Hindistan‘ın kuzeyinde rekor kıran şiddetli yağışlar nedeniyle başkent Yeni Delhi‘de yüzlerce insan tahliye edilirken, iki eyalette meydana gelen sel ve heyelanlarda en az 40 kişi hayatını kaybetti.
8 Temmuz’dan beri ülkenin kuzeyindeki birçok bölgede şiddetli yağış ve rüzgar etkili olmaya devam ediyor. Haftasonu Yeni Delhi’de 24 saatte metrekareye 153 kilogram yağış düştü ve bu 1982’den bugüne tek bir günde kaydedilen en yüksek yağış miktarı oldu.
Hindistan Meteoroloji Dairesi‘nden 9 Temmuz’da yapılan açıklamada, kuzeydeki Himaçal Pradeş, Uttarakhand, Pencap ve Haryana eyaletleri için en üst seviye hava uyarısı olan “kırmızı alarm” verildi.
Hindistan Merkez Su Komisyonu‘ndan yapılan açıklamada, Delhi’deki Yamuna Nehri‘nin su seviyesinin yükseldiği ve 11 Temmuz’da 205,33 metrelik tehlike sınırını aşmasının beklendiği kaydedildi.
Uttar Pradeş eyaletinde şiddetli yağışlar nedeniyle çok sayıda evin yanı sıra yollar ve köprüler kullanılamaz hale geldi.
Yağışlar nedeniyle 20 kişinin yaşamını yitirdiği Himaçal Pradeş Eyalet Yetkilisi Jagat Singh Negi, eyalet genelinde otobanlar da dahil bin 300’den fazla yolun yağışlardan olumsuz etkilendiğini belirtti.
Fosil Yakıtların Ötesi (Beyond Fossil Fuels) tarafından bugün yayımlanan yeni ankete göre, Avrupalı küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ’ler) yarısından fazlası, işlerini tehdit eden enerji faturalarının nedeninin ülkelerinin fosil yakıtlara olan bağımlılığı olduğunu düşünüyor. KOBİ’ler kendi enerjilerini üretmelerine yardımcı olacak yenilenebilir enerji programlarına yatırım yapılmasını istiyor.
YouGov tarafından Çek Cumhuriyeti, Almanya, Yunanistan, İtalya, Hollanda ve Polonya‘da gerçekleştirilen araştırma, KOBİ’lerin üçte ikisinin yüksek ve değişken enerji maliyetleri karşısında mal ve hizmet fiyatlarını arttırmak zorunda kaldıklarını ve kendilerini korumak için yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği çözümlerine yöneldiklerini ortaya koyuyor.
Özel sektördeki istihdamın üçte ikisi
KOBİ’ler özel sektördeki istihdamın üçte ikisini oluşturuyor ve sadece AB’deki işletmeler tarafından yaratılan toplam katma değerin yarısından fazlasına katkıda bulunuyor. Bu işletmelerin çoğu, işten çıkarma yapmamak için çok mücadele ettiklerini söylüyor ancak artan enerji faturalarının kârlarını ve üretkenliklerini düşürdüğüne de dikkat çekiyor.
Ankete göre, her dört işletmeden üçü, kendilerine destek verilmesi ve idari engellerin kaldırılması halinde enerji dönüşümünden faydalanmaya hazır.
Fosil Yakıtların Ötesi Kampanyacısı Duygu Kutluay’ın konuyla ilgili değerlendirmesi şöyle:
“İstihdam yaratılmasına öncülük eden küçük ve orta ölçekli işletmeler Avrupa ekonomisinin can damarı. Bu işletmeler, değişken fosil yakıtlar nedeniyle yüksek enerji maliyetleri altında eziliyor. Bu anketten çıkan mesaj açık: KOBİ’ler yerel, yenilenebilir enerji projelerine önemli yatırımlar yapılmasını, kendi enerjilerini üretmelerine yardımcı olacak destekler verilmesini ve idari engellerin kaldırılmasını istiyor; böylece dayanıklılıklarını arttırarak işlerini canlandıracak çözümleri uygulamaya başlayabilirler.”
Avrupa zanaat ve KOBİ’ler birliği SMEUnited‘ın Genel Sekreteri Véronique Willems ise şunları söyledi:
“Artan enerji maliyetleri KOBİ’lerimizin hayatta kalması ve büyümesi için ciddi bir zorluk yarattı. Birçoğu Avrupa’nın sürdürülebilir bir ekonomiye geçişinde ön saflarda yer alıyor ve kendi yerel, yenilenebilir enerji kaynaklarını geliştiriyor. Ancak çoğu zaman bürokratik engellerle karşılaşıyorlar. KOBİ’lerin enerji faturalarının düşürülmesi için İklim ve Enerji için Kurumsal Sözleşme kapsamında olduğu gibi tarafsız teknik yardım, net ve teknolojiden bağımsız çözümler ve destek almaları çok önemli.
Anketten çıkan diğer sonuçlar şöyle:
KOBİ’lerin çoğu enerji tasarrufu konusunda harekete geçtiklerini, %24’ü akıllı önlemler kullandıklarını, %20’si ise önümüzdeki 12 ay içinde bu tür önlemleri uygulamayı düşündüklerini belirtti. Teşviklerin sunulması ve engellerin kaldırılması halinde bu oran %72’ye çıkabilir. Ankete katılan KOBİ’lerin %40’ı önümüzdeki 12 ay içinde güneş paneli kurduklarını veya kurmayı düşündüklerini söylerken, destek tedbirlerine erişebildiklerinde ve idari engeller kaldırıldığında bu oran %75’e yükseliyor.
