.

2022 senesinde bestelediğiniz “Kefen” adlı bestenizin klibini Antakya sokaklarında ve dünyanın en uzun ikinci kumsalı olan Samandağ sahilinde  çektiniz.  Şarkınızın sözleri çok etkileyici. O gün hangi duygularla yazmıştınız ve bugün ne hissediyorsunuz?

Kefen, acıları hiç kimse tarafından fark edilmemiş birinin sessiz gidişini, bu gidişten sonra ardında bıraktıklarını, pişmanlıkla iç hesaplaşmalarını anlatıyordu. Şimdi aynı sözleri düşündüğümde, bizi ansızın bırakıp giden ve sevdiklerimizi de yanında götüren âşık olduğum şehrime yazmış gibi hissediyorum.

Şarkımın sözlerinde şunları diyorum:

“Toprak ne soğuktur şimdi,
İncecik kefen ısıtır mı seni?”

Gerçekten de birçok sevdiğimizin kefensiz gömülmesi şarkımdan da daha çok acıttı içimi.

 

Şarkınızın sözlerini bugün dinlediğimizde adeta Antakya’ya bir ağıt gibi. Böyle bir felaketin yaşanacağını hiç düşünmüş müydünüz?

Hatay daha önce tarihine baktığımızda yedi kez yıkılmış bir şehir ama insan ne olursa olsun böyle bir şeyin tekerrür edeceğini düşünmüyor ya da düşünmek istemiyor.  Meğer içimize doğmuş.

Nereden bilebilirdim ki bu şarkım Antakya’ya veda şarkısı olacak… Meğer bir şehir de ölürmüş. Umarım bir gün Antakya için umutlu şarkılar söylediğimiz günler gelir…

Güneşte kalmış plastik şişeler gibi ısınan ömrümüz..

Afetin ilk şokunu atlattıktan sonra neler gördünüz, neler  hissettiniz?

Çürük kokusu, dışarıda hüzün ve gözyaşı yağmurları yağarken toz duman yığınına bürünmüş bir kentte haykırışlar, çığlıklar ve kayıplarla, asrın en acı yarasında soğumak üzere olan bedenler kurtarılmayı beklerken elden hiçbir şeyin gelmemesi derin bir kabus.

Bıraktığımız özlemle, aldığımız bir kaç parça sesle yeni bir yere gidiyoruz. Neresi mi? Bilmiyoruz. Düşüncelerimiz bir boşluk. Yasımız koca bir karanlıkta umuda hasret. Sözcüklerimiz ise hapsolmuş evini özlüyor.  Bir gün tekrar buluşmak üzere sevdiklerim, çocukluğum, evim, hayallerim…

Depremin ardından bir ay geçti. Şimdi nasılsınız?

Bir ay geçti, aynı gece gibi. Acılar bir asır ağırlığında, bedeller bitmiyor.  Boynumuzda asılı bir zaman, eskiyi özlemekle geçiyor. Güneşte kalmış plastik su şişesi gibi yavaş yavaş ısınan ılık ömrümüzü içiyoruz.

Her şeyi sıfırladık. Yeniden doğmuş bir bebek gibiyim. Tek farkı, topraktan çıkmış gibi hissediyorum. İliklerime kadar işleyen korku tamlamalarını ezberlemiş olmak artık beynimin daha da uyuşmasına neden oluyor. Bir nedeni var biliyorum; umudum sonsuz ancak acılarımı silecek bir silgi bulursam ona sarılmak istiyorum…

Sizinle bu söyleşiyi yaptığımız gün İstanbul’daydınız. Arkadaşlarınızın yanında kalıyorsunuz. Antakya’ya dönecek misiniz?

Üniversiteyi Istanbul’da okudum ben, bir gün dönmek üzere gittim Antakya’dan. İş hayatı, müzik hayatı derken İstanbul’a yerleştim. Pandemi zamanı Antakya’ya temelli taşınma kararı aldım. Her şey tam düzene girmişti ki deprem oldu. Ben ve ailem, Antakya’nın çıkmaz sokaklarına ruhumuzu bırakıp geldik İstanbul’a. Elbet bir gün döneceğiz. Orası bizim çocukluğumuz. Kaybettiklerimiz de orada, vedalaşamadıklarımız da… Ancak şu an için dönecek bir evimiz yok.

Yazmak bana iyi geliyor diyorsunuz, müzik gelecek  planlarınızda ne kadar hayatınızda olacak? Geleceğinize dair düşüncelerinizi bizimle paylaşır mısınız?

Sözcükler hep benim arkadaşım oldu, dile getiremediğim her ses, kağıda döküldüğünde kendimi hep daha güçlü hissettim. O yüzden gün yüzüne çıkaramadığım, paylaşamadığım duygularımın buluşma yeri benim kalemim, kağıdım olmuştur. Bir şeyler yazarken her şeyi en ince ayrıntısına kadar tüm hücrelerimde yaşıyorum. Benim en yakın arkadaşım, canım dostum kalemimdir. Müziğimle birleşince de benden güçlüsü yok. İşte şimdi daha çok sarılmak istiyorum ona. Düşüncelerimin kütüphanesinde sakladığım birçok bestem var. Bu depremden sonra daha da birikti. En kısa zamanda onlara tekrar sarılma ümidiyle bu yaşananları haykıra haykıra anlatmak istiyorum. Sözcüklerimi o derin enkazdan çıkarıp melodilerle buluşturmak bundan sonra benim en büyük amacım olacak!

Depremde, ‘ilk kurtardığım eşyam gitarımdı’ demiştiniz.  Sanat ve müzik çalışmalarınızda size destek olmak isteyecek çok insan olacağını düşünüyorum. Size nasıl ulaşabilirler? Nasıl bir desteğe ihtiyacınız var?

Aslında ilk başta hiçbir şey kurtaramadım. Cüzdanımı bile alamadım. Depremin üçüncü günü eve girip sadece çantamı alıp çıktım, çünkü koyacak bir yer yoktu. Bir arabada 10 kişi kalıyorduk. Alsam onlara haksızlık olurdu. Her şeyi geride bırakıp geldik. Daha bir hafta önce gidip gitarımı kurtardım. Öyle büyük bir mutluluk ki bu anlatamam size. Çünkü ben bu gitarı almak için öğrencilik hayatımda tam üç sene yazları çalıştım. Orda yitirilen her şey bakıldığında, tüm insanlar için öyle… Her şey emek. Unutulmamalı bu yaşanılanlar. Destekler devam etmeli. Yalnızlıklara sarılmalı insanlar. Yalnızlık hiç olmadığı kadar suskun, hiç olmadığı kadar çaresiz şimdi.

Bana sosyal medya hesaplarımdan ulaşabilirler. Şarkılarım tüm dijital platformlarda yer alıyor. Yeni çıkaracağım şarkılar konusunda desteğe ihtiyacım var çünkü müzik yapmak sponsor gerektiren bir şey. Stüdyo, klip, reklam…

Gözlerimi kapatıp şarkı söylediğimde yitirdiğim sevdiklerimle aynı şarkıda buluşmuş gibi hissediyorum. Onları yaşatmak için daha çok şarkı söyleyeceğim.

Kefen

Gidiyormuş o da
Bırakıyormuş her şeyi
Bunca zaman üzgünmüş aslında
Yalnızmış tek başına

Ne çok kırılmış kalbi
Severken beni
Nasıl anlamadım uzaklaşırken gözleri
Cam üstünde dans etmek gibi

Söyle tek suç bende mi?
Her şeyin ben mi sebebi?
Hiç mi aldatmadın kendini?
Hiç mi?

Toprak ne soğuktur şimdi
İncecik kefen ısıtır mı seni?
Ah zamanı durdursak
Affeder miydin beni?

Söyle tek suç bende mi?
Her şeyin ben mi sebebi?
Hiç mi aldatmadın kendini?
Hiç mi aldatmadık kendimizi?
Hiç mi?
Hiç mi?
Hiç mi?
Hiç mi?

