Ana Sayfa Blog Sayfa 2669

Rusya, Ukrayna Donanması’na ait gemilere el koydu

Rusya, Kırım Körfezi’nde Ukrayna Donanması’na ait bir gemiye ateş açarken, iki ülke arasındaki gerilimdeki büyük artışta üç Ukrayna gemisine de el koydu. İki gambot (silahlı küçük tekne) ve bir römorkor Rus güçleri tarafından ele geçirildi. Ukraynalı gemi mürettebatından bazılarının yaralandığı bildirildi.

Her iki ülke olay nedeniyle birbirini suçlarken, Ukraynalı Milletvekilleri bugün sıkıyönetim uygulamasına geçmeyi oylayacak. Kriz, Rusya’nın Ukrayna gemilerini yasa dışı bir şekilde karasularına girmekle suçlamasıyla başladı. Ruslar, iki ülkenin paylaştığı Azov Denizi’ne tek geçiş noktası olan Kerch Boğazı’nın altındaki köprüyü, bir tanker koyarak bloke etti.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko, Ulusal Güvenlik ve Savunma Konseyi’nin toplantısı sırasında, Rusya’nın yaptıklarını “nedensiz ve çılgınca” diye niteledi.

Ukrayna’dan misilleme iddiası

Rusya’nın savaş gemisini vurmasının ardından Ukrayna’nın, Rusya yanlıları tarafından işgal edilen Donetsk kentindeki sivil yerleşimleri ateş altına aldığı iddia edildi.

Tek taraflı bağımsızlık ilan eden Donetsk Halk Cumhuriyeti’ndeki sivil yerleşimlerin Ukrayna ordusu tarafından yoğun ateş altına alındığı belirtiliyor. Saldırı yaklaşık 23:00’da başladı ve saldırıda ağır toplar dahil çeşitli silahlar kullanılıyor.

 

(BBC Türkçe, Sputnik, Artı Gerçek)

 

İklim değişikliği, erkek şiddeti: Tesadüf değil – Ömer Madra

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Greta – Chomsky – Atwood… İklim Değişikliği – Her şey değişikliği – Kader değişikliği… Türkiye’nin çocuk gelinleri ve hamile göçmen çocukları… Bir de öbür açıdan bakalım: Kaderi hâlâ değiştirebiliriz…

Giriş: Ayının Türküsü

Derler ki, “Ayının kırk türküsü varmış, kırkı da ahlat üstüne.” Bizimki de o hesap. Olan biten ve olup bitecek her şeyi (ya evet, kadınların durumunu da!) küresel iklim yıkımı tehdidi üzerinden konuşmak gerekiyor artık. Abartılı bir önerme mi? Valla pek sayılmaz.

Manzara-i umumiye: Greta – Chomsky – Atwood

15 yaşındaki aktivist İsveçli kız, ‘Grevci Greta’ böyle diyor mesela: Greta Thunberg, 3 hafta boyunca seçimlere kadar her Allah’ın günü İsveç parlamento binası nizamiyesi önündeki kaldırımda oturup okul kırarken, dağıttığı bildirilerde, “İnsanlığın tarihindeki en ağır, en keskin krizle yüz yüze olduğumuzu bildiğim halde kendimi nasıl güvende hissetmem bekleniyor? Şu an harekete geçmezsek pek yakında her şey için çok geç olacağını bildiğim halde nasıl güvende hissedebilirim ki kendimi?” diye soruyor.

Greta daha 12 yaşındayken farketmiş felaket tehlikesini: “Küresel ısınmayı ilk duyduğumda şöyle düşünmüştüm: Bu doğru olamaz; varlığımızın ta kendisini tehdit edecek kadar ciddi birşey olması mümkün değil!” 

Neden böyle düşünmüş peki?: “Böyle düşünmüştüm çünkü aksi halde başka herhangi bir konudan bahsediyor olamazdık.”

Grevci Greta, seçimlerden sonra aktivitesine devam etti; Finlandiya’da görülmüş en büyük iklim eyleminde 10 bin kişi önünde halkı iklim kriziyle mücadeleye ve sivil itaatsizliğe çağırmayı ihmal etmedi. Dahası, bu ay sonunda Avustralya’da ülke tarihinin gördüğü en çarpıcı kitle eylemini gerçekleştirmeyi planlayan orta okul ve lise öğrencilerinin de esin kaynağı durumunda.

Bu arada hemen ekleyelim ki, Avustralya’da gerçekleştirilmesi planlanan iklim eylemlerinde başı çekenlerin çoğunluğu da kızlar!

15 yaşındaki bu kız çocuğu yalnız değil: 90 yaşındaki önde gelen düşünür ve aktivist Noam Chomsky de tastamam öyle düşünüyor. Democracy Now radyo/tv’sine kısa süre önce verdiği sarsıcı mülakatta şöyle diyordu profesör:

“İnsanlığın tarihinde benzersiz bir an içinde yaşadığımız olgusunu ne kadar vurgulasak az. Aslında, 1945’ten beri bu ânın içindeyiz biz….1945’te sadece nükleer çağa değil, jeologların Antroposen (İnsançağı) dedikleri yeni bir jeolojik çağa girdiğimizi bilmiyorduk: şimdi altıncı yokoluş adı verilen döneme, türlerin hızlıca yok olduğu, yani 65 milyon yıl önce muazzam bir göktaşının yeryüzüne çarpınca yol açtığı beşinci yokoluşla kıyaslanabilecek döneme girdiğimizi biliyoruz…

Yani, keskin bir tırmanma ve çevrenin yıkımı. Aynı zamanda okyanuslardaki plastik yoğunlaşması gibi – çok uzak olmayan bir gelecekte denizdeki balıkların ağırlığını aşacağı tahmin ediliyor plastiğin.

Uzun lafın kısası, örgütlü insan hayatı uğruna çevreyi yerle bir ediyoruz. … İnsanı şoke edecek nitelikteki tarih kayıtlarına bir göz atan herhangi birimizin, bu kadar süre ayakta kalmış olmamızın tam bir mucize olduğuna kanaat getirmesi kaçınılmaz. Şu anda bu kuşak, tarihte ilk defa şunu sormak durumunda: ‘İnsan hayatı ayakta kalabilecek mi?’

Çok uzak olmayan bir gelecekte örgütlü toplumlar olarak üzerinde durmamız gereken konular tam da bunlar işte. Bununla kıyaslandığında geri kalan her şey önemsiz kalır.”

Evet. Geri kalan herşey, bununla kıyaslandığında, önemsiz kalır! İlk ihtarnameyi böylece ortaokul öğrencisi aktivist kız Greta çekmiş oldu. İkincisi 100’den fazla kitabın yazarı emeritus profesör ve aktivist Chomsky’den geldi. Şimdi de sıra şair-yazar-mucit ve aktivist Margaret Atwood’un canhıraş uyarısında.

78 yaşındaki Kanadalı yazar Margaret Atwood iklim gerçekliğini dile getiren ünlü romanı (ve aynı derecede ünlü TV dizisi) ‘Damızlık Kızın Kızın Öyküsü’nde (Handmaid’s Tale) kadınların tüm haklarından mahrum bırakılıp erkekler için ‘imal edilen’ birer damızlık hayvana, hatta makineye nasıl dönüştüğünü anlatıyordu. Yazar, kıyamet-sonrası distopyadaki hikâyenin gerçekte bin beterinin ortaya çıkacağını da yıllardır açıkça söylüyordu zaten.

Kendisi bu can alıcı önemdeki uyarılarını geçen Haziran başında British Library’de düzenlenen 2 günlük bir etkinlikte bir kez daha etraflıca dile getirme – ve enine boyuna tartışma – fırsatı da buldu. Atwood’a göre durum çok açıktı. Genelde sanılanın aksine bu Sadece iklim değişikliği değildi – ‘Her şey değişikliği’ idi!

