Ana Sayfa Blog Sayfa 2670

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Isabella ile Çetesi: Dönüşüme Uğrayan Balıkların Sırrı – Tuğba Gürbüz

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Isabella ile Çetesi: Dönüşüme Uğrayan Balıkların Sırrı

Isabella ve çetesi ile tanışın.

Isabella 8 yaşında. Şehirde yaşıyor ama şimdi annesinin çocukluğunun geçtiği köyde, onun eskiden yaşadığı evde. Her yaz, tatilin bir bölümünü burada geçiriyorlar ancak bu yaz daha uzun kalacaklar. Çünkü Isabella’nın babası bir yazar ve bu bol pencereli, aydınlık evde daha verimli çalışabileceğini düşünüyor. İlham perileri izne çıkmış olmalı zira şimdilik tek satır yazamadı. Uzayan sakallar ve buruşturulmuş, yere atılmış kâğıtlar onu ele veriyor. Yazmak yerine evi temizliyor ve yıllar içinde yığılmış, gereksiz ıvır zıvırları ayıklamak konusunda karısına yardım ediyor. Atılacak ne çok şey var: eski kasetler, şilte, kırık bir elbise dolabı, irili ufaklı naylon sepetler, perdeler, damla taşlı bir avize ve daha neler neler…

Yaz tatili Isabella için hiç de iyi geçmiyor. Öğle uykusu baskısı da cabası. Bir karar veriyor. Ya tüm yazı evde sıkıntıdan patlayarak geçirecek ya da bir çete kuracak. Çetenin kimlerden oluşacağı ve ne yapacakları hakkında bir fikri yok ama ilk adımı atmak konusunda kararlı. Öğle saatlerinde evden gizlice kaçıyor ve köydeki tek arkadaşı Tullia’nın yanına gidiyor, aklından geçenleri onunla paylaşıyor. Çete olabilmek için en azından bir kişiye daha ihtiyaç var. Üçüncü kişi şöyle gözü pek, korkusuz, macera peşinde koşmayı bilen biri olsa hiç de fena olmayacak. Tullia’nın aklında biri var, sınıf arkadaşı Mazi.

Mazi, kızları dinliyor ve kararını veriyor.

“Anlaştık! Yarın sabah okulun arkasındaki hendekte görüşürüz.”

Çeteyi kurma meselesi gibi neyi araştıracakları meselesi de Mazi sayesinde kolayca çözülüyor. Mazi’nin dediğine göre hendeğin içindeki su çok pis ve dönüşüme uğrayan balıklarla dolu.

Çete ertesi sabah olay yerinde. İnceleme başlıyor. Kocaman başlı, minicik kuyruklu, yüzgeci dahi olmayan balıklar… Üstelik kuyruklarının yanından çıkan iki de minik ayak var. Mazi, henüz yakalayamasa da üç başlı olanlarını bile gördüğünü söylüyor. Hendeğin etrafı atık yağlarla kaplı. Bu işin sorumlusu aksi ve çoğu zaman içkili Marmitta adında bir oto tamircisi. Balıkların dönüşümünün Marmitta’nın yol açtığı kirliliğe bağlı olduğu kesin ancak kimsenin gücü onu durdurmaya yetmiyor.

Yanlarına dönüşüm geçiren balık ve su numunesi alan çete, düşünmek ve Marmitta’yı  durdurmak için işe yarar bir plan yapmak üzere geri çekiliyor. Önce Isabella’nın ailesinin atmak üzere ayırdıkları eski eşyalarla kendilerine bir ağaç ev inşa ediyor sonra da korkunç Marmitta’yı dize getirecek dahiyane bir planı ailelerinin de yardımıyla adım adım uyguluyorlar. Ödü patlayan Marmitta, bundan böyle çevreye bir damla yağ dahi atmıyor. Geriye, dönüşüm geçiren balıkları suya bırakmak kalıyor.

İtalyan yazar Silvia Vecchini’nin yazdığı, kendisine mahlas olarak “masal kuşu” anlamına gelen Saulzo’yu seçen Antonio Vincenti’nin resimlediği Isabella ile Çetesi Dönüşüme Uğrayan Balıkların Sırrı kitabının çevirisi Yelda Gürlek’e ait. Su gibi akıp giden, akıcı, bir o kadar da heyecanlı hikâye, gücünü ayrıntılardan ve sahici kahramanlardan alıyor. Hikâye Isabella’nın bakış açısından anlatılıyor. Bu yerinde tercih, okuru hızlı bir şekilde hikâyenin içine sokuyor. Bir anda kendimizi çetenin dördüncü üyesi gibi hissediyor, soluk soluğa onların peşine düşüyoruz. Vecchini, yalnızca sürükleyici bir anlatı ile çıkmıyor okurun karşısına. Aynı zamanda bir seçimi, hayatta durmamız gereken yeri de işaret ediyor. Anlamı hikâyenin içine gömerek iletiyor mesajını. Eğlenirken farkında olmadan doğa etiğine dair güçlü mesajları da alıyoruz. Gücünü ve seçimini doğadan yana kullanmak, eski şeyleri yararlı hâle getirmek ve dönüştürmek, teşhis etmekle yetinmeyip olaylara çözüm odaklı yaklaşmak, mücadele etmek ve doğa ile arkadaş olmak, oynamak…

Isabella, Tullia ve Mazi… Bu üç çocuğu çok sevecek, onların yerinde olmak isteyeceksiniz.

 

Isabella ile Çetesi Dönüşüme Uğrayan Balıkların Sırrı

Yazan Silvia Vecchini

Resimleyen Sualzo

Çeviren Yelda Gürlek

YKY Doğan Kardeş

7-8-9 yaş

 

Tuğba Gürbüz

[Cadı Kazanı] Bir şiddetin anatomisi – Nuran Seyhan Bayer

Şiddetin kadavrası sedyeye yatırıldı. Kadavra bütün cinselliğiyle ortaya döküldü. Her neşter vurandan bir çığlık yükseldi:

– “Ahmet Kural’ı bitirme projesidir bu”

– “Hanımefendi Osmanlı kadını olamamış. Kol kırılır yen içinde kalır”

– “Kuran-ı Kerim’de bile kadını hafifçe dövmekten bahsedilir”

– “Günümüz kadınları fazla özgürlükçü, maalesef fazla tahammülsüz”

– “Bu hepimize ders olsun”

– “Geçmişte de şiddet gördüğünü okudum ve eğer öyleyse neden o zaman sustu diye   düşündüm”

-“Ne kadar doğru söylüyor”

-“Adam dövmüş de acaba neden dövmüş?”

-“Kül tablasıyla saldırıyı yalanladı”

Bu da şiddetin pornografisi. Tanınmış bir yüz, ünlü, medya starı olunca olay bir gösteriye dönüşüyor. Parti liderleri, üst düzey devlet erkanı yani “karar verici erkekler”, erkek şiddeti mağduru ünlü “kadın” ı tek tek arayıp, üzüntülerini söyleyip arkandayız, yanındayız, naraları atarken sessiz sedasız bir kadın daha yaşamdan koparılıyor. Erkek şiddetinin kadınların yaşama haklarını elinden alan cinayetleri ise 3’üncü sayfalarda boy göstermeye ve kanıksanmaya devam ediyor.