‘Kader planlaması’ müfredata eklenmelidir

[email protected]

Kader sözcüğünü herkes çocukluğundan beri tanır. Müslümanlığın amentüsünde var. Kader var ve kader denilen şey, insanların olup-biteni kabullenmelerini biraz kolaylaştırıyor. Tamam. Ama “Kader Planı” denilen kavram oldukça yeni. Hatta belki hakikat sonrası terimlerin içinde kraliçe olmaya layık bir terim. İlk defa duyduğumu varsayarak bu terimin içindeki mantık/ akıl yürütmeden nasıl bir şey beklenebilir, bunun üzerinde düşünüyorum.

Kader, dinin itaate/ kabullenmeye ve razı olmaya yönlendiren kavramlarından biri. Ama kader planı nedir? Kaderin bir planı olması için, kaderde olan/ olabilecek olanları (buna bazıları “olasılıkları” diyor), önceden belirli bir yönteme göre tasarlayarak öngörmesi ve bunları belirli bir sistematiğe göre birbiriyle ilişkilendirerek, tutarlılık içinde gerçekleşmek üzere dizgeleştirmesi gerekmez mi? Ya da gerekir mi?

Kader, kısmet ve planlama

“Planlama” ne de olsa, modern bir kavramdır. Gerçi “modern”den önce de insanlar mutlaka plan yapıyordu. Eğer yapmasalar, Pers orduları ya da Mısır, Roma orduları veya Çin nasıl savaş yapabilirdi? Ya da bir tekne almak isteyen Fenikeli bir tüccar, bu yatırımı neye göre ve nasıl yapacaktı? O yıl kaç tane amfora yapacağını nasıl bilecekti yatırımcı bir üretici?

Ancak işi kolaylaştırmak için bu tür eski davranışlara şimdilik “strateji” diyelim ve geçelim. Kader, genellikle olumsuz sonuçlarla, büyük felaketlerle ve katastrofik olgularla anılıyor: Depremler, fırtınalar ve seller, yangınlar, özellikle orman yangınları, maden ocağı göçükleri, çöken inşaatlar vb… Ama kader bazen, olumlu olarak da plan yapabilir. Bu durumda ona, “kader” yerine “kısmet” demeyi tercih ediyoruz. Terminolojik olarak olumlu ve olumsuz sonuçlar için yapılan planlamaları ayırmış oluyoruz böylece. Bu durumda tekrar, “kader”in plan yapma biçimlerine ve mantığına dönebiliriz.

“Kader planı” ne olabilir ve nasıl yapılıyor olabilir? Doğrusu kendimi zora soktuğumun farkındayım, ama Müslümanlığın amentüsüne karşı gelmeden, kader planına karşı çalışılabileceğini düşünüyorum. Belli ki, “kader” bir plan yapıyorsa, bunu olumsuz/ çok korkunç bir durum ortaya çıksın diye yapıyor. Eğer korkunç bir durumla/ “kader planı” uygulama sonuçlarıyla karşılaşmak istemiyorsak, ne yapabiliriz?

Karşı-plan nasıl yapılır?

Bu konuyu önemsememin temelinde şöyle bir düşünce var. Eğer kaderin bir planı varsa, bu kader planına karşı bir “karşı-plan” yapılabilmeli. Ve eğer kader planı üzerinde yeterince iyi düşünür, onun doğasını, davranış ve plan yapma yaklaşımını/ biçimini kavrayabilsek, İslam’a ya da onunun kaderciliği ön plana çıkartmayan yorumuna karşı gelmeksizin, kader planlamasının olumsuz etkilerine karşı, plan yapabiliriz.

Aslında önerim çok basit, ama çok etkili olabilir:

Önerim şu: Türkiye’deki planlama bölümlerinin müfredatına, 3. sınıftan sonra (mastır ve doktora düzeyleri dahil) çeşitli “kader planlaması” dersleri eklenmesi. Bunun çok yararlı ve etkili olacağı bence çok açık. Eğer “kader planın” planlama tarzını ve kodlarını analiz edilebilir hale gelir ve çözersek, “kadere karşı-planının” nasıl yapılacağını ortaya koymuş oluruz.

‘Kader planı’na uygun bir müfredat önerisi

Çok basit…

Hatta bunu kanıtlamak için, “kader planı” müfredatına girebilecek zorunlu ve seçmeli dersler için önerilerimi de hemen sıralayabilirim:

  • Deprem Kaderi (zorunlu ders /Z)
  • İklim Değişikliği Kaderi (Z)
  • Orman Yangını Kaderi (Z)
  • Yangın ve Patlamalar Kaderi (eğer kentlerdeki İtfaiye örgütlenmeleri yeteri derecede etkili kamu eğitimi yapıyorsa, Seçmeli/ S)
  • Sel Kaderi/ Yağış Rejimlerinin Değişmesi ve Düzensizleşmesi Kaderi (İklim Değişikliği Kaderi Dersi kapsamına göre, Z veya S olabilir)
  • Toprak erozyonu ve toprak kaymaları kaderi (İklim değişikliği dersinin içeriğine göre, Z veya S olabilir)
  • Tsunami ve Denizi Doldurularak Elde Edilmiş Alanlar Kaderi (Z veya S)
  • Madenlerdeki Göçükler ve Grizu Patlamaları Kaderi (Z)
  • İnşatta/ Tersanelerde veya Fıtratında Tehlike Olan İş Yerlerinde Kazaya Uğrama Kaderi (bu Z veya alt bölümlere ayrılarak S de olabilir)
  • Ekolojik Sorunlarla Karşılaşma Kaderi (Z)
  • Kirlenmeler ve Çevreyi Çeşitli Biçimde Zehirlemeler Kaderi (Z veya “atmosfer”, “toprak”, “su”, “radyasyon” vb. türü alt bölümlere ayrılarak, S de olabilir)
  • Kuraklık Kaderi (İklim Değişikliği Kaderi Dersinin içeriğine göre S)
  • Biyolojik Çeşitliliğin Azalması Kaderi (İklim Değişikliği Kaderi Dersinin içeriğine göre S)

Elbette “kader planı” derslerini sadece planlama bölümleri için düşünüyor değilim. Kent planlaması bölümlerinden başka sosyoloji, ekonomi/ antropoloji/ etnoloji, hatta mühendislik bölümleri için de, çeşitli “kader planı” dersleri tasarlanabilir:

İnşaat mühendisliği bölümlerine örneğin, “Malzemeden Çalma Kaderi”, “Giriş Katında Kolon Kesme Kaderi”, “Sıvılaşabilme Riski Olan Zemine Temel Atma Kaderi” ve jeoloji mühendisliği bölümlerine düpedüz “Deprem Kaderi” vb. gibi, birçok zorunlu ders eklenebilir.

Ama asıl önemlisi, şehir planlama bölümlerine “Mevzi İmar Planıyla Bütüncül Planlarının Delinmesi Kaderi”, “İmar Affı Kaderi”, “İmar Planlarının Uygulanmaması Kaderi”, ya da “Uygulanabilecek Kent Planlarının Yapılamaması Kaderi”, “Deprem Toplanma Alanlarında AVM Yapılması Kaderi”, Doğal Orman/ Çalılık ve Sulak ya da Ağaçlandırılmış Alanların/ Tarımsal Alanların İmara Açılması Kaderi” gibi dersler de mutlaka eklenmeli. Bunlardan bazıları seçimlik olabilir. Ama “Soylulaştırma Kaderi” ve “TOKİ Konutları/ TOKİ’lenme Kaderi” mutlaka zorunlu ders olmalı. Ayrıca ulaşım planlamasında “Ölümcül Trafik Kazaları Kaderi” “Yayaların Otomobil İşgali Altındaki Kentlerde Süzülme Kaderi” vb. dersleri,” Millet Bahçesi Kaderi”, “Şehir Hastanesi Kaderi” kesinlikle bulunmalı.

