Ana Sayfa Blog Sayfa 2847

Jeotermale direnen Gülpınarlı kadınlardan mesaj var: Doğamızı da kafamızı da bozmasınlar!

Çevre mücadelesinde kadınlar ön safları korumaya devam ediyor.

Jeotermal Enerji Santraline (JES) karşı direnen Çanakkale Ayvacık’ın Gülpınar köylüleri zeytin alanlarına sondaj makinelerini sokmamakta kararlı.

Geçtiğimiz yıl zeytinlik yasa tasarısının tartışıldığı dönemde, 33 günlük zeytinlik nöbetlerinin ardından sondaj sahasındaki çalışmalarını durduran Gülpınarlılar, Çanakkale İdare Mahkemesi’nin “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı yürütmenin durdurulması taleplerini reddetmesine tepki gösterdi.

“Bizim tek gelir kaynağımız zeytinimiz” diyen Gülpınar köylüleri “doğru bir karar verilmezse bir üst mahkemeye taşırız, sopayı da yesek mücadeleye devam ederiz” diyor.

Gülpınarlı kadınlar Slow Olive 2018’de Zeytin Nöbetleri’nin türküsünü söyledi.

14-15 Nisan’da Ayvalık’ta düzenlenen Slow Olive 2018 etkinliğine katılan Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği üyelerinden Gülsüm Gülgün, Afet Bostancı ve Nahide Güngör anneannelerinden, dedelerinden kendilerine miras kalan zeytinliklere olan bağlarını ve endişelerini Yeşil Gazete’ye anlattı.

Zeytin sizin için ne anlam ifade diyor Gülsüm Teyze?

“Zeytin benim için bir simge. Deden toruna, büyükannelerden, büyükbabalardan torunlara kalan bir değer. Bütün gelir kaynağımız. Biz bunları çocuklarımıza, torunlarımıza da bırakmak istiyoruz. Gelecekte onlar da zeytini bilsinler, yapsınlar, öğrensinler istiyoruz. Onun için burası bizim en değerlimiz. Ben Gülpınar’ın yerlisiyim. Gülpınar’da doğdum, Gülpınar’da büyüdüm. Dördüncü kuşağım. Dördüncü kuşaktan olmama rağmen zeytinliğimin içinde yüzyıllık bir ağacım var. Yüzyıldır duruyor. Geçenlerde kesime gittim, fotoğraf attırdım. Yanımda torunum vardı. Dikildim ağacın önüne, fotoğraf çektirdim. Bizim için çok büyük, çok değerli bir şey zeytin ağacı. Bundan başka gelirimiz yok. Zeytinlerimizi vermeyiz. Zeytinlerimizi korumaya çalışacağız. Başka hiçbir şansımız yok.”

Büyükleriniz bu zeytinlikteyken nasıl bir yaşam sürüyorlardı? Onların zeytin ağaçlarıyla olan ilişkisi nasılmış?

“Benim babaannem anlatırdı. Üretim yokken zeytini kendileri topluyorlarmış. Değirmen taşında çekip yağ yapmaya uğraşıyorlarmış. O zaman fabrikalar falan yok. Bu zeytini yağ yapıp, yemeğe başlamışlar. Babaannem öldüğü zamanlarda ülkede seferberlik vardı. Babaannem “o zamanlar bütün erkekler askere gitti, geride biz kaldık” dedi. “Tüm kadınlar zeytini toplayıp değirmen taşında yağ yapıp yemeğe çalıştık” diyordu. O zaman beri bu zeytinin o kadar çok değeri var ki. Şimdi benim torunum var. Şimdi tarlayla uğraşıyor. Zeytin torunlarımıza da kalsın istiyoruz. Zeytinimizi dokunulmasın. Doğamızı bozmasınlar. Kafamızı da bozmasınlar.” 

Gülsüm Gülgün, Afet Bostancı ve Nahide Güngör JES mücadelelerini Yeşil Gazete ile paylaştı

Gülsüm Teyze buralara JES geldiği zaman herkes doğada, kendi yaşam alanlarında nelerin değişeceğinin farkında mı?

Kanserojon madde saçtığı için insanlar hastalık sahibi olacak. Doğayı bozuyor. Ben organik tarım yapıyordum. Şimdi organik çalışma yapamam. Çünkü organik çalışma o kadar zor ki. Toprak temiz olmalı. Biz ziraatçilerle çalışma yaptık. Bir tane tuvalet yapmak istedik. Onu bile yaptırmadılar bize. Amele getirdik. Onun tuvalet kullanması gerekiyor neticede. Öyle her yere tuvalet yapamıyorsunuz. Onun için bu kadar titiz hareket ederken, jeotermal enerji santrali de gelirse biz organik tarım yapamayız. Mesela benim yolun kenarında bir zeytinliğim var. Bumbağlar diye bir yer var, oraya çok gidilir. O egzoz dumanında ben organik çalışamıyorum. Organik çalışma bu kadar bir titizlik istiyor. Santral gelirse hiçbirimiz organik tarım yapamayız ki. Zaten Edremit tarafında çok fazla asfalt var. Orada bildiğim kadarıyla çok fazla organik tarım yapılamıyor. Ziraatçiler bize öyle bilgi verdiler. Mahkememiz de devam ediyor. Bu sadece Gülpınarla sınırlı kalmayacak. Mesela bizim oralarda kimin zeytinliği varsa buraları kayıt altına aldılar. Bunlara da sıra gelecek. 11 yerde sondaj işlemi yapılacakmış. Zeytinlikleri kapsıyor.

Afet Teyze siz de mi Gülpınarlısınız?

Evet ben de. 75 yıldır buradayım. Zeytinlerimizi topluyoruz, üretiyoruz, satıyoruz. Zeytinliklerimiz bizim canımız. Tek gelir kaynağımız. Termik santral yapılırsa hepimize zararı olacak. Toprağımıza zarar verecek. Her şeyimize, ağaçlarımıza, suyumuza zarar verecek. Benim torunlar da santrale karşı çıkıyor.

Nahide Hanım siz de Gülpınarlısınız ve geçtiğimiz yıldan bu yana bu mücadelenin içindesiniz. Mahkeme süreciyle ilgili son durum nedir?  

Çanakkale İdari Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma ve yürütmeyi iptal diye iki aşamalı bir dava açmıştık. Sondajcıları geçtiğimiz yıl direnerek göndermiştik. 33 günün sonunda çalışma yapamadılar, zarar ediyoruz deyip gittiler. Ondan sonra bilirkişi geldi. Sondaja ait makinelerin kurulu olmadığı bir dönemde geldi. Bu yüzden mi bilmiyoruz ama Bölge İdare Mahkemesi yürütmeyi durdurma kararını iptal etti. Vermedi. Yani gerek yok, şu anda çok zararı olacak bir durum yok dedi. Böyle bir karar verdi ama belki yine gelebilirler. Ama şu anda davamız devam ediyor. Umarım hakimler ellerini vicdanlarına koyup doğru kararı verirler. Zeytinlerimiz kurtulur. Ama vermezlerse bizim direnişimiz devam edecek. Bunu bir üst mahkemeye taşırız.  Yeriz sopayı devam ederiz.

Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği’nden mahkeme kararına açıklama

Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği, Gülpınar Köyü’ne yapılması planlanan  jeotermal arama amaçlı sondaj faaliyeti projesine karşı Çanakkale İdare Mahkemesi’nin “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı yürütmenin durdurulması taleplerinin reddedilmesini yayınladıkları bu mesajla eleştirdi.

“Gülpınar Köyümüz’de Pınarkale Enerji Üretim San ve Tic. A.Ş. tarafından yapılması planlanan 7 adet jeotermal arama amaçlı sondaj faaliyeti projesine ilişkin Çanakkale Valiliği tarafından verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararının yürütmenin durdurulması ve iptali istemi ile açmış olduğumuz davamızda Çanakkale İdare Mahkemesi “idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmediği” gerekçesi ile yürütmenin durdurulması talebimizi reddetti!!

Mahkeme önce keşif kararı vermiş, atanan bilirkişi heyetinin tamamının Karadeniz Bölgesinden, Trabzon, Gümüşhane, Bolu gibi illerdeki üniversitelerden seçilmiş olması, bu bölgelerde zeytincilik faaliyeti yapılmaması, zeytincilik faaliyeti olmadığı gibi, jeotermal faaliyet de olmadığından dava konusuna uzak kalacaklarından bahisle atanan bilirkişi heyetine yaptığımız itirazımız reddedilmiş, 10.11.2017 tarihinde yapılan keşif neticesinde ise bilirkişi heyeti tarafından bir rapor hazırlanmıştır.

