Ana Sayfa Blog Sayfa 2915

Ardında ölümsüz bir dünya bırakan Ursula K. Le Guin’i kaybettik

Yeni yılın ilk ayında edebiyat dünyasını sarsan ölümlere bir yenisi daha eklendi. “Karanlığın Sol Eli”, “Yer Deniz Üçlemesi”, “Mülksüzler” ve birçok kült romanın yazarı olan Ursula K. Le Guin, 88 yaşında vefat etti.

Oğlu Theo Downes-Le Guin, ölüm haberini doğrularken bir sebep belirtmedi ancak birkaç ay boyunca sağlığının iyi olmadığını açıkladı.

Feminist ve ekolojist yazar Ursula K. Le Guin, fantastik bilim kurgu tarzındaki kitaplarında  cinsiyetler ve ırkları ters yüz ederek, bunlara bakış açılarını sorgulatan biriydi.

ABD’li Ursula Kroeber Le Guin 21 Ekim 1929’da Kaliforniya’da doğdu. İsmini doğum tarihi olan Azize Ursula Günü’nden aldı. Ebeveynleri tarafından üç erkek kardeşi ile beraber kültürel çeşitlilik fikrinin hakim olduğu bir ev ortamında yetiştirildi. Massachusetts-Radcliffe College’da lisans eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’ni bitirdi ve yüksek lisansını “Fransa ve İtalya’da Orta Çağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yaptı. 1951’de tarihçi Charles A. Le Guin ile evlendi.

Bilim kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli yazarlarından kabul edilen Le Guin, bu alanlardaki eserlerinin yanı sıra şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatı alanlarında da yazar ve çevirmen olarak katkıda bulunmuştu.

İlk romanı 1966 yılında yayımlanan Le Guin’in eserlerinde ağırlıklı olarak Jung’un, taoizimin, varoluşçuluğun ve Yunan mitolojisinin etkileri görüldü. Yazar, başta Hugo ve Nebula olmak üzere pek çok ödülün sahibiydi.

Üç çocuk ve dört torun sahibi olan Ursula K. Le Guin’in kitapları 40 dile çevrildi ve dünya çapında milyonlarca sattı.

Guin, 20’den fazla romanına ek olarak bir düzine şiir kitabı, 100’den fazla kısa öykü, yedi adet koleksiyon, 13 kitap ve 5 ciltlik çevirinin de yazarıydı.

Eserleri:

Roman:

Lavinia, 2008

Powers, 2007

Voices, 2006

Gifts, 2004

Earthsea 5: The Other Wind, 2001

The Telling, 2000

Always Coming Home, 1985

Earthsea 4: Tehanu, 1990

The Eye of the Heron, 1983

The Beginning Place, 1980

Malafrena, 1979

Very Far Away from Anywhere Else, 1976

The Word for World is Forest, 1976

The Dispossessed, An Ambiguous Utopia, 1974

Earthsea 3: The Farthest Shore, 1972

The Lathe of Heaven, 1971

Earthsea 2: The Tombs of Atuan, 1970

The Left Hand of Darkness, 1969

Earthsea 1: A Wizard of Earthsea, 1968

City of Illusion, 1967

Planet of Exile, 1966

Rocannon’s World, 1966

Öykü:

Changing Planes, 2003

The Birthday of the World, 2002

Tales from Earthsea, 2001

Unlocking the Air, 1996

Four Ways to Forgiveness, 1995

A Fisherman of the Inland Sea, 1994

Searoad, 1991

Buffalo Gals, and Other Animal Presences, 1987

The Compass Rose, 1982

Orsinian Tales, 1976

The Wind’s Twelve Quarters, 1975

Makale:

The Wave in the Mind, 2004

Steering the Craft, 1998

Dancing at the Edge of the World, 1992

The Language of the Night, 1989

Şiir:

Sixty Odd, 1999

Going Out with Peacocks, 1994

Blue Moon Over Thurman Street (Roger Dorband’la birlikte), 1994

Wild Oats and Fireweed, 1988

Hard Words, 1981

Wild Angels, 1974

 

(T24)

Et ve Süt Kurumu hastalıklı et iddiasını doğruladı

Hastalıklı et iddiasına Et ve Süt Kurumu’ndan (ESK) açıklama geldi. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı aracılığıyla Bosna Hersek’ten ithal edilen 20 ton sığır karkas etinde insan sağlığına zararlı bakterilerin olduğu ortaya çıkmış, etlerin laboratuvar incelemesinin sonuçları beklenmeden piyasaya sürüldüğü öne sürülmüştü. ESK’dan yapılan açıklamada etlerin hastalıklı olduğu doğrulandı.

“Söz konusu haberde yer alan, vatandaşa hastalıklı et yedirildiği iddiası kesinlikle asılsızdır. Bu tamamen kurumumuzu karalamaya, Bosna Hersek ile yürütülen faaliyetleri sekteye uğratmaya yöneliktir.

Bilindiği üzere Bakanlar Kurulu tarafından Kurumumuza verilen tarife kontenjanları kapsamında sığır eti ithalatı gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda Bosna Hersek’ten de sığır eti ithal edilmektedir. Nitekim 2014 yılından bu yana ilgili ülkeden ithalat programı kapsamında bugüne kadar yaklaşık 20 bin ton et ithalatı gerçekleştirilmiştir.

İthal edilen etlerin gerekli analiz ve kontrol işlemleri, Veteriner Sınır Kontrol Noktası tarafından yapılmaktadır. Yapılan bu kontrollerde Bosna Hersek’ten getirilen etlerin sadece bir partisinde sağlık sorunu olduğu tespit edilmiştir. Bu etler, analiz sonuçları çıkana kadar 24.08.2017 tarihinde depolarımızda muhafaza altına alınmıştır.

Bu partideki etler, iddia edildiği gibi piyasaya sürülmemiş olup depolarımızda muhafaza altında tutulmuştur. Analiz sonuçlarının olumsuz çıkması üzerine imha işlemlerine, Gıda Ve Yemin Resmi Kontrolüne Dair Yönetmeliğin 20. maddesine göre 05.01.2018 tarihi itibarı ile Erzincan Kombinamız rendering tesislerinde başlanılmıştır.