Peki kadınlar? Onlar iklim değişikliğinden ‘doğrudan doğruya ve fena etkilenecekler’di. Bu felaket ‘senaryosu’nu, edebiyatçının şairane dilinden çok, bilim insanın ‘soğuk’, kesin ve net diliyle açıklıyor Atwood:

“Kuraklıklar ve seller, yükselen deniz seviyelerinin mahvettiği ekilebilir araziler ve denizlerdeki hayatın yıkıma uğraması, gıdanın azalmasına yol açacak. Azalan gıda şimdi olduğundan daha da eşitsiz dağılacak. Dolayısıyla, kadınlara ve çocuklara şimdikinden daha da az pay düşecek.”

Atwood, ayrıca, iklim değişikliğinin toplumsal huzursuzluklara, savaşlara, iç savaşlara, ağır baskıcı rejimlere ve totaliter diktatörlüklerine yol açacağını yalın cümlelerle belirttikten sonra kadınların durumuna ilişkin şu temel tespitle bağlıyor sözünü: “Kadınlar savaşlarda kötü şartlara maruz kalır – barış zamanından çok daha kötüsüne.”

İklim değişikliği – Her şey değişikliği – Kader değişikliği

 ‘Her şey değişikliği’, yeryüzünde yüzmilyonlarca genç kız için düpedüz ‘kader değişikliği’ demek oluyor! Geçen yıl sonlarında Guardian gazetesinde ‘Afrika’nın yoksul ülkelerinde çocuk gelinler’ hakkında müthiş bir röportaj yayımlayan araştırmacı gazeteci Gethin Chamberlain, daha yazının başlığında meseleyi yüzümüze bir tokat gibi çarpmaktaydı: “İklim değişikliği neden yeni bir çocuk gelinler kuşağı yaratıyor.”

“İklim değişikliğinin neye benzediği konusunda herkesin kendine göre bir fikri var” diyordu Chamberlain. “Bazıları için bu, eriyen buz adacıklarında kendine bir yer kapmaya çalışan bir denizatı… Diğer bazıları için, dalgaların yutmak üzere olduğu şehirlerin kıyamet benzeri görüntüsü. Ama Afrika kıtasının birçok yerinde kızlar için iklim değişikliğinin en somut, elle tutulur göstergesi, kapılarının önünde oturup, okula giden arkadaşlarını seyrederken kucaklarında tuttukları bebek. Ve bu, gitgide daha daha çok sayıda kız çocuğu için geçerli bir gerçek.”

Birçok uzman bunun hem gerçek, hem de gittikçe büyüyen bir kriz olduğunu belirtiyor: İklim değişikliğinin doğrudan sonucu olarak bir ‘çocuk gelinler kuşağı’ ortaya çıkmakta!

Avrupa Gazetecilik Merkezi’nin fon desteği sağladığı ‘Güneşin Gelinleri’ adını taşıyan bir habercilik projesi bunun boyutlarını araştırmış: Çocuk gelinler ve aileleri, giderek âşina olduğumuz bir hikâyeyi anlatıyorlar. Hararet artıyor, yağmur mevsimleri belirsizleşiyor, yağmurlar gecikiyor, sel görmemiş yerleri artık zaman zaman seller basıyor, kuraklık ve kıtlık artıyor ve aileler kendilerini ‘içinden çıkılmaz bir durumda’ buluyor. Gelirleri tepetaklak düşen aileler de kızlarını 13 yaşından itibaren evermekten başka çıkış yolu bulamıyor.

Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu, 2015 yılında dünyada 4 buçuk milyona yakın kız çocuğunun 15 yaşından önce evlendirildiğini, 18 yaş altındaki kız çocukların evlilik sayısının ise günde 37 bin olduğunu tahmin ediyordu! Her gün 37 bin ‘çocuk gelin’! Sadece bir ülkede (Malawi), çocuk evliliklerinin yüzde 30 ile yüzde 40’ının iklim değişikliğinin sebep olduğu sellerle kuraklıklardan kaynaklandığı hesaplanıyor. (agy)

Dünya Bankası ve Çocukları Kurtaralım örgütlerinin hesabına göre, gelişme yolunda (yani gerçekte yoksul) ülkelerde her üç kız çocuğundan biri 18 yaşına gelmeden evlendirilmekteydi! Yeterince ürkütücü bir sayı, ama dahası da vardı: BM Çocuk Fonu UNICEF, 2015’te, mevcut trendlerin devamı halinde sadece Afrika’da ‘çocuk gelin’ sayısının 2050’ye kadar en az ikiye katlanarak 310 milyona ulaşacağını tahmin ediyordu!

UNICEF’in 2018 raporu, daha önceki rakamların daha da kötüye gittiğini ortaya koyuyor: Çocuk evlilikleri sayısı mesela, şimdi 39 bine çıkmış! Rapora göre dünyada 18’inden önce evlendirilmiş 700 milyon kadın yaşamakta. Bu kadınlar yalnız çocukluklarından olmakla kalmamış, sosyal olarak tecrit edilmiş, aile ve arkadaş ilişkilerinden büyük ölçüde yoksun, maddi ve manevi kaynaklardan yoksun. Eğitim ve istihdam olanakları yok derecede. Dahası, şimdiki ve gelecekteki kuşakların durumu daha da vahim gözüküyor: Önümüzdeki 12 yıl içinde bu 700 milyonun, 950 milyona, yani neredeyse 1 milyara çıkacağı hesaplanıyor. 1 milyar çocuk gelin!

Gidişat, hiç de parlak gözükmüyor. Bir örnek verelim: Giderek keskinleşen iklim değişikliği krizi yüzünden kuraklık ve açlıktan kırılan, bütün bunlardan dolayı da iç savaş kâbusu içinde kahrolan Güney Sudan’da da ‘sığır muharebeleri’ (battle for cattle) diye adlandırılan vahşi bir yıkım ortamı sürüp gitmekte. Kız çocukları da sığırlar uğruna okullarını bırakıp çocuk gelin olmaya zorlanıyor. Kız çocukların yarısından fazlası 18 yaşına varmadan, yüzde 10’u da 15 yaşından önce evlendiriliyor. Chamberlain’in yine bu konu üzerindeki bir başka röportajında konuştuğu aktivistler, bu oranların hızla artmakta olduğu konusunda dünyayı uyarıyor.

Bir kızın kaç sığır (mal) karşılığında gelin gittiği belirtilmiyor ama kızlardan biri yaklaşık bir rakam vermiş: 90. Ver 90 sığırı, al kızı. Okula giden kız çocuklarından biri 15 yaşındayken 29 yaşındaki bir adama verilmiş. Kızın babası silahlı çeteler tarafından katledilince kızın ailesi, varlığını sürdürebilmek için 90 sığırı alıp kızı vermiş. “Asıl sebep açlıktı” diye izah ediyor kız. “Şu sıralarda birçok arkadaşımın açlık yüzünden everildiğini görüyorum.”

Bu ‘çocuk gelin’ artık 21 yaşında genç bir anne olmuş. Zamanı gelince kocasının küçük kızlarını mal karşılığı satmasını engellemek için kendisinin elinden hiçbir şey gelmeyeceğini söylüyor.

Ve ardından, kadın erkek ilişkileri ve erkek şiddeti konusunu belirleyen sosyal, kültürel ve ekolojik çerçeveyi büyük bir bilgelikle üç küçük cümlede mükemmelen özetliyor:

“Bu, kocamın tercihidir. Kocamın evinde her şey zorla olur – rica minnet diye bir şey yoktur. Reddedersem, sıkıntı olur – kocam beni döver.”

