Ana Sayfa Blog Sayfa 2846

Karadeniz’de balıkçı ağları 17 yunusun katili oldu

Karadeniz sahilinde son dönemde çok sayıda yunus ölüsünün kıyıya vurması, insanları tedirgin etti.

Kimsayal atıklardan mı yoksa başka nedenlerden mi yunusların öldüğü ile ilgili yapılan yorumların ardından Sinop Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Su Ürünleri Avlama ve İşleme Teknolojisi Bölümü Dr.Öğr. Üyesi Sedat Gönener, yaptıkları araştırmanın ardından ilk bulguların sonucu açıkladı.

Ajanimo’da çıkan habere göre, karaya vuran yunus türlerinin ‘Mutur’ ve Tırtak’ olduğunu belirten Dr. Gönener, “Her sene bu dönemde bu tür vakalar olabiliyor. Çünkü Nisan-Mayıs ve Haziran ayları yunusların üreme ve emzirme dönemleri. Yunus emzirmek için süt üretmek için daha çok geziyor, dolaşıyor. Daha fazla besin arıyor. Bu iki türün ‘mutur ve tırtak’ın görme durumları diğer tür olan ‘afalına’ya göre daha zayıf. Bu dönemde kalkan ağı yoğun bir şekilde yapılıyor. Yunusların ağlara takıldığı ve boğularak öldükleri yönünde tespit yaptık” dedi.

Ağa takılıp boğulmuşlar

Şu ana kadar 17 ölü yunusta inceleme yaptıklarını ifade eden Dr. Sedat Gönener, “Bu yunuslardan örnekler aldık ve tahlile gönderdik. Ancak yaptığımız ilk incelemelerde yunusların midesinde çok sayıda istavrit ve çaça tespit ettik. Ağlara takılıp balıkçıların avladığı bu balıkları yerken öldükleri anlaşılıyor. Ağa takılıp boğulmuşlar. Çünkü yunusların belli bir sürede yüzeye çıkıp hava alması gerekiyor. Mutur ve tırtak dediğimiz bu iki türün sonar kabiliyetleri çok zayıf. O nedenle ağların içine girip boğuldukları anlaşılıyor. Tabii ki kesin ölümleri yunuslar üzerinde yapılacak otopsi sonucunda belli olur. Ama büyük ölçüde ölümleri bu nedenle” diye konuştu.

Ölmelerini engellemek için çözüm “Pingers” cihazları

Yunus ölümlerinin önüne basit önlemlerle geçilebileceğini ifade eden Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ahmet Cemal Dinçer, “sadece yunuslar değil, deniz memelilerinin bütününü ağlarla buluşmasını, ölmelerini engellemek için ’Pingers’ dediğimiz cihazları kullanabiliriz. Bunlar elektrik akımıyla çalışıyor, bir nevi sinyal verici 200-250 gram ağırlığında ağlara takılan şekil olarak şamandıralara benzer bir cihaz. Yaydığı sinyal sayesinde bir nevi alarm veriyor. Dolayısıyla Yunus, ağlara yaklaştığı zaman bu sesten ürkerek buraya yanaşmıyor. Dolayısıyla ölümleri durduracak önleyecek bir çözümümüz var” şeklinde konuştu.

 

(Ajanimo)

Yazar İhsan Eliaçık’a 6 yıl 3 ay hapis cezası

İlahiyatçı yazar İhsan Eliaçık, “silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak” suçundan yargılandığı davada 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Eliaçık ve avukatı katıldı.

Duruşmada, Eliaçık’ın esas hakkındaki savunmasını yapmasının ardından mahkeme kararını açıkladı.

Yurtdışı ve İstanbul dışına çıkış yasağı

Mahkeme, Eliaçık’a, Demokratik İslam Kongresi tarafından düzenlenen konferansta yaptığı ve internet sitesinde yayınlanan konuşmasındaki sözleri nedeniyle “silahlı terör örgütünün propagandasını” yapmak suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi.

Mahkeme, cezada indirim maddeleri uygulamazken, Eliaçık hakkında yurtdışı ve İstanbul dışına çıkış yasağı ile haftada 2 gün imza atmak koşuluyla adli kontrol hükümlerinin uygulanmasına hükmetti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede, sanık İhsan Eliaçık’ın bir internet sitesinde yer alan yazılarında silahlı terör örgütü PKK/KCK’nın propagandasını yaptığı savunularak, sanığın ”terör örgütü propagandası yapmak” suçundan cezalandırılması talep edilmişti.

 

(NTV)

Doğanın “Yeter!” dediği an: Arjantin’de bir gecede ortaya çıkan nehir

The Guardian‘da Uki Goñi imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cem Sabuncu’nun çevirisi ile paylaşıyoruz

                                                                        ***

Yeni ortaya çıkan bir akarsu tarım arazilerine ve yollara zarar veriyor ve hatta bir kenti tehdit ediyor. Ancak, bu durum aynı zamanda Arjantin’in soya fasulyesine bağımlılığını ve bunun oluşturabileceği olası zararları da göz önüne seriyor.

Ağır yağışlı geçen gecenin ardından Ana Risatti sabah kalktığında dışarıdan kaygı verici bir gürleme gelmekteydi. Gece boyu yağan sağanak yağmurun devam ettiğini düşünen 71 yaşındaki Ana, dışarıya bakmaya çıktıktan sonra: “Gerçekte ne olduğunu gördüğümde neredeyse bayılıyordum.” diyor. Duyduğu ses gökten yağan yağmurun değil, evinin etrafındaki çitin hemen ötesinde suyun bir gecede yararak oluşturduğu derin kanyonda akan suyun sesiydi.

Orta Arjantin’in San Luis bölgesinde aniden beliren yeni nehir ağları bilim insanlarını şaşırtırken çevrecileri endişelendirdi, ve çiftçileri umutsuzluğa düşürdü. Ayrıca ülkenin başlıca ihraç ürünü olan soya fasulyesine bağımlılığı hakkında önemli soruları gündeme getirdi.

3 yıl önce bir sabah yaşadığı olayı hatırlayan Risatti: “Korkunç bir gürlemeydi.” dedi. “Arazi adeta bir kanyon gibi açıldı. Akansu görebildiğim kadarıyla önüne gelen ne varsa iterek yoluna devam ediyordu. Devasa toprak, ot ve ağaç yığınları su yüzeyinde taşınıyordu.”

O gece Risatti’nın çiftliğini yarıp geçen sel çukuru bugüne kadar 25 km uzunluğa ulaştı. En derin noktasında en az 60 metre genişliğe ve 25 metre derinliğe sahip.

Bu yeni akarsuların en büyüğü Río Nuevo (Yeni Irmak), San Luis bölgesindeki hafif eğimli düz bir arazi olan 373.000 hektarlık yeraltı suyu havzası Cuenca del Morro’dan geçiyor.

Morro havzası 1990’lı yılların başlarına kadar su emen ormanlar ve otlaklardan oluşmaktaydı. Bu alan günümüzde çoğunlukla mısır ve soya fasulyesi tarlalarından ibaret.

Arjantin’in adeta bir soya fasulyesi üretim santraline dönüşmesi, bu mahsule yer açmak için geniş çaplı ormansızlaştırma faaliyetlerine de yol açtı. Bugün soya fasulyesi ülkenin ekilebilir arazilerin %60’ını yetiştiriliyor. Greepeace’in verilerine göre geçtiğimiz 10 yılda yaklaşık 2.4 milyon hektarlık doğal orman kaybedildi.

Jobbágy: “Arjantin bir muz cumhuriyeti, ama soya fasulyesi artık yeni muz durumda.” diyor. “Soya fasulyesi olmadan çiftliklerimiz de ülke de ayakta duramaz.” Fotoğraf: Uki Goñi

San Luis Üniversitesinden çevre uzmanı Esteban Jobbágy, yeni nehirlerin aniden ortaya çıkmasının üç temel sebebi olduğunu söylüyor: “Bir, son yıllarda yağışlı dönemlerden geçiyoruz, iklim değişiyor. İki, bu bölgedeki topraklar doğası gereği sabit değiller. Son olarak, bu su toplama havzası ilk defa bu denli yoğun bir tarımı bünyesinde barındırıyor.”

Arjantin, küresel üretimin %18’ini tedarik ederek, ABD ve Brezilya’dan sonra dünyanın üçüncü büyük soya fasulyesi üreticisi konumunda. 2016 yılında soya fasulyesi, soya küspesi ve soya yağının toplam ihracatı, ülkenin toplam ihracatının %31’ini oluşturmaktaydı.

