Kazdağı Ekofestivali’nin Darıdere Tabiat Parkı’nda yapılması konusunda 09 Mayıs 2023 tarihinde Tarım ve Orman Bakanlığı 2’nci Bölge Müdürlüğü tarafından verilen izin “yangın” gerekçesi ile iptal edildi.
“Haklarımızla varız” temasıyla 21-25 Haziran tarihleri arasında yapılması planlanan ekolojik festivale yönelik karar, festivali düzenleyen Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği‘ne ancak ancak 17 Haziran’da iletildi.
Bunun üzerine dernek, festivali planlandığı tarih aralığında gerçekleştirebilmek adına yeni alan arayışına başladığını duyurdu.
“Yeni Festival alanı bilgisi netleşir netleşmez hemen paylaşacağız” diyen dernek, katılımcılardan sosyal medya hesaplarını takip etmeye devam etmelerini rica etti.
İptal kararı, Kazdağı Ekofest için verilen toplamda beşinci, üst üste ise dördüncü iptal kararı olma özelliğini taşıyor. İlki 2014 yılında düzenlenen festival 2016’da darbe girişimi, 2020 ve 2021 yıllarında pandemi, 2022 ve 2023 yıllarında ise yangın gerekçe gösterilerek iptal edildi.
Duvar‘ın aktardığına göre, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, Kazdağı Ekofest’in üst üste dördüncü kez iptal edilmesini değerlendirdi.
‘Yangını gözeterek tarihi belirledik’
Her yıl ağustos ayı içinde farklı tarihlerde düzenlenen festivalin bu yıl yangın dönemine girmemesi için haziran sonuna gerçekleştirilmesini planladıklarını söyleyen Doğan, bölgede yangın tehdidi oluşturmak istemediklerini söyledi.
Doğan, “Bunu gözeterek yangın dönemi başlamadan Ekoloji Festivali yapmak istedik. Buna bağlı olarak da mayıs ayının hemen başında, Doğa Koruma Milli Parklara festivalimizi bildirdik. Ancak programlarımız da yayımlandıktan sonra yangın nedeniyle iptal edildiği bildirimi yapıldı” diye konuştu.
Festival için yeni bir yer aradıklarını dile getiren Doğan, Kazdağı Ekofest 2023’ü mutlaka gerçekleştirmek istediklerini ifade ederek, “Festivalimizin bütün katılımcıları, destekçileri yanımızda, müzik grupları nerede olursa yanımızda olacaklarını söylüyorlar, panelistlerimiz de öyle” dedi.
‘Bizlerin bir araya gelmesi rahatsızlık yaratıyor’
Son yıllarda yasaklanan festivalleri, iptal edilen konserleri hatırlatan Doğan, yaşam alanlarına ve yaşam tarzına müdahalenin giderek arttığını söyledi. Doğan, şunları kaydetti:
“Son yıllarda ülke genelinde festivallere, konserlere karşı bir direnç var. Birçok sanatçının konserleri yasaklanıyor. Yaşam alanlarına ve yaşam tarzına ciddi anlamda müdahale var. Festivalin geçen yıl yasaklanması ile bu yıl yasaklanma gerekçesi aynı olabilir ama sanıyoruz ki bizlerin bir araya gelmesi rahatsızlık yaratıyor. Biz haklı olduğumuzu biliyoruz. Ekofest de bizim hakkımız. Konuşmak, söyleşmek, müzik dinlemek hakkımız. Bu haklarımızı sonuna kadar kullanmak için elimizden geleni yapacağız.”
Yeni bir araştırma, insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizi ile insanların yer altından çok büyük miktarlarda su çekmeleri nedeniyle Dünya‘nın dönüş ekseninin 20 yılda yaklaşık 80 cm doğuya kaydığını gösteriyor.
Dünya’nın coğrafi kutbundaki kaymayı inceleyen araştırmacılar yer altı sularının etkisi olmadan böyle bir değişimin mümkün olmayacağını söylüyor.
Dünya’nın kendi etrafında döndüğü eksen sabit ve durağan bir yapıda değil. Yerküre Kuzey ve GüneyKutuplarından geçen hayali bir çizgi olan dönme ekseni üzerinde dönerken sürüklenip yalpalanıyor. Dönme eksenindeki bu hareketler kutup gezinmesi olarak adlandırılıyor. Kuzey Kutup noktasının her yıl 10 metre genişliğinde bir çember çizdiği biliniyor.
Amerikan Uzay Araştırmaları Dairesi‘ne (NASA) göre 20’inci yüzyılda Dünya’nın dönüş ekseninin yılda 4 cm kaydığını bulunmuştu.
Son dönemde yapılan araştırmalarsa iklim krizinin yerkürenin dönüşünde kaymaya neden olduğunu bulmuştu. Ancak yer altı sularının bu kaymaya etkisi tam olarak belirlenememişti.
BBC Türkçe‘nin aktardığına göre, araştırmanın baş yazarı Seul Ulusal Üniversitesi Yer Bilimleri Eğitimi’nde Prof. Dr. Ki-Weon Seo, “Yerkürenin tarihinde Dünya’nın dönüş ekseninde çok büyük değişiklikler oldu. Ancak çalışmamız yer altı sularının tüketilmesinin dönüş ekseninin kaymasına neden olacak kadar önemli olduğunu vurguluyor” diyor.
Yaklaşık 2 trilyon ton su çekildi
Küresel iklim modellemeleri, yer altı sularının tüketiminin deniz seviyesindeki yükselmeye katkıda bulunduğunu bulmuştu. Buna göre 1993-2010 arasındaki dönemde yer altından 2 trilyon ton su çekildi.
İçme ve tarımsal sulama gibi amaçlarla kullanılan bu sular, çoğunlukla kullanıldıktan sonra denize deşarj ediliyor. Bu da oldukça büyük bir su kütlesinin insan müdahalesiyle yerinin değişmesi anlamına geliyor. Önceki tahminler bu yer değişiminin deniz seviyesini 6 mm yükselttiğini tahmin etmişti.
Jeofizik alanında bilimsel yayın Geophysical Research Letters dergisinde yayımlanan yeni araştırma, bu tahmini yerkürenin dönüş kutbundaki değişimi inceleyerek doğruluyor.
Yeryüzündeki suyun dağılımı, taşınan kütlenin ağırlığının dağılımını değiştiriyor.
Araştırmacılar bunu, dönmekte olan bir topaca küçük miktarda bir ağırlık eklemeye benzetiyorlar. Yerkürenin üzerindeki su kütlesinin yeri değiştiğinde dönüş hareketinde de ufak bir değişiklik olduğunu belirtiyorlar.
Araştırmacılar bu değişimi anlamak için Dünya’nın dönüş ekseninde gözlemlenen kaymayı bilgisayar modelleriyle test ettiler. Buna göre sadece buz ve buzulların erimesi hesaba katıldığında bugün gözlemlenen kaymada 78,5 cm’lik bir açıklık oluşuyordu. Araştırma bu boşluğu yer altı sularıyla ilişkilendirdi.
‘Kaymanın da iklim üzerinde etkileri olabilir’
Prof. Seo, “Yer altı sularının tüketimi yerkürenin kutbunun yıllık 4,36 cm hızda 64 derece doğuya kaydırdığını bulduk. Bu trend devam edecektir” diyor.
“Dönüş kutbu kaymasının açıklanamayan nedenini bulduğum için çok mutluyum” ifadelerini kullanan Prof. Seo “Öte yandan Dünya’da yaşayan biri ve bir baba olarak, yer altı sularının çekilmesinin deniz seviyesinin yükselmesinin bir başka sebebi olduğunu görmek beni endişelendiriyor ve şaşırtıyor” ifadelerini kullanıyor.
NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı‘nda bilim insanı Surendra AdhikariAmerikan Jeoloji Topluluğu‘na verdiği demeçte, dünyanın dönüş ekseninin yıllık birkaç metre değiştiğini ve yeraltı sularının tüketilmesinin mevsimlerin değişmesi riskini doğurmadığını belirtiyor.
Adhikari, dönüş eksenindeki kayışların son dönemdeki ana sebebinin Grönland‘daki buz kütlelerinin kaybı olduğunu bulan bilim insanlarından biri.
Adhikari, ancak jeolojik zaman dilimleri açısından dönüş kutbu kaymasının iklim üzerinde etkileri olabileceğini söylüyor.
Alpler’deki buzulların hızlı bir şekilde eridiğine dikkat çekilen İsviçre ‘de fosil yakıtlardan çıkışın hızlandırılması ve 2050’ye dek net sıfır hedefine ulaşılmasına yönelik iklim kanunu tasarısı yapılan bir referandum ile kabul edildi.
İsviçreli seçmenlerin neredeyse yüzde 60’ı, sağcı İsviçre Halk Partisi‘nin muhalefetine rağmen 2050 yılına kadar emisyonları ciddi şekilde azaltma planlarını destekledi.
