Ana Sayfa Blog Sayfa 2848

Zeytin severleri Ayvalık’ta buluşturan Slow Olive 2018 başladı

Bu yıl ikincisi düzenlenen ve iki gün sürecek olan Slow Olive 2018 zeytin severleri Balıkesir’in Ayvalık ilçesinde yeniden buluşturdu.

Halka açık ve ücretsiz gerçekleşen etkinliğin ilk gününde (14 Nisan) üreticiler, uzmanlar ve gönüllüler zeytine ve zeytinyağına dair tecrübelerini katılımcılarla paylaştı.

Ayvalık’ın ilk kilisesi Taksiyarhis’te başlayan etkinlik tüm gün devam etti.

Açılış konuşmasını yapan Ayvalık Belediye Başkanı Rahmi Gençer zeytinciliği korumak adına son 15 yıldır ciddi bir karşı duruş sergilendiğini anlattı.

Slow Olive 2018 hatırası

Türkiye’den ilk defa UNESCO’ya kültürel miras başlığı ile müracaat eden yer Ayvalık oldu

“Zeytin bölgeleri nadide bölgeler olması sebebiyle zeytin ağaçlarının kesilip oraya beton ya da madencilik yapılması niyetleri var. Bununla ilgili yaklaşık 15 yıldır bir karşı duruş var. Ama tehlike bitmiş değil. Zeytincilik kanununu değiştirmek istiyorlar. Amaç ise bu alanların ranta çevrilmesi. Ben de bu bölgenin çocuğuyum. Geçmişte çok hatalar yapıldı. Kooperatifler, inşaatlar. Aynı durum tarım alanları için de geçerli. Devlet kanunları değiştirmeden korumalı. Bu iş vatandaşlara kalınca miras kanunu ve hissedarlık yüzünden tarım alanları ranta açılabiliyor.”

3 yıl önce UNESCO yolunda çalışmalara başladıklarını paylaşan Gençer, Türkiye’den ilk defa UNESCO’ya kültürel miras başlığı ile müracaat eden yerin Ayvalık olduğunu, Paris’e gittiklerini ve geçici listeye alındıklarını, bu süreçte de kendilerine destek olan Kültür Bakanlığı’na teşekkür ettiklerini ifade etti.

“Bir tufan geliyor ve o tufana karşı haysiyetli bir duruş sergilememiz lazım”

Açılışta söz alan Slow Food’un Türkiye’de 9 yılına tanıklık eden gönüllü lideri Defne Koryürek ise, konuşmasında ulus odaklı bir stratejiye ihtiyaç duyulduğunu ve bu süreçte dayanışmanın önemine vurgu yaptı.

Defne Koryürek

“Zeytinle ilgili bir şey öğrendiysek bunu Ayvalık’ta öğrendik. Topluluk olarak yıllarca zeytinyağcılarla beraberdik. Zeytini koruyan ve kollayan, bunun için kendi işlerini geride bırakan, lobisini yapan zeytincilere çok teşekkür ediyorum. İyi ki varlar. Neoliberal, küresel bir dünyada yaşıyoruz. Milyonlarca mülteci İngiltere, Fransa, ABD tarafından bombalandı. Bir yandan küresel iklim değişikliğinden bahsediyoruz. 5 yıl sonra suyumuz olmayabilir. Balıkların önümüzdeki 10 yıl içinde tükenme ihtimali var. Bu işin şuuruyla Slow Food hareketini başlattık. Bir tufan geliyor ve o tufana karşı haysiyetli bir duruş sergilememiz lazım. İyi alternatifler üretmek için el birliği yapmamız gerekiyor. Bizim artık ulus ötesi bakmaya ihtiyacımız var. İşgal ekonomisinin formülünü çıkarırsak, uyduruk bir etiket vermek yerine yaklaşan felakete karşı birbirimize omuz vermemiz gerekiyor. Yaklaşan felakete karşı birbirine omuz veren insanlar olmalı. Bir zeytinin etrafındaki canlıları da korumamız gerekiyor. Emanet edebileceğimiz bir zeytin ağacından daha iyi bir sembol düşünemiyorum.”

“Zeytin tıpkı buğday, üzüm ve incir gibi uygarlık yaratan bir bitki”

Program arkeolog, gıda mühendisi, yazar Ahmet Uhri ve İtalyan Angelo Lo Conte’nin sunumlarıyla devam etti.

Ahmet Uhri

Zeytinin anavatanını, kullanım alanlarını ve geçmişten günümüze yaptığı tarihsel ve kültürel yolculuğu anlatan Uhri, zeytinin tıpkı buğday, üzüm ve incir gibi uygarlık yaratan bir bitki olduğunu söyledi.

2016 yılında İstanbul Modern’in ev sahipliğinde Yoko Ono’nun ahşap tabutlar ve zeytin ağaçlarından oluşan “Ex It” adlı yerleştirmesiyle zeytinin nasıl bir saldırı altında olduğunu sanatsal açıdan anlattığını söyledi.

Ahmet Uhri’nin ardından söz alan Angelo Lo Conte ise Capri Adası’ndaki zeytin yetiştiriciliğinden bahsetti.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra adanın önemli bir turizm merkezi haline geldiğini söyleyen Lo Conte, zeytin yetiştiricilerinin zararlı canlılarla mücadele yöntemlerini ve ağaçları nasıl tedavi ettiklerini anlattı.

Program öğle yemeği molasının ardından Doğa Derneği ve Doğa Okulu’nun kurucularından Güven Eken, İtalya’dan Marco Antonucci ve Arnavutluk’tan Silvana Subashi ile devam etti.

“Zeytinyağı çeşidini korumak istiyorsak bu coğrafyada yaşayan insanları dinlemek zorundayız”

Güven Eken

Gıdanın doğayla uyumlu kaynakları üzerine çalışmalar yürüttüklerini anlatan Güven Eken, kusursuz zeytinyağının üretilip üretilmeyeceğini, bununla ilgili alternatif modellerin neler olabileceği sorusunu sordu.

“Zeytin hasadı zaman zaman zor olduğu için şikayet edilebilen bir iş. Ama insanlar için zeytin hasadı sosyalleşmek için bir araç. Çocuklar zeytin ağacına dokunuyorlar. Zeytin ağacı ile bir oluyorlar. Yüksek kaliteli yağ elde etmek için hasadı hızla yapmak gerekebilir. Ama hasat bir iş değildir, bir bayramdır, bir keyiftir. Bunu göz ardı etmemeliyiz. 4 bin yıldır hasat yapan insanlar böyle yaşıyor ve biz onlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte edemeyiz. Sosyokültürel yapı zeytincilikte çok önemli. Hasatta çalışanların emekleri sömürülüyorsa, aile kendi içindeki sosyalleşme şansını kaybetmişse, burada kusursuz bir hasattan bahsedemeyiz. Ancak bunu konuştuktan sonra zeytinin savaş ve barıştaki anlamını konuşabiliriz. Mutsuz insanların elleriyle yaptıkları bana çok lezzetli gelmiyor. Gerçekten mi kusursuz tartışılır. Kırsal kesimde bu kadim kültürü taşıyan insanlara birden bire bilinçlendirme projesi yapamazsınız. Zeytinyağı çeşidini korumak istiyorsak bu coğrafyada yaşayan insanları dinlemek zorundayız. Zeytinliğe mal mülk olarak sattığınız bir madde olarak bakmazsanız, yaşam değişir. O zeytinliklerin altında birçok canlı, pek çok orkide yaşıyor. Mülkiyet diye bakarsak dört duvar arasında zeytini konuşuyor oluruz. Yaşadığımız hayatı paylaşarak mı yoksa sadece kendimiz için mi biriktirerek sürdürmek istiyoruz?”

Marco Antonucci

“Zeytinyağı alırken kimse size onu doğru şekilde tattırmaz”

Etkinliğe İtalya’dan katılan Marco Antonucci ise konuşmasında zeytin ve üzümü karşılaştırdı. Zeytinin neden popüler olamamasının ardındaki sebepleri paylaştı.

“İtalya da 453 çeşit üzüm var. Dünyada ise 6154 farklı üzüm türü var. İtalya’da zeytin çeşidi üzüm çeşidinden daha fazla. Çünkü insanlar farklı üzümlerin farklı aromaları olduğunu biliyor. Ama zeytinyağı söz konusu olunca insanlar zeytinyağı zeytinyağıdır diyor. Zeytinyağında bir de fiyat konusu var. Çok ucuz ya da pahalı şarap bulabilirsiniz. Ama konu zeytinyağına gelince neden çok ucuz ya da pahalı olabilir ki diye soruyorlar. Şaraba kıyasla zeytinyağındaki farkı anlamıyorlar. İtalya’nın kuzeyinde yaşıyorum. Burada şampanya üretiyoruz. Avrupa’dan o kadar çok insan geliyor ki o şampanyayı tatmak için. Peki kaç kişi bir zeytin tarlasına zeytinyağı tatmak için gidiyor? Neden şarapta her şey gelire dönüştürülebiliyor ama bu zeytinyağı dünyasında gerçekleşmiyor?

Şarap dünyasını zeytinyağı dünyasından farklı gibi düşünüyoruz. Aynı vizyona sahip değiliz. Ben zeytinyağını çok seviyorum. Size sadece iki örnek vermek istiyorum. Öncelikle şarap tadınca mükemmel bir kadeh kullanıyoruz. Zeytinyağı alırken kimse size onu doğru şekilde tattırmaz. Sizin güzel kentinizde sofra zeytinlerinin vitrinde güneşin altında olduğunu görüyorum. Bu zeytinlerin doğru şekilde korunmadığını görüyoruz. Şarapta sunuma çok özeniliyor. Zeytinyağı tadımı plastik bardakta yapılıyor. Konuya yaklaşım maalesef bu şekilde. Bir üzüm bağı hiçbir zaman böyle kötü bakılmaz, çok özen gösterilir. Üzümler her zaman çok iyi korunuyor. Üretimle manzarayı doğayı birleştirip para kazanabilirim, bu mümkün. Hasat başlanmadan bir hafta önce İtalyanlar birlikte zeytin toplamaya gidiyorlar mesela. Geleceğimizi korumalıyız.”

Marco Antonucci’den sonra söz alan Silvana Subashi Arnavutluk’taki zeytincilikten örnekler verdi.

“Küçük bir ülkeyiz ama zeytincilik bizim için çok önemli. Zeytin ve zeytinyağı ile birlikte bir yaşam kuruyoruz. İnsanları ve aileleri eğitimden geçirerek bunu daha fazla yapabileceğimizi düşünüyorum. Şarap kültürü bir gelenek haline geldi. Bizlerin de aynı şeyi zeytinyağı için yapmamız gerekiyor. Turizmi zeytincilikte kullandık. Şu an 35 farklı ürünümüz var. Yeşil ve siyah zeytinin yanı sıra zeytinle birlikte tüketilecek baharatlar bile satılıyor. Bu bir pazar haline geldi.”

Önder Algedik

“Hiçbirimiz Meclis’in yaptığı politikayla ilgilenmiyoruz”

Programda Mustafa Alper Ülgen’in moderatörlüğünde Meclis’te gündeme gelen ve geri çekilen zeytinlik yasa tasarısı da konuşuldu.

İklim ve enerji uzmanı, aktivist Önder Algedik TBMM’de daha önce tüm partilerin oyları ile 6 kez red edilen, geçtiğimiz yıl 7. kez yeniden meclise gelen zeytincilik tasarısının geri çekilmesi için nasıl bir mücadele verildiğini kişisel tecrübesi üzerinden anlattı.

“24. yasama döneminde 72 bin tane soru önergesi inceledik. İçinde iklim değişikliği ile ilgili önerge sayısı 20 idi. Sorun neydi? Muhalefet mi? Hayır sorun biziz. HES’ler ülkenin kanayan yarası. Hiçbirimiz Meclis’in yaptığı politikayla ilgilenmiyoruz. Bu süreçten sonra 8 tane soru önergesi verdim. Bu iş meclisi takip etmekle başlıyor. Ancak bunu size kimse anlatmıyor. Bu süreçte istisna maddelerinin çok tehlikeli olduğunu öğrendik. 17 günde 30 kanun değiştiren torba kanundan mera ve zeytinleri kurtardık. OHAL’e rağmen de kazanılıyor. Kazanmak için partiler üstü olmanız gerekiyor.”

