Ana Sayfa Blog Sayfa 2916

Bisikletimle toplu taşıma aracına nasıl binerim? – Zeynep Araboğlu

Bu yazı medium.com/ dan alınmıştır

Bisikletle bir yerden bir yere giderken, yolun bir kısmında toplu taşıma aracı kullanmaya ihtiyaç duyabiliyoruz. İstanbul’da vapura, metroya, otobüse, metrobüse bisikletle birlikte nasıl binebiliriz?

Vapur, Deniz Otobüsü, Motor

Güzergahınız üzerinde vapur, motor, deniz otobüsü çalışıyorsa ilk tercihiniz olabilir. Hem saat sınırlaması yok hem bu araçlar geniş olduğundan bisiklet için yer bulmak kolay hem de kullanım çok fazla olduğundan iskelelerde görevliler bisiklete alışkın, siz ne yapacağınızı bilemeseniz de onlar biliyor ve ihtiyaç duyarsanız sizi yönlendiriyorlar.

Vapura binerken yoğunluk varsa önce yolcuların binmesini beklemek, kapalı alan daha geniş olduğundan bisikleti bu alanda geçişleri kapatmayacak şekilde yerleştirmek, kapalı alan doluysa üst kata çıkarmak, vapurdan inerken yine ya en son ya da iskeleye yanaşırken kapı önüne gidip bekleyerek ilk inenlerden olmak kullanım şekli olarak önerilebilir.

photo credit: Bisikletli Kadın İnisiyatifi (Women on Bicycles Initiative)

Motorlarda en son binip, öndeki açık alanda bisikletinizi bırakabilir, iskeleye yanaşırken bisikletinizin yanına giderek ilk inenlerden biri olabilirsiniz. Deniz otobüslerinde de benzer bir durum söz konusu, alan çok geniş olmasa da bisikletinizi arkadaki açık alana bırakıp kendiniz içeri geçip yolculuk edebilirsiniz. Araba vapuru, feribot gibi motorlu araç da taşıyanlarda bisikletinizi araçların olduğu alt kısma bırakabilirsiniz, görevliler yine sizi en uygun yere yönlendiriyorlar. Kalabalık bir organizasyon dahilinde örneğin 50 bisikletli feribot kullanacaksanız, bilet alırken durumu bildirmeniz durumunda önde bir araçlık yeri bisikletler için ayırıyorlar.

Deniz yollarından sonra ikinci en iyi tercih raylı sistemler

Metro, marmaray, tramvay, tünel, funiküler…

Yürüyen merdiveni bisikletle kullanacaksanız yapmanız gereken fotoğraftaki gibi bisikletin ön tekerleğini 90 derece sola çevirmek, bunu yaptığınızda arka tekerlek de merdivene oturuyor, sağa sola kaymaması için siz de bisikleti tutunca ve frene basınca, kolaylıkla iniyorsunuz / çıkıyorsunuz. photo credit: Bisikletli Kadın İnisiyatifi (Women on Bicycles Initiative)

Raylı sistemlerin tümünde bir istasyon düzeni var. Bisikleti bir kattan diğer kata taşımak için önerilen yöntem asansör kullanmak. Asansörler genellikle yürüyen merdiven kullanmaya üşenenler tarafından bloke edildiği için binmek zor olabiliyor. Burada iki şey yapabilirsiniz, bir sonraki sefer boş olur diye düşünerek asansörü bekleyebilirsiniz ancak asansör çıkıp inene kadar bir sonraki metro seferinin yolcuları geleceği için yine bir kalabalığın içinde kalabilirsiniz. Asansöre binemeyeceğinize karar verirseniz yürüyen merdivenleri kullanın. Yürüyen merdiven uyarılarında bisikletle kullanmanın yasak olduğunu belirtiliyor. Bu uyarı, bisikletle birlikte merdivende dengenizi kaybederseniz, size veya bisiklete bir zarar gelirse sorumluluk kabul etmemek için yapılıyor ve kimse size gelip kullanamazsın demiyor, zaten diyen olursa da asansörleri neden kullanamadığınızı anlatabilirsiniz.

Gişelerden geçişte kartınızı okuttuktan sonra geçiş çarkını boşa çevirin ve genellikle en başta veya en sonda bulunan çarksız geniş bölümden geçin. photo credit: Bisikletli Kadın İnisiyatifi (Women on Bicycles Initiative)

Bisiklet için ayrılan vagon olmadığından gözünüze kestirdiğinize binebilirsiniz. İneceğiniz istasyona yaklaşırken kalabalıktan kapıya ulaşamayacağınız hissine kapılırsanız kapıyla aranızdaki yolculara “ben bu istasyonda ineceğim ve yanımda bisiklet var.” diyerek iletişim kurun. Bunu söylediğinizde yolcular sağa sola çekilerek kapıyla aranızda geçebileceğiniz bir koridor açmak için çaba gösteriyorlar, aynı durum istasyonda kapı önünde bekleyenler için de geçerli, birinin bisikletle indiğini görünce kapı önünde kurdukları barajı biraz açıyorlar.

Bisikletle vagonda durmak için en rahat bölümler insan geçişinin olmadığı noktalar: ilk vagonun en başı, son vagonun en sonu (vatman kapısının arkası), kullanılmayan kapı tarafları ve engelli yolcular için ayrılan koltuksuz bölümler, tabii engelli yolcu varsa öncelikli olduğunu hatırlayalım. photo credit: Bisikletli Kadın İnisiyatifi (Women on Bicycles Initiative)
Raylı değil lastik tekerlekli olmasına rağmen benzer bir işleyiş sistemine sahip olan metrobüse değinelim.

Metrobüs!

Raylı sistem için yazdıklarımızın çoğu, gişe geçişleri, yürüyen merdiven kullanımı metrobüs için de geçerli. Ancak metrobüse yolcu olarak binmek bile strateji istediğinden bisikletle nasıl binileceği konusu biraz daha karışık gelebilir.

Bineceğiniz durağı iyi seçin, istasyona ulaşım için bisikleti çok sayıda merdiven indirip çıkarmak yerine bir önceki veya bir sonraki daha sakin, erişimi kolay bir istasyonsa oraya doğru sürüş yapın, bisikletli olmanın avantajını kullanın, binmek için ilk tercihiniz boş araçların geldiği aktarma istasyonları olsun.

Metrobüs istasyonlarındaki görevlilerin bisiklete daha az aşina olduğunu söyleyelim, zaten bu yazıyı toplu taşıma araçlarının bisikletle kullanım sıklığı ve bu araçlarda görevli olanların olaya alışkın olup olmamasına göre kurguladık. Bu alışkanlığı onlara biz kazandırıyoruz ve onlar alıştıkça kullanım daha rahat hale geliyor, o yüzden kullanmaya ve alıştırmaya devam etmekte çok fayda var.

İstasyon görevlilerinin en sık karıştırdığı konu izin verilen saatler, o yüzden doğru bir zamanda orada olduğunuzdan emin olun ve görevli saati karıştırır ve size bu saate binemezsin şeklinde itiraz ederse “gelin panodan saatlere birlikte bakalım” deyin. Kendinize güvendiğiniz için panoya bile bakmadan size inanmayı tercih ediyorlar ve geçiş kapısını açıyorlar.