Twitter’den, facebooktan atılan mesajlar, paylaşılan duvar yazılarıyla vicdanlarını yıkayan insancıklar, görevlerini yapmanın rahatlığıyla, yastıklarına başlarını koyup mışıl mışıl uyuyorlar.

Cezasızlık, damgalanma, sessizlik, erkeklik ve kadınlık öğretileri, cinsiyetçi dil, kadına karşı şiddetin pandemik bir oranda sürekli artmasına izin verdi. Feminist kadınların bin bir güçlükle açtıkları sığınma evleri yerel yönetimlerden destek görmedi. Hatta eski bir belediye başkanı, kadın sığınma evlerini” geneleve” benzetmede hiçbir yeis görmemişken bugün bazı partilerin paylaşamadığı kişi haline gelebildi.

Ahmet Kural yerden yere vurulurken adı sık sık dayak kelimesiyle yan yana gelen Müslüm Gürses filmiyle alkışlanıyor, yere göğe sığdırılamıyor, keza İbrahim Tatlıses “saraylarda” boy gösteriyor. Sigara yasağına uymayanları anında bildirmek için “Yeşil Dedektör” uygulaması akıllı telefonlara yüklenirken, şiddete uğrayan kadınlar için bir “kırmızı dedektör” düşünülemiyor nedense …

Kişisel olarak 1994 de Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı’nı kuran ve daha sonra Türkiye’nin ilk kadın sığınma evini açan 40 kadından biri olarak bugün geldiğimiz noktaya baktığımda feminist kadınların onca emek ve özverili çalışmasının neden bir anda silindiğini çok iyi biliyorum. Bunları başka bir yazımda sizlere paylaşacağım.

25 Kasım dünyada olduğu gibi bizde de “Kadına Karşı Şiddetle Mücadele” günü olarak bilinir. Her yıl olduğu gibi tabii yine afaki konuşmalar, demeçler, medya ve karar vericilerin ikiyüzlülüğü ortaya dökülecek.

Fenerbahçe Kulübü, Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) tarafından yürütülen HeForShe hareketi ile birlikte küresel bir iş birliğini hayata geçirip, futbol takımının kolunda HeForShe’yi taşıyarak eşitlik için sahaya çıkacağını açıklarken, şiddetin kaynaklarından biri olan “futbol” masaya yatırılıp neşter vurulmayacak. Ve erkekler maçlarda kinlerini, nefretlerini kadın ve annelerinin vajinası üzerinden dillendirecek. Erkek çocukları sokakta oynarken birbirlerinin analarına küfretmeye devam edecek ve bir kadınla sevişmeyi “koymak” kelimesiyle ifade edecek… Yani “erkeklik” öğretisi aynı şekilde sürüp giderken, kampanyaların gölgesine yıkanacağız yine.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.”  – Hannah Arendt

 

 

 

Nuran Seyhan Bayer

Yaylacılık yok olmasın – Banu Acar

Son yıllarda Karadeniz, muhteşem doğasıyla ve benzersiz yaylalarıyla gitgide daha fazla gezgini kendine çekiyor. Bunda Instagram’ın etkisi de yadsınamaz. Peki yaylalar bu ziyaretçi yoğunluğunu kaldırabilecek potansiyele sahip mi? Bunaldıkça Karadeniz’e kaçan biri olarak, gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Avusor

Bölge halkının iki mesafe arasında mevsime göre yer değiştirmesi, yaylacılık olarak adlandırılıyor. Yazın hayvanlarını otlatmak, yağ, peynir yapmak üzere yüksek meralara çıkan halk, kışın havanın soğumasıyla birlikte daha düşük rakımlı sıcak yerleşim yerlerine geri dönüyor. Yayla zamanı, onlar için belki de yılın en keyifli vakti ama aynı zamanda bu dönem, hayvanlarını rahatça otlatabilmeleri, yıl boyu ihtiyaç duyacakları yiyecekleri üretmeleri açısından çok önemli.

İki Farklı Örnek: Didingola ve Pokut

Karadeniz’e sıklıkla giden biri olarak, Rize – Çamlıhemşin çevresinde Didingola (Büyük Yayla), Komati, Dilberdüzü, Ayder, Pokut, Sal, Gito, Avusor, Elevit yaylalarını gezip görmüşlüğüm var. Bana göre bunlar arasından yaylacılığın gerçek anlamda devam ettiği başlıca yer, Didingola. Bunun nedeni, yayla evlerinin çok büyük bir alana dağılmış olması, keçilerin, ineklerin büyük meralarda rahatça otlatılmaları, alanın büyüklüğünden dolayı turla gelen ziyaretçilerin yayla sakinlerinin hayatlarına engel olmamaları ve onları rahatsız etmemeleri.

Bu tablonun tam karşı ucundaysa, bütün yaz sosyal medyada paylaşılan Pokut Yaylası var. Pokut Yaylası’nı ben de merak ediyor ve görmeyi çok istiyordum. Fakat yaylaya gittiğimde aylardan Eylül olmasına rağmen o kadar fazla ziyaretçi vardı ki, kalabalık beni bile rahatsız etti. Birkaç yayla sakininin öfkesine tanık olunca da, bu işte bir yanlışlık olduğuna emin oldum.

Ayder

Ekipten bir arkadaşımız çok uzaktan drone çekimi yaparken, “Drone çekimi yapamazsınız, yasak,”  diyen yayla sakinine nedenini sorduğumda, yaylada farklı zamanlarda iki ineğin drone’dan korkup kaçarken kendilerini duvara vurarak telef olduğunu öğrendim. Geçimini hayvanından kazanan bir insan için bu bir felaket demek. İkinci sebep de yayla sakinlerinden bir kadının drone ile habersiz olarak çekilmesi. Gelenek, görenek ve yaşam tarzları nedeniyle, bir fotoğraf çekimini bile kabul etmeyen insanları kendi yaşam alanlarında izinsiz olarak çekmenin savunulacak bir yanı yok.

Bütün bunların yanında, Pokut’ta gezerken, çok kalabalık bir tur grubunun bağıra bağıra türkü söyleyerek yanımızdan geçmesine de şaşırmadım değil. 20-25 kişinin hep birlikte kapınızın önünde bas bas bağırdığını bir düşünün. Bu fikirden çok hoşlanmayacaksınız.

Gito

Biz çevrede dolaşırken, yayla sakinlerinden bir başka yaşlı amca, “Burası bizim yaşam alanımız, bıktık artık kalabalıktan,” diye söyleniyordu. Biraz sohbet edince anlatmaya başladı; eşi bir sabah erkenden hayvanlarını sağmaya ahıra gidiyormuş ve ahırın önünde hiç tanımadığı birinin fotoğraf çektiğini görmüş ve tedirgin olmuş. “Bir yabancının benim evimin önüne kadar girmeye ne hakkı var, size aynısı yapılsa hoşunuza gider mi?” diye sordu bize. Kim haksız olduğunu söylebilir ki?

Yerliyle Turist Karşı Karşıya

Yerel halkın bu ani istila karşısında şaşkın ve huzursuz olmakta haklı olduklarını inkar etmemek gerek. Ancak mesele şu ki, aslında sorunun kaynağı, karşı karşıya geldikleri ziyaretçilerin kendisi değil. En azından yalnızca onlar değil. Yaşam alanları bu kadar ziyaretçi alıyorsa, bunun bir ekonomik boyutu ve paydaşları var. Sorunlar da ancak tüm tarafların bir araya gelip çözüm ve alternatifler üretmelerinden geçiyor. Ancak bu şekilde, tüm taraflar için fayda sağlayacak bir model üretilebilir. Aksi takdirde yaylaları bekleyen sonu görmek için, Ayder Yaylası’na bakmak yeterli.