İkinci bir oylamada halk, yüzde 78,5 çokuluslu şirketler için asgari yüzde 15’lik bir vergiye destek verdi.
Hükümet, ülkenin enerji güvenliğinin ve çevrenin korunması gerektiğini vurgularken, yeni kanunla ithal petrol ve gaza bağımlılıktan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yapılması hedefleniyor.
Katılımın yüzde 42 olduğu referandumda oy verenlerin yüzde 59’u yeşil enerji teklifini desteklediklerini gösterdi.
Kanun karşıtları ise bu adımlarla enerji fiyatlarının yükseleceğinden kaygı duyuyor.
‘İklim biliminin argümanları duyuldu’
Buzullardaki azalmayı yakından takip eden önde gelen İsviçreli buzulbilimci Matthias Huss, Twitter üzerinde yaptığı paylaşımda halkın “güçlü bir sinyal” gönderdiğini ve “iklim biliminin argümanları duyulduğu için çok mutlu olduğunu” ekledi.
The Swiss population sends out a strong signal: the law for bringing the country to net zero emissions was accepted today! What started with the #glacier initiative several years ago has now come to an end. Very happy that the arguments of #climate science were heard! pic.twitter.com/R2O5BIk9xE
Alpler’deki buzullar, 2001 ve 2022 arasında hacimlerinin üçte birini kaybetti.
İsviçre’de neredeyse bütün büyük partiler kanun tasarısını desteklerken aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin tasarıya karşı çıkması ülkede referanduma gidilmesine yol açtı.
Enerjisinin üçte ikisini ithal eden İsviçre’de yeni kanunla 2,2 milyar dolara denk gelen bir miktar olan 2 milyar İsviçre Frangı tutarında destek, gaz ve benzinle çalışan ısıtma sistemlerinin çevre dostu alternatiflerle değiştirilmesi için kullanılacak.
Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, nüfusun 1990-2022 döneminde yüzde 51 artmasına karşın tarım arazilerinin yüzde 14 azalmasına dikkat çekti. Bayraktar, “Her yıl binlerce dekar tarım arazisi konut, sanayi, turizm yapılaşmalarıyla elden çıkıyor” dedi.
TZOB Genel Başkanı Bayraktar, dün (18 Haziran) yaptığı açıklamada, her yıl Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun kabul edildiği 11 Haziran’ı takip eden ilk pazar gününün Toprak Bayramı olarak kutlandığını anımsattı.
Bayraktar, şunları kaydetti:
“Türkiye nüfusu 1990-2022 döneminde yüzde 51 artarken, işlenen tarım alanları yüzde 14 azalmıştır. 1990 yılında 56 milyon 473 bin 35 olan nüfus, 2022 yılında 85 milyon 279 bin 553’e yükselirken, buna karşın işlenen tarım alanları aynı dönemde 27 milyon 856 bin hektardan 23 milyon 845 bin hektara geriledi. 1990-2022 döneminde kaybedilen işlenen tarım alanlarının toplamı 4 milyon 11 bin hektardır. Son dört yılda işlenen tarım alanları yüzde 3,2 oranında artmıştır. 2019 yılında 23 milyon 99 bin hektar olan işlenen tarım alanı 2022 yılında 23 milyon 845 bin hektara ulaşmıştır. Ancak bu artış hızı yeterli değildi.”
‘Amaç dışı arazi kullanımına verilen onaylar kabul edilemez’
Bayraktar, amaç dışı arazi kullanımının önlenmesi gerektiğine de işaret ederek, şunları kaydetti:
Ülkemizde her yıl binlerce dekar verimli birinci ve ikinci sınıf tarım arazisi, konut, sanayi ve turizm yapılaşmaları, karayolu yapımı nedeniyle elden çıkıyor. Elimizdeki son verilere göre, 2006-2018 yılları arasında tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı için yapılan başvuruların yüzde 52’si olumlu karşılanmıştır. Başvuruların yarısının kabul edilerek tarım arazilerinin amaç dışına çıkarılması kabul edilebilir değildir. Alternatif marjinal tarım arazileri mevcutken, verimli tarım arazilerini tarım dışı amaçlarla kullanmak, büyük bir savurganlıktır. Birinci sınıf sulamaya uygun tarım arazilerimizin, imara açılmasına asla izin vermemeli, bu arazilerin üzerine sanayi tesisleri, şehirler kurulmamalıdır. Turizm, madencilik ve ulaştırma için verimli tarım arazilerimizi kullanmamalı, meyve ağaçlarını, zeytinlikleri keserek yazlıklar inşa etmemeliyiz.”
‘Ekilmeyen bir karış toprak kalmamalı’
Gıda fiyatlarının arttığı bir dönemde ülke topraklarının boş bırakılmaması gerektiğini belirten Bayraktar, “Artık ekilmeyen bir karış toprak kalmamalı, verimlilik artırılmalıdır. Dünyanın her yerinde çiftçiyi tarlada tutma mücadelesi verilmektedir. Çiftçiyi toprağına küstüren uygulamalardan kaçınılmalıdır. Nüfusumuzu belli oranda kırsalda tutmanın yollarını mutlaka bulmalıyız” diye belirtti.
Altı yılın ardından yeniden düzenlenen Trans Onur Yürüyüşü, tüm engellemelere rağmen dün (18 Haziran) gerçekleştirildi. 18 Haziran Translarla Eşitlik Günü‘nde bir araya gelen trans+ aktivistler polis müdahaleleri ve ablukası altında hak ve özgürlük taleplerini yineledi.
17.00’da Taksim‘de gerçekleştirilmesi planlanan yürüyüş öncesinde sabah saatlerinde kolluk kuvvetlerinin Taksim çevresinde ve ara sokaklarında barikatlar kurduğu görüldü. Ayrıca Taksim ve Şişhane metro durakları ile Taksim-Kabataş füniküler hattı 10.00 itibariyle kapatıldı.
Fotoğraf: Mert Can Bükülmez
Polis barikatlarına rağmen trans+ aktivistler Osmanbey sokaklarında bir araya geldi. Cihangir’den Osmanbey sokaklarına kadar yayılan yürüyüşte polisin sert müdahalelerine ek esnaftan da trans+lara tepki gösterildi. Çimen Sokak’ta basın açıklamasını okuyan aktivistlere polis müdahalede bulundu ve biri 18 yaşın altında olmak üzere on kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınan 18 yaşın altındaki aktivist akşam saatlerinde serbest bırakılırken diğer dokuz gözaltı gece saatlerinde serbest bırakıldı. Gözaltılar ters kelepçe ile yapıldı.
Yürüyüşte trans+lara Yeşil Sol Parti milletvekilleri Özgül Saki ve Burcugül Çubuk eşlik etti.
Transların yürütülmediği Taksim sokaklarında yürüyüşün yasaklanmasına dair herhangi bir karar bulunmuyor. Yürüyüş öncesi yalnızca İstanbul’un yeni valisi Davut Gül şu tweeti paylaşmıştı:
Milletimizin ve devletimizin teminatı olan aile kurumumuzu tehdit eden hiç bir faaliyete izin verilmemiştir.
İzinsiz gösteri yapan gruplara asla müsade edilmeyecektir…
Trans+’lar basın açıklamasını okudu: Dönüyoruz dünyayı yerinden edene kadar
Trans+’lar Cihangir’den Osmanbey’e uzanan yürüyüşlerinde şu açıklamayı okumuştu:
“9. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü’nü 6 yıllık bir aranın ardından 18 Haziran Translarla Eşitlik Günü’nde gerçekleştiriyoruz.
Bornova ve Bayram Sokak’tan Eryaman’a, evlerinden çıkmak zorunda kalan; devlet ve polis devletinin kolluk kuvvetleri tarafından işkenceye maruz bırakılan trans+ların öfkesini ve yaşadığı şiddeti sırtlanıp direnişimizi her bir mahalle ve sokakta örgütlemek için bugün bir araya geldik. Trans+’lar olarak mücadelemizin salt bugünle sınırlı olmadığının ve vermek zorunda bırakıldığımız 6 yıllık aranın mücadelemizden hiçbir şey eksiltmediğinin bilincinde, yeniden sokaklara dökülüyoruz.
En son 2017 yılında ‘Göç’ temasıyla gerçekleştirilen, bu sene 9.’sunu örgütlediğimiz Trans Onur Yürüyüşü’nü ‘Dönmeyiz, Buradayız’ teması ile yaşatıyoruz. AKP’nin, kolluk kuvvetlerinin, 8 Martlarda trans kadınların ‘kadınlık’larını sorgulayan sözde feministlerin ve üretilen transfobik söylemler karşısında sessiz kalan her bir kişinin daralttığı alanlara rağmen sokaklardayız; dönmeyiz, buradayız.