Raylı sistem ve metrobüsün tüm istasyonlarında yolculuk kurallarının yazılı olduğu panolardan her zaman destek alabilirsiniz.

Metrobüse 2. ve 3. kapılardan binmeyi tercih edin ve bisikletle ortada kalmayın, yolculuk güvenliği için bisikleti cam kenarına yaslamanız gerektiğini orada duran yolculara söyleyin ve kendinize yer açın. photo credit: Bisikletli Kadın İnisiyatifi (Women on Bicycles Initiative)

İnişlerde yine inmeden önce kapıyla aranızdakileri uyararak size geçebileceğiniz bir koridor oluşturmaları gerektiğini hatırlatın.

Gelelim otobüslere, burada bir gülücük atmak istiyoruz. Otobüslere binebiliyoruz, ancak bir istasyon sistemi bulunmadığı için her seferinde başka bir şoförle muhatap oluyoruz ve hiçbir zaman neyle karşılaşacağımızı tam olarak bilemiyoruz.

Otobüs!!

Otobüse başka hiçbir çareniz yoksa binin, yukarıdaki alternatifler varsa onları tercih edin. Binmek zorundaysanız durağa gidip bekleyin, tek bekleyenseniz otobüsün durakta durmamasına hazırlıklı olun, bir gülücük daha. Otobüs duraktaysa şoförden orta kapıyı açmasını isteyin, açarsa binin bisikleti cam kenarına yaslayın veya kalabalıksa birinden yardım alın gidip kartınızı okutun yolculuğun tadını çıkarın. Şoför orta kapıyı açmazsa tartışmaya girmemenizi tavsiye ediyoruz, çünkü ayaküstü yapılan tartışmalar genellikle sinir bozukluğuyla sonuçlanıyor.

Araç hat kodu, kapı numarası, bulunduğunuz durak ve saat gibi bilgilerle şoförün bisikletli olduğunuz için sizi otobüse almadığını İETT’ye ve 153 Beyaz Masaya bildirin, bisikletli olduğu için yolcu almamanın cezası 100 bilet.

Eğer ilk durak gibi bir yerdeyseniz ve henüz hareket saatine zaman varsa o zaman şoförle ve hareket amiriyle konuşmayı tercih edebilirsiniz, yolcunun yanında bisiklet taşıyabildiğini, neden o aracı kullanmaya ihtiyaç duyduğunuzu ve sizi bu haktan mahrum bırakmasının bir cezası olduğunu anlatabilirsiniz.


Toplu taşımayı rahat kullanmak için bisikleti taşımayı ve yönünü değiştirmek için manevra yaptırmayı öğrenin. Araçlara inip binerken en çok ihtiyacınız duyacaklarınızdan olacak.

Tekerlekler kirli olduğundan diğer yolcuların kıyafetlerine sürtmemeye dikkat edin ama diğer yolculardan daha fazla çekinmeyin, unutmayın orada yolculuk etmek sizin de hakkınız.

Toplu taşımada bisikletle yolculuk edebileceğiniz saatleri öğrenin, hatta bu konuda hazırlanmış görselleri telefonunuza kaydedin.

Bu yazı medium.com/ dan alınmıştır

 

 

Zeynep Araboğlu —Bisikletli Kadın İnisiyatifi

Savaş zamanında barış gazeteciliği – Ülkü Doğanay

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Zor, hatta içinde bulunduğumuz koşullarda size imkânsız gibi görünebilir. Ama Barış Gazeteciliği mümkün ve gereklidir. Çünkü savaş gazetelere ve televizyonlara reyting, hamasetten beslenenlere oy kazandırır; ama bizlere bir şey kazandırmaz.

Daha Ekim ayının ortalarında gazeteler, içinde “temizlik” sözcüğü geçen manşetler atmaya başlamışlardı. AKP medyası “Afrin’de temizlik şart” sloganlarıyla kendilerince TSK için çok da zor olmayacak bir harekâtın yakınlığından söz ediyorlardı. Temizlik: Yüzeye yapışmış leke ve kirlerin giderilmesi. Bir mekânın, yaşam alanının, bünyenin kirden, ona zarar veren, onu hasta edecek organizmalardan, maddelerden arındırılması. Başka bir ülkenin sınırları içinde bulunan bir bölgeye yapılacak askeri harekâttan böyle söz ediyorlardı.

Temizlik”: Savaş şakşakçılarının, ırkçıların ve her türlü farklı görüşe, eleştiriye büyük bir tahammülsüzlük içinde yanıt verenlerin, her farklı sesi ihanetle suçlayanların ortak sözcüğü. Barış isteyen 100 öğretim üyesini gözünü kırpmadan ihraç ettikten sonra üniversitenin artık temizlendiğini ilan eden rektöründen savaş çığırtkanlığında birbiriyle yarışa giren sağ, sol ve merkez basınına kadar, herkes bu temizlik hastalığına yakalanmış gibi görünüyor. Nitekim, 14 Ocak’ta gazeteler Afrin’de temizliğin başladığını bildirdiler. Hürriyet “Afrin’e süpürme vuruşları” başlığı altında Afrin’e yönelik bir tür ön temizliğin başlatıldığını belirterek savaşın ne denli yakın olduğunu müjdeliyordu. 20 Ocak günü akşam saatlerinde ise gazeteler ve televizyonlar adına ironik biçimde “Zeytin Dalı” adı verilen operasyonun başladığını müjdelediler. Sosyal medyada savaş nidaları atanlar, Musul’u Kerkük’ü geri alma hayalleri kuranlar, cihat çağrıları yapanlar, savaşa karşı olduğunu yazanları vatan haini ilan edip temizlenme sırasının onlara da geleceği tehdidini savuranlar klavyenin başına çoktan geçmişlerdi. Televizyonların ağırbaşlı tartışma programlarında ise isimlerinin altlarında profesör oldukları yazan ve ne uzmanı olduklarını tam olarak bilemesek de söylediklerine bakılırsa her birinin daha önce onlarca savaşa komuta ettiğini düşüneceğimiz adamlar harekâtın ne kadar da başarılı olduğundan, Amerika’nın bundan sonraki operasyonlarında TSK’nın bu operasyonunu örnek alması gerektiğinden, gerekirse 72 değil 172 uçak kullanılacağından, Amerikan askerleri ölülerin üzerine basarken Türk askerinin ne kadar da merhametli olduğundan söz ediyorlardı.