Pokut

Ayder’in Kaderi

Kurban Bayramı’nda sosyal medyada gördüğüm Ayder Yaylası, kelimenin tam anlamıyla içler acısıydı. Ayder’e çıkan araçların oluşturduğu trafik bir yandan, insan seli diğer yandan, korkunç bir tablo vardı. Ayder yaylasında zaten hayvancılık bitirilmiş durumdayken, yetkililer diğer yaylaları kurtarmak için acil önlem almalı artık.

Turizm profesyonellerinin de şapkalarını önüne koyma zamanı geldi de geçiyor. Bir tur planlarken, yaylaların bu kadar insan ve araç yoğunluğunu kaldırıp kaldıramayacağını düşünmek zorundalar; meslektaşlarıyla iletişim ve işbirliği içinde olmak zorundalar. Ayder yaylasında hayvancılık bitirildikten, bir dolu inşaat yapıldıktan sonra, “Ayder’i bitirdik,” diye pişman olmanın faydası olmadığı gibi, diğer yaylalaları da bitirdikten sonra pişman olmanın kimseye faydası olmayacaktır. Hatalardan ders çıkarabildiğimiz sürece yol alabiliriz.

Didingola

İğneyi Kendine…

Karadeniz’de yaşayan yayla halkının hayatını zorlaştırmamak için tek tek her ziyaretçiye düşen sorumluluklar da var elbette. Lütfen yaylaları gezerken çevreyi kirletmeden, yayla halkını rahatsız etmeden, hayvanları korkutup ürkütmeden ve buranın bir eğlence parkı ya da fotoğraf stüdyosu değil, insanların yaşam alanı olduğunu unutmadan gezelim.

Karadeniz Türkiye’nin akciğeri ve nefes alabilmek için ona ihtiyacımız var. Yeşilin kalesi Karadeniz’i koruyalım ki, gelecek nesiller de bu bulunmaz doğanın güzelliğini keşfedip, onu doyasıya yaşayabilsinler.

 

 

Banu Acar

Çocukluk insanın anavatanıdır

Virginia Woolf, annesini kaybedene kadar yaz tatillerini ailesi ile birlikte, İngiltere’nin Cornwall Bölgesi’nde bulunan St Ives’ta geçirmiştir ve bu tatillerin hayatındaki etkisini şöyle dile getirmektedir: “Birinin geçmişi… Çocukların bahçede koştuğunu görüyorum. Gecede denizin sesi. Neredeyse hayatın kırk yılı, hepsi onun üstüne kurulu, öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.” En çok sevdiğim romanının esin kaynağı ise, St Ives’taki Godvery (Kernevekçe küçük ciftlik anlamına gelen) Deniz Feneri’dir. Woolf, “Deniz Feneri” isimli romanında günlük hayatı tam olması gerektiği gibi anlatır. Olağanüstü bir tarafı yoktur, ama günlük hayatın bu kadar sıradan anlatımı, romanı olağanüstü yapar. Çocuklar, onların coşkusu, beklentisi ve heyecanları romanı olağanüstü yapmaya zaten yeterli değil midir?

Çocukluğumuz nasıl geçiyorsa, iyi ya da kötü, bütün hayatımız ona göre şekilleniyor. William Wordsworth, “My Heart Leaps Up” isimli şiirinde çocuğun insanın babası olduğunu söyler. İlk başta çelişkili gibi görünse de çocuk, yetişkin olduğunda çocukken yaşadıklarının, öğrendiklerinin ve tanık olduklarının fazlası ile etkisinde kalacaktır. Hepimizin çocukluğu, kendi yetişkinlik çağlarımıza babalık yapacaktır. “My Heart Leaps Up”,  kısa bir şiir olmasına rağmen, son derece etkili ve güçlü bir şiirdir; tıpkı Ahmet Haşim’in “Karanfil” isimli şiiri gibi.

Harper Lee’nin muhteşem bir babaya sahip olması, yaşadığı dönemin olumsuz taraflarına rağmen babası sayesinde güzel ve unutulamayacak anılarla dolu bir çocukluk geçirmesi, “Bülbülü Öldürmek” isimli romanına esin kaynağı olmuştur. Romanın film uyarlaması da mevcuttur. Romanlardan uyarlanan filmleri dikkate aldığımızda, romanın hakkını veren sinema uyarlamalarının az olduğunu görebiliriz. Sanırım “Bülbülü Öldürmek” filmini, romanına tercih ederim. Romanın film uyarlamasını TRT’nin tek kanal, siyah beyaz olduğu dönemlerde izlemiştim. On bir yaşında olmalıyım. Aklımda en çok kalan, kızın babasına adı ile hitap etmesiydi. Romanın kahramanlarından biri olan Scout babasını, “Atticus” diye çağırırdı. Yıllar sonra filmi tekrar izleyince, o sıcaklığı yeniden hissettim. Robert Duvall’ın canlandırdığı “Boo” karakteri, çocukların hayatını kurtarması ve filmin sonunda kapının arkasında utangaç gülümsemesi ile belirmesi. Evet, hatıralarıma öyle nüfuz etmiş ki asla açıklayamam.

Dünya Çocuk Hakları Günü, 20 Kasım 1989’da Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiştir. En temel çocuk haklarından biri de insana yakışır yaşam standardına sahip olma hakkı olarak belirlenmiştir. Ancak hem dünyada, hem de ülkemizde çocuklara dair yaşanan gelişmeler pek iç açıcı değildir. Hatta son derece kaygı vericidir. Savaş ortamında büyüyen çocuklara resim çizdirildiğinde silah, tank ve patlayan bombaları içeren resimler ortaya çıkmaktadır. Huzurlu ortamda büyüyen aynı yaş çocukları, çiçek, gökkuşağı, kelebek ve benzeri resimler çizmektedir. Bazı çocuklar ise, konusu ne kadar karanlık olursa olsun resim çizebilecek kadar yaşayamamaktadır. Yemen’de açlıktan ölen çocukların sayısı düşündürücüdür. Bu çocuklar, değil eğitim hakkına sahip olmak, hayatta kalabilecek kadar besin alma hakkından bile mahrum bırakılmışlardır. Sağlıklı ve dengeli beslenmeden bahsetmiyorum bile. Çocukların bir diğer hakkı ise, ekonomik sömürüden korunmaktır. Ancak dünyadaki çocuk işçi sayısı, milyonlar ile telaffuz edilmektedir.

Açlık, eğitim hakkından mahrum kalma, istismara uğrama ve buna benzer sorunlara ilave olarak, çocuklarımızı bekleyen çok başka bir tehlike daha var, küresel iklim değişikliği. Maalesef küresel iklim değişikliği,  birçok farklı soruna da neden olmaktadır ve etkili önlemler alınmadığı takdirde gelecekte etkisini daha fazla hissettirecektir.