Sadece engellerin kaldırılması, çözümleri uygulayan KOBİ sayısını %10-14 oranında artırabilir ve ek destek bunu %17-26’ye çıkartabilir.
İdari engellerin kaldırılması ve teşviklerin sağlanması, ısı pompalarının değerlendirilmesinde en büyük artışı yaratıyor. (%40 artış).
LGBTİ+‘ların sembol olarak kullandığı gökkuşağı renklerine ilişkin Tekirdağ’daki okullarda, müfettişler denetim yaparak, gökkuşağı renklerinin kullanılmamasına yönelik uyarılarda bulunuyor. Durama tepki gösteren öğretmenler ve veliler ise öğrencilerin resimlerinde doğada yer alan gökkuşağı renklerini kullanmaktan korkacağını belirterek, durumun eğitim öğretimi bozacağına dikkat çekiyor.
İstanbul’un, Silivri Kavaklı İlköğretim Okulu’nda öğrencileriyle LGBTİ+’larla özdeşleşen gökkuşağı bayrağı önünde fotoğraf çektiren sınıf öğretmeni Ahter Nur’un açığa alınmasının ardından, Tekirdağ’daki okullarda gökkuşağı denetimi başladı.
Tekirdağ Valiliği tarafından görevlendirilen müfettişlerin, okullarda birtakım incelemeler yaptığı, gökkuşağı renklerinin olmamasına ilişkin uyarılarda bulunulduğu kaydedildi.
Eğitim Sen Tekirdağ Şube Başkanı Kamil Sarı
Gökkuşağı renkleri üzerinden sistematik bir nefret politikası üretilmek istendiğini dile getiren Eğitim Sen Tekirdağ Şube Başkanı Kamil Sarı, okul içerisinde iş barışının bozulacağını, eğitim öğretimin olumsuz yönde etkileneceğini vurguluyor.
Müfettişlerin yazılı değil, sözlü talimat doğrultusunda, gökkuşağı incelemesinde bulunduğunu aktaran Sarı, incelemeyi sendika olarak doğru bulmadıklarını söylüyor.
‘Öğrenciler resimlerinde dahi gökkuşağını kullanmaya korkar olacaklar’
Onarılamaz sonuçlara yol açılacağına değinen Sarı, şunları paylaşıyor:
“Artık öğrenciler sınıfta resimlerinde dahi gökkuşağını kullanmaya korkar olacaklar. Bu bir baskı unsurudur. Aynı durumu İzmir Marşı‘nda da yaşadık. Muhalif bir parti seçim çalışmasında kullandığı için, artık okulların bayram kutlama etkinliklerinde kullanılmasına dahi müdahale ediliyor. Bir nevi bu uygulamalar açık olarak mobbingdir.”
Tekirdağ’da görev yapan bir sınıf öğretmeni ise renkler ve çocuklar üzerinden politikleşmenin, nefret söylemi oluşturmanın toplumun geleceği açısından endişe verici olduğunu belirtiyor.
Doğada var olan renklerin eğitim öğretim alanlarında politize edilmesinin geri dönüşü olmayan toplumsal hasarlara neden olabileceğine dikkat çekiliyor.
‘Tekirdağ’daki okullar yetersizken, gökkuşağına takılınması çok ironik’
İsmini vermek istemeyen bir veli ise söz konusu denetime tepki göstererek, şunları kaydediyor:
“Tekirdağ’daki okullar yetersiz ve eğitim alanında birçok eksik varken, gökkuşağına takılınması çok ironik. Tekirdağ Valiliği gökkuşağı renklerinden önce eksik derslik ve okulların tamamlanmasıyla ilgilenmeli. Çocuklar yetersiz koşullarda eğitim almaya çalışıyor. Doğanın temelinde yer alan renkleri belli bir kesim sembol edindiği için okullarda uyarılarla yasaklanması endişe verici.”
DEVA Partisi Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu ile Tarım, Enerji ve Ulaştırma Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Candan Karlıtekin’den oluşan heyet, Ankara’nın Beypazarı ilçesine bağlı Doğanyurt Köyü‘nü ziyaret ederek, yöre halkının yapılmak istenen Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi’ne karşı yürüttükleri mücadeleye destek verdi.
Söz konusu tesisin yapılmaması için üç buçuk yıldır direnen Doğanyurtlular, “Tesisi açacak olurlarsa, köyümüzü terk etmemiz, ceketlerimizi alıp gitmemiz lazım. Bunu istemiyoruz.” dedi.
Tesisin köyün 400 metre ilerisine yapılmak istendiğini ifade eden muhtar Rıza Koçak “Biz burada kendi halimizde yaşıyoruz. Kimseye bir zararımız yoktur. Kimseden bir beklentimiz de yoktur. Aş istemiyoruz, iş istemiyoruz. Tek isteğimiz, yaşamlarımıza devam edebilmek.” diye konuştu.
Yaralı geyikleri tedavi ettiği için köylülerin “Doğacı” diye seslendiği İzzet Koçak, tesisin geyiklerin geçiş yollarının üzerine yapılmak istendiğine, bunun geyiklerin yöreyi terk etmesine neden olacağına dikkat çekti.
Arıcılıkla uğraşan bir köy sakini de tesis arılarını kaçıracağı için projeyi istemediğini ifade etti.