Kemal Kolçak’ın Doğa Derneği tarafından hazırlanan Ege Zeytin Meraları hakkında hazırladığı film gösterimi ve sunumunun ardından Slow Olive etkinliğine Gülpınarlıların termik santral mücadelesi damga vurdu.

Slow Olive 2018 etkinliğinin ilk gününe Gülpınarlı kadınlar damga vurdu

Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği üyeleri dinleyicileri hukuki sürece dair bilgilendirdi.

Çanakkale’nin Gülpınar Köyü’ndeki sondaj çalışmalarına karşı zeytin nöbeti başlatarak sondajı durduran Gülpınarlı kadınlar etkinliği Zeytin Nöbetleri’nin türküsü ile kapattı.

Etkinliğin Kıvanç Eliaçık’ın moderatörlüğünü üstlendiği “Zeytinin dünyası, Dünyanın Zeytini” adlı son oturumunda ise Filistinli gazeteci Fareed Tamallah, Fas’tan Souhad Azenhoud ve Lübnanlı aşçı/fotoğrafçı ve “Suriye İçin Çorba” kitabının yazarı Barbara Masaad konuşma yaptı.

Filistin’de 80 bin aile geçimini zeytinden sağlıyor

Fareed Tamallah, zeytinciliğin Filistinliler için nasıl bir ulusal değer taşıdığını şu sözlerle paylaştı.

“Filistin’de 10 milyon zeytin ağacı var. Çoğu Batı Şeria’nın kuzeyinde. 900 bin hektarlık bir alanda bulunuyor. Üretimin yüzde 90’ı yerel tüketiciye gidiyor. Zeytin üretiminin tarımsal üretime yüzde 14 katkısı var. 80 bin aile geçimini zeytinden sağlıyor. Üzüm de önemli bir ürün. 1,5 milyon üzüm genellikle güneyde ekilmiş durumda. Her yıl 80 bin ton üzüm üretiliyor. Tarımsal üretimin yüzde 12’si ise üzümden oluşuyor. Filistin’in doğasından bahsedersek küçük arazisi olmasına rağmen çok çeşitliliğe sahip. 7 bin kilometre büyüklüğünde. Doğal bitki örtüsü çok çeşitli. Avrupa ve Asya’nın kesişim noktasında. Farklı ekosistemler var. Aynı gün hem denize girip hem de kayak yapabilirsiniz.

Dört önemli iklim bölgesi var. Ürdün vadisi deniz seviyesinin 400 metre altında sıcak ve sulak bir bölge. Tropik bitki ve ağaç yetişiyor. İkinci olarak kıyı bölgesi son derece düz bir alan, domates ve salatalık gibi sebze ve meyveler yetişiyor. Nemli bir havası var. Üçüncü olarak Filistin’in güneyinde çöl sıcaklığı var, burada palmiyeleri görebilirsiniz. Dördüncüsü ise dağlık bölgeler. İklimi ılıman olduğu için zeytin, üzüm ve badem ağaçları yetişiyor. Filistin topraklarında çok fazla doğal taş bulunduğundan gözlem kulelerimizi bu taşlardan yapıyoruz, ürünleri ve tarlaları bu kulelerden izliyoruz. Ancak bazıları yıkılmak üzere, çoğu terkedilmiş ve zarar görmüş durumda.

Fareed Tamallah

“Filistin’in kendine yetememesi gıda güvenliğinin ortadan kalkmasına neden oluyor”

Geleneksel ekim yöntemlerini de kullanıyoruz. Bütün hasat elle yapılıyor, zeytinler elle toplanıyor. Bin yıllık ağaçlarımız var. Ekilebilecek alanlar gitgide küçülüyor. İklim değişikliği Filistin için büyük bir zorluk ortaya çıkarıyor. Kuraklık sorunu var. Bazı umut vaat eden fırsatlar da var. Bunlardan biri de 1980’lerde ağaç sayısı 6 milyonken 2012’de bu sayı 10 milyona çıktı. Zeytin ağaçlarının çeşidi ve zeytinin üretimi arttı. Farkındalık da arttı. Tarımın ve ekimin önemi anlaşıldı. Filistin’deki tüketim alışkanlıkları da değişti. Sebep neoliberalizm ve küreselleşmenin her yeri vuruyor olması. Zeytinyağı tüketiminde azalma var. Kişi başına yıllık 3,5 litre tüketiliyor. Bu insanların zeytinyağının faydalarını bilmemelerinden kaynaklanıyor. 1980’lerde kişi başı yıllık tüketimi 10 litreydi. Şimdi yapay zeytinyağı tüketimi kişi başı yıllık 8,5 litre çünkü fiyatlar daha düşük. Buğday üretimi konusunda Filistin kendine yetemiyor. Sadece zeytinyağı, üzüm, domates ve salatalık gibi ürünler Filistinlilere yetiyor. Giderek İsrail ürünlerine daha bağlı hale geliyoruz. Filistin’in kendine yetememesi gıda güvenliğinin ortadan kalkmasına neden oluyor.”

 

Etkinliğin ikinci günündeki (15 Nisan) program akışına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Slow Olive Cunda: İyi, Temiz, Adil

Slow Olive Cunda’da devam ediyor

Yeşil Gazete, Slow Olive için Cunda’da

Slow Olive için geri sayım başladı

Çocuktan al haberi: Zeytin 600 yaşında, Güneş ise kavuracak bizleri!

Zeytini sevenler bu yıl ikincisi düzenlenen Slow Olive 2018’de buluşuyor!

 

Merve Damcı – Yeşil Gazete

[Kuşlar, Orman ve Ben] Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

***

24 – Bodrum’da doğa koruma alanlarının tespiti projesi

G.A.: Öte taraftan çalışmaya da başlamam gerekiyordu. Boş gezmek de bir yere kadardı. Kıl tüy işlerle daha ne kadar uğraşacaktım? Gerçi Türkiye Tabiatını Koruma Derneği’nde harçlık karşılığında çalışıyordum ve aslında çok da paraya ihtiyacım yoktu ama geleceğim konusunda çok da umutlu sinyaller veriyor olduğum söylenemez etrafıma. Kazanmak az insana nasip olan Amerika bursunu reddeden, akademik kariyerden vazgeçen, sivrisinek projesinden ayrılan biriydim ve görünüşe bakılırsa sırtında çanta ile dağ taş gezinen bir aylaktan başka bir şey değildim.

Tam da bu sırada, sivrisinek projesi günlerimden hocam Bülent Alten’in danışmanlık yaptığı BETUYAB (Belek Turizm Yatırımcıları Birliği), bölgede yapacakları eko turizm çalışması için bir uzman pozisyonu açmıştı. Önerilen isim ben olunca hayatımdaki ilk iş görüşmesine gittim. Çok fazla seçenek ve aday olmadığından ertesi gün işe başlamak üzere ayrıldım. Buradaki ömrüm çok uzun süreli olmadı ama kurumsal bir ofiste çalışmayı, çalışma arkadaşları ile kahve arası muhabbeti etmeyi, sabah dokuz akşam beş düzeninin ne demek olduğunu anladım.

Evet, çok geçmemişti ki ofiste bir gün telefon çaldı.

Ç.G.:  Hah. Neydi o? Önemli bir şeydi?

G.A.: Şimdi hikaye uzun. N’apsak?

Ç.G.:  Yan çizmek yok.

G.A.: Benim kuzen askerden döndü. Yıl 1995 falandı galiba. Askere gitmeden önce emanet bıraktığı teknesini (7 mlik bir Tirhandil) görmeye Bodrum’a gitti. Orada Türkiye Tabiatını koruma Derneği’nin Şubesi vardı o zamanlar. Onlar da foklarla, Bodrum’un çevresindeki doğayla ilgili bir şeyler yapıyorlar. Proje gibi şeyler. Kuzen (daha önceden de adı geçti zaten Yalçın Savaş) de fokçudur bizim, bir şekilde Bodrum’daki projelere dahil olmuş. Neyse uzatmayayım bir proje yapacaklar, Bodrum ve çevresindeki adalarda doğa koruma alanlarının tespiti diye. O proje bir şekilde fonlanmış da, yürütecek birilerini arıyorlar. Akıllarına bil bakalım kim gelmiş?

Ç.G.:  Hadi!

G.A.: Bizim kız yapar bu işi, bir soralım bakalım diyerekten beni aradılar. İşte o telefon bu telefon. Efendim işte Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda bir sürü biyolojik çeşitlilik varmış, bunların araştırılması gerekiyormuş, bütün bu işleri kim yapacakmış gibisinden sorularla benim tam da o sırada beklediğim teklifi yapmak üzere aramışlar. Ben de tamam dedim tabii. Bir saniye bile düşünmedim. O zaman gel de bir konuşalım dediler. Ben de sanırım ya o akşam ya ertesi akşam bindim bir otobüse gittim Bodrum’a.

Ç.G.:  Eee?

G.A.: İki gün boyunca oturduk konuştuk, proje olursa kimlerle çalışılacaksa onlarla tanıştım. Açık söyleyeyim Bodrum’da yaşadıklarım ve orada tanıdığım insanlar yaşamımın ondan sonraki kısmını hatrı sayılır derecede etkilemiştir. Detaylarını çok anlatmak istemiyorum ama burada öğrendiğim şey sadece doğa, doğanın korunması, yerelde bir proje yürütmek değildi.

Yalnız yaşamak, komün halinde yaşamak, kararlarının bütün bedelini baştan ödemek gibi deneyimler de vardı bu paketin içinde. O nedenle Bodrum’u bir ayrı severim. Sonuçta elbette projede çalışma konusunda en ufak bir şüphem olmadan eşyalarımı toplamak üzere Ankara’ya döndüm. Herkesle konuştum, yaptığım işten ayrıldım. Birkaç valiz sığdırdığım eşyalarımla ömrümün yeni durağına doğru yola çıktım. 1996 yılının Nisan ayında Bodrum otogarında otobüsten indim.

Ç.G.:  Nisan. Güzel mevsim ama değil mi?

G.A. : Enfes bir mevsim. Şimdi bahar erkene kaydı. Aslıda Bodrum’un en güzel mevsimi şubatın sonu, martın ilk yarısı arasındaki dönemdir. Yeşillik, çiçekler yani renk, kokular, börtü böcek, kuşlar derken şenlik gibi bir şey yani. Malum bizim proje de gez, gör, öğren projesiydi, yarımadanın pek çok yerini dolaştık bu dönemde. Bodrum’a geldikten sonra bir süre etrafa alışmak, işleri düzene sokmak, insanlarla tanışmakla geçti. Projeden gelen ilk para ile Yalçın ve ben ufak bir harçlık alıyorduk. İlk harçlıklarımızın bir kısmını derneğe bağışladık.

Ç.G.:  Yaşamla iş içiçe yani.

G.A.: Benim hep öyle oldu. Yaptığım işle birlikte yaşadım. İş denen şey benim için kendimi gerçekleştirme deneyimi, yaşama pratiği. İçimden gelmeyen hiçbir işi yapmadım bugüne kadar. Ve bunun parayla alakası yok. Öyle de olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar son derece keyif aldıkları işlerde çalışabilirler, bu bir hak.

Ç.G.:  Başka neler yaptınız proje kapsamında?

G.A.: Neler yapmadık ki?. Ben Bodrum’da 2 sene kaldım. 1996-1998 arasındaki dönemde. Bu dönem tam da İstanbul’daki büyük Habitat buluşmasından sonraya dek gelmekteydi. Habitat’ın verdiği imece kültürü ve heyecan vardı sivil toplumun üzerinde. Ben Habitat’a katılmadım ama hissini bilirim. Burada ilhamla Bodrum’da bir ufak Habitat uygulaması yapıldı. Bodrum Habitat çalışması Akdeniz Akademisi tarafından koordine edildi. Bu kapsamda pek çok konuda yurttaşların ve alanda yaşayanların oluşturduğu kozalar kuruldu. Bu kozalardan biri de Çevre Kozası idi. Üyeleri arasında Saynur Gelendost, Bilge Contepe gibi doğa ile ilgili konularda aktivist çalışmalar yapan isimler vardı. Ben de tabii ki bu grubun içinde yerimi aldım.