İktisat yazınında piyasa başarısızlığı olarak değerlendirilen küresel iklim değişikliği sorununun piyasa temelli araçlar ile çözülebileceği, hiç değilse yavaşlatılabileceği tartışılmaktadır. Piyasa temelli araçlardan biri, emisyon ticaretidir.  Emisyon ticaretinin temelleri, Ronald H. Coase tarafından 1960 yılında geliştirilen “Coase Teoremi”ne dayanmaktadır. Ekonominin ilkeleri dikkate alındığında, etkin bir şekilde işleyebilecek bir sistem olabilir. İyi tanımlanan mülkiyet hakları aracılığı ile çevreyi ne kadar kirletebileceğimize karar verebiliriz ve bu kararlarımız rasyonel olabilir. Ancak bu sisteme getirilen en önemli eleştirilerden biri, gelecek nesiller adına karar almamızın ne kadar adil olacağıdır. Çünkü bizim şu an neden olduğumuz sera gazı emisyonları, gelecek nesilleri daha çok etkileyecektir. Yerel hava kirliliği ise, çocukların beyin gelişimi üzerinde son derece olumsuz etkilere sahiptir. Buna ilave olarak, yerel hava kirliliği başta solunum yolları hastalıkları olmak üzere çeşitli hastalıklarının da temel nedenidir. Çocuk haklarının ihlaline dair daha birçok örnek verilebilir. Dünyanın farklı yerlerinden sağlanan veriler, çocuk haklarının bir hayli ihlal edildiğini teyit etmektedir.

Çocukluk, insanın anavatanıdır. Güzel bir çocukluk geçirme şansına sahip olabildi isek, ne zaman bunalsak, sıkılsak çocukluk hatıralarımıza sarılmaz mıyız? O büyülü günlere sığınmaz mıyız? Scout, Jem ve Dill’in yaptıkları gibi kamyon lastiklerinin içine kıvrılıp, sokaklarda yuvarlanmak istemez miyiz? Yetişkin olarak çocukların öyle kaygısızca oynadığını görmenin huzuru. O anki huzur… Çocuk haklarının korunması, insanlığın geleceğini şekillendirecektir.

 

 

Ayşe Uyduranoğlu

[Yaşadım Diyebilmek] Absürt bir serüven ve mutlu son 4 – Şahin Tekgündüz

Çivi çiviyi söker mi?

“Ağır bir depresyon yaşıyorsun, sakinleştirici ilaçlar vereceğim ama asıl yapman gerekenler önemli. Şu matbaa işini tümüyle başkasına devredeceksin bir, işinden, evinden, karından, çocuklarından tümüyle kopup en az üç ay bir köyde yaşayacaksın iki, televizyon izlemeyecek, gazete, kitap okumayacaksın üç, bol bol gezip tozup, köylülerle, çocuklarla dostluk kurup hoş vakit geçirmeye çalışacaksın dört, üç ay sonra da evine uğramadan bana geleceksin ve durumunu anlatacaksın beş 

Doktor Vâkıf Özkul’un kesin bir ifadeyle söyledikleri bunlar. Matbaa işini başkasına devretmeyi hayal bile edemem, üç ay evimden, karımdan, çocuklarımdan nasıl koparım, nerelere giderim, üç ay televizyon izlemez, gazete, kitap okumazsam iyice kafayı yemez miyim? Bu sorular kafamı arı kovanına döndürüyor. Gençlik yıllarımda yaşadığım yüz felci sabıkamsa aklımdan çıkmıyor ve korkutuyor. Bütün gün başım eğik, hayalet gibi dolanıyorum ortalıkta ve sonunda kesin kararımı veriyorum: Çivi çiviyi söker…

Kim korkar Troklearis’ten…

Karım hemşire, ilaç uygulamasını onun ellerine terk ediyorum. Her gün yüksek dozda B vitamini iğnesi, Dekort adında kortizon hapı, sakinleştirici bir başka ilaç vb. Ve ertesi gün karımın ve ortaklarımın şiddetli itirazlarına rağmen Özkan Taner’in “Sen iflah olmaz inatçı hıyarın tekisin!..” sözleri arasında işimin başındayım. Yapılacak ilk iş matbaanın eksiklerini tamamlamak ve kadroyu oluşturmak. İstanbul’la görüşüp, film işlerini kotarabilmemizi sağlayacak hesaplı bir kamera ya da agrandizör bulmalarını istiyorum. Hemen yanıt geliyor. Ünlü grafiker, yazar ve yayıncı Tarık Uzmen’in atölyesini kapattığını, eski olmasına rağmen ihtiyacımızı karşılayacak emekli agrandizörünü hesaplı bir fiyata alabileceğimi bildiriyorlar. Tarık Bey’le telefonda, altı aya uzayan senetlerle ödemek üzere anlaşıyoruz ve agrandizör nakliyat ambarına teslim ediliyor.

Öncelikli işlerimizden biri de Maya Matbaacılık Yayıncılık Limited Şirketi’nin kurulması. Becerikli arkadaşımız Kenan Bulut’un koşuşturmaları sonunda bunu da tamamlıyoruz. Kurucu ortaklar arasında Timuçin, Özkan ve benim dışımda, Gündüz Mutluay’la birlikte, adlarını hatırlayamadığım partili birkaç arkadaş daha var. OPA’yla ortaklaşa kullanacağımız ve kolay akılda kalacak bir de telefonumuz oluyor: 25 25 95. Bu arada Bülent Erkmen’den modern grafik anlayışına uygun ve yalın bir logo geliyor. Derhal iki yönlü, ışıklı pleksiglas bir tabela yaptırıp bahçemizin demir parmaklığına astırıyoruz.

Ajanstürk’te toplu sözleşme görüşmelerinin olumsuz sonuçlandığını, işçilerin greve girdiğini öğreniyorum ve tatilden önce görüştüğüm mücellithane şefi Mehmet Varan’a haber gönderiyorum. Ertesi gün montaj atölyesi şefiyle birlikte geliyor. Grevin anlaşmayla sonuçlanacağını sanmadıklarını, TİP’le ilişkimiz nedeniyle de bizimle çalışmak istediklerini söylüyorlar. Şaşırıyorum. TİP’le ilişkimizi nereden çıkardıklarını sorduğumda ise, Mehmet Varan “Herkes biliyor efendim, hattâ Ajanstürk’ün avukatı, komünistlerle gizlice anlaştığımız için uzlaşmaya yanaşmadığımızı bile iddia etti” diyor. Şaşkınlığım bir kat daha artıyor. Onlarla her şeyi açık açık konuşuyorum ve dokuz kalifiye elemanın transferi için anlaşıyoruz. Ertesi gün de onların önerisi ve aracılığı ile Dönmez Ofset’in dillere destan makinecisi ve filmcisi ile el sıkışıyoruz. Birkaç gün sonra sekreterimiz Öjeni, Ajanstürk’ün sahibi Şevket Evliyagil’in benimle görüşmek istediğini söylüyor. Bir kez daha şaşırıyorum. Onu ve kardeşi şair Necdet Evliyagil’i yıllar öncesinde Sanatseverler Kulübü’nüdeki etkinliklerimizden tanıyorum. Son derece kibar ve saygın birisi olarak tanıdığım Necdet Bey önce sakin, birkaç dakika sonra, sinirli bir sesle konuşuyor. Mealen “…Kuzum ne yaptığınızın farkında mısınız, açık açık korsanlık denir buna, çıldırmışsınız; dikkat edin korsanlık ve Don Kişot’luk çağı çok gerilerde kaldı; af edersiniz ama bir büyüğünüz olarak size itidal tavsiye ediyorum…” diyor ve açıklamama izin vermeden telefonu kapatıyor.