Kurumumuzun piyasaya sağlıksız et sunması asla söz konusu değildir. Tüm ithalat faaliyetlerinde, işlemlerin sağlık ve teknik kurallara uygunluğu konusunda büyük hassasiyet gösterilmektedir.”

Hastalıklı etlerin imha edilmesi istendi

Odatv’de yer alan habere göre 20 ton sığır etindeki hastalık, ilk olarak Kapıkule Sınır Kapısı’ndan giriş yaptıktan sonra tespit edildi. 24 Ağustos 2017 tarihinde incelemeye alınan hayvanların tahlil sonuçları, 29 Ağustos’ta belli oldu. Tahlil sonuçlarına göre raporda, insan sağlığına zararlı, “E.coli O157” bakterisi tespit edildi.

Hastalığın tespit edilmesiyle birlikte analizi yapan laboratuvar tarafından, ESK Genel Müdürlüğü uyarıldı. Kurum, bunun üzerine İstanbul Depo Müdürlüğü ve Sakarya Sincan ve Diyarbakır Et Kombinesi müdürlüklerine, ‘Analizi uygun çıkmayan emtialar’ başlığı altında bir yazı gönderdi.

Yazıda, bakanlar kurulu kararıyla MUJANOVİCİ firmasından alınan etler hatırlatılarak, “Bu ithalat sözleşmesi kapsamında ülkemize giriş yapan tırlardan alınan numunelerde ‘E. Coli O157’ pozitif çıktığı ve insan gıdası olarak tüketimin uygun bulunmadığı başkanlığımıza bildirilmiştir” dendi. Ayrıca etlerin imha edilmesi istendi.

9 Ağustos’ta bakterinin tespit edilmesine karşın imha yazısı ESK Genel Müdürlüğü Alım ve Üretim Dairesi Başkanı Mustafa Sami Cüceloğlu imzasıyla beş ay sonra, 5 Ocak 2018’te yazıldı.

Bakan Fakıbaba “Vatandaşa yedirdiğim eti ben de yiyorum” demişti

Ağustos ayında bakterinin tespit edilmesinden 3 ay sonra Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Fakıbaba, Hürriyet’ten İpek Özbey’e bir röportaj verdi. 27 Kasım 2017 tarihinde yayımlanan röportajda Bakan Fakıbaba, ithal edilen karkas etlerle ilgili “Sağlık açısından bir problem yok diyorsunuz, doğru mu” sorusuna şu yanıtı verdi:

“Benim şüphem yok. Bakın binlerce insanız. Herkes sizin kadar başarılı olabilir mi ya da dürüst. Ben dürüst bir hekimim ama bütün hekimler dürüsttür diyebilir misiniz? Arada dürüst olmayanlar çıkabilir. Ama mümkün olduğu kadar riski sıfıra indirmek bizim görevimizdir. Arada kaçan olabilir, bu burada da olabilir, yurt dışında da olabilir.”

Yoksul vatandaşların bu etleri yemesi için ithal ettiklerini belirten Bakan Fakıbaba, röportajdaki, “Siz yiyebiliyor musunuz” sorusuna da “Tabii ki. Vatandaşa yedirdiğim eti ben de yiyorum. Eşim gidip marketten alıyor. Bu arada eşim çok güzel yemek yapar, o bu ete onay verdi” diyerek yanıt veriyor.

İşte hastalıklı etlerin raporu ve kurumdan yazılan yazı:

E.coli bakterisinin sağlığa zararı

E.coli bakterisi diğer adıyla koli basili, genelde kapalı hayvan yetiştiriciliği yapılan yerlerde ortaya çıkabilen bir bakteridir. Bazı E. coli tipleri içinde bulundukları hayvan için zararsız olmalarına rağmen insana geçtiklerinde hastalık yapabilirler. Bu hastalıklar arasında başlıca ishalli hastalıklar olmakla beraber idrar yolu enfeksiyonları, menenjit, peritonit, mastit, septisemi ve gram-negatif pnömoni de sayılabilir.

 

(Cumhuriyet, Yeşil Gazete)

Geçen yıl Çin’de güneş yatırımları termik santralleri geride bıraktı

Çin’in 2017 yılında elektrik üretim kapasitesindeki değişime dair resmi veriler açıklandı.

Çin Ulusal Enerji İdaresi tarafından dün açıklanan verilere göre 2017’de ülkenin elektrik üretim kapasitesi 133 GW artış gösterdi.

Güneş enerjisi yatırımları sayesinde sağlanan kapasite artışı ile ise ilk defa termik santral yatırımlarını geride bıraktı.

53 GW güneş, 15 GW rüzgâr

İdarenin verilerine göre 2017’de ülkenin güneş enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesi 52,83 GW artarak, 130,25 GW’a yükseldi.

Aynı dönemde rüzgâr enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesi ise 15,03 GW artış ile 163,67 GW’a yükseldi. 2017’de ülkenin hidroelektrik alanındaki elektrik üretim kapasitesi ise 12,8 GW arttı.

Öte yandan Çin’de yeni kömür santralleri de yapılmaya devam ediyor.  Çin’de termik santrallerden elektrik üretim kurulu gücü de 2017’de 45,78 GW arttı. Bu da yenilenebilir enerjideki artışın altında kalsa da hâlâ geçen yıl yapılan yeni elektrik üretim tesislerinin üçte birinin kömüre dayalı olduğu anlamına geliyor.

 

(Yeşil Ekonomi)

Halk Kıyıköy’de Türk Akımı projesi ÇED toplantısını yaptırmadı!

Türkiye ve Rusya ortaklığı ile yapılması planlanan Türk Akımı Kara Kısmı Doğal Gaz Boru Hattı Projesi ile ilgili Kıyıköy Belediye Düğün Salonu’nda gerçekleştirilmesi planlanan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) toplantısına bölge halkı engel oldu.

Bölge halkının ve sivil toplum örgütlerinin karşı çıkması nedeniyle yaptırılmayan ÇED toplantısında “Anayasa, iç hukuk normları ve tarafı olduğumuz Uluslararası Sözleşmeler göz ardı edilerek projenin bu haliyle yaşama geçirilmesi halinde ‘ekonomik gerekçelerin’ Trakya ve halkının yaşam hakkında tercih edildiği anlamına geleceğinden tarafımızda kabulü mümkün değildir” açıklamasının yer  aldığı yazılı bir tutanak tutuldu.