‘Kesinlikle seyirci kalmayacağız’
Doğanyurtluların yörelerini koruma mücadelelerinin ayrıntılarını ve kendilerinden beklentilerini dinledikten sonra söz alan Milletvekili Evrim Rızvanoğlu ise, “Son dönemde Türkiye‘nin pek çok yerinde gördüğümüz türden bir zorbalığın yeni bir örneğiyle karşı karşıyayız. Birileri, üç beş kuruş daha fazla para kazanacak diye çevre, doğa, ekolojik denge, hayatlar hiçe sayılıyor. Buraya, bu zorbalığa asla seyirci kalmayacağımızı, boyun eğmeyeceğimizi, Doğanyurtlu kardeşlerimizin haklı ve onurlu mücadelelerinde yanlarında olduğumuzu/olacağımızı göstermek için geldik” ifadelerini kullandı.
“Doğanyurtluların önlerine konan bu ‘kırk katır mı kırk satır mı’ tercihini kabul etmiyoruz, reddediyoruz” diyen Rızvanoğlu, Doğanyurt’un pek çok açıdan çok özel bir yer olduğunu belirterek, köyün önemli bir bal ve ceviz üretim merkezi olduğuna ve meyvecilik yapıldığına dikkati çekti.
Köyün aynı zamanda Beypazarı ilçesine hem yer üstü hem de yeraltı suyu sağlayan çok önemli su kaynakları barındırdığını kaydeden DEVA Partisi İstanbul Milletvekili Rızvanoğlu, “Böylesine değerli bir bölge, faaliyete geçirilmek istenen kalker ocağı ile yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmış durumda” dedi.
Rızvanoğlu, şunları söyledi:
“Bir maden şirketi biraz daha fazla para kazansın diye bölgedeki ekolojik denge bozulacak, koca bir bölge ve burada yaşayanlar her açıdan zarar görecek. İnsanlar içtikleri temiz sudan, soludukları temiz havadan, geçim kaynaklarından olacaklar. İşte bu nedenle, buraya yapılması planlanan kalker ocağına, bölgedeki 55 muhtar karşı çıktı. Söz konusu olan, sadece insan hayatı da değil. Doğanyurt, Türkiye’deki dört akbaba türünün aynı anda görülebildiği, geyik, vaşak, ayı ve kurt gibi 28 yabani hayvan türünün ve 21 endemik bitkinin de yaşam alanı. Proje alanı, milyonlarca yıl yaşında orman fosilleriyle kaplı. Doğanyurtlular, işte bu paha biçilemez değeri, bu zenginliği korumak için yıllardır mücadele veriyorlar.”
Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, kalker ocağının köylülerin yaşamlarında birçok yönden olumsuz etkilere yol açacağını vurgulayarak şunları ekledi:
“Köylerinin, kalker ocağının yaratacağı kirlilik nedeniyle bir hayalet köye dönüşmesini, nesiller boyu yaşadıkları topraklarını, köylerini bırakıp yaban ellere göçmeyi istemiyorlar. Yapılmak istenen tesise, 2019 yılında Ankara Valiliği’ne sunulan ÇED [Çevresel Etki Değerlendirmesi] Proje Tanıtım Dosyası hakkında, 2020 yılında ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verilmişti. Kararlı bir mücadele sonrasında, 2022’de hukuka aykırı bulunan ÇED kararını mahkeme iptal etti. Aslında yöre halkı mücadelesini kazanmış oldu, bu iptal kararıyla. Fakat daha sonra mahkemenin iptal ettiği Kalker Ocağı ve Kırma Eleme Tesisi için yeniden ÇED süreci başlatıldı. Uzmanlar tarafından koruma altına alınması gerektiği belirtilen böylesine özel bir bölgenin dinamitlerle mahvedilmesine kesinlikle seyirci kalmayacağız, müsaade etmeyeceğiz.”
‘Tüm kadro ve imkanlarımızla, doğanyurtluların yanında olacağız’
Rızvanoğlu, projenin sadece bölge halkının günlük yaşamlarını ve geçim kaynaklarını etkilemediğini, bunun yanı sıra su kaynaklarını ve havayı da kirlettiğini, esasında tüm havzadaki tarımsal üretimi tehdit ettiğini belirtti.
Projenin “doğa katliamına neden olacağını, bölge halkının hayatını altüst edeceğini” aktaran Rızvanoğlu, “Bu projeye biz de DEVA Partisi olarak, tıpkı Kırsal Çevre Derneği, TEMA, Doğa Derneği, TMMOBZiraat Mühendisleri Odası, Mimarlar Odası gibi karşıyız, sonuna kadar karşı olacağız” diye konuştu.
DEVA Partisi Milletvekili Rızvanoğlu sözlerini şöyle tamamladı:
“Parti olarak, tüm kadro ve imkanlarımızla, Doğanyurtluların yanında olacağız. Partimiz bünyesindeki hukukçu arkadaşlar, konunun hukuki boyutlarını inceleyip, mahkeme süreçlerini yakından takip edecekler. Bunun sözünü, bir parti yetkilisi olarak veriyorum. Diğer taraftan, bir milletvekili olarak, konunun meclis gündemine taşınması ve medya vasıtasıyla kamuoyu gündeminde tutulması noktasında da gayret sarf edeceğim.”