Sosyoloji/ antropoloji bölümlerinde “Erkek Egemen/ Ataerkil Ailelerde Kadınların/ Kız Çocuklarının Öldürülmesi Kaderi”, “Kadınların (iktidardaki parti Taliban olmasa bile) Evlere Kapatılması/ Eğitilmemesi Kaderi”, “Kız Çocuklarının 6 Yaşında Evlendirilebilmesi Kaderi” mutlaka zorunlu ders olmalı. Ayrıca “Eşitsizlik, Ayrımcılık, Irkçılık/ Ötekileştirme ve Herhangi bir Biçimde Farklı Olanın/ Azınlıkta Kalanın Aşağılanması Kaderi”, “Rüşvet Verme-Alma, Kayırma ve Kamu Kaynaklarını Çalma Kaderi”, “Adaletsizlik, Adaletsiz Yargı Kaderi” hatta hukuk, siyaset bilimi bölümlerinde “Haksız İşten Atılmalar, Hapislik Kaderi”, “Polis Baskısı/ Zorbalığı Kaderi”, “Despotizm ve İşkenceye-Zulme Uğrama Kaderi”, “Demokrasiyi Hiç Yaşamadan Ölme Kaderi”… Ekonomi bölümlerine “Ekonomik Kriz Kaderi”, “Sadece İnşaat Üreterek Dünyanın Kıskandığı Ekonomi Olma Kaderi” “Enflasyon Kaderi”, “Nas Ekonomisi Kaderi” vb. gibi planlamalarla ilgili dersler.

Bu alanlarda plan/ kader planları nasıl yapılıyor, plan nasıl uygulanıyor? Gördüğünüz gibi eğer bu ve daha bunlara benzeyen pek çok alandaki “kader planlarını” inceleyecek olursak ve planların nasıl yapıldığını, çalıştığını ve etkili olduğunu iyice analiz edebilirsek, bir anlamda, kader planı yapma ustası olabilecek derecede becerikli olursak, “kadere karşı planları” da o derecede etkili ve başarılı olarak tasarlayabiliriz.

Ancak daha paragrafın sonuna gelmeden bile, “karşı-kader planı” ustası olmak için, sadece üniversitelerin yeterli olmayacağını, bütün toplumun bu eğitimden geçmiş olmasının gerekli olduğunu söylemekte olduğunuzu duyar gibiyim. Bunun için de “Özgürlüklerden Mahrum Olma Kaderi” “Sansür ve Baskı Altındaki ya da Yalan Söyleyen Medyayla Yetinme Kaderi” vb. gibi dersler önereceksiniz. Ama hiç gerek yok. Ülke, doğusundaki Kürtlerden batısındaki Egelilere kadar, bu kader planı dersinin içinde yetişti ve yetkinleşti.

Hepimiz “kader planı” dersini/ derslerini artık fazlasıyla aldık.

Sanırım bu bilgi, politikacı olsun veya olmasın, “karşı-kader planı” yapmakta pek çok kadını ve erkeği/ insanı ustalaştırdı.

Bu ustalığımızı kullanalım artık…

 

Boşluk

Düşünce tarihini sarsan bir örtüşmeden söz edelim: Georg Wilhelm Friedrich Hegel, “Boşluk, aslında bilincin daimi yurdu olan ‘mutlak bir ötekiliktir,’ ”der.[1] Bilincin esas ve sürekli yurdu olarak boşluğa işaret eder.

Hatırlayalım: Ortadoğulu az yazan münzevi Abdûlgaffar el Hayatî de, “Boşluktan daha derin (= yoğun) başka ne var?” diyerek bilincin niteliğini boşluğun yoğunluğuna bağlayarak bilinci oturduğu tahttan tek bir cümleyle indirmiş, düşünenin düşünceye hükmetmesinin veciz bir örneğini göstermiştir. –“Işık doğudan yükselir!” diye diye ömrünü tüketenlerden bir rakı sofrası alacağım olsun!

Sonra, “öngörülemeyen ve ele geçirilemeyen boşluk”tan esinlenerek, “Yaratılmamış olanın gücünü görebiliyor musun?” cümlesini kuran ufku geniş yazarı meyhaneye davet edelim ve ilk kadehimizi şerefine kaldıralım:

“Biz sadece, Tanrı’nın yaratım aşamasını tersine izleyerek, yaratılmamış olana, boşluğa erişmeye çalışıyoruz.”

Onu yeniden, bu kez kendi istediğiniz biçimde yaratmak için mi?

Hayır. Bize onun kendisi gerekli. Sen hiç ‘boşluğa tapanları’ duydun mu?

Boşluğa tapanlar mı?

Bunlar bir Frenk tarikatıdır. Yaratılmamış olanın, yani boşluğun gücünü gören insanlar. Onlarla hiçbir ilgisi olmayan Fon Gerike adlı biri tarikat sırlarını keşfettiği için ateş püskürüyorlar. Adını söylediğim bu bilgin Magdeburg’da bir deney yaptı. Madeni iki yarımküreyi birleştirip içindeki havayı tulumbalarla boşaltarak boşluğu meydana getirdi. Böylece yapışan her bir yarımküredeki halkalara altışar at bağlatıp onları kırbaçladı. Tam on iki at, boşluk nedeniyle birbirlerine yapışan iki yarımküreyi ayırmayı başaramadı. Bu da boşluğun gücünü kanıtlar.

‘Yaratılmamış olanın gücü

İnanılması gerçekten zor.

Ama doğru. Bununla birlikte, böylece meydana getirilen boşluk bizim işimize yaramaz. Çünkü biz, daha doğrusu ben, kendisinden dünyanın meydana geldiği asıl boşluğa erişmek istiyorum.

Peki, amaçladığın bu şeye eriştin diyelim. Onu ne yapacaksın?

İşte, şimdi bambaşka bir konuya geçiyoruz. Eline bir taş alıp fırlatırsan ne kadar hızlı gider sence?

Benzetmeyle ifade etmek gerekirse, bir kırlangıç kadar hızlı gideceğini söyleyebilirim.

Peki, neden daha hızlı, mesela sonsuz bir hızla gitmez?

Çünkü o havanın içinde yol alır ve hava ona direnç gösterir. Bu direnç olmasaydı belki sonsuz bir hızla gidebilirdi.

Şimdi havanın olmadığını ve taşın boşlukta fırlatıldığını farzet. Bu durumda ne diyebilirsin?

Yoksa sonsuz hızın mı peşindesin?

Bu soruya cevap vermek için henüz erken. Aristoteles,Fizik” adlı eserinde, boşluğun olmadığını, eğer olsaydı boşlukta yol alan bir cismin sonsuz hıza erişeceğini, bunun da imkânsız olduğunu söyler. Oysa bana göre boşluk var. Bunu adım gibi biliyorum. Böylece sonsuz hız da mümkün. Yaratılmamış olanın gücünü görebiliyor musun? Boşluğun gücünü on iki atınkiyle kıyaslamak onu küçültmek sayılır. O sandığımızdan da güçlü. Bu yüzden ona tapanların sayısı hızla artıyor. Yakında belki bütün insanlar boşluğun, dünyanın maddesi, malzemesi olduğunu görecekler.

Boşluktan, sanki o imbikle damıtılabilir ya da işlem görebilir bir maddeymiş gibi bahsediyorsun?

Doğru, bundan eminim.”[2]

*

Horace Walpole, “Bu dünya düşünenler için bir komedi, hissedenler içinse trajedidir,” der.[3]

Haklıdır: Çünkü, “Işık boşluktan gelir!”