6 Şubat’ta Türkiye, Kürdistan ve Suriye’de yaşanan; rant-talan politikalarının bir sonucu olan depremler ile artan yalnızlaştırma çabasına; ortak çadırlara alınmayan, hormon ilaçlarına erişimi engellenen, hiçbir koşulda kendilerine güvenli alan yaratılmayan trans+’lar üzerinden tanık olduk. Yaşanan bu depremlerin yarattığı fiziki koşulların insanları eşitlemediğini; aksine var olan eşitsizlikleri derinleştirdiğini bir kez daha gördük. Biz trans+’lar, devlet eliyle körüklenen transfobik, ırkçı, ayrıştırıcı ve sağlamcı söylemler sebebi ile afet sırasında dahi hem hayatta kalma hem de varoluş mücadelesi vermek zorunda kaldık.
Üretilen nefret siyasetinin yarattığı koşullarla yalnızca yaşadığımız bu depremde değil; yürüyemediğimiz her bir sokakta, barınamadığımız her bir mekanda mücadele ediyoruz. Evlerimiz mühürlenir, yaşadığımız sokaklar polis ablukasına alınırken, biz trans+ların barınma talebini reddeden sığınma evlerinin kapısında öldüğü bu coğrafyada, trans ölümleri pek tabii politiktir.
Körüklenen yalnızlaştırma politikaları ile yaşamayı kendine hak görmeyen, bu coğrafyada yeri olmadığına inandırılan translar varken; elbet trans intiharları politiktir. Hande, Mısra, Nefes, Murat, Günay, Zirve, Berrak, İpek, Deniz, Ecem ve nicelerinin ölümleri; birer katliamdır. Devlet başta olmak üzere söylemleriyle transfobiyi yayan her bir yandaş da bu katliamların failidir.
Gezi Direnişi’nde direnen başta lgbti+’lar olmak üzere tüm kesimleri direnişin 10. yılında selamlıyoruz. Bugün burada Gezi’de kolluk kuvveti tarafından katledilen, yaralanan, tutsak edilen halkların öfkesini kuşandık; alanlarda olduğumuzu bildiriyoruz. Gezi onurdur, yargılanamaz. 80’lerde gezi parkı merdivenlerinde açlık grevi yapan transları selamlıyor, mücadelemizin devam ettiğini bildiriyoruz. Dün 951. haftada bir araya gelen ve gözaltına alınan, yıllardır Galatasaray Meydanı’nda bu devlet tarafından kaybettirilen yakınlarını arayan Cumartesi Annelerini/İnsanlarını selamlıyoruz. Mücadelemiz ortaktır.
AKP-MHP faşizminin ‘güzel gelecek’ tahayyülünü üstlendirdiği seçim ‘gerçeğinin’ aslolandan uzak oluşu; 28 Mayıs seçim gecesi Erdoğan’ın balkon konuşmasına bizleri hedef alan sözler ile başlamasıyla bizlere uygulanan politikaların artan şiddetine işaret etmektedir. Seçim öncesinden, seçim ardına kadar LGBTİ+ fobik söylemler üreten tüm parti ve örgütlenmelerin de sorumlu olduğu ‘Yeni Türkiye’de; öldürülen, baskı ve şiddete maruz kalanlar elbet yine bizleriz. Seçimlerin ‘daha az şiddetli faşizmi seçme’ üzerinden kurgulanışı dahi; LGBTİ+lar, Kürtler, mülteciler ve göçmenlere uygulanan siyasi tutumun niteliğini gözler önüne sermektedir. Kürt illerinde yüzde seksen oy alınınca söylenen ‘Biz Kürtlerden Razıyız’ sözü, seçim sonucu ile yerini ‘kaybettirenin’ Kürtler olduğu söylemine bıraktı. Kürtleri her fırsatta hedef haline getirenlerle biz translara zulüm uygulayanlar birdir.
Göçmenlerle biz LGBTİ+’ları hedef gösteren zihniyetin de bir olduğunu tekrar hatırlatıyor, yan yana ördüğümüz direnişten asla vazgeçmiyoruz. Kürt halkına karşı yapılan soykırımlara, tutuklamalara, gözaltılara, kriminalize etmelere karşı da omuz omuza ve kimi zaman da bacak omuza mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz. Kürdistan’ın da, bizlerin de var olduğunu burada yeniden haykırıyoruz.
Varlığı; doğduğu ve büyüdüğü coğrafya için bir tehdit olarak görülen, yaşamına izin verilmediği için ‘göçmeye’ zorlanan tüm transların daimi yoldaşlarıyız. Sınırlardan taşan mücadelemizi sürdüreceğimizi ve nerede olursak olalım bir aradalığımızı yitirmeyeceğimizi buradan bir kez daha söylüyoruz! Dönmeyiz, buradayız; mülteciyiz, transız.
Biz translar yine, yeniden haykırıyoruz: sınırsız, sınıfsız, şiddetsiz, cinsiyetsiz ve sömürüsüz bir dünya istiyoruz. Bu devlet, ya bizlerin eşit yurttaşlar olduğunu farkına varıp bize güvenceli işler yaratacak, ya da çark caddelerimizde güvenli şekilde çalışmamıza alan açacak. Biz trans+’ları ‘korumaktan’ ziyade, bulduğu her fırsatta gücünü bize karşı kullanmayı sürdüren bu polis devletin ve emrindeki kolluk kuvvetlerinin şiddetinden korkmuyoruz; tüm onurumuzla direniyoruz! Ya da korkuyoruz ayol! Ama yine de tüm şugarlığımızla buradayız, alanlardayız! Alanlar sizin mi sandınız?
Bizler, orospular yanarken mahalleli onun ateşine odun attığını çok iyi biliyoruz. Bizleri yok sayıp, hedef gösteremezsiniz. Biz orospular, seks işçileri varız; var olacağız.
Tüm zırıllığımız, translığımız, dönmeliğimiz ile bugün buradayız. Sizden korkmadığımızı suratlarınıza bakarak haykırıyoruz! Bizler değil, sizler gideceksiniz.
Bilinsin ki; bugün fiziksel olarak Taksim’de değilsek yasaklarınızdan ya da zulmünüzden korktuğumuzdan değil, birbirimizin güvenliğini bizi eşit yurttaş olarak kabul etmeyen polis devletinden daha çok düşündüğümüzdendir. Dönüyoruz dünyayı yerinden edene kadar. Gitmiyoruz her arkadaşımızı alana kadar. Direniyoruz siz gidene kadar. Transız dibine kadar AŞŞŞKIIIIIIIM!”
Tekstil sektörü yıkamanın her rengiyle çok içli dışlı, deneyimli diyebiliriz. Onur Ayı geldiğinde yapılan “gökkuşağı yıkama” da bu durumdan nasibini oldukça yoğun alıyor.
Onur Ayı geldiğinde birçok markanın sosyal medya hesaplarında gökkuşağı postları, profil fotoğraflarına gökkuşağı çerçeveleri belirir; tekstil markaları onur ayına özel koleksiyonlar çıkarırlar, gökkuşağı baskılı özgürlük mesajları veren tişörtler mağazalarda yerlerini bulur.
Malesef Türkiye muhafazakarlaştıkça gökkuşağı yıkamaktan bile imtina edilen bir noktaya geldik. Geçtiğimiz yıllarda daha çok yerel marka gökkuşağı yıkama yaparken son yıllarda muhafazakar çevrelerden gelen baskılarla Onur Ayı’nda sessiz kalmayı tercih eden markaların sayısı artıyor. İşte farkındalık veya hak temelli bir duruş yerine gökkuşağı yıkama yapıldığını da tam buradan anlayabiliyoruz.
Gökkuşağı yıkama mı farkındalık mı
Moda endüstrisinde gay erkek tasarımcılar çok uzun süredir görünür hatta çoğu yerde zincirin en üst noktasında olsa da LGBTİ+ hakları söz konusu olduğunda diğer endüstrilerden daha farklı ya da eşitlikçi olduğunu söylemek pek mümkün olmuyor.
Onur Ayı’nda renkli koleksiyonlar çıkaran, postlar paylaşan markaların çoğunun üretim zincirlerindeki LGBTİ+ çalışanlarına dair verileri bilmiyoruz, muhtemelen kendileri de öyle. LGBTİ+ işçilerin haklarına erişebilmelerinin mümkün olup olmadığını, özellikle zincirin alt seviyelerinde üretimi yüklenen yoksul veya muhafazakar ülkelerdeki LGBTİ+ çalışanların ayrımcılığa, şiddete maruz kalıp kalmadıklarını, bu ülkelerin LGBTİ+ politikalarını, zincirin beyaz yakalı ya da daha üst seviyelerdeki çalışanları için de aynı soruların cevaplarını bilmiyoruz. Onur ayı iletişimi yapan markaların LGBTİ+ hakları ile ilgili kurum içi, üretim zincirini kapsayan hangi iyileştirmeleri, eşitlenmeye dair hangi adımları attıklarını çoğu zaman bilmiyoruz. Onur Ayı’nda duyurulan kimi kampanyaların kalan 11 ayda nasıl işletildiğini, takibini, iyileştirilip iyileştirilmediğini de bilmiyoruz. Markanın LGBTİ+ haklarına dair ürün satma çabası dışında neler yaptığını, hangi örgütlenmeleri desteklediğini de bilemiyoruz.