Ciddi bir çevre tahribatına yol açacağı gerekçesiyle Türk Akımı’na karşı çıkan çevre savunucuları ÇED toplantısını protesto etti. Halk “Istrancalarda milyonlarca ağaca kıyacak, Kuzey Ormanları’nı ikiye bölecek, Rus Doğal Gaz Hattı Türk Akımı’na Hayır”, “Rusya sefasını sürecek, Istrancalar Cefasını Çekecek” yazılı pankartlar açtılar.

Trakya ve Kuzey Ormanlarını savunan ekoloji örgütleri Rus doğal gaz hattına karşı bölge milletvekillerinden destek istedi

Trakya ve Kuzey Ormanları’nı savunan ekoloji örgütleri, Istrancalarda milyonlarca ağaca kıyarak Kuzey Ormanları ekosistemini ikiye bölerek tahrip edecek “Türk Akımı” isimli Rus Doğal Gaz Hattına karşı bölge milletvekilleri ve belediyelerden destek istedi. Saray Doğayı Koruma Derneği, Silivri Çevre Derneği, Marmara Ereğlisi Çevre Gönüllüleri Derneği, Vize İnsan Doğa yaşam Derneği, Kuzey Ormanları Derneği ve Dayko Doğal Yaşamı Koruma Vakfı imzasıyla bölge milletvekillerine gönderilen mektupta projenin bölge ekosistemi ve bölge halkına vereceği zararların yanı sıra ÇED sürecindeki usulsüzlükler belirtildi. Mektupta ayrıca “Bölgemiz vekili olarak Saray Belediye Başkanlığının adalete yakışır bir şekilde alınan kararının desteklenmesi, Türk Akımı olarak adlandırılan Rus Doğal Gaz Hattının geçeceği belediyelerin ve siz vekilimizin benzer adaletli, uygun bir davranış göstermenizi beklemekteyiz.” denildi. Metnin tamamı şöyle;

“Sayın Vekilimiz

Türk Akımı adıyla olarak adlandırılan Rus Doğal Gazını Yunanistan’a taşıyacak olan boru hattının Istranca ormanlarından Trakya’nın verimli tarım alanlarından, su havzalarından geçeceğinden dolayı komu oyunda oluşan yoğun tepki nedeniyle ÇED süreci birden fazla parçaya bölünerek tepkiler azaltılmaya çalışılmakta. Rusya’nın Anpa yakınlarından çıkıp Karadeniz’den Kıyıköy’e çıkacak olan Rus Doğal Gazın Deniz Kısmı ÇED toplantısı Kıyıköy’de halkın yoğun protestosu nedeniyle yapılmamıştı. Şimdide Kıyıköy’den başlayıp Çorlu Misinli’ye kadar olan kısım için Türk Akımı Kara – I adı altında Kıyıköy ‘de 23.01.2018 Saray’da 24.01.2018 tarihlerinde iki ayrı ÇED toplantısı yapılmak istenmekle. Danıştay bir proje ayrı ayrı ÇED süreçlerine bölünemez kararının kesin hükmü olmasına rağmen. Süreçte Boru hattı Saroz körfezine inene kadar parça parça ÇED süreçleri oluşturulacağı gözükmektedir.

Türk Akımı ile Ruslar Sefasını Istrancalar Cefasını Çekecek.! 1.5 Milyon ağaç kesilirken, 6 milyon fidan imha edilecek

ÇED dosyasında 27 Km’lik hattın Istranca ormanlarından geçirileceği yazmaktadır. Kıyıköy’den Çakılı beldesi yakınlarına kadar.50 mt. Genişliğinde 27 Km’lik bir koridor açılacaktır. Ağaç kökleri doğal gaz borularına vereceği zararı önlemek amacıyla ağaçlar kesilip kökler bertaraf edilecek. Bu da demek Istrancaları ikiye bölen ölü bir koridor kuşağı oluşacak. Ülkede m2 en fazla ağaç Istrancalar’da konumlandığından, bu proje ile 50 mt genişliğinde 27.000 mt uzunluğun da oluşacak bu koridorda 1.5 Milyon ağaç kesilirken, 6 milyon fidan imha edilecek olması başta yaban hayatı ile bölgenin eko sistemi ağır tahrip görecektir.

Türk akımı geçtiği tarım alanlarından tarıma sınırlama

ÇED dosyasında yazılan, tarım alanlarından 27 Km’lik doğal gaz boru hattı güzergahında geçirilecek olan hatta daimi irtifak hakkı kamulaştırması yapılacaktır. Doğal gaz boru hattı projesi için inşaat aşamasında ortalama 26 m genişliğinde bir koridorun kullanılması planlanmaktadır. Bu koridorun 26 mt’si irtifak yapılacaktır. Bedeli ödenen kısımda bulunan alanlarda eski sahiplerinin tarımsal faaliyetlerden yalnızca yıllık ürünlerin (arpa, buğday vb.) ekimine izin verilmektedir. İrtifak bedeli ödenen alanda boru hattının 5 m sağında ve solunda köklü bitkilerin (ağaç vb.) ekimine izin verilmeyecektir. Yani 36 mt genişliğinde 27 Km uzunluğunda Saray’dan Çorlu- Misinli’ye kadar uzanan ve tarım arazilerinden geçen koridorda tarıma sınırlama getirmektedir.

Sayın Vekilimiz Saray Belediye Başkanlığı Saray sınırları içerisinde 40 kilometreden fazla ilerleyerek, Saray’ı adeta ikiye bölecek Türk Akımı Doğal gaz Hattı Kara Kısmı –I için Saray Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü tarafından hazırlanan görüş yazısında Türk Akımı Boru Hattı’nın Saray sınırları dâhilinde birinci öncelikli tarımsal niteliği korunacak alanlardan, ormanlardan, su havzalarından, meralardan ve kırsal yerleşim alanlarından geçeceği belirtilerek. ‘’Boru hattı güzergâhında ÇED süreci işleyişinde kurumlardan gerekli görüşlerin alınmadığı ve yaşanacak olumsuz etkileri görüldüğünden Güzergâh uygun görülmemiştir’’ Karar Saray Belediye Meclis Ocak Ayı 1. Olağan Toplantısı’nda da oy birliğiyle kabul edilmiştir. Sayın vekilimiz Istrancalarda yaşanan yağmalanma seferberliği Trakya topraklarına sıçramış verimli tarım alanlarının paçavraya dönüşümü yaşanmaktadır. Bölgemiz vekili olarak Saray Belediye Başkanlığının adalete yakışır bir şekilde alınan kararının desteklenmesi, Türk Akımı olarak adlandırılan Rus Doğal Gaz Hattının geçeceği belediyelerin ve siz vekilimizin benzer adaletli uygun bir davranış göstermenizi beklemekteyiz.”