 

Üç haftada 95 kilo oluyorum

Bu arada deliler gibi koşuşturmama rağmen her geçen gün kilo alıyorum. Karın doyurma refleksim tıkınma halini alıyor. Hiçbir şeyle doymuyorum. Önüme konulan tabaktaki yemekle yetinmeyip tencereyi önüme alıyorum. Doyma duygusunu tümüyle kaybetmiş durumdayım. Karım, kortizonun yol açtığı bir sonuç diyor. Bu mendebur ilacı her gün bir doz artırarak almam, kırk beş gün sonra da her gün bir doz eksilterek üç ayı tamamlamam gerekiyor. Başım yana yatık yaşadığım için sürekli boynum tutuluyor, sık sık da başım ağrıyor; fakat yılmak yok çalışmaya devam.

Transfer ettiğimiz arkadaşlar büyük bir heves içinde. TİP’in ufak tefek işleriyle sistemi çalıştırmaya başlıyoruz. Servis aracımız ve imkanımız olmadığı için çalışanların işe gelip gitmeleri zor oluyor. Sorunu derhal üstleniyorum ve itirazları dinlemeden sabahın altı buçuğunda kalkıp arabayla Kayaş ve Mamak’tan Aydınlıkevler’e, Topraklık’tan Yukarı Ayrancı’ya eğri bir boyunla direksiyon sallamak bana zor gelmiyor, hattâ yeni elemanlarımın birçoğunu daha yakından tanımak ve sınırlı da olsa onlarla dostluk kurmak imkanını elde ediyorum.

Matbaanın çalışmaya başlamasıyla beklenmedik bir taleple karşılaşıyoruz. Solcu üyelerin oluşturduğu Ankara Makine Mühendisleri Odası ve Ankara Mimarlar Odası dergilerinin basım işini üstlenmemizi öneriyorlar. Türk Dil Kurumu’ndan dostum Ali Püsküllüoğlu yeniden arayıp kutluyor ve matbaayı görmek için geleceğini söylüyor. Biliyorum ki, o yılların bağımsız ve özerk Türk Dil Kurumu da müşterilerimiz arasına katılma eğiliminde. Bu gelişmelerin yanı sıra daha önce başka matbaalarda ve Reyo’da yaptırdığım işler de önümde. TİP’in işlerini ve ufak tefek talepleri saymıyorum. İki baskı makinesiyle bu yükün altından kalkmamız zor ama mümkün. Dizgi sistemimiz olmadığı için bu ihtiyacımızı yakındaki ‘linotype’ ya da ‘intertype’ dizgi makinesi olan tipo matbaalardan karşılıyoruz ve bu hem zaman hem maliyet açısından zora sokuyor bizi. Üst kattaki odasında parasal durumumuzu konuşurken Timuçin’, Mülkiyeden tanıdığı IBM’in Türkiye satış temsilcisi Orhan Çekiç arıyor. O kadar yüksek sesle konuşuyor ki, söylediklerinin hepsini duyuyorum. Hafızalı ve çok işlevli yeni bir daktilo makinesinden söz ediyor, demo makinesini görüp deneyebileceğimizi söylüyor. Şirketteki iki IBM daktilonun yazışmalar ve rapor yazımı için yeterli olduğunu söyleyen Timuçin, “Bizim için pek gerekli olacağını sanmıyorum ama, yeni kurduğumuz matbaayı yöneten ortağım ilgilenebilir, istersen o gelip bi’ baksın” diyor.

Hastanın ayağına gelen doktor…

Hani bir atasözümüz vardır, “iyi olacak hastanın doktor ayağına gelir”. Hayatım boyunca hurafelere hiç inanmadım ama bu defaki farklı… Hiç vakit yitirmeden kendimi IBM’in Kızılay Meydanı’ndaki gökdelenin hemen arkasında bulunan üç katlı Amerikan Haberler Merkezi binasında buluyorum. IBM temsilciliği de o binanın giriş katında. Bu günlerde, adeta gece gündüz birlikteymiş gibi, tanıklığı mümkün olmayan ayrıntılarla dolu Kurtuluş Savaşı tarihini ve Atatürk menkıbelerini teatral bir eda ile anlatarak büyük alkış toplayan Orhan Çekiç’le tanışıyorum. Heyecanlı bir satıcı. IBM Composer denilen ve görünüşü toplu daktilolardan farklı olmayan bir makineyi koyuyor önüme ve heyecanla anlatıyor. Sekiz farklı topu bulunan bu makinenin iki bin vuruşluk bir hafızası var. Önce metni giriyorsunuz hafızaya, sonra istediğiniz formata göre kodluyorsunuz; örneğin on dört cm genişlikte, sağdan soldan blok, paragraf girişleri içerlek, metindeki italik ya da bold sözcükleri top değiştirerek farklılaştırabilen çok marifetli bir makine, adeta minyatür bir dizgi makinesi. Fiyatı da çok abartılı değil. Hayranlıkla izliyorum ve derhal satın almak istediğimi söylüyorum. Çekiç elindekinin demo makinesi olduğunu, satış için gönderilmediğini, yakında yenilerinin geleceğini ve ancak o zaman satın alabileceğimi söylüyor. Dinleyen kim?.. O kadar ısrar ediyorum ki, Orhan Çekiç, Timuçin’in ortağı olduğum için kıramayacağını söyleyip makineyi satıyor bana.

O günlerde TİP’ten ya da yakın çevreden basımı için önerilen, Portekiz Komünist Partisi Genel Başkanı Alvaro Cunhal’in, Bilim Yayınları’nca ‘Portekiz’de Özgürlüğün Şafağı’ adıyla çevrilen önemli bir kitap var. Her türlü yeniliğe, özellikle de yeni teknolojilere tutku derecesinde bir hayranlık içindeyim. Bu makine benim için hem yeni bir oyuncak hem de bu tutkuma hizmet eden bir araç. İlerde dizgi makinesi koyarız diye ayırdığımız bölüme yerleştiriyorum Composer’ı ve başına geçip, bir an önce basımı istenen kitabı dizmeye başlıyorum. Bu, üç ay boyunca kitap bile okumayacaksın diyen doktorlara inat, bilinçsiz bir tavır; farkındayım ama önünü alamıyorum ve başım yana eğik, bir yandan yeni makineyi keşfediyorum bir yandan da kitabı diziyorum. Bu arada doksanı aşan kilomla sabah personel servisim ise zor da olsa aksaksız sürüyor.

O günlerde ofset filmi olarak kullandığımız, adını hatırlayamadığım sentetik bir malzeme var. A-4 boyutunda, ince, yarı opak, çok açık taba renginde… Dizgiyi bitirip kitabın sayfalarını bir hafta içinde Composer’da baskıya hazır hâle getiriyorum ve o malzemeye aktarıyorum. Ozalit provanın onayından sonra kitap basıma giriyor. Composer ve bu özel malzeme dizgi ihtiyacımızı büyük ölçüde karşılıyor ve önemli ekonomi sağlıyor.

