Nükleer endüstrinin iklim değişikliği koşullarındaki yeni oyunları

6-17 Kasım 2017 tarihleri  arasında Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleştirilen COP23, 196 ülkeden sivil toplum örgütlerine ve kurumlara  küresel iklim değişikliğini durdurmaya yönelik formül geliştirilmesi için çeşitli iletişim kurma olanakları  sundu. Şüphesiz başta,  gerek kendi gerek diğer ülkelerin kaynaklarını kullanma alışkanlığı bulunan gelişmiş ülkelerin tüketim alışkanlıkları, gerekse onlarla bir denge yakalama çabasındaki gelişmekte olan ülkelerin hırsı nedeniyle dünyamız çok ciddi bir eşikte. Öte yandan iklim değişikliği şartları  bazı  açıkgözler için  durumun hassasiyetinden mütevellit  yeni iş fırsatları  olarak  görünüyor.  Bu açıkgözlerden biri de nükleer endüstri! Öyle ki bacasından karbondioksit gazı salmıyor diye bugünün, gelecek nesillerin yaşam hakkından çalan, dhası ekosisteme yerleşen izotoplarıyla nükleer enerji iklim değişikliğinin nedeni olan sera gazı emisyonlarında herhangi bir artışa yol açmayacağı argümanı ile ortaya çıkartılarak iklimi olumsuz etkilemeyecek bir çözüm olarak sunulabiliyor. Diğer taraftan iklim değişikliğinin sonuçlarından ürküp karbon salımının durması için nükleer endüstrinin enerji  girişimlerine kucak açma ve ya kayıtsız kalınması hali  ise denize düşenin yılana sarılmasına benzetilebilir. Zira Nükleer enerji üretimini karbon ayakizlerini  değerlendirmeden temiz enerji  olarak lanse etmek ise ancak miyop bir bakış açısıyla mümkün olabilir.

Karbonsuz ama radyoaktif!

Nükleer endüstrinin “yenilenebilir enerji” çatısı altında pazarlayamadığı enerji ürünü için yeni ambalaj “karbonsuz”dur.  Nükleer endüstrinin bu argümanını oturttuğu zemin ise Paris Anlaşması hatta bazen Kyoto Protokolü’dür.  Lakin çok ilginçtir, başta ABD olmak üzere kömür ve petrolü tercih ederek Paris Anlaşması’ndan  çıkan ülkeler aynı anlaşmayı vesile ederek nükleer enerji üretimi için destek isteyebilmektedir. Nitekim  Japonya bu sahte gerekçeyle kullanamadığı teknolojisini ihraç etmeye çalışırken Türkiye’nin de bu teknolojiye aynı bahanelerle kucak açtığını görüyoruz, duyuyoruz. İşin komik yanı ise Türkiye’nin diğer taraftan kömürlü termik santraller kurmaya devam ediyor olması . Hatırlarsanız “Bilimsel olması gereken”Akkuyu Bilirkişi İncelemesi’nin nihai raporunda bu çiftestandart aynı paragrafta  normalleştirilmiş   buna karşılık  davacılarla  kamuoyu tarafından  fazlasıyla eleştiri almıştı.

İklim değişikliği ile başetmek için  yoga!

Türkiye’nin bu ikilem içindeki tavrının bir benzerini Hindistan da sergiliyor. Fukuşima Felaketinin başlamasının ardından  Japonya’nın nükleer teknoloji ihraç etmek üzere anlaştığı Hindistan Başbakanı Narenda Modi iklim değişikliğini çok dert etmiş , yegane önerisi ise bir yandan nükleer santraller kurarken diğer yandan“ yaşam tarzlarımız değiştirip , farkındalığımızı arttırarak iklim değişikliğini  önlemek. Zira Bonn COP23 kapsamında  Hindistan pavilyonunda gerçekleştirilen yoga seansları da bu yaklaşımın bir ürünüydü.

Muz efsanesi

İklim görüşmelerinin yapıldığı süre zarfında kendini İklim için Nükleer olarak adlandıran bir grup da her gün “ Her gün 1 muz yemekten korkmuyorsanız nükleer santral yakınında da yaşayabilirsiniz”  mesajıyla katılımcılara muz dağıttı.

Nükleer enerji konusunda bilgi  paylaşımları olan Beyond Nuclear’den Linda Penz Gunter  makalesinde muz efsanesine şöyle bir açıklama getiriyor:    Muz yediğiniz zaman vücudunuzdaki potasyum 40 miktarı artmaz, bu madde doğal olduğu için karaciğerde tüketilir. Fakat nükleer kulüp destekçileri bunu evvel ezel sanki nükleer testlerle, kazalarla yayılan sezyum 137 ve stronsiyum 90 gibi sınai radyasyonla  aynıymış gibi  göstermeye çalışır. [1]

COP23’teki iklim değişikliğini durudurmak için nükleer enerjiyi savunan ve önerenlerin başında  “İklim değişikliğini yavaşlatmak için nükleer enerji  nasıl rol oynar” etkinliği ile boy gösteren IAEA  geliyor. Bu çerçevede  COP 23’te Fransa , Macaristan ve  Birleşik Krallık taki özel aktiviteler anlatıldı.  Örneğin IAEA ‘nın web sitesinde yer alan bilgiye göre son günlerde Avrupa semalarında tespit edilen muhtemelen Türkiye’den geçerek ilerlemiş  olan rutenyum izotoplarının kaynağı Mayak  Kullanılmış Nükleer Yakıt Tesisi’nin de sahibi olan Rosatom [2] da   dünya genelinde Avrupa , Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde  yaptığı anlaşmalarla 133 Milyar Dolar’lık* bir portfoy[3] oluşturma çabası içinde bulunuyor.