Dün sabah, gazeteler “Jetlerimiz Afrin’i Vurdu: TÜRKİYE TEK YÜREK” (Hürriyet); ABD’ye rağmen, Rusya’ya rağmen Afrin’i ‘vururuz’ dedik… HAİNLERİ VURDUK” (Sözcü); “İNLERİNDE VURDUK” (Sabah); “IRAK’A KADAR TEMİZLİK” “TERÖRE DEMİR YUMRUK, SİVİLE ZEYTİN DALI” (Haber Türk), “ŞİMDİ AFRİN SIRADA MÜNBİÇ” (Milliyet) manşetleriyle çıktı. Satır aralarında ya da manşetlerin altlarına sıkıştırılmış küçücük başlıklarla TSK’nın PYD sivilleri canlı kalkan yaptığı açıklamasına yer veriliyordu. Ne var ki, bu demir yumruğun altına ne kadar sivilin ezildiğinden, yani zeytin ağacı yetiştirip onun yağını çıkaran, sabununu yapan, işinde gücünde olan, bizler gibi terörle ve savaşla hiçbir işleri olmayan insanların öldüğünden, hayatlarının alt üst olduğundan, sığınaklarda kapalı kaldıklarından söz eden yoktu. Savaşa karşı olanların ne söylediğinden, ne istediğinden, sorunun çözümü için savaşmaktan başka ne yapılabileceğinden söz eden de…

Oysa başka türlü bir habercilik mümkün. Savaşı değil barışı odağına alan, savaşa değil barışa haber değeri yükleyen, insanların temel haklarının güvencesi olarak işleyen, hak ihlallerinin açığa çıkarılmasını ve ortadan kaldırılmasını hedef edinen bir habercilik… Bunca tarifsiz acının yaşandığı bir ortamda, savaş ve çatışma zamanında barışı yeniden tesis edebilmek adına, savaşı ve şiddeti kışkırtmak yerine çözümü kolaylaştırmak için çalışan bir gazetecilik. Barış gazeteciliği. Yazının bundan sonraki kısmında, barış gazeteciliğinin temel ilkelerinden söz edeceğim (1).

Barış gazeteciliği bir çatışmayı iki tarafın çatışması gibi göstermekten kaçınır. İki tarafın çatışması, bir şekilde taraflardan birinin kazanması anlamına gelecektir. Oysa kazanmak da, kaybetmek de kendi başına barışa katkıda bulunabilecek pozisyonlar değildir.

Barış gazeteciliği, “biz” ve “onlar”, “ben” ve “öteki” ayrımlarından kaçınır. Bu türden ayrımların neredeyse her zaman ayrımcılık ve yeni çatışmalar üretmesi muhtemeldir.

Barış gazeteciliği, konvansiyonel haber değeri atfetme pratiklerinin şiddet ve çatışmaya yaptığı vurgu yerine, bir arada/barış içinde yaşamaya ya da bir arada yaşayabilmek için gereken koşulların neler olduğuna odaklanır. Böylelikle, yalnızca şiddet anlarını haberleştirmek yerine çatışmayı doğuran koşulları ve bu koşulların nasıl iyileşebileceğini sorunlaştırır.

Bir çatışmayı haberleştirirken, farklı fikirleri, alternatif çözüm yollarını, sorunun farklı boyutlarını ve muhtemel sonuçlarını dikkate alır.

Yaralı ya da ölü bedenlerin görüntülerini paylaşmadan önce, bunun olası sonuçlarını göz önünde bulundurur.

Şiddeti haberleştirdiğinde, şiddetin yaratabileceği hasar ve travmayı dikkate alır. Yayınlanan bir haberin çatışmayı ve kutuplaşmayı daha da artırarak belli tarafların, toplumsal kesimlerin hedef haline getirilmesine, nefret söylemi ve nefret suçuna maruz kalmasına yol açıp açmayacağını değerlendirir.

Savaşı, çatışmayı kalkan uçak, atılan bomba, imha edilen hedef sayısına indirgemek yerine çatışmanın gerçek mağdurlarının, sıradan insanların yaşadıklarına odaklanır. Onların sesine, sözüne yer verir.

Barış gazeteciliğinin dili eril ve militarist değildir. “Vurmaktan”, “imha etmekten”, “girmekten”, “yıkmaktan” bahsetmek yerine barışa ve çatışmanın bir an önce sonlandırılmasına odaklanır, küfür ve aşağılayıcı sözlerden kaçınır.

Zor, hatta içinde bulunduğumuz koşullarda size imkânsız gibi görünebilir. Ama Barış Gazeteciliği mümkün ve gereklidir. Çünkü savaş gazetelere ve televizyonlara reyting, hamasetten beslenenlere oy kazandırır; ama bizlere bir şey kazandırmaz.

Yeni başlayanlar ve daha fazlasını okumak isteyenler için, Sevda Alankuş’un hazırladığı Barış Gazeteciliği Elkitabı’nı buraya bırakayım.

1 Burada barış gazeteciliğine dair aktardıklarımı Bianet’in Barış Gazeteciliği Kütüphanesi için yazdığım “Barış Gazeteciliği Medyanın Ayrımcı Diline Çözüm Olabilir mi?” başlıklı yazıdan özetledim.

 

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Ülkü Doğanay

Avustralya’daki Büyük Mercan Resifi proje kurbanı mı?

Avustralya’da bulunan Büyük Mercan Resifi büyük bir ekonomik vurguna vesile oldu. Büyük Mercan Resifi’nin kurtarılması için harcanan milyonlarca doların başarısız projeler için çarçur edildiği iddia ediliyor.

Başarısız olan projeler arasında 2,2 milyon dolara mal olan suyun ısınıp mercanların beyazlaşmasını engellemek için denizin dibine soğutucu fanlar yerleştirilmesi önerisi de bulunuyor. Öte yandan İngiliz Guardian gazetesinin ulaştığı belgelere göre söz konusu fanların mercanları tamamen yok etme riski bulunuyor. Fanların hareketiyle dolaşıma sokulan sıcak su daha derinlerdeki mercanları riske atıyor. Buna ek olarak daha derinlerdeki asidik sular sığ yüzeylerdeki mercanlara zarar veriyor.

Uyarılara rağmen projelere fon akıtıldı

Bununla birlikte 2016 yılında başmüfettişlik makamı Çevre Bakanlığı’nın kaynakları kamu yararı için kullandığına dair doyurucu bir kanıt sunamadığı için başlattığı soruşturmaya rağmen şaibeli projelere para akıtılmaya devam edildi.

Yaşanan son gelişmelere rağmen Avustralya hükümeti bu hafta Büyük Mercan Kayalıkları’nı kurtarmak için özgün fikirlerle gelenlere 1,6 milyon dolarlık bir fon vadetti.

Proje önerilerinin başlangıç aşamasında teknik ve ticari uygulanabilirliklerinin sınanması için ayrıca 200 bin dolarlık bir bütçe daha verileceğini duyurdu.

Büyük Mercan Kayalıkları okyanus yaşam alanında yüzde 1’lik bir alan kaplıyor ama denizlerdeki canlı hayatın yüzde 25’ine ev sahipliği yapıyor. Mercanlar deniz suyundaki sıcaklıktan etkilenirse mercanlarla birlikte yaşayan ve onlara besin sağlayan algler dışarı atılıyor. Bu durum mercanların enerjisinin tükenip, ağarmasına yani beyazlamasına neden oluyor.

2014-2016 yılları arasında en uzun süren mercan kayalıkları beyazlaması Avustralya’daki Büyük Mercan Kayalıkları’nda yaşandı. Bu resifteki mercan kayalıklarının yüzde 90’ı beyazladı ve bunun sonucunda mercanların yüzde 20’si yok oldu.