Türk Akımı Doğal Gaz Boru Hattı Projesi nedir?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Türk Akımı Doğal Gaz Boru Hattı Projesi’ni İstanbul’da Ekim 2016’da gerçekleştirilen Dünya Enerji Kongresi’nde imzalamıştı. Proje kapsamında, Karadeniz’in derinliklerinden 15,75 milyar metreküp kapasiteli iki doğal gaz boru hattının inşa edilmesi öngörülüyor. Rusya’dan gelen gaz, Türkiye üzerinden Yunanistan’a ulaşacak, oradan geçip Avrupa’ya satılacak. Türk Akımı sayesinde Rusya, Ukrayna’yı by-pass eden bir alternatifle Avrupa’ya gazını taşıyacak. Ancak boru hattının geçeceği Kıyıköy, Istrancalar, Lüleburgaz, Vize, Saroz Körfezi’nde yaşanacak çevre felaketine engel olmak için bölge halkı ve sivil toplum kuruluşları mücadele veriyor.

 

(Kuzey Ormanları Savunması, Yeşil Gazete)

İklim değişikliği gölleri de akarsuları da değiştiriyor

The New York Times’da Carl Zimmer imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Şeyma Masca’nın çevirisiyle veriyoruz.

***

Fosil yakıtları yakarak, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu zaten yüzde 40 arttırmış bulunmaktayız ve bunu daha da artırma yolunda ilerlemekteyiz. Bu gazın bir kısmı da dünyanın iç sularına karışabilir. Son çalışmalar, bu durumun orada yaşayan türler üzerinde derin etkileri olabileceğine işaret etmektedir.

Yakın tarihli bir çalışmada gözlemlenen dört tatlı su deposundan biri olan Kuzeybatı Almanya’daki Sorpe rezervuarında yapılan bir araştırmada göller, nehirler ve dereler tarafından emilen karbondioksidin tüm ekosistemi etkileyebileceği keşfedildi.

Wisconsin- Madison Üniversitesinde bir limnolog (tatlı su ekolojisti) olan Emily H. Stanley “Ekosistemlerin kimyasal temelleri ile oynuyoruz,” diyor. “Fakat şu an nereye gittiğimizi öğrenebilmemiz için henüz yeterli bilgimiz yok. Bana göre bu durum bilimsel açıdan oldukça ilginç, insani açıdan düşündüğümde ise biraz ürkütücü.”

Bilim insanları 1950’lerde atmosferde sürekli karbon oksit ölçümleri yapmaya başladılar ve bugün elimizde altmış yıllık düzenli veri var. 1980’lerde, okyanus bilimciler de aynı şeyi yaptılar; karbondioksit sensörleri geliştirdiler ve bunları gezegene yaydılar.

Son otuz yılda, deniz suyunda karbondioksidin sürekli arttığını kaydettiler. Artan yoğunlaşma ise deniz yaşamına birçok açıdan zarar verebilir.

Okyanusta emilen karbondioksidin artması deniz suyunun pH seviyesini arttırdığı gibi mercanların kalsiyum iskeletini kurduğu kimyasalları da etkiler. Okyanusun asitlenmesi de istiridyelerin ve diğer hayvanların kabuğunu inceltmektedir.

Birçok deniz organizması, yiyecek bulmak ve tehlikeden sakınmak için sudaki kimyasal değişikliklere güvenir. Almanya Bochum’daki Ruhr Üniversitesindeki bir su bilimi uzmanı Linda C. Weiss “birçok balık, avcılarını artık tespit edemiyor ve bundan ötürü daha gözü pek hale gelebilirler,” diyor

Dr. Weiss, ilk olarak 2010 yılında Avustralya’da bir deniz araştırma istasyonunda çalışırken okyanus asitlenmesinin etkilerini kabul etmiş. Deney, göl ve nehirlerin benzer bir tehditle karşı karşıya kalıp kalamayacağını sorularını merak etmesine sebep olmuş.

İlk adımı, tatlı sudaki karbondioksit seviyeleri ile ilgili tarihi verileri aramak olmuş. Fakat bir literatür araştırması onu şaşırtıcı bir sonuca götürmüş. Bu konuyu “hiçbir bilgi olmadığını keşfettim,” diye anlatıyor.

Geleneksel olarak iç sularda çalışan bilim insanları daha farklı sorular üzerinde yoğunlaşmışlardır. Örneğin, asit yağmurundaki sülfürik asit, diğer kirletici maddeler, çiftliklerden ve bahçelerden akan sularla gelen etkilerle daha ilgilidirler.

Şimdi araştırmacıların karbondioksit düzeylerine dair endişeleri arttığı için, tarihlerini yeniden yapılandırmak için yollar geliştiriyorlar.

Bir göldeki karbondioksit seviyesi, sıcaklığı ve ne kadar organik karbon içerdiği gibi değişkenlere bağlıdır. Geçmişte bu faktörler takip edilmişse, bilim insanları bu verileri bir gölün karbondioksit seviyesinin tahmin etmek için kullanabilirler.

Dr. Weiss ve meslektaşları, 1981’den 2015’e kadar Almanya’daki dört rezervuardaki karbondioksit seviyelerini hesaplamak için bu yöntemi kullandılar. Perşembe günü Current Biology dergisinde, bu zaman dilimi içerisinde değerlerin üç kat arttığını bildirdiler.

Dr. Weiss, “Ne beklememiz gerektiğini gerçekten bilmiyorduk,” diyor. “Fakat bulduğumuz asitleşmenin hızı çok yüksek.”