“Bilirkişi raporu adeta proje tanıtım dosyasının tekrarı niteliğinde”

Ancak bilirkişiler raporlarında, sondaj faaliyetinin proje dosyasına uygun şekilde yürütüleceği varsayımı ve kabulü ile, sadece proje dosyasında yazılı taahhütler göz önüne alınarak ve sair temenniler ile proje dosyasını yeterli kabul ettiklerini belirtmiş, hiçbir şekilde mevzuata değinmemişler, Mahkemenin kendilerine yönelttiği “projenin mevzuata göre ÇED gerektirip gerektirmediği” sorusuna cevap vermekten kaçınmışlardır. Bilirkişi raporu adeta proje tanıtım dosyasının tekrarı niteliğindedir.

Rapor içeriği itibariyle eksik ve kabul edilemez mahiyette olduğundan Bilirkişi Raporuna itirazımızı Mahkemeye sunduk. Bilirkişi Raporuna itirazımızda keşif esnasında keşif heyeti tarafından da görüldüğü üzere sondaj alanı çevresi ve etki alanının zeytinliklerle kaplı olduğuna, Sondaj faaliyetinin yürütüldüğü alanın zeytinlik olduğu hususunda şüphe olmadığına göre faaliyetin 3573 Sayılı Zeytinciliğin ve Yabanilerinin Aşılatılması Hakkında Kanun hükümlerine açıkça aykırı olduğunu belirttik. Yürütmeyi durdurma ve iptal istemimizi destekleyecek emsal nitelikte İzmir ve Aydın İdare Mahkemelerince ve Danıştay tarafından verilmiş kararları ve Bilirkişi Raporlarını dilekçemize ekledik.

“Sondaj alanı ve kilometrelerce çevresi zeytinlik”

Danıştay 8. Dairesinin 6709 esas sayılı kararı ile artık KAMU YARARI KARARI ALINARAK DAHİ kimyevi atık, toz ve duman çıkaran tesislerin zeytinlik sahalara 3 km mesafe içerisinde yapılması mümkün değildir.

Keşif mahallinde bizzat Bilirkişi Heyeti tarafından da görüldüğü üzere; sondaj alanı ve kilometrelerce çevresi ZEYTİNLİKTİR.

Mahkeme Bilirkişi Raporuna itirazımızı henüz değerlendirmedi.

Çanakkale İdare Mahkemesi’nin Mevzuat hükümlerini ve emsal kararları dikkate alacağına, usule, yasaya ve hukuka aykırı olan dava konusu idari işlemin iptaline karar vereceğine dair inancımızı koruyoruz. Mahkemenin nihai kararı da aleyhimize olursa hukukun bütün yollarını sonuna kadar kullanacağız…

Derneğimiz ve geçim kaynağı zeytincilik olan Gülpınar halkı, Gülpınar ve çevresinde zeytinliklerinin ortasına jeotermal sondaj yaptırmamak için elinden geleni yapacaktır… Halkın ve yasaların karşısında hiçbir güç duramayacaktır. Bu konuda hukukun üstünlüğüne ve halkın gücüne inancımız sonsuzdur.”

Zeytin severleri Ayvalık’ta buluşturan Slow Olive 2018 başladı

Slow Olive 2018 zeytin buluşmasının ardından

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi – Bülent Şık

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Sağlık Bakanlığı, 2011-2016 yılları arasında kanserden ölümlerin dünya ortalamasının üstünde olduğu Antalya, Ergene ve Dilovası’nda geniş çaplı bir araştırma yaptı. Kanser vakalarında çevre kirliliğinin rolüne ışık tutan çalışmanın sonuçları kamuoyuna açıklanmış değil. Bakanlığın halktan gizlediği çalışmada insan sağlığını tehdit eden pestisitin taze fasulye, biber, hıyar, marul, maydanoz, çilek, erik ve elmada maksimum kalıntı limitlerini çok aştığı ortaya çıktı. Sularda ise yine kanserojen etkisi bilinen hidrokarbon kalıntıları tespit edildi.

Dünya Sağlık Örgütü dünya genelinde kanserden ölümlerin oranı yüzde 16 olarak belirtiliyor; yani her altı ölümden birinin nedeni kanser.

Türkiye’de ise her sekiz ölümden birinin nedeni (yüzde 13) kanser. Ancak bölgeden bölgeye büyük farklar var. Örneğin Tekirdağ, Kırklareli ve Edirne’de yaklaşık her dört ölümden biri, Kocaeli Dilovası bölgesinde (yüzde 37) her üç ölümden ve Antalya ilinde ise her 10 ölümden birinin nedeni kanser.

Kanserojen (kansere yol açan) kimyasallara uzun süre maruz kalmak kanser hastalığının en önemli nedeni. Kansere yol açan etkenlerin çevresel ortamlarda ne miktarda bulunduğu, insanların bu etkenlere ne miktarda maruz kaldığı ve bu maruziyetin ne kadar sürdüğü gibi faktörler kanser hastalığının görülme sıklığının bölgeden bölgeye farklılık göstermesine neden oluyor.

Kanserojen maddeleri bünyemize nasıl alırız?

Bir halk sağlıkçısı gözüyle bakıldığında bedenimizin sınırları dışında kalan her şey dış çevreyi oluşturur. Deriyle temas, soluma, yeme ya da içme yoluyla dış çevrede bulunan toksik etkili kimyasal maddeleri bünyemize alırız.

Zehirli veya kansere yol açan kimyasal maddeler dış çevrede doğal olarak nadiren bulunur. Genellikle tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerden açığa çıkarlar. Bu faaliyetlerin yoğun olduğu bir bölgenin toprağı, suyu, havası, gıda ürünleri kansere yol açan kimyasal maddelerle kirletildikçe o bölgede yaşayan insanlar arasında kanser hastalıklarının görülme sıklığının artması kaçınılmazdır. Kocaeli Dilovası ve Ergene Nehri Havzası gibi yaşam alanlarının kansere neden olan kimyasal maddelerle en fazla kirletildiği yerlerde kanser hastalıklarının sık görülmesinin en önemli nedeni budur.

Ergene Nehri Havzası ve Kocaeli Dilovası

Ergene Nehri Havzası’nda Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli illeri yer alıyor. Bu illerde yer alan sanayi tesisleri açığa çıkardıkları atık suları herhangi bir kimyasal arıtma yapmadan nehre boşaltıyorlar. Nehir aşırı yağışlar sonucu taştığında bütün Ergene Ovası zehirli kimyasal maddelerle kirleniyor. Bu zehirli maddeler yeraltı sularına ve yetiştirilen gıda ürünlerine de bulaşıyor. Marmara Denizi’ne dökülen akarsu denizdeki kabuklu canlılardan balıklara bütün yaşam formlarına zehirli kimyasal maddelerin bulaşmasına neden oluyor. Ülkemizin kanser tartışmalarında öne çıkan bir başka bölgesi ise Kocaeli ilinde yer alan Dilovası. 2011’de Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu Dilovası’ndaki kimyasal kirliliğin anne ve bebeklerin vücutlarına sağlığa zararlı ağır metallerin geçmesine neden olduğunu açıklamıştı. Bu açıklama nedeniyle yerel idarecilerin suçlamasına maruz kalan ve hakkında dava açılan Hamzaoğlu, 2016’da üniversitedeki görevinden KHK ile çıkarıldı. Şimdi tutuklu ama toplumsal barış mücadelesini yılmadan sürdürüyor –selam olsun-.

1318 örneğin yüzde 40’ında kimyasal kalıntı bulundu

Gıdalardaki zehir

Araştırmada 1380 gıda ve 1440 su örneği çalışıldı. Gıdalarda 332 farklı pestisitin kalıntısı araştırıldı. Hormonal sistem bozucu olarak nitelenen 106 pestisitin tamamı analiz kapsamındaydı.

Kocaeli’nden alınan toplam 283 örneğin yüzde 38’inde, Antalya’dan alınan 572 örneğin yüzde 60’ında ve Ergene bölgesinden alınan 463 örneğin yüzde 14’ünde pestisit kalıntısı tespit edildi. Gıdalarda en çok pestisit kalıntısı çıkan il Antalya oldu.

Pestisit kalıntı analizi yapılan 1318 gıda örneğinin yaklaşık yüzde 60’ında pestisit kalıntısı çıkmadı; yüzde 40’ında ise en az bir pestisit olmak üzere 73 çeşit pestisit kalıntısı tespit edildi.

Sağlığa zararı kesin

Analiz edilen örneklerin yüzde 17.3’ünde mevzuatın izin verdiği maksimum kalıntı sınır değerinin (MKL) üzerindeki miktarlarda pestisit kalıntısı saptandı. Maksimum kalıntı sınır değerlerini aşan pestisitlerin sağlığa zarar vereceği kesindir. Dolayısıyla 5 farklı ile yayılan onlarca çeşit gıda ürününün analiz edildiği bu çalışmanın ülke genelindeki gıdalarda çok ciddi bir pestisit kalıntısı sorununa işaret ettiği söylenebilir. Bu konuda Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yurt genelinde yapılan çalışmalarda mevzuatta belirtilen sınır değerleri aşan pestisitlerin oranının yüzde 2-3 aralığında olduğu açıklanıyordu.