Diğer kaynakların tümü kahkaha nedenidir![4]

*

[1] Scanlan, J., Çöp Üzerine: Çöpün Sanat, Siyaset, Edebiyat ve Felsefedeki Yeri, s. 111.
[2] Anar, İ. O., Puslu Kıtalar Atlası, s. 146-148.
[3] Aktaran Zupančič, A., Komedi: Sonsuzun Fiziği, s. 16.
[4] Yeni İnsan Yayınevi tarafından yayımlanan Yarabıçak adlı deneme kitabından bir bölüm.

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Bir başka peri masalı: Külprensi

Masallar, çocukluğumuzda bize toplumsal kodları belleten önemli bir araç olagelmiştir. Bu her kültürde böyle… Yalnızca ülkemize özgü olmayan bu öğretme/belletme süreci, elbette toplumsal cinsiyet kodları/rolleri için de geçerli.

Yakın çevremde gözlemlediğim üzere, bugün bile toplumsal sınıflardan bağımsız olarak, çocuklarda, örneğin halen teknoloji/mekanik konulu çizgi filmlerin vs. daha ziyade erkek çocuklara hitap ettiği algısı hakim… Ailelerde hala koyu renklerin daha çok erkek çocuklarına uygun olduğu, örneğin pembe rengin kız çocuklarına uygun olduğu düşüncesi yerleşik…

Klasik cinsiyet rollerine ‘matrak’ bir yeniden bakış

Mesele elbette yalnızca renkler veya çizgi filmlerin teması değil. Bu algılar, çocukların gelecekte meslek seçimlerinde dahi etkisini gösterebiliyor. Mesela, mühendislik gibi mekanik ağırlıklı mesleklerin erkekler için olduğu kanısına varılabiliyor. Ya da  pembe rengin imlediği gibi, kadınların mizaç itibariyle daha naif, daha yumuşak huylu olduğu, böyle meslekler seçmeleri gerektiği düşünülüyor.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama benim bu yazıda altını çizmek istediğim şey başka: Kız ve erkek çocuklarına bu kodları/rolleri aşılayan, yeniden ve yeniden üreten masalları çöpe mi atmalıyız? Ya da masallara başka bir gözle bakmak, onları yeniden yorumlamak mümkün mü? Babette Cole, yazıp resimlediği Ķülprensi kitabında tam da bu soruya koca bir “Evet” yanıtı veriyor. Coşkun Şenkaya’nın Türkçe’ye kazandırdığı, Kuraldışı Çocuk Yayınevi tarafından basılan bu kitapta, yazar meşhur Ķülkedisi Sindirella masalını, deyim yerindeyse, alaşağı ederek yeniden yorumluyor!

Kitapta bu herkesin bildiği meşhur masal, yalnızca günümüze uyarlanması kalmıyor; tüm karakterler tersine çevriliyor. Bir kere, kitabın ana kahramanı, güzeller güzeli bir genç kadın değil, sıska, pasaklı ve sivilceli bir genç adam! Böylelikle, kitabın ta en başında, ana kahraman yalnızca cinsiyet açısından farklılaştırılmıyor; peri masallarında ana karaktere atfedilen mükemmellik derecesindeki güzellik teması da alaşağı ediliyor! Demek ki pekala “sıradan insanlar da bir kitabın ana kahramanı olabilir” diyor yazarımız…

Külprensimizin ağabeyleri de, klasik masaldaki gibi, Sindirella’dan çok daha çirkin kızkardeşler değil, erkeklere maskülenlik/çekicilik açısından atfedilen iri yarı, kaslı ve de kıllı olmakla övünen erkek kardeşler… Ķülprensi’nin sevgili prensesi de, şatosunda kendine uygun bir eş değil, durakta otobüs bekleyen sıradan bir kadın!

Ķülprensi kitabında, Cole, tüm bu öğeleri öyle matrak bir dille anlatıyor ki; kitabı okurken yüzünüze koca bir gülümseme yerleşiyor! Her yaştan çocuk için yazılmış bu kitap, klasik masalların nasıl bambaşka bir açıdan ele alınabileceğini gösteriyor. Zaten tüm kız ve erkek çocukları için başka bir dünya neden mümkün olmasın ki!

 

Depremde sağ kalanlar şimdi de zehir soluyor: Zeytinliklere, çadır kentlerin dibine enkaz yığıyorlar

Video haber: Hakan TOSUN

*

Hatay‘da ağır hasarlı binaların enkazlarının taşınmasıyla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkmaya başladı. Moloz döküm sahalarının yerleşim alanlarına yakınlığı akciğer kanseri tehlikesi yaratan asbest’in yoğun toz bulutu içinde şehrin üstüne yağmasına sebep oluyor.

Hatay’daki iki döküm sahasından biri olan Antakya, Altınözü mevki, Narlıca Köyü‘nü tepeden gören ormanlık alanın içinde yer alıyor. Zeytin ağaçları ve bitki örtüsü asbestli tozların etkisiyle griye dönmüş durumda.

Bir diğer moloz döküm sahası ise Samandağ‘da; AFAD‘ın Samandağ stadının içine kurduğu Çadırkent‘e sadece 20 metre uzaklıkta. Sahadan çıkan tozlar çadırkentte yaşayan depremzedelerin sağlığını tehlikeye sokuyor.

Öte yandan Mileyha Sulak Alanı ve denize çok yakın olan döküm sahasında çekim yapmak Valilik yasağı gerekçesiyle Jandarma tarafından engelleniyor.

Bölgede incelemelerde bulunan ekoloji aktivistleri halk sağlığını, ormanları ve zeytin ağaçlarını tehlikeye atan moloz döküm sahalarının yerinin bir an önce değiştirilmesi gerektiğini ifade ediyor, yetkililere çağrıda bulunuyor:

Depremin etkisi altında Fukuşima’nın 12. yıl dönümü: Bıktık artık, yeni bir felaket yaşamak istemiyoruz

Adana Nükleer Karşıtı Platform ve Adana Ekoloji Platformu 12’inci yılında Fukuşima nükleer felaketini hatırlatarak “Bıktık artık, yeni bir felaket yaşamak istemiyoruz. Akkuyu Nükleer Santrali inşaatı durdurulmalı” çağrısında bulundu.

Çernobil‘in ardından yerkürede yaşanan en büyük nükleer felaket olan Fukuşima‘nın üzerinden 12 yıl geçti. Japonya‘da 2011’de tsunami ile nükleer faciaya neden olan 9 büyüklüğündeki Büyük Doğu Japonya Depremi, büyük tsunami dalgalarına ve kıyı bölgelerinin sular altında kalmasına neden oldu.

fukuşima

Kıyıda bulunan Fukuşima Nükleer Santrali’ni de büyük su kütleleri kapladı. Santralin soğutma sistemi tümüyle devre dışı kaldı ve üç ünitede aşırı ısınma sonucu zincirleme reaksiyonlar ve çekirdek erimesi başladı.

Atmosfere, denize ve bütün çevreye hızla radyoaktif kirlilik yayıldı. 40 km. çapında geniş bir bölgede yaşayan 250 bin insan başka bölgelere tahliye edildi.

İşinden, yurdundan ayrılmak zorunda kalan bu insanların büyük bölümü bugün dahi eskiden yaşadıkları yerlere dönemiyor. Aradan 12 yıl geçmesine rağmen felaket bütün ağırlığı ile devam ediyor.

Japonya’nın 30’dan fazla nükleer santralinden sadece altısı çalışıyor ve 2010’da yüzde 26 olan enerji kullanımının 2020’de sadece yüzde 3,7’sini oluşturuyor.

Fotoğraf: Reuters – Japonya, 8 Mart 2023

Resmi verilere göre en az 15 bin 900 kişinin hayatını kaybettiği facianın ardından 2 bin 525 kişi ise kayıp olarak kayıtlara geçti. On bir yıl önce  meydana gelen Tōhoku depremi,  şimdiye dek Japonya’nın yaşadığı en büyük deprem olarak kaydedildi. Deprem, ülkenin doğu kıyısında büyük etki yarattı, bazı yerleşim yerlerinin haritadan silinmesine neden oldu.