 

(Yeşil Gündem)

“Şiirin ağabeyi” şair Enver Ercan hayata veda etti

Varlık Dergisi genel yayın yönetmeni ve Yasak Meyve Dergisi’nin genel yayın yönetmenliği görevini yürüten Enver Ercan, bu sabah 07.00 sularında yoğun bakımda tedavi altında olduğu hastanede hayatını kaybetti. Şiir yayıncılığındaki çalışmalarıyla tanınan  ve bir süredir kanser tedavisi gören Ercan 60 yaşındaydı.

Varlık Dergisi ve Yayınları Enver Ercan’ın vefat haberini yayınladıkları basın duyurusuyla paylaştı.

“Haziran 1990’dan bu yana Varlık dergisi Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yapan şair-yazar Enver Ercan’ı uzun süredir boğuştuğu yumuşak doku kanseri hastalığı nedeniyle 22 Ocak 2018 tarihinde sabah saat yedide kaybettik. Bu acı haberin bizde yarattığı üzüntüyü kelimelerle ifade etmek gerçekten zor. O sadece bir şair-yazar, editör değildi, edebiyatı güncel siyasi/toplumsal gelişmelerle, çeşitli sanat dallarıyla buluşturmayı hedefleyen, yorulmaksızın etkinlikler düzenleyen, dergiler çıkaran bir kültür adamıydı. Bir söyleşisinde dediği gibi, “rahat bir insan değil”di, “üstelik hep canı sıkılır”dı, ille yeni bir şey bulmak, onun peşinden koşmak zorundaydı. Enver Ercan’la birlikte çalışmak bir keşif yolculuğunda yorulmaksızın mücadele etmek demekti.

Enver Ercan, Yaşar Nabi Nayır’ın mirasını devralıp geliştiren ve Varlık dergisinin bugünlere gelmesini sağlayan en önemli isimlerden biriydi. Ona veda etmemiz mümkün değil; güleryüzüyle, cesaretiyle, kültür alanındaki fikirleri ve tutkularıyla hep bizimle olacak.

Varlık Ailesi”

Enver Ercan kimdir?

Enver Ercan, 21 Ocak 1958’de İstanbul ‘da doğdu. Haydarpaşa Lisesi’nde okudu. Güneş, Sabah, Yeni Düşün, Varlık gibi gazete ve dergilerde edebiyat sayfaları hazırladı, yayın yönetmenliği yaptı. Ercan, edebiyat hayatı boyunca Broy, Gösteri, Milliyet Sanat, Yeni Düşün, Yeni Olgu, Varlık gibi dergilerde şiirleri yayımlandı. Eksik Yaşam (1977), Sürçüyor Zaman (1988), Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman (1997) adlı şiir kitaplarını yayımladı, Yunus Nadi ve Cemal Süreya şiir ödüllerini aldı.

Varlık Dergisi’nin yayın yönetmenliğini uzun yıllardır sürdüren Enver Ercan, şiir kitapları yayımlayan Yasak Meyve Yayınları’nın da yöneticiliğini yaptı.

Enver Ercan’ın kitapları

Söyleşi: Şair Çünkü Onlar (1990), Şiir Uçar Söz Olur (1994)

Derleme-Antoloji: Varlık Şiirleri Antolojisi 1933-1993 (1993), Varlık 60. Yıl Seçkisi (1993),

Şiirlerde İstanbul (1994), Tanzimattan Bugüne Türk Öykü Antolojisi

(Y. N. Nayır ile, 1994), 20. Yüzyıldan Çocuklara Şiirler (1994), Gülümseyen Anlar – Edebiyat Dünyasından Fıkralar (1994), Türk ve Dünya Masalları (1996), Yaşamın Aklından Geçen Öyküler (2011), Erkeklerin Aklından Geçen Öyküler (İdil Önemli ile, 2001), Kadınların Aklından Geçen Öyküler (İ. Önemli ile, 2001), Âşık Katiller Antolojisi (İ. Önemli ile, 2002), Gergin Ruhlar Antolojisi (İ. Önemli ile, 2002), Bizans’tan Günümüze İstanbul Şiirleri (2002), Türk ve Dünya Edebiyatından Fıkralar (2002), Türk Edebiyatından Öyküler I – II (İ. Önemli ile, 2003), Dünya Edebiyatından Öyküler I – II (İdil Önemli ile, 2003), Dünya Edebiyatından Öykü Antolojisi (İ. Önemli ile, 2002), Varlık’ta İlk İmzalar (2003), İntihar Şairleri Antolojisi (2006), Varlık Şiirleri Antolojisi 1933-2008 (2008), Varlık 75. Yıl Seçkisi (2008), Bizans’tan Günümüze İstanbul Şiirleri (Genişletilmiş baskı, 2010), İstanbul’un 100 Şiiri (2011).

Biyografi: Arif Damar, Nam-ı Diğer Arif Barikat (2008), Gülümseyen Usta, Muzaffer İzgü (2009), Tut Elimden İzmir, Tarık Dursun K. (2009), Sözcüklerin Doğasında Gezinmek, Yüksel Pazarkaya (2010), Bir Hayatın Şiiri, Refik Durbaş (2011), Ege’de Zaman Yolcusu, Yaşar Aksoy (2012), Benim Külrengi Zamanlarım, Ahmet Cemal (2013).

Uyarlama: Mevlana’dan Masallar (1990)

Gece

el ayak çekildi
gecenin gölgesine bir düş gibi uzandın
kızının üstünü örtmüştün
kolunda uyuyup kalmış karın
gölgen suya değse ıslanır şimdi

acemisin biliyorum
elin ayağına dolaşıyor günü denerken
bir gerçeğe parmak basar gibi
basamıyorsun da ölümün tetiğine
kırkyalan sözcükler kesiyor rüzgarlarını
onun için aylar var ki
zorla uyduruyorsun kendini her role
susturamasan da kafandaki o sesi

dün de bugün gibi
dün de bugün gibi

öfken de bundan
kibar şairlere gülmen de

tuhaf bir adamsın vesselam
canını sıkan bir sokağı
boyuyorsun da
kırmızıya
bir yaprak düşse dalından
altında kalıyorsun

hiçbir şeyin uymuyor kitaplara

ama gel bu sabah
karını öperek uyandır
işe mişe de gitme
kızına kahvaltıyı sen yaptır
sonra pırıl pırıl günü tak yakana
yeni bir hayatın önsözü gibi
kentin kalabalığına karışıp yürü
kimse korkmasın bakışlarından
üstün başın boydan boya gökyüzü
çocukların ellerine bulaşsın dursun

nasıl olsa
hala güzel masallara inanıyorsun

Enver Ercan

 

(Duvar, Yeşil Gazete)

Dünyanın dört bir yanından kadınlar Trump’a karşı yürüdü

ABD Başkanı Donald Trump kadınların hedefinde… Milyarder iş adamının ABD’nin 45. başkanı olarak göreve gelmesini protesto eden binlerce kadın, ABD başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında bir araya geldi. ABD’nin başkenti Washington’da düzenlenen, erkeklerin de destek verdiği protestolara 200 binden fazla kişi katılırken; başkanlık seçimleri süresince Trump karşıtı tarafta yer alan çok sayıda ünlü isim de protestolara destek verdi.