Muğla‘nın Milas ilçesinde bulunan İkizköy‘de Limak Holding ve IC Holding ortak iştiraki YK Enerji’nin kömür maden sahasının genişletmek için ağaç kesimine karşı yaklaşık iki yıldır nöbet tutuluyor. İkinci yılı doldururken doğa savunucuları Akbelen‘de 16 Temmuz’da 13.00’da bir araya gelecek. Mücadeleleri için herkesi dayanışmaya davet eden İkizköylüler, şu mesajı paylaştı:
“İkizköylüler olarak her türlü baskıya rağmen inatla, sabırla; 730 gündür fiili, meşru, onurlu bir mücadele veriyoruz. Bu haklı mücadele yolunda, başından beri birlikte yürüdüğümüz dostlarımızla birlikte birçok zorlukla sınandık, engelleri aştık, çetin günler atlattık. Bu yolun daha nice zorluklara gebe olduğunun bilincinde olarak, mücadeleye her geçen gün daha sıkı sarılarak devam ediyoruz.
Şimdiye dek; şirketin gözdağlarına, köylüyü yıldırma çabalarına, yenilmez sandığı gücüne karşı her defasında birlik ve beraberliğimizin güçlü sesiyle karşılık verdik. Bizi bugünlere taşıyan bu sese, dayanışmaya, şimdi her zamankinden daha çok ihtiyacımız var!
16 Temmuz Pazar Günü, 730 gündür emek ile ördüğümüz güçlü dayanışma ağını yine birlikte gösterecek, bu mücadelenin ne kadar haklı olduğunu yeniden haykıracağız! Köyünü, toprağını, ormanını, yaşam alanını, geleceğini korumak için birleşen biz köylüler, omuz omuza mücadele ettiğimiz tüm dostlarımızı İkizköy’e bekliyoruz!”
Ne olmuştu?
Akbelen Ormanı’ın 740 dönümlük bölümündeki ağaçlar, Limak Holding ve İÇTAŞ ortalığıyla kurulan YK Enerji tarafından işletilen Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine linyit sağlayacak maden ocağı açmak için kesilmek isteniyor. Şirketin bunun için gerekli izinleri de almış ve ocak ÇED Yönetmeliği’nden muaf tutulmuştu ancak İkizköylüler, çevre aktivistleri ve hukukçular karara itiraz etti. Kesimleri önlemek için 22 Nisan’da başlatılan nöbet sürüyor.
Geçen yaz, Türkiye‘nin Ege ve Akdeniz sahilleri başta olmak üzere pek çok bölgesinde çıkan yangınlardan etkilenen Muğla‘da, bölge halkı yangınlara müdahale ederken, şirket tarafından yangın bahanesiyle 105 ağaç kesilmiş; İkizköy halkının direnmesi üzerine jandarma sert müdahalede bulunmuştu.
Maden ocağına karşı, KARDOK Derneği‘nin açtığı davalarda Muğla 3’üncü İdare Mahkemesi ve Muğla 1’inci İdare Mahkemesiyürütmeyi durdurma kararı verdi. Muğla Valiliği de kömür taşıma bandının yapımını durdurdu.
Muğla İkizköy’de yer alan ve termik santrale yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için Akbelen Ormanı’nın kesim izninin iptali için açılan davada mahkeme tarafından atanan bilirkişi heyeti 7 Eylül 2021’de bölgede keşif gerçekleştirmişti.
7 Eylül 2021: Akbelen’de ilk keşif
İlk keşif sırasında Murat Yüksel isimli hakimin davacı avukatlara ‘ruh hastası’ diyerek hakaret etmesi, hem bölgedeki hukukçular hem de aktivistler tarafından tepkiyle karşılanmıştı.
Bölgede ilk yapılan keşifte hakimin avukatlara hakaret etmesi nedeniyle avukatlar Arif Ali Cangı, İsmail Hakkı Atal ve Şiar Rişvanoğlu reddi hakim başvurusunda bulunmuştu.
1 Mart 2022: Akbelen’de ikinci bilirkişi keşfi
İkinci inceleme öncesi Resmi Gazete‘de yayınlanan maden yönetmeliğindeki değişiklikle birlikte tapuda zeytinlik olarak kayıtlı olan alanlarında madencilik faaliyetlerinin önü açılmıştı. Sosyal medyada yankı uyandıran değişiklik, #ZeytinİçinAdalet ve #AkbelenİçinAdalet etiketleriyle birçok paylaşım yapılmıştı.
Bilirkişi keşfi sonrası, İkizköylülerin avukatı Arif Ali Cangı şöyle demişti:
“Daha önceki keşifte hakarete uğramıştık, yok sayılmıştık. İtirazlarımız üzerine keşif tekrar edildi. Şu anki işletilen maden sahasının alanı ne hale getirdiğini gösterdik bilirkişilere.”
Bilirkişilerden dördü kömürün bölgeye geri dönülmez zararlar vereceği görüşünü verirken; ikisi ekolojik yıkım olacağını ancak enerji ihtiyacı nedeniyle madene açılması gerektiği yönünde görüş bildirmişti.
Üçüncü bilirkişi raporu
Akbelen’de üçüncü bilirkişi raporu da 24 Kasım 2022’de çıktı. Akbelen Ormanı’nda üçüncü kez yapılan bilirkişi keşfinden madencilik şirketinin lehine, Akbelen Ormanı için nöbetine devam eden İkizköylüler’in aleyhine bir karar çıktı.
Raporda bir önceki keşiflerin aksine “Madencilik yapılabilir” yönünde bir sonuç çıktı. İkizköylüler bilirkişi heyeti hakkında suç duyurusunda bulundu.