Araştırmacılar, karbondioksitteki bu hızlı yükselişin, gelecek on yılda tatlı su yaşamında nasıl bir etkiye sahip olabileceğini merak ettiler. Bu nedenle mütevazi su pireleri üzerinde deneyler yaptılar.

Sağ üstte, koruyucu başlıklı su piresi; sağ alt tarafta “boyun dişleri” bulunan su piresi. Bu savunmalar sudaki kimyasal değişikliklerle körelmiş olabilir.

Bu küçük, karidese benzeyen canlılar yosunları ve mikropları sudan filtrelerler. Ardından, daha büyük balıklar tarafından yenen küçük balıklarca yenirler. Dr. Weiss, artan karbondioksit su pirelerini etkileseydi tüm göl ekosistemini de etkileyebileceği sonucuna varmıştır.

Su pireleri, avcılarından kaçmak için tuhaf ama karmaşık bir savunma kullanır. Çevrelerindeki balıkların yaydıkları kimyasalları hissedebilirler ve bu sayede kendilerini daha zorlu bir av haline getirirler.

Bazılarının başlarında iri bir kemik çıkarken diğerlerinin başında diken çıkar. Dr. Weiss ve meslektaşları, yüksek seviyedeki karbondioksidin, su pirelerinin küçük kemikler ve daha kısa dikenler çıkarmalarına neden olduğunu buldular.

Suyun asitliliğinden ziyade, karbondioksidin kendisi su pirelerini etkilemekte gibi görünüyor. Araştırmacılar, hidroklorik asit ile pH’ı düşürdüklerinde, su pireleri avcılara normal tepki gösterdiler.

Dr. Weiss, karbondioksitin, su pirelerinin sinir sistemine müdahale ettiğini ve avcıları seçme yeteneğini körelttiğini öne sürdü.

Winnipeg Üniversitesi’nden bir biyolog olan Caleb T. Hasler, yeni araştırmanın yanıtlanmamış bir soruyu ele aldığını söyledi. Bu soru ise tatlı su yaşamına zarar verebilecek karbondioksit miktarı.

Dr. Hasler, “Bu tez gerçekten önemli çünkü seviyenin nerede olabileceğini göstermeye başlıyor,” dedi.

Hasler’ın son yaptığı araştırmalar, su pirelerinden karbondioksit yüzünden değişen tek tatlı su hayvanı olmayabileceğini ima etmektedir. Kendisi ve meslektaşları, karbondioksit miktarı fazla olan sudaki minik balıklar üzerinde araştırma yaptılar ve ortaya çıkardıkları üzere balıklar diğer küçük balıkların yaydıkları alarm sinyallerine hızlı tepki vermemekteler.

Başka bir çalışmada, ekip iki çeşit midye üzerinde çalışmıştı. Karbondioksit, türlerden birinin kaslarını gevşetti ve kabuğunu açtı. Diğer ise kabuğunu kapattı, böylece artık yiyecekleri süzemedi.

Bu tür değişiklikler, tüm tatlı su ekosistemleri boyunca dalgalar gönderebilir. Örneğin, yiyecek filtreleme ve suyun temiz tutulması için midyeler hayati öneme sahiptir. Su pireleri avcılardan kaçmak gibi bir iş yaparlarsa balıklar için uzun vadede daha az yiyecek bırakarak nüfuslarını düşebilir.

Ancak, dünyadaki iç sularda, Dr. Weiss ve meslektaşlarının Alman rezervuarlarında gözlemlediği gibi bir oranda karbondioksit birikmesi kesin değildir.

Stanley ve arkadaşları, Kasım ayında Wisconsin’deki göllerdeki karbondioksit seviyeleri üzerine bir araştırma yayınladılar. 1986 ve 2011 yılları arasında önemli hiç bir değişiklik olmadığını tespit ettiler.

Bu uyumsuzluk, bir gölden diğerine değişen karmaşık kimyaya işaret etmektedir. Göller ve nehirler tüm atmosferden karbondioksidi absorbe ederken, bazıları da çevredeki topraklardan gaz çekerler.

Bazı iç suların kimyası, çok miktardaki karbondioksidin diğer bileşiklere dönüşmesine neden olur. Bazı göller ve akarsular birçok su bitkisinin gazı çekmesine müsaade ederken bazıları ise mikrop çekebilir.

Herhangi bir tatlı su kütlesindeki karbondioksit seviyelerinin, sıcaklık ve diğer koşullardaki salınımlarla zamanla belirgin bir şekilde değişmesi olayları daha da karmaşık hale getirir.

Dr. Hasler, “Karbondioksidin gece on kat arttığı yerlerde göller olabilir” demiştir.

Dr. Hasler, gelecek yıllarda karbondioksit seviyeleri atmosferde yükselmeye devam ederse, bu tablo daha ayrıntılı hale geleceğini söylemiştir.

Doktor Stanley, “Dürüst olmak gerekirse nereye gittiğimizi bilmiyorum, “diye konuşuyor. “Muhtemelen paramı gölden göle artan çeşitlilik üzerine oynarım. Çünkü daha da uç noktalara gelecekler.”

Dr. Weiss, ön verilerden büyük dersler çıkarmanın mümkün olmadığı konusunda hemfikir. Bence yayımladığımız bu çalışma bir çeşit kapı aralayıcı, “diyor. “Umarım bunu takip edecek başka bilim insanları da olacaktır.”

 

Haberin İngilizce Orijinali

Muhabir: Carl Zimmer

Yeşil Gazete için çeviren: Şeyma Masca

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

[Turkey – Green Gazette weekly digest:] Canals and Dams

0

 

State of Emergency: The Parliament voted on and adopted the government’s motion to extend Turkey’s state of emergency for another three months from the 19th of January.

Afrin: Turkey started its military operation in the Afrin region of Syria. Green Gazette is covering sharing relevant opinion pieces.

 

Journalist Hrant Dink was remembered on the 11th anniversary of his murder. This year, the Hrant Dink Foundation declared the site of his murder is going to be made a Social Memory Centre. The crowd was addressed by Fethiye Çetin, the Dink family attorney.

 

 

 

The Green Thought Association kicked off its Green the Local Green the Climate training series together with the Bornova Municipality in Izmir, as part of the  EU-Turkey Capacity Building in the Field of Climate Change Grant Scheme. The first seminar was by the association’s board member  Dr. Barış Gencer Baykan and given to municipality personnel as a career development workshop. It focused on the role of municipalities and citizens in combatting climate change.