Adana Nükleer Karşıtı Platform ve Adana Ekoloji Platformu tarafından yapılan açıklamada ise şu ifadelere yer veriliyor:

“Nükleer yanma engellenemiyor ve temizlik çalışmaları sonuç vermiyor. Şimdiye kadar 200 milyar dolar harcandığı ve bu miktarın 600 milyar dolara kadar çıkabileceği yetkililer tarafından ifade ediliyor. Bin megavat gücünde bir nükleer santralin kurulum maliyetinin ortalama olarak 5 milyar dolar olduğu düşünülürse, felaket sonrası temizlik maliyetinin ne kadar yüksek olduğu daha iyi anlaşılır.

Kısacası, nükleer santral denilen belayı dilimizde sıkça kullanılan bir deyimle, astarı yüzünden pahalı olarak tarif edebiliriz. Çernobil ve Fukuşima örneklerinde olduğu gibi, nükleer felaketin yaşandığı çok geniş bir bölgede yüzyıllar boyunca canlı hayatın olamayacağı gerçeğini de unutmamak gerekir.”

Fukuşima nükleer felaketini 200 km. uzakta ve denizde yaşanan depremin tetiklediğinin hatırlatıldığı metinde Türkiye’nin de bir depremler ülkesi olduğu vurgulanarak şunlar aktarılıyor:

“6 Şubat depremlerinin ve devam eden artçı depremlerin yıkıcı etkilerini günübirlik yaşamaya devam ediyoruz. Açıklanan resmi rakamlara göre 50 bin, tahminlere göre ise bu rakamın çok üstünde canımızı yitirdik, yüz binlerce insanımız da evini kaybetti, açıkta yaşam savaşı veriyor.

Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santralin çok yakınından geçen fay hatları olduğu bilim insanlarınca defalarca açıklandı. Bütün bunlara rağmen, adeta inat ederek, yeni bir felaketi davet eder gibi Akkuyu’da nükleer santral yapımında ısrar etmek ne anlama gelir? Bu ağır suçun altından nasıl kalkılır? İnsanlığa, doğaya ve bütün canlılara karşı planlanmış bu suçun işlenmesine seyirci kalınabilir mi? Üstelik, yaşanmış örneklerinde görüldüğü gibi, bir nükleer felaket depremle kıyaslanamayacak kadar tehlikelidir. Depremin izlerini yıllar içinde silebilir, yaraları sarabilir, normal hayata dönüşü sağlayabilirsiniz. Oysa, nükleer felaketin ölümcül izleri yüzlerce, binlerce yıl devam eder.”

Muhalefetten nükleer santral konusunda anlaşılmaz sesler çıkıyor’

Nükleer santral kurmak için hırsla, inatla hareket eden, eleştirilere ve karşı çıkışlara, toplumsal muhalefete kulak tıkayan AKP-MHP iktidarının önümüzdeki genel seçimlerde iktidarı kaybedeceğinin işaretleri ortadadır, yirmi yıllık yıkıcı icraatlarının sonuna gelinmiştir” denilen açıklamada ayrıca seçimlere ilişkin de şu ifadeler kullanılıyor:

“Seçimleri kazanıp ülkenin yönetimine gelecek olan muhalefet cephesinden ise nükleer santral konusunda anlaşılmaz sesler çıkmaktadır. Ana muhalefet partisi sözcülerinden birisi ‘Devlette devamlılık esastır, nükleer santral yapımına devam edilecektir‘ diyebilmiştir. Bunu söyleyen kişinin kendi partisinin tabanındaki halkı karşısına aldığını bilmesi gerekirdi.

Yıllarca nükleer karşıtı mücadelede yer almış kişiler bu anlaşılmaz söylem karşısında herhalde çok şaşırmışlar ve tepki göstermişlerdir. ‘Devlette devamlılık esastır’ sözü boş bir sözdür. Kötü yönetilen devlette, kötülüğün devamlılığı neden esas olsun? Seçimlerden önce muhalefet partilerini nükleer santral konusunda açık ve net açıklamalar yapmaya davet ediyoruz.”

‘Nükleer santral yapımından yana olan partilere, hayattan yana olanlar oy vermez’

Elektrik üretmek için nükleer gibi riskli ve pahalı bir yola ihtiyaç olmadığının aktarıldığı metinde, “Zaten mevcut durumda elektrik enerjisi üretiminde kurulu güç, kullandığımız elektrik miktarının çok üstündedir. Nükleer santrali olan ülkenin güçlü olduğu iddiası da içi boş politik ve militarist bir söylemdir. Aksine, Ukrayna’da devam eden savaş nükleer santrallerin savaş ve politik gerginlikler anında nasıl başa bela olacağını göstermiştir” deniliyor ve son olarak şu ifadelere yer veriliyor:

“Bir kere daha ifade etmekte, hatırlatmakta fayda var: Nükleer santral yapımından yana olan partilere doğadan, insandan, hayattan yana olanlar seçimlerde oy vermezler.”

Kanatlı göçmen depremzedeler: Kuş göç yolu güvenliği nasıl sağlanacak?

Haber: Melisa GÖNEN

*

Kentler çoğu zaman, doğadan arındırılmış, betonarme yapı alanlarının bulunduğu mekanlar olarak tasvir edilse de kent ekolojisi, doğal ve yapay alanların kentte iç içe bulunduğunu ve günümüz kentlerinde ortaklaşa yaşamın hala mümkün olduğunu gösteriyor. Depremin büyük yıkımlara neden olduğu 11 ilde, deprem sonrası faaliyetler ve alınan kararlar tüm canlı yaşamını ve bu canlıların yaşadığı habitatları etkiliyor. Deprem ekolojisi, yaşam alanlarının insan dışı canlılar için de güvenli hale getirilmesi adına neler yapılması gerektiğini konuşmayı ve bunu antropojenik bakış açısıyla değil; ekolojik ortaklığımızı dikkate alan bakış açısıyla değiştirilmesini önceliyor.

İlkbahar kuş göçünün yaklaştığına dikkat çeken uzmanlar, Türkiye’ye Hatay göç yolu üzerinden giriş yapacak kuşların güvenle kuzeye doğru göç ettiğinden emin olunmasını istiyor.  Deprem atıklarının, sulak alanlar gibi kuş göç yolları üzerine dökülmemesi gerektiğine dikkat çeken uzmanlara göre, göç yollarının güvenliğinin sağlanması için enkazlardan çıkan atıklar,  bilimsel yöntemlerle bertaraf edilmeli.

Peki, deprem bölgesinde göç yolları nasıl etkilendi, göç yollarını korumak için neler yapılmalı, göç eden türler hangileri?

Fotoğraf: Ali Atahan.
Fotoğraf: Ali Atahan.

Kuş gözlemcisi,  yaban hayat uzmanı Emin Yoğurtçuoğlu ve veteriner hekim Gökçe Coşkun deprem bölgesindeki kuş göç yollarının güvenliğinin sağlanması için neler yapılması gerektiğini Yeşil Gazete’ye anlattı.

‘Molozlar sulak alanlara dökülmemeli’

“Kuş göç güvenliğinin sağlanması için ne yapılmalı” sorusunu yanıtlayan veteriner hekim Gökçe Coşkun, “İlkbahar aylarına girdik. Kuşlar artık güney ülkelerinden gelerek kuzeye doğru hareket ediyor. İlkbahar göçünde kuşların ülkemize giriş yaptıkları en büyük ve önemli rota Hatay’da. Göç eden bu kuşlar, mola vermek için genelde daha önceki yıllarda  uğradıkları sulak alanları ve deniz kıyı şeritlerini tercih ediyorlar” diyor. Deprem ile bu alanlarda ciddi bir değişim olduğunu ve  bu alanlarda koruma çalışmalarını arttırmak gerektiğini belirten Coşkun,  “Oluşan molozların bu alanlara dökülmesi engellenmeli” diyor ve bölgede bulunan Milleyha Sulak Alanı’na dikkat çekiyor.