Rapor ormanın kömür madenciliğine açılabileceğine uygun olduğu konusunda kanaat bildirdi. İkizköy Çevre Komitesi, bilirkişi raporuna gerçeği yansıtmayan bilgiler içerdiğini belirterek itiraz etti.
MFÖ grubunun üyelerinden müzisyen ve oyuncu Özkan Uğur, İstanbul’da düzenlenen bir veda töreninin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
2013 yılından itibaren lenf kanserini üç kez yenen Uğur, 2020’de hastalığının nüksetmesi nedeniyle verdiği mücadelenin ardından bir süre yoğun bakımda tedavisine devam etmişti. Uğur, 8 Temmuz’da yaşam savaşını kaybetmişti.
Taksim Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen veda törenine Uğur’un ailesinin yanı sıra sanat dünyasından Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz, Sıla ve Demet Akbağ gibi isimler ve hayranları yoğun katılım gösterdi.
İstanbul Valisi Davut Gül ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da törene katılanlar arasındaydı.
Törende, müzisyen Uğur’un gitarları sahnedeki tabutunun yanına koyuldu.
‘Seni görebileceğimiz yer rüyalar artık’
MFÖ grubunun üyeleri Mahzar Alanson ve Fuat Güner, anma salonunda konuşma yaptı. Güner, “Herkes için çok önemli bir kayıp. Tam 52 yıllık dostum, iş ortağımız. Hiçbir söz acısını içimizden attıramaz. Yeniden buluşmak için hoşçakal” dedi.
Alanson, şunları söyledi:
Manevi kardeşimiz. Onunla özel dilimiz vardı, yeteneği konusunda başarısı tartışılmaz. Bu kadar sevildiğini herhalde sen de bilmiyordun görüyorsun meğer tüm Türkiye severmiş… Çaresiziz nasıl yapacağız, başka bir şey söylemek istemiyorum. Özkancım ele güne yapayalnız böyle de olmaz ki… Böyle de bırakılmaz ki gözyaşlarımız bitti mi sandın. Seni görebileceğimiz yer rüyalar artık.
Özkan Uğur’un oğlu Alişan Uğur, “Hayatını hastalığına rağmen doyasıya yaşadı. Eğlenmeye ve eğlendirmeye devam etti. En zor zamanlarında bile yüzünden gülümsemesi eksik olmadı. Artık onun gitar çalışını, Özkanca egzersizlerini, kahkalarını esprilerini duyamayacak olmak daha doğrusu ona dokunamayacak olmak çok hüzün verici… Babam hakkında di’li geçmiş zamanda konuşuyor olmak çok zor. Nur içinde yat canımızın içi” ifadelerini kullandı.
Uğur’un eşi Aysun Aslan ise eşi için saygı duruşu yapılmasını istedi.
Japonya‘nın güneybatısında gerçekleşen “şimdiye kadarki en şiddetli yağmur” sel ve toprak kaymalarına neden oldu. Altı kişi hayatını kaybederken üç kişi kayboldu.
Japonya meteoroloji ajansı, ülkenin dört ana adasından biri olan Kyushu‘da yaşayan vatandaşları, şiddetli yağışlardan sonra dağlık bölgelerde yaygın bir tehlike olan olası heyelanlar için tetikte olmaları konusunda uyardı.
Ancak ajans bugün (11 Temmuz) adanın 1,7 milyondan fazla insanın yaşadığı kuzey kesimleri için şiddetli yağmur uyarısında bulundu.
Fotoğraf: AFP
‘Bu, bölgede şimdiye kadar gerçekleşen en şiddetli yağmur’
Guardian‘dan Justin Mccury‘nin aktardığına göre; son yıllarda alışılmadık derecede şiddetli yağmur ve güçlü tayfunların vurduğu Japonya, iklim krizine karşı savunmasız olduğu konusunda korkuları artırıyor.
Ülkenin meteoroloji ajansından Satoshi Sugimoto, yağmurun “Bu, bölgede şimdiye kadar gerçekleşen en şiddetli yağmur” olduğunu belirtiyor. Sugimoto, hayatların tehlikede olduğu ve güvenlik ihtiyacının bulunduğu bir durumda olduklarını belirtiyor.
Fotoğraf: AP
Nehirlerin taşmasına, hızlı tren hizmetlerinin kesintiye uğramasına neden olan şiddetli yağmurla birlikte yollarda aksama ve su kaynaklarında da kesinti gerçekleşti.
Kabine baş sekreteri Hirokazu Matsuno, gazetecilere verdiği demeçte, “Birkaç nehrin taştığına ve ülkenin çeşitli yerlerinde toprak kaymaların meydana geldiğine dair ihbarlar aldık” dedi.
Fukuoka’da ise 77 yaşındaki bir kadının eşiyle birlikte çamura batmış evlerinin içinde mahsur kaldıktan sonra öldüğü doğrulandı, yerel makamlar kadının eşinin hayatta kaldığını söyledi.
Taşan nehir sularının içerisinde kalan aracıyla sürüklenen bir vatandaş da dahil olmak üzere üç Fukuoka sakini de hayatını kaybetti.
Fotoğraf: AFP
Meteoroloji ajansı, dün (10 Temmuz) Kurume’de 24 saatte 402,5 mm yağış düştüğünü bildirdi. Bu bölgede kaydedilen en yüksek yağış miktarı olarak kayıtlara geçti.