Ancak bu açıklamanın doğru olmadığı ve ortada ciddi bir sorun olduğu aşikâr.

Araştırmada maksimum kalıntı sınır değerlerini aşan ürünlere dair bilgiler tabloda yer alıyor.

Ancak mesele sadece maksimum kalıntı sınırını aşan ürünler değil. Bir gıda ürününün hepsi de mevzuattaki sınır değerlerin altında kalan birden fazla sayıda pestisit içermesi durumunun da sağlık sorunu yaratacağı düşünülmelidir. Bu soruna yarın değineceğim.

Bazı sularda hidrokarbon kalıntıları var

Araştırmada 5 ildeki 1440 farklı yerleşim noktasından alınan kaynak ve depo suları da analiz edildi. Bu sularda kansere neden olan PAH bileşikleri ile bazı pestisitlerin kalıntıları araştırıldı. Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) iki ya da daha fazla benzen halkasına sahip kansere yol açan kimyasal maddelerdir. Petrol kirliliği, yağ, kömür, katran atıklarında bulunur ve fosil yakıtları başta olmak üzere çeşitli maddelerin yanması sonucu açığa çıkarlar. Doğada 100’ün üzerinde PAH bileşiği bulunsa da gıdalar ve sularda nadiren tespit ediliyorlar. Araştırmada kanserojen etkisi daha fazla olan 16 PAH bileşiği araştırıldı. Analiz edilen su örneklerinin 19 tanesinde (yüzde 1,3) PAH kalıntıları tespit edildi. İllere göre dağılım tabloda yer alıyor.

Su örneklerinde Asenaften, Asenaftelen, Floren, Naftalin ve Fenantren olmak üzere 5 adet PAH bileşiğinin kalıntısı tespit edildi. Antalya’dan alınan su örneklerinin hiçbirinde PAH bileşiği kalıntısı çıkmadı. En çok PAH kalıntısı tabloda da görülebileceği gibi Ergene havzasından alınan su örneklerinde çıktı. Yüzde 1.3’lük kirlilik oranı düşük görülmemeli; çalışmanın bütün bir yıla yayılmadığı; belli bir zaman diliminde yapıldığı dikkate alınmalı. Tespit edilen PAH kirliliği her hâlükârda çevre kirliliğinin bir göstergesidir.

Bakanlığın gizlediği araştırma

Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 arasında yürüttüğü bir araştırma projesi Ergene ve Dilovası’ndaki kanser vakalarında çevre kirliliğinin rolüne büyük ışık tutuyor.

Araştırma “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi” başlığını taşıyor.

Araştırmada Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illeri; Dilovası bölgesinin de içinde bulunduğu Kocaeli ve Antalya’da yapıldı. Bu illerde yaşayan insanlardan ve yerleşim bölgelerinden alınan binlerce örnekte kanser hastalıklarına neden olan kimyasal maddeler araştırıldı. Araştırmanın amacı çevresel ortamlardaki kanserojen madde kirliliğinin ne düzeyde olduğunu ve o bölgelerde yaşayan insanların soludukları hava, içtikleri su, yedikleri gıdalarla bünyelerine kansere neden olan kimyasal maddeleri alıp almadıklarını belirlemekti. Köy ve mahalle bazında binlerce yerleşim bölgesinden örnekler alındı.

Antalya ilinde sanayi faaliyetleri yok. Dolayısıyla Ergene Havzası ve Kocaeli bölgesinde sanayi faaliyetlerinden ve zehirli atıklardan kaynaklanan kanserojen madde kirliliğini sanayinin olmadığı bir bölge ile kıyaslamak amacıyla seçildi.

Çalışmada neler analiz edildi?

Çalışmada toprak, su, gıda, hava, atık su ve Saroz, İzmit ve Antalya körfezindeki deniz suyu, kabuklu deniz canlıları ve balıklarda kansere yol açan kimyasal maddelerin kalıntıları araştırıldı.

Bunun yanı sıra yüksek gerilim hatlarından doğan kanser riski; atık su arıtma tesislerinden deşarj edilen su ve akarsuların dip çamurları da analiz edildi. Havadaki toz parçacıklarına yapışan ve solunum yoluyla bünyemize aldığımız kanserojen kimyasalların araştırılması gibi çok spesifik araştırmalar bile yapıldı. Sadece su ve gıda örneklerinin sayısı 3000 civarında ve sadece bu örneklerde yapılan toplam analiz sayısı 15 bin.

Araştırma çalışmasında binlerce hanede yapılan anket çalışmaları ile ailelerin soy geçmişlerinde kanser vakalarının görülüp görülmediği belirlendi. Aynı hanelerde yaşayan insanların vücutlarından alınan örneklerde ağır metal ve eser elementlerin bulunup bulunmadığı da analiz edildi. Aynı bölgelerden alınan hava, toprak, yeraltı ve yerüstü suları ve çeşitli gıda örneklerinde kanserojen kimyasal maddelerin ne düzeyde bulunduğu araştırıldı.

Araştırma sonucunda bütün çalışmalar üst üste konularak bir haritalama tekniği ile kanser vakalarının yoğun olduğu bölgelerde kanserojen-kimyasal kirliliğinin de yoğun olup olmadığına bakıldı. Araştırma projesi çalışma sahasının genişliği ve kapsadığı nüfus (5-10 milyon arası) açısından dünyanın en büyük halk sağlığı çalışmalarından biri.

2015 sonunda saha çalışması bitti

Araştırma farklı akademik ekiplerce yürütülen pek çok araştırma projesinden oluşuyor. Gıdalar ve sularla ilgili araştırma projelerinde ben görev almıştım. Çalışmalar 2015 sonu itibarıyla büyük oranda bitmişti. Her halükârda projenin sonuçlarının 2017 yılı içinde Sağlık Bakanlığı tarafından açıklanması gerekiyordu. Ancak bu yapılmadı. Bakanlığın milyonlarca insanın sağlığını ilgilendiren bu araştırmanın son derece kapsamlı ve vahim sonuçlarını kamuoyundan gizlediğini düşünüyorum.

Gıdalar ve sularla ilgili çalışmada Kocaeli, Antalya ve Ergene Havzası bölgelerinde yetiştirilen gıdaların ve su kaynaklarının çevresel kirleticilerle ne ölçüde kirlendiğinin saptanması ve bu kirleticilerin insan sağlığına etkilerinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştı. Bu çerçevede gıdalarda ve sularda ağır metaller, polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAH) ve pestisitler gibi bazı çevresel kirlilik parametrelerinin çeşitli ürünlerdeki kalıntı düzeyleri araştırıldı.

Bu yazı dizisinde elde edilen bazı çarpıcı sonuçlara yer vereceğim.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

Bülent Şık

Macron’dan, ‘Suriye’ye saldırımız Rusya ile Türkiye’yi ayırdı’ açıklaması

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ABD ve İngiltere ile birlikte yaptıkları saldırıyla ilgili “Bu saldırılarla Ruslar ve Türkler’i bu konuda ayırdık” dedi.

Fransa Cumhurbaşkanı, dün akşam ABD ve İngiltere ile birlikte Cumartesi sabaha karşı Suriye’ye düzenledikleri saldırıyla ilgili konuştu.

ABD Başkanı Donald Trump ile benzer ifadeler kullanarak saldırının mükemmel şekilde gerçekleştiğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı, BFM TV, RMC radyo ve Mediapart haber sitesine verdiği ortak röportajda “10 gün önce, Başkan Trump ‘ABD Suriye’den çekilmeli’ açıklaması yaptı. Onu orada kalmanın gerekliliği konusunda ikna ettik” dedi.

Macron Rusya yetkililerinin Batılı güçler hakkında “Bu insanlar uluslararası toplumdan, onlar nazik, onlar zayıf” şeklinde düşündüklerini ancak kırmızı çizginin aşıldığını söyledi.

“O (Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin) meselenin artık bu olmadığını anladığını düşünüyorum” diyen Macron, Rusya’nın Suriye’ye verdiği destekle kimyasal silahlar konusunda kendisini suç ortağı konumuna düşürdüğünü belirtti.

Macron, Reuters’ın yorumuyla Türkiye’ye karşı Afrin operasyonundan beri ilk kez daha sıcak kelimeler kullanarak “Bu saldırılarla Ruslarla Türkler’i bu konuda ayırdık. Türkler kimyasal silah kullanımını kınadı” ifadelerini kullandı.