İstanbul’dan gelen işler ve Yılmaz Güney…

Adımız kısa sürede yalnız Ankara’da değil, İstanbul’da da duyulup yayılıyor. 1977 seçimleri öncesi kapasitemizin neredeyse tümünü TİP’in afişleri, broşürleri, kitapçıkları, el ilanları ve oy pusulaları dolduruyor, ama bu arada önemli işler de yapıyoruz. Ünlü psikiyatrist ve yazar Engin Geçtan’ın ilk kitabı ‘Çağdaş Yaşam ve Normal dışı Davranışlar’ Maya yayınları arasında basılıyor. Geçtan’la dost oluyorum.

Türk Dil Kurumu’nun şair Cahit Külebi yönetimindeki yayın kurulu başta Büyük Türkçe Sözlük olmak üzere pek çok sözlük ve kitabı bizde basılmaya başlıyor ve matbaa sürekli iki vardiya çalışıyor. Yine, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (Şimdiki Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi) öğretim üyelerinden Prof. Utarit İzgi’nin büyük boy, çok sayfalı, özel kitabı Pencere Detayları reprodüksiyon titizliğiyle iki cilt olarak bizde basılıyor. (Bu kitabın, bir gece polis nezaretinde kalmama yol açışının hikâyesini ayrıca yayımlayacağım) Bir gün ünlü matbaacı Lokman Şahin, Süha Pelitözü ve film yönetmeni Ömer Vargı beni ziyarete geliyorlar. Yılmaz Güney’in Güney Yayınları şirketinin yöneticileri. Şirketin basım işlerini bizimle sürdürmek istediklerini söylüyorlar. Sonradan yakın dostum olan bu üçlü ile uzun uzun sohbet ediyoruz ve daha sonra da Ankara’da ve İstanbul’da sık sık görüşüyoruz. Yılmaz Güney’in kartpostalları, afişleri ve iki önemli kitabı bizde düzenlenip basılıyor: Selimiye Mektupları ve Savunma

        Hâlâ var mı bilmiyorum, o yıllarda Mithatpaşa Caddesi’nde bir Tarhan Kitabevi vardı. Birtakım teknik kitaplar ve yabancı dillerdeki sözlükler orada bulunurdu. Kitabevinin yöneticisi, Murat Hikmet adında Kıbrıslı, son derece zarif birisiydi. Bir gün o da ziyaretime geliyor ve tanışıyoruz. Kitabevinde en çok satılan, neredeyse sigara paketi büyüklüğündeki Langenscheidt sözlüklerinden söz ediyor ve bunların baskısını yapıp yapamayacağımızı soruyor. Çok ince bir kâğıda basılan plastik kapaklı bu sözlükler, beri benzer mücellithanede kotarılamayacak kadar hassasiyet gerektiriyor. Baskı ve cilt bölümündeki arkadaşlarla görüşüp “Evel Allah” yanıtını alınca işi üstleniyoruz. Değişik dillerdeki bu sözlükleri yaklaşık iki yıl süreyle biz basıp yayımlıyoruz.

 

O yıllarda Avrupa Birliği değil, onun öncüsü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu AET var. Türkiye temsilciliği 2 ayda bir Avrupa adıyla bir dergi yayımlar. Derginin editör ve sorumlularından biri bir zamanların ANAP milletvekili Bülent Akarcalı, biri de Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Çağlar Keyder’in küçük kardeşi Sarhan Keyder. Kısa bir süre sonra onlar da müşterimiz oluyor ve yüksek prestijli Avrupa Dergisi’ni iki yıl süreyle biz basıyoruz. Maya aynı zamanda son derece güven duyulan bir kurum. O günlerde Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nın Tanıtım Daire Başkanı Ayhan Çerman bir gün beni bakanlığa davet ediyor. Onunla yıllar önceden tanışıyoruz. İlginç bir teklifte bulunuyor ve “Matbaayı en az bir ay kadar bizim bir işimiz için karantinaya alıp kapalı devre çalıştırabilir misin?” diye soruyor ve şaşkın bakışlarım arasında açıklamada bulunuyor. Dünya Bankası’ndan, Antalya kıyılarının turizme açılabilmesi için büyük bir fon sağladıklarını, bu parayı Konyaaltı’ndan başlayarak Karaburun’a kadar turistik tesis kuruluşlarına elverişli altyapı yatırımında kullanacaklarını, bu konuda üç cildi dolduracak büyük bir proje hazırlandığını, dışarıya sızmasının büyük spekülasyonlara ve yolsuzluklara yol açacak bilgi ve belgelerle dolu olduğunu anlatıyor. Bu iş için neden bize başvurduğunu sorduğumda ise, “Şahinciğim matbaacılık sektörünü bilirsin, hemen her biri büyük sermayelerin kontrolünde veya onlarla ilişki içinde. Sizin matbaanız farklı ve kompakt. Sizden dışarı sızmayacağına inandığım için bu teklifi ilk sana getiriyorum” diyor. Bir yandan gururlanmakla birlikte bir yandan da acaba bir çıkar talebi mi olacak diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Teklif çok parlak ama bir o kadar da güç. Bunun fikrî hazırlığını yaptıktan ve devam eden işleri düzene soktuktan sonra tekrar görüşmeye karar veriyoruz ve ayrılıyorum. (Güney Antalya Turizm Gelişim Projesi adlı bu projeyle ve etkileriyle ilgili anılarımı bir başka yazıda anlatacağım)

Ağır çalışma koşulları altında geçen üç ay sonundaki mucizevi bir şekilde, tamamen iyileşiyorum ve fazla kilolarımdan arınıyorum. Bu duruma çevremdekiler ve daha çok da Prof. Cahit Örgen ve arkadaşım psikiyatrist Vâkıf Özkul çok şaşırıp pes ediyor. Hatta Cahit Bey, “Lütfen bir gün teşrif edin, benim için izahı güç bu gelişmenin ayrıntılarını anlatın. Bu, literatüre geçecek bir olay” diyor. Yani sonunda çivi çiviyi sökmüş oluyor

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

 

Pasaportuna el konulan Yeşil Sol Parti Eş Sözcüsü Naci Sönmez: “OHAL’e dayandırılarak yapılmış işler”

Yeşil Sol Parti Eş Sözcüleri Eylem Tuncaelli ve Naci Sönmez’in Avrupa Yeşiller Partisi’nin 29. Konferansı’na katılmak üzere İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan Almanya’nın Berlin kentine gidecekleri sırada pasaportlarına el konuldu.

Sosyal medya hesaplarından açıklama yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi, “Avrupa Yeşiller Partisi Konferansı’na katılmak üzere havaalanına giden Eş Sözcülerimiz Eylem Tuncaelli ve Naci Sönmez’in yurt dışı yasağı olmamasına rağmen pasaportlarına el konularak çıkışları engellendi. Bu hukuksuz uygulama bizleri yıldıramaz, mücadeleye devam edeceğiz.” dedi.