Deprem bölgesindeki Milleyha Sulak Alanı için geçmişten bu yana mücadele eden isimlerden Emin Yoğurtçuoğlu ise, alanın enkaz atıklarından korunması için günlerdir sahada olduğunu anlatıyor:

Fotoğraflar: Emin Yoğurtçuoğlu.

“Kuş göç yolunun güvenliğinin sağlanması için kuşların uğrayacakları alanlara moloz dökülmediğinden emin olmamız gerekiyor. Özellikle Hatay gibi ana göç rotası olan şehirlerde, enkazlar nereye yığılıyor, ona bakılmalı. Şu anda, Milleyha Sulak Alanı’nda ciddi bir enkaz yığılması var ve bu engelleyemediğimiz bir durum. Milleyha gibi, hayvanların göç rotası üzerinde bulunan birçok alan var. Hayvanlar göçü yıllardır sürdürüyor. Onların bu süreci devam edecek, bize düşen, bu alanların güvenliğinden emin olmak.”

‘Koruma çalışmalarını takip edip sahada aktif olacak uzmanlara ihtiyaç var’

Deprem sonrasında söz konusu sulak alanların güvenliği için yapılan açıklamaların yeterli olmadığını ve sahadaki takibi bırakacak koşulların sağlanmadığını belirten Yoğurtçuoğlu, uzmanların gözlemlerini devam ettirmesi gereğine ve deprem bölgesinde aktif saha korumacılığına ihtiyaç duyulduğuna dikkat çekiyor:

“Yaban Hayatı Gelişme Sahası’nda kepçeler ve kamyonlar var, dağda kazı çalışmaları sürüyor. Buraya bir konteyner kent yapılması planlanıyor. Şehirlerin toparlanması için dışarıdan gelen birimlerin doğal alanların değeri hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını gözlemliyorum. Bu da bir çakışma ortamına neden oluyor. Bu nedenle alanında uzman isimleri sahada görmeye ihtiyacımız var.”

Fotoğraf: Gökçe Coşkun.

Gökçe Coşkun ise deprem bölgesinde bulunan kentleri yeniden inşa ederken doğal yaşam alanlarının artırılması ve/veya var olanların korunması için izlenmesi gereken süreci, “ekolojik restorasyon” kavramıyla açıklıyor:

“Bir bölgede doğal yaşam alanları ya da yaban hayatı unsurlarına yer vererek ve  doğal dengeyi gözeterek planlama ve uygulama yapılmasına ‘ekolojik restorasyon’ diyoruz. Bu aslında tüm ülke genelinde şehirlerde benimsenmesi gereken bir bakış açısıdır. Koruma kullanma dengesini sağlamadığımız sürece yeni sorunlar ile karşı karşıya kalacağız. Deprem bölgesinde yeni yerleşim alanları ve mevcut alanların yeniden planlaması yapılırken bölgede fauna ve flora elemanları ile ekolojik sistemleri koruyacak tampon bölgelerin bırakılması gerekiyor.”

‘Taşıyıcı faktörler enkaz kirliliğinin etki alanını büyütüyor’

Deprem atıklarının neden olacağı kirliliğin su, rüzgar gibi çeşitli faktörlerle taşınarak etki alanını genişletebileceğini sahada karşılaştığı bir örnekle açıklayan Yoğurtçuoğlu da şunları anlatıyor: “Milleyha Sulak Alanı’nın havzasına enkaz yığılmaya devam ediyor. Gerekli mercilerle iletişime geçtik; enkazın oradan kaldırılacağını söylediler. Ancak enkazlardaki zararlı maddeler, bulundukları alanın yer altı sularına, toprağa karışabiliyor. Bu maddeler, rüzgarla hemen 500 metre ilerideki resmi sulak alan olan Milleyha’ya  ve civardaki meyve bahçelerine taşınıyor. Enkaz ile enkazın yığıldığı tabanın sızdırmaz bir madde ile kaplanacağı da söyleniyordu, ancak o da yok. Elimizde kalan son alanların güvenliğinden emin olmalıyız.”

‘Hatay’daki 380 türün 303’u Milleyha’da’

Fotoğraf: Gökçe Coşkun.

Deprem nedeniyle bölgede kaçak avcılığın azaldığını söyleyen Yoğurtçuoğlu, bölgeye göç eden kuşların avcılık tehdidiyle karşı karşıya kalma ihtimalinin düştüğünü belirtiyor. Hatay’ın kuş türü açısından zengin bir bölge olduğunu anlatan Yoğurtçuoğlu, “Şu ana kadar 380 tür gözlemlendi. Türkiye’de en çok kuş gözlemlenen şehirlerden biri. Leylekler, turnalar, pelikanlar, kartallar, şahinler…Bunlar insanların dikkatini çeken türler, ancak bölgede saptanan 380 türün 303 tanesi  Milleyha’da  gözlemlendi” diye konuşuyor.

Milleyha’nın sulak alan ilan edilmesinden sonraki süreçte gerekli koruma süreçlerinin de başlatılamadığını belirten Emin Yoğurtçuoğlu’na göre, neredeyse bütün sulak alanlar için benzer süreçler gözlemleniyor: “Kızılırmak Deltası bu konuda istisna sayılabilir. Ancak özellikle güney bölgelerinde Göksü Deltası, Samandağ’daki Milleyha deltası kişilerin inisiyatifine kalmış durumda. Balıkçı kooperatifleri Göksu Deltası’na zarar veriyor. Tatlısu özelliği gösteren Akgöl’e tuzlu su karıştığı için sazlık alanların yok olduğunu gözlemliyoruz. Bu sebeple yaz ördeklerinin 2012’de soyu tükendi. Yaz ördekleri için yaptığımız uyarılara rağmen, yaz ördeklerinin yaşam alanı üzerinde yapılan hayvancılık faaliyetleri nedeniyle türün devamını sağlayacak yumurtlama alanları ve yavrular zarar gördü. Türün son yumurtaları hayvancılık faaliyetleriyle yok oldu. Milleyha’ya otlatılmak üzere getirilen koyun başına ceza kesilmesine rağmen, bu sene de bölgede  kum zambakları üzerinde koyunculuk faaliyetlerinin devam ettiğini gördüm. Hatay valisi, doğal sit alanı mücadelesi başlattı. Başka bir kurum, bölgenin havzasına enkaz yığıyor.”

‘İlkbaharda bazı türlerin üreme kapasitesi düşebilir’

Depremin kış uykusunda olan ve kent içinde yaşamaya adapte olmuş hayvanların yaşam faaliyetlerinde yeni bir adaptasyon sürecinin yaşanıp yaşanmayacağı sorusuna yanıt veren Coşkun, bu konuda sahada yapılmış etkili bir çalışma bulunmadığı için uzmanların kesin bir şey söyleyemeyeceğini belirterek öngörülerini şöyle paylaşıyor:

Fotoğraf: Gökçe Coşkun.

“Deprem, kış uykusunda olan özellikle sürüngen ve böcekler gibi canlılar üzerinde bir etki yapmış olabilir. Ancak toprak altında uykuda olan yaban hayvanlarının deprem etkisi ve deprem sonrası insan faaliyetlerinin artması ile uyanmış olma ihtimali var. Karşılaştıkları soğuk hava nedeniyle bundan etkilenmiş olabilirler. Onun dışında şehir içerisinde yaşamını sürdüren kent kuşları direkt olarak etkilenmiş veya yer değiştirmiş olabilir. Kumru, güvercin, serçeler ve kışın şehirlerde gördüğümüz kara kızılkuyruk, kızılgerdan gibi kuş türleri şehir dışına göç etmiş olma ihtimali var. Eğer bu kuş türleri depremden direkt etkilenmedilerse bir şekilde yaşamlarını devam ettirebilirler. Ancak önümüzdeki ilkbaharda bu türlerin üreme kapasiteleri düşüşe geçebilir. Fakat uzun vadede popülasyonlarının etkileneceğini düşünmüyorum. “

Deprem bölgesindeki doğal yaşam alanlarının inşaat  atıkları ya da yapılaşma gibi tehlikelere açılması durumunda canlı yaşamının nasıl etkileneceğini değerlendiren veteriner hekim,  yaban hayvanlarının depremle ortaya çıkan kirlilikten etkilenmemesi için yapılması gerekenleri de açıklıyor.