 

As the 45km route of the Kanal İstanbul shipping canal project was declared, Green Gazette contributor Pelin Cengiz wrote summarizing the dangers the project poses. As of now, neither the cost nor the financing model(s) of the project has been declared. Contrary to procedure, the project was made open for public comment only for one day. She took WWF’s and TEMA foundation’s reports as a point of departure and said:

– It is going to diminish Istanbul’s drinking water reserves.

– It is going to change water flows between the Black Sea and the Marmara Sea, and change the chemical composition of the Marmara, diminishing oxygen and life, and through increasing hydrogen sulfate levels, cover Istanbul and the whole region with the stench of rotten eggs.

– It is going to take five years and 17.75 million truckloads to excavate.

– It is going to cause localized climate change through the huge construction work in the short run, and cause the destruction of micro-climate zones through land use change in the longer term.

-It is going to devastate Istanbul’s natural ecosystem, including its forests, sand dunes, and wetlands, with the 2500 species living here and with one of Europe’s 100 forests that need protecting.

– It is going to proceed through forestland and only the physical existence of the canal is going to destroy 300 to 350 hectares of forest.

– It is going to endanger wildlife, especially by creating an island Istanbul and cutting off animals from the whole of their habitation areas.

– It is going to effect settlements, including through expropriation.

– It is going to take agricultural land out of use, including through damage to groundwater.

– It is going to involve great economic risk. The way Turkey’s sovereign fund is going to be used in the project is still dubious but it was cited as one of the reasons behind the creation of this fund with opaque oversight.

– It is going to contradict the Montreux Convention Regarding the Regime of the Straits, if ships on transit are impended into using the canal instead of the Bosporus.

 

Koray D. Urbarlı reviewed public reception of news on Kanal İstanbul, pointing to the short-term speculative focus prevalent in society, in disregard of whether or not such a project is necessary, let alone of its environmental impact. He depicts this attitude as a lynching of the city, the environment, and life.

 

 

 

Europa Nostra and the European Investment Bank Institute shortlisted the Prinkipo Greek Orphanage on Istanbul’s Princes’ Islands for the 7 Most Endangered programme, 2018. The building is considered the second largest wooden building in the world.Closed since 1964, it is severely worn down.

 

 

 

Solar Roofs Get Clearance: The long awaited framework for individual consumers to sell solar electricity to the grid was published this week in the Official Gazette. The users will still need to set up individual owned firms and bill the utility company, or alternatively, join a solar cooperative, if they want to sell power, but the regulations make it clearer and quicker for consumers to set up and produce solar power of upto 10kWh capacity on their roofs. Green Gazette interviewed  Oral Kaya of Troya Environmental Society and Ebru Özel, a solar volunteer with Earth Association regarding the issue.

 

Turkey’s Constitutional Court approved the Ilısu Dam going ahead and flooding the historical town of Hasankeyf. The town has a history of as much as 10 thousand years. The court ruled that the consideration is a matter of appositeness, and thus is not in the purview of the court but of political authority.

 

 

 

More dams? With the government aiming to increase the number of dams in the country from 727 to 1454 and already with 613 hydroelectric power stations cluttering rivers, how much more ecological destruction and climate impact can Turkey’s rivers take questioned Akgün İlhan. She suggests that it is high-time Turkey leaves behind last century’s “hydrolic paradigm”, and stops thinking that not water, a cultural and ecological being, but the fluid H2O flows in rivers.

 

 

Three more GMOs were given the go-ahead by the Bio-Safety Board, to be imported as animal feeds. This brings the number to 36, 33 of which are permits extended to the Poultry Meat Producers and Breeders Association. Ayşe Bereket shed light on to the facilitated process by which these GMO feed stocks are permitted, keeping the process between the applicant, the board, and the ministry, omitting all transparency and civic involvement in the process.

 

 

What Can I Do?, asked Emre Ertegün. Taking of from a review of Charles Eisenstad’s The More Beautiful World Our Hearts Know Is Possible, he penned an enthusiastic essay on individual ecological activism and how it relates to being true to one self, and to collective activism.

 

 

 

Migrants and Ethnicity was questioned by Sermin Özürküt, former MP for Sweden’s Left Party, weighing ethnic categories and political processes as they form in a changing demography.

 

 

 

 

Are Sunny Days to Come? asked Barış Can Sever, reviewing Greenpeace Mediterranean’s Solar Ambassadors training in Kayseri.

 

 

 

 

 

Yeşil Gazete
Translated and summarised by Alidost Numan.

Berlin’de tarımsal zehirlerin kullanım süresinin uzatılmasına karşı yürüyüş

Berlin’de on binlerce ekoloji aktivisti 20 Ocak Cumartesi günü doğa ve çevre dostu bir tarım ve hayvancılık için yürüyüş gerçekleştirdi.

Önceki yıllara oranla katılımın iki katına ulaştığı protesto yürüyüşünde doğa ve insan sağlığına zararlı olduğu halde Avrupa Birliği (AB) tarafından kullanım süresi beş yıl daha uzatılan glifosat içerikli tarım ilaçlarının kullanılmasının yasaklanması, intensif hayvancılığın olumsuz etkilerinin sona erdirilmesi gibi taleplerini dillendiren çiftçiler, tüketiciler ve yüzlerce sivil toplum kuruluşu üyesi meydanlardaydı.

Almanya Yeşiller Partisi’nden Berlin Kreuzberg Milletvekili Turgut Altuğ’un Berlin’de başlayan “Yeşil Haftası ve “ Artık Yeter” Eylemi ile ilgili yazılı açıklaması ise şu şekilde:

Almanya Yeşiller Partisi’nden Berlin Kreuzberg Milletvekili Turgut Altuğ

“Berlinliler gıdalarının pestisit kullanımlı endüstriyel üretiminden artık bıktı. Glifosat örneği son yıllarda tarım endüstrisi ve lobisinin hala ne kadar güçlü olduğunu gözler önüne serdi. Bugünlerde bir avuç uluslararası şirket bizim besinlerimizin üretimi konusunda mutlak güce sahipler. Bu tarz bir tarım üretimi ne demoktratik ne de sürdürülebilirdir. Artık bu şirketlere karşı durma ve tarım üretimi konusunda temel bir değişiklik başlatma vaktidir.