Havaalanı karakolunda pasaportlarına el konulduktan sonra oradan ayrıldıklarını söyleyen Naci Sönmez, yaşananın keyfi bir uygulama olduğunu belirtti. Sönmez, yaşananları Yeşil Gazete’ye şu sözlerle anlattı:

“Alman Konsolosluğu’na vize için 15 gün önce başvuruda bulunduk. Orada herhangi bir sorun olmadı. 3 yıllık vize verdiler. Havalanında gittiğimizde polis noktasından geçerken pasaportlarımıza şerh koymuşlar. Karakola götürdüler. Tutanak düzenlediler. Tebligat verdiler. Vatan Emniyet İl Nüfus ve Vatandaşlık Müdürlüğü’ne gideceksiniz dediler. Avukatlarımız gitti. 19 Temmuz’daki duruşmamızda yurt dışı yasağı kalkmıştı. Kim o uygulamayı yaptıysa OHAL’e dayandırılarak yapılmış işler. Pazartesi günü hukuksuz uygulamanın kaldırılması için avukatlarımızla başvuruda bulunacağız.”

Eylem Tuncelli ise Facebook hesabından yaptığı açıklamada “Bu sabah erken saatlerde Avrupa Yeşiller Partisi’nin 29. Konferansına katılmak üzere Berlin’e gidecektik. Sevgili Eş Sözcüm Naci Sönmez ile birlikte pasaport kontrolünden geçerken, hakkımızda herhangi bir yurt dışı çıkış yasağı olmamasına rağmen pasaportlarımıza el koyma şerhi ile karşılaştık ve yurt dışına çıkmamız engellendi… Bu engeller, hukuksuzluklar bizi yıldırmaz. Aksine demokrasi ve hukuk mücadelesinde safları sıklaştırmamızı sağlar.” bilgisini paylaştı.

Eş Sözcülerin pasaportların el konulmasına tepki gösteren Avukat Arif Ali Cangı Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Halen OHAL’de miyiz? Avrupa Yeşiller Partisi toplantısı için Berlin’e gitmek isteyen Yeşiller Sol Eş Sözcüleri Eylem Tuncaelli ve Naci Sönmez’in pasaportlarına el konuldu. Mahkemelerce haklarında verilmiş bir yurt dışı çıkış yasağı yok, konulan tedbire ilişkin bildirim de yok” açıklamasında bulundu.

 

(Yeşil Gazete)

25 Kasım Platformu’ndan dayanışma çağrısı: Binlerce kadın Taksim Tünel Meydanı’nda buluşuyor

25 Kasım Kadın Platformu, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle yarın (25 Kasım) saat 17.00’da Taksim Tünel Meydanı’ndan Galatasaray Meydanı’na kadar yapılacak yürüyüşe katılım çağrısı yaptı.

Türkiye’nin dört bir yanından kadınlar erkek şiddetine karşı #ErkekŞiddetineKarşıSesÇıkar etiketiyle sesini duyuracak.

Kadınlar Birlikte Güçlü Facebook hesabından paylaşılan mesajda, “Erkek şiddetine, şiddeti meşrulaştıran, mücadele alanlarımızı daraltan, haklarımızı sınırlayan düzene karşı kadınlar birlikte güçlü” denilerek 25 Kasım’da sokağa çıkma çağrısı yapılmıştı.

[25 Kasım’a doğru] Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin önemi

Erkekler Ekim ayında 20 kadını öldürdü

Kadınlar Birlikte Güçlü Platformu: “Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz”

 

(Yeşil Gazete)

Loç vadisinde bilirkişi incelemesi: Yöre halkı Toma ile tanıştı!

Loç Vadisi bir kez daha HES tehdidi ile karşı karşıya. Bugün Or-Ya Şirketinin ikinci defa aynı yer için yaptığı HES başvurusu için bölgede bilirkişi incelemesi yapılıyor. Loç Vadisi’ndeki Süreci ilk günden bu yana yakında takip eden avukat Diren Cevahir Şen‘den aldığımız bilgiye göre 100 kadar jandarma ve bir adet jandarma Toma’sı aracılığı ile Cide halkının alana girişi engelleniyor.

Or-Ya Enerji, Loç Vadisi’ne HES yapmak için 2009 yılında ilk başvurusunu yapmış yöre halkı ve ekoloji aktivistlerinin mücadelesi sonucu bu başvuru 2012’de Danıştayca, “İtiraz yolu da kapalı olmak üzere” iptal edilmişti. Aynı şirket OHAL koşullarından yararlanarak 2016 yılında tekrar başvuruda bulunmuştu. Bugün gerçekleşen bilirkişi incelemesi de yeni başvuru kapsamında yapılıyor.

8 yıldır Loç Vadisi sürecinin içinde bulunan avukat Diren Cevahir Şen’in aktardıklarını paylaşıyoruz;

“Loç Vadisindeyim avukat bir arkadaşım ile birlikte. Buraya sabah İstanbul’dan geldik bilirkişi incelemesini yerinde gözlemlemek üzere. Ortada bir yüksek yargı kararı, Danıştay kararı olmasına karşın yeniden aynı şirket aynı yer için HES başvurusunda bulundu ve HES için ÇED başvurusu yaptılar. Danıştay iptal etmiş ve itiraz yolu da kapalıdır demişti ilgili kararında.

Asıl mesele ise şu. Şu an burada bir bilirkişi incelemesi var. Bölgeye mahkemenin atadığı heyet girecek ancak gördüğümüz kadarıyla burada yüz kadar jandarma var ve bir jandarma Toması var.

Loç vadisine ilk defa Toma ile geldiler. Ben buna ilk defa şahit oluyorum. Ben şu anda köyde yayladayım. Aşağıda bekleyen çok sayıda jandarmayı da görüyorum. Muhtemelen kimlik kontrolü de yapacaklardır. Duyumlarımıza göre jandarma tarafından “Yabancıları bölgeye almayacağız” açıklaması da yapılmış. Keşif  ise saat 13:00’de başlayacak. Yöre halkı ceplerindeki son kuruşlarını da keşif yapması için bölgeye gelen bilirkişilerin ücreti olarak ödedi.

Ben bu sabah İstanbul’dan geldim buraya. Keşfin yapılacağı yolu da görüyoruz. Aşağıya doğru inen bir yol var ama vadiye giriş yolunu kesmişler. Oradan kontröllü geçiş yaptıracaklar diye tahmin ediyoruz.

Toma getirmiş olmalarını özellikle belirtme nedenim de şu. Loç Vadisinde daha önce hiç olmamış bir şey bu. Buradaki yol normal aracın bile zorlukla geçebileceği bir arazi iken toma ile gelmişler. Bu neyin endişesi, neyin korkusudur anlamış değiliz. Diğer yandan ilçede ne toma ne de kolluk kuvvetlerine bağlı bir araç yok. Muhtemelen onları da Kastamonu’dan getirmişler.”

Loç Vadisi süreci ve bölgedeki Sarı Yazma direnişine 2017 sonunda Diren Cevahir Şen ile gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında da yer vermiştik.

Gelişmeleri takip etmeye devam edeceğiz.

Sarı Yazma yeniden isyanda: Loç Vadisi’ne HES yapılmasına geçit yok!

Loç Vadisi’ne yeniden HES tehdidi: O memuru buluruz, ona da dava açarız!

Loç Vadisi yeniden HES tehdidi altında

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

8 bin yıllık tarım toprağına termik santral dikecekler – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Türkiye’nin başta Çanakkale, Eskişehir, Adana, Konya, Karaman olmak üzere hemen her coğrafyası mevcutların yanında planlanan yeni kömür madenleri ve kömürlü termik santrallerin tehdidi altında. İktidarın öteden beri sürdürdüğü kömür ve doğalgaz ağırlıklı fosil yakıtlara dayalı enerji politikalarından en çok etkilenecek bölgelerin başında da Trakya geliyor.