Sene boyu büyük miktarlarda su emmekte olan derin köklü ormanlara nazaran kısa köklere sahip olan soya fasulyesi, yılın sadece birkaç ayı boyunca yetişmektedir.

Bu durum Morro havzasının altındaki akiferin yükselmesine ve yeraltı suyunun akış hızının artmasına neden olurken, bunun karşılığında bölgenin geçirgen topraklarının çöküşü tetiklenmiş oldu.

2008 yılında çiftçiler, yüzey akışı sonucu oluşan sığı su kanallarının ortaya çıktığını bildirmeye başlamışlardı. Ancak son beş yılda erozyon aşırı derecede artıp bu sığ kanalları derinleştirerek hendek kıvamına getirdi.

Yeni oluşmuş yarıklardan birinin tepesine tırmanan Jobbágy, eline aldığı bir parça toprağın elinde çözülüp uçmasıyla beraber: “Bu aslında toprak değil, toz.” diyor.

“Islandığında oldukça kararsız bir duruma geliyor ve katı görünümdeki bu toprak sıvıya dönüşüyor. Dolayısıyla bu küçük nehir, görece nazik bir eğime sahip olmasına rağmen, oldukça fazla miktarda çökelti (ing: sediment) taşıyor.

Bu durum çiftçiler için başka bir soruna daha yol açmaktadır. Bazı nehirler bir metreye varan çökelti yığınlarını bir gecede taşıyarak koskoca arazileri bir gecede ortadan kaldırabilmektedir.

Alberto Panza “Burası tamamen düz mera bir alandı” Fotoğraf: Uki Goñi

41 yaşında bir sığır yetiştiricisi Alberto Panza, arazisini, Arjantin’in küçük çiftçisinin çoğunluğunun yerini alan soya fasulyesi yetiştiren devasa şirketlere vermeyi reddeden son birkaç çiftçiden biri.

Eski ve yıpranmış kamyonetini toprak bir yoldan süren Panza, arazinin ne kadar da boş olduğuna dikkat çekiyor. Artık buralarda atlarının çıplak sırtında gezen gauchos (Arjantin kovboyları)’lar kalmadı. Soya üreticilerine uzun yıllığına kiralanacak arazilerde fazladan yer açmak adına eski çiftlik evleri yıkıldı.

Panza: “Artık birçok çiftçi şehirlerde yaşıyor. Şu anda, araziyi kendin ekmek yerine şirketlere uzun dönem kiraya vermek daha kolay.” diyor.

Panza’nın çiftliği sanki Mars yüzeyindeymiş hissi veriyor. Arazinin tam ortasında, 60 metre genişliğe ve 25 metre derinliğe sahip bir kanyon bulunuyor. Dibindeki akıntının hızı aldatıcı bir şekilde yavaş.

Panza’nın çiftliği kanyon tarafından iki parçaya bölünmüş durumda. “Buralar tamamen düz otlaklardı.” diyor Panza. Nehir yatağının bir tarafında uzun bir elektrik direği bulunuyor. Kablolar nehrin üzerinden geçerek diğer taraftaki direğe uzanmayı hala başarıyorlar.

Nehrin rotası sürekli olarak değiştiğinden dolayı Panza karşı tarafa geçmek için halen bir yol veya bir köprü yapamıyor.

Morro havzasının üçte birinden az bir alan hala orman ve otlaklarla kaplı. Havzanın neredeyse yarısında soya ve mısır tarımı yapılmakta. San Luis hükumeti,  havzanın bir nehir deltasına dönüşmesine engel olmak için nihayet konuya el attı.

Río Nuevo bir kanyon oyuyor. Fotoğraf: Handout

Oluşan yeni akarsular Villa Mercedes şehrini ve Arjantin’le ve komşu Brezilya arasındaki uluslararası kara yolu ticaretini taşıyan iki önemli yolu tehdit etmeye başlamasıyla beraber hükumet harekete geçti.

Ulusal Tarım Teknolojileri Enstitüsü (National Institute for Agricultural Technology (Inta))’nün San Luis ofisinde çalışan üç bilim insanı, Claudio Sáenz, Juan Cruz Colazo ve Mario Galván, son 10 yıldır Morro havzasını çalışmaktalar.

Bu bilim insanlarının emekleri sonucunda San Luis bölgesi 2016 yılında bir acil durum yasası çıkartarak arazi sahiplerinin arazilerinin %5’ini ormanlık veya otlak alan olarak korumalarını ve yılın soya fasulyesi tarımı yapılmadığı dönemlerinde su tasarruf eden kış mahsulleri ekmelerini zorunlu kıldı.

“Hükümetin dediğine göre şu ana kadar havzadaki çiftçilerin %60’ı yasanın gerekliliklerine uyacağını taahhüt etti.” diyor Galván.

Ancak bu sadece bir toz zerresi” diye uyarıyor Sáenz.

Küçük çiftçinin kaybı sorunu güçleştirdi, çünkü büyük tarım şirketlerinin ekim nöbeti yapmak veya arazinin sürdürülebilirliğini korumak için herhangi bir motivasyonları yok.

“Bir parselin kullanılamaz hale gelmesi durumunda şirketler yeni bir arazi kiralayıp sorunlu araziyi eski sahiplerine bırakıyorlar. Bu durum sadece toprağı değil, arazi sahiplerinin tarımsal uzmanlıklarını (ing: know-how) da erozyona uğratıyor.”

Jobbágy, yeni oluşmuş nehirlerin debisini ölçerek, nehirlerin sürekli olarak değişen rotalarını haritasını çıkartmaya çalışarak ve kalan bir avuç çiftçiyle temas kurarak vaktinin büyük bir kısmını sahada geçiriyor.

“Bir çok arazi sahibinin arazileriyle olan bağı çok kırılgan bir halde.” diyor Jobbágy. “Çiftlik evlerinin yıkılmasıyla beraber arazi ruhunu yitirdi. Sistem çalıştığı sürece, her şey yolundadır. Ancak doğanın artık “Yeter!” dediği vakit, bu durumu tersine çevirmek çok zor.”

Bu yazı, Avrupa Orman Enstitüsü (European Forest Institute)’nün ve Gözlem İstasyonu (Lookout Station)’nun yardımlarıyla yayınlandı. EFI’nin yeni girişimi, gazetecilik ve bilimi iklim değişikliği bağlamında bir araya getirmektedir.

 

Haberin İngilizce orijinali

Yeşil Gazete için çeviren: Cem Sabuncu

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Hangi sebzede arsenik, hangi suda tarım ilacı var? – Bülent Şık

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamadığı araştırmada incelenen 524 gıdanın yüzde 51.1’inde birden çok sayıda pestisit kalıntısı çıktı. Kansere neden olan pestisitler özellikle anne karnındaki bebekler ve çocuklar için büyük tehlike. Ayrıca araştırmada, endüstride kullanılan çeşitli kimyasal atıkların sulara ve gıdalara arsenik geçirdiği tespit edildi.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Sağlık Bakanlığı’nın 2011-2016 yılları arasında yürüttüğü “Kocaeli, Antalya, Tekirdağ, Edirne, Kırklareli İllerinde Çevresel Faktörlerin ve Sağlık Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi Projesi” hakkında bazı bilgiler vermiştim.

Araştırmada Ergene Nehri Havzası’nda yer alan Edirne, Kırklareli, Tekirdağ illeri; Dilovası bölgesinin de içinde bulunduğu Kocaeli ili ve Antalya ilinde yaşayan insanlardan ve yerleşim bölgelerinden alınan binlerce örnekte kanser hastalıklarına neden olan kimyasal maddelerin varlığı araştırılmıştı. Hastalığın sık görülmesi ile bu maddelerin çevresel ortamlardaki kalıntı düzeyleri arasında bir bağlantı olup olmadığı belirlenmeye çalışılmıştı.

Bu yazıda gıda ve su örneklerinde yapılan pestisit, ağır metal ve polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH) kalıntılarının analizlerine dair bazı sonuçlara yer vereceğim. 2011-2016 yılları arasında yapılan araştırmada 1440 su örneği ve 1380 gıda örneği çalışıldı.