Ç.G.:  Bu ama senin çalıştığın proje ile ilgili bir konu değil aslında.

G.A.: Değil ama bizim projede pek çok kişiyi de katmak gerekiyor işin içine. Dolayısıyla bu toplantılar ve bu çalışmalar, ilgili insanlarla konuyu konuşmak için fırsat da oluyordu. Öte taraftan Bodrum sürekli yapılaşan ve sınırlarından taşmaya çalışan bir kasabaydı. Aslında kasabaya hapsedilmiş bir metropol ruhu vardı onda. Tam da o sırada bir de belediye imar planlarını yeniliyordu. Yeni imar planında elbette dikkatle izlememiz gereken taraflar vardı. Zira projemizle korunması gerektiğini ortaya koyacağımız araziler tehdit altında olabilirdi.

Nitekim bu “proje dışı” etkinliklerin büyük katkısı oldu sonradan.

Ç.G.:  Proje ne oluyor bu arada?

G.A.: Şimdi bizim proje aslında bir ütopya projesi. Hayalimizdeki Bodrum Yarımadasında değirmenle un yapıyor, Çilek Dağı’ndaki tarım teraslarında üretilen kaparileri topluyor, kuş gözlüyor, Akdeniz Foku seyrediyor, Bodrum sandaleti giyiyorduk. Böyle bir niyetle Bodrum Yarımadası ve çevresindeki adalarda korunması gereken alanların tesbit edilmesini hedefleyen de bir proje vardı masamızda. Bu murada erişebilmek için doğa konusunda değişik uzmanları bir araya getirmemiz, bol bol arazi gezmemiz gerekiyordu.

Ç.G.:  Bir ekip mi kurdunuz?

G.A.: Bu noktada asıl çekirdek ekipte kimler var ondan bahsetmem gerek.

Ç.G.:  Dur, onda önce bir şey sorayım. Hayatta yapmaktan en çok zevk aldığın şeylerden biri?

G.A.: Muhallebi tenceresinin dibini kaşıklamak

 

Devam edecek….

 

Güneşin Aydemir

Bir Kelime Bin Mesele: “Ne kadın, ne erkek ne de hayvan şiddetinin hiçbir savunulur yanı yok”

Tarih boyunca süren kadın düşmanlığı Galeri Bu’nun ev sahipliğinde geçmişe ve günümüze dair sorular soran bir sergiyle gündeme taşınıyor.

İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi ve Reklamcılık bölümü öğrencisi Burçe Saraçoğlu (23) ile bitirme projesi olarak “Bir Kelime Bin Mesele” sergisinin doğuşunu, mizojini kavramını, Türkiye’de kadın olmayı, kadına yönelik şiddetin çok çeşitliliğini konuştuk.

*Ah bu kadınlar! Hiçbir şeyi ‘adam’ gibi yapamıyorlar… (Sergi tanıtımından)

“Bütün günahların ortaya çıkışı Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına bağlanıyor”

Sergi fikri nasıl doğdu? Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak seni en çok ne rahatsız ediyor?

Sergi oluşum sürecinin başından bu yana bir kadın olarak beni rahatsız eden şeylerden biri giydiğimiz kıyafetler ve insanları bu kadar rahatsız ediyor olması… Sadece erkeklerde de değil. Hemcinslerimizde de aynı durum var. Giydiğimiz kıyafetin açık ya da kapalı olmasının tartışılıyor olması rahatsız edici. Yaşadığım zorluklar arasında sosyal, fiziksel ve psikolojik olarak maruz kaldığım saldırılar da var. Sizi demoralize etmek, bir kadına özgüvensiz olduğunu hissettirmek aslında çok kolay. Mesela kadınların sağlık alanında yaşadığı sorunlara bakalım. Regl döneminde yaptığı hataların ya da sonuçlarının ona bağlanıyor olması bile çok üzücü bir durum. Bunları gözlemlediğim zaman projemi bir kadın üzerine şekillendirdim.

Kadın nefretinin geçmişini neden ve sonuç ilişkisi içerisinde değerlendiren Jack Holland’ın kitabını elime aldığım zaman aslında bu düşmanlığın son yıllarda yaşanılan bir durum olmadığını fark ediyorsunuz.  Aralarında İpek Duben, Nur Koçak gibi sanatçılarımızın olduğu bir grupla bunun evrensel bir tarihinin, kökünün de olduğunu göstermek istedim. Çünkü sanatçılar kuşaklararası bir iletişim de kuruyor.

Holland kitabında bu durumun kendi doğuşuyla başladığını anlatıyor. Bizler de mitolojide Pandora’nın hikâyesinden biliyoruz. Bütün günahların ortaya çıkışı Pandora’nın Kutusu’nun açılmasına bağlanıyor. Yazar bu durumu Yunanlılar, Romalılar ve batılılar döneminde birçok başlık altında toplayarak teker teker ele alıyor. Aralarında Shakespeare’in de bulunduğu birçok tiyatrocu, yazar ve felsefecilerin kadın düşmanı olduklarını öğrendiğimde çok şaşırdım çünkü bilmiyordum. William Shakespeare belli yazışmalarında bunları gösterip, teker teker örneklerini veriyor. Bunlar dünyaya mal olmuş, hepimizin bildiği sanatçılar. Onların bile kadına karşı olan bir güvensizlikleri, aşağılamaları var. Hatta Sokrates’in yanlış bilmiyorsam içip öleceği zaman “bunu içmezsem karım beni öldürecek” söylemi var. Çok şaşılası bir durum. Ben de bu kitabı okuduğum zaman, bu kitabı referans alarak kendi yorumumu da içine katarak, sanatçılarımın işlerinin bütünlüğüyle sergimizi hazırladım.

“Hiçbir şiddetin ayrımcılığı yok”

Sergide kimlerle çalıştın?

Sergimizde 11 tane sanatçımız yer alıyor. Beyza Boynudelik, Damla Yalçın, Eda Emirdağ, Hülya Sözer, İpek Duben, Leyla Emadi, Meltem Sırtıkara, Nur Koçak, Sena, Tan Taşpolatoğlu ve Yağmur Yılan. 11 sanatçımdan biri erkek. Sergide toplumsal cinsiyet ayrımcılığını hedef almıyoruz. İlk temelimiz önce canlı olduğumuzun farkına vardırmak. Ondan sonra biz kadın ve erkeğiz. Cinsiyet ayrımcılığını yıkmak istiyorum. Bir kadının üzerine yüklenen çok fazla sorumluluk var. Bunlardan biri de yemek yapmak. Bu neden kadının görevi? Bu durumu kendi arkadaşlarımla bile tartışıyorum. Sen eve gittiğin zaman yemek yapamıyor musun? Bir salatayı, patlıcanı yıkayıp kesemiyor musun? Bunlar hep kadının görevi. İlk başta bu kimliği yıkmamız gerekiyor. Bu yüzden öncelikle bizler birer canlıyız, daha sonra kadın ve erkeğiz diyorum. Bunun içinde hayvanlar da var. Hayvan tecavüzleri mesela. Hiçbir şiddetin ayrımcılığı yok. Kadın ve erkeğe olduğu gibi hayvan da dahil hiçbir canlıya yapılmaması gerekiyor. Sergimizi temellendirirken referans aldığım kitap Jack Holland’ın (Mizojini: Dünyanın En Eski Önyargısı Kadından Nefretin Evrensel Tarihi) kitabıydı. Sergimizde hem enstalasyon hem de iki sanatçımızın video çalışmaları var. Tablolardan oluşan çalışmalarımız mevcut. Açılış günümüzde “Özgürlüğün Parçaları” adlı bir performansımız gerçekleşti. Özgürlüğün Katmanları. Bu performansta Tan’ın çalışmasında şiddetten kurtuluş halini deneyimledik. İzleyiciyle interaktif bir iletişim kurdurdu.

Eser: Damla Yalçın

Sergiyi gezerken gözüme çarpan işlerden biri de dışarıda asılı olan minik yastıklar oldu. O oyuncak yastıkların hikâyesi nedir?

Çocuk gelin meselesini daha çok Anadolu’da görüyoruz. Belli bir kesime çok normalmiş gibi gelen bir durum bu.  O evliliğin o küçük kız çocukları için daha iyi olduğunu, küçük kız çocuklarının regl döneminde sonra hemen evlendirilmesi gerektiğini söyleyen bir kesim var. Biz bu sergimizde oraya da bir mesaj iletmek istedik. Damla’nın yastıkları renkli olarak biçimlendirilmiş. Yastıklar çocuğun aslından bir oyuncağı olarak görülüyor. Çünkü onların bedenleri de küçücük. Kendi içlerindeki o renkli dünyalarını anlatan bir durum var. Damla bu yastıkları tek tek birleştirdi. Çocuk gelinler kabul etmediğimiz bir yaklaşım. Çalışmamızı sergimizin dışarısında konumlandırdık. Tabi bu kavramsal sanatın da getirmiş olduğu bir sonuç diyebiliriz.

“Günümüze baktığımız zaman en ağırı Asena Melisa Sağlam’ın minibüste şort giydiği için dayak yemesi”

“Bir Kelime Bin Mesele” feminist yaklaşımı olan bir sergi diyebilir miyiz?

Ben sergiyi feminizm kavramı üzerine konumlandırmayı istemedim. Çünkü feminizm daha çok kadın üzerine odaklı olduğu için ve benim savunduğum görüşe ters kaldığı için çok da feminen bir sergi diyemeyiz. Sadece feminizm düşüncelerinden yararlanıldı, okumalarından faydalanıldı. Bu sergi oluşturulurken sadece Jack Holland’ın kitabı temel alınmadı, “Gerilla Kızlar” gibi birçok kitabın okunması yapıldı. O yüzden feminen değil de cinsiyet ayrımcılığına da kaçmadan gerçekleştirdiğim bir sergiydi bu. Sergide çok sert bir feminist söylem yok. Kadın üzerine, kadın düşmanlığı üzerine birçok sergi var. Bu ilk değil ama biz bunları ne kadar çoğaltırsak ve bunlara ne kadar farklı yorumlar katarsak iyi. Buradaki tüm sanatçıların çok farklı yorumları var. Birine göre kadına yönelik sosyal saldırı, birine göre çocuk gelinler, birine göre kendi bedeninin odak noktası olması ve bu bağlamda yaşadığı sıkıntılar,  onun başka insanlar tarafından ilgi odağı haline gelmesi… Belki Jack Holland’ın kitabını merak edip okuyacaklar. Belki bir erkeğin bu kitabı alıp okuması onu rahatsız edecek. Çünkü kadına karşı çok ağır şeyler yapılıyor. Mesela günümüze baktığımız zaman en ağırı Asena Melisa Sağlam’ın minibüste şort giydiği için dayak yemesi. Adam kıza kafa göz girişiyor, vuruyor ve kaçıp gidiyor. Kimse yardımcı olmuyor. Yerden kaldırıyorlar ama Asena adamın peşinden kimsenin gitmediğini söylüyor. Bu çok acı. Asena bizden biri. Çok yakın zamanda olan bir durum. Bunun dışında daha acı durumlarımız var, ölümler var. Televizyonu açtığımız zaman benim yaşımda birçok genç arkadaşımın gömüldüğünü görmek çok acı bir durum. Kadına karşı bu meseleler bitmeyeceği için insanlarımıza ısrarla bunu göstermemiz gerekiyor. Ben de bu sergide bunu yapmak istedim.

Eser: Kız gibi Karı gibi, Leyla Emadi

“İnsanlara bir etiket yapıştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor”

Toplumsal cinsiyet rollerinin belirlenmesinde dil çok önemli bir iletişim aracı. Günlük hayatımızda da bilinçsizce sarf ettiğimiz kelimeler oluyor. Cinsiyetçi olmayan bir dili kullanmak yüksek farkındalık istiyor. Dilimizi sence nasıl dönüştürebiliriz?