‘İklim değişikliği ve yeni çocuk gelinler kuşağı…’ röportajına son bir kez dönelim. Yazıyı ‘süsleyen’ çarpıcı, dokunaklı ve kimi iç burkucu fotoğraflardan birinde, yoksul kerpiç duvarlı evinin önüne yere oturmuş o rengârenk giysili kız çocuğu, kucağında kendisine kocaman gülerek bakan kızına mahçup mahçup gülümserken görülüyor. Fotoğraf altında şunlar yazılı:

“Majuma Julio, 17 yaşında. 15 yaşındayken evlendi. İki yaşına yaklaşan bir kızı var. ‘Kimseyi suçlamıyorum’ diyor. “Havalar değişiverdi işte.”

(Chamberlain, ‘Why climate change is creating a new generation of child brides’, agy)

Türkiye’nin çocuk gelinleri ve hamile göçmen çocukları

UNICEF’in 2018 raporunda ‘Çocuk Gelinler’ konusunda yer alan istatistiklerden Türkiye’de durumun nasıl olduğuna bakılacak olursa, doğrusu durumun hiç de parlak görünmediği söylenebilir. Ülkede 18 yaşına gelmeden evlenen kız çocukların oranı: yüzde 15. Buna göre, dünyada mevcut 197 ülke arasında Türkiye’nin çocuk evlilikleri konusunda kendisine ancak 115. sırada yer bulabildiği, yani 114 dünya ülkesinin gerisinde kaldığı görülüyor. (Son bağımsız ülke Güney Sudan’dan iyi, ama Myanmar’dan kötü mesela.)

‘Çocuk gelinler’ ve iklim değişikliği gibi spesifik ama belirleyici önem taşıyan bir mesele dışında kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadınların ve kız çocukların güçlendirilmesi, erkeklerle eşit fırsatlara kavuşturulması, her türlü ayrımcılığın ve şiddet kullanımının ortadan kaldırılması gibi genel ve hayati bir konuya bu yazıda yer verilmedi. Yalnızca, tek bir noktaya değinip geçersek:

BM’nin yıllık Sürdürülebilir Kalkınma Raporları’nın 2018 tarihli olanında kadınlara ve kızlara ayrımcılık biçimlerinin bazılarında azalma gözlendiği, ayrıca Güneydoğu Asya’da çocuk evliliklerinde de 2000-2017 arasında yüzde 40 civarında bir azalma gözlendiği tespit ediliyor. Bununla birlikte, yapısal değişikliklerde büyük bir yetersizliğin devam ettiği açık. Bundan daha önemli, hatta canalıcı diyebileceğimiz bir eksiklik ise, BM’nin Sürdürülebilir Kalkınma raporunda iklim değişikliğinin kadınların ve kız çocukların sosyal, kültürel ve ekonomik durumunu dramatik biçimde kötüleştirdiği konusuna hiç girilmemiş olması. Hele, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin ‘İklim Alarmı’ niteliğindeki raporunun (’12 Yıl Kaldı’) yayınlanmasından sonra, bu eksiklik, doğrusu ciddi bir ihmal olarak değerlendirilebilir.

Bu yazıda son olarak, çocuk evlilikleri değil, fakat hamile bırakılmış – ezici çoğunluğu Suriyeli göçmen – çocuklar konusunda Türkiye’nin durumuyla ilgili olarak 2018 Mayıs’ında medyada yer alan dramatik bir habere de kısaca değinmekte yarar olabilir: OdaTV’den Barış Terkoğlu’nun haberine göre, şikâyetle ortaya çıkan skandalda, İstanbul’da bir araştırma hastanesinde 2017 yılı boyunca 392 çocuk gebeliği vakası, adli makamlara bildirilmemiş, ilgili Başsavcılık skandalın ortaya çıkmasının ardından soruşturma açmıştı.

Ve, bu ikinci skandaldı! Daha önce, İstanbul’da başka bir hastaneye 5 ayda gelen 115 çocuğun hamile olduğu halde adli makamlara bildirilmediği de saptanmıştı! Birgün gazetesinin haberine göre, ilk hamile çocuk skandalını ortaya çıkaran sosyal hizmet uzmanı, “Ortaya çıkanlar buz dağının sadece görünen kısmı, ülkenin her yerinde durum aynı” demişti.

Peki bunun da iklim krizi ile bir ilgisi mi var? Bu soruya da “Evet, hem de çok!” diye cevap vermeliyiz maalesef. Suriye nüfusunun yarısından fazlasını yerinden yurdundan eden o korkunç iç – ve bölgesel – savaşın temel sebeplerinden biri iklim değişikliğinden kaynaklanan kuraklık ve ondan kaynaklanan iç göç idi. Bitmek tükenmek bilmeyen kuraklıktan dolayı göç eden gençlerin hüsranı ve isyanı sonradan bütün bölgeyi saran bir savaş yangınına dönüştü.

Bir de öbür açıdan bakalım: Kaderi hâlâ değiştirebiliriz

Olağanüstü yıkıcı sonuçları gözle görülür hale gelmiş olan gelişmelere rağmen, umut verici önemli bazı gelişmeleri de gözden kaçırmamalı. The Rapid Transition Alliance (Hızlı Dönüşüm İttifakı) kampanyası etrafında iklim değişikliği ve onun getirdiği yıkımları engellemek üzere harekete geçen yazar, akademisyen ve aktivist Andrew Simms, acı kaderi değiştirmenin mümkün olduğunu düşünüyor.

Simms, geçen ay başında Guardian gazetesinde yayınlanan makalesinde dünyadaki değişim rüzgârlarını analiz ediyor. Birçok toplumda anomie’nin (norm/kural yokluğu) baskın çıktığı düşünülen şu günlerde aslında tersini de gözlemek mümkün diye yazıyor ve dünyada gayet hızlı ve derinlikli yeni toplumsal normların ortaya çıktığını, bu dönüşümün de cankurtaranımız olabileceğini söylüyor.

Bilim dünyasının son bulguları, iklim değişikliğinin getirdiği yıkımları önleyebilecek yegâne şeyin, gerek altyapıda gerekse davranış kalıplarında hızlı dönüşüm gerçekleştirmek olduğunu açıkça ortaya koymuş durumda. Yazar, sigara kullanımı ve alkollü araç kullanımı konusundaki büyük meydan okumalardan sonra, onlardan çok daha büyük bir tehlike olarak önümüze çıkan iklim değişikliğinin de sıkı bir mücadele ile alt edilebileceğini umut ediyor.

Toplumsal tavır ve davranışlarda hızlı kültürel değişiklikler gerçekleştirme çağında olduğumuzu gözleyen Simms’in gösterdiği en ilginç iki örnekten biri #MeToo (#BenDe) kadın hareketi. Müthiş bir hızla yaygınlık kazanan ve kısacık zaman dilimi içinde zengin & kudretli erkeklerin o küstah hegemonyasına çok ciddi ‘takoz koyan’ hareket. (Öteki örnekse, bitki temelli –vegan– beslenme tarzının birçok ülkede önlenemeyen yükselişi.)

“#MeToo hareketinin hızı bana umut veriyor:” demiş Simms. “İklim değişikliğini hâlâ durdurabiliriz.”

Sonsöz

Yazar Margaret Atwood haklı: İklim değişikliği değil bu – Her şey değişikliği.

E, tamam o zaman – Biz de her şeyi değiştirelim!

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Ömer Madra

Brexit anlaşması Brüksel’de onaylandı

Brexit anlaşması Brüksel’de AB üyesi devletlerin liderleri tarafından onaylandı. Taraflar uzlaşının herkes için olabilecek en iyi metni ortaya çıkardığını savunuyor.

Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılması için sürdürülen Brexit görüşmelerinde tarafların Cebelitarık konusunda uzlaşması sonrası Pazar günü Brüksel’de bir araya gelen liderler anlaşma metnini onayladı.

AB Konseyi Başkanı Donald Tusk, 27 AB üyesinin, Birleşik Krallık’ın Birlik’ten çıkması ve AB ile İngiltere arasında gelecekte sürdürülecek ilişkileri düzenleyen bildirinin arkasında durduğunu açıkladı.

AB tarihinde ilk kez üye bir devletin kendi talebiyle Birlik’ten çıkmasının onaylanırken, Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, zirve öncesinde yaşananlar için “trajedi” dedi.

“Büyük Britanya gibi bir ülkenin AB’den ayrılmasını izlemek bir sevinç ya da kutlama anı değil, tersine üzücü bir an, bir trajedi” ifadesini kullanan Juncker, gene de ayrılma metninin Londra için olabilecek en iyi anlaşma olduğunu söyleyerek İngiliz parlamentosunun onayını beklediğini belirtti.

Zirvenin yapıldığı alana giriş yaptığı sırada kendisine AB’nin duruşu ile ilgili bir soru sorulan Avrupa Komisyonu Başkanı, bu soruya Birlik’in temel pozisyonunu değiştirmediğini belirterek yanıt verdi.

İngiltere, 23 Haziran 2016’da yapılan referandumda yüzde 48’e karşı yüzde 52’lik sonuçla AB’den ayrılma kararı almıştı.

 

(DW Türkçe)

 

Bir bileşen olarak su: ‘Havza: Bir Su Hikayesi’ sergisi

Su kaynakları üzerine çalışmalar yürüten sanatçı Sinem Dişli ile üretimlerindeki odak noktaları ve The Circle Space’te düzenlenen sergi “Havza: Bir Su Hikayesi hakkında konuştuk. Sergide sanatçının video çalışması, son on yıldır Doğu ve Batı Afrika’da su toplama sistemleri inşa eden PITCHAfrica’nın projesine ait tasarlanmış model, çizim, fotoğraf ve videolara eşlik ediyor.

Sergi 2 Aralık 2018’e kadar görülebilir. Dişli’nin su üzerine yapacağı sunumu ise 1 Aralık’ta sanatçının atölyesinde gerçekleşecek.

 

Röportaj: Yasemin Ülgen

***

Çalışmalarında genellikle insan, toplum ve doğa ilişkisinde su, enerji gibi odaklarla karşılaşıyoruz. Biraz bahseder misin nasıl bu konularla ilgilenmeye başladın? 

Sinem Dişli: Hepimiz yaşadığımız coğrafyanın hızlı değişimine tanıklık ediyoruz. Ben de aslında “Su üzerine çalışayım” gibi bir karar almadım. Bu konularla içgüdüsel bir şekilde ilgilenmeye başladım, sanırım. Urfa’da yapılan barajla ilgili çalışarak değil öncelikle buradaki değişimi gözlemleyip bunun temel sebebini anlamaya yönelerek işe başladım.

Sinem Dişli

Urfa, sosyo-ekonomik yapısından dolayı kültürel olarak yıllarca çok kapalı bir yerdi. Kuru tarımın yapıldığı bir şehirken sulu tarıma geçilmesiyle çiftçinin aniden zenginleşmesi söz konusu oldu. Endüstrileşme ve kentin fiziksel yapısının ansızın değişimi adaptasyon sorununu da beraberinde getirdi ve neredeyse kültürel bir yıkıma yol açtı. Hasat dönemi, yağmur zamanı yerine insanlar günlük sohbetlerinde bile arsaların büyüklüklerini ve fiyatlarını konuşmaya başlamışlardı.

Ben de kendi yaşamımdan veya etrafımdaki kültürel olaylardan yola çıkarak bir şekilde doğaya vardım diyebilirim. Fakat bütün bu söylemlerle ilgili bence ironik bir durum var. “Doğa” derken ondan sanki bizden daha büyük bir varlıkmış gibi bahsediyoruz. Oysaki içinde bulunduğumuz her şey doğa, biz doğayız. Bu yüzden de onu kendimizden nasıl ayırıp ötekileştirdiğimizi düşünerek başladım ve fotoğraflar çekip bu ikircikliliği ele alarak ilerledim.

Mezopotamya ve Fırat Nehri etrafındaki bu coğrafyanın binlerce yıl önce nasıl muamele gördüğünü, tarımda tek tip üretimden dolayı bölgede nasıl bir çölleşme olduğunu gözlemleyerek devam ettim. Fırat Nehri etrafındaki bu yaşamsal süreçleri ve “uygarlığın” ortaya çıkışını, özellikle insan müdahalesinin sonucu olarak bu alanın dönüşümünü ve bütünsel yaşamın döngüsel devinimlerini keşfederek, su kontrol sistemlerini çevreleyen konuları inceledim.

 

Hare 2014

Mesela Urfa’da Erken Bizans Dönemi’nde yaşanan büyük selleri kontrol etmek için 2000 yıl önce Jüstinyen köprüleri inşa edilmiş. “Tarihte suyu nasıl kontrol ediyorduk?”, “Şimdi bunu kurduğumuz barajlarla nasıl yapıyoruz?” ve “Bu kontrolün dozajı nasıl bir düzeye geldi?” gibi sorular üzerine kafa yormaya başladım. Yine de dediğim gibi su içgüdüsel olarak bir şekilde işlerimde yer buldu. Geriye baktığımda suyun birtakım duyguları hissettirmek için bir metafor olarak işlerimde belirdiğini söyleyebilirim.

Dediğin gibi su çok farklı anlamlarda bir temsil haline gelebiliyor ya da metaforlaşabiliyor; yaşamın kendisi, formları, kültür ya da mücadele alanı olarak su. Bunlar işlerinde nasıl ilişkileniyor ya da işlerin birbirleriyle?

Sinem Dişli: Bence bu sorunun yanıtı bir sanatçı için her zaman değişen ve dönüşen bir şey. Bu üretimler arasında nasıl ilişki kuruluyor, bir yandan sezgilerini bırakırken bir yandan da metodolojiler sürekli değişmek durumunda kalıyor.

Benim için nasıl oluyor? En başta bir şeyden, bir formdan, bir olaydan etkileniyorum. Aslında bu anlatabileceğim bir sey değil. Örneğin önceki sergimde su imajı hiç bir yerde tekrar etmiyor, onu yalnız kullanmayı özellikle istedim. Çünkü döngü ile kendi kendine bir ilişkisi var. Birbirine bağlı bambaşka şeyleri forma dair bir yapı ile bir araya getirmek, diğerlerinden koparmak ama tamamıyla farklı işlerin karşısına koyarak (çünkü aynı yerin mikroskopla çekilmiş fotoğrafları var) kontrasta bir vurgu yapmak istedim. Bir imaja bakarken diğerini düşünmek ama karşısındakine bakarken kendisini akıldan çıkaramamak. Diğer bir deyişle sürekli döngü içindeki düşünceler arasında gidip gelmek ya da aynı olan şeyi birbirinden iyice ayırmak gibi. Evet, belki dediğin gibi yaşamın kendisi ile ilgili bu durum. Su aracılığıyla o karmaşıklığa, o esansa doğru bir yönelme var. Bir işi tanıyıp ona biraz yaklaşınca o şeyin berraklaşması ve seni kaçınılmaz olarak kendisini tanımlamaya yöneltmesiyle görünürlüğünün anlam değiştirmesi gibi.

 

Urfa özelinde örnek vermek gerekirse o coğrafyada beni etkileyen bir şeyler var. Bu belki içimize işlemiş iklimden kaynaklı, fiziksel olarak açıklamak gerekirse birtakım moleküllerin hissettirdikleri bir şeyler olabilir. Mesela her sene Urfa’ya en sıcak aylarda gitmek istiyorum çünkü bana kalırsa bir coğrafyadaki en zorlu iklim koşulları aslında oradaki yaşamın formlarını belirliyor.