Washington’ın kadın belediye başkanı Muriel Bowser, protesto etkinliğinde yaptığı konuşmada, “Yönetimin bize yapacağı en iyi şey bizi yalnız bırakmak olacaktır” derken; 8 Kasım’a gerçekleştirilen başkanlık seçimlerinde Trump karşısında hezimete uğrayan Demokrat Parti’nin Başkan Adayı Hillary Clinton da Twitter’dan yaptığı açıklamada, “Karşı çıkmak, konuşmak ve değerlerimiz için yürümek her zamankinden önemli” ifadelerini kullandı.

Madonna’dan canlı yayında Trump’a küfür

Washinton’daki gösterilerde şarkıcı Madonna da sahne aldı. Madonna, şimdiye dek Beyaz Saray’ı havaya uçurmayı düşündüğünü ama bunun hiçbir işe yaramayacağını bildiğini söyledi. Madonna, “Bu karanlık dönem boyunca birlikte yürüyelim ve her adımda korkmadığımızı bilelim. Yalnız değiliz, geri adım atmayacağız; birliğimizde güç var ve hiçbir karşıt gücün, gerçek bir dayanışma karşısında şansı yoktur” diye konuştu.

Konuşmasının devamında ise Trump’ı kast ederek ‘s…tir’ diye küfreden Madonna’nın sözleri, MSNBC ve CNN tarafından canlı yayınlandı. CNN, o sözlerin ardından Madonna’nın konuşmasını yarıda kesti.

Trump’ı protesto edenlerin sayısı destekleyenleri geçti

ABD basınında yer alan haberlere göre, Trump’ı protesto etmek için başkent Washington’a gelen kalabalık, Trump’ın devir törenine katılanlardan daha fazla oldu. Almanya’dan Finlandiya’ya Avustralya’dan ABD’ye on binlerce kadın Trump’a karşı protesto gösterisi düzenledi.

İngiltere’nin başkenti Londra’da yaklaşık 100 bin katılımcı, ABD Büyükelçiliği’nden Trafalgar Meydanı’na kadar yürüyerek Washington’daki yürüyüşe destek verdi. Londra’daki protesto yürüyüşüne kentin belediye başkanı Sadık Han da katıldı.

“Barış için penguenler”

Antarktika’daki kadınlar da Trump’ı protesto etmek için yürüdü. Kadınların ellerindeki ‘barış için penguenler’ yazılı pankartlar dikkat çekti.

Berlin’deki protesto ABD Büyükelçiliği önünde gerçekleşti. Göstericiler, “Adalet yoksa barış da yok” ve “Ben bir feministim” sloganları attı.

Sidney’de binlerce Avustralyalı dayanışma için Hyde Park’ta yürüyüş yaptı. Çekya’nın başkenti Prag’da da birkaç yüz kişi destek yürüyüşüne katıldı.

Tüm dünyada yaklaşık 600 kentte gösteri düzenlendiğinin tahmin edildiği açıklandı.

 

(Sputnik)

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

İstanbul Bisiklet Rehberi’nin de yazarı olan Aydan Çelik, Kanal İstanbul’un tüm rotasını bisikletle pedalladı. Toplam uzunluğu 45.2 km, genişliği 150 metre, proje bedeli 65 milyar TL olacak projenin güzergahı da bilim insanlarının bölgede tam bir tahribata yol açacağına dair tüm itirazlarına rağmen geçtiğimiz hafta içinde açıklanmıştı.

Serkan Ocak’ın Hürriyet’teki haberine göre Aydan Çelik’in bisikletle Kanal İstanbul turuna Ocak’ın yanısıra Drone çekimleri için Sebati Karakurt ile fotoğrafçı Murat Şaka da eşlik etti.

Yol boyunca güzergahta karşılaştıkları insanların Kanal İstanbul projesine dair görüşlerini de alan dörtlü ellerinde haritalar, drone ve bisikletlerle Kanal İstanbul hattını Küçükçekmece’den Karaburun’a kadar kat etti.

Kanal İstanbul; Sazlıbosna, Baklalı, Dursunköy’le Şamlar Köyü’nün bir kısmını etkileyecek. Şamlar Köyü, 90’lı yıllarda Sazlıdere Barajı nedeniyle, yukarılarda bir bölgeye taşınmış.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan’a göre ilk kazmanın bu yıl vurulacağı Kanal İstanbul Projesinin nasıl bir tahribata yol açacağına dair uzmanların görüşleri şu şekilde:

Yarımburgaz Mağaraları dünyada tek

Arkeolog Prof. Dr. Mehmet Özdoğan
(Yarımburgaz Mağaraları’nda arkeolojik kazılar yaptı)
“Yarımburgaz Mağaraları dünyada tek. Tarihi 600 bin yıl ve daha eskiye gidiyor. Dünyanın başka yerlerinde de dolgular var ancak bu mağaradakiler çok iyi korunmuş durumda. İstanbul bölgesinin doğa ve çevre koşullarının değişimini gösteriyor. Üzerinde çok az çalışıldı, mutlaka yeni yöntemlerle yeniden çalışılması gerekiyor. Ben mağarayı 1986’da kazdım, son kazı ise 1991’de bitti. Film setleri de burayı mahvetti. Ancak yine de üst katlar yani Bizans tabakaları tahrip edildi, 600 bin yıl öncesinin kalıntıları hâlâ duruyor… Doğal, çok sert bir katman var.
Burada Filiboz gibi başka antik şehirler de var. Bathonea’dan daha büyük. Burası aslında eski bir fay kırığı. Asya’dan Avrupa’ya geçilen ve Akdeniz kültürlerini Karadeniz’e bağlayan anayol ve kültür açısından çok önemli. Sadece İstanbul’un değil, büyük bir coğrafyanın bilgilerini barındırıyor. Ayrıca o vadide mercan fosilleri de bulunuyor.”

Kuş göç yolu bitecek

Kuş gözlemcisi Fikret Can
(Özellikle leylekler ve göç yolları üzerine çalışıyor)
“21 milyon yıldır kullanılan, değişmesi mümkün olmayan bir otoyol gibi Türkiye’deki kuş göç yolu. Avrupa’daki kuşların göç edebileceği üç yol var; Cebelitarık Boğazı, İstanbul Boğazı ve Artvin-Macahel-Hatay hattı. Cebelitarık ve Artvin hattını kullanan kuşlar yüzde 10 bile değil. Üreyen canlıların yüzde 90’ı İstanbul göç yolunu kullanıyor çünkü büyük su kütlelerini geçemiyorlar. Yapılaşma, deniz suyu, binaların camları, trafik ve daha da önemlisi konutlar… Şu anda bile mola verecekleri yer çok kısıtlı. Bu hat tamamen insan egemenliği altına girecek. Şehir tam anlamıyla göç yolu güzergâhının iki bandına uzunlamasına yayılacak. Üç köprü, yeni havalimanı ve Kanal İstanbul bu yolu işlevsiz hale getirecek.”