Şehirde gerçekleşen heyelandan yedi ev etkilendi. 21 kişi heyelanın altında kaldı. Ancak altısı kaçmayı başarabildi. Dokuz kişi ise çalışmalar sonucunda kurtarıldı. Beş kişi için ise kurtarma çalışmaları sürdü. Fakat 70 yaşındaki bir vatandaşın cansız bedenine ulaşıldı.
Yomiuri Shimbun gazetesi ve kamu yayıncısı NHK’nin aktardığına göre, başka bir vatandaşın cesedi taşmış bir nehrin yakınındaki pirinç tarlalarının yanında bulundu.
‘Çok korkunçtu’
Kurume yakınlarındaki bir kasabada oturan 62 yaşındaki Takashi Onizuka, o anları şöyle anlattı:
“Yağmur ve şiddetli rüzgar çok ama çok şiddetliydi ve şimşek çaktı. Çok korkunçtu.”
Tokyo bugün (11 Temmuz) kavurucu sıcaklar yaşarken, ülkenin diğer bölgeleri yıllık yağış mevsimin yükünü taşıyor.
Bilim insanları, küresel ısınmanın Japonya’da şiddetli yağmur riskini artırdığını söylüyor. Meteoroloji ajansı, kuzey Kyushu‘nun bazı bölgelerinde bir haftadan uzun süredir yağmur yağdığını bildiriyor.
Fotoğraf: AFP
Sel riski devam ediyor
Asakura kentindeki yetkililer, yağmurun zirve yaptığına inandıklarını belirtiyor ancak yine de sel riskinin devam ettiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Yerel bir yetkili olan Takaaki Harano da “Nehirlerdeki su seviyeleri yükseliyor, bu nedenle taşma olasılığına karşı tetikteyiz” diyor.
Pek çok evin, tepelerin ve dağların eteğindeki düz arazilere inşa edildiği Japonya’da heyelanlar ciddi bir risk oluşturuyor.
2021’de kaplıca beldesi Atami‘de meydana gelen toprak kayması nedeniyle 27 kişi hayatını kaybetmişti.
2018’de, yağmur sezonu sırasında batı Japonya’da sel ve toprak kaymaları 200’den fazla insanın ölümüne neden oldu.
İzlanda‘nın başkenti Reykjavik yakınlarındaki Litli Hrutur (İzlandaca ‘Küçük Koç’) dağındaki Fagradalsfjall yanardağında volkanik patlamalar meydana geliyor. Ülkenin meteoroloji kurumu, aynı bölgede son iki yıl içinde üçüncü kez lav fışkırdığını aktarıyor. Volkanik hareketlilik yaşanan bölge başkente yalnızca 30 kilometre uzaklıkta yer alıyor.
Havalimanı yolu üzerinde yer alan lav akışını görüntülemek isteyen araçlar yol kenarında yoğunluk oluşturdu.
İzlanda Meteoroloji Kurumu, “Püskürme, Litli Hrutur‘un hemen kuzeyindeki küçük bir çöküntüden yayılıyor ve buradan kuzey-batı yönünde duman çıkıyor” açıklaması yaptı.
İzlanda Üniversitesi‘nde volkanoloji profesörü olan Thorvaldur Thordarson, AFP‘ye yaptığı açıklamada “Üç çatlaktan her yöne lav akıyor” dedi.
Thordarson’un verdiği bilgiye göre, düşük yoğunluklu ancak güçlü püskürmeler yaşanıyor. Profesör Thordarson, bölgede geniş nitelikli bir tehdit olmadığını da söyledi.
BBC‘nin aktardığına göre İzlandalı yetkililer, volkanik aktivitenin olduğu bölgeden değerlendirme sonuçlanana kadar uzak durulması gerektiğini belirtti.
Dünyada temiz içme suyu hakkını, 2004 yılında anayasasına koyan ilk ülke olan Uruguay‘da çetin kuraklık devam ederken başkent Montevideo su kriziyle mücadele ediyor.
Yağmurdan medet uman Montevideo Başpiskoposu Kardinal Daniel Sturla, birkaç gün önce sosyal medya platformu Twitter üzerinde “Tanrımız, ihtiyacımız olan yağmuru bize acilen bahşetmeni diliyoruz” duasını paylaştı.
Nüfusu 1,3 milyon olan metropolde pek çok kişi, kilisenin manevi desteğine minnet duyarken, bazıları da “Tanrı ne yazık ki Twitter okumuyor” diyerek, bu duaların pek işe yaramayacağı imasında bulundu.
Temmuz ayının ilk haftasında Montevideo bölgesinde yağmur yağsa da Uruguay Meteoroloji Enstitüsü, bu yağışların kuraklık ve susuzluk krizini gidermek için yeterli değil olmadığını, son yağan yağmurun sadece “hafifletici” bir etkisi olacağını kaydetti.
Deutsche Welle‘nin aktardığına göre, La Niña hava fenomeni, son yıllarda Uruguay’ı ve özellikle de başkenti adeta çöle çevirdi.
Yağışlarda tarihî bir düşüşün meydana geldiğini belirten Uruguaylı biyolog, araştırmacı ve çevre uzmanı Mariana Meerhoff, duruma ilişkin şunları söyledi:
Zaten iki yıldır çetin bir kuraklık dönemi yaşıyorduk. Bu son birkaç ay içinde daha da arttı. Uruguay için kesinlikle istisnai bir durum. Hiç bu kadar az yağmur almamıştık. Özellikle Montevideo’daki durum çok dramatik, zira oradaki pek çok insan içme suyuna bağımlı.