Gıda örneklerinin seçiminde o bölgede yetiştirilen, işlem görmemiş, çevresel kirlilik parametrelerinden etkilenimi gösterebilecek ürünler tercih edildi. Her bir örnek belli bir yerleşim yerinden alındı. Bu örneklerde insanlarda çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı bilinen arsenik, kurşun, kadmiyum, civa gibi ağır metallerin yanı sıra; alüminyum, antimon, bakır, baryum, berilyum, bizmut, çinko, demir, gümüş, kalay, kobalt, krom, manganez, molibden, nikel, selenyum, sezyum, stronsiyum, lityum, vanadyum ve talyum elementlerinin kalıntı düzeyleri araştırıldı.

Gıda örneklerinde hormonal sistem bozucu olarak nitelenen 106 pestisit dahil olmak üzere 332 farklı pestisitin analizi yapıldı. Gıdalara bulaşması muhtemel 16 PAH bileşiğinin de analizi yapıldı.

Pestisitler tarımda kullanılan ve kalıntıları toprağa, suya ve gıdalara bulaşan zehirli kimyasal maddelerdir. Solunan havada, gıdalarda ve sularda bulunabilen pestisit kalıntılarına maruz kalmak insanlarda zaman içinde kanser hastalıklarına yol açabilmektedir. Özellikle gıdalarda birden fazla sayıda bulunan pestisit kalıntıları ve hormonal sistem üzerinde bozucu etkisi olan pestisitler son yıllarda akademik çalışmaların odak noktasında yer alıyor.

Pestisit kalıntılarının incelendiği çalışmada analiz edilen gıda örneklerinin isimlerini ve sayısını gösteren grafik aşağıdadır.

Hormonlara zarar

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde gıdalarda maksimum kalıntı sınırını aşan pestisitlere dair bir değerlendirme yapmıştım. Maksimum kalıntı sınırı bir zehirli maddenin gıdalarda ve sularda bulunmasına izin verilen en yüksek miktarın ne olduğunu ifade eder. Bu miktarın aşılması sağlık sorunlarına yol açar. Ancak dikkatle bakılması gereken başka noktalar da var ve bir gıda maddesinde birden çok sayıda zehirli madde kalıntısı bulunması bunlardan biri. Bir gıda ürününün mevzuattaki sınır değerlerin altında kalan birden fazla sayıda pestisit içermesi durumu da sağlık sorunu yaratır ve yapılan analizlerde bu konuya da mutlaka bakmak gerekir.

Öncelikle bir gıda ürününde maksimum kalıntı sınırının altında kalan ancak birden fazla sayıda bulunan pestisitler hakkında bir değerlendirme yapacağım.

Çalışmada pestisit kalıntısı içerdiği saptanan 296 (yüzde 22.5) gıda örneğinin 179’unun (yüzde 13.6) gıda kodeksinde belirtilen maksimum kalıntı sınırının altında 1 pestisit içerdiği saptandı. Birden fazla sayıda pestisit içeren örneklerin dağılımı ise şöyleydi: 79 örnekte (yüzde 6.0) 2 farklı pestisit; 23 örnekte (yüzde 1.7) 3; 12 örnekte (yüzde 0.9) 4 ve 3 örnekte ise (yüzde 0.2) 5 farklı pestisit olmak üzere 117 gıda örneğinde (toplam yüzde 8.9) birden fazla sayıda pestisit kalıntısı saptandı.

itlerin mevzuatta belirtilen kalıntı limit değerlerini aşmayan pestisitler için olduğunu belirtelim. Ancak bir adım daha öteye giderek birden fazla sayıda pestisit kalıntısı içeren örnek sayısı analizini pestisit tespit edilen örneklerin tümünde yapmak gerekiyor. Daha açık bir ifade ile kalıntı sınırı değerlerini aşan ve aşmayan örneklerin tamamını incelemeye dahil etmek gerekiyor. Bu durumda ayrıntıları Tablo 1’de (üstte) gösterildiği gibi toplam 524 gıda ürününün yüzde 51.1’inin birden çok sayıda pestisit kalıntısı içerdiği gibi çarpıcı bir sonuç ortaya çıkıyor.

Bir gıda maddesinde hepsi de mevzuattaki sınır değerlerin altında kalan çok sayıda pestisit bulunmasının sağlığı olumsuz etkileyeceği çeşitli akademik yayınlarda vurgulanmaktadır. Bir gıda ürününde kalıntı sınır değerlerini aşan birden fazla sayıda pestisitin daha ciddi bir soruna yol açacağı ise kesindir.

Anne karnında…

Çalışmada gıda ürünlerinde saptanan pestisitlerin yüzde 40’ının hormonal sistem bozucu nitelikte olduğu da belirlendi. Bu kimyasallar maksimum kalıntı sınır değerlerinin altında kalan seviyelerde sağlık sorunlarına yol açıyor. Hormonal sistem bozucular bir kimyasalın toksikolojik etkilerini belirlemekte kullanılan ve miktar ile toksik etki arasında bir ilişki kuran klasik modele uygun davranmıyorlar. Klasik modelde bir kimyasalın miktarı azaldıkça zararlı etkisinin de azalacağı kabul edilir. Oysa hormonal sistem bozucu kimyasalların zararlı etkisi düşük dozlara doğru gidildikçe daha çok artış gösteriyor. Bu durum bir kimyasal madde maksimum kalıntı sınırını aştığında zararlı olur anlayışını yetersiz kılıyor. Buna ek olarak, yaş küçüldükçe zararlı etkinin arttığı, bir bireyin anne karnındayken veya bebeklik safhasında bu maddelere karşı daha duyarlı olduğu ve olumsuz etkilerin daha fazla olacağı da çeşitli yayınlarda belirtiliyor.

Cumhuriyet’te yayınlanan yazının ardından bakanlıktan gelen açıklama

Suda tarım ilacı

Analiz edilen örneklerin büyük bir çoğunluğu kaynak suları, doğal olarak oluşan ve bir çıkış noktasından yeryüzüne kendiliğinden çıkan ya da çıkarılan yeraltı sularıdır. Edirne ve Tekirdağ’dan alınan 2 kaynak suyu örneğinde ülkemizde uzun yıllardır kullanılmayan ve bir kalıcı kirletici olan aldrin isimli pestisitin kalıntısı belirlendi. 34 örnekte ise folpet kalıntısına rastlandı. Edirne’den alınan örneklerin 14’ü; Tekirdağ’dan alınan örneklerin 6’sı; Kırklareli’den 1 örnek ve Antalya’dan alınan 11 su örneğinde folpet kalıntısı çıktı. Folpet sulara yaygın olarak bulaşan kanserojen ve hormonal sistem bozucu bir zehirli madde olup olmadığı üzerinde halen tartışmalar olan bir tarım zehridir.

Bazı zehirler bulunamadı

Marul, ıspanak, lahana, susam, zeytinden oluşan 343 gıda örneğinde yapılan analizlerde herhangi bir polisiklik aromatik hidrokarbon (PAH) kalıntısına rastlanmadı. PAH’lar kansere neden olan kimyasal maddelerdir ve çalışılan gıda ürünlerinde tespit edilmemiş olmaları olumlu bir bulgudur.

Ergene Havzası arsenik kusuyor

Arsenik doğal yollardan da sulara bulaşabilmektedir. Ancak bazı kimya ve metal endüstrisi işkollarından açığa çıkan atık maddelerinde de bulunabilmektedir. Ayrıca tarımda kullanılan çeşitli kimyasal maddeler de sulara ve gıdalara arsenik bulaşmasına yol açan önemli etkenlerdir. Arsenikle kirlenmiş sular kullanılarak üretilen gıda maddelerine de arsenik geçmektedir. Arsenik içeren sular ve gıda maddeleri insanlarda arsenik zehirlenmesine yol açan başlıca kaynakları oluşturur. Yapılan araştırma çalışmaları gıda maddeleriyle alınan arseniğin büyük kısmının et, balık ve tavuktan kaynaklandığını gösteriyor.

Gıda örneklerinde arsenik kalıntılarını belirlemek için yapılan analizlerde Tablo 2’de görülebileceği 24 çeltik, 5 ısırgan otu, 1 karalahana, 2 marul, 8 sarmısak ve 14 yeşil soğan olmak üzere toplam 54 gıda örneğinde (toplamın yüzde 3.9’u) arsenik tespit edildi. Arsenik içerdiği belirlenen 54 gıda örneğinin yüzde 85’i Ergene Havzası’ndaki Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ illerinden alınmıştı.

Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi Kurumu (EFSA) toprak ve su kaynaklarındaki arsenik kirlenmesine bağlı olarak pirinç, karalahana ve marul gibi bazı gıda ürünlerinin bünyelerinde arsenik biriktirmeye daha çok eğilimli olduğunu belirtmektedir. Arsenik içeren gıda ürünlerinin Ergene bölgesinde Antalya’ya kıyasla daha fazla çıkması bu bölgedeki toprak ve su kaynaklarında bir arsenik kirlenmesi olduğuna işaret etmektedir.

Bir açıklama

Yazı dizisinde dile getirdiğim kapsamı çok geniş olan bu halk sağlığı çalışmasının gıda ve sularla ilgili kısmına mütevazı katkılarım oldu. Projede emeği geçen insan sayısı çok fazla ve benim projedeki rolümün abartılmasını istemem. Bu yazı dizisi ile kamu adına yürütülen bu çalışmadan elde edilen sonuçların gizli tutulmamasını, uygun ve anlaşılır bir çerçeve ile kamuya açıklanmasını sağlamayı amaçlıyorum.

Basit bir örnek vererek ne demek istediğime açıklık getirebilirim.

Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) birlik üyesi ülkelerde çeşitli gıda ürünlerindeki pestisit kalıntılarının incelendiği bir araştırma çalışması raporunu açıkladı. “The 2015 European Union report on pesticide residues in food” başlığı taşıyan bu rapor incelenerek bir raporun anlaşılır bir çerçeve ile kamuoyuna açıklanmasını talep ederken neyi kastettiğim görülebilir. EFSA’nın çalışmasında 84 bin gıda örneği incelenmiş. Açıklanan raporun ne kadar ayrıntılı olduğuna dikkat çekmek için sadece pestisitlerle ilgili olmasına rağmen 134 sayfa olduğunu belirtmek istiyorum.

Raporu önünüze koyduğunuzda pestisitler konusunda ülkedeki durumun ne olduğunu görmeniz mümkün. Avrupa Birliği ülkelerinde de işler yolunda gitmiyor ama en azından ülkemizde olduğu gibi kamu adına yürütülen bütün çalışmalar büyük bir gizliliğe gömülmüş değil. Gıda veya sularda halk sağlığını korumak amacıyla yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçların kamuya açıklandığı tek bir çalışma yok ülkemizde. Bu durum hiç olağan değil. 2016 yılı Ocak ayına kadar Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü çalışmanın içindeydim. Benim iddiam 2 sene önceki çalışma sonuçlarının bile, çalışmanın yapıldığı bölgelerde gözlenen halk sağlığı sorunlarına yol açan nedenleri detaylı bir şekilde tespit ettiğidir. Temel meselem böyle büyük bir projenin bulgularının paylaşılmasını sağlamaktır. Kamu adına iş yapmakla sorumlu kurumlar yaptıkları çalışmaların sonuçlarını da kamuya açıklamakla sorumludur. Bu sorumluluğu hatırlatmak doğru bir akademik tavırdır.

Yarın: Sularda tespit edilen kirlenmeye dair bazı değerlendirmeler

Türkiye’yi kanser eden ürünleri devlet gizledi, biz açıklıyoruz! İşte zehir listesi – Bülent Şık

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

 

Bülent Şık

 

“Tarihin en büyük doğa tahribatına” karşı Ekoloji Birliği kuruldu

Türkiye’de 54 ekoloji örgütü, farklı kentlerde yaptıkları ortak açıklama ile Ekoloji Birliği’nin kurulduğunu ilan etti.

İlki Bergama’da 11-12 Kasım 2017 tarihinde gerçekleştirilen ekoloji örgütleri buluşmasına, Türkiye’nin 40 farklı yöresinden ekoloji örgütü katılmıştı.

İkinci buluşmayı 24-25 Mart’ta Eskişehir’de gerçekleştiren ekoloji örgütleri ilke, program ve yapı tartışmaları sonucunda Ekoloji Birliği adı altında birleşmişti.

Ekoloji Birliği’nin açıkladığı  kuruluş deklarasyonunda, birlik bileşeni 54 ekoloji örgütünün imzası yer aldı.

Deklarasyonda, Bergama ve Eskişehir buluşmalarında sorunların ortak olduğu tespitinin yapıldığı belirtilerek; “Buna karşı; kendi yerellerimizde sıkışıp kalmamak, yaşamı savunma direnişlerimizi omuz omuza büyütmek, ülke çapına yayılan bir dayanışma ve örgütlenme zemini oluşturmak için Ekoloji Birliğini kurmaya karar verdik” denildi.

Ekoloji Birliği’nin, ülkenin içinden geçtiği bu karanlık dönemde direnişin güçleneceği, yeni yeni yerlerde filizleneceği ve yaşamı savunma iradesinin daha da kuvvetleneceği zeminlerden biri olacağının ifade edildiği deklarasyonda,  “Yaşamı savunmak, ortak hareketliliği güçlendirmek için Ekoloji Birliği’ne” çağrısı yapıldı.

Tarihin en büyük doğa tahribatı

Tarihin en büyük doğa tahribatının yaşandığının belirtildiği deklarasyonda şu ifadelere yer verildi.:

“Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar büyük bir doğa tahribatıyla karşı karşıya kalmamıştır. Ülkenin toprağı, suyu, havası ve denizleri, daha büyük bir saldırıya maruz kalmamış, bitkisi çiçeği, hayvanı insanı, bugün tanık olduğumuz kadar büyük bir yaşam hakkı gaspıyla tehdit edilmemiştir.

Ülkenin her bir metre karesine yönelen bu genel saldırıya karşı, yediden yetmişe halk hareketleri doğmuş, her bir yerelden doğa ve yaşam için direnişler ortaya çıkmış, her geçen gün çıkmaktadır. Ekoloji mücadelesi, içinden geçtiğimiz bu karanlıkta geleceğe dair umudun hala korunabildiği ve yaşam hakkı için kenetlendiğimiz en önemli mevzilerden biri, iktidar ve sermaye blokunun en çok köşeye sıkıştırılabildiği ve yaşam düşmanlığının en net teşhir edildiği bir mücadele başlığı haline gelmiştir.

Haklı olduğumuzun ve hukuksuz talan örgütlenmesine karşı meşru müdafaa gücü olduğumuzun sonuna kadar bilincinde, gücümüzün farkındayız.”

Ekoloji Birliği deklarasyonundan bazı maddeler ise şöyle:

•Ekoloji Birliği ile bu gücü daha ortak, daha koordineli hale getirmeyi hedefliyoruz. Kurumların ve yasaların doğadan ve yaşamdan yana işlemediği bu dönemde sermaye iktidarına ve talancı şirketlere karşı geniş bir savunma hattını kurmak için çalışacağız.

• Ekoloji Birliği’nin temeli, yerellerdeki ekoloji mücadeleleri ve örgütlenmeleridir. Bütün yerel ekoloji mücadeleleri ve örgütlenmelerini doğal bileşenlerimiz olarak görüyor ve birlikte mücadele etmek için Ekoloji Birliği’ne davet ediyoruz.

• Ekoloji mücadelesini ve yaşam savunmasının siyasetini siyasi program ve tüzüklerden bağımsız olarak kendi bulunduğumuz alanlarda üretiyoruz.

•Yaşamı savunanların, birbirinin yarasını sarması, birbiriyle dayanışmasını hedefliyoruz. Ülkenin demokratikleşmesi, emeğin özgürleşmesi, barışın hakim kılınması için çabalayanlarla yan yana duracağız.

• Ekoloji Birliği sadece mevcut ekoloji örgütlerinin bir araya gelmesini değil, temel olarak gittikçe gelişen ekolojik ve yerel hareketlerin birlikte mücadele zeminini hedefler.

• Doğada sınırların olmadığını biliyoruz. Dünyanın her yanında aynı sorunlara karşı mücadele eden yaşam savunucuları ile buluşmanın, iş ve güç birliği yapmanın, dayanışmanın yollarını arayacağız. Çünkü onların mücadelesi, bizim mücadelemizdir.

• Ekoloji Birliği mücadelesinin maddi külfetini kendi özgüçlerimizle karşılamayı savunuyoruz. Mücadelenin parayla değil kollektif emekle, özveri ve dayanışmayla yürütülebileceğini düşünüyoruz.