COP 23 bir kez daha  etkileri halen daha yaşanmakta olan Fukuşima ve Çernobil Felaketleri’ne neden olan, bir kaza olmasa bile sızıntı ve izotop salımı gibi çeşitli riskleri operasyon süreçlerinde yapısı gereği taşıyan nükleer santrallerin kurulması için her tür fırsatın değerlendirildiğinin yeni bir ispatı. Zira atıklarından, nükleer silah üretimine imkan sağlayan nükleer santraller siyasi nedenlerle kapatılmak istenmezken ve yahut kapatılmışsa da Japonya’da olduğu gibi yeniden operasyona alınmasına çalışılırken  bu teknolojinin bulunmadığı ülkeler ise nükleer santralleri tesis eğilimi gösteriyor. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde toplumsal kompleksler insanların ikna edilemesi için kullanılarak “güçlü ülke olma” potansiyeli bu söylem üzerinden kuruluyor.

Nükleer santraller nükleer zincir içinde düşünülmeli!

Kaldı ki nükleer santrallerin yakıtı olan uranyumun yer altından çıkarılması esnasında diğer madencilik faaliyetlerinde olduğu gibi madenin çıkarılma sürecinde derine inildikçe artan oranda karbon dioksit ve kloroflorokarbon gazı salınır. Hiç de kısa olmayan inşaat süreçleri ve bu süre zarfında zemini dinamitleyerek düzleme gibi faaliyetlerle ekolojik anlamda da oldukça savaşkandır. Günde her bir reaktörün 10 Milyar Metreküp su çekeceğini kaynatarak geri vermesinin de bir zaman sonra ekosisteme bir dönüşü olacaktır.  İklim değişikliği koşullarında nükleer santrallerin ve atıklarının daha büyük felaketlere imza atma potansiyeli olduğundan ise daha önceki yazılarımızdan hatırlarsınız. [4]

İklimime nükleeri bulaştırma

Nükleer endüstri takdire şayan   COP 23 performansı sergilerken nükleer karşıtları da  izlemekle kalmadı. Küresel nükleer kulübün taktikleriyle baş etmek için “birbirinden öğrenmenin” gerekliliğine inanmak suretiyle küresel  anlamda bir ağ ören  aktivistlerden oluşan ve aralarında benim de yer aldığım Don’t Nuke The Climate “Türkçe mealiyle “İklimime nükleeri bulaştırma” Kampanyası COP23 boyunca nükleerin gerçeklerini anlattı. Ayrıca yan etkinliklerde nükleer endüstriden temsilcilere  sorular yönelterek cevapların nasıl geçiştirildiğini katılımcılara göstermiş oldu. “İklimime nükleeri bulaştırma” diyenler iklim değişikliğini üreten politikaların karşısında düzenlenen yürüyüşe  katıldı.  Nükleer endüstri, yeni  Çernobil ve Fukuşima’larla, ekosisteme ve onun parçası olan canlılara raadyasyon dolayısıyla kanser,hastalık ve ölümden başka bir şey vadetmediği ve her türlü savaşa hizmet ettiği üzere   tüm enerji santrallerinin derhal kapatılması ve yenilerine izin verilmememesi gerektiği her fırsatta vurgulandı. Kaldı ki bugün tecrübe etmekte olduğumuz rutenyum skandalı   bu santralleri kuran siyasi iktidarların ve onun aracı olan Türkiye Atom Enerjisi(TAEK) gibi bilimsel kurumların bir sorun halinde açıklama yapmadığını, yurttaşlarını nasıl yalnız ve biçare bıraktığını yeterince göstermektedir. Bugün üzerinden 32 yıl geçmesine rağmen Çernobil hafızamızı zorlamamıza gerek bırakmayan örnekler yaşanabilmektedir.

Son notlar 

[1]https://www.counterpunch.org/2017/11/16/the-pro-nuclear-lobby-in-bonn-is-so-desperate-theyve-gone-bananas/

[2] https://yesilgazete.org/blog/2017/11/24/taeke-soruyoruz-radyoaktif-bulutlar-turkiyeyi-atlayarak-mi-ilerledi/

**www.IAEA.org

[3]  https://yesilgazete.org/blog/2017/08/02/fukusimada-eko-yikim-ve-radyoaktif-kirliligin-ustunu-2020-tokyo-olimpiyatlariyla-ortme-cabasi/

[4]  https://yesilgazete.org/blog/2017/07/02/iklim-degisikligi-nukleer-santrallerin-risklerini-ve-maliyetlerini-arttiracak/

 

Yeşil Gazete 

Pınar Demircan 

Share on Facebook0Tweet about this on TwitterShare on Google+0Share on LinkedIn0Email this to someonePrint this page