OHAL kararı ile orman ve meraların inşaata açılmasıyla dikkate alınması gereken durumların ortaya çıktığını söyleyen Gökçe Coşkun,  yeni yerleşim yerleri için fay hatlarından kaçınılırken doğal alanlara zarar verilmemesi konusunda uyarıyor.

Fotoğraf: Emin Yoğurtçuoğlu.

‘Deprem bölgesinde disiplinler arası çalışılmalı’

Bölgede yaban hayatı açısından önemli olan ekosistemlerin bozulmasının geri dönülemez ekolojik sorunlara neden olacağını ve yeni yerleşim yerleri seçilirken disiplinler arası yaklaşımların  uygulanması gerektiğini belirten Coşkun, “Zamanında ekolojik bakış açısı göz ardı edildiği için günümüzde birçok sorunla karşı karşıya kaldığımız bir yer var” diyerek Amik Gölü için  alınan yanlış kararları hatırlatıyor.

‘Amik Gölü ibret olmalı’

“İmar planları zemin mekaniğinin yanında ekolojik  bakış açısı da dikkate alınarak yapılmalı” diyen Coşkun, “Depremin en şiddetli biçimde hissedildiği illerden biri olan Hatay’da bulunan Amik Gölü ve çevresindeki bataklıkların kurutularak inşaata açılması nedeniyle alanda su baskınları başta olmak üzere çeşitli sorunlar ortaya çıktı.  Bu karar nedeniyle bazı canlı türlerinin ülke içinde nesli tükendi,  bazılarının ise nesli tehlike altına girdi. Ülkemizde sadece Amik Gölü’nde yaşamını sürdüren Yılanboyun kuşu ne yazık ki artık ülkemizde yaşamıyor” diye konuşuyor.

Fotoğraf: Burhan Ateş.

Coşkun, yapılaşmanın sadece doğal yaşam alanlarını yok etmediğini aynı zamanda canlılar üzerinde stres kaynağı oluşturarak zorunlu göçe veya üreme kapasitelerinin düşmesine neden olduğunu belirterek, “Deprem bölgelerinde yeni inşa edilecek yerleşim yerlerinin,  bölgenin iklimi, jeolojisi ve ekolojisine uygun olarak planlanması hem yaban hayatı için hem de insanlar için yaşanılabilir alanların oluşması açısından çok önemli” diyor.

Deprem nedeniyle 11 ilde yıkılan ve yıkılmak zorunda olan binalardan çıkan molozun 100 milyon tona ulaşacağı ve bunun Erciyes Dağı büyüklüğüne tekabül edeceği  tahmin ediliyor. Uzmanlara göre,  deprem sebebiyle ortaya çıkan atıklar doğada çözünmeden su ve gıda kaynaklarına karışarak yaban hayatı ve insan sağlığı için büyük problemler oluşturabilir.  Bu moloz yığınları içerisinde birçok canlı sağlığına olumsuz etki edebilecek toksik maddeler de bulunuyor.  Deprem atıkları endişe verici çünkü, bu atıkların neden olabileceği sorunlar kısa vadede görülemiyor.

Gökçe Coşkun,  oluşan moloz ve diğer atıkların ayrıştırılması ve doğadan uzaklaştırılmasında detaylı bir organizasyonun şart olduğunu belirterek, sulak alanların güvenliği konusunda uyarıda bulunuyor. Ortaklaşa yaşama dikkat çeken Coşkun’a göre, “İnsan veya yaban hayatı fark etmeksizin hepimizin aynı alanlarda yaşadığını ve aynı havayı soluduğumuzu unutmamamız gerekiyor.”

 

Marmaris’te çevre tahribatına aktivistlerden tepki: Siz neye sebep olduğunuzun farkında mısınız?

Muğla’nın Marmaris ilçesinde yer alan Hisarönü Mahallesi’nde belediye tarafından dere kenarına moloz dökülmesi ve ağaç kesilmesine tepki gösteren Marmaris Ekolojik Mücadele Komitesi, sulak alanda basın açıklaması düzenledi.

Basın açıklamasında “Yeşil mavi savunup duru” ve “Dokunma cennet kalsın” yazılı pankartlar dikkat çekti.

Ekoloji aktivisti Kadriye Konukçu tarafından okunan basın açıklamasında, ilçedeki daha önce yapılan birçok ekolojik talana Marmaris Belediyesi tarafından göz yumulduğu, bu tür faaliyetlerden bazılarının ise bizzat belediye tarafından yapıldığı kaydedildi.

‣ Yaşanacak bir Marmaris kalmayacak

Konukçu, Hisarönü’nde 142 parsele paralel, belediye ait alanda doğa kıyımı yapıldığını dile getirerek, belediyenin bölgedeki güncel faaliyetlerini şöyle özetledi:

Sulak alanı moloz ile doldurup üstüne Kızılbük’ün kırmızı toprağını seriyorsunuz. Ağaçları keserek korumanız gereken doğamızı geri dönülmez bir tahribatla yok etmeye çalışıyorsunuz, yine halkı bilgilendirmeden ve görevinizin aslında ne olduğunu önemsemeden.

“Belediye böyle yaparsa vatandaş ne yapmaz?” sorusunu yönelten aktivist, “İcraat toplamınıza baktığımızda görüyoruz ki bugüne kadar almış olduğunuz tutum iş bilmezlik değil düpedüz bilinçli bir tercihtir. Sormak istiyoruz; arkanızda kim var? Sizi kim koruyor? Siz neye sebep olduğunuzun farkında mısınız?” diye devam etti.

‣ Çevre aktivistlerinden Sinpaş’a izin veren Marmaris Belediyesi hakkında suç duyurusu

Marmaris halkının belediyeye olan güveninin sarsıldığını ve belediyeden beklentilerinin karşılanmadığını kaydeden Konukçu “Marmaris, derdi sadece para olan kişi ve siyasi anlayışların çevre talanı, tehdidi altında; farkındayız. Bir dolu proje ÇED [Çevresel Etki Değerlendirmesi] için müracaat etti ve ediyor. Valiliğin tavrı ise ortada: Son üç yılda neredeyse yüzde 100 ‘ÇED gerekli değildir’ kararı veriyor” dedi.

Konukçu, belediyeye düşen görevin “Burada olduğu gibi o talana ve yağmaya bir kepçe darbesi de belediyenin vurması değil”, söz konusu talan projelerine karşı öncelikle halkı bilgilendirmek, onların görüş ve önerilerine önem vererek Marmaris’in doğasını korumak olması gerektiğini aktardı.

Ekoloji aktivisti Konukçu, şunları ekledi:

Biz demokrasiye olan inancımızla Marmaris’imizi korumaya ve halkın yerel yönetimlere katılmasının önündeki engellerin kaldırılması için mücadele etmeye oy verdik. Oyumuza sahip çıkmaya devam edeceğiz. Umarız akıl ve sağduyu galip gelir. Böylece içinde bulunduğumuz karanlık, yolsuzluk düzeni ve kötülük de son bulur.

Rapor: Tarım arazilerine kurulacak güneş panelleri kuraklıkla mücadelede rol oynayabilir

Türkiye’de her yıl “güneşte 3 gigawatt kurulu güç” misyonuyla yola çıkan düşünce kuruluşu Solar3GW, ‘Türkiye Güneş Enerjisi Sektörü: TarımGES’ raporunu yayımladı.