• Hiçbir hukukun yaşam hakkından değerli olmadığını, hukuksuzluğu, öğretilmiş çaresizliği yenmenin yolunun, mücadeleden geçtiğini hukukun da yine bu mücadeleyle yerine geleceğini biliyoruz. Hukukun nasıl ayaklar altına alındığını, yıllarca süren emek ve masraflarla kazandığımız davaların bir kalemde ortadan kaldırıldığını defalarca gördük. Buna rağmen hukuktan, hukukun adilce uygulanması talebimizden vazgeçmeyeceğiz.

Deklarasyona imza atan örgütler:

1. Aliağa Çevre Platformu

2. Antalya Ekoloji.org

3. Antalya Sahillerini Savunma Meclisi

4. Aydın Çevre ve Kültür Platformu (AYÇEP)

5. Ayvalık Tabiat Platformu

6. Bartın Platformu

7. Bergama Çevre Platformu

8. Bergama-Eşme-Sivrihisar-Havran-Küçükdere Elele Hareketi

9. Bozcaada Forum

10. Burhaniye Çevre Platformu (BURÇEP)

11. Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu

12. Derelerin Kardeşliği (DEKAP)

13. Didim Çevre Platformu

14. Dikili Çevre Platformu

15. Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği (DOĞADER)

16. Doğu Akdeniz Çevre Dernekleri (DAÇE)

17. Donkişot Bisiklet Kolektifi

18. DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu

19. Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)

20. Ekosistemi Koruma Ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD)

21. Erdek Körfezi Dayanışma Platformu

22. Eskişehir Ekoloji Birliği Girişimi

23. Foça Çevre ve Kültür Platformu (FOÇEP)

24. Foça Forum

25. Güzelbahçe Çevre Derneği (Gülder)

26. Halk İmdat

27. Hasankeyf Yaşatma Girişimi

28. İzmir Çevre Gönüllüleri (İZÇEP)

29. Karaburun Kent Konseyi

30. Karadeniz İsyandadır Platformu

31. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği

32. Kocaeli Ekolojik Yaşam Derneği

33. Kuşadası Çevre Platformu

34. Kuzey Ormanları Savunması (KOS)

35. Mersin NKP

36. Merzifon Çevre Platformu (MERÇEP)

37. Mezopotamya Ekoloji Hareketi

38. Muğla Çevre Platformu (MUÇEP)

39. Munzur Koruma Kurulu (DEDEF)

40. Murat Dağı Koruma Platformu

41. Ordu Çevre Derneği (ORÇEV)

42. Samsun Çevre Platformu (SAMÇEP)

43. Söke Çevre ve Kültür Platformu (SökeÇEP)

44. TEMA Bergama

45. Tokat Yozgat Güçbirliği Platformu

46. Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP)

47. Turgut Yardımlaşma Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği

48. Yaşam ve Dayanışma Yolcuları

49. Yeni Foça Forum

50. Yerel Tohum Derneği

51. Yeşil Artvin Derneği

52. Yeşil ve Sol Çalışma Grubu

53. Doğanın Çocukları

54. Sinop NKP

 

(Yeşil Gazete)

 

 

 

MHP lideri Bahçeli’den erken seçim çağrısı: 26 Ağustos’ta yapılmalı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin Meclis grup toplantısında milletvekillerine seslendi.

Erken seçim çağrısında bulunan Bahçeli, hem Cumhurbaşkanlığı ve hem de milletvekilliği seçimlerinin 26 Ağustos 2018 pazar günü yapılmasını önerdi.

Bahçeli’nin çağrısını yanıtlayan Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ise, “Yetkili organlarda değerlendirilir” açıklamasını yaptı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Bülent Tezcan da, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin partisinin grup toplantısında sunduğu erken seçim teklifine yanıt verdi.

Türkiye’nin sıkışmışlık içinde olduğunu ifade eden Tezcan,  “Hodri meydan. Türkiye’nin esaslı ve ciddi sorunları var. Bu sorunların tek bir sebebi var tek adam rejimi. Tek adam rejimini göndermenin yolu sandıktır. Erken seçime hazır olduğumuzu söylemiştik, erken seçime hazırız” şeklinde konuştu.

“26 Ağustos’un Malazgirt’in yıl dönümünde yeni bir zafer ruhu ile Cumhurbaşkanını seçmeli”

Bahçeli’nin açıklamaları şu şekilde:

“Cumhurbaşkanlığı Sistemi henüz tam devreye girmedi. Türkiye’nin 3 Kasım 2019’a kadar dayanması kolay değildir. 3 Kasım 2019’a kadar ulaşmak her dakika zorlaşmaktadır. Partimiz mahalli idareler seçimleri hariç geçerli olan Cumhur İttifakı vardır. Türkiye’nin bekası açısından Cumhur ittifakının korunması elzemdir. İttifakın başarıyla seçimlerden çıkılması için toplumsal olayların iyi takip edilmesi, atılan adımların verilere göre atılması gerekmektedir. Türkiye’nin, ABD, Fransa, İngiltere ile ilgili kurulan ilişkiler değişime uğramıştır. Ülkemizin cumhurbaşkanlığı sistemine acilen geçmesi acil bir hal almıştır.

31 Mart Mahalli idareler seçiminden sonra neyle muhattap kalacağı belli değildir. Mahalli idareler seçimlerindeki kutuplaşmaların 3 Kasım’a nasıl yansıyacağı az çok malumunuzdur. Bu riski kaynağında kesmek başlıca amacımızdır. Önümüzde 2 seçim vardır. Ya normal tarihi beklenecek. Ya da Milli mecburiyetten dolayı seçimleri erkene çekilecektir. Bilinmelidir ki gerekli uyum yasalarının çıkarılmasının ardından MHP seçimlerin erkene aluınmasından yana takdirini kullanmaktadır.

26 Ağustos’un Malazgirt’in yıl dönümünde yeni bir zafer ruhu ile Cumhurbaşkanını seçmeli ve en makul ve mantıklı yoldur. Seçimse isteğiniz hodri meydan. Sandık er meydanıdır, mertliğin kaynağıdır. Biz meydandan kaçmadık. Türkiye’ye pusu kuranları pususunda bozalım. Tercih büyük Türk Milleti’ne aittir. Ne istiyorsak Türk Milleti içindir. Ne amaçlıyorsak Türk Milleti’nin lehinedir. “

 

(BloombergHT, Artı Gerçek)

Shell’e iş planını iklim hedeflerine uygun hale getirmeme gerekçesi ile dava uyarısı

Climate Change News‘da Mat Hope imzası ile yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni  Damla Deveci’nin çevirisi ile paylaşıyoruz.

                                                                                    ***

Shell mevcut iş planını uluslararası iklim hedeflerine uygun hale getirmediği takdirde, “Friends of the Earth” petrol devine karşı bir dava süreci başlatacakları uyarısında bulundu.

Fotoğraf: Wikimedia Commons/Lom

Hollanda’daki iklim aktivistleri eğer iklim değişikliğine yönelik büyük bir eylemde bulunmazsa petrol şirketi Shell’i dava açmakla tehdit ediyor.

“Friends of the Earth” Hollanda şubesi şirkete resmi bir mektup gönderdi. Bu resmi mektupta iş planını Paris İklim Anlaşması’nda belirlenen küresel iklim hedeflerine uyumlu hale getirirken Shell’in takip etmesi gereken adımlar ana hatlarıyla belirtildi.

Shell’in yatırımlarının yaklaşık %95’ini petrol ve doğal gaz çıkarmak için kullanacağını duyurması sonrasında kampanya için harekete geçildi ve şirket hakkında yasal işlem başlatıldı. Çünkü şirketin sürdürülebilir enerji kaynaklarına sadece %5’lik bir yatırım yapacağı tahmin ediliyor.

Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre 1894 ile 2010 yılları arasındaki küresel karbondioksit ve metan salımının yaklaşık %2’si Shell kaynaklı. Şirketin Hollanda ve Birleşik Krallık’a kayıtlı olması bu konuyu Avrupa’da gündeme getirmek için kampanyacılara güçlü bir dayanak noktası sağladı.

Yapılan açıklamada, dava tehdidinin Shell’i harekete geçirmek için zorlayacağı ve şirketin “küresel iklim değişikliğindeki payı nedeniyle sorumluluk alması gerektiği” ifade edildi.