Sıcak iklimin hakim olduğu yerlerde ısı, koku ve renklerin nasıl oluştuğu beni çok etkiliyor ve işlerimi üretirken bunu nasıl hissettirebileceğim sorusuyla yola çıkıyorum. İşin zamansallığına, ritmine ya da kavramına göre medium’unu belirliyorum. Bazen bir heykel bazen de video ile bunları ifade ediyorum. Bunların birbiriyle nasıl ilişkilendiği sanırım biraz kendine has biçimsel ve duygusal bir süreç. Ben de bunu sürekli sorgulayan bir sanatçıyım çünkü asıl yapmaya çalıştığım şey bütün bu medium’ların bir araya gelmesiyle bir duygu ortaya koymak.

Yine de son zamanlarda buradan biraz uzaklaştığımı söyleyebilirim çünkü eninde sonunda bunların tümünü yapan kişi benim. Yani kendi sınırlılıklarım var ve bu yaptığım işin de sınırlılıklarını belirliyor. Bu yüzden çok da kaygılanmadan işi sezgilerime bırakıyorum.

Mekânın bağlamı da işlerini üretirken belirleyici mi?

Sinem Dişli: Evet, işlerin hissiyatı bulunduğu yerle ilişkilenerek değişip dönüşüyor. O yüzden sergileri bir işi çerçeveleyip herhangi bir yere koymaktansa o işin diğerleriyle ilişkisini düşünüp, mekanı da dahil ederek kurguluyorum. Hatta bazen sergi alanı, yeniden farklı üretimler yapmama sebep olabiliyor.

Hare, 2014
Hare, 2014
Hare 2014

 

Hare isimli yerleştirmen bu bahsettiğin dönüşüme en uygun örneklerden. Biraz bahseder misin bu çalışmadan?

Sinem Dişli: Hare, Cereyan işinin tomurcuk vermeye başladığı bir dönemde başladı. Urfa’daki çalışmalarımda artık sadece fotoğraf çekmeyeceğimi bildiğim bir noktadaydım. Bölgede toprak aşırı sulanmadan ötürü tuzlanıyordu. Tuz, yaşam için hem çok gerekliyken hem de çürütücü bir dozda belirmeye başlamıştı. Acaba bunun üzerine gidebilir miyim gibi bir soru vardı aklımda.

O dönem davet üzerine çağrıldığım Fotoİstanbul için Ermeni Yetimhanesi’nde, en üst katta yuvarlak formları olan bir bölümde yerimi seçtim. Bir hafta sonra beni arayıp “Sinem yağmur yağdı ve orayı su bastı, başka bir yer seçebilir misin?” diye sordular. Böyle olunca ben de “Acaba sızan suyu kucaklayan bir iş yapabilir miyim?” diye düşünmeye başladım. Akan suyla, o odada bir dönüşüm yaratmaya karar verdim.

Yetimhane binası da aslında kendi içinde pek çok hikâyeyi, değişimin katmanlarını ve zorunlu kılınmış bir “dönüşümün” izlerini taşıyordu. Buradaki yaşanmışlığa odaklanarak adaptasyon ve başkalaşım kavramları üzerine düşündüm ve çektiğim fotoğrafları dönüşen malzemelerle bir araya getirip suyu kucaklayan bir kurgu yarattım.

Şu an The Circle Space’te ziyaretçiye açık olan güncel sergi Havza: Bir Su Hikayesi’nde PITCHAfrica’nın son on yıldır Doğu ve Batı Afrika’da su toplama sistemleri inşa eden projesine ait tasarlanmış model, çizim, fotoğraf ve videolara senin de Aşina Olanın İmalatı isimli video çalışman eşlik ediyor. Biraz bu serginin çıkış hikâyesinden ve sergide yer alan çalışmandan da bahseder misin?

Sinem Dişli: David Turnbull, Afrika’da su sorunuyla ilgili çalışmalar yapıyor. Havza projesiyle yağmur sularının toplandığı yapılar tasarlayarak bölgede yaşayanlar için su kaynaklarını ulaşılabilir hale getiriyor. Sergide Havza projesinin yanı sıra Ahmet Ergenç’in önerisiyle lokal bir sanatçıya ait, yerel meselelere değinen bir işin yer alması söz konusu oldu. Ben de The Circle Space’in davetiyle Fırat Nehri’ni odağa alarak ürettiğim Aşina Olanın İmalatı işimi sergilemek istedim.

Nehir üzerindeki barajlarla tutulan su, geniş bir alana yayıldı ve bu da buharlaşmayı beraberinde getirdi. Doğadaki her şeyin birbiriyle ilişkili ve bir süreç halinde ilerlediğini ama burada gerçeküstü bir coğrafyanın oluştuğunu gördüm.

Bunu vurgulamak için de içerisinde videonun oynadığı aynalı bir kutu tasarladım. Kutunun yüzeyleri birbirine yansıyarak içeride bir küre oluşturuyor. Bu taraftan bakınca dünyanın şekline evrenin hareketlerine, döngülerine dair bir gönderme de söz konusu. Hiçbir görsel manipülasyon olmamasına rağmen, Fırat Nehri’nin çoğalan imajlarıyla bahsettiğim gerçeküstülük daha belirgin şekilde hissediliyor.

Tüm mekanizma, gördüğümüzü bildiğimizle kıyaslayarak onu anlamlandırmayı çabalarken içinde olduğumuz illüzyon haline işaret ediyor.

 

 

 

Röportaj: Yasemin Ülgen

(Yeşil Gazete)

‘2 bin 666 çiftçi sulamada kullanılan elektrik borcundan dolayı icralık’

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in soru önergesini yanıtlayan Enerji Bakanı Fatih Dönmez, 2 bin 666 çiftçinin sulamada kullanılan elektrik borcundan dolayı icralık olduğunu açıkladı.

Sözcü’den Deniz Ayhan’ın haberine göre CHP’li Gürer, tarımsal sulama aboneliğinden kaynaklanan elektrik enerjisi borcu olan çiftçilerin yaşadığı mağduriyeti soru önergesiyle TBMM gündemine getirdi. Gürer’in önergesine yanıt veren Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, 66 bin 978 çiftçinin faizli borcunun bulunduğunu, 2 bin 666 çiftçinin ise icralık olduğunu açıkladı. Yapılandırılan borç ödemelerinin 2020 yılının ekim ayında başlayacağını belirten Dönmez şunları kaydetti:

“Bazı vergi kanunlarında değişiklik yapılmasına dair yasa kapsamında tarımsal sulama abonelerinin kamu dönemine ait borçları, 31.12.2019 tarihine kadar TEDAŞ’a iletilmek üzere dağıtım/perakende satış şirketlerine veya TEDAŞ’a yazılı başvurulması halinde yılda 5 taksit şeklinde ödenmek üzere 5 yıla kadar vade farksız yapılandırılmadadır. Faizli borcu bulunan tarımsal sulama abone sayısı 66 bin 978’dir. Yasal takibe alınan tarımsal sulama abone sayısı 2 bin 666’dır.”

En yüksek maliyet elektrik

CHP Milletvekili Gürer ise çiftçilerin en önemli girdi maliyetleri arasında tarımsal sulamadan kaynaklanan elektrik enerjisinin yer aldığını belirtti. Türkiye’de 2 milyon 100 bin civarındaki çiftçinin yaklaşık 67 bininin elektrik borcunu zamanında ödeyemediği için faizli borçlu durumuna düştüğünü ifade eden Gürer, “Girdi maliyetlerinin sürekli arttığı ülkemizde özellikle elektrik enerjisi borçları yüzünden binlerce çiftçimiz ciddi mağduriyet yaşamaktadır. Yaklaşık 60 bin çiftçi yapılandırma müracaatında bulunmamış. Yapılandırmanın şartlarının çiftçiler lehine değiştirilmesi gerekiyor” dedi.