Sistem bir havuz problemi gibi

Denizbilimci (oşinograf) Prof. Dr. Cemal Saydam
(Yıllarca İstanbul Boğazı’nda çalışmalar yaptı)
“Bu projeyle Karadeniz’le Marmara birleşiyor. Yani iki deniz söz konusu. Kime sorabilirsiniz denizbilimciden başka? Onlar da ‘Bu iş olmaz’ diyor. Karadeniz’le Marmara arasında yaklaşık 30 cm yükselti farkı var. Karadeniz tatlı su kaynaklarıyla beslenirken, Akdeniz buharlaşarak boşalıyor. Cebelitarık’tan da beslenmesine rağmen Akdeniz’in asıl kaynağı Karadeniz’dir. Marmara’nın ilk 25 metresi Karadeniz, altındaki ise Akdeniz suyudur. 25 metrenin altında oksijen sıfıra yakın, canlı yaşamıyor. Karadeniz; Tuna, Sakarya, Çoruh, Yeşilırmak gibi tatlı su kaynaklarıyla beslenen bir havuz. Sistem bir havuz problemi gibi. Karadeniz bu musluklardan doluyor, iki musluktan (İstanbul ve Çanakkale boğazları) boşalıyor. Bir musluk daha açılırsa sistem bozulur…”

“Kaç para verirlerse versinler topraklarımı satmam”

Bölge sakinleri de projeye dair fikirlerini şu şekilde ifade ediyor.

Şamlar Köyü’nden Mehmet Yurtsoy, “Toprağımızın bir kısmı daha önceden baraj nedeniyle kamulaştırıldı. Köy giderse sokakta kalırım; biz apartman insanı değiliz, yaşayamayız.” derken Sazlıbosna Köyü’nden Muzaffer Özdemir “Kaç para verirlerse versinler topraklarımı satmam… Baraj zaten mahvetti bizi. Hayvanlarım vardı; çiftlik bitti, hayvanlar gitti…” diyerek Kanal İstanbul’a karşı olduklarını ifade ediyor.

Dedeleri 200 yıl önce Şamlar Köyü’nr köye gelen Mehmet Yurtsoy’un toprağının bir kısmı önceden baraj nedeniyle kamulaştırılmış. Dedelerinden miras bu toprakların çocuklarına, torunlarına geçmesi, en büyük arzusu.

Aynı köyden Hüseyin Demirezen de “20-30 dönüm yerimiz var. Burada değişim, büyüme istemiyorum. Parası önemli değil” diyor.

Haydar Pektaş ise elinde köyün 1530’lardan kalma belgesi bulunduğunu belirterek giriyor söze: “Dedemin dedesi mutasarrıfmış. Yunanistan’dan gelmişler. Zaten sualtında kalmayan üç-beş parça yerimiz var. Şimdi de onu alırlar.”

 

(Hürriyet)

Uluslararası camiadan ölçülü tepkiler, BM Afrin için toplanıyor

Türkiye’nin Suriye- Afrin’e “zeytindalı” adını vererek  başlattığı operasyon 2. gününde karadan sürerken uluslararası tepkiler de gelmeye devam ediyor. Uluslararası tepkiler genellikle operasyonun bir an önce bitirilmesi ve sivil hedeflerin gözetilmesi konusunda ölçülü ifadelerle sınırlı.

Dışişleri Bakanlığı ise dün Suriye’ye komşu ülkelerin Büyükelçilerine operasyon ile ilgili bilgi vermeye devam etti. Müsteşar Yardımcısı Sedat Önal önce Suudi Arabistan Büyükelçisine özel olarak, ardından da Katar, Kuveyt, Ürdün, Lübnan, Ürdün Büyükelçileri’ne bilgi verdi. Benzer şekilde AB Türkiye Delegasyonu Başkanı Christian Berger’e de operasyonla ilgili bilgi verildi. Önal, Büyükelçilere Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullandığı belirtiliyor.

NATO, ABD ve Rusya yetkililerinin yaptıkları açıklamalarda sert bir dilden kaçınılması ve operasyonun kapsamlı ve sınırlı olmasını umdukları dikkat çekiyor. Suriye ise operasyonu ülkenin toprak bütünlüğüne bir saldırı olarak gördüklerini belirtip TSK’nın bir an önce geri çekilmesini talep ediyor.

 

BM Afrin için toplanıyor

Operasyon sonrası en dikkat çekici gelişme ise Fransa tarafından  geldi. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, Birleşmiş Milletler’i (BM) acil toplantıya çağırdı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, bugün Güvenlik Konseyinin 5 daimi üyesinden bir olan Fransa’nın talebi üzerine Afrin’i görüşmek üzere toplanacak. Oturumun Türkiye saatiyle 18.00’de başlaması bekleniyor.

 

Suriye politikasına Afrin yaması…- Hediye Levent

Bu yazı evrensel.net sitesinden alındı

Suriye, Türkiye’nin en önemli iç siyaset konularından biri olmayı sürdürüyor. 2011’den beri demokrasi ve insan hakları söylemlerinden “Sünni kardeşlerimiz katlediliyor” yaygaralarına kadar mümkün olabilecek bütün başlıklar altında iç politika ile Suriye konusu eklemlendi.

Birçok kez Suriye’de kanlı vekalet savaşının yerini iç siyasi yapının yeniden dizaynı aşamasında girişilen yeni bir savaşa bıraktığını vurgulamıştık. Suriye’deki vekalet savaşına taraf olan her bir ülkenin kendi ajandasına göre siyasi düzeyde vekalet savaşı da değişiklik gösteriyor haliyle. ABD, Rusya ve İran güç pekiştirip nüfuz alanlarını derinleştirmeye girişmiş durumda. Türkiye’nin hamleleri ise “Şam’da bayram namazı kılacağız, Halep zaten bizimdir” hevesleri ile girişilen sürecin kaybedenler kampında yer alanlardan biri olarak zararı en aza indirmekten ibaret.

Memleketin on yıllardır kanayan ve kanatmaya müsait (tutulan) yarası Kürt sorunu üzerinden Afrin operasyonuna dair “milli seferberlik havasından” biraz sıyrılıp sahadaki duruma göz atalım.

Afrin’e operasyon yapılabileceğinin duyurulmasından beri medyada ve resmi açıklamalarda “Afrin ele geçirilirse Suriye’deki siyasi-silahlı Kürt oluşumlar büyük darbe alır/çöker” söylemi öne çıkıyor. Bu söylemin operasyona kamuoyu desteği sağlamak dışında pek gerçekçi olmadığı söylenebilir. Şöyle ki; Suriye’de Kürtlerin ana gövdesini oluşturduğu siyasi yapı Haseke’den Fırat Nehri’ne kadar olan bölgede yoğunlaşıyor. Rakka operasyonu ile birlikte Haseke’den Irak sınırı boyunca Suriye içine açılan Kürtler ekonomik değeri yüksek genişçe bir bölgeyi kontrol ediyor. Petrol bulunan ve tarımsal üretime elverişli olan bu bölge Afrin’in de olduğu Fırat’ın batısında kalan kısma göre elde tutmaya/ilerlemeye çok daha müsait.