İklim değişikliğindeki mesuliyetleri nedeniyle büyük petrol şirketlerini suçlamak için başvurulan yasal işlemler içerisinde dava açmak son çözüm olabilir. İklim değişikliğine etkilerinden dolayı New York, dünyadaki en büyük beş petrol şirketine (BP, Chevron, ConocoPhillips, ExxonMobil ve Shell) tazminat davası açmaya hazırlanıyor. California’da da benzer bir dava üzerinde çalışılıyor.

Ayrıca, Nijerya’daki petrol sızıntılarına yol açtığı için Shell daha önce Hollanda’da mahkemelik olmuştu.

Craig Bennet

“Friends of the Earth” Birleşik Krallık şubesi başkanı Craig Bennet konu hakkında şu açıklamayı yaptı: “Bilim, konu iklim değişikliği olduğunda zamanın sahip olduğumuz bir lüks olmadığı görüşünde. Dünya liderleri 2015 yılında Paris’te bir araya geldiklerinde fosil yakıt çağına son verecekleri konusunda anlaşmıştı fakat bu süre zarfında, Shell’in yeni petrol ve doğal gaz kaynaklarına yatırım yapmaya devam ediyor.’’

‘‘Shell artık dünyaya zarar veren fosil yakıt çıkarma işlemine bir son vermeli, sürdürülebilir bir gelecek için değişimin bir parçası olmalı ve sıcaklık artışını yaklaşık olarak 1,5 santigratta tutmaya çalışmalıdır. Şu anda, Shell ve bu gibi şirketler geçmişte sebep oldukları zararın sorumluluğunu üstlenmeyen büyük tütün şirketleri gibi hareket etmektedir.’’

Sophie Marjanac

Client Earth adlı Sivil Toplum Kuruluşu’nda avukat olarak çalışan Sophie Marjanac bu davanın ‘büyük etkileri’ olacağını söyledi.

‘‘Hollanda’da açılan iklim davasında hâkimler sivil toplum kuruluşunun lehine karar verdi ve bunun sonucunda salımını azaltması yönünde Hollanda hükümetine baskı yapıldı. Bu argümanlar çok güçlü ve fosil yakıt liderlerine zorluk çıkarmada yeni bir kapı aralayabilir. Bunun örneklerini dünyanın pek çok yerinde açılan davalarda ve #ExxonKnew gibi kampanyalarda gördük.’’

Şirketlerin iklim politikalarını değiştirirken hissedarların da dikkatini çekmeyi amaçlayan ShareAction yardım derneği çalışanı Jeanne Martin, hissedarların yasal işlem tehditlerini ciddi bir şekilde dikkate alması ve ‘petrol endüstrisinde manidar bir değişim sağlamak adına’ güçlerini kullanmaları gerektiğini söyledi.

“Şirket, Paris Anlaşması’nı desteklediğini, başlıca hedefinin sıcaklığı iki derece düşürerek küresel ısınmayı sınırlamak olduğunu açıklıyor ama yatırım portfolyosu bunun tam tersini gösteriyor. Çağımızın en büyük sorunu ile yüzleşmek yerine Shell, Paris Anlaşması’na verdiği destek ile bağdaşmayan projelere para saçıyor. Büyük ihtimalle mevzuata ilişkin artan yıkıcı teknolojik güçler göz önünde tutulursa zaten yakında iflas edecektir.”

Shell konu hakkında açıklama yapması talebine henüz karşılık vermedi.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Mat Hope

Yeşil Gazete için çeviren: Damla Deveci

 

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

Bartın termik santrale karşı yek vücut, ‘Amasra cehennem olmasın diye mahkemedeydik!’

Amasra’da kurulması planlanan Hema Termik Santrali Termik Santral ÇED olumlu kararının iptali için Bartın Platformu öncülüğünde 2019 davacıyla açılan davanın duruşması Zonguldak İdare Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşmaya Bartın Milletvekili Rıza Yalçınkaya, Zonguldak Milletvekili Şerafettin Turpçu, Zonguldak Belediye Başkanı Muharrem Akdemir, Çaycuma Belediye Başkanı Bülent Kantarcı, Bartın ve Amasra’dan tüm davacıları
temsilen 400’ün üzerinde davacı, Bartın Platformu Bileşenleri, Yaşanabilir Zonguldak Platformu, TEMA Vakfı ve diğer demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Mahkemenin ÇED olumlu kararına iptaline ilişkin görüşünü önümüzdeki günlerde vermesi bekleniyor.

Duruşma sırasında termik istemeyen halk kapıda bekledi

Mahkeme sonrası Bartın Platformu’da bir açıklama yayınladı. “Amasra Cehennem Olmasın Diye Mahkemedeydik” başlıklı açıklamada Bartın Milletvekili Rıza Yalçınkaya, gazetemizde dün röportajını yayınladığımız Bartın Platformu Sözcüsü Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın Platformu avukatlarından Av. Berkay Dal ile Av. Engin Uzun ve santralin yapılması planlanan Gömü Köyü’nde yaşayan  Müzeyyen Dağlıoğlu’nın görüşlerine yer verildi.

Bartın Platformu’nun açıklamasının tam metni ise şöyle:

“Amasra cehennem olmasın diye mahkemedeydik!

Amasra’da kurulması planlanan Hema Termik Santrali Termik Santral ÇED olumlu kararının iptali için Bartın Platformu öncülüğünde 2019 davacıyla açılan davanın duruşması Zonguldak İdare Mahkemesi’nde görüldü.

Duruşmaya Bartın’dan yüzlerce davacı ile birlikte Bartın ve Zonguldak Milletvekilleri, belediye başkanları, sivil toplum kuruluşları başkanları ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Mahkeme sonraso Bartın Milletvekili Rıza Yalçınkaya da bir açıklama yaptı

Yaklaşık 4 saat süren duruşma sonunda açıklama yapan Bartın Milletvekili Rıza Yalçınkaya;

“Bu firma Bartın’a ilk geldiğinde kömür çıkarmak niyetiyle geldiğini vatandaşlarımıza, sivil toplum kuruluşlarına ifade etmişti. İlerleyen zamanda da bu kömür çıkarma niyetinden uzaklaştığını, tamamen termik santrale odaklandığını gördük. Amasra’da Belediye Meclis üyeleri ile yaptığı bir toplantıda Sayın Hattat “ben buraya kömür çıkarmaya gelmedim. Ben kömürcü değilim. Ben termik santral kurmaya geldim” diyerek süreci devamlı termik santral üzerinden getirmeye çalıştı. TTK ile yapmış olduğu rödovans sözleşmesine göre bir teklifi vardı. Ben 3 yıl hazırlık yapacağım, 3 yıl sonunda da 500 bin ton kömür çıkaracağım demişti. Dördüncü ve beşinci yıllarda 2,5 milyon ton, 20 yılda 56 milyon ton kömür çıkaracağı taahhüdü ile TTK’dan bu sahayı aldı. 12-13 senedir hala bu kömür çıkmadı. Bu kömürü çıkarma niyetini de göremedik. Sadece ve sadece termik santral kurma sevdasında olan bir şirket geldiğinde kömüre yatırım yapıyoruz. Önemli bir rezervi çıkarıp ülke ekonomisine kazandıracağız, 11 bin işçiye istihdam vereceğiz demişti. Geldiğimiz noktada maalesef devamlı işgücü fazlalığı göstererek, yaptıracak işimiz yok diyerek işçi çıkarmaya devam ediyorlar. Daha 20 gün önce 148 işçinin işine son verdiler. Geçen sene 28 kişinin işine son vermişlerdi. İşin ilginci milli ve yerli kömür çıkaracağım diye gelen bu şirket süreci gayri milli bir tavırla sürdürüyor. Bizim vatandaşımızı Türk vatandaşını işten çıkarıyor, Çinli vatandaşlara iş veriyor. Bu firma verdiği sözleri tutmuyor. Ayrıca kendisi, kuracağı santralde 3,5 milyon ton çıkaracağım kömürü yakacağım diyor. Biliyorsunuz yaklaşık 3 ay önce Çatalağzı’ndaki Eren Holding ile bir protokol yaptılar. Hema yılda 7 milyon ton kömürü Eren Holding’e verme konusunda bir sözleşme imzaladı. Sayın Enerji Bakanı da o sözleşmede onlarla birlikteydi ve Türkiye’ye yerli ve milli kömürün müjdesini verdiler. Yani yılda 10.5 milyon ton 5800 kCal kömürün Amasra’dan çıkacağının müjdesini veriyor. Bu gerçek değil, insanı kandırıyorlar. Yılda 7 milyon ton kömür diyorlar, biz şimdiye kadar 7 kilogram kömür görmedik.