Tekirdağ’da Çerkezköy ile Kırklareli’nde iki ayrı noktada kurulmak istenen toplam üç termik santral var. Üçü de verimli tarım arazilerinin ve ormanlık alanların olduğu bölgelere yapılmak isteniyor.

Türkiye’de 1992-2017 yılları arasında 4.2 milyon hektar tarım arazisi tarım dışına çıktı. Bu, 25 yılda tarım arazilerinin yüzde 15’i kaybedildi demek. Bu da, aşağı yukarı bir Konya büyüklüğünde tarım alanı yok oldu demek.

Üstelik, tarımsal ürün ithalatının zirve yaptığı şu günlerde, 4.2 milyon hektar tarım arazisi 52 milyon insanın tahıl gereksinimini üretme potansiyeline karşılık geliyor. Türkiye, 2017 yılında sadece tahıl, canlı hayvan, pamuk, yağ ve hayvan yemi için 16 milyar dolarlık ithalat gerçekleştirdi. 2018 verilerinin bunun çok daha üzerinde gerçekleşeceği rahatlıkla tahmin edilebilir.

OVALARA TERMİK SANTRALLER

Öte yandan, Türkiye’de 2017 ve 2018 yıllarında 7 milyon hektarlık alana sahip (yaklaşık iki Konya büyüklüğünde) 257 büyük ova ilan edildi. Edildi edilmesine ama bürokraside, bakanlıklarda bir el yaparken maalesef diğer el bozuyor. Tam da bu büyük ovaların çeperlerinde ya da ortasında projelendirilmiş termik santraller var.

Özellikle Enerji Bakanlığı’nın üç öncelikli bölgesi Trakya, Eskişehir Alpu Ovası, Konya Karapınar – Karaman Ayrancı termik santralleri ya tarımsal SİT alanı üzerinde ya da ovaların üzerinde veya sınırında yer alıyor.

Trakya, Türkiye’de ayçiçeği üretiminin yüzde 61’ini, çeltiğin yüzde 54’ünü ve buğdayın yüzde 12’sini üreten önemli bir bölge. Trakya, 1.1 milyon hektar yüzölçümüyle en fazla “mutlak korunacak tarım arazileri” grubuna sahip.

Türkiye’nin gıdasının üretilmesinde önemli bir yere sahip Trakya’nın 85 bin dönümlük Kırklareli Ovası da, yukarıda bahsedilen ovalar arasında yer alıyor. Buraya yapılmak istenen Eren-1 Termik Santrali tam da bu ovanın sınırında yapılmak isteniyor. Kömürün temin edileceği maden sahası tamamen büyük ova ilan edilmiş Kırklareli Ovası ile çakışıyor. Toplam 13 bin 800 hektarlık bir kömür madeni ruhsatlı saha bulunuyor.

İşin ilginci, 25 yıldır sürdürülen arkeolojik kazıların ardından Kırklareli’nde binlerce yıl önce bölgede tarımla uğraşan eski topluluklara ait kalıntılar gün yüzüne çıkarıldı. Yapılan kazılar, 8 bin 200 yıl önce Avrupa’daki ilk tarımsal yaşamın başladığını, tarım hayatının temellerinin burada atıldığını ve buradan Avrupa’ya yayıldığını gösteriyor. Şimdi, binlerce yıllık değeri olan ve hala tarımın verimli şekilde yapıldığı bu noktaya ömrü sadece 35 yıl olacak, toprağı, suyu kirletecek, hava kirliliği yaratacak, tarımı bitirecek, çiftçiyi yerinden yurdundan edecek bir kömürlü termik santral yapılacak.
Tema Vakfı ile Kırklareli’nde yaptığımız inceleme gezisinde dinlediğimiz istinasız herkes bu termik santral projesine karşı. Daha önce projenin ÇED (Çevresel Etki Değerlendirme) kapsamında yapılmak istenen halkın bilgilendirme toplantısını yerel halk yaptırmadı. Çünkü, bu verimli toprakların kirletilmesini, yok edilmesini istemiyorlar.

Eğer Eren-1 Termik Santrali yapılırsa, verimli topraklarla birlikte Dokuzhöyük Köyü de tamamen ortadan kalkacak.

Termik santrallere karşı mücadelede Kırklareli’nde de kadınlar yine ön saflarda. “Biz para istemiyoruz, biz para kazanıyoruz. Çocuklarımız zehirlensin istemiyoruz, biz soba dumanında duramıyoruz, termik santral bacasıyla nasıl duracağız. Biz kadınlar olarak haklılığımızı sonuna kadar savunacağız. Yaşamımızdan ödün vermek istemiyoruz” diyorlar.

Yılda 7 bin saat çalışacak santralde toplam 2.5 milyon ton linyit kömürü yakılacak. Santralin hammaddesi olan kömür, yatırımcının bölgedeki ruhsatlı kömür ocaklarından temin edilecek. ÇED başvuru dosyasına göre yılda toplam 500 bin ton kül meydana gelecek. Planlanan termik santralin tamamı tarım alanı üzerinde yer alıyor. ÇED başvuru dosyasına göre tesiste yılda 840 bin metreküp su kullanılacak. Suyun yeraltı su kuyularından ya da bölgedeki mevcut yüzeysel su kaynaklarından temin edilmesi planlanıyor. Bununla birlikte suyun temini hala belirsiz durumda. Henüz Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nden su temini konusunda onay alınmamış.

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

 

Pelin Cengiz

İngiltere ile AB Brexit sonrası metinde uzlaşmaya vardı

Avrupa Birliği ve İngiltere arasında Brexit sürecinin tamamlanmasının ardından Londra ile Brüksel arasındaki siyasi ve ticari ilişkileri belirleyecek taslak metin üzerinde uzlaşı sağlandı.
Brüksel temaslarının ardından Londra’ya dönen İngiltere Başbakanı May, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada, ‘siyasi deklarasyon’ olarak da anılan anlaşmayla ilgili İngiliz milletvekillerini bilgilendirdi.

Muhalefetin sert eleştirilerine neden olan Theresa May, konuşması sırasında 26 sayfadan oluşan anlaşma kapsamında Brexit sonrasında Birleşik Krallık-AB serbest ticaret bölgesi kurulması konusunda Brüksel ile mutabakata vardıklarını belirtti.

İngiliz Başbakan ayrıca, anlaşmanın İngiltere’nin nisan 2019’dan itibaren diğer AB üyesi ülkelerle bağımsız ticaret anlaşmaları yapmasına olanak sağlayacağını da dile getirdi.

Konuşmasında Brüksel – Londra hattında üzerinde anlaşmaya varılamayan sorunlu maddelerden biri olarak görülen ‘Avrupa Adalet Divanı’nın rolü’ne de değinen May, olası anlaşmazlıklarda nihai karar mercisinin AB’nin en yüksek mahkemesinin olabileceğine işaret etti.

Ancak bu durumun Brexit savunucularının tepkisini çekeceği belirtiliyor.

Yine İngiltere Başbakanı, Brexit süreci tamamlanana kadar AB ve İngiltere vatandaşlarının karşılıklı serbest dolaşım hakkına sahip olacağını kaydetti.

 

(Euronews)