Sergimizde Leyla’nın “Kız Gibi Karı Gibi” adlı bir eseri var. Aslında bunu yıkmak için birçok markanın birçok projesi var. Her kadınlar gününde bunu yapıyorlar ama devamı geliyor mu bilmiyorum. Arçelik bu konuda devamını getirenlerden bir marka. Onların yapmış olduğu bir sözlük var. Kadına dayatılan bayan değil kadın, kadın doktor değil doktor, sadece doktor gibi. Önce bu mevzuda bizim çözmemiz gereken tek şey kimlik arayışımız. İnsanlara bir etiket yapıştırmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Bunu yıkmamız için yapmamız gereken tek şey bana göre önce karşımızdaki insanı kimliksiz biri olarak, canlı olarak görmek. Bazen ben de günlük konuşma dilimde yanlış kelimeler kullanabiliyorum çünkü beynimiz bunu algılıyor, duyuyor, ister istemez de ağzımızdan çıkıyor. İstemesek bile bu ayrımcılığa biz de gitmek zorunda kalıyoruz.

Eser: “Manuscript1994” Manuscript1994’ten Alıntı, İpek Duben

Sergi fikrinin aklına ilk düştüğü andan bugüne geldiğinde kendinde nasıl bir değişim gözlemledin? Bu yolculuk sana ne öğretti?

İlk olarak işin kavramsal kısmını bir kenara bıraktığımız zaman küratörlük olarak yorumladığımızda yorucu ve tatlı bir süreçti diyebilirim. 7 aylık bir süreçti. Ağustos sonu gibi üzerinde düşünmeye başladım, daha sonra belli adımlarla sonuçlandırdığımız bir proje oldu. Tabi tatlı zorluklarım da oldu. Dönüp baktığım zaman tatlı diyorum ama o zaman için kötüydü. Çünkü kendi düşüncenizi insanlara doğru bir şekilde aktarmak kolay değil. İki tarafın düşüncesi çok farklı olabilir. Sanatçı böyle bir durumda ortaya çok farklı bir iş de çıkartabilirdi. Derdinizi anlatmak çok önemliydi. Bu konuda bir sıkıntı yaşamadık. Hepsiyle iletişimimiz güzeldi. Geriye dönüp baktığımda zorlu bir süreçti ama sonuçları çok mutluluk verici oldu. İnsanların tepkileri, mizojini kavramı üzerine düşünüp merak etmeleri önemliydi.

“Sen onun özgüvenini kırdığın zaman da aslında bir kadın düşmanlığına yeltenmiş oluyorsun”

Mizojini nedir?

Mizojini kadınlara karşı varolan düşmanlık olarak tanımlanabilir. Kökeni Japoncaya dayanıyor. Bu kadın düşmanlığının altını açabiliyoruz. Sözel, fiziksel ve psikolojik baskılar. Kadın düşmanlığına insanların algısı vurmakla sınırlı. Hayır, sen onun özgüvenini kırdığın zaman da aslında bir kadın düşmanlığına yeltenmiş oluyorsun. Çünkü o kadın olduğu için sen o kadının bir şey yapamayacağını düşünüyorsun. Mesela regl dönemindeyken toplantıya giremeyebiliyorsun. Bazı arkadaşlarımla konuştuğum zaman bu durumdan çok şikâyetçiler. “O dönemde toplantıya girme agresif olabilirsin. Ters bir durum olursa alıcılarla bir sıkıntımız olabilir” denilebiliyor. Bu ne kadar çirkin bir şey. Ama insanların yaşam zorlukları kadınları susturup baskı altına sokuyor.

“Kadınsın, özgürlüğünü yaşa ama saçımla mı ben bu özgürlüğü yaşayacağım?”

İsveç merkezli giyim markası H&M, yanlış bilmiyorsam savunduğu şeyin tam aksini yaptı. Kadınlar üzerine bir reklam yayınladı. Kadınların tüyleri de vardı, rahatlardı ve erkek gibi giyinebiliyorlardı. Sonra arkasından bir bildiri yazısı dönmeye başladı. H&M çalışanları hamile kalıp doğum iznine çıkacakları için insanlara izin vermek verine işten çıkarılıyor. Marka savunduğu şeylere ters düşen bir hareket yaptı. Bu ikiyüzlülüğü birçok marka yapıyor. Dove de aynı şekilde. Elidor’un da başlattığı bir sürü kampanya var. Reklamın getirdiği dikkat çekici bir güç var. Kadınsın, özgürlüğünü yaşa ama saçımla mı ben bu özgürlüğü yaşayacağım? Elidor’un bu özgürlüğü saçla sınırlandırması beni çok sinirlendirdi. Kanser hastalarına bir gönderme yapıyorsun ama niye reklamında saç kullanıyorsun. Saçsız bir reklam çek ama insanların bundan rahatsız olacağını ve bunu sevmeyeceğini biliyorsun. Bu durum çok üzücü.

Medyanın idealize ettiği kadın bedenine sahip değilsen yeteri kadar “güzel” değilsin mesajı veriliyor.

Evet bedenin metalaşması durumu var. Benim en sinir olduğum gevrek reklamları mesela. Kadın zayıf ve gevrek yiyor, hala daha zayıf olmaya çalışıyor. Tüketiciye “Gevrek yersen tığ gibi olursun” mesajı veriliyor. Şimdi bazı firmalar bunu yıkmaya çalışıyor ama neyi savunduklarının temeline inmiyorlar. Etkinliklerine bloggerları davet ediyorlar. Bunu kendi markalarıyla örtüştürüp markamı kadın alıcıma daha iyi nasıl pazarlarım derken yine kadını şımartıp, kadını kullanıyor. Kadın savunacağı bir düşüncesi olsa bile her yerde kullanılıyor. Dove’un siyahi bir kadının yüzünün temizleyip beyazlaştırdığı bir reklamı vardı. Bir kadına, bir insana yapılabilecek en çirkin şey ayrımcılık. Toplumda kadını yok saydırmaya çalışan bir kesim var. Bir tarafta da bunu markası için kullanan “tilkiler” var. Asıl meseleden uzaklaşıyoruz.

Eser: Mutluluk Resimlerimiz, Nur Koçak

“Meslek hayatında kadınların birbirlerine davranışları bile sorunlu olabiliyor”

Kendimizi dinleyip, anlamaktan çok dış seslere daha çok kulak veriyoruz…

Bengü’nün videosunda iki sevgilinin dışarıdan gelen baskıları eleştirdiği çalışmasını izlemiştik seninle. Bizler başkalarının fikirlerine çok değer vermediğimizi düşünsek de aslında birbirimizin düşüncelerini alıyoruz. Hayatımızda istemsizce uyguluyoruz. Sadece bir erkekten de bahsedemeyiz bu durumda. Kadın da var. Kadının başka bir kadın arkadaşının başka bir erkekle yaşadığı ilişkiye yaptığı müdahaleler var. Akıl vermek benim yaş grubumda çok komik, eğlenceli durumlardır. Ama aslında benim hemcinsim farkında olmadan kendi ilişkisine müdahale ettirmiş oluyor. Kendi hayatını ve ilişkini o duyduklarına göre yönlendirmeye başlıyorsun. Meslek hayatında kadınların birbirlerine davranışları bile sorunlu olabiliyor. Şu anda 23 yaşındayım, okuldan mezun olacağım. Şu proje sürecinde bile bunu yaşadım. Belki bunun temelinde insanların başarısıyla mutlu olamamak durumu var. Bir erkeğin de benim başarımdan çok fazla mutluluk duymadığını biliyorum. Bunu hissedebiliyorum. Ne mutlu ki erkekler bunu daha çok hissettiriyorlar.  Kadınlarsa bunu hissettirmezler. Kadınlar güler ama arkadan çok şey duyabilirsiniz. Tehlikeliyiz. Aslında yanlış bir yakıştırma yapıyorum mesela. Neye göre, kime göre tehlikeliyiz?

Feminist sayfalarda çok acı hikâyeler görebiliyorum. Erkeklerin şiddete uğradığını okuyorum. Birçok erkek bu sayfalara yazarak “sizler bizim ne yaşadığımız bilmiyorsunuz, benim hakkımda yalan söyledi” diyor. Erkeklerin de kendi içlerinde yaşadığı bir çok sıkıntılar var. Karşılıklı olarak iletişimimiz zor. Belki önce en güzeli bizim olsun istiyoruz ama doğrusu hepimiz için olmalı. Ne kadın, ne erkek, ne çocuk ne de hayvan şiddetinin hiçbir savunulur yanı yok. Çocuğun düşüneceği tek şey bahçede top oynamak olmalı. Çocuklara susması için ağzına vuran aileler var. O kadar korkunç ki. Çocuğun özgüvenini bitiriyorlar. Cinsel istismara uğrasa o çocuk açıkça söyleyebilecek mi? Kendi suçu olduğunu belki düşünecek, susacak. Bazı kesimler yaptığı şeyin suçunu çocuğa yüklüyor. Aslında topluca bir psikoterapiye ihtiyacımız var.

Merve Damcı, Burçe Saraçoğlu. Eser: “Herkese günahları kadar”, Yağmur Yılan

“Bir Kelime Bin Mesele” 28 Nisan 2018’e kadar Galeri Bu’da görülebilir.

Etkinlik detayına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Adres: Galeri Bu

Şahkulu Mahallesi, Serdar-ı Ekrem Sokak No: 11 Galata/Beyoğlu/İstanbul

 

Röportaj: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm

Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm ekolojiyi kapitalizm bağlamına yerleştirmekle yetinmiyor, kapitalist yapılar tarafından belirlenen ve onlar üzerinde belirleyici etkileri olan ekolojik çelişkilerin, çeşitli ve çok katmanlı niteliğini tartışmaya girişiyor.

Kapitalizmin yapısal çelişkileriyle dirsek temasındaki ekolojik çelişkiler, ekolojik ihtilaflar olarak karşımıza çıkar. Kitap, uluslararası ve toplumsal düzlemlerde beliren bu ihtilafları ele alıp inceliyor. Bunu, siyaseti ekonomiden, kamusalı özel alandan, uluslararasını ulusal ölçekten, toplumu doğadan, insanı sınıf ilişkilerinden, egemenlik haklarını özel mülkiyet haklarından tümüyle koparıp ayırmak yerine, bunlar arasındaki karşılıklı etkileşimleri ortaya koyarak yapıyor.

Kendisi de bir ihtilaf kaynağı olan toplumsal-ekolojik mücadeleler, taleplerini gerçekleştirmek için kapitalist düzene baskı uygulayarak çelişkileri keskinleştirirler. Ekolojik yıkıma yönelmiş kapitalist birikime son verecek olan; yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde çeşitli örgütsel biçimlere bürünerek serpilip gelişen toplumsal mücadelelerdir. Kitapta ekoloji mücadelesinin rolü ve etkisi de çok katmanlı çelişkiler ve uğrak etkileşimleri bağlamında tartışılıyor

Ekolojik İhtilaflar ve Kapitalizm

Aykut Çoban

İmge Kitabevi

2018

*** 

Sürdürülebilir Kentsel Planlama ve Tasarım

 

1-Sürdürülebilir Planlamaya Temel Oluşturacak Genel Kavram ve Tanımları 1

2-Sürdürülebilir Planlamaya Temel Oluşturacak Genel Kavram ve Tanımları 2

3-Sürdürülebilirlik Konusunda Gelişmiş Ülkeler, Gelişmekte Olan Ülkeler ve Türkiye

4-Sürdürülebilir Kentler ve Sürdürülebilir Planlama, Tasarım

5-Kentsel Tasarım Rehberleri, Sürdürülebilirlik Ve Türkiye Örnekleri

6-Avrupa Yeşil Başkent Unvanı Üzerine

7-Dünyadaki Eko-Kentlere Örnekler

8-Dünyadaki Eko-Semtlere Örnekler

9-Mahalle Düzeyinde Yeşil Sertifika Sistemleri

10-Dünyadaki Eko-Mahallelere Örnekler

11-Dünyadaki Eko-Köylere Örnekler, Türkiye’deki Gelişmeler 

Sürdürülebilir Kentsel Planlama ve Tasarım

Özge Yalçıner Ercoşkun

Gazi Kitabevi

2018

***

Permakültür Şehirde

Şehir permakültürü şehirde bahçecilik yapmaktan fazlasıdır. Şehir permakültürü bahçede öğrendiklerimizi alır ve bunu çok daha geniş bir insan deneyimine uygular. Bu sayede yalnızca bitki bahçeciliği değil; insan, mahalle ve hatta kültür bahçeciliği de yaparız.