Bu kurulacak termik santralin yaşam hakkımızı elimizden alacağını düşünüyoruz. Bunun mücadelesi içindeyiz. Son aşamaya geldik. Mahkeme heyetinin vereceği karar ile önümüzü göreceğiz. Bu noktada gönüllü olarak Bartın, Amasra, Zonguldak ve Ankara’dan gelen ve duruşmada çok detaylı ve belgelere dayanan sunumlar yapan avukat arkadaşlarımıza da destekleri için teşekkür ediyorum. Bartın Platformu olarak da süreci başından bu yana yürüten Platform Yürütme kurulundaki arkadaşlara teşekkür ediyorum.” dedi.

Bartın Platformu Sözcüsü Prof. Dr. Erdoğan Atmış, Bartın ve Amasra için tarihi bir günü yaşadıklarını söyleyerek, devam etti;

“Bugün burada tarihi bir gün yaşandı. Sayın milletvekilimizle bereber ben de dahil dört kişi ve avukatlarımız yapılmak istenen termik santrale ait ÇED sürecinin ne kadar hukuksuz olduğunu, termik santralin çevre, insan sağlığı ve yöre ekonomisine ne kadar zarar vereceğini tek tek örnekleriyle anlattık. İlgili belgeleri mahkeme heyetine sunduk.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı avukatları ve Hattat’ın avukatları bu iddia ve belgelerimize karşın mahkemeye hiçbir tutarlı belge sunamadılar. Mantıklı hiçbir şey söyleyemediler. Fakat o kadar ileri gittiler ki, bu firmanın avukatı Hattat’ın avukatı şunu söyledi. Dedi ki: burada 3-5 balıkçı ailesi için termik santral yapılmasını engelleyemezsiniz. Yani bir tek Hattat ailesi için 3-5 balıkçı ailesi diyerek tüm Bartın ve Amasra halkını aşağıladı. Amasra ve Bartın’da geçimini balıkçılıkla sağlayan yüzlerce balıkçı ailesini yok saydı.  Sadece 10 iş günü içinde 43 bin bireysel itiraz dilekçesi ile ÇED raporuna karşı olduğunu bildiren Bartın-Amasralıyı yok saydı. ÇED olumlu kararına iptal davası açan 2019 davacıyı yok saydı. Biz de kamu yararını sorguladık. Kamu yararı bir şirketin mi yoksa bu görmüş olduğunuz Bartın ve Amasra halkının yararı mıdır?

Ben inanıyorum ki sayın mahkeme heyeti idarenin ve şirketin avukatlarının bu yetersizliğini gördü. Bizim avukatlarımızın da iyi bir hazırlık süreci sonunda sunmuş olduğu verileri de gördü. Bunları avukatlarımız yazılı olarak da sundular. Ben inanıyorum mahkeme heyeti Bartın, Amasra, Zonguldak ve Türkiye halkının yararına, termik santralin yapılmaması, Hema Termik santral ÇED raporunun iptal edilmesi yönünde karar verecektir.

Ben burada görmüş olduğunuz insanlara teşekkür etmek istiyorum. Bartın Platformu Bartın halkıdır. Amasra halkı, Tarlaağzı, Gömü halkıdır. Hepimiz birlikte Bartın Platformuyuz. Bartın Platformu için gözle görünen görünmeyen binlerce kişi çalışıyor. Hergün her dakika emek veriyor. Bu şirket bizim mücadelemizi bunlar 3-5 kişi, hatta 3-5 balıkçı ailesi diyerek aşağılamaya çalışıyor. Fakat bu şirket bütün sahtekarlıklarına rağmen Bartın halkının haklı mücadelesinin önünde duramayacaktır

Bartın’ın, Amasra’nın her yerinden insanlar buraya geldi. Zonguldak’tan insanlar geldi. Bize destek olan herkese teşekkür ediyoruz. Mahkemede konuşabilenler bu termik santralin bizleri ne şekilde etkileyeceğini anlatmaya çalıştı. Mahkeme heyeti de bizi can kulağıyla dinlediler, notlarını aldılar. Bir karar verecekler. Biz o kararın Amasra’nın doğasından yana, halkından yana, insanından yana olması gerektiğini düşünüyoruz. Şirket avukatlarının ortaya koyduğu hiçbir sağlıklı veri olmadı. Sadece yanıltıcı, hatta yalan beyanlarda bulundular. Tıpkı ÇED sürecinde ÇED raporuna koydukları bilgiler gibi. Sıkıştıkları için ‘Bir duruşma daha yapın biz de bilim adamlarımızı getirelim’ dediler. Çünkü ne raporları rapordu, ne avukatlarının savunması savunmaydı. Hepten iflas ettiler. Hattat burada HEMA termik santral davasında iflas etti. Burada kilometrelerce öteden gelen yüzlerce Bartınlı-Amasralı içinden sadece 200 insan duruşma salonuna sığabildi. Diğerleri Adliye önünde duruşmanın bitmesini bekledi. Duruşmayı izleme şansı bulan 200 kişi Hattat’ın bu davadaki iflasını gözleriyle gördü.”

Hukuksal boyutu değerlendiren Bartın Platformu avukatlarından Av. Engin Uzun, “2005 yılında başlayan bir süreç. 2018 yılına geldik. Amasra ve Bartın halkı için tarihi bir gün. Termik santral süreci 2009 yılında başladı. O günden bu yana Bakanlıkta bekletilen, geri çevrilen, sonra yeniden verilen ÇED dosyaları en son 2016 Ekim itibariyle olumlu, yani bu projenin çevreye hiçbir olumsuz etkisi olmayacağı düşüncesiyle kabul edildi. Biz ikna olmadık ve bu kararın iptali için dava açtık. Yine bu termik santrale ithal kömür sağlayacak liman projesine de açtık. Yine liman ve termik santral projeleri Çevre Düzeni Planına aykırıydı. Bunları plana uydurma girişimlerine de dava açtık. Davalarımızda gerek liman, gerekse termik santral konusunda keşif yapıldı. Ancak Çevre Düzeni Planına olan itirazımız için mahkeme keşif yapılmadan doğrudan duruşma tarihi verdi. Bugün biz davacılar, davalı idare ve onların yol verdiği Hattat Holdingin Hema şirketi de davaya müdahil olmaları nedeniyle bugün buradaydı. Biz aşamalardaki tüm savunmalarımızı bugün bir kez daha mahkeme heyetine sunduk. Türkiye’deki emsal davalarda lehe verilen mahkeme kararlarını sunduk. Bizim Zonguldak İdare Mahkemesinde 2015 yılında bu projenin ayrılmaz bir parçası olan Lavvar tesisi ile ilgili “Çed Gerekli Değildir” kararını iptal ettirmiştik. Biz hukuki süreçte bu davadaki kararın da lehimize çıkacağını düşünüyoruz. Çünkü lavvar davasında verilen kararı Danıştay onadı. Orada termik santral ve eki olan projelere tek ÇED süreci olması gereğini ifade etti ve yol gösterdi. Fakat bu yolu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve ilgili firma tanımamakta ısrar ediyor. Biz de davamızda haklı olduğumuzda ısrar ediyoruz. Duruşmamızı yaptık, mahkemenin kararını açıklamasını bekliyoruz. Açıklaması, yazması ve tebliği ne kadar sürer bilemiyorum. Mahkeme tüm deliller toplandığında ve toplanacak başka delil olmadığına kanaat getirdiğinde kararını vermiş olacak. Mahkeme bizim beyanlarımızdan sonra dosyada bazı eksiklikler görmüş olabilir. Bunları tamamlamak için yeni belgeler isteyebilir. Biz de davalı tarafın mahkemeyi yanıltmaya yönelik birtakım beyanlarını biz de mahkemeye tekrar sunup lehte karar için uğraşacağız. Aleyhte karar çıkması durumunda da İstinaf, Danıştay ve diğer yolları da Bartın ve Amasra halkı ile birlikte deneyerek mücadelemizi sürdüreceğiz.” dedi.

Platform avukatlarından Av. Berkay Dal da “Ben de burada bizimle olan Bartın ve Amasra’dan mahkeme salonunu dolduran müvekkillerimize teşekkür ediyorum. Mücadeleyi bırakmayacağız” dedi.