Her geçen gün sayıları artan sivil toplum örgütlenmeleri, aktivistlerin çalışmaları sayesinde artık bu sorulara öznelerden gelen cevaplara az da olsa ulaşabiliyoruz. Örneğin birçok markanın ucuza üretim için zincirin ilk halkası olarak kullandığı Hindistan, Bangladeş gibi Güney Asya ülkelerinde kültürde ve yasada “Hicra” olarak tanımlanan 3. cinsiyete mensup kişilerin tekstil üretiminde çokça ayrımcılığa ve cinsel şiddete maruz bırakıldıklarını kendilerinden dinleyebiliyoruz. Buralarda üretim yapıp Accord’u imzalamamış markaların onur ayı iletişim kampanyalarına göz atsak bunu görebilecek miyiz peki?
Tekstil endüstrisindeki hak mücadelelerinin çok boyutlu olması çok fazla hakkın gasp edildiğini ortaya koyuyor, ama maalesef bu durum markaların iletişim çalışmalarına takvimde yıkanacak çok renk olarak yansıyor. Geçmiş yıllarda Onur Ayı iletişimleri nedeniyle muhafazakar çevrelerden tepki alan kimi markaların zaman geçtikçe hiç iletişim yapmayıp LGBTİ+ çalışanlarını desteklemek yoluna gittiklerini söyleyerek “biz o işi içeride hallettik” gibi açıklamalar yapması, ama ne yaptıklarına dair bir açıklama, veri sunmaması da bir başka örnek.
Pembe liranın peşinde
Gerçek bir destek, iyileştirme, stratejisi olmayıp iletişim çalışmalarını rüzgâr o sırada takvimde nereden esiyorsa onun üzerine hazırlayan markaların farkındalık yarattığı, normalde ulaşılamayan kitlelere mesaj ulaştırdığı argümanı da oldukça boş, hatta yıkamaya zemin hazırlıyor diyebiliriz. Hak mücadelelerini para kazanmak için içini boşaltarak kâr amaçlı satışa çıkarmak farkındalık değil düpedüz sahtekârlıktır.
Pembe Lira (Pembe para, ing; pink money, pink pound, pink dollar…); LGBTİ+ topluluğunun satın alma gücüdür. Gün geçtikçe küresel olarak büyüyen bu pazar, elbette birçok markanın da ilgisini çekiyor. Pembe liranın peşinde koşarken yapılan çalışmalardan elde edilen kârın ne kadarının LGBTİ+ları güçlendirmek için kullanıldığını ise yine bilmiyoruz.
Markalar baskıcı ülkelerde asgari ücret ödemekten kaçıp, çalışanların güvenliklerini sağlayacak anlaşmaları imzalamayıp insan haklarına aykırı koşullarda ucuza ürettikleri ürünleri renklere bulayıp batılı ülkelere satarken, aynı markalar muhafazakar ülkelerde LGBTİ+lara yapılan baskılara karşı sessiz kalıp kârını korurken, başka ülkelerde başka iletişim stratejisi hatta reklam hedeflemesi kullanarak kendini güvene alırken zincirin tamamında neler yaşandığını bilmemiz de mümkün değil. Bu sebeple üretim zincirlerinin şeffaflaşması çok önemli.
Tüketicinin baskısı yıkamayı önleyebilir
Küresel bir endüstri ürettiği veya satış yaptığı yerelin nabzına göre her ülkede farklı renk alırken tüketicilerin aynı küreselliği bilgiyi yaygınlaştırmak ve kâr için kötüye kullanılan bu renkleri ortaya çıkarmak gibi bir gücü var. Endüstriye şeffaflık için baskı yapmak, “LGBTİ+lar ürünlerinizi satın alsın demenin dışında ne yaptınız?” diye sormak, gökkuşağı yıkama yapan markalar yerine gerçekten eşitliğe adım atan destek veren sürdürülebilir üretimleri desteklemek ilk olarak yapabileceklerimiz arasında.
Endüstriyi de Onur Ayı’nda, 8 Mart’larda, Çevre Günü’nde, Siyah Tarihi Ayı’nda büründükleri renkleri yılın geri kalan günlerinde gerçek adımlarda da görebileceğimiz günler dileğiyle,
Geçen haftaki “Yeşiller Partisi’nin Seçim Süreci Nasıl Geçti?” başlıklı yazımın son paragrafı şu şekilde başlıyordu: Bugünden geleceğe bakınca bizi nasıl bir sürecin beklediği bir başka yazısının konusu. O yazı bir Yeşiller Partisi yazısıydı. Bu yazı ise biraz daha muğlak bir özneye (ama illa ki Yeşiller Partisi’ne!) yönelik bir yazı olacak.
Güncel problemleri anlamak için ne yazık ki yine seçim öncesine dönmek zorundayız. Türkiye‘de partiler seçimden önce söyledikleri ve halkın yararına olacak pek çok şeyi seçim sonrasında unutmaya fazla meyilli olsalar da; hem TBMM hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin galibi olan Cumhur İttifakı’nın, toplumu kutuplaştırarak özgürlük alanını daraltma, doğayı yağmalama, maaşıyla sakin bir hayat geçirmek isteyenlerin yaşam standartlarını düşürme konusunda oldukça mahir olduğunu tecrübelerimizden biliyoruz. Neleri hedef alacaklarını, hedeflerine ulaşmak için nasıl yollar izleyeceklerini de bizlere seçim öncesinde bol bol anlattılar. 28 Mayıs’tan sonra henüz “icraata” başlamamış gibi görünseler de bazı önemli konuları konuşmamız gerekiyor.
Yeşiller’in kırmızı çizgileri vs ‘Cumhur’un vaatleri
Bizler, Yeşil Siyaset’in Türkiye’deki temsilcileri olarak yıllardır bazı temel konuları savunuruz. Yeşiller Partisi dediğimizde aklımıza gelen konulardır bunlar. Hadi moda kavramla ifade edelim: Bunlar bizim kırmızı çizgilerimizdir. Kanal İstanbul gibi ucube projelerle doğanın yağmalanması bizim kırmızı çizgimizdir. Nükleer santrallerin hayata geçmemesi bizim kırmızı çizgimizdir. Toplumsal cinsiyet eşitliği bizim kırmızı çizgimizdir. Barış politikaları ve şiddet karşıtlığı bizim kırmızı çizgimizdir. İklim değişikliği ile mücadele bizim kırmızı çizgimizdir. Çoğulculuk, demokrasi, adalet, özgürlük bizim kırmızı çizgimizdir. Doğanın ve insanın sömürülmesi bizim kırmızı çizgimizdir.
Ortalığı ancak kırmızı bir kareli defterde olacak kadar çizgiye boğduktan sonra Cumhur İttifakı’nın projelerine ve seçim öncesi vaatlerine dönüp bakalım. Yetinmeyelim ve hangi konuları öne çıkartarak oy istediklerine ve (ne yazık ki) hangi konularla oy aldıklarına da bakalım. Ne görüyoruz? Ne kadar kırmızı çizgimiz varsa şu anda Cumhurbaşkanlığı’nı ve TBMM’yi kazanan yapı tarafından hedef alınmış durumda.
Kanal İstanbul ile ilgili bazı somut adımlar atıldığı yönünde haberler düşmeye başladı. Beton ekonomisini o bölgeden ayağa kaldırmayı hedefliyorlar. Akkuyu Nükleer Santrali üzerinden bir seçim kampanyası yapıldı. Yeni nükleer santral hedeflerinin açıklanması yakındır. Varlıklarını toplumsal cinsiyet eşitliğine ve bilime karşı konumlandıran iki parti bu ittifak ile TBMM’ye girdi. “İstanbul Sözleşmesi geri gelir mi?” tartışmaları yerini “6284 korunabilir mi? sorusuna bıraktı. Onur Ayı’nın denk gelmesiyle birlikte LGBTİ+’lara yönelik saldırılar başladı ve şiddetleniyor. Seçmenlerine “karnımız aç olabilir ama SİHA’larımız havada uçuyor!” dedirtecek kadar önemli bir fikri hegemonyayı yerleştirmiş durumdalar. Seçim öncesinde Topkapı‘yı ve Ayasofya‘yı gölgeleyecek büyüklükte bir gemi en önemli AKP Billboard’u olarak Boğaz’da yerini almıştı. Bu silahlara karşı söz söylemek yedi büyük günahın yanına eklenen sekizinci günah halini aldı. Seçim bittiği an sanki Karadeniz‘de yağmalanmamış bir dere kalmış gibi yine HES haberleri gelmeye başladı. Emek, insan ve doğa sömürüsü zaten hiç hız kesmemişti. Şimdi bir de sandıktan onay almış hale geldi. Giderek fakirleşiyoruz, yaşam standartları düşüyor ve artık bu normalimiz haline geldi. Yeşil Siyaset’in bazı kavramlarını dile getirmek artık lüks durumda ama insanlara lüks gibi gelen kavramların işaret ettiği sorunlar çok kısa sürede geri dönülmez bir noktaya gelecek.