Uruguaylı biyolog, araştırmacı ve çevre uzmanı Mariana Meerhoff. Fotoğraf: Privat
Uruguay nüfusunun yarısından fazlasının yaşadığı başkentte, içme suyu yavaş yavaş tükeniyor.
En önemli tedarik kaynağı olan ve ülkenin neredeyse yarısının içme suyu ihtiyacını karşılayan, Montevideo’nun 70 kilometre kuzeyindeki 67 milyon metreküp su kapasiteli Paso Severino rezervuarındaki doluluk oranı yüzde 2’nin de altına indi.
Uzmanlar, kuvvetli yağış olmaması durumunda, başkentin en fazla on günlük içme suyu rezervinin kaldığı konusunda uyarıyor.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Lacalle Pou, Montevideo bölgesi için acil su durumu ilan etti. Bu nedenle şişelenmiş maden suyu şimdilik vergiden muaf tutuluyor. Olağanüstü halden özellikle zarar gören yoksul nüfus, bu sayede en azından günde iki litre suyu ücretsiz olarak alabiliyor.
Altı litrelik içme suyu damacanaları, şu anda süpermarketlerde adeta altın değerinde. Ülkenin diğer bölgelerinden Montevideo’ya binlerce damacana su naklediliyor. Ülke genelindeki şişe suyu satışları, halihazırda normalden üç kat daha fazla. Büyük miktarlarda istiflemek için yapılan alımlar, koronavirüs salgını dönemini anımsatıyor.
Uruguay Devlet Başkanı Luis Lacalle Pou, Montevideo bölgesi için acil su durumu ilan etti. Fotoğraf: Agustin Marcarian / Reuters
Araştırmacı Meerhoff, konuyla ilgili on yıllardır yapılan uyarıları, siyasetçilerin ciddiye almamasından yakınıyor:
Bilim neredeyse 30 yıldır, Uruguay’daki içme suyu sorunu hakkında uyarıda bulunmasına rağmen, politikacılar buna çok geç tepki verdi. İçme suyu kaynaklarımızın durumunun gerçekten ne kadar dramatik olduğunu kabul etmemekte ısrar ettiler. Bunun gibi su krizleri gelecekte artacak ve daha da şiddetli hale gelecek.
Bir zamanlar Güney Amerika‘nın en kaliteli içme sularından birine sahip olmakla övünen Montevideo’da, artık her iki kişiden birinin bile evindeki musluktan temiz içme suyu akmıyor.
Deniz suyunu andıran musluk suyu, pestisitle kirlenmiş Rio de la Plata‘dan geliyor. İspanyolca “Gümüş Nehri” anlamına gelen Rio de la Plata, Güney Amerika nehirleri Rio Paraná ve Rio Uruguay‘ın oluşturduğu 290 kilometre uzunluğunda ve 220 kilometreye varan genişlikte, Atlas Okyanusu‘na açılan bir nehir ağzı. Burada nehir ve deniz suyu birbirine karışıyor. Bunun sonucunda musluk suyunda Dünya Sağlık Örgütü‘nün (DSÖ) öngördüğü limitlerin çok üzerinde klor ve tuz bulunuyor.
Paso Severino rezervuarın kurumuş durumda. Fotoğraf: Nicolas Celaya / Xinhua
Endüstrinin çıkarları halkın çıkarlarından önce mi geliyor?
Uruguay’daki su krizi çoktan siyasi bir krize dönüştü. Sokaklara inen halk, çok sayıda protesto gösterisi düzenledi. Bu kapsamda çevre örgütü “Redes – Amigos de la Tierra” (Dünya’nın Dostları Ağı), “Bu bir kuraklık değil, yağmadır” sloganıyla “Özel selüloz fabrikalarının, pirinç yetiştirme şirketlerinin ve soya çiftçilerinin tek bir peso bile ödemeden tarımda büyük miktarlarda su kullandıklarına” dikkat çekmeye çalışıyor.
Biyolog ve çevre uzmanı Mariana Meerhoff, bu iddialarla ilgili şu bilgileri veriyor:
Tatlı suyun neredeyse yüzde 80’i tarım ve ormancılıkta kullanılıyor. Bu nedenle Uruguay’da içme suyu kaynağının hoyratça sömürüldüğünü söyleyebiliriz. Bu kadar çok suyun sanayiye aktarılması neticesinde, kişisel kullanım ve doğa için ayrılan miktar elbette çok sınırlı kalıyor.
Montevideo’daki su sıkıntısı ne ilk ne de son olacak
Montevideo’daki hastaneler ve okullar artık içme suyu ihtiyacını, şehir merkezinde acil durum nedeniyle geçici olarak açılan iki kuyudan karşılıyor. Kent yakınlarında bir başka rezervuar, tadilat çalışmalarının ardından yaklaşık altı aydır hizmet veriyor. Ancak suyun yarısının zayi olduğu eski ve harap boru hattının, politikacılar tarafından ne zaman tamir ettirileceği hâlâ meçhul.
Su krizi nedeniyle alınan tüm pansuman tedbirler, okyanusta sadece bir damla hükmünde. Dünyadaki pek çok ülke ve şehir gibi, Uruguay ve Montevideo’nun da acilen kapsamlı ve sürdürülebilir bir su stratejisine ihtiyacı var.