 

(Sözcü, T24)

Gezegeni kurtarma görevi de mi kadınlara verildi? – Menekşe Kızıldere

Türkiye’de yaşanan birçok politik tartışma arasında duyduğum en güzel slogan “savaşı kadınlar durduracak” sloganıydı. Fakat bir süre sonra bu çok fazla sorumluluk değil mi derken buldum kendimi. Neden ekseriyetle erkek iktidarların böbürlenerek çıkardıkları savaşları durdurmak bize kalıyor? Aslında yanıtı çok basit. Sosyal hiyerarşinin altlarında kim yer alsa tepeden çıkarılan tüm krizlerin ceremesini çekeceği için savaşın maddi manevi tüm yükü bizlerin omuzlarında olacak da ondan. Savaşları durdurmaya herkesin kabiliyeti var da kadınlar zorunda kalıyor. Dünyadaki tüm iktidarların çıkardığı ve çıkaracağı gelmiş geçmiş en büyük savaşlardan çok daha tehlikeli bir yıkımın göz göre göre geldiği ve bunu gözlerimizle seyrettiğimiz çağın insanlarıyız.

Bizler, geçen yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başında nefes almaya başlamış olan hepimizin en büyük savaşı iklim değişikliği. Her gün doğan güneş gibi her yeni gün limitlerini aşarak hayatımızın içine içine girmekte. Güneş gibi bir gerçek olarak cebimizdeki parayı da, gıdamızı da, aldığımız temiz nefesi de, içtiğimiz temiz suyu da tüketmekte. Hatta gezegenin uzak köşelerinde bastığımız toprağı da bizden hızla almakta. Tam da bu yüzden gezegendeki tüm savaşlardan daha tehlikeli ve şu anda nefes alan her canlıyı tehdit etmekte. Tüm savaşlar o ülkenin bu ülkeye ilan ettikleri bir tehdit iken iklim değişikliği dünya gezegenine bir tehdit. Zannedildiği gibi torunlarımızın derdi değil tam 12 yıl sonra hepimizin en büyük derdi olmaya aday. IPCC 1.5 Derce Raporu’nda 2030 yılında gezegenin sıcaklık artışı 2 C dereceye dayandığında neler olacağını net bir şekilde ortaya koymakta. Çok çetin bir mücadele yaşanmakta ve 1.5 derecenin üstü bu mücadelenin sadece bir grup ülkenin değil herkesin mücadelesi olacağının açık göstergesi.

Politikada, bilimde, sanatta, günlük hayatımızda karşı duruş, bilakis haksızlığa karşı duruş çok kadınca bir eylem değil midir? Dünya tarihi boyunca, savaşlarda, politik baskı altında ve felaket zamanlarında sokağa ilk kadınlar çıkmıştır. Dünyanın neresine gidersek gidelim bir doğa kıyımı yaşandığında hep kadınların sesini duymaktayız. Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da, Afrika’da ekolojik krizin etkisinin en ağır yaşandığı yerlerde hala doğayı katletmekte olanlara karşı hep kadınlar direnmektedir. Neden? Çünkü toprağın, suyun, havanın dengesinin bozulmasının ceremesini kadınlar çekmektedir de ondan. Oya Beklan Çetin Sosyo Ekonomi Dergisi’nde yayımlanan makalesinde 1 sanayi devrimi ile artış gösteren çevre sorunlarının, kadınların sorunu haline geldiğini aktarmıştır. Çetin aynı makalede günümüz ekolojik krizinin sebebini şu şekilde ifade etmektedir: “Günümüzde yaşanan ekolojik krizin nedeni, tarih öncesi topluluklardaki kadını ve yeryüzünü yücelten inancın yerini ataerkil dinlerin almasıdır”.

Beklan ekolojik krizin sorumlusunun ataerkil zihniyet olduğunu ve bunun sorumluluğunu üstlenmenin ise kadınların omuzlarında bir yük olarak bırakıldığını ifade etmektedir. Ekoloji mücadelesi bir kadın mücadelesine dönüşmüştür.

Ekofeminizm kavramı bu mücadeleyi en kapsamlı şekilde ortaya koymaktadır. Ekofeminizm kavramı ise 1974’te Françoise d’Eaubonne tarafından kadınların öncülük ettiği ekolojik devrimi tanımlamak için ortaya atılmıştır. Daha önce bahsettiğimiz doğa için kaygılanma halini ekofeminizm kavramında kadınlar daha derinden anlar ve hatta liderlik eder. Fakat güncel ekofeminizm kavramı daha da derinleşmiştir. Sadece ekolojik devrimi değil iktidarı, tahakkümü ve mücadele yöntemlerini de irdeler. 1991 Vandana Shiva ve Maria Mies bu derinleşmiş değerleri bir araya getirmek için Ekofeminizm kitabını kaleme aldırdılar. Modern tanımı ile ekofeminizm kadının ve doğanın aynı iktidarın tahakkümüne aynı yöntemler ile maruz kaldığını en sağlam örnekleri ile açıklar. Ekofeminizm kitabında Shiva kadınların tüm dünyadaki üretimin % 65’ni yaptıkları halde, kazancın sadece % 10’nu aldıklarını anlatmaktadır. Yani kadın ataerkil kapitalist düzende ucuz ve erkeğe eşit olmayan bir kazanç aracıdır. Üstelik bu sadece yoksul kadınlar için geçerli değildir. Beyaz yakalı kadınlar da istihdam politikalarının alt metninde hala ucuz iş gücü olarak görülmektedir. Dünyanın her yerinde kadınlar eşit ücret için mücadele vermektedir. Shiva ve Mies Dünya Ticaret Örgütü’nün (1995) kurulması ile birlikte doğa tahribatının sistemli ve şirketleşmiş bir meşrulukta arttığını dile getirirken kadına yönelik şiddetin bu sistemleşmiş ve şirketleşmiş tahribat ile birlikte arttığına dikkat çekerler. Yerel ekonomilere, doğaya ve kadın bedenine hükmetmek ataerkil kapitalist düzenin yaydığı tecavüz kültürüdür. Shiva’nın kitabında verdiği Hindistan örneğinde yeni ekonomik reformlardan sonra dişi fetüs cinayetlerinden, kadın tecavüzüne kadar kadına yönelik şiddetin korkunç bir şekilde arığı görülmektedir. Halk yoksullaştıkça, doğal varlıklar ve yerel yaşam zarar gördükçe tüm bunların faturası haklarından yoksun birey olarak görülmeyen kadına kesilmektedir.

Ekolojik yıkımın en çok zarar göreni kadınlardır. Eğitim hakkı, kendini ifade etme hakkı, bedeni ile ilgili kararları alma hakkı, hayatı ile ilgili kararları alma hakkı ellinden doğar doğmaz alınmış bir birey elbetteki yaşanacak tüm olumsuz şartların en çok etkileneni olacaktır. Yerelde yaşanan yaşam kaynakları ile ilgili herhangi bir kriz elbette ki hiyerarşik olarak yayılacaktır.