 

(Bianet)

Slow Olive 2018 zeytin buluşmasının ardından

Bu hafta sonu (14-15 Nisan) Ayvalık’ta ikincisi düzenlenen, zeytine dair uzmanlıkların, saha çalışmalarının ve tecrübelerin paylaşıldığı “Slow Olive 2018” sona erdi.

Uluslararası Slow Food hareketinin zeytin severleri buluşturan etkinliğine Türkiye, İtalya, Arnavutluk, Fas, Lübnan ve Filistin’den iştirak eden katılımcılar tüm insanlığın ortak değerinin zeytin olduğu ve mikro değil makro ölçüde zeytine korumacı yaklaşılması gerektiği mesajını verdi.

Etkinliğin ikinci gününde Lübnanlı yazar ve fotoğrafçı Barbara Massaad, Suriyeli mülteciler için hazırladığı “Soup For Syria” (Suriye İçin Çorba) – İnsanlık İçin Merhametli Tarifler kitabını Midi Cafe Bistro’nun ev sahipliğinde imzaladı.

Geçtiğimiz Ocak ayında Esra Sevin’in İngilizceden Türkçeye çevirisiyle Hayykitap’tan çıkan kitapta Bekaa Vadisi’ndeki kampta yaşayan mültecilerin portreleri dünyaca ünlü şeflerin sevdikleri çorba tarifleriyle birleşti.

Slow Olive 2018 katılımcıları Mustafa Alper Ülgen ve Ahmet Uhri’den otlar hakkında bilgi aldı

Doğa severler Mutluköy’de ot toplama etkinliğindeydi

İmza etkinliğinin ardından katılımcılar Mustafa Alper Ülgen ve Ahmet Uhri ile ot toplamak için Mutluköy’e hareket etti.

Köydeki zeytinlikler arasında gerçekleşen ot toplama etkinliği yaklaşık 1 saat sürdü.

Otların türleri hakkında bilgi alan doğa severler yürüyüşün ardından topladıkları bitkileri inceledi.

Mutluköy’deki ot toplama etkinliğinde sepetten çıkanlar: Labada, ısırgan, yabani üzüm filizi, yemlik, kuşkonmaz, acı filiz, zahter, gelincik, ebe gümeci, rezene, bambul, sinir otu, çitlenbik filizi ve sığır dili.

Slow Olive 2018’de çocuklar da unutulmadı.

Çocuklar zeytin ağaçlarından ilham aldılar

Ot toplama etkinliği sırasında çocuklar için Nazlı Ustaoğlu ile beraber doğanın içinde “Zeytine Baka Baka” adlı bir resim atölyesi düzenlendi.

Çocuklar çevrelerinde gördükleri güzellikleri çimenlerin üzerinde resim kağıtlarına resmetti.

Fotoğraf: Cansu Saka

Etkinlik Defne Koryürek’in ev sahipliğinde İtalya, Fas, Filistin ve Arnavutluk’tan gelen zeytin ve zeytinyağı tadımıyla sona erdi.

Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer, mühendis yazar Halil Bezmen ve eşi Rengin Suar da tadıma katılanlar arasındaydı.

Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer ve Faslı zeytinyağı üreticisi Souhad Azenhoud

Etkinlik süresince zeytin coğrafyasından gelen misafirler Fikir Sahibi Damaklar’ın yöresel taze ve ot sebzelerle yapılan yemeklerini tatma fırsatı buldu.

Zeytin severleri Ayvalık’ta buluşturan Slow Olive 2018 başladı

Zeytini sevenler bu yıl ikincisi düzenlenen Slow Olive 2018’de buluşuyor!

Slow Olive Cunda: İyi, Temiz, Adil

Slow Olive Cunda’da devam ediyor

Yeşil Gazete, Slow Olive için Cunda’da

Slow Olive için geri sayım başladı

Çocuktan al haberi: Zeytin 600 yaşında, Güneş ise kavuracak bizleri!

 

Merve Damcı – Yeşil Gazete

‘Bartın’da termik santralin yapılmaması için bir değil onlarca neden var’

Trakya Platformu ile gerçekleştirdiği röportajını perşembe günü (12 Nisan) paylaştığımız Termiksiz Gelecek projesinin koordinatörü Afşin Altuntaş‘un yeni durağı bugün (16 Nisan) Gömü Köyü yakınlarında yapılması planlanan Hema Termik Santrali’ne dair mahkeme kararının verileceği Bartın.

Altuntaş’ın Bartın Platformu’ndan Prof. Dr. Erdoğan Atmış ile yapmış olduğu röportajı paylaşıyoruz

***

Afşin Altuntaş: Bartın Platformu’nu tanıyarak başlayalım mı?

Prof.Dr. Erdoğan Atmış: Bartın Çevre Birlikteliği” olarak 2001 yılında yapılan 100 MW gücündeki “mobil santral” karşıtı mücadele yolun başlangıcıydı. O da sadece altı ay sürmüştü. İlin valisinin halkın üzerine saldırması haber ve görüntüleri bir anda ülke genelinde yankı bulmuş, bir hafta süreyle ulusal basının konusu olmuştu. Valinin bu davranışı Bartın halkını öyle kamçılamıştı ki, daha önce iki-üç bin kişi katılsa başarılı görülecek olan mitinge 20 bin Bartınlı katılınca, Cengiz Holding inşa etmek istediği mobil santral projesini rafa kaldırılmak zorunda kalmıştı. Ne yazık ki şirket bu mobil santrali daha sonra Samsun Çarşamba’da inşa etmişti.

2005’de Amasra’da bulunan taşkömürü sahalarını işletmek için kiralayan Hattat Holding’in sahibi Mehmet Hattat, bu kömürü termik santral kurmadan nasıl değerlendireceksiniz sorusuna: “Kesinlikle termik santral kurmayacağız, taşkömürüne dünyada büyük bir talep var. Biz taşkömürünü piyasaya satacağız” demiştir. 2007 yılında taşkömürü sahasının işletilmesiyle ilgili bütün izinleri yoluna koyan Hattat, bu sefer de “Burada çıkan kömürü değerlendirmem için mutlaka termik santral yapmam gerek. Zaten Türkiye Taş Kömürü Kurumu ile yaptığımız ‘Rödovans Sözleşmesi”nde ben burayı termik santral kurmak kaydıyla aldım” diyerek iki yıl içinde kendini yalanlamıştı.

Hattat’ın “termik santral kuracağım” açıklamasından sonra Bartın’daki çeşitli sendika, oda, dernek vb. demokratik kitle örgütleri termiksiz yaşam mücadelesine başlamış, daha sonra 9 Nisan 2010 tarihinde bir araya gelerek Bartın Platformu’nu kurmuşlardır. O tarihten beri mücadele Bartın Platformu çatısı altında sürdürülmekte. Bu son ÇED aşamasına gelene kadar benzer gerekçelerle 7 kez ÇED süreçleri durdurulmuş veya ÇED başvuruları geri çevrilmiştir.

Afşin Altuntaş: HEMA Termik Santrali ile ilgili son gelinen nokta, son gelişmeler nedir ?

Prof.Dr. Erdoğan Atmış: Bilindiği üzere 2016 Ekim ayında HEMA Termik santrali için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ÇED olumlu kararı  verilmişti. Biz de bu kararın iptal edilmesi için dava açmıştık. Bu davanın bilirkişi keşfi 2017 Temmuz ayında yapılmıştı. Bilirkişi raporu mahkemeye oldukça geç sunuldu. Mahkeme 16 Nisan 2018 Pazartesi günü bir duruşma günü belirledi biz oraya gideceğiz.

Bildiğiniz gibi bu dava böyle sıradan bir dava değil Türkiye’de en çok davacıyla açılmış bir çevre davası. 2019 davacı var biz oraya 2019 davacı ile gitmek istiyoruz. Yani bu davacıların her birini dinleyemez mahkeme ama bu davacıların sesini duyurmakta istiyoruz orada. O açıdan Zonguldak İdare Mahkemesi’ndeki duruşmada biz ÇED raporunun ne kadar mesnetsiz olduğunu ve Amasra’ya neden kömürlü termik santral yapılamayacağını anlatmaya çalışacağız.

HEMA Termik Santrali proje arazisi

Zaten bunu daha önceki belgelerde ve toplantılarda anlatmıştık.  Ne yazık ki Çevre ve Şehircilik Bakanlığındaki ÇED sürecinde bunlara kulak verilmemişti. Gerçi daha önce 7 kez itirazlarımıza kulak verilerek ÇED süreci durdurulmuş veya geri çevrilmişti. Daha sonra ÇED dosyası 1,5 yıl rafta beklemişti. Rusya ile yaşanan çatışma sürecinde aslında termik santralin ithal kömürle çalıştırılacak olmasına rağmen yerli ve milli enerji diye yutturularak bu proje tekrar gündeme getirildi ve dosya raftan indirildi. Çok kısa bir süre içinde ÇED olumlu kararı verildi.