Çevre uzmanı Meerhoff şu uyarıyı yapıyor:
Montevideo’da su krizi, dünyanın tüm şehirlerinde yaşanabilir. Hatta birkaç yıl önce Güney Afrika‘nın Cape Town ya da Brezilya‘nın Curitiba şehirlerinde olduğu gibi, insanları içme suyundan mahrum bırakan aşırı bir kuraklık daha önce de oldu. İklim değişikliğiyle birlikte bu senaryolar dünya genelinde giderek daha olası hale geliyor.
Yeni bir araştırma, 2022 yılında Avrupa genelinde 61 binden fazla insanın aşırı sıcaklar nedeniyle hayatını kaybettiğine işaret etti.
Nature Medicine dergisinde yayımlanan çalışmada, dünyanın en fazla ısınan kıtası olan Avrupa’da gelecek yıllarda beklenen daha ölümcül sıcak dalgalarına karşı korunmak için daha fazla adım atılması çağrısı yapıldı.
Barselona Küresel Sağlık Enstitüsü ile Fransız sağlık enstitüsü INSERM‘de görevli bir grup bilim insanı tarafından yapılan araştırmada, Avrupa kıtasında yer alan 35 ülkede toplam 543 milyon kişiyi kapsayan 823 bölge için 2015-2022 yılları arasındaki sıcaklık ve ölüm verileri incelendi.
Araştırmacılar 2022 yazının her haftasında her bölge için sıcaklıkla bağlantılı ölümleri belirlemek için çeşitli modeller kullandı. Çalışmaya göre, geçen yıl 30 Mayıs ve 4 Eylül tarihleri arasında 61 bin 672 ölümün sıcaklarla bağlantılı olduğu ortaya çıktı.
‘Nüfusu korumak için yapılacak çok iş var’
euronews‘ün aktardığına göre araştırmada, özellikle 18-24 Temmuz haftasındaki yoğun sıcak dalgasının tek başına 11 bin 600’den fazla ölüme neden olduğu bilgisi yer aldı.
INSERM’de görevli araştırmacı ve raporun yazarlarından Hişam Aşebak, “Bu çok yüksek bir ölüm vakası sayısı” sözleriyle durumun vahametine işaret etti.
AFP‘ye konuşan Aşebak, “2003’ten sonraki sıcakların ölümler üzerindeki etkisini biliyorduk, ama bu analizle, nüfusu korumak için yapılması gereken hâlâ çok iş olduğunu görüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.
Avrupa tarihinin en kötü sıcak dalgalarından biri olarak kabul edilen 2003 yılında 70 binden fazla aşırı sıcaklıkla bağlantılı ölüm vakası kaydedilmişti.
Avrupa İstatistik Kurumu (Eurostat) da daha önce yayımladığı araştırmalarda Avrupa’nın yakın gelecekte daha ölümcül sıcak dalgalarının etkisinde kalacağı uyarısında bulunmuştu.
Araştırmalara göre, 2022 yılı şu ana kadarki rekor seviyedeki en sıcak yaz dönemi olarak kayıtlara girmişti.
Araştırmaya göre, Fransa‘da geçen yıl 2,43 santigrat derecelik bir artışla bir önceki yaz ortalamasına kıyasla en büyük sıcaklık artışı kaydedildi.
İsviçre 2,30 derecelik artışla Fransa’nın çok da gerisinde kalmazken, onu 2,28 ile İtalya ve 2,13 derece ile Macaristan takip etti.
Sıcaklığa bağlı en yüksek ölüm sayısı 18 bin 10 ile İtalya‘da gerçekleşirken, onu 11 bin 324 ile İspanya ve 8 bin 173 ile Almanya takip etti.
Araştırmaya göre, ölümlerin çoğunluğunu 80 yaş üstü insanlar oluşturdu. Ayrıca, sıcaklar nedeniyle ölenlerin yaklaşık yüzde 63’ünün kadın olduğu ifade edildi.
Aradaki fark, kadınların erkeklerden yüzde 27 daha fazla ölüm oranına sahip olduğu 80 yaş üzerinde daha da belirginleşti.
Daha önce yapılan araştırmalar Avrupa’nın küresel ortalamanın iki katı hızla ısındığını ortaya koyuyordu.
‘2050’ye kadar yılda 120 binden fazla insan ölebilir’
Dünya 1800’lerin ortalarından bu yana ortalama 1,2 derece ısınırken, Avrupa geçen yıl sanayi öncesi dönemden yaklaşık 2,3 derece daha sıcak bir seviyede seyretti.
Yeni çalışma, vatandaşların artan sıcaklıklara karşı korunması için bir adım atılmaması halinde, 2030’a kadar Avrupa’nın her yaz ortalama 68 binden fazla sıcaklığa bağlı ölüm vakasıyla karşı karşıya kalacağı tahmininde bulundu.
Keza son raporda araştırmacılar, 2040 yılına kadar ortalama 94 binden fazla sıcaklığa bağlı ölüm olacağı ve 2050 yılına kadar bu sayının 120 binin üzerine çıkabileceğini dile getirdi.
“Bu tahminler, mevcut kırılganlık seviyesine ve gelecekteki sıcaklıklara dayanıyor” diyen Aşebak, “Eğer çok etkili önlemler alırsak, bu kırılganlık azaltılabilir” şeklinde konuştu.
Fosil yakıt kullanımı gibi insan faaliyetlerinden kaynaklanan iklim krizi, sıcak dalgası adı verilen hava olaylarının meydana gelme ihtimalinin yanı sıra sıklığı ve şiddetini de artırıcı bir rol oynuyor.
Dünyanın birçok yerinde meydana gelen sıcak dalgaları her yıl binlerce insanın ölümüne yol açıyor.