Bu kitabın amacı da okuyucularına permakültür tasarımcısı gibi düşünmeyi öğretmek, onların şehirlerde yaşarken çözümler bulmak için bütünsel sistem yaklaşımında uzmanlaşmalarını sağlamaktır.

Şehirler kaldıraç noktasıdır. Sürdürülemez şehirler, toplumun kalanını da beraberlerinde aşağı çekeceklerdir çünkü insan üretiminin ve tüketiminin çoğunluğu şehirlerde gerçekleşiyor ve tüm ürünlerin büyük çoğunluğu şehirler üzerinden hareket ediyor. Dahası, çoğu fikir ve kültürel eğilimler şehirlerden geliyor. Eğer yenilenebilir şehir kültürleri oluşturamazsak, başka bir yerde ne olduğunun pek de önemi kalmaz.

Permakültür tasarımcılarının sistemin tamamını düşünerek, besin üretimini ve habitat onarımını uygulayarak öğrendikleri şeyler, kentsel çevredeki insan ekolojisi üzerinde temel ve birincil uygulamaya sahiptir. Bu yüzden bu kitap yalnızca bahçecilik ile ilgili olamaz; aslında, yalnızca çeyrek kadar bir kısmı bununla ilgilidir.

Permakültür, apartman balkonlarında küçük saksı bahçeleri, hobi bahçelerinde alçakgönüllü fakat ilham verici parseller, dar şehir arka bahçelerinde mikrobesin ormanları, parklarda besin üreten vahşi yaşam bahçeleri ve kenar mahallelerde verimli çiftlikler tasarlamak için kullanılabilir.

Bu kitap, permakültür tasarımcıları ve uygulayanlarının yaklaşımlarında ve düşüncelerinde yeni bir derinlik, çok yönlülük ve çeşitliliği belgeliyor. İçinde şehirlerimiz için umut hikayeleri ve örnekleri var. Buralarda yaşayanlar ve onlardan ağır şekilde etkilenmiş olan vahşi ve evcilleştirilmiş doğa var. Permakültür şehirde tüm bu deneyimi şehir hayatının bütün işlevlerine uygulamamız için önce deneyimlendi sonra yazıldı. 

Permakültür Şehirde

Toby Hemenway

Çeviren: Almıla Çiftçi

Yeni İnsan Yayınevi

2018

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Babil’den Sonra)] TangEsta – İstanbul Tangocuları

Tangueros De Estambul veya sahne adlarıyla TangEsta genç bir tango topluluğu. Grup altı yıl önce kurulur. Grubun kurucusu, Genel Sanat Yönetmeni ve Müzik Direktörü Ortaç Aydınoğlu konservatuvarda klasik müzik eğitimi alır ve birçok müzik türüyle ilgilenir.

Aydınoğlu’nun tangoyla bugün de süren tutkulu yolculuğu 12 yıl önce başlar. Akordeon çalıyor olmasının tangoyla buluşmasında önemli bir rol oynadığını ifade eden Aydınoğlu, Hollanda’da akademik tango eğitimi veren Codarts’da bir yıl tango eğitimi alır.

Ardından klasik tangonun ana vatanı sayılan Arjantin’e, Buenos Aires’e gider. Orada klasik ve modern tangonun ustalarıyla çalışma şansı bulur.

TangEsta’nın üyeleri Cenk, Ortaç, Aydın ve Baturay, Açık Radyo’da.

Ortaç Aydınoğlu, Türkiye dönüşünde bir tango grubu kurmak için kollarını sıvar. Önce konservatuvarda öğrencisi olan piyanist Baturay Yarkın’a düşüncesini açıklar. Yola çıkarlar. Tango çalmanın yegâne yolunun tango müziği eğitimi almaktan, bilineni tersine çevirmekten geçtiğine inanan Aydınoğlu’nun teşvikiyle, klasik piyano eğitimi alan Baturay Yarkın da daha sonra tango eğitimi için Codarts’ın yolunu tutar. Sonra konservatuvardan arkadaşı olan ve Hollanda’da birlikte oldukları kontrabasçı Aydın Balpınar gruba katılır. Geçen sürede gruba çeşitli sanatçılar dâhil olurlar. Keman sanatçısı Cenk Atasoy’la birlikte grup bugünkü son halini alır. Kuruluş günlerinde bir müzisyenin başına gelebilecek en büyük felaket Ortaç Aydınoğlu’nu da gelir bulur: Kolunu kırar ama alçılı kolu bandoneon çalmasına engel olamaz. Geçen 12 yılda çeşitli tango projeleri içerisinde yer alan Aydınoğlu’nun 6 yıl önce başlattığı TangEsta projesi, tango müziğine ve ülkemize özel her türlü zorluğa ve olanaksızlığa rağmen bugün de yoluna devam ediyor.

Ortaç Aydınoğlu’nu, 2003’de iki yıl süreyle çalıştırdığı Ruhi Su Dostlar Korosu’nda korist olarak yer aldığım günlerde tanıdım. 2015’de askerlik görevi nedeniyle aramızdan ayrılmıştı. Sonrasında onun tango macerasını bilmekle beraber, grubu TangEsta’yı (dolayısıyla bir tango grubunu da) ilk kez bu yıl şubat ayında canlı olarak dinleme şansını buldum. Konser performansları mükemmeldi. Konser, yorumladıkları tangolar hakkında küçük bilgiler vererek, dinleyicilerin şarkının ruhunu anlamalarını da kolaylaştıran bir atölye çalışması gibiydi. TangEsta üyeleri sahnede izleyiciden daha çok kendileri için çalıyorlardı adeta. Konserin tadı hala damağımda…

Tango müziği, uzun yıllar halk şarkıları kadar ilgimi çeken bir müzik türü olmamakla birlikte, çocukluk günlerimin TRT radyolarından dinlediğim melankolik Türkçe tangolardan aşina olduğum bir müzikti. Sonra birçoğumuz gibi Astor Piazola’nın tangolarıyla tanıştım. Geçen yıllarda da en son Carlos Gardel ismini repertuvarıma ekledim.

Uzun yıllar benim için hafif bir müzikti tango. Ortaç Aydınoğlu’nun deyimiyle “ Aslında tango hafif bir müzikti ama hiç de hafife alınacak bir müzik değildi!” Tangonun 150 küsur yıllık tarihine gömülünce tangonun ve tango kültürünün hiç de hafife alınamayacağını gördüm. Yani tango yüksek sosyetenin hayatına, dans salonlarına girmeden çok önceleri, 1865-1880 yılları arasında Arjantin- Buenos Aires’de ve hemen aynı çatalda yer alan Uruguay- Montevideo’da ilk kez ortaya çıkıyor. Arjantin o yıllarda ticarette, tarımda ve sanayide atılımlar yapan, büyük ekonomik zenginliklerin ortaya çıktığı bir ülke. Bu zenginlik kısa sürede Avrupa’dan büyük işçi göçlerini de beraberinde getiriyor. Fransa’dan, İspanya’dan, Portekiz’den, İtalya’dan ve diğer bazı Avrupa ülkelerinden gemilerle Buenos Aires limanına büyük işçi kitleleri akıyor. Ailelerini geride bırakıp gemilerle umuda doğru yola çıkan bu insanlar için buralar hemen bir cennet olmuyor; hiç bilmedikleri yabancı topraklarda, ekonomik ve sosyal birçok problemler, hayal kırıklıkları yaşıyorlar.

Gün boyu oldukça zor işlerde, düşük ücretlerle çalışan işçiler için akşamları liman kentinin varoşlarında yer alan salaş eğlence mekânları, genelevler birer sığınak oluyor. İlk tango grupları da buralarda ortaya çıkıyor. Avrupalı ve Afrikalı göçmenlerle kıtaya ulaşan farklı müzikal renklerin yerel müziklerle etkileşimi tangonun da zamanla ana rengini belirliyor.

1900’lerin başlarında Pire limanının yoksul emekçi semtlerinde ortaya çıkan ve Anadolu’dan gelen göçlerle harmanlanan Rebetiko kültürü ve müziği bu anlamda bana tango kültürü ve müziğinin doğuş koşullarını anımsatıyor. Benzer sosyal ve ekonomik koşullarda ortaya çıkan bu iki kültür de bir maço kültürün izlerini taşıyor. Tango ve Rebetiko sadece müzik ve danstan ibaret birer tanım değil, sert, erkek egemen bir yaşam formunun, bir alt kültürün de tanımları aynı zamanda. Zaman zaman her iki müzik muhalif bir işlev de görüyor. Yunanistan’da ve Arjantin’de diktatörlük dönemlerinde bu iki müzik ve kültürü yer altına inmek zorunda kalıyor… Tangonun görkemli hikâyesi bir gazete yazısına sığdırılamayacak kadar uzun bir hikâye…

Kısaca bandoneondan bahsedip TangEsta’ya dönmek istiyorum: Bandoneon Avrupa kökenli bir çalgı. Bir Alman icadı. Almanya’nın taşrasında, kilise orgunun olmadığı yerlerde kullanmak amacıyla üretilmiş körüklü çalgılar ailesine ait bir çalgı. Çalınmasının zorluğunun bu çalgının Avrupa’da yayılmasına engel olduğu rivayet ediliyor. Neden zor? Akordeondaki klavye yerine çok sayıda düğme var ve bu düğmelerin her biri körük çekilirken ve itilirken ayrı ayrı notalara karşılık gelen farklı sesler çıkarıyorlar. Hoş bir de her iki körük hareketinde de tuşların aynı sesleri çıkardığı Fransız stili bir tür daha varmış ama… Buenos Aires’e göç eden Alman işçilerle Yeni Dünya’ya ayak basan bandoneon burada tango müziğiyle yeniden yaşam buluyor ve aynı zamanda tango müziğine de yaşam veriyor. Gitar, keman ve flütün başlangıçtaki hâkimiyetine son verip kısa sürede tango gruplarının temel çalgısı oluyor.

On yıllar içerisinde dünyanın birçok yerinde, birçok tango stili ortaya çıkıyor ama klasik tango bugün bütün dünyada Arjantin Tangosu tanımıyla anılıyor. TangEsta da Arjantin Tangosu’nun ülkemizdeki en iyi temsilcilerinden birisi olmaya aday genç bir grup. Repertuvarlarında D’arienzo, Di Sarli, Troilo, Pugliese, D’angelis gibi Arjantin Tangosu’nun ustalarının yapıtlarına yer veren TangEsta’nın, geçen yıl yayımlanan Tangueros De Estambul- İstanbul Tangocuları albümünü müzik marketlerde ve dijital platformlardan edinmek mümkün.

Arjantin Tangosu’nun evrensel sesini iyi bir yorumla İstanbul’dan dünyaya duyurmayı ve zaman içerisinde Türkçe tangoları da yeniden yorumlamayı amaçlayan TangEsta’nın hak ettiği ilgiyi göreceğine eminim.

TangEsta’yı https://www.facebook.com/Tangesta/ adresinden takip edebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=29RT_25UPD8&feature=youtu.be

Bu hafta Açık Radyo’da TangEsta grubunun üyeleri konuğum oldular. Tango müziğinden, grubun kuruluş hikâyesinden söz edip, albümlerinden tangolar dinlettik. Sohbeti tamamlayamadık ve en kısa sürede bir kez daha tango müziğini konuşmak üzere Açık Radyo’da buluşmaya karar verdik.

Kaynak: Tango Böyle Bir Şey!- Yeşim Narter- Ayrıntı

 

Ercüment Gürçay

 

 

Cadde boyu dizilmiş dükkânlar ve AVM’ler – Akın Atauz

Bir kenti akılda kalıcı, büyüleyici, güzel ve çekici, görsel bir şölen gibi imgelerle dolu, anımsamaya değer yapan nedir?

Biliyorum, her şey olabilir. Her insan için, her kent, apayrı bir serüvendir.

Ancak tekrar sorayım: bir kenti en çok nasıl anımsarsınız ve en çok neden seversiniz?

Bir kenti düşlemeye başladığınızda, sanıyorum önce kendinizi, o kentin sokaklarında, meydanlarında, görkemli ve parlak yapıların karşısında bulursunuz. Ancak daha sonra o yapılardan bazılarının içine girersiniz. Yine de bu yapıların bazıları, sadece göz hizasındaki yol boyu kafelerden biri, ya da restoran olabilir. Sokağa bakarsınız ve durmadan akıp giden her şey, size o kentin belleğinizdeki canlı anısını getirir.