Bartın’da termik santralin yapılmaması için bir değil onlarca neden var.  Bu termik santral projesinin iptali için bunların sadece biri bile yeterli.  ÇED raporunun iptal edilmesi için mahkemede biz bunları gündeme getireceğiz.

16 Nisan Pazartesi günü Bartın Platformu olarak, Bartın, Amasra,  Gömü köyü ve Tarlaağzı köyü olarak hep birlikte orada olacağız.

 Afşin Altuntaş: Amasra’da dikkatimi çeken bir detay var her geldiğimde öğleden sonraları sis oluyor . Amasra gibi 500-600 metrelik tepelerin arasında deniz kenarında yer alan şirin bir kasabada sis sık görülen bir durum mudur ? Termik santral yapılırsa bacasından çıkacak gazlar Amasra’nın üzerinde hapis olur mu ?

Prof.Dr. Erdoğan Atmış: Denizden karaya doğru hemen tepeler başlıyor. Deniz ve kara yüzeyleri arasındaki  sıcaklık farkı sebebiyle bir inversiyon oluşuyor. Senenin 150 günü belki sisli oluyor burası.

Amasra

Termik santral yapılırsa tabiki tıpkı Londra’da 1952 yılında yaşanan Büyük sis-Ölümcül sis gibi binlerce kişinin ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceği ihtimali ÇED süreçlerinde gündeme geldi. Bunu aşabilmek için baca yüksekliğini arttırmak gibi saçma bir çözüm buldular.

Afşin Altuntaş: Mümkün mü böyle bir şey ?

Prof.Dr. Erdoğan Atmış : Mümkün değil tabi ki. Fakat inversiyonun tehlikeli olmadığına dair oldukça prestijli bir üniversitenin bir meteoroloji bölümü hocasından bir ek rapor aldılar. O rapor da gerçekten bilimsel temelleri olmayan bir rapor. Çünkü o rapor Amasra’da yaz aylarında inversiyonun tehlikeli olmadığını söylüyor. Fakat sonbahar, kış ve ilkbahar aylarında tehlikeli olup olmadığını belirtmiyor rapor.

Rapor eksik ve bilimsel açıdan sakat bir rapor. Fakat ne yazık ki  bu sakat rapora benzer raporlara dayanarak ÇED sürecini tamamlamayı başardılar ve ÇED olumlu kararı aldılar. Bu tür spekülatif raporları para karşılığı hazırlayan bilim insanlarının bilimsel ahlaklarını sorgulamaktan başka bir şey gelmiyor elimizden. 

Afşin Altuntaş: Sıkça duyduğumuz bir söylem var. Yani kömür gibi yerli enerji kaynaklarımızın ekonomiye daha çok sokulması isteniyor . Fakat uygulamada karşılaştığımız manzaralar farklı oluyor ithal kömür maliyet açısından yerli kömüre göre daha avantajlı olduğu için bu tip santrallerde aksine ithal kömür kullanıldığına rastlıyoruz. Bu açıdan bakarsak Amasra HEMA projesi için nasıl bir tablo çıktığını bize anlatabilir misiniz?

Prof.Dr. Erdoğan Atmış: Bu termik santralin yerli ve milli olduğu için yapıldığı söyleniyor. Fakat buradaki kömür bu santralin ihtiyacını karşılayacak miktarda ve günlük üretim kapasitesinde değil. Üstelik maliyeti ithal kömüre göre oldukça yüksek. O yüzden bu şirketin termik santralin yapılacağı yerde bir de liman projesi  var.  Bu limanı termik santralden artacak fazla kömürü satmak için yaptıklarını söylüyorlar. Yani bu çelişkili bir durum.

Amasra’daki kömür bu termik santralin ihtiyacını karşılamaya yetmiyor ki, fazlasını dışarıya satsınlar. Liman yapılırsa Kolombiya’dan, Afrika’dan veya  Rusya’dan daha ucuz kömür getirmek mümkün. Bir yatırımcı serbest piyasada maliyetlerini düşürmek varken, hayır ben daha pahalı olan yerli ve milli kömürü kullanacağım der mi ? Kaldı ki devlet bile ben kömür madenlerinden zarar ediyorum deyip bu madenleri kapatıyorken. Hattat Holding’in böyle bir sosyal sorumluluk projesini üstlenebileceğini düşünebiliyor musunuz? Şimdi liman projeleri devam ediyor. O halde Amasra’dan çıkan kömürü kullanamayacakları kesin.

Bartın Platformu üyeleri

Başka bir şey daha var bu şirket Çatalağzı’nda termik santrali olan Eren Holding ile Enerji Bakanı Berat Albayrak huzurunda bir anlaşma yaptı. Kendi termik santralini yapana kadar Eren Holding’e yılda 7 milyon ton kömür göndereceğini taahhüt etti. Oysa Amasra’da bu şirketin şu an çıkan 7 milyon ton taş kömürü yok. Bırakın 7 milyon tonu, bu şirket aradan geçen 10 yıllık süre içinde 1 kg kömür bile çıkaramadı henüz. Eren Holding’e hangi kömürü çıkarıp gönderecek. Hangi araçla gönderecek? Yılda 7 milyon ton kömür Amasra’dan Çatalağazı’na nasıl taşınır? Böyle bir araç yok !!!  7 milyon ton kömür kaç bin kamyonla taşınır bunu hesapladınız mı? Henüz liman yok ki, gemiyle göndersin. Nasıl olacak bu?

Daha ileri gideyim bu şirketin taşeron işçileri işten çıkarılıyor. Bu ay içinde 148 işçi işsiz bırakıldı. Bunlar taşeron işçilerdi diyorlar! Fakat bu şirket kısa süre içinde 7 milyon ton kömür çıkaracaksa bırakınız işçi çıkarmayı, işe daha çok işçi alıyor olması gerekmez miydi? Neden işçilerini kovuyor? Şimdi işçiler eylemde. Şirketin  Gömü Köyü’ndeki tesislerinin kapısında eylemdeler. Bu da büyük bir çelişki değil mi?

Maden ocağı henüz bitmemiş, üretime başlamamış ve işçi çıkarıyorlar. Öyle bir çelişki ki bu Hattat ile Eren Holding arasında yapılan bu anlaşma devlet teşviklerinden yararlanmak için yapılan bir göz boyama mıydı acaba düşünüyor insan ister istemez.

 

Röportaj: Afşin Altuntaş

(Yeşil Gazete)

Macaristan’da muhalefetten, ‘Seçimlerde hile yapıldı’ protestosu

Macaristan’da muhalefet partileri, Başbakan Viktor Orban’ın büyük zaferiyle sonuçlanan 8 Nisan genel seçimlerinden bir hafta sonra başkent Budapeşte’de protesto gösterisi düzenledi. Seçimlerde hile yapıldığı iddiasını da yineleyerek, seçimin tekrarlanması ve demokrasinin güçlendirilmesini talep eden on binlerce insanın katıldığı gösteri, Orban karşıtı sağ ve sol seçmenlerin bir araya geldiği ilk ortak miting oldu.

Seçimler arifesinde “radikal sağ” damgasını üzerinden silmeye ve ılımlı bir kitle partisine dönüşmeye çalışan JOBBİK taraftarlarının, kendi bayraklarıyla, sol ve liberal partili seçmenlerin egemen olduğu flamalar arasında birlikte yürümeleri ilginç görüntüler oluşturdu.

Parlamento’nun önündeki büyük Kossuth meydanını tamamen dolduran göstericiler, sık sık Orban karşıtı sloganlar atarak “çoğunluk biziz” pankartları açtılar.

Başbakanlık Sözcüsü Antal Rogan, Cumartesi günü gerçekleştirilen büyük muhalefet gösterisini “George Soros’un finanse ettiğini ve Macaristan’daki Soros yanlısı dernek ve kurumlar tarafından organize edildiğini” öne sürdü.

Macar asıllı ABD’li milyarder iş adamı George Soros, Macar hükümeti tarafından bir süredir Avrupa’da mülteci yanlısı siyasetlerin “fikir babası” ve ana destekçisi olarak görülüyor.

8 Mart seçim kampanyasının finalinde de Soros hükümetin hedefindeydi.

Başbakan Orban 15 Mart Macar Bağımsızlık Bayramı nedeniyle yaptığı konuşmada seçimlerin ardından Macaristan’daki Soros yanlılarından hesap sorulacağını söylemişti.

Dün muhalefetin büyük bir katılımla düzenlediği gösteride de katılımcıların bir kısmı “Ben de Soros listesindeyim” rozetleri taşıyorlardı.