Cerablus’tan Afrin’e uzanan Fırat’ın batısında kalan kısım birkaç yıl önce onlarca silahlı grubun bulunduğu sürekli el değiştiren bir alanken bu grupların Halep’ten çıkarılıp İdlip’te yığılması ve Rusya desteğinde Suriye ordusunun ilerlemeye başlaması ile bu bölgede daha stabil bir süreç başladı. Yani Türkiye’de sıkça dile getirilen “Kürtlerin Akdeniz’e açılması” gibi olasılık mevcut haritaya göre olası değil. Bu durumun, yani Kürtleri Akdeniz’e ulaştıracak şartların oluşmasının da yeni bir savaş dahil çok sürpriz gelişmeler olmadığı sürece değişmesi de olasılık dışı.

Diğer taraftan Türkiye’nin temas kurmak için askeri operasyonlar dışında bütün seçenekleri şiddetle reddettiği Suriye Kürtlerinin kontrolü altındaki Fırat’ın doğusunda kalan bölgeye göz atalım;

Kürtler Haseke’den başlayıp Kamışlı’yı da içine alarak Fırat Nehri’ne kadar Türkiye sınırı boyunca uzanan büyük bir bölgeyi uzun süredir kontrol ediyor. Türkiye sınırı boyunca yüzlerce kilometre devam eden bu bölge Rakka operasyonu sonrası Irak sınırı boyunca uzanan bir bölgeyi de içine alarak üçgen oluşturuyor. Afrin, Kürtlerin siyasi ve askeri açıdan merkezi olan bu üçgen bölge ile kıyaslandığında öncelik listesinin epey altında görünüyor.

Sınır ötesi askeri operasyona girişecek kadar büyük bir tehdit algısının yaratıldığı böylesi bir havada, “Kamışlı dururken neden Afrin?” sorusuna saha gerçeklerine ve mantıklı bir dış politik duruşa uygun cevap almak pek mümkün değil.

Biz sahadaki duruma dönelim; YPG, yerel güçlerden oluşan Suriye Demokratik Güçlerinin (SDG) omurgasını oluştursa da Fırat’ın batısındaki bölgelerde çok görünür değil. Türkiye, giriştiği askeri operasyonu Fırat’ın batısı ile sınırlı kalacak şekilde istediği kadar genişletse de yerel Arap güçlerden müteşekkil silahlı yapıları veya yine yerel isimlerden oluşan sivil yönetimlerin olduğu bölgeleri vurmayı göze alamayacağına göre, Afrin’den Fırat Nehri’ne kadar olan bölgede YPG’ye veya PYD adı altında sembolleştirilen Kürt siyasi oluşumuna nasıl bir “Ağır darbe vurmayı” planlıyor, henüz bilinmiyor.

Fırat’ın doğusunda açıktan silah desteği de dahil olmak üzere Kürtlerle (şimdilik) geniş bir müttefiklik ilişkisi yürüten ABD’den, “Afrin bizi ilgilendirmez” mealinde açıklamalar geldi. Bu açıklamaları, “ABD de Kürtleri sattı” şeklinde yorumlamak şimdilik Türkiye’nin (Operasyon öncesi kamuoyu algısı yaratmak için kullanışlı olması açısından) işine gelse de “Afrin’in önem açısından listenin altlarında olduğu” şeklinde okumak saha gerçeklerine daha uygun.

“O zaman neden Afrin?” sorusunun cevabını Türkiye’deki söylemlerden sıyrılıp İdlip’teki son gelişmeleri takip ederek bulmaya çalışmak daha sağlıklı sonuçlara götürüyor. Çünkü;

-Suriye’de IŞİD karşıtı mücadele sürerken Rusya ve Suriye ordusu İdlip’e operasyon yapıp gücünü bölmek yerine Halep dahil ülkenin geri kalan bölümlerindeki radikalleri İdlip’te toplamayı tercih etti.

-Rusya ve Şam, Türkiye sınırındaki İdlip sorununu “Türkiye’nin sorunu” olarak değerlendirdi. Türkiye’nin desteklediği ve radikal olduklarını uzun süre kabul etmediği bu grupların İdlip’ten çıkarılması sorunun çözülmesine yetmeyeceği gibi kenti sürekli bir çatışma bölgesine çevirebilirdi. Bu nedenle, İdlip operasyonu Türkiye ile asgari düzeyde siyasi uzlaşı sağlandıktan ele alınmak üzere ertelendi.

-Astana süreçleri ile gelen İdlip’teki çatışmasızlık bölgeleri çözümü Türkiye’de “kazanım” olarak aktarılsa da aslında Türkiye’nin İdlip’teki durumu “sorun” olarak değerlendirip buradaki grupların radikal olduğunu kabul ettiği yani “Türkiye ile asgari düzeyde de olsa siyasi uzlaşma” noktasına çekildiği eşik oldu. Son olarak Rusya’nın Lazkiye’deki askeri üssüne İdlip’ten havalandığı öne sürülen insansız hava araçları ile yapılan saldırı Türkiye’nin manevra alanını biraz daha daralttı. Rusya bu saldırıların “Türkiye’nin garantör olduğu grupların bulunduğu bölgelerden yapıldığını” öne sürüyor. Yine Rusya’dan yapılan açıklamalarda “Türkiye’nin bu saldırılara dahli olmadığı” belirtiliyor ki, Türkiye’nin böylesi bir saldırıya azmettirmesi pek olası değil. Ancak eğer saldırı Rusya’nın iddia ettiği gibi Türkiye’nin garantör olduğu bölgelerden yapılmışsa, Türkiye’nin garantörlüğünü yaptığı grupları tamamen kontrol edemediği gibi bir sonuç da ortaya çıkıyor.

-Zaten Rusya, İdlip’teki bu grupları “radikal ve cihatçı” olarak görürken Türkiye’nin hâlâ Suriye içinde varlığını sağlayabilecek yeni oluşumlar devşirme çabasında olduğu ortada. Yine İdlip’e yönelik Rusya destekli Suriye ordusu operasyonunun er ya da geç yapılacağı biliniyordu. Astana görüşmeleri ile çatışmasızlık bölgelerinin oluşturulması Rusya’ya ve Şam’a vakit kazandırdığı gibi Türkiye’nin Suriye politikasında geri adım atmasını sağlamaya yönelik hamleler için alan verdi.

Rusya desteğinde Suriye ordusunun İdlip’e yönelik operasyonu sürüyor. Türkiye’nin böylesi bir dönemde Afrin operasyonuna girişmesi İdlip’te sıkışmış olan silahlı gruplara yeni bir alan kazandırabilir. Türkiye, daha önce Cerablus’ta yaptığı gibi çeşitli silahlı gruplardan yerel yönetimler vs. oluşturmaya girişebilir. Böylesi bir hamle Türkiye’nin Suriye’deki varlığını bir süre daha korumasını sağlasa da uzun vadede en fazla zararı en aza indirmesine yardımcı olabilecek gibi görünüyor.