Dünya tarihi kadınların doğa için verdiği mücadeleler ile doldur. Kadınların doğa için mücadelesinden bahsederken cesur kadınları anarak başlamak isterim. Berta Caceres Gualcarque Nehri üzerinde yapılacak hidroelektrik santral karşıtı kampanya yürüten etkili bir kadın aktivistti. Lenca yerlilerinin direniş önderiydi. Yöredeki birçok ekolojik kıyıma sebep olacak projenin durmasını sağlamıştı bu sebeple sürekli ölüm tehdidi alıyordu. Korkusuzca direnişe devam ederken, belki de tüm Latin Amerika ekoloji direnişlerine örnek olsun diye 2016 yılında Berta Cáceres zalimce katledildi. Berta aslında 1730 da Hindistan da Chipko eylemini başlatan Amirata ile aynı kaderi paylaşıyordu. 1730 da Hindistan Rajhatan Bölgesi Bishnoi Köyü’nde Amirata Devi isimli kadın 362 din adamı ile birlikte dönemin emirinin sarayına odun olması için kesilecek khejiri ağaçlarını kendi bedenleri ile korurken katledildi. Ağaçlara sarılarak gerçekleşen bu eylemin adı Chipko 2 (Sanskritçe sarılma anlamına gelmekte) eylemiydi. O gün ağaçlara sarılan kadınlar katledildikten sonra Hindistan ormansızlaşma yüzünden tam dört asır boyunca birçok doğal felaketle karşı karşıya kaldı.

Metin Yeğin’in Topraksızlar 3 kitabında anlattığı Brezilyalı mülksüz kır işçilerinin hareketi, Topraksız Köylü Hareketi Movimento dos Sem Terra, MST) yaklaşık 700 bin insanın katıldığı en kalabalık hareketlerden biridir. Tekelleşen tarım politikalarına karşı bir işçi direnişidir. 1960’ların başında başlayan hareket hem Brezilya’nın tarım politikalarını değiştirmiş hem de tüm Latin Amerika ülkelerine sermayeye karşı direnme kültürünü getirmiştir. Brezilya’da kır işçilerinin çoğunluğu, kadınlardır. Bu hareket Brezilyalı kadınların cesareti ile güçlenmiştir. Bu sayede 2000’li yılların başından beri Ekvatorlu kadınlar mangrove ormanlarını kurtarmak ve geçim kaynakları olan balıkçılığı sürdürmek için mücadele etme gücünü ve örgütlülüğünü bulmaktadır. 4 Dünya’nın dört bir yanında kadınlar aynı yöntemlerle doğa savunuculuğu yapmaktadır; Almanya’da atom enerji santrallerine karşı, Japonya’da tarımsal kirlilik be nükleer enerji tehdidinde karşı, Himalayalar’da kalker madenciliğine karşı, Kenya ve Tanzanya’da küçük tarım bahçelerini korumak için, Meksika’da orman kıyımına karşı, San Francisco’da shale gazı faaliyetlerine karşı, Cerattepe’de madenciliğe karşı, Munzur ve Hasankeyf’te hidroelektrik barajlarına karşı doğayı savunmaktadırlar. Burada saymaya ve tek tek anlatmaya kalksak sayfalarca sadece bu direnişlerin isimlerini yazabiliriz ancak.

Geçtiğimiz Temmuz ayında Ekvador’da kadınlar bir araya gelerek yerelin ve yerlilerin korunması için bir deklarasyon 5 yayımladı. Kawsak Sacha – Yaşayan Orman Deklerasyonu’nun amacı uluslararası kamuoyunun dikkatini de çekerek yerelin korunması için kalıcı ve hukuksal bağlayıcılığı olan bir çözüm bulmak. Dünyanın yaşayan akciğerleri olan Amazon Ormanları’nı kurtarmak için beklide en kritik adımı yine kadınlar attılar ve bunun için zor bir mücadele vermekteler.

Doğa mücadelesinin en eski tarihine uzandığımızda kadın direnişini ve örgütlülüğünü görmekteyiz. Günümüzde ise iyice anlaşılmıştır ki ekolojik yıkıma ve iklim değişikliğine karşı mücadele feminist bir mücadeledir. Doğa ve kadın ataerkil kapitalizm ve onun tahakkümü karşısında kader birliği içindedir. Bu sebeple kadının doğa için direnişi güçlüdür, örgütlüdür ve uzun ömürlüdür. İnsanlık tarihinin en büyük mücadelesinin en çok etkileneni ve bu sorunla en çok mücadele eden kadınlar dersem hiç de iddialı bir söz etmiş olmayacağım. Evet galiba gezegeni kurtarma görevi de bize verildi. Aman canım kadın cinsi olarak varlığımızdan itibaren patriarka ile mücadele ediyoruz iklim değişikliği ile neden edemeyelim ki… İklim değişikliği patriarkadan daha mı kötü? Evet daha kötü ve bu yük sadece bizim kaldırabileceğimiz bir yük değil. Bize verilen bu ulvi görevi nazikçe reddetmeliyiz. Bir zahmet erkek bireyleri de sahneye alalım. İşe sıkı sıkı yapıştıkları yönetici ve liderlik koltuklarından nazikçe kalkmakla başlayabilirler. Eşit haklar eşit liderlik ve eşit üstlenilmiş yükümlülük olmadan bu mücadeleyi veremeyeceğiz. Gezegeni kurtarma görevi hepimizin.

Kaynak:

1.Ekofeminizm : Kadın Doğa İlişkisi ve Ataerkillik, Oya Beklan Çetin, Sosyo-Ekonomi Dergisi 2005-1

2. Kadının Doğası Doğanın Kadınları, Gökşen Şahin, EKOIQ Dergisi Sayı : , 7 Mart,

3.Metin Yeğin, Topraksızlar,İletişim yayınları 2004

4.Bravo, E Accion Ecologica, Un ecositema en peligro,los bosques de maglar en la costa ecoltoriana, Quito

5. https://kawsaksacha.org

 

Menekşe Kızıldere

Kadın iklim aktivisti 

“Şiddet gören kadınların kazanımlarını hiçbir zaman ana akım medyada göremiyoruz”

Türkiye’de kadın hakları mücadelesinden bahsedildiğinde ilk akla gelen sivil toplum kuruluşlarından biri Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı.

Aile içinde uygulanan şiddete karşı mücadeleyi yaygınlaştırmak amacıyla 1990 yılında kurulan bağımsız sivil toplum örgütü, geçen 28 yılda kadınların şiddetle mücadelesinde toplumsal ve hukuki birçok kazanım elde etti.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllülerinden avukat Mine Akarsu ile geçen zamanda katedilen mesafeyi, kadın hareketinin Türkiye’deki görünürlülüğünü, medyanın şiddet kavramına yaklaşımını ve “Karar Aldım” kampanyasını konuştuk.

***

“Kadınların 1987’de sokağa dökülmesiyle birlikte Türkiye’de feminist hareket çok ciddi bir görünürlük kazandı”

28 yıllık süreçte Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı nereden nereye geldi? Kadın hareketinde nasıl bir misyon üstlendi?

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın sürecini açıklarken Türkiye’deki feminist hareket ile bağdaştırmak çok önemli. 1987 yılında kadınlar dayağa karşı sokağa döküldü. Özellikle 1980 darbesinden sonra politik hareketlerin baskılandığı bir dönemde, Çankırı’da bir hakimin şiddet gördüğü iddiasıyla boşanma davası açan bir kadının boşanma davasını reddetmesi üzerine kadınlar sokağa döküldü. Toplumsal yapıya işaret eden “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” sözünü gerekçede kullanarak ve bunu bir hukuk mekanizması içerisinde vurgulayarak boşanma davasını reddetti.