Mitingin sonunda önümüzdeki hafta sonu daha kitlesel bir gösteri hazırlıklarına başlandığı da açıklandı.

 

(BBC Türkçe)

Bartın için kader günü: Halkın karşı olduğu termik santral için karar verilecek

Amasra’nın Gömü köyüne yapılmak istenen termik santral için son karar, Zonguldak İdare Mahkemesi tarafından bugün (16 Nisan) verilecek.

Bartın’ın Amasra ilçesinde yaklaşık 100 bin kişinin faydalandığı Kavşak Suyu Havzası’na kurulması düşünülen termik santrala tepki gösteren Bartın Platformu’ndan Salih Şanlıözenci, davanın Türkiye’deki en büyük çevre davası olduğunu söyledi.

Bugün görülecek duruşma sonrasında Amasra’nın kaderini belirleyecek olan karar konusunda bölge halkının kendi arasında kurduğu “Bartın Platformu” santralin çevreye vereceği zararların arasına Bartın ilinin en önemli kaynak içme suyu olan “Kavşak“ suyunun bulunduğu bölgeyi de ele geçirebilmek ve burayı kül deposu yapabilmek için suyun zehirli olduğuna dair de rapor verildiğini öne sürdü. Kavşak suyunun da santral atıklarından zehirlenme aşamasına geleceğinin tespiti üzerine Bartın Belediye Başkanı Cemal Akın önceki gün kentin merkezinde binlerce kişinin katıldığı bir mitingle olayı protesto etmişti.

Kavşak Suyu’nun aktığı tarihi şadırvanın önünde kurulan kürsüden konuşan Başkan Akın, şunları söyledi:

“Amasra’da yapılmak istenen Hema Termik Santralı için hazırlanan termik santral ÇED raporu ve ilgili bilirkişi raporunda, onlarca yıldır Bartın halkının içme suyu olarak kullandığı Kavşak Suyu’nun içilemez, hatta arsenikli olduğu iddia edildi. Termik santral kurmak isteyen şirket, Bartın halkı için çok öneme sahip olan Kavşak Suyu ve Kavşak Suyu Havzası’nı gözden düşürüp, ele geçirmek için bilimsel titri olan insanları devreye soktu ve gerçekdışı raporlar hazırlattı. Şirketin termik santralda kullanmak için çok büyük miktarlarda tatlı suya ihtiyacı var. Bu miktarlarda su ise ancak Kavşak Suyu Havzası’ndan karşılanabilir.

Şirketin, Kavşak Suyu’nun içme suyu olarak kullanım dışı kalması için hazırlattığı bu tür sipariş gerçekdışı raporların bir diğer nedeni de termik santral küllerini depolamak için ÇED raporunda gösterdiği yerin teknik olarak uygun olmaması ve kapasitesinin yetersiz olmasıdır. Şirketin amacı Kavşak Suyu Havzası’nı ileride kül ve alçı taşı deposu olarak kullanmaktır. Kavşak Suyu’nu kullanan halkımız rahat olsun. Kavşak Suyu çok temiz ve içilebilir bir sudur. Kavşak Suyu, şehir suyundan her gün yaklaşık 100 bin kişi faydalanmaktadır. Biz Bartınlılar, Bartın’da yaşayanlar olarak Kavşak Suyumuzun gasp edilmesine izin vermeyeceğiz. Kavşak Suyu’nu yok edecek termik santrallara Bartın’da yer yoktur.”

 

MHP’li belediye başkanından termik santral protestosu: Kavşak Suyu’na sahip çıkacağız!

 

(Hürriyet)

Suyu dinleyin, nehre karışın, denize varın

Bir nehir düşünün. Nereden doğar, nereye akar? İçinden sadece su mu akar? Bir nehri nehir yapan nedir?

Kendinizi bir akarsuyun içinde hayal edin. Mevsimlerden yaz olsun. Sıcaktan bunalıp buz gibi sulara atmışsınız kendinizi, yüzüyorsunuz. Teninizden ve saçlarınızdan kayıp giden su bedeninizin etrafından gürül gürül akıyor. Suyun akışıyla aynı yönde yüzüyorsunuz. Onun parçasısınız artık. Hemen yanınızdan akıntıya kapılmış ağaç dalları geçiyor. Suyun yüzeyinde kelebekler ve sinekler, içinde balıklar ve kurbağalar sizinle. Dalıyorsunuz akarsuyun içine. Dipte çakıl taşları, kayalar, pisi balıkları. Yosunlar ve envai çeşit su bitkileri sanki yavaş çekim bir rüzgârda salınıyor. Güneşin vuran ışınlarıyla suyun içinde yüzen sayısız parçacık birer yaldıza dönüşüyor. Hemen yanınızdan bir alabalık kıvrılarak geçiyor. Suyun ayna yüzeyinde perdeli ayaklarıyla bir ördek yüzüyor. Küçük tombul bir kayık gibi süzülüyor. Az sonra gagasını suya sokup batmamış bir tohumu kursağına indiriyor. Ötede bir yaprak düşüyor dereye üstündeki tırtılla birlikte. Küçük bir dalga yaprağı da tırtılı da suyun dibine gönderirken bir kızılkanat ışık hızıyla fırlayıp tırtılı yutuyor.

Bir nefes alıp bir batıyorsunuz. Suyun tadını çıkartıyorsunuz. Sonra kafanızı çıkardığınızda suyun üstüne, artık başka bir yerdesiniz. İki yanınızda başka ağaçlar, çalılar, çiçekler, başka kayalar ve başka insanlar. Suyun hızı değişmiş artık yavaş akıyor. Bir balıkçı oltasını atmış kenarda bekliyor. Üstünüzde başka bir gökyüzü, başka bulutlar. Yağmur başlıyor. Önce tek bir damla düşüyor suyun yüzüne. Sonra milyonlarca yağmur damlasının darbesiyle nehrin çehresi bulanıklaşıyor. Düşen her damla, çapı giderek büyüyen yuvarlak dalgalar yaratıyor. Başka damlaların yarattığı dalgalarla çarpışıyor ve birleşiyor. Yağmur dere oluyor.

Çıkıyorsunuz sudan. Dereden su içen bir köpek yan gözle size bakıyor, selamlıyorsunuz. Giysilerinizi almak için geriye yürümeye başlıyorsunuz. Yürürken az önce içinde olduğunuz dereye şöyle bir bakıyorsunuz. Kocaman bir kütüğü önüne katmış götürüyor su, şaşıyorsunuz. Derenin içinde beş dakika öncesinden farklı şeyler akıyor, görüyorsunuz. Heraklitos’un sözü kulaklarınızda çınlıyor “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” anlıyorsunuz.

Peki, okulda size öğretilen nehir nasıl bir şeydi? Onu hatırlıyorsunuz. Nehirden su akar değil mi? Hatta bütün nehirlerden su akar. Adı üstünde bunlara genel olarak “akarsu” denir. Sadece okulda değil, sokakta ve evde de hep bu soyut su kavramından bahsedilir. Aslında bu su ancak laboratuarda görebileceğiniz bir şeydir. Hani şu iki Hidrojen ve bir Oksijen atomunun birleşmesinden meydana gelen bileşik, H2O. İyi ama az önce neler görmüştünüz doğanın suyu içinde? İnsanlar, bitkiler, hayvanlar, kum, çakıl, taş, kaya, güneş ışınlarıyla belirginleşen yüzen parçacıklar. Göze görünmeyen Kalsiyum, Magnezyum, Azot, Fosfor ve daha nice elementler, bileşikler. Kendi havzasının, yani onu besleyen toprağın her santimetre karesinden bir şey alıp taşıyan sonsuz hareketli bir varlık bu. Tek başına akmayan, kendine katmadan bir yerden başka yere gitmeyen bir canlı bu. Yere ve ana göre içeriği sürekli değişen su.

Evet, en uzun nehrinden tutun da en küçük dereye kadar tüm akarsular başka başka. Her biri gezegenimizin birbirine benzemez eşsiz damarları. Eşsiz çünkü her birinin içinden aktıkları havzaları farklı, çevresinde yaşayan insanları farklı, akış hızları ve içindekiler farklı. Bir ördeğin ayağından, kanadından tüyünden; bir ağacın yapraklarından dalından; rüzgârın, yağmurun ve karın taşıdığı havanın tozundan ve özünden alır su. Kendi parçası yapar. Vardığı yere bünyesine kattığını taşır su. Gittiği yerde değişime, dönüşüme neden olur. Mekanik gücüyle kayaları taşlara, taşları çakıllara, çakılları kumlara dönüştürür. Vardığı yere toprak, besin ve şifa taşır. Bitkilere, hayvanlara ve insanlara bereket olur.