Şam’ın ve Rusya’nın Suriye Kürtlerine bakışını geçtiğimiz haftalarda uzun uzun yazmıştım. Mevcut Afrin operasyonuna Kürtlerin ABD’ye yakın durması sebebiyle Rusya ve Şam bir süre ses çıkarmayıp göz yumabilir ancak tekrar belirtmekte fayda var; Şam ve Kürtler bu sorunu kendi aralarında çözmeyi tercih ediyor ve Rusya da bu soruna iç mesele olarak bakıyor. Türkiye hazzetmese de Kürt meselesi dahil Suriye’deki gidişat ABD, Rusya, İran, Şam ve Kürtler tarafından yönlendiriliyor. Türkiye’nin siyasi hamleleri bir tarafa askeri açıdan da ABD ve Rusya’yı gözetmesi gerektiği açık.

Türkiye’nin iflas ettiği aşikar Suriye politikasının yarattığı hezimetin son sahnesi İdlip. El Kaide uzantılı cihatçılar ve radikallerle iş birliği yapmış toplama militanlardan devşirme yeni oluşumlara bağlanan ümitlerle Afrin’e yönelik operasyona girişmek en fazla beklenen sonu geciktirir ancak hatalı politikaların yarattığı hezimeti de derinleştirir.

Hediye Levent – Evrensel

Türkiye Afrin’de savaşta

Türk Silahlı Kuvvetleri, Afrin harekatı kapsamında PYD mevzilerini havadan uçaklarla bombaladı.  Eş zamanlı olarak karadan da obüslerle atış yapıldı.

TSK, 113 hedeften 108’ini vurduğunu, operasyona katılan 72 uçağın üslerine geri döndüğünü açıkladı.

Akşam saatlerinde PYD mevzilerinden Kilis’e 3 füze düşmesi sonucu 2 kişi yaralandı.

Ajanslara düşen haberlere göre Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı birliklerin bir bölümünün de Türk tanklarıyla beraber Suriye topraklarına girmeye başladığı bildiriliyor.

Savaş çığırtkanları kolları sıvadı… – Aydın Engin

Bu yazı cumhuriyet.com.tr sitesinden alındı

AKP Reisi Afrin’e asker gücü ve zoruyla girileceğini çok önceden “Bir gece ansızın girebiliriz” diye duyurmuştu. Bitirmekte olduğumuz şu hafta içinde ise “Bugün yarın gireceğiz” deyip durdu.
“Hafta bitti, bugün yarın geçti” derken Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın ordusu Afrin’i bombalamaya başladı.
Artık savaştayız.
Afrin harekâtının adını, bizleri boş verin, “savaş” kavramıyla alay edercesine “zeytin dalı” koydular. Ölüm saçan bir zeytin dalı…
Zeytin bir Akdeniz ağacı. Sanırım utancından ağlıyordur…

***

AKP iktidarının laflarının endazesini ölçmekten aciz sözcüleri “Sınırlarımızın güvenliğini almak için bu harekâta zorunluyuz. Bu bir savunma savaşıdır” gibi inciler saçıyorlar.
Ne diyeyim? Ben bugüne kadar “Bu bir saldırı savaşıdır” diyen bir devlet ve bir siyasetçi görmedim, tanımadım…
Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Kürt kantonlarından ya da özerk yönetimlerinden ya da eyaletlerden bir siyasal yapılanma oluşmasının Türkiye için neden bir tehlike yarattığını anlamıyorum…
Bu konuda AKP Reisi’nin ve onun “hık” deyicisi tayfanın ve AKP medyasının açıklamaları, gerekçelendirme çabaları bana “ikna edici” hiçbir şey söylemiyor.
“O senin kalın kafalılılığın. Tehlikenin farkında değil misin” diyenler çıkacaktır. Çıksın. Aklımın yatmadığına zorlamadan “hı” diyecek değilim.
Irak – Suriye sınırımız boyunca bir “Kürt şeridi” Türkiye için bir tehlike mi? Öyle iddia ediliyor? Peki neden tehlike?
AKP Reisi bu tehlikeyi gördüğü için mi ha bire savaş çığlıkları atıyor?
Pek değil. Anlaşılan Ecevit’in 1978’de “Kıbrıs Fatihi Karaoğlan” gibi bir milliyetçi sloganı kullanarak CHP’nin son 50 yıldaki en yüksek oy oranını yakalamışlığından esinlenen AKP Reisi, Başkanlık seçimlerine “Afrin Fatihi Recep Tayyip Erdoğan” olarak girmeyi kafasına koymuş.

***

Güce tapan, siyasal iktidar uğruna herkesi ve her şeyi ateşe atabilecek bir ruh hali taşıdığı bence artık tartışma götürmez olan AKP Reisi’ni anlamak zor değil.
İyi Parti lideri, Türk milliyetçisi Meral Akşener’i de anlamak zor değil. 17 Ocak günü Twitter’de pek çalışkandı. Tweet’lerinde Afrin harekâtına yani savaşa bir itirazı yok, akıl bile veriyor:
“Evet, Afrin’e operasyon yapmalısın. Ama davulla zurnayla duyurulduğu takdirde düşmanlarınız, tedbir alır, tuzak kurarlar. Afrin’e harekât yapmak isteyen, çeneyi kapatır, verir talimatı.”
Ardından siyasi hasmı Erdoğan ve tayfasının yumuşak karınlarına vuruyor.
“…Kefenli tosunların da isim isim tespit edilip, mutlaka askere alınmasını ve Afrin operasyonunda başrolde yer almalarını tavsiye ediyorum.”

***

Pekiiii sosyal demokrat(?) CHP’nin liderine ne oluyor?
Bu sözler geçtiğimiz cuma günü CHP Parti Meclisi toplantısında söylendi:
“…Hava desteği almadan girilecek bir Afrin büyük maliyetlere yol açar. Eğer hava desteği almadan oraya asker sokacaksanız Sayın Erdoğan’a çağrımdır, seni kefenle karşılayan arkadaşlarını önce oraya göndereceksin… Eğer diplomasi sonuna kadar zorlanırsa, hava desteği de sağlanırsa sorun büyük ölçüde aşılabilir. Aksi halde sorun giderek büyür, Türkiye’ye maliyeti büyük olur…”
Neresinden tutalım bu cümleleri?
Savaş hava desteği ile başladı. Ne yani, CHP liderine uyup maliyet düşük olacak diye sevinelim mi?
Savaşın maliyeti yüksek olmasın diye akıl vermek sosyal demokratlara yakışır mı?
Savaşa itirazı olmayan ve hava desteğine vurgu yapıp militarist ideolojiye teslim olmak sosyal demokratlara yakışır mı?
Kefen giymiş bir salak sürüsünü savaşa öncelikle yollamayı önereceğine, salak da olsa “Bu ülkenin hiçbir çocuğu ölüme yollanmasın” demek sosyal demokratlara daha çok yakışmaz mı?
“Savaş konusundaki tutum siyasetçinin sınavıdır” derler…
Sınıfı geçen bir siyasetçi söyleyin bana?

Aydın Engin – Cumhuriyet