Berlin halkı tüketim gıdalarının adil ve ekolojik üretimi konusunda her geçen gün duyarlılaşmakta ve günbegün hayvan eziyeti, gen teknik kullanımı,  iklim değişimi, glifosat gibi pestisit kullanımlarına karşı mücadelelelerini sürdürmektedir. Şehrimizin vatandaşları yiyeceklerinin nereden geldiği, nasıl üretildiği ve bunun insanlar, hayvanlar, doğa ve iklim üzerindeki negatif etkilerini nasıl azaltacakları konusuyla yakından ilgileniyorlar. Berlin’de şu anda yönetimde olan kırmızı-kırmızı-yeşil koalisyonu* bu gelişmeleri desteklemekte ve gelecek yıllarda beslenme stratejilerinin gelişimi, organik gıdaların artışı, yerel, vejetaryan ve vegan gıdaların kamuya ait yemekhanelerdeki oranlarının artışı için çalışmalarını sürdürmektedir. Ancak Berlin’de değişen tüketici korunması politikasının yanında ulusal ve Avrupa düzeyinde de yeni yönelimlere ihtiyaç vardır. Bunun için de politik baskı gereklidir.

Bu bakımdan “Artık Yeter” eyleminin çağrısını değerli buluyorum ve destekliyorum.

Yeşil siyaset fark ettirir!”

 

Haber: Dilara Çatak

(Yeşil Gazete)

Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin havasını temizleyemiyor

Hava kirliliğini günümüz dünyasının en önemli çevre felaketlerinden biri olarak görülüyor. Dünyanın en kalabalık ülkesi Çin de Hindistan gibi hava kirliliğinin kritik noktalarda olduğu ülkelerden biri. Hava kirliliği ile mücadele kampanyalarına rağmen Çin’de Hebei eyaletindeki 6 kent 2017’de ülkede en kirli havaya sahip 10 kent arasına girdi. Verilerin bir önceki yılın verilerinden farklılık göstermediği ortaya çıktı.

Çin Çevre Koruma Bakanlığı‘nın (MEP) yayınladığı verilere göre, Hebei’nin eyalet başkenti Shijiazhuang ülkenin geçen yıl en yüksek hava kirliliği ölçülen kenti oldu. En kirli 10 kent arasında Hebei’nin çelik üretim merkezlerinden Tangshan ve Handan’ın yanı sıra Xingtai, Baoding ve Hengshui bulunuyor.

Dünya Sağlık Örgütüne göre günlük 25 μg/m3 (bir metreküp içinde 25 mikrogram) ölçüsünden daha fazla oranda hava kirliliği insan sağlığı için zararlı. Dünyanın önde gelen tıp dergilerinden The Lancet’in yayımladığı rapora göre, 2015 yılında 9 milyon kişi kirlilik kaynaklı hastalıklar yüzünden hayatını kaybetti. Kirlilik kaynaklı ölümlerin üçte ikisi ise hava kirliliği yüzünden meydana geliyor.

 

(Enerji Günlüğü)

NASA metan emisyonlarından petrol ve gaz endüstrisini sorumlu tuttu!

NASA geçtiğimiz günlerde yeni bir çalışmasını yayımladı. Buna göre petrol ve gaz endüstrisi, güçlü bir sera gazı olan metan emisyonlarındaki küresel artıştan büyük ölçüde sorumlu. Metan emisyonları her yıl 25 teragramlık -bir teragram bir trilyon grama eşit- bir artış gösteriyor.

Bulgular, Paris İklim Anlaşması’nın ana hedefi olan küresel ortalama sıcaklık artışını 2 derecenin altında sınırlama hedefine ulaşabilmek için dünyanın başta rüzgar ve güneş olmak üzere yenilenebilir enerjiye hızlıca geçmesi gerektiğinin altını çiziyor.

NASA Jet Propulsion Laboratory’den John Worden’ın liderliğinde bilim insanlarından oluşan ekip, petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtların işlenmesinin ve nakliyesinin günümüzde dünyanın tabanındaki fosil metan salımına büyük ölçüde katkı yaptığı sonucuna ulaştı. Bir petrol kuyusu işletildiğinde, gaz kaçınılmaz olarak pompalanan petrol ile aynı anda serbest bırakılıyor. Daha az ölçüde, yeraltı doğalgaz rezervlerinde bulunan ve yanıcı bir gaz olan metan salınıyor. İklim için zararlı olan bu emisyon kaynakları bugüne değin hafife alınıyordu.

Öte yandan doğal metan kaynakları da söz konusu: Sulak alanlar, bataklıklar, mangrovlar ya da Kuzey Kutbu permafrostunun gelgit havuzları ve toprak altında sıkışmış fosil metanı serbest bırakan jeolojik kaynaklar. Diğer kaynaklar arasında ise tarım ve atık işleme, geviş getirenlerin sindirim faaliyetleri, gübre fermantasyonu veya sel alanlarındaki pirinç üretimi gibi alanlar gösterilebilir.

Peki NASA ekibi, petrol ve gaz keşiflerden dolayı artan metan emisyonuna ilişkin kanıtı nasıl buldu?

2006 ve 2014 yılları arasında dünyanın yakılan alanındaki azalma, metan emisyonlarının, bilim insanlarının öngördüğünün üzerinde bir azalma ile sonuçlandı. Bu sayede, Nature Communications’da yayımlanan bir araştırmaya göre, ateşle bağlantılı metan kirliliği düşünülenden iki kat fazla oranda azaldı.

NASA ekibi, toprak üstü ölçümlerinden elde ettiği izotop kanıtlarıyla yeni hesaplanan ateş emisyonlarını birleştirdiğinde, artışın yılda yaklaşık 17 teragramının fosil yakıtlardan, 12 teragramının ise sulak alanlardan veya pirinç tarımından kaynaklandığını; ateş kaynaklı salımların da yıllık yaklaşık 4 teragram azaldığını ortaya koydu. Bu üç rakam hesaplandığında yılda 25 teragrama – gözlemlenen artışla aynı – denk geliyor.