Neyi korumak istiyorsak ona saldıracaklar
Yani, Türkiye’nin Yeşil Siyaset’inin önünde çok zor geçecek bir süreç var. Ne söylüyorsak karşı çıkacaklar. Attıkları her adım bize doğru olacak. Neyi korumak istiyorsak ona saldıracaklar. Hangi değeri savunduysak ona karşı bir seçim süreci yürüttüler ve kazandılar. İşin kötüsü biz haklıyız ve bu “icraatlarının” sonuçlarını sadece oy verenler değil hepimiz yaşıyoruz. Özgürlüğün ihlal edilmesinin normal haline geldiği bir ülkeden hedef göstermeler sonucunda yaşam hakkının ihlal edilmesinin kanıksandığı bir ülkeye doğru geçmek üzereyiz.
Yeni dönemin stratejisini konuşmak, tartışmak ve oluşturmak zorundayız. Sadece doğruyu söylemenin iç huzura bir katkısı olsa da politikada bir karşılığı yok. Hele bu dönemde hiç yok. O zaman bu kapkaranlık dönemde, yeni bir hareket planına yüzümüzü çevirerek güncel problemlere karşı mücadele vermeliyiz.
Hani derler ya; hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Veya bakmak başka, görmek başka derler ya… İşte bu söz bana tam da sanki bozkır için söylenmiş gibi geliyor. Pötikare Yayınları’ndan çıkan Bozkırın Renkleri kitabının yazarı, çocuk kitapları yazarı ve çocuk şarkıları bestecisi Büşra Demir‘e de öyle gelmiş olacak ki; bozkıra ilk bakınca göze görünenin ardındakini bir çocuğun gözünden anlatmaya koyulmuş.
Portakal çiçeği kokan bir Akdeniz şehrinde büyüdüm.. Üniversite okumak için bir bozkır şehrine geldim. Güneşin sarısından sonra bozkırın sarısı bana dürüst olmak gerekirse, pek yavan geldi. Nerede o canlı cansız her nesneyi ışığıyla parlatan güneşin sarısı, nerede o bozkırın kuru, sararmış otları! Ama üniversiteden sonra da uzun yıllar kaldığım bu bozkır şehri bana çok şey öğretti. “Az”dan çoğu türetmeyi, “yokluk”tan çok’u var etmeyi mesela. Bu benim için eşsiz bir bilgiydi. Çünkü kuru bozkır diye nitelenen bu şehre baktığımda sarının öteki tonları başta olmak üzere farklı renkleri, bambaşka güzellikleri görmeyi bu şehirde öğrendim. Bir şehre bakan gözle değil, gören gözle bakmayı öğrendim.
‘Düzlüğün’ altındaki renkler
Bozkırın Renkleri kitabımızda ise, bozkıra başka gözlerle bakmayı, yüzeye değil derine bakmayı öğrenen kişi kitabımızın kahramanı Fadik... Bir ormanın kenarında yaşayan Fadik için renkler demek ormanın yeşili, karın beyazı… Hayat bu ya; bir gün Fadik’in yolu bozkıra düşmüş. Fadik’in gözleri bozkıra ilk değdiğinde sadece bir düzlük görmüş. Öyle ki; Fadik bir bozkıra değil, yanlış bir yere geldiğini zannetmiş. Ama daha derine bakınca Fadik’i bozkırda türlü türlü sürprizler bekliyormuş… Kim bilir neler neler!
Kitabımızda Fadik’in bozkırı keşfine yalnızca sözcükler eşlik etmiyor. Bu yolculukta bize kitabın yazarı Büşra Demir’in yazıp İpek Alan’ın seslendirdiği ve Deniz Türer’in düzenlediği bir şarkı da bize “Merhaba” diyor! Hatta kitabın sonunda yer alan kare kodu okutursanız şarkıyı dinleyebiliyor ve Fadik’le beraber söyleyebiliyorsunuz!
O zaman ben de bu yazıyı zahir’i değil, pinhanı görmeyi ve bunun ancak gözle değil kalple yapılabileceğini bana öğreten o çok özlediğim bozkır şehrine ithaf ediyorum…
Künye
Yazar: Büşra Demir
Resimleyen: Bengi Gençer
Yayınevi: Pötikare
Geçtiğimiz üç yıl boyunca, yaşanan aşırı kuraklık nedeniyle Afrika Boynuzu‘nda kıtlık baş gösterdi ve bu durum günümüz tarihindeki gelmiş geçmiş en vahim beşeri krizlerinden birinin oluşmasına neden oldu. Kuraklık geçen yıl Somali, Etiyopya ve Kenya‘da 2,6 milyondan fazla insanı yaşadıkları evleri terk etmek durumunda bıraktı ve yalnızca Somali’de 43.000’den fazla kişinin hayatını kaybetmesine yol açtı.
Yakın zamanda yapılan bir çalışmada, World Weather Attribution adlı meteoroloji kuruluşu, kuraklığın iklim değişikliği nedeniyle 100 kat artış gösterdiğini ortaya koyuyor. Bölge her zaman yağışlı ve kurak dönemler arasında gidip gelirdi; ancak yüksek sıcaklıklar bilim insanlarının çöl üzerindeki “buharlaşma ihtiyacı” adını verdikleri durumu arttırarak nemin her zamankinden daha çabuk buharlaşıp gitmesine neden oldu ve bunun neticesinde yaşanan tüm kuraklıklar giderek etkisini daha da ciddi boyutlara taşıdı. Araştırmacıların bulguları, mevcut yağmur düzeninin endüstri öncesi bir dünyada “hiçbir şekilde kuraklığa yol açmayacağını” gösteriyor.
Her ne kadar iklim değişikliği yaşanan felaketin öngörülmesini çok daha kolaylaştırsa da, insani yardım amaçlı bağış yapanlar bu konudaki uyarılara pek aldırış etmemişti. Ağır kuraklık baş gösterdiğinde, varlıklı ülkeler ve insani yardım kuruluşları hemen harekete geçerek malzeme yardımında bulundu. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) geçtiğimiz yıl 1 milyar dolardan fazla miktarda gıda sevkiyatı yaparken, Birleşmiş Milletler‘e (BM) bağlı Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) de yaklaşık 138 milyon dolarlık nakit ve gıda yardımı yaptı. Önümüzdeki haftalarda New York’ta bir “taahhüt konferansı” gerçekleştirecek olan BM, milyarlarca dolar daha yardım gönderilmesi konusunda uluslararası kamuoyuna çağrıda bulunacak. Ne var ki bu yardımlar ancak bölgede gıda yetersizliği zirveye ulaştıktan sonra gelmeye başladı ve hemen hemen hiçbiri bölgenin önümüzdeki dönemde yaşanacak olan iklim şoklarına karşı daha dirayetli hale gelmesine yardımcı olmayacak.
Uluslararası camianın yaşanan gıda kıtlığına verdiği yanıt, geçmişte bölgedeki insani yardım çalışmalarına paralellik gösteriyor. Meteoroloji tahmin uzmanları 2011 yılında da bir kuraklık dönemi yaşanacağını öngörmüş, ancak gelen fonlar can kayıplarını ve zorunlu göçü önlemek konusunda çok geç kalmıştı. 2016’daki bir başka kuraklık sırasında müdahale daha hızlı olsa da, uluslararası bağışçılar altyapı geliştirme ve iklim adaptasyonu için para sağlamada başarısız oldu ve bu da bölgenin mevcut kuraklığa karşı savunmasız kalmasını sağladı.
Uzmanlar, Afrika Boynuzu’nda patlak veren bu krizin, ani ve ender rastlanan felaketleri ele almak için inşa edilen insani yardım sisteminde bir paradigma değişikliğine duyulan ihtiyacı vurguladığını söylüyor. Ancak günümüzde kasırgalar ve orman yangınları türünden kısa süreli felaketlerin görülme sıklığı artıyor ve buna paralel olarak iklim değişikliği de yavaş yavaş etkisini gösteren kuraklık ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi krizlere neden oluyor. Bu da iklim etkilerinden korunmanın yolunun, bunlar yaşanmadan önce gerekli harcamaları yapmak olduğu mesajını veriyor.
İnsani yardım kuruluşu Mercy Corps‘ta araştırma direktörü olan Beza Tesfaye, “İnsani yardım kuruluşları [iklim değişikliğine] müdahale etmeye çalışıyor, ne var ki bugüne kadar uyguladığımız yöntem ihtiyaçlara karşılık vermiyor,” diyor: “İhtiyaçlar giderek büyüyor daha da karmaşık bir hal alıyor.”
FAO ve USAID gibi insani yardım kuruluşlarının müdahale süreçlerini iyileştirmelerinin önündeki en kolay yolu daha erken harekete geçmekten geçiyor. Nitekim uzmanlar Afrika Boynuzu’ndaki muhtemel kuraklığı 2019 yılında tespit etmişti, ancak bölgedeki savunucular geçen yıla kadar müdahale etmek için gerekli parayı bulmakta güçlük çekti.