Peki, bir kez daha soralım: O sokakları nasıl anımsarsınız? O meydanları meydan yapan, nedir en çok? Galiba, sokağın dokusu, çevresindeki yapılar, vitrinler, ya da öyle tasarlandığı için, ufkunuzu belirleyen bahçeler ve bitkiler, ağaçlardır, en çok hatırladıklarınız. Bir kenti gezerken, ya da her kenti her deneyimleyişimizde, göz hizasında neler varsa, görülmeye değer, onları görürüz sadece. Bunlar, binlerce insan, ağaçlar ve çiçeklerdir bir bakıma, ama onlarla birlikte mutlaka bir duvar, bir pencere, bir kapı, bir vitrin ve vitrinden taşan renkler, albenisi baştan çıkartan nesneler, insan zekâsının, inceliğinin ve zarafetinin, en son buluşlarının, en özenli sunumlarıdır, çoğu zaman…

Sokakları yapan, ona ruhunu veren; kaldırımın ve yolun döşeme taşlarıdır ve başınızın üstünden bulutları uçuşturan mavi gökyüzüdür, elbet. Belki bunlar kadar, belki bunlardan da önce, yerde ve gökte olmayan, ama tam göz hizanızda duran, sokağın iki tarafındaki binalar, evler, dükkânlar ve onların kapıları, pencereleri ve vitrinleridir… Kafelerin ve restoranların kaldırımlara taşmış masa ve sandalyeleri, oralarda oturan insanlar, yemek tabakları, uçuşan masa örtüleri ve belki başınızın üzerindeki dalların ve yaprakların gölgesi, aceleci bir karışım halindeki sokak sesleri ve kokulardır…

Kısacası, bir kentin bizde kalan imgesi, sokaklarında ve meydanlarında dolaşıp durur. Bu nedenle, o sokaklardaki her öge çok önemlidir. Ancak bu uçuşan imgelerin arasında, önemsenmesi, dikkat çekmesi ve bizim gözümüzle mutlaka buluşması için, özenle tasarlanmış ve düzenlenmiş, ışıklandırılmış vitrinlerin yeri, biraz daha önde gelir. Sokak dükkânlarının vitrinleri ve dükkân isimlerinin neonları, o kentin görsel belleğinin, en albenili, en parlak ve canlı, en çekici ve en alevli parçasıdır.

Sokaklar, özellikle kentin merkezindeki/ merkezine doğru olan sokaklar, geceleri ve gündüzleri, o kenti o kent yaparlar ve o sokakları da, iki tarafındaki dükkânlar, onların vitrinleri ve renkli neonları, onlara karışan insanlar, “o sokak” yapar.

Gerçi, “AVM’de dükkân yok mu? Vitrin yok mu? Neon yok mu?” denilebilir. Evet, hepsi de var. Ama hiç biri sokaktaki gibi değil. Neden değil? En başta AVM’ler, Jiri Menzel’in filmi “Sıkı Kontrol Edilmiş Trenler” de olduğu gibi, “sıkı kontrol altındadır”. Bu, birçok insanı sıkar. Orada rüzgâr esmez, yağmur yağmaz, üşümez ve terlemesiniz. İklimi sıkı kontrol edilmiştir. İnsanlar yan bakmaz; sıkı kontrol eden güvenlikçiler vardır. Elektronik bir kapıdan geçerek girdiğiniz için, korkmazsınız zaten. Her şey yapaydır ve konforunuz/ güvenliğiniz için tasarlanmıştır.

Vitrinler belki daha süslü, zengin ve abartılıdır. Buna karşılık, nedense, hepsi, biraz eczane vitrini gibidir. Vitrinlerden (o da vitrin varsa) yansıyan, artık dükkânın içinde en ilginç olanın, size dikkatli sunumu değil, tüketimin pompalanması gibi gelir. Neden bilmiyorum, belki ikisi de aynı olduğu halde, sokak vitrini, sokağı güzelleştirmek ve zenginleştirmek için sokağa yapılmış bir ikram gibiyken, AVM vitrini, siz “müşteriye” satış yapmak için gibidir.

Gerçi AVM dükkânları artık o kadar büyük ve geniş ki, onlar için bir vitrine gerek de kalmamış da olabilir. Cam bölmenin içinde beliren cam kapıyı açtığınızda, mağazanın (artık dükkân da değil) dipsiz bucaksız, küçük teşhir stantlarının yanından geçerek içeride kaybolursunuz. Çoğu kez o cam bölme ve kapı da yoktur. Belki bir bakıma ferahlık ve genişlik duygusudur bu. Kendi başınıza at oynatırsınız içeride. Raflardan istediklerinizi alır, eller ve yerine koyabilirsiniz. Burada alış-veriş kavramı da, müşteri-tezgâhtar kavramı da biraz değişikliğe uğramıştır. Satış stratejisi de başkadır. Ama bunları geçelim şimdilik…

AVM’lerin o sıkı kontrol edilmiş iç mekânlarında pek fazla hayat, canlılık, en önemlisi sahicilik, yok gibidir. Sokakta kendiliğinden oluşan o gerçeklik, burada olmadığı için, sizi bu AVM’ye bağlayacak başka “numaraların” olması gerekir. Belki bir konser, belki bir piyango ve çekilişi, belki de başka “sürprizler”? ama onlar da üzerinizi yapışmasından çekindiğiniz bir fazlalık gibi gelir size…

İsfahan’da bir kapalı çarşı

“Önceleri Doğu’nun en görkemli kentlerinde, İsfahan’da, Tebriz’de, daha sonraları, Bursa’da Edirne’de İstanbul’da, Doğu uygarlıklarının pek çok büyük kentinde gelişen kapalı çarşılar ve hanlar, geçen yüzyılın sonunda, Avrupa’da gelişmeye başlayan pasajlar, galeriler ve daha sonra “moll”lar da, aynı şey değil mi?” sorusu, elbette ki, meşru bir soru. Sanki AVM, bütün bu kavramların bir uzantısı, onun biraz daha gelişmiş hali gibi düşünülemez mi?

Düşünülemez.

Galleria Vittorio Emanuele- Milano

İstanbul’daki Kapalı Çarşı veya Avrupa Pasajı ya da Çiçek Pasajı ile ya da Milano’daki Galleria Vittorio Emanuele ile AVM’ler arasında, temel bir fark var. Kentin sokakları kendi karmaşıklığı ve dokusu içinde, yürüyüşünüze devam edip giderken, birden üzeri harika bir tonozdaki tuğlalarla ve taşla, ya da fer-forje işçiliğiyle ve camla, sanata dönüştürülerek örtülmüş, başka bir sokağa saparsınız. Saptığını bu yerde de güneş sizi yakmaz ve yağmur damlaları üzerine değmez, ama yine de oraya, kentin merkezinde yürürken varmışsınızdır. Kapısından çıktığınızda, yine kentin merkezinde yürümeye devam edersiniz. Sokak-pasaj-kapalı çarşı-han-galeri–meydan, hepsi birbirinin içine geçmiştir ve hanın kapısının öndeki asmalı çardakta bir soluk alırken, sokağın bir başka dükkânın vitrini, çeker sizi oradan…

AVM mantığına göre, çoğu kez, sizi kentin merkezinin gürültülü ve herkese açık, tehdit edici kalabalığından ve gürültüsünden kurtarmak, otomobilinizi nereye park edeceğiniz sorusundan uzaklaştırmak, sokaktaki her olasılığa açık riskten ve doğal havadan sizi uzaklaştırmak üzere tasarlanmıştır her şey.

Bu nedenle AVM’yi tercihen kentin dışında, uzağında bir yere yapmak, daha akıllıca bir seçimdir. Yürümek istemeyen, zaten otomobilli olan, dükkâna kadar otomobiliyle gelmek isteyen müşteri için düşünülmüştür. Gerçi bazı AVM’ler, kentin merkezinde, raylı sistem istasyonlarıyla, ya da mevcut alış-veriş sokaklarıyla bağlantılı olarak yer seçmiş olabilir. Ankara’daki Kızılay AVM ya da Tunalı Hilmi’deki Karum gibi, hatta ANKAmall gibi… İstanbul’daki Cevahir AVM, Kadıköy’deki Tepe Nautilus gibi… Bu tür AVM’leri, belki farklı değerlendirmek mümkün. Bu AVM’ler, kentin merkezi yerinde sokak boyu dizilmiş dükkânları, yine de olumsuz etkilemekle ve onların kentle bütünleşebilme arayışlarına karşı öldürücü bir darbe vurmakla birlikte, kentin o bölgedeki merkezinin/ merkezi yerlerdeki çarşıların, yaşamasına katkıda bulunduğu da söylenebilir.

Ancak kentin dışına kaçan, uzakta ve yalnızca otomobilli olan müşteriler için tasarlanmış AVM’leri, kesinlikle farklı bir biçimde değerlendirmek gerekir. Neden bu AVM’leri sevmek zor? Kısaca, şunlar söylenebilir belki:

Bu AVM’ler,

  • Kentin merkezini öldürüyor,
  • Kent merkezlerindeki sokağı, sokak dokusunu öldürüyor,
  • Sokağa karışan ve onun bir teklifsiz bir parçası olan, bu nedenle de göründüğü gibi olan, bütün olasılıklara açık yüreklilikle hazır, hatta belki risklere ve gerçek tehlikelere de açık, ama bu nedenle de, özgüvenli ve özgür bir kent yaşamını öldürüyor,
  • Pek çoğumuzun yapmak zorunda olduğu gibi, bir otomobile binerek onu park ettiğiniz yerden asansörle ya da binlerce çark ve dişili demir yığını ile çalışan bir yürüyen merdivenle ulaştığınız bir katın yaşamını sunuyor,
  • Kenti yürüyerek görüp- algılamayı, kokusunu duyup ve tadını almayı bitiriyor, kentin kendi topografyasının hizasında, ona göre değişerek, merdivenin başında, yokuşun köşesinde, bükülerek giden bir sokak perspektifinin dirseğinde ve her farklı topografik durumda, güneşin ışınlarının her farklı açısında, iklimin her farklı verisinde, bize bambaşka bir perspektif ve olanak sunan kentin sahiciliğini yok ediyor, ya da tüketici ve kolaycı bir kentli tüketici/müşteri kitlesi için, her şeyi yapay olarak yeniden düzenleyerek, gerçek duygusunu yok ediyor,
  • Doğal olan her şeyi öldürüyor ve yerine yapay ve denetlenmiş olanını getiriyor,
  • AVM’nin sunduğu yapay/ enerji tüketiminde dayalı “modern” konfor, albeni ve “güvenlik” nedeniyle rekabet edemeyen, bu nedenle kentin sokaklarından ayrılıp AVM’lere giden her dükkân, kentin kişiliğinden, pırıltısından, kentin gündelik yaşamına doğal olarak eklenen işlevinden bir şeyler kopartarak, kayboluyor…

Bu liste daha da genişletilebilir. Yine de, bir tek soru daha sormak gerek:

Bir kentin merkezine neden ihtiyaç var? Ticaret için mi, finans ileri için mi, hizmetlerin etkin biçimde sağlanması için mi, yoksa kentin insanlarının bir araya gelmesi ve o kültürel etkileşimden ve karışımdan, kentin kendisine özgü kültürünün oluşması için mi?

Düşünebildiğim yanıt: “Elbette hepsi için.” Ama bunların içinde en çok önemsememiz gereken ve başka hiçbir yerde yaratamayacağımız bir olgu var. Kentin kişiliğinin örgüsündeki en önemli renklerin oluşumuna neden olan, kentsel kültürel eylemlerin, entelektüel iletişimin, sanatsal etkileşimin, politik eleştirinin ve protestonun yapılabildiği yer; kalabalıkların, her çeşit kent insanın, her sınıfın, her beğeninin ve her inancın birlikte olabildiği/ olduğu, kenti canlı olarak ve birlikte yaşayarak deneyimledikleri yer, kentin merkezinde olduğu için, kentlerin kent merkezlerine ihtiyacı var.