Gömü Köyü halkından Müzeyyen Dağlıoğlu ise; “Senelerden beri bunun mücadelesini veriyoruz. Benim eşim zaten rahatsız. Daha da rahatsız olmasını istemiyoruz. Bizi sürekli bastırmaya çalışıyorlar, sürekli üzerimizde baskı var. Şirketin avukatı milletvekilimizi ve Bartın Platformunu halkı kışkırtıyorlar diyerek suçluyor. Bizi kendi arazilerimize sokmayanlar onlar. Zeytinliklerimizi kestiler. Güvenlik görevlilerini üzerimize salıyorlar, çalışan çocuklarımızı zora sokuyorlar. Güya bizim iyiliğimizi düşünüyorlarmış. Araba ile kömür taşımak zarar verecekmiş. Zaten yollarımızı mahvettiler. Bizim sağlımızı düşünen yok. Sürekli bizi susturmaya uğraşıyorlar. Milletvekilimizden, avukatlarımızdan Bartın Platformundan Allah razı olsun. Bizi yalnız bırakmadılar. Sonuna kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.” dedi.

Bir yandan Zonguldak İdare Mahkemesi’nin ilerleyen günlerde kararının açıklanmasını beklerken, mücadelemizin de kazanıncaya kadar devam edeceğini Bartın ve Amasra halkı olarak ifade etmek istiyoruz.

Saygılarımızla

Bartın Platformu

 

‘Bartın’da termik santralin yapılmaması için bir değil onlarca neden var’ – Röportaj: Afşin Altuntaş

Bartın için kader günü: Halkın karşı olduğu termik santral için karar verilecek

MHP’li belediye başkanından termik santral protestosu: Kavşak Suyu’na sahip çıkacağız!

 

(Yeşil Gazete)

Bilim insanları plastiği çözen bir enzim geliştirdi

Geri dönüşümde bilim insanları önemli bir buluşa imza attı.

Doğada çözünmeyen ve kirliliğe yol açan plastikleri çözebilecek bir enzim geliştirildi.

Enzim ilk kez Japonya’da bir çöplükte keşfedildi.

Bu enzim doğada da PET “yiyen” bir bakteri tarafından salgılanıyor.

Ideonella sakaiensis adlı bakteri, plastik yiyerek ürettiği enerjiyle hayatta kalıyor.

Araştırmacılar bu türü liman kenti Sakai’de bir plastik geri dönüşüm tesisinde 2016 yılında bulmuştu.

PET’lerin dahil olduğu plastik grubu olan polyesterler doğada da oluşuyor.

Bilim insanları PETase enziminin nasıl çalıştığını çözdükten sonra küçük eklemelerle bu enzimi daha verimli hale getirdi.

Bu durum, PETase’nin evriminin tamamlanmadığını, 50 yıllık kısa süre içinde bu kadar evrimleşebildiğini gösteriyor.

Araştırmacılar enzimi PET’e alternatif olarak geliştirilen bitki tabanlı PEF plastiğinde denediğinde bir sürprizle daha karşılaştı: PETase, PEF’leri daha başarılı bir şekilde çözüyordu.

Enzimin endüstriyel seviyede üretilmesi içinse en az birkaç yıla ihtiyaç var.

Bunun için PET’i daha hızlı çözebilen bir hale getirilmesi gerekiyor.

 

(BBC Türkçe)

[Green Gazette semi-monthly Turkey digest] Nuclear ambitions

0

Groundbreaking ceremony for Nuclear Power Plant over:

On April 3rd, Presidents Erdoğan and Putin via video from Ankara at the groundbreaking ceremony, pressed the button for the started construction of Turkey’s first nuclear power plant in Akkuyu, Mersin on the Mediterranean coast. The estimated $20 billion project, to be built, owned and operated by Russia’s state nuclear venture Atomstroyexport is planned to have 4 VVER-1200 reactors at 1.2 GWh power each, with the first unit to be connected to the grid, now, by 2023, the centennial of the Republic. However,  financing difficulties and uncertainties regarding the Turkish partners in the venture have pushed construction back over the years.

The Turkish Atomic Energy Agency (TAEK) approved the construction licence for the 1st unit of the project one day prior to the said groundbreaking ceremony. Previously, joint civil society initiatives had challenged the site’s Environmental Impact Assessment (EIA) report at court, and the court had overturned the initial report. The case against the second EIA report which was dropped by the court, is still at appeal at the Council of State.

The authorities did not allow protests. The Mersin Governor’s Office imposed a ban on assembly and protest, and police stopped both busses of protestors heading to the site and protestors trying to take public transport, but somekept walking in the direction of the site. Police also arrested six of the protestors who tried to set off for Akkuyu from a park in Istanbul’s Kadıköy neighbourhood. Groups including Istanbul and Mersin Anti-Nuclear Platforms had press releases against the groundbreaking and these were covered by Green Gazette.

 

***

Civil society organiser Kavala writes from prison:

Osman Kavala, much appreciated civil society organiser and industrialist, revealed in a letter on his 155th day in prison  that communications restriction on him was now lifted. He has been in remand since November 2017 and is being charged with “Unconstitutional Action” and “Attempting to Dismantle the Republic of Turkey”. The prosecution’s case is classified. The letter to be found on the site calling for his release reads:

I have completed the fifth month of my residence in Silivri. I’m healthy and I walk for almost twohours everyday in my courtyard. I don’t have any complaints regarding the food. I started wearing glasses through the recommendation of the prison doctor and this made it easier for me to read. Time goes by in between reading, taking notes, walking, doing the laundry and cleaning. They notified me last week that the restrictions on my case were abolished. Writing and receiving letters and being able to see the lawyers more frequently will make my life easier here.

The other important change in my situation is the sun starting to make an appearance in my courtyard. After its absence over the fall and winter, it is finally making an appearance over thewalls; this gives me a sense of relief. Even though we can’t see what it has brought and we can’t smell its scents, spring is also felt within the courtyards of the prison. Now we are looking forward to the sparrows building their nests and visiting our courtyards for subsistence.

On the other hand, there is no change in the bad weather conditions that is penetrating the jurisdiction. Of course I’m very happy about the recent releases, but there are still many people in prison who have nothing to do with either the coup d’etat or the violence. Without having any concrete evidence, they easily accuse people of committing serious crimes such as ‘being a member of a terrorist organization’, ‘changing the constitutional order’ and ‘overthrowing the government’. And once such an accusation is made, the custody keeps persisting. State of emergency turns extraordinary accusations and victimization into common phenomena. As long as the state of emergency’s shadow is not lifted from the constitution, it doesn’t seem likely for us to live the spring that is now felt in the courtyards…

Sending my love and greetings to everyone who has showed interest and curiosity in my situation and everyone who has written,

Osman Kavala 3 April 2018, Silivri

***

“Our future in Thrace is cities under siege of coal power plants:”

Green Gazette had a good series of interviews with local anti coal-power activists in Thrace, published on the 12th of April. The activists Murat Sevgi and Gamze Varol highlighted heavy industry’s role in building new power plants for their own needs. Sevgi shed light on the energy production zones established along the E5 highway in the 2005 regional plan and pointed to how every industrial zone is also to have energy production, all from fossils. He pointed to how expanding cities and coal power plants are now encapsulating each other. There is a need for radical re-planning. Dr. Varol, agreeing on the unplanned nature of growth highlighted the higher than WHO limits of sulphur dioxide and particulate pollution and emphasised that aside from EIAs, Health Impact Assessment reports are also direly needed.

***

Survey finds Turkey increasingly nostalgic, perplexed including environment:

The semi-annual Guide to Understanding Turkey by IPSOS public opinion research firm found out that there is increasing longing for nature and for the past among Turkey’s population. The 15 thousand person poll, demographically and geographically distributed to represent the country, found out that three quarters of the population is experiencing nostalgia, thinking people were both happier and virtuous, ethical and polite in the past. Both questions saw several percents of increase in positive respondents since the last poll. Meanwhile, the percent of people concerned for the increasing pollution of air and water where they live continued its upward trend to see 82 percent. 72 percent of the population, however, spend spare time in shopping malls.

Some 68 percent of those surveyed said they perceived the outside world as “cruel” and “unpredictable,” so they feel the need to protect themselves and “prefer to stay behind the walls of their homes.” Religiousity, with 79 percent continued as one of the strongest personal characteristics.

 

(Yeşil Gazete)