FAO-Kenya’da çalışan, gıda güvenliğinden sorumlu iktisat uzmanı Brenda Lazarus, “Bana sorarsanız yapılabilecek çok daha fazla şey vardı ama yapılamadı,” diyor. Lazarus’un araştırma ekibi, bölgedeki peş peşe gelen verimsiz yağışlara dair ilk işaretleri henüz 2020 gibi erken bir tarihte saptamış ve bu doğrultuda yardımcı kuruluşlara çağrıda bulunmuştu: “Üç yıl öncesinde bağışçılara ve ortaklara gidip ‘Bakın, bu kuraklığın yaklaşmakta olduğunu görüyoruz’ dediğimizi gayet iyi hatırlıyorum. Yapılan öngörülerden anlaşıldığı üzere işlerin yakın bir tarihte çok kötüye gideceği aşikâr.”
Somali Çevre Bakanlığı‘nda iklim araştırmacısı olarak görev yapan Jaabir Abdullahi Hussein, felaket öncesinde sosyal yardım için fon ayrılsaydı, Somali’nin işgücünün ağırlıklı kesimini barındıran çiftçi ve çobanların yaşanan kuraklığa karşı önceden hazırlıklı olabileceğini anlatıyor. Böylece kuraklığa karşı daha dayanıklı tarım ürünlerini ekebilir ya da hayvanlar açlıktan ölmeye başlamadan önce besi sürülerini satmış olabilirlerdi.
Grist‘e konuşan Hussein şunları söylüyor: “Yerel topluluklar esasında yaklaşan kuraklıktan haberdar değiller. Ne zaman, nasıl, nerede ve ne ekecekleri konusunda gereken bilgiye sahip değiller. Bir anda yağmurun yağmayacağı anlaşılıyor ve çiftçilerin ürünleri ve her şeyleri heba oluyor.”
Somali’nin ulusal hükümeti de ülkenin dört bir yanındaki göçebe çobanları kötü bir yağış mevsimi konusunda uyarma kapasitesine sahip değildi; Hussein, hükümetin dış kuruluşlardan yardım almış olması durumunda pek çok ölümü önleyebileceğini belirtiyor.
Bele Kalbi Nur, Etiyopya’nın El Gel köyünde keçileriyle. Arka arkaya yaşanan beş verimsiz yağış mevsiminin akabinde Afrika Boynuzu’nda yaşayan milyonlarca kişi aşırı derecede gıda yetersizliği sorunu yaşamakta. Eduardo Soteras / Fotoğraf: AFP
Dünyanın diğer bölgelerinde ise yardım kuruluşları sözde “geleceğe yönelik eylem” denilen yöntemi denedi ve sonuçları da cesaret verici oldu. Geçtiğimiz yıl kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan GiveDirectly, Mozambik‘teki büyük bir kasırgadan kısa bir süre muhtemel sel felaketine uğrayacak bölgelere peşin ödemeler göndererek, bu yardımı alan kişilerin parayı hayatta kalmak amacıyla gerekli ihtiyaçlar doğrultusunda kullandığını, yiyecek stokladığını ve kendi evlerini güçlendirdiğini ya da bölgeden uzaklaşmak için ulaşım masraflarını üstlendiğini tespit etti. Benzer şekilde Birleşmiş Milletler bünyesindeki Dünya Gıda Programı da yaşanan ciddi bir sel felaketinden dört gün önceBangladeş‘te yaşayan halka peşin ödeme sağlayarak iyi sonuçlar elde etti.
Mercy Corps adına açıklama yapan Tesfaye, “Bu tür felaketler bir dereceye kadar öngörülebilir ve insani yardım camiasında felaketlerin öngörülmesinde ne kadar etkili olunabileceği konusunda pek çok tartışma yaşandı. Ancak fiiliyatta, bu etkilerden ciddi ölçüde kaçınmanın söz konusu olabileceği erken aşamalarda çok fazla para aktığını görmüyoruz” dedi.
Aynı dinamik, tarım ve hayvancılık gibi geçim kaynaklarının iklim değişikliğine karşı daha dayanıklı hale gelmesine yardımcı olabilecek geleceğe yönelik uyum finansmanı için de geçerli. Somali’nin ekonomisindeki üretimin hemen hemen dörtte üçünü karşılayan söz konusu sektörlerin her ikisi de iklim değişikliğine karşı son derece hassasiyet gösteriyor: Verimsiz bir yağmurlu mevsim ürünlerin zarar görmesine, koyun ve keçi sürülerinin yiyecek ve sudan mahrum kalmasına sebebiyet vererek hem onların gelişimini sekteye uğratıyor hem de süt üretimini düşürüyor. Bölgede yaşayan pek çok topluluğun su kuyuları ve rezervuarlar gibi alternatif su kaynaklarına erişim imkânı da bulunmuyor.
USAID gibi kuruluşların acil kuraklık dönemlerinde sağladığı yardımlar bu uzun vadeli meseleleri hafifletmediği gibi, BM bünyesindeki kuruluşların sağladığı diğer kalkınma fonlarının pek çoğu da iklim değişikliği konusuna odaklanmıyor. Afrika Boynuzu’ndaki bazı adaptasyon pilot projeleri için para toplayan Yeşil İklim Fonu (GCF) gibi kimi yeni fon kolları mevcut, ne var ki bu projeler hiperlokal ve birbirinden ayrı olma eğiliminde. Örneğin fon, bugüne kadar yalnızca iki proje kapsamında Somali’de yaklaşık 42 milyon dolar kadar harcadı.
Lazarus, şunları söyledi: “Bu [adaptasyon projeleri] gerçekten önemli ölçüde yetersiz şekilde finanse ediliyor. Bu, mikro ölçekli yatırımların bu tip pilot projelere aktarılacağını ve bunun bölge üzerinde dönüşümsel bir etki yaratacağını düşünüyoruz ve işin aslı bu programlar bu etkiyi yaratmak üzere çok küçük kalıyorlar.”
Bu konuda destek sağlayabilecek pek çok muhtemel proje bulunuyor: Yağmur suyunun toplanması ve kuraklığa dayanıklı tohumlarla ekim, çiftçilerin kurak dönemlerde mahsullerini korumalarına yardımcı olabilir ve yeni su depolama tesisleri, çobanların sürülerinin susuzluktan ölmemesini sağlamalarına yardımcı olabilir. Mesela, 2015 yılında BM’nin Somali’de başlattığı bir girişim, tatlı suyun kum katmanlarının altında tutulup depolanmasını sağlayan özgün bir “kum barajının” inşasına önayak olarak çiftçileri düzensiz yağışlara muhtaç olmaktan kurtarmıştı. Ne var ki Afrika, dünya üzerindeki nüfusun yaklaşık beşte birine ev sahipliği yapmasına rağmen, günümüze kadar iklime adaptasyon kapsamında harcanan fonların yalnızca yüzde 4’ünü alabildi. Kısa süre önce yayımlanan bir BM raporu, kalkınmakta olan ülkelerdeki adaptasyon harcamalarının güncel ihtiyacın yüzde 10 ila 20’si arasında seyrettiğini ortaya koyuyor
BM Genel Sekreteri António Guterres, Somali’nin Baidoa kentinde, yerlerinden edilmiş kişilerin barındığı kamp ziyaretinde. Fotoğraf: Hassan Ali Elmi / AFP.
Pek çok insan bu finansman açmazının geçen yıl Mısır‘ın Şarm El-Şeyh kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’nda, müzakerecilerin iklim değişikliğinden kaynaklanan “kayıp ve hasar” olarak adlandırdıkları konuları karşılayacak bir fon kurulması yönünde gelişmiş ülkelerin mutabakata varmasıyla aşılacağını umuyor. Söz konusu fon esas olarak tarihsel karbonun çoğunu salmış olan gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerine en duyarlı olan daha yoksul ülkelere bir tür fon aktarması gereken bir iklim tazminat programının başlangıcı.
Teorik çerçevede, bu “kayıp ve hasar” fonundan en fazla faydalanacak olanlar arasında Somali gibi ülkelerin yer alması gerekiyor, ancak London School of Economics‘te iklime adaptasyon fonları konusunda çalışmalar yapan profesör Swenja Surminski‘ye bakılırsa, zengin ülkelerin ne tür bir yardım sağlayacağı hususunda pek az detay bulunuyor.
Surminski, “[Fonların] ne için kullanılacağını ve ayrıca ‘kayıp ve hasar’ harcamalarıyla ‘adaptasyon’ harcamalarını birbirinden nasıl ayıracağımızı pek anlamış değilim,” diyor. Ayrıca fonun nakden ödeme mi yoksa tahvil ve sigorta planları gibi daha karmaşık finansman düzenlemeleri mi getireceği de henüz belli değil. Surminski, paranın ülkelere adaptasyon altyapısına yönelik yatırım yapma imkânı sağlaması durumunda, bunun önümüzdeki dönemde yaşanabilecek felaketlerin etkilerini hafifletmede büyük anlam ifade edebileceğini ifade ediyor. Ne var ki önce bu paranın ödenmesi gerekiyor.