Raporda, Tarım-Güneş Enerji Santralleri yani TarımGESler ile enerjide dışa bağımlılığın ve iklim değişikliğinin tarıma etkisinin nasıl azaltacağı inceleniyor.

Dünyadaki pek çok ülke gibi Türkiye’nin de pandeminin etkisiyle daha derin hissedilen ekonomik krizle mücadele ederken, diğer yandan enerji arz krizinden de etkilendiğini belirten rapor, enerjide dışa bağımlılık ve ekonomik krizle baş etmenin en akılcı yolunun “öz kaynaklarla en fazla üretimi yapmak” olduğuna işaret ediyor.

güneş

‣ Bu yaz üretilen rekor güneş enerjisi, AB’yi 29 milyar avroluk gaz ithalatından kurtardı

TarımGESler, enerji krizi ve kuraklıkla mücadelede çoklu fayda sağlıyor

Solar3GW’nin ortaya koyduğu çalışmada, Türkiye’nin enerjide dışa bağımlık ve kuraklıkla mücadelede TarımGESlere ihtiyacı olduğu açıklanıyor. Ülkedeki tarım arazilerinin binde 1’ine dahi TarımGES kurulması durumunda toplamda 11 gigawatt güç elde edileceği belirtilen raporda, TarımGES’lerin çoklu faydasına dikkat çekiliyor. 

Raporla, Türkiye’de giderek daralan tarım arazilerinin korunması için TarımGES’in önemli bir araç olduğu, su kullanım verimliliği ve üretimde fark yarattığı ifade ediliyor.

Solar3GW Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Bahadır Turhan Türkiye’nin 11 ilini etkileyen 6 Şubat depremleriyle, afet sonrasında enerjiye ulaşım açısından dağıtık üretimin ne kadar önemli olduğunun anlaşıldığını aktararak, “Küçük alanlarda tüketicinin kendi enerjisini üretmesi, olası sorunlara çok hızlı çözüm bulunmasını sağlıyor. Bunun için MikroGES’ler, KöyGES’ler kurulmasını öneriyoruz” dedi.

güneş

‣ Güneş enerjisi, yedi Asya ülkesini milyarlarca dolarlık maliyetten kurtardı

‘İklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir araç olacak’

TarımGES raporunda, tarım alanları üzerinde kurulacak güneş enerjisi santralleriyle aynı alanda hem elektrik hem de tarım üretimi yapılabileceğini vurgulayan Turhan, şunları kaydetti:

“TarımGES projeleri azalan kaynakların yönetimine yenilikçi bir çözüm sunan bir uygulama. Tarlalara kurulacak yeni güneş enerjisi santralleri sayesinde, sertleşen iklim koşullarına karşı mahsüller korunacak ve yüksek verimli ürün elde edilebilecek; aynı zamanda elektrik gibi yüksek bir maliyet girdisi optimize edilebilecek. Hatta elektrik üretiminin, tüketimden arta kalan kısmı şebekeye satılarak üçüncü bir gelir kaynağı elde edilebilir.”

Turhan, dünyada ve Türkiye’de yaşanan kuraklığa, giderek daralan kullanılabilir arazilere karşı da TarımGES’lerin kullanabileceğini ifade ederek “Ülkelerin ekonomik politikalarına göre farklı şekilde uygulama olanağı sağlayabilecek TarımGES’ler iklim değişikliğine karşı mücadele ederken önemli bir araç olacak” dedi. “Önemli olan ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda bu aracı en doğru şekilde, uzun vadeli akılcı planlama ile kullanabilmesi.”

güneş

‣ AB, güneş enerjisi kapasitesini bir yılda yarı yarıya artırdı: İlk sırada Almanya var

‘Elektrik üretirken toprağın verimi artacak’

Türkiye’nin toplam 234 bin kilometrekare tarım alanına sahip olduğunun vurgulandığı raporda, bu alanların binde 1’ine bugünün teknolojisiyle güneş panelleri kurulduğunda toplamda 11 GW’nin üzerinde güç elde etmenin mümkün olacağı aktarılıyor.

Turhan, “Solar3GW’nin de sloganı olan ‘her yıl en az 3 GW güneş gücü’nün, araziye kurulacak kısmı olan bin 350 megawattın TarımGES uygulaması şeklinde kurulması, her yıl tarım alanlarımızın sadece 10 binde 1’ine kurulum gerçekleştirmemiz anlamına gelir. Bu yolla temiz ve ucuz elektrik üretirken, gittikçe artan ekstrem hava koşullarına karşı ilgili tarım ürününe ek bir koruma sağlanıp, tarımsal verim artırılır” diye konuştu.

Çalışmada paylaşılan verilere göre, güneş enerjisi ile tarım arazilerinin eş zamanlı kullanımına yönelik entegre bir sistem olan TarımGES’ler, tüm tarım alanlarının yanı sıra çayırlar, otlaklar, seralar ve balık çiftliklerinde kurulabiliyor.

Yürütülen AR-GE çalışmalarına göre, seçilen örnek coğrafyada güneş santrali kurulan tarlalarda acı biber üretimi üçe katlanırken, çeri domates üretiminde ise su kullanımının yüzde 65 azaldığı ve toplam üretimin ikiye katlandığı gözlemleniyor.

güneş

Diğer yandan TarımGES uygulamalarında iki günde bir yapılan sulamalarda toprağın nemi yüzde 15, her gün yapılan sulamalarda yüzde 5 oranında daha fazla korunuyor.

Raporda, TarımGES projelerinin maliyet olarak küçük ölçekli GES çatı projelerine göre daha avantajlı olduğuna dikkat çekiliyor. Çiftçinin tarlasında üreteceği elektriğin fazlasını satarak öztüketim harcamalarının büyük ölçüde düşürülebileceği vurgulanıyor.

Proje, enerjinin yanı sıra tarımda da dışa bağımlılığın önüne geçebileceğini gösteriyor. TarımGES’ler yerinde üretim-tüketim konusunda enerji dönüşümüne uygun çözüm sunuyor.

Öncelikle elektrik üretimini, tüketimin olduğu alana yaklaştırılarak artan şebeke verimi sağlıyor, işletme maliyetlerini aşağıya çekiyor. Bu arada tarım için gereken sulama pompası, aydınlatma, ısıtma vb. faaliyetlerde gerekli olan enerji en ucuz şekilde yerinde üretilebiliyor.

güneş

‣ Rüzgar ve güneş enerjisi, kömür ve doğal gazdaki küresel artışı önledi: 40 milyar dolar tasarruf edildi

‘Teşvik gündeme getirilmeli’

Çalışmada, Türkiye’de TarımGES’lerin önünün açılması için acil olarak mevzuatta düzenlenme gerektiği belirtiliyor. TarımGES kurulacak alanlarda acil kamulaştırma yapılabilmesi ve kapasite tanımlanması öncelikli başlıklar arasında yer alıyor. Aynı zamanda Marmara Bölgesi gibi arazi sıkıntısı olan bölgelerde küçük ölçekli tesisler için destek tarifesi oluşturabileceği, büyük ölçekli TarımGES’ler için ise YEKA benzeri ihale yöntemleri uygulanabileceği öneriliyor. TarımGES’ler için kapsamlı AR-GE programları geliştirilmesi ve çiftçilerin bilinçlendirilmesi tavsiye ediliyor.

TarımGES projeleri, Kenya gibi yoksul Afrika ülkelerinden İsveç gibi güneşin en az göründüğü topraklara kadar dünyanın her köşesinde uygulanıyor. 2012’de tüm dünyada 5 megawatt olan TarımGES kurulu gücü, 2022’de 14 gigawattın üzerine çıktı. Dünyada bu konuda başı çeken ülke olan Japonya’da bugüne kadar 3 binden fazla TarımGES uygulaması yapıldı.