Başka türlü söyleyecek olursak: Kent merkezi yoksa, kent de yok.

Kent merkezi erozyona uğradığı kadar, kentin kültürü ve dolayısıyla kimliği ve kişiliği de yitiyor…

Sokak dükkânları, sokak dükkânlarının vitrinleri, neon ışıkları ve onlar olduğu için, orada olan kalabalıklar, yaşamalı…

 

Akın Atauz

[Hermit] Dut ağacına, Nazım’a ve Taranta Babu’ya dair – Ayşegül Sağlam

Bahçe içinde, tek katlı, küçük bir ev; kısa bahçe kapısından girilen küçük avlu… Bahçede her sene, hem aileye hem komşulara hem de saka kuşlarına yetecek kadar dut veren cömert bir dut ağacı; dut ağacının karşısında pek de onun kadar cömert sayılmayan kayısı ağacı… Bahçenin kenarında diğerlerinin heybetinden çekinen zeytin, incir ve vişne… Hepsinin zamanı farklı; mesela dut, yaz tatili demek. En az iki ay boyunca ağacın o dalından diğer dalına tırmanmak ve olgunlaşan dutları düşmeden avlamak demek. Mesela sakalar bu işin ehlidir. Eğer günün birinde dut ağacına tırmanıp ucu saka kuşu tarafından tırtıklanmış bir dut bulursanız o dutu yiyin. O dut; sulu, tatlı ve tam kıvamındadır. ‘Aman, ucu yenmiş!’ falan diye de düşünmeyin. Saka kuşu temiz hayvandır. Sakadan iğrenilir mi hiç? Bilmem, ben iğrenmezdim. O yüzden bütün saka kuşları benim dut kardeşimdir.

Vişne, incir ve zeytin daha hüzünlüdür duttan. Çünkü vişnelerin, incirlerin olgunlaşıp toplanması ve bir ay sonra olgunlaşacak zeytinler için dayı beyin görevlendirilmesi; artık bavulların toplanma vaktinin geldiğinin göstergesidir. Dut, yaz tatilini; vişne ve incir okul vaktini hatırlatırdı Avşa’da.

İlkokuldan üniversiteye başlayana kadar bütün yazlarım Avşa’da, anneannemle dedemin yazlığında geçti. Aslında onlar Avşa’nın eskisi değillerdi. Onlar için yazlık demek Yakacık demekti. 50’lı yıllarda dedemin astım hastalığı nüksedince doktor, ‘Şehir havası sizi boğar, en azından sıcak yaz aylarında Aydos ormanını tavsiye ederim, orasının havası size iyi gelecektir.’ tavsiyesi üzerine, 50’lerden 90’ların başlarına kadar yazlarını Yakacık’ta geçirmişlerdi. Doktorun tavsiyesi iyi gelmiş, dedemin astımı geçmişti geçmesine ama büyüyen İstanbul, sayfiye yeri olan Yakacık’ı da şehre dâhil edince onlar da kendilerine yazları gidecekleri, çocukları torunları toparlayacakları başka bir yer bulmuşlar ve Avşa’daki o bahçeli küçük evi almışlardı. Yakacık’ı hayal meyal hatırlıyorum ama eğlenceli çocukluk anılarım hep Avşa’dandır. Çünkü Yakacık’ta ana kuzusu olan ben, Avşa yıllarında palazlanmış bir sokak çocuğu kıvamına gelmiştim. İstanbul’da basımıza gelebilecek sayısız dert, bela vardı ama yazlık yerde ne olabilirdi ki… O yüzden yazlık yer, kışın evden kafasını zor çıkarabilen çocuklar için özgürlük demekti. Avşa’da en iyi oyun arkadaşım da dedemdi. Mesela yetişkinler için denize gitmenin saati vardır ama dedem için yoktur. O verandada oturduğu yerden başladı mı ‘Hasret’ şiirini okumaya ben koşardım içeri mayomu, havlumu almaya.

‘Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!

Güneşe, tabiata çok düşkündü, keyfi yerindeyse, güneş de vurduysa yüzüne; ‘‘Bir Cezaevinde, Tecritteki Adamın Mektupları’ ’nın son bölümünü okurdu.

“Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

Toprak, güneş ve ben…
Bahtiyarım…”

Gözü gibi sevdiği karısına serzenişte bulunacaksa ‘Mavi Gözlü Dev’i okurdu. Çünkü dedem mavi gözlü bir dev, anneannem ise mini minnacık bir kadındı.

Aslında dedem komünist falan değildi; bildiğin muhafazakâr bir adamdı; Necip Fazıl, en yakın arkadaşlarındandı. Ama şiir zevkleri kendisiyle pek uyuşmuyordu sanırım. En çok okuduğu şiirlere bakılırsa, dedem biraz daha hayatı seven şiirleri seviyordu galiba. Millet Nazım’ı Troçkist babadan, Marksist sevgiliden öğrenir; ben Adalet partili dedemden öğrendim. Öğrendiğimden beri de okurum. Nerede bir uyarlamasını bulsam izlerim. Mesela AKM’nin şaşaalı yıllarında ‘Kuvayı Milliye’yi izlemiş ve çok etkilenmiştim. 5 veya 6 sezon sonrasında yine DT’de ‘Benerci Kendini Niçin Öldürdü’yü izlediğimde ise şiirin çok daha farklı yorumlanabileceğini görmüştüm. Celal Kadri Kınoğlu başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosu bizi Kalküta’ya götürmüştü. Arkadaki çark, bazen bir makinenin dişlisi, bazen akan nehir, bazense geçen zamanın ta kendisiydi. Dokuz sezon oynadı, her sezon, gidip izledim.

Acaba bunun üzerine daha nasıl bir uyarlama izleyebilirim ki derken beni en az Benerci kadar etkileyen başka bir uyarlama izledim geçen gün. Oyun Sandalı’nın geçen senenin Mayıs ayında prömiyerini yaptığı oyunu, Taranta Babu. Ne yazık ki ben yeni izleme fırsatı bulabildim. Taranta Babu, gerçekten çok güçlü bir metin. İtalya’nın Faşizmini en iyi kim anlatır? İtalya’da yaşayan bir Habeş. Peki bu Habeş derdini en güzel kime anlatır? Uzak diyardaki karısına. İşte biz de bu kadına, Taranta Babu’ya yazılan mektuplardan görürüz faşizmin kirli yüzünü her ayrıntısıyla. İyi de bu kadar ağır bir metin, bir palyaçonun ağzından nasıl olur? Açıkçası duyduğumda, bunun büyük bir risk olduğunu düşünmüştüm. Hayatımda gördüğüm tek palyaçonun, ‘Ateş Parçası’ filmindeki Türkan Şoray olduğunu da düşünecek olursak, güzelim metin acaba ne durumdadır diye düşünmeden edemedim. Belki de bu sebeple ilk 10 dakikam, sahnedeki palyaçoyu anlamaya çalışmakla geçti. Ama sonrasında o kadar kaptırmışım ki kendimi zamanın nasıl geçtiğini anlayamadım.

Öncelikle oyunun yönetmeni Harun Güzeloğlu’nu, böylesi bir riskin altından alnının akıyla çıktığı için tebrik etmek gerekiyor. Oyunun rejisi çok başarılıydı. Sahnede; verdiği tepkilerle, hareketleri ve mizah anlayışıyla tam bir palyaço vardı. Clown eğitimi için Ezgi Keskin’den destek alınmış. Pek de güzel olmuş. Böylelikle biz de sahne sanatlarının, bir arada ne kadar güzel bir uyum oluşturduğunu görmüş olduk. Ancak atlanmaması gereken bir konu var. O da Cansu Fırıncı’nın oyunculuğu. Bir buçuk saat boyunca sahnede bir palyaço, şairin arkadaşı, şair, Habeşli genç, faşist lider, sarhoş adam vb. sayısız şekle bürünen ve bunların hepsini aynı makyajla seyirciye geçirebilen; ayrıca bu tiplerin geçişi sırasında en ufak bir tereddüt yaşamayan oyuncu, seyircinin de soluk almadan oyunu izlemesini sağladı. Yer yer seyirciyle kurduğu iletişim de oyuna oldukça sevimli bir hava katmıştı.

Velhasıl kelam dut ağacından buraya nasıl geldim ben de bilmiyorum ama yazının ana fikri ‘Bu oyunu izleyin.’ Mayıs ayında Baba Sahne’de ve Oyun Atölyesi’nde…

Sevgiler…

 

 

Ayşegül Sağlam

 

[Yaşadım Diyebilmek] Semiha Berksoy’un yanağımdan aldığı makas – Şahin Tekgündüz

Devlet Tiyatrosu’nda ilk günlerimi büyük bir eziklik ve mahcubiyet duygusuyla yaşıyordum. Birkaç ay öncesine kadar Niğde’nin ve Nevşehir’in kıraç ortamında benim gibi kavruk birtakım delikanlılarla iç içe yaşarken, Devlet Tiyatrosu ve Operası gibi Türkiye’nin en gelişmiş ve modern sosyokültürel ortamlarının bile üzerindeki câmiasında kendime yer bulmaya ve tutunmaya çalışıyordum.

İlk günlerin şaşkınlığını üzerimden atmakta zorlanmadım diyemem. Ortama yabancılığımın verdiği sıkıntıyla, bana yöneltilen sempatinin yarattığı çelişki duygularımı alt üst etmişti. Bir yandan marangoz atölyesi şefi İsa Özertik bana çocuk gözüyle bakarak nasihat etmeye kalkışırken, bir yandan, daha sonra çok ünlü bir sanatçı olduğunu öğreneceğim Semiha Berksoy’un yanağımdan makas alarak “Bu tatlı delikanlı da nereden çıktı Raufçuğum, bu yakışıklıya hemen bir rol ayarlarsın artık değil mi canikom” sözlerine muhatap oluyor, kulaklarıma kadar kızarıyordum. Sonra da tiyatro oyuncusu ve sahne amiri Rauf Erbay bana başıyla işaret edip ortalıkta fazla dolaşmamam gerektiğini söylemeye çalışıyordu. Onun yüreğime taş gibi oturan bu tavrı, ilerde Semiha Hanım’ın sevimli ve kabiliyetli küçük dostu olmama ve zamanla Rauf Erbay’a da acı acı sitemde bulunmama neden olacaktı.

Yatılı okuduğum Niğde Lisesi’ni bitirmiş, Güzel Sanatlar Akademisi ve Devlet Konservatuarı hayallerimi acı bir sızı gibi içime akıtmış, kendimi Hukuk Fakültesi’nin soğuk anfisiyle Devlet Tiyatrosu’nun atölyeler katının arasında bulmuştum. Babam Nevşehir’de maliye memuruydu. Benim yüksek öğrenimim için istifa etmiş, Devlet Tiyatroları levazım müdürü olan Nevşehir’den aile dostumuz Îsâ Coşkuner’in yardımcılığına getirilmişti. Ankara’da tek memur maaşıyla geçinmemiz mümkün değildi. Hem çalışarak aile bütçesine destek olacak hem de devam zorunluluğu olmayan Hukuk Fakültesi’nde okuyacaktım. Tiyatrodaki görevim imalat memurluğu idi. Odamsa alt katta, marangozhaneyle demirhanenin arasındaki, tuvaletle sonuçlanan küçük koridorun girişindeydi. Benim odamın üstündeki geniş asma katta ise Turgut Zâim, Hâle ve Refik Eren, Hüseyin Mumcu gibi ünlü dekoratörlerin çalıştığı büyük bir atölye vardı. Oda kapımın sürekli kapalı olmasına rağmen bütün gün dekorlarda kullanılan çam kerestenin ağır reçine kokusu genzimi yakar, gözlerimi yaşartır, buna cila malzemesi mavi ispirtoda eritilen gomalakla demir atölyesindeki elektrik ve oksijen kaynağının yakıcı kokuları eklenirdi. Üstelik gün boyu durmaksızın çalışan elektrikli şerit ve daire testerelerle planyanın zaman zaman ayyuka çıkarak kulak yırtan sesleriyle, birbiriyle yarışan çekiç darbeleri, bir sanat kurumu değil, bir sanayi tesisinde çalıştığım duygusunu yaratırdı. Tam bu sırada odamın kapısı açılır, tıknaz, boncuk boncuk mavi gözü, değirmi yüzü, saçsız kafasıyla, mavi önlüklü İsa Özertik içeri girer, gözlüğünü burnunun ucuna indirerek, ‘h’ harflerini yutan Bulgar göçmeni şivesiyle elindeki gelişigüzel koparılmış kraft kâğıdına doktor reçetesinden berbat bir yazıyla yazılmış notları okur,