İklim değişikliği etkileriyle baş edebilmek amacıyla gelişmiş ülkelerin hâlihazırda sağladıkları yardımları da yeniden gözden geçirmeleri gerekecek. Onlarca yıldır çok uluslu kuruluşlar, felaketler karşısında “insani” amaçlı yardımlar ile ülkelerin sefaletten kurtulmasına yönelik “kalkınma” amaçlı yardımları birbirinden ayırıyor ki bu durum aynı zamanda iklim müzakerecilerinin kayıp ve hasar tazminatıyla adaptasyon fonu arasındaki ayrımına da ayna tutuyor. Nitekim iklim krizinin Somali gibi ülkelerdeki tırmanış hızı, her iki disiplinin birbirinden farklı olmadığını ve kuraklık gibi ciddi felaketlerin etkilerinin önlenebilmesi açısından uzun vadeli bir kalkınma fonuna ihtiyaç duyulduğunu gösteriyor.
Lazarus, “İnsani bir acil durumda hepimizin koordinasyon içinde harekete geçmesi mümkündür” diyor. Ancak mesele iklim değişikliğine hazırlık olunca, “Bu eksikliği hâlâ yaşıyoruz. Ve en koordineli biçimde harekete geçemememiz, bu programların pek çoğunun ölçeklenebilirliğini kısıtlayan şey oldu” diye ekliyor.
Somali Çevre Bakanlığı’ndan Hussein de Somali’yi ve bölgeyi sarsan kuraklığın, adaptasyona ilişkin ahlâki meseleyi daha da ivedi hale getirdiğini söylüyor. Zengin ülkelerin emisyonlarının yarattığı felaketlerle başa çıkma yükümlülüğü olduğunu ve bu nedenle yapılacak yardımlarda değişikliğe gidilmesinin en iyi seçenek olduğunu belirten Hussein, “İklim etkilerine karşı daha iddialı fonlara ihtiyacımız var. Bu bir ‘yardım’ değildir. Bu, iklim değişikliğine sebebiyet veren ülkelerin üstlenmesi gereken bir yükümlülüktür” diyor.
Açık hava etkinlikleri her zaman Alex Honnold’ın yaşamının önemli bir parçası oldu. En eski anıları ise Tahoe Gölü’nde geçirdiği yazlara uzanıyor. Kaliforniya yerlisi olan Honnold, ailesiyle birlikte kamp ve doğa yürüyüşü yaparak yetişti. Beş yaşına gelmeden kaya tırmanışı yapıyordu. On yaşına kadar haftada birkaç kez tırmanıyor ve giderek daha iyi oluyordu. Gençlik yıllarından önce spora kafayı takmıştı ve dünya çapındaki gençlik-tırmanış şampiyonluklarına katılıyordu.
Cüretkâr tırmanış becerisiyle bilinmesine rağmen, Honnold, aslında tutkulu bir çevre aktivisti. 2012 yılında gelirinin üçte birini güneş enerjisi projelerini desteklemek için hibe etmeye başlama kararını verdi ve Honnold Vakfı’nı kurdu. O dönemlerde bir karavanda yaşıyor, dünyanın her yerinde tırmanış yapıyor, iklim değişikliğini, karbon denkleştirmeleri, enerji erişimini ve daha fazlasını araştırıyordu.
Kurduğu vakıf, iklim direncini artıran, toplumsal ve ekonomik eşitliği destekleyen, çevresel etkiyi azaltan ve insanların yaşamlarını geliştiren topluluk ölçekli güneş projelerini destekliyor. Honnold, vakıf işleri dışında son zamanlarda, paramızı işleten finansal kuruluşlar ile fosil yakıt endüstrisi arasındaki ilişkiye dikkat çekerek sürdürülebilir bankacılık dünyasını didikliyor.
Şu anda 36 yaşında olan Honnold ve eşi Sanni McCandless kısa süre önce bir kız bebek sahibi oldu. Açık havaya olan tutkusu ve çevre aktivizmi ise canlı kalmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, iklim değişikliği sorununu yeniden çerçevelendirmeyi, imkansızı “her seferinde bir hareketle” mümkün kılmayı ve bir sonraki büyük tırmanış macerasını konuşmak için Earth Island Journal ile bir araya geldi.
Erken yaşlarda tırmanmaya başladınız. Tırmanışın iklim değişikliği konusundaki düşüncelerinizi nasıl şekillendirdiğini anlatır mısınız?
Tırmanışlardan dolayı, her zaman doğal çevreyle oldukça yakından ilişkiliydim. Dünyanın çeşitli bölgelerinde iklim değişikliğini etkilerini ilk elden görmek için ya yeteri kadar şanlı ya da yeteri kadar şanssız oldum, nasıl baktığına bağlı. Farklı yerlerde dağlara çıkıyorum ve buzulların geri çekildiğini görüyorum. Ayrıca, farklı yerlere yaptığım bu seyahatlerde iklim değişikliğinin insan popülasyonlarını nasıl etkilediğini görüyorum. Herkesi etkiliyor.
Buzulların geri çekildiğinden bahsettiniz. Dünyanın herhangi bir yerinde sizi bir şekilde çevreyi korumaya özellikle iten belirli alanlar var mı?
İklim değişikliğinin en net örneklerini gördüğüm yerlerden bazılarını, hayatımın ilerleyen dönemlerinde, çevre konusunda kendimi zaten oldukça adamışken ziyaret ettim. Daha geçen yaz, bir film projesine çalışırken Fransa’da Chamonix’teydim. Orada, temelde buzulun ne kadar geri çekildiğini gösteren yorumlayıcı işaretlere sahip çok büyük bir buzul olan Mer de Glace var ve bunu düzenli olarak ölçüyorlar. Bu, iklimimizin nasıl değiştiğini anlamak için çok içgüdüsel bir yol.
Özel bir turist gezisinin ise bende büyük bir etkisi oldu. Afrika’nın merkezindeki Chad’a bir yolculuktu. Bu yolculukta iklim değişikliğinin etkilerini tam olarak görmüyorduk. Ancak benim için küresel yoksullukla karşılaşmak ufuk açıcı bir deneyimdi. Dünya’da enerjiye erişimi olmayan bir milyar insan olduğu gerçeğiyle ilgili kitaplar okumuştum ama bunu ilk elden gördüğünüz yerlerde hiç bulunmamıştım. Doğrudan iklim değişikliğiyle bağlantılı değil, ancak el ele gidiyor. Bu popülasyonlar, çoğunlukla iklim değişikliğinden en çok etkilenen gruplar.
Bazen zorlu bir tırmanışa girişmek ile iklim krizini çözmeye çalışmak arasında benzetme yapıyorsunuz. Bunu detaylandırabilir misiniz?
Bir duvara bakıyorsunuz ve korkuya kapılıyorsunuz. Bu çok büyük ve çok ürkütücü. Bu kadarını yapabilmemin yolu yok, diye düşünüyorsunuz. Bence iklim değişikliği hemen hemen bunun aynısı gibi. Küresel problemin kapsamına baktığınızda bu çok fazlaymış gibi görünüyor.
Ama tırmanışla ilgili olan şey belirli bir zamanda, fiilen sadece bir hareket yapabilmenizdir. Bir elinizle tutarak hareket edersiniz ve daha sonra sonraki tutunma noktasına yükselirsiniz ve daha sonra biraz itersiniz ve peşinden sonraki tutunacak yere ulaşırsınız ve tekrardan ayağınızı kaldırırsınız. Dolayısıyla onu hareketlerin sırasıyla düşünmeye başladığınız zaman, bir nebze daha akla yatkın olmaya başlar: İlk hamleyi yapacağım. Şimdi ikinci hamleyi yapabilirim. Gerçekten büyük tırmanma zorluklarıyla hangi kısımları yapabileceğinizi, hangilerini yapamayacağınızı tespit edersiniz. Bunları başaramazsanız pratik yaparsınız, ezberlersiniz, yapana kadar prova yaparsınız.
İklim değişikliği de hemen hemen aynı. Yapabileceğimiz şeyler nelerdir? Bunları ne kadar kolay yapabiliriz? Sonra da yapabileceğiniz çözümleri uygulamaya başlarsınız. Sonra daha zorlu sorunlara bakarsınız. İnsanlık şu anda iklim değişikliği konusunda bu noktada. Bazı bariz şeylere cevap vermeye ve endüstriyel süreç gibi bazı zorlu sorunları tanımlamaya başlıyoruz. Buradan sonra temel olarak sadece işe koyulmamız gerekiyor: Yapabildiğiniz şeylerin daha fazlasını yapın ve yapamadığınız şeyler üzerinde biraz daha fazla çalışın.