Ancak suyun başka bir yüzü daha vardır. Gittikçe daha sık görmeye başladığımız bir başka yüz. Nehir, kendi havzasında ne yapılırsa ne yaşanırsa aslında onu yansıtır. Tıpkı bir ayna gibi. Mesela tarımsal atıkları ve zehirleri de toplar. Tarımsal zehirleri, gübreleri ve büyümeyi hızlandıran hormonları yağışlarla kendine akıtır. Şehirlerde evlerimizden çıkan atıkları, sanayinin kimyasal zehirlerini de taşır. Yani sadece besin taşımaz su. İçinden geçtiği topraklardaki toksik maddeleri de taşır havanın kirini de. Bazen simsiyah bazen kıpkırmızı akar. Bazen sel olup taşar can alır su. Önüne ne çıkarsa darmaduman edip yıkar.

Derelerden akıp çaylara varır büyür, nehir olur su. Denize vardığında içindeki toprağı, besiniyle ve zehriyle deltaya bırakır. O deltada pirinç, meyve, sebze yetişir. O delta yüz binlerce kuşa yuva ve konaklama alanı olur. O deltada balıklar yetişir, balıkçılar yaşar. Hastalığı da şifayı da deltada biriktirir su. Nehir taşıdığı suyla denizin tuzluluk oranını, kirlilik yükünü, sıcaklık derecesini ve besin içeriğini değiştirir. Nehirler denizlere, denizler okyanuslara kavuşur. Dünyanın etrafında dolanır, hiç durmaz su. Bir damla içinde besiniyle zehriyle hem hayatı hem de ölümü taşır.

Hayat da öyle değil midir? Acısıyla tatlısıyla akan bir nehir. Ne kadar çok yerden akarsanız, ne kadar farklı diyarlardan geçerseniz, yani ne kadar büyükse beslendiğiniz havzanız o kadar büyürsünüz. Dünyayı dolaşır koca bir okyanus olursunuz. Kâh buharlaşıp göğe çıkar, kâh yeryüzüne yağarsınız. Yere düşen ilk damlayla, bir su zerresiyle başlar nehir. Dağların yamaçlarından aşağı akarken bir damla bir ötekine tutunup büyür. Büyüdükçe hızlanır çevresinden alıp kendine katar. Denize varana kadar sadece su değil geçtiği topraklardan aldıkları oluşturur nehri. Geçtiğiniz yerler ve yaşadıklarınız sizi siz yapar. Yaşadıklarınız bir yandan kırarken sizi, öte yandan güçlendirir. Bazen bir baraj çıkar karşınıza onu aşıp akamazsınız. Birikmeniz, güçlenmeniz gerekir. Bazen de doğa elini uzatır size. Bir sağanak yağmur yağar nehrinize taşarsınız. Ve denize varırsınız çünkü su akıp yolunu bulur.

Peki, vardığınızda hayalini kurduğunuz gibi midir deniz? Ne siz artık aynı nehirsiniz, ne de deniz aynı deniz. Her bir zerresi farklı bir deniz, her damlası farklı bir siz. Ne dünkü siz ne de bir sene önceki artık aynı nehir değilsiniz. Yarın da değişmeye devam edeceksiniz.

Değişimden korktuğunuzda nehirleri düşünün. Tıkandığınızda, tükendiğinizde hep doğayı aklınıza getirin. En tükenmez ilham ve cesaret kaynağı doğadır. Akmaktan korkmayın. Korksanız da durmayın. Suyun sesi korkunun sesini bastırana kadar akmaya zorlayın kendinizi. Üzücü deneyimleri bile silmeye çalışmayın. Doğada tersine akan dağlara doğru çıkan bir akarsu gördünüz mü? Sizi siz yapan o şeyi silmek yerine bundan sonra yaşayacaklarınızı güzelleştirmeye bakın. Ancak böyle acının tadını bastırabilir, tatlı akabilir nehriniz. Akıttığınız suyla değişir varacağınız deniziniz.

İnsan nehrini ve havzasını temiz tutmalı. Çünkü bütün havzalar değer birbirine. Hepsi bir bütünün parçası değil mi? Her insan, her canlı yaşar bir havzanın içinde. Sizi besleyen havza neyse siz osunuz. Hiç erinmeden kolları sıvayıp temizliğe girişmeli. “Benim tek başına ne yapabilirim ki” diye düşünmeden. İyileştirmeli bir hastalığı. Bir değişimi tetiklemeli. Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi ne olursa nasıl olursa olsun, bir zerre kadar küçük de olsa “bir şey yapın, güzel olsun”. Eğilip kaldırın yerden ayağınıza dolanan çöpü. Koklayın havayı; kirliyse bir ağaç dikin ya da dikili ağaca bir yudum su verin. Zehirden çok şifa taşıyın nehrinizde. Akıp ihtiyacı olanlara taşıyın, onlardan başka şifalar katın kendinize. Geçtiğiniz her yeri değiştirin iyileştirin.

Bir nehirdir insan bir damlayla başlayıp aktıkça çoğalan. İzin verin çoğalan şey güzellik olsun içinizde, kötülük değil. Yolculuğun sonunda denize ama hep farklı bir denize varan ve taşıdığı her zerreyle o denizi yeniden yaratan. Vardığında durmayıp yeniden doğan bir nehirsiniz. Denizleri üreten yine sizsiniz. Nehir de siz, deniz de siz. Bulut da siz yağmur da siz. Yerin altından akan da, üstünden çağlayan da siz. Denize ulaştığınızda vardığınız yine siz. Denize vardığınızda yeniden doğmaya hazır olun. Yeni hayallerle, düşüncelerle ve hedeflerle tanışmaya hazır olun. Her bitişin bir başlangıç olduğu bu dünyada her seferinde yeni bir nehir olarak akmaya ve yeni bir insan olarak yaşamaya hazır olun.

Suyu dinleyin, nehre karışın, denize varın.

Akgün İlhan

Nükleer için medyada Türkiye hamlesi: Muzdaki potasyuma sığınmak!

Nükleer santrallerin inşaat, operasyon ve bakım- onarım  maliyetleri ; bu maliyetlerin yaşlanmayla beraber artması; inşaat süreçlerindeki gecikmeler; öngörülemeyen riskler; kaza halinde karşılanması mümkün olmayan tazminatlar işletmeciler için nükleer santralleri  çoktan sorun yumağına çevirdi. Bugün çok net ki yenilenebilir enerji kaynaklarıyla verimli,  ucuz, temiz ve güvenli üstelik daha yüksek istihdam sağlayan yenilenebilir enerji kaynaklarının sunduğu rekabetçi fiyatlar şirketlerin  nükleer sektöründen kaçmasına zemin hazırlıyor.

Üç Mil Adası Nükleer Santrali

ABD Yeni reaktör inşa etmeyecek!

Bu şirketlerden biri de Amerika Birleşik Devletleri(ABD)’nin nükleer endüstrisi içinde başı çeken Exelon Enerji. Zira  ABD Enerji Derneği Başkan yardımcısı ve Exelon’un Strateji Müdürü William Von Hoene, ABD Enerji Birliği’nin geçen hafta gerçekleştirilen  Genel kurulunda  artık yeni reaktör inşa etmeyeceklerini açıkladı[1]

1979 yılında meydana gelen  Üç Mil Adası/ThreeMiles Island(TMI) Nükleer Felaketi’ni izleyen süreçte ABD’de  1-2 reaktör dışında reaktör inşa edilmemişse de (inşa halinde olanlar tamamlandı)   iklim değişikliği koşulları bahane edilerek nükleer enerjide devam edilebilirdi. Türkiye’deki siyasi iktidarın yapmaya çalıştığı gibi   radyasyon tehlikesini esgeçip karbondioksit salmıyor iddiasına sarılarak nükleer reaktörler için sempati toplanmasına çalışılabilirdi.Nükleer endüstrinini iklm değişikliğini nasıl bahane ettiğine dair yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Her ne kadar bu kararının sebebi ekolojik değil,ekonomik ise de William Von Hoene’un  geçen hafta Perşembe günü Exeleon Genel Kurulunda şunları söylediğini öğrenmek iyi geldi:  “Bugünün dünyasında nükleer santral inşa etmek çok pahalı, bir daha kurmayı düşünemeyiz…Nükleer enerji bugün ABD’de karbonsuz bir dünyayaya geçiş için köprü niteliği taşıyor. Fakat mevcut nükleer santraller içinde bulundukları zorluklara rağmen yollarına devam edebilirse ve yenilenebilir enerjilerden üretilen enerjinin biriktirilmesi mümkün olursa yeni nükleer santrallere ihtiyaç olmaz zira bu tesisler çok pahalı” . Exelon son yıllarda rüzgar enerjisi sektöründe ilerleyerek önde gelen ilk 10 şirket arasında olduğunu da belirtelim.