“Yaz bakalım Şa’in Bey, Rigoletto için 20 metre mikap çam kereste, 16 tabaka iki buçukluk kontra, 12 kilo boncuk tutkal, 3 top Amerikan, 18 kutu 17×17 ağaç vidası, 16 kutu…” Bu liste uzar gider; sonunda da doldurduğum formun altını imzalar,

“Aydi bakalım şimdi birer az şekerli ısmarla da ‘em so’bet edelim ‘em de yorgunluk giderelim be; eee, nasıl gidiyor bakalım ‘ukuk fakültesi?..” diye söze devam ederdi. Sohbetten niyeti bana nasihat etmenin kapısını aralamak, sonra da, marangoz olarak ne kadar küçümsendiğini ve mutsuz olduğunu, oysa Türkiye’ye göçmeden önce yazıldığı ve bir gün bile gitmesinin kısmet olmadığı yüksek sanat okulunu bitirebilse şimdi dekoratörlerin emrinde çalışan marangoz atölyesi şefi yerine ünlü bir sanatçı olacağını anlatmaya çalışırdı. Bu sohbet çoğu zaman da kulis dedikoduları ve sanatçıların, rejisörlerin, dekoratörlerin çekiştirilmesiyle devam eder ve Hukuk Fakültesi’ni ciddiye almam nasihati ve iyi bir avukat olmam temennisiyle biterdi. Sohbetin çekiştirme bölümü hem merak duygularımı kabartır, hem de ünlü kimseleri benimle çekiştirilmesinin yarattığı önemsenme duygusu gururumu okşardı.

Atölyelerin arka kapısı, önemli bir bölümü işi bitmiş dekor artıklarıyla dolu büyükçe bir bahçeye açılırdı. Bahçede ana binaya yapışık, tek katlı küçük bir genel müdür lojmanı vardı. Muhsin Ertuğrul o lojmanda kalır, her sabah sekizde yanında özel yardımcısı Mefkûre Hanım’la o kapıdan girip, terzihaneden başlayarak bütün atölyeleri dolaşır, tezgâhtaki işlerle ilgili ayrıntılı bilgi alır, daha sonra da dekoratörlerden biri ya da birkaçıyla konuşa konuşa üst katlara çıkardı.

İlk günlerde zamanımı dolduracak kadar işim olmadığı için Devlet Tiyatrosu dergilerini ve elime geçen kitapları yutar gibi okurdum. Bir sabah beklemediğim bir anda odamın kapısı açıldı, Muhsin Bey karşımdaydı. Elimde Pierre La Mure’un, ünlü Fransız Ressam Toulouse Loutrec’in hayatını anlatan Moulin Rouge kitabı vardı. Çocukluk bu ya, ünlü bir ressamın yaşamını anlatan kitapla yakalandığım için Muhsin Bey’in beni takdir edeceğini ve ‘aferin evladım’ diyeceğini umacak kadar saf olduğumdan saklamak yerine kitabı âdetâ gözüne sokmuş ama sonuç hiç de umduğum gibi olmamıştı. “Paşam, sen ne işle meşgulsün burada?” diye sormuş, ben de kekeleyerek üstlendiğim işi anlatmaya çalışmıştım.

Aynı gün kendimi, Küçük Tiyatro’nun üst katındaki Genel Müdür Muavini Yardımcısı Muzaffer Arıcıoğlu’nun karşısında buldum. Muzaffer Bey beni bir güzel fırçaladı ve o görevin bana roman okumam için verilmediğini, atölyelerin ihtiyaçlarıyla ilgili raporlar hazırlamam gerektiğini ve boş vaktim olduğuna göre bundan böyle elektrik ve demirbaş ambar memurluğu görevlerini de benim üstleneceğimi söyledi. Akşam da evde babamdan benzer bir fırça yedim. Ama dergi ve kitap okumayı hiç bırakmadım. Özellikle içine düştüğüm tiyatro dünyasını çözebilmek için Devlet Tiyatrosu dergilerinin hemen hepsini ayrıntılarına kadar okur, sahne fotoğraflarına imrenme ve kıskançlık karışımı bir duyguyla uzun uzun bakar, fotoğraflardaki sanatçıların yerinde ya da yanında olmayı hak edemediğim için üzülürdüm.

Üzerime yüklenen elektrik ve demirbaş ambar memurluğunun önemini ve ağırlığını öğrendikçe doğrusu hem korktum, hem de için için kıvanç duydum. Çünkü Opera binasıyla birlikte, Evkaf Han’daki Genel Müdürlük katında, altındaki Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu’nda demirbaş denilen ne kadar koltuk, kanepe, masa, sandalye, dolap, halı, perde, avize, piyanolar dahil orkestranın tüm enstrümanları ve akla gelen bütün sabit değerler benim sorumluluğuma, eski deyimiyle zimmetime verilmişti. Buna bir yıl sonra Türkocağı Binası’nda açılan Üçüncü Tiyatro demirbaşları ile turneler için satın alınan iki koca Mercedes kamyon da eklenmişti.

Ambar memurluğu görevi, ilişki ağımın gelişmesine de katkı sağlamış, yeni yeni pek çok kimseyi tanımıştım. İlerde ayrıntılarıyla anlatmaya çalışacağım her yıl birer ay süren tâdat (yıllık genel sayım) çalışmalarında, Almanya’dan yeni dönen ve kütüphane müdürlüğüne getirilen Turgut Özakman ve yıllar sonra Dünya Gazetesi Ankara bürosunda birlikte çalışma mutluluğuna ulaşacağım ünlü tiyatro yazarı ve gazeteci Sermet Çağan’la tanışacak ve yakınlaşacaktım.

O yıllarda Fikret Büyükağaoğlu adında bir sahne amiri daha vardı. Sürekli galada ya da balodaymış gibi siyah takım elbiseler, şık yelekler, papyon kravat ya da fularlar, pırıl pırıl parlayan rugan ayakkabılarla dolaşırdı. Erzincan ya da Elazığlıydı ama, Arap ya da Hintli denecek kadar esmerdi. Uçları kulaklarına doğru incelerek kaybolan, simsiyah kaşları, akları sarımsı siyah gözleri, sürekli briyantinli saçları, ince bıyıklarıyla Hollywood filmlerindeki Hintli mihraceleri andırırdı. Yüzünden gülümseme hiç eksik olmaz, son derece kibar konuşur ve davranırdı. Eşi Şükran Hanım da sanat danışmanı Lütfü Ay’ın yardımcısıydı.

Fikret Büyükağaoğlu benden büyüktü ama kısa sürede onunla dost olduk. Benim edebiyata ve tiyatroya merakım, oyunlarla ve oyuncularla yakından ilgilenmem ve yerli yersiz boyumdan büyük tartışmalara girmem dikkatini çekmiş olmalı ki, kısa sürede kaynaşıverdik. Bir gün, matbaadan yeni gelmiş bir dergi paketini önüme koydu ve “bak bakalım beğenecek misin” dedi. Buram buram matbaa kokan pakette ‘Oyun Dünyası adlı dergiler vardı. Devlet Tiyatrosu dergisinin daha bol resimlisi ve magazin ağırlıklısı gibiydi. Dergide ünlü birtakım sanatçının yazılarıyla birlikte çok sayıda reklam vardı.

 

 

Fikret Bey Oyun Dünyası’nı tiyatro sanatını desteklemenin yanında sanatçılarla, yüksek bürokratlarla ve banka yöneticileriyle dostluk geliştirmek ve sosyal statü edinmek, aynı zamanda reklam geliri sağlamak için çıkarıyordu. Opera ve tiyatro davetiyesi dağıtma olanağına da sahipti. O Birkaç gün sonra benim dergiyle ilgilenmemi ve hattâ yazı yazmamı ve röportajlar yapmamı önerdi. Benden beklenen görev ve sorumluluk o kadar önemli ve hayallerimin uzağında idi ki, Büyükağaoğlu’nun bu sürpriz teklifini hemen kabul ettim ve kısa sürede dergi benim kontrolüme geçti. Jenerikteki unvanım ise İdare Müdürü idi. Derginin sayfa düzenlemesinden baskı kalitesine, sinema ve tiyatro haberlerinin derlenmesine, vizyondaki filmlerin eleştirisine kadar pek çok görevi büyük zevkle üstlendim.

Üstelik yakın arkadaşlarım Timuçin Yekta’nın Fransızcadan çevirilerine ve Özkan Taner’in yazılarına da dergide yer vermeye başladım. Zaman zaman işten kırıp derginin baskısını izlemek için matbaaya bile gidiyordum. Çok benimsemiştim, zira Oyun Dünyası, ilerde öncülük ettiğim Sinema Tiyatro Derneği’nin kuruluşuna ve aynı adlı derginin çıkarılmasına atılan ilk adımdı.

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

OHAL’in 7’nci kez uzatılmasına dair görüşme Çarşamba günü

Olağanüstü Hal’in (OHAL) uzatılmasıyla ilgili tezkere çarşamba günü TBMM Genel Kurulu’nda görüşülecek.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından 21 Temmuz 2016’da ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL), geçtiğimiz Ocak ayında 6. kez 3 ay süreyle daha uzatılmıştı.

OHAL’in yeniden uzatılması teklifi 18 Nisan Çarşamba günü Meclis’te görüşülecek.

 

(T24)

Financial Times: Üniversite baskınları ifade özgürlüğüne yönelik korkuyu körüklüyor

İngiliz Financial Times gazetesi, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki ‘Afrin lokumu’ gerginliğinin ardından öğrencilerin tutuklanmasıyla ilgili haberinde, “Türkiye’deki üniversite baskınları ifade özgürlüğüne yönelik korkuyu körüklüyor” dedi.

Laura Pitel imzalı haberde, “Zırhlı araçlar kampüse girdi, polis kütüphanelere ve yatakhanelere baskın düzenledi ve iki düzeneden fazla öğrenci gözaltına alındı” deniyor.

19 Mart Pazartesi günü Boğaziçi Üniversitesi’nde Afrin harekâtına katılan askerler için lokum dağıtan öğrencilere, başka bir grup öğrenci ‘İşgalin ve katliamın lokumu olmaz’ yazılı pankart açarak tepki göstermişti. İki öğrenci grubu arasında kısa süreli gerginlik yaşanmıştı. Protestoyu takip eden günlerdeki gözaltılarda, öğrencilerden 10’u tutuklanmıştı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öğrenciler için “O komünist, o vatan haini terörist gençlere üniversitede okuma hakkı vermeyeceğiz” demişti.

FT’ye konuşan üniversite öğrencisi Cihangir Öz, “Öğrenciler üniversiteye gelmek istemiyor, çünkü kampüste hâlâ sivil polis var” diyor ve şöyle devam ediyor: “Herkes soruyor: Polis kütüphanede ve yatakhanelerdeyken nasıl bilimsel bir ortam yaratabiliriz?”

Gazetenin haberinde Boğaziçi Üniversitesi’nin liberal bir üne sahip olduğu, bağımsızlığını kararlı bir şekilde koruduğu ve 1990’lı yıllarda yasaklara rağmen öğrencilerin kampüste başörtülerini takmalarına izin verdiği kaydediliyor. Haber “Ancak pek çok kişi, üniversitenin artan baskıdan kaçamayacağı endişesini taşıyor” şeklinde devam ediyor.

Gazeteye konuşan Boğaziçi Üniversitesi mezunu ve İsveç’teki Lund Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Umut Özkırımlı, “Bu, bir süredir devam eden sürecin son adımı. Herkes Boğaziçi’nin ve özel üniversitelerin hasar almadan kalamayacağını biliyordu. Ve şimdi bu başladı” diyor.

Gazete, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk yıllarının pek çok kişi tarafından akademik özgürlükler için altın yıllar olarak kabul edildiğini, bu yıllarda tabu olan konuların tartışılması için alan yaratıldığını yazıyor.

 

(Financial TimesBBC Türkçe)