“Doğam gereği ben oldukça iyimserim. İklim değişikliğine de biraz iyimser açıdan bakıyorum.”
Dünyada seyahat etmek pahalıdır. Bir yerden bir yere tırmanmaya gitmenin çevresel etkilerini bilmek, sizi hiç duraksatıyor mu?
Evet, kesinlikle. Yani, karbon ayak izim hakkında kesinlikle epeyce düşündüm ve keşif gezilerine çıkmanın çok savurgan olup olmadığını merak ettim. Sanırım, ya da en azından bunu kendime gerekçelendirme şeklim, bilirsiniz, emisyonlarımın ölçülebilir olması. Onları hesaplayabilirim ve sonra belki bunu farklı şekillerde dengeleyebilirim. Yani temelde yaptığım şey bu. Olumsuz etkiden çok olumlu etki yaratmaya çalıştığımı bildiğim için de kendimi rahat hissediyorum. Hedeflediğim şey de bu zaten. Ama bu zor.
Ancak sorgulama hattındaki şey şu ki, tam bir keşiş bile olsan yine de dünya üzerinde bir etkiniz oluyor. Kelimenin tam anlamıyla herkesin çevre üzerinde bir etkisi var. Ve eğer hiç etkin olmasın istiyorsan bu durumda yapılacak en basit şey ölmektir ama bu müzakere edilebilir değil. Yani, herkes bir şekilde çevreye zarar veriyor, mesele yol açtıkları zarardan daha çok fayda sağlayıp sağlamayacaklarıdır.
Sürdürülebilir bankacılığa yönelik bir çabanız var. Bu, hepimizin yapabileceği bir şey. Bana bundan ve iklim kriziyle mücadele çabalarınızda neden önemli bir bileşen olduğundan biraz daha bahseder misiniz?
Bence bu pek çok insan için bir tür sürpriz olabilir, çünkü bence pek çok insan bunu hafife alıyor, ancak birinin sürdürülebilirlikte sahip olabileceği en büyük bireysel etkilerden biri, bankacılıklarını değiştirmektir. İnsanlar bu konu hakkında çok düşünmüyorlar ama paralarını tuttukları yerin dünya üzerinde yaşamda yaptıkları diğer seçimlerden daha büyük bir etkisi var. Çünkü paraları kişisel olarak muhakkak savunmayacakları her türlü şeyi desteklemek için kullanılır.
Yıllar boyunca her zaman sürdürülebilir bir şekilde bankacılık yaptım. Şu anda, iklim değişikliğiyle ile mücadele amacıyla kurulan mobil-bankacılık platformu Ando ile çalışıyorum. Sürdürülebilir bankacılık bulmak eskiden sorun olduğu için, onunla çalışmak harika. Kar amacı gütmeyen yerel kredi kooperatifler ve küçük ölçekli başka bankalar da var, ama kapasiteleri bakımından sınırlılar.
Ukrayna’daki savaş, Rus ekonomisi ve petrol ve gaz endüstrisi arasındaki bağlantılar göz önüne alındığında, sürdürülebilir bankacılık Ukrayna’nın davasına yardımcı olabilir mi?
Uzun vadede Ukrayna için yapabileceğimiz en iyi şey, petrol ve gazdan mümkün olduğunca çabuk uzaklaşmaktır. Rusya savaş makinesi, doğal gaz ihracatı olmadan durma noktasına gelecektir. Sürdürülebilir bankacılığı tercih eden kişiler, fosil yakıt alt yapısından uzak bir dünyaya doğru çok küçük bir adım niteliğindedirler. Ama bu aslında diyelim ki elektrikli ulaşım ve benzeri seçimler sistemin bütününden çekilmek dışında bir birey olarak atabileceğiniz birkaç adımdan birisidir.
“Kadercilik gerçekten hiç kimsenin dünyada faydalı bir şey yapmasına yardım etmez.”
Vakfınız yenilenebilir enerji konusunda bir hayli iş yapıyor ve son zamanlarda sizin için özellikle heyecan verici bir alanda projelerin olup olmadığını merak ettim.
Hepsi. Dünya çapında yılda yaklaşık 20 farklı projeye fon sağlıyoruz, muhtemelen bu yıl daha fazla olacak.
Projelerinizi nasıl seçiyorsunuz?
Öncelikli olarak dünya genelindeki bütün iyi fikirlerin hepsini. Bariz çözümleri olan sorunlar üzerinde çalışmayı seviyorum. Desteklediğimiz projelerden biri Yerli kız çocuklarının devam ettiği okullara güneş gücü sağlıyor. Bu onların para biriktirmesine ve gerçek görevlerine odaklanmasına izin veriyor.
Projelerimiz geniş bir yelpazede yürütülüyor. Geçen yıl desteklediğimiz bir proje Memphis TN’de kar amacı gütmeyen bir tırmanış eğitimi salonuydu [güneş projesi]. Salon dezavantajlı topluluklar için bir çeşit topluluk merkezi olarak hizmet sunuyor. Basit bir şebeke bağlantılı sistem ve böylece güneş enerjisine yönelmek için epey para tasarrufu sağlıyor. Çünkü kamu hizmetleri aşırı pahalı ve şimdi parayı doğrudan topluluğa yardım eden programlara geri koyabiliyorlar.
Bunun gibi basit şeyleri seviyorum: İşte toplulukta zaten harika işler yapan bir kuruluşa destek. Ve işte bana göre onların bu işi daha iyi yapmasına yardım etmenin çevre dostu bir yöntemi.
Yardım arayışınızda herhangi bir engelle karşılaştınız mı? Hayal ettiğinizden daha zor olan herhangi bir proje var mı?
Sadece topluluğun zaten önceden sahip olduğu projelere fon sağlıyoruz. Sistemi uygulayan onlar. İyi yapan da yerel halk.
Yıllar yılı işe yaramayan veya umduğumuz kadar işe yaramayan ya da uygulanması çok fazla zaman alan, bütçeyi çok aşan bazı projelerimiz oldu. Ama bu, bu tür işleri yapmanın doğasında var. Bunun zorlayıcı olduğunu ve riski bir yere kadar kabul etmek zorundasınız. Bunu kabul etmeden bu topluluklara hizmet edemezsiniz.
Sizi iklim değişikliği konusunda telaşa düşüren Chamonix gibi bazı yerlerden bahsettiniz. Umutlu hissettiğiniz yerler var mı?
Bu üzücü bir soru. Hiç var mı?! gibi düşündüm. Bunun, böylesine küresel bir etkiye sahip olması bakımından iklim değişikliğinin zorluklarına değinme türünden bir şey olduğunu düşünüyorum. Küresel toplum fosil yakıtlarla yönetiliyor. Elbette ki yeniden ormanlaştırılan yerler gibi bol miktarda büyük proje örneklerini görebilirsiniz. Bunlar biraz umut veriyor.
İyimser misiniz?
Ben doğuştan iyimserim. İklim değişikliğine de bir dereceye kadar iyimserlikle bakıyorum. İklim değişikliğini her zaman felaketten kaçınmaya çalışmak gibi şekillendiriyoruz. Ama ayrıca hava kirliliğinden kaynaklı yüzlerce, binlerce insanın gereksiz yere ölümüne engel olmak [eğer emisyonların üstesinden gelirsek] gibi harika, olumlu çalışmalar da var. Doğal dünyayı korumak insanlık ve uygarlık için büyük bir iyilik olabilir. Daha iyi bir dünya yaratmak için bir fırsatımız var. Korkunç bir şeyden kaçınmaya çalışmak gibi dile getirilmek zorunda değil. Güzel bir şey yaratmaya çalışıyoruz gibi tasarlanabilir.
Bu hoş bir duygu.
Bu bir tür naif iyimserlik. Ama hangi çerçevelemeyi isterseniz onu seçebilirsiniz. Sabahleyin sizi yatağınızdan kaldıran ve sorunlar üzerinde çalışmak için size enerji vereni de seçebileceğinizi düşünüyorum. Kadercilik gerçekten hiç kimsenin dünyada iyi bir şey yapmasına yardımcı olmuyor.
Gelecek yıl için planladığınız hangi tırmanma maceranız veya mecralarınız var?
Yakın zaman içinde bir kız çocuğum oldu, aslına bakarsanız bu yıl büyük bir şey yapmamaya karar verdim. Tek büyük seyahatim iklim bilimle tırmanma macerasının bir bileşimi olan Grönland’a olacak. Fransız iklim bilimcileriyle gidiyoruz.
Grönland iklim değişikliğinin en hızlı gerçekleştiği yerlerden biri ve potansiyel olarak dünyanın geri kalanı üzerinde en büyük etkiye sahip. İnsanlar deniz seviyesinin yükselmesi nedeniyle öldüğünde, bu Grönland’dan gelecek.
Büyük bir tırmanış macerası olacak ama daha da önemlisi, gerçekten önemli olan şeyi, yani Dünya’yı paylaşmak için büyük bir fırsat olacak.