Quad Nükleer Santrali

Beyond Nuclear’de yer alan habere göre Exelon şirketine ait 23 reaktörden yılına göre devreden çıkarılmasına  karar verilenler ise şöyle : 2017 Quad Cities 1 nolu reaktör, 2018 yılında 2no’lu reaktör ile  Clinton Nükleer geliştirme merkezleri,  2016 yılında Fort Calhoun; 2013 yılında Florida’da Crystal River 3 ile Kalifornia  San Onofre’deki  2 ve  3 no’lu reaktörler 2014 yılında Vermont’taki Vermont Yankee  devreden çıkarılmış, 2017 yılında  NewYork’taki Fitzpatrick Reaktörü’nün ve Massachusetts’teki Pilgrim Nükleer Santrali’nin kapatılmasına karar verilmişti . 2019’ da ise New Jersey’deki Oyster Creek Reaktörü ile 2025 yılında Kaliforniya’daki Diablo Canyon  1ve  2 no’lu reaktörlerin devreden çıkarılması onaylandı. 1979 yılında 2. reaktörde erimenin meydana gelmesiyle  yüzlerce insanın tahliye edildiği ve bugün kanserle boğuşmasına neden olan 3 Mil Adası (TMI) Nükleer Santrali’nin son 5 yılda 800 Milyon Dolar zarar eden 43 yaşındaki 1 nolu reaktörü.nün de 2019’da devreden çıkarılmasına  karar verildi. Karar Üç Mil Adası’nda nükleer santrale karşı mücadele veren çevreci gruplar tarafından sevinçle karşılandı.[2]

Hindistan azaltıyor !

Diğer taraftan  2031-2032 yıllarına kadar nükleer enerjiden ilave 63 bin Megavat kapasiteli reaktörlerin  inşası  gibi saldırgan bir nükleer hedef   belirlemiş olan Hindistan’ın Narendra Modi Hükümeti, bu planını üçte bir oranında  indirmeyi ve geri kalan sürece yapım aşamasındaki reaktörlerin durumunu 2024 yılında gördükten sonra karar verme eğilimi içinde olduklarını açıkladı. [3]

Türkiye’de ise nükleer enerji ile ilgili olarak  bilim insanlarının  reklamlarda oynatıldığını, Nobel’li Aziz Sancar’a misyonu ile ters düşmesi pahasına nükleer enerji için güzelleme yapmak adına ekran karşısında kitleleri etkileme görevinin verildiğini görüyoruz. Dahası  nükleer santral planlarının gerçekleşmesi için halkın kandırıldığına şahit oluyoruz.

15 Nisan Sabah Gazetesi Pazar ekininde ilgili yazıda kullanılan kapak resmi

Muz efsanesi !

Bu konudaki son icraat özellikle Akkuyu Nükleer Santrali’nin temel atma törenini izleyen günlerde  saçmalık dozu artan yazılar. Bunlardan biri 15 Nisan Pazar günü Sabah Gazetesi’nde ortaya konmuş, zira geçmişte ana akım olarak bildiğimiz bu yayın organı  hükümetin kararlarını  kolay uygulaması için ikna aracına  dönüşmüş bulunuyor. Çernobil Nükleer Felaketi’nin üzerinden 32 yıl geçmişken  kanserden hayatını kaybetmiş olanlarla, kanser hastalarıyla dalga geçercesine muzdaki potasyumun nükleer reaktörlerden yayılan radyasyondan daha zararlı  olduğuna dair  yazılar yazılabilmiş, yalan yanlış bilgiler verilmiş. Fakat bu bir ilk değil, maalesef muz efsanesi dünya genelinde nükleer endüstri tarafından  kullanılmaktadır. İlgili yazımıza buradan ulaşabilirsiniz .

Bu muz efsanesine bir nokta koymak babında, Fizik Prof. Dr. Hayrettin Kılıç’ın paylaştığı verilerle açıklarsak  nükleer santrallerdeki endüstriyel radyoaktif izotop olarak Sezyum 137 muzdaki potasyumdan 10 milyon kat daha fazla, diğer bir deyişle 2 gram içindeki  Sezyum 137 izotopu,  Potasyum 40 içeren 20 ton muzdan daha tehlikelidir. Muzdaki potasyum 40 nedeniyle gramda 0,0000071  kuri radyasyon görülürken Sezyum 137’de gram başına 88kuri , Stronsiyum 90 içinde  ise gram başına 140 kuri radyasyon vardır.

Her hanede bir kanser vakası !

Öyle anlaşılıyor ki Çernobil Nükleer Felaketi’nin üstüne  “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir”diyen Kenan Evren’le, radyasyonlu çayı içen kaderin bir cilvesi mi bilinmez kanserden ölen eski Sağlık Bakanı  Cahit Aral’ın söylemelerinin üstüne yıllar sonra benim söylemekten utandığım “tüp gaz da patlar” “bekarlık radyasyondan daha tehlikelidir, erken öldürüyor” gibi iddialarla halkına hitap eden bir siyasi iktidar  eski teknikleri izlemekte kararlı. Oysa ki Çernobil Nükleer Felaketi’ni izleyen yıllarda kanser vakalarının arttığı  resmi araştırma yapılmamış daha doğrusu yaptırılmamış olmasına rağmen bilinir. Karadeniz’de insanlar durup dururken “Her hanede bir kanser vakası var” demeye başlamamıştır.

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete) 

[1] https://www.platts.com/latest-news/electric-power/washington/no-new-nuclear-units-will-be-built-in-us-due-26938511

[2] http://www.beyondnuclear.org/home/2016/6/23/exelon-to-close-three-illinois-nukes-in-2017-and-2018-quad-c.html

[3] http://www.financialexpress.com/economy/modi-government-cuts-nuclear-power-capacity-addition-target-to-one-third/1122715/

[Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] İnsanın yaradılışı ve Erlik’in doğuşu – Dilge Güney

Her toplumun mitolojisi o toplumun kültürel ve zihinsel yapısına ayna tutar.

Batılı ülkelerin çeşitli sanat kolları ile bize tanıtmış olduğu Zeus’u, Afrodit’i çok iyi biliriz ama Türk mitosları ve Anadolu efsaneleri pek bilinmez. Biz de her ayın ikinci haftası yayımlayacağımız [Çocuklar İçin Türk Mitosları, Anadolu Efsaneleri] dizisi ile çocuklarımızı unutulmaya yüz tutmuş bu öykülerle buluşturmak istiyoruz. 

Yunanca kökenli bir kelime olan mitos (mythos) söz, öykü anlamına gelir. İlk insanlar mitoslar anlatarak evreni, tabiat olaylarını ve yaşamla ilgili sırrını çözemedikleri durumları açıklamaya çalışmışlar.

Mitoslar, tüm efsanelerin, destanların, masalların, hatta bugün okuduğumuz edebi türlerin de kökenlerini oluşturur. Bilinçaltı üzerine çalışan bilim insanları, mitosların evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıpları olduğunu ve her insan için anlamlı mesajlar taşıdığını söyler.

Farklı kültürlerde aynı konuyla ilgili farklı mitoslar anlatılabilir.  Hatta aynı kültürde yetişen insanlar da aynı konuyu farklı şekillerde anlatabilir. İnsanın yaradılışını anlatan çeşitli Türk mitosları vardır. İşte bunlardan biri, Verbitsky derlemesi.

***

2- İnsanın Yaradılışı ve Erlik’in Doğuşu

 Günlerden bir gün

Yerin ve göğün yaradanı Ülgen,

Altın dağından dünyayı seyrederken

Suda yüzen bir karaltı gördü.

 

Kalktı altın dağından gökte süzüldü.

Karaltıya vardığında,

Suyun üstünde bir parça toprak,

Toprağın üstünde bir parça kil buldu.

 

Kil yumuşaktı, sıcaktı. Ona yalnızlığını hatırlattı.

O an bir hayal belirdi kalbinde.

Önce yoğurdu kili, sonra şekillendirdi.

Kil Ülgen’in ellerinde bir insan oldu ve şöyle buyurduğu duyuldu:

 

“Erlik olsun senin adın!”

 

Ülgen’in hayali bu muydu, bilinmez;

Fakat Erlik güce sevdalandı, karanlık dünyanın hakimi oldu.

Ülgen’le sonu gelmez bir savaşa tutuştu.

 

Erlik kötülüğü seçince,

Ülgen kemikleri kamıştan, elleri topraktan yeni insanlar yoğurdu.

Kulaklarına üfleyip can ve burunlarına üfleyip akıl verdi onlara.

 

Kendisi  de tepesi göğe değmez, etekleri yere değmez altın dağına çekildi yeniden.

Oradan insanları seyre koyuldu. 

 

1 – Evrenin oluşumu

 

 

Yazan: Dilge Güney

Resimleyen: Berna Erözkan Akan