Worden ve ekibi, çalışmada, tüm metan değişimlerini daha doğru bir şekilde tespit etmek için yeni yeryüzü uydu verileri analizini uyguladı.

 

(İklim Haber)

Kadıköylü hemşehrilerden Kalamış Marina için ortak ses: Kıyılar halkındır, satılamaz!

Özelleştirme İdaresi’nin Fenerbahçe-Kalamış Marina’nın imara açılması konusundaki ısrarı Kadıköy Belediyesinin yoğun itirazı ve halkın karşı çıkmasına rağmen 2011 yılından beri devam ediyor.

2017 Kasımında Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile Fenerbahçe- Kalamış Marina bölgesinde özelleştirilecek alan yaklaşık 480bin metrekareye çıkarıldı. Bu kararın ardından, Kadıköy Kent Konseyi’nin de desteği ile Kadıköylü 14 yurttaş, kararın yürütmesinin durdurulması ve iptaline ilişkin “hemşehri davası” olarak anılan davayı açtı. Dava dilekçesinde, “Bu bölgenin özelleştirilmesi nedeniyle Anayasal düzeyde koruma altına alınmış olan yaşama hakları, maddi ve manevi varlıklarını koruma hakları, sağlıklı bir çevrede yaşama haklarıyla, kıyılardan herkesin yararlanma hakları ihlal edileceği” belirtildi.

Davanın avukatlığını yapan ve aynı zamanda Kadıköy Kent Konseyi üyesi olan Av. Doğuşcan A. Aygün davayla ilgili olarak yaptığı açıklamada,

” Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun kararında ifade edilen yeni planlarda, yat limanı alanının büyütülmesi ile deniz alanında ekolojik dengenin bozularak yosunlaşmanın artması, doğal su akımlarının ortadan kalkarak denizdeki oksijenin azalması ve doğal yaşamın tehlikeye girmesi, yelken sporunun yoğun olarak yapıldığı alanın küçülmesi ve hava koridorunun kesilmesine neden olacak, Kadıköy ve çevre ilçelerde yaşayan hemşehrilerin sosyal çevre alanlarının yok olmasına sebebiyet verecektir. Davaya konu düzenleme ile park alanlarının yok olduğu, bölge trafiğinin arttığı, bölge ekolojisinin tahrip olduğu, 3. Derece Arkeolojik Sit Alanının yok olduğu, 1.ve 2. Derece Doğal Sit Alanları yok olduğuna dikkat çekilmesi gerekmektedir” şeklinde bilgi verdi.

Konuyu gündemde tutmak isteyen Kadıköylüler, 6 Ocak’ta Kalamış Atatürk Parkı’nda gerçekleştirilen Kent ve Yaşam Şenliği’nde, “Kıyılar halkındır, satılamaz” sloganıyla bir araya geldiler.

Mahalle sakinleri ve Kadıköylülerin yoğun ilgi gösterdiği şenlikte 60 farklı STK’dan temsilci bulunuyordu. Kadıköy Belediyesi, Kadıköy Kent Konseyi, Kadıköy Kent Dayanışması, Validebağ Gönüllüleri, S.O.S Çevre Gönüllüleri, Validebağ Savunması, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, Koşuyolu Çevre Gönüllüleri, Fenerbahçe Emekli ve Amatör Balıkçılar Dayanışma Derneği gibi konu üzerine çalışan çeşitli kurumlar stand açarak yürüttükleri mücadeleden bahsettiler.

Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nun da katıldığı forum tadındaki şenlikte, mahalleli, bölge muhtarları, siyasiler ve sanatçılar bir yandan görüşlerini paylaşırken bir yandan da şarkılara eşlik ettiler.

Kadıköy Kent Konseyi Başkanı Saltuk Yüceer, açılış konuşmasında Kadıköylülerin alınan kararlar nedeniyle mağduriyet yaşadığını ve kararın iptal edilmesi için Kadıköylülerin tüm hukuki hakları kullanacaklarını belirterek yat limanının özelleştirme kararının iptali için açılan Hemşehri Davası’nın ardından, 1/5000 ölçekli imar planlarının iptali için de dava açacaklarını söyledi. Yüceer, davacı olmak isteyen herkesi Kadıköy Kent Konseyi ile iletişime geçmeye çağırdı.

Kadıköy Kent Dayanışması’ndan Gülsün Gökalp, konuyu farklı bir boyuttan değerlendirerek, İstanbul’un ve Kadıköy’ün topyekün bir neoliberal saldırı altında olduğunu ve buna karşı mücadele edeceklerini söyledi.

Marinada uzun zamandır faaliyet gösteren, emekli ve amatör balıkçıları aynı çatı altında toplayan Fenerbahçe Emekli ve Amatör Balıkçılar Dayanışma Derneği adına konuşan Metin Yalvaç, bu karar ile kendilerine sorulmadan yerlerinden edildiklerini, haklarının ellerinden alındığını belirterek karara karşı olduklarını söyledi. Aktivist Hüseyin Ürkmez de,  “7 ülke kıyılarını kürek çekerek gezmiş bir kişiyim.  Deniz kaplumbağaları, deniz kirliliği, nükleer santral protestosu ve barış adına, çevre içerikli aktüel konuları gündeme getirerek bu gezilerimi gerçekleştirdim. Fenerbahçe Emekli ve Amatör Balıkçılar Dayanışma Derneği sandalıma marina içerisinde herhangi bir bedel talep etmeksizin ev sahipliği yapmaktadır” diyerek Yalvaç’ı destekledi.

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi’nden Gülbahar Baran Çelik, Fenerbahçe-Kalamış bölgesinin önemli bir arkeolojik alan olduğunu belirterek kültürel mirasın korunması için yapılaşma kararından vazgeçilmesi yönünde görüşünü paylaştı.

Konuşma yapan mahalleliler ise, temel olarak aynı konuda fikir birliğindeydi, “Yaşam alanımıza, bize sormadan dokunmayın!”

Marina’nın özelleştirilmesi kararının iptali için Kadıköy Kent Konseyi etkinlikte bir imza kampanyası başlattı. Bunun dışında Kadıköy Belediyesi’nin change.org üzerinden başlattığı imza kampanyası da sürüyor.

 

 

Haber: Ebru Özer

(Yeşil Gazete)