Bunun üzerine kadınların sokağa dökülmesiyle birlikte Türkiye’de feminist hareket çok ciddi bir görünürlük kazandı. Ardından 1990 yılında Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı kuruldu. Kadınlarla Dayanışma Vakfı da (KADAV) bu dönemde Ankara’da kuruldu. Bununla birlikte Türkiye’deki kadın hareketi de aslında biraz daha örgütlenmeye doğru yol aldı. Bunu takip eden süreçte kadınlar Türk Ceza Kanunu’nda bir reform yapılmasını sağladılar. 2015’te çıkan yeni Türk Ceza Kanunu ile birlikte cinsel suçlar daha öncesinde topluma ve genel ahlâka karşı suçlar kapsamında değerlendirilirken, 2005 yılında çıkan TCK ile birlikte kişi bütünlüğüne karşı suçlar kapsamında değerlendirilmeye başlandı.

“Evliliğin reisi kocadır” ifadesi Medeni Kanun’dan çıkarıldı”

Kadına şiddetle mücadele kapsamında bugüne kadarki en ciddi kazanım ne oldu?

Türk Medeni Kanunu’nda çok büyük kazanımlar elde edildi. Kadınların desteğiyle yaptıkları imza kampanyalarıyla, eylemlerle, medeni kanundaki eşit mal paylaşım rejimine geçildi. “Evliliğin reisi kocadır” ifadesi Medeni Kanun’dan çıkarıldı. Kadının dışarıda çalışması kocanın iznine bağlıdır gibi bir ifade vardı. Bu kanundan çıkarıldı. Ve bunları takiben 2012 yılına geldiğimizde bizim şu andaki en büyük kazanımlarımızdan biri olan 6284 sayılı yasa çıkarıldı. Bu da ailenin korunması ve kadına karşı şiddetin korunması yasasıydı. Bu yasayla birlikte de kadınların şiddet gördüklerinde en yakın karakola, adliyeye giderek koruma kararı almalarının önü açıldı. Bu yasanın en büyük kazanımlarından biri de öncelikle kadın hareketinden insanların bir araya gelerek bunu dayatması oldu. “Kadının beyanı esastır”ın aksine “fail ispatlasın” diye her zaman söylediğimiz feminist beyanın da bir anlamda yasaya yansıması oldu. Koruma kararı alabilmek için delile ihtiyaç yoktur. İhlal edildiği durumda ancak zorlama hapsine gidilmesi gerekirse delil gerekir. Bu kadın hareketinin ciddi bir kazanımıydı.

Mor Çatı’nın rolünden bahsedersek hareket içerisinde hep aktifti. Aynı zamanda bir sığınağı da olduğundan gerek dayanışma merkezinin aldığı başvurulardan, gerek sığınakta kadınlarla yaptığı çalışmadan bir feminist politika oluşturup bunu deklare etmeye çalışan önemli bir örgüt. Çalışanları, gönüllüleri var. Zaman zaman sığınağı maddi sıkıntılar sebebiyle gecici olarak askıya alınsa da hep bir şekilde feminist örgütlenmeyi sürdürmüş, dayanışmaya devam etmiş ve politik sözünü ortaya koyabilmiş bir örgüt diyebiliriz.

“Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini yerine getirmekten çok uzakta”

Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi de bu süreçteki değerli kazanımlardan biri değil mi?

4 gün öncesinde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın üyesi olduğu Viyana’daki İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili etkinliğindeydim.Türkiye kadın hareketinin en önemli kazanımlarından birinin 6284 sayılı kanun olduğunu söylemiştim. Bizim kanunumuz da İstanbul Sözleşmesi’ne göre düzenlenmişti. İlk defa bir uluslararası sözleşmede toplumsal cinsiyet kavramına vurgu yaparak kadın haklarının korunması, mağduriyetlerin önlenmesi, yasalarla ulusal ve uluslararası bazda her türlü önlemin alınmasına yönelik tüm ülkelere tavsiye niteliğinde olan bir sözleşme. Türkiye de bunu ilk imzacılarından biri olduğu için adı İstanbul Sözleşmesi’dir. Türkiye’nin ilk imzacısı olmakla övündüğü İstanbul Sözleşmesi’nin aslında uygulanmadığı, İstanbul Sözleşmesi İzleme Örgütü olan GREVIO’nun geçtiğimiz aylarda verdiği Türkiye raporundan çok açıkça gözüküyor.

Rapor sürecinden çok kısa bahsetmem gerekirse sözleşme hükümlerini yerel kanuna uyguladılar mı? diye GREVIO devlete bir rapor soruyor. Aynı zamanda yerel örgütlere de bir gölge rapor soruyor. Daha sonra bu raporları karşılaştırıyor ve ülke ziyareti yapıyor. Ülke ziyaretinde GREVIO heyeti hem devlet yetkilileriyle, hem sivil toplum örgütleriyle, hem de yargının uygulayıcısı olan hakimler ve savcılarla görüşüyor. Bu 2 rapordan mevcut durumu değerlendirip bir ülke raporu sunuyorlar. Ülke raporunda bizim gördüğümüz şey Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nin yükümlülüklerini yerine getirmekten çok uzakta kaldığı. Her ne kadar yasalarımız gerçekten sözleşmeye uygun düzenlense de uygulanma noktasında çok büyük sıkıntılar yaşanıyor.

“Şiddet gören kadınların kazanımlarını ya da mücadeledeki sorunlarını hiçbir zaman ana akım medyada göremiyoruz”

Medyada kadınların ve hareketin görünürlülüğünü nasıl değerlendiriyorsun?

Medyanın cinsiyetçi dilini bir kenara bırakırsak ana akım medyanın feminist hareket de dahil olmak üzere bir şekilde hükümetle sıkıntısı olan, insan haklarını, kadın haklarını savunan hiçbir örgüte yer vermediğini hepimiz biliyoruz. Bu sadece feminist bir hareketin sorunu değil. Şiddet de bir yandan medya diliyle daha da görünür kılınmış oluyor. Mesela medyada sesi yükselen, Boşanan Babalar Komisyonu’nu biz sürekli Boşanma Komisyonu’nun raporlarında, ana akım medyanın nafaka haberlerinde görürken, şiddet gören kadınların kazanımlarını ya da mücadeledeki sorunlarını hiçbir zaman ana akım medyada göremiyoruz. Bizim ana akım medyayla ilişkimiz sınırlı seviyede. Kürtaj meselesi çıkıyor, gelip bizden görüş alıyorlar. 6284 meselesi çıkıyor bizden görüş alıyorlar ama bizim istediğimiz böyle bir şey değil. Kadın meselesi sadece Cumhurbaşkanı bir beyan söyleyip gündemi değiştirdiğinde gündem yapılacak bir konu değil. Her zaman gündemde tutulması gereken bir mesele ki şu an bizim uygulamaya yönelik çok büyük sıkıntılarımız var.

“Alternatif medyadan seslerini daha çok çıkarmaya çalışmaları dışında başka bir beklentimiz yok”

Alternatif yayın organlarından beklentileriniz ne?

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı olarak temeli çok eskilere dayanan bir örgüt olduğumuzdan belki de ismimizin çok bilindiğinden dolayı şundan çok memnunuz. Kadına şiddetle mücadele sadece 25 Kasım’da, 8 Mart’ta gündeme gelmiyor. Zaman zaman bize alternatif medyadan çok fazla röportaj talepleri geliyor. Ya da biz bir konuyu gündemleştirmek istediğimizde, bunun bilgisini verdiğimizde çoğu zaman bize destek oluyorlar. Bu anlamda alternatif medyayla bir sıkıntımız yok. Bu ilginiz tabi ki bizim hoşumuza gidiyor ve meseleyi gündemde tutmak için gösterdiğiniz çabayı her zaman takdir ediyor ve içerisinde bulunmak istiyoruz. Alternatif medyadan seslerini daha çok çıkarmaya çalışmaları dışında başka bir beklentimiz yok. Bizim tarafımızda alternatif medyadaki yansımamızın şahsen iyi olduğunu düşünüyorum. Tabi tek sıkıntımız tüm medyanın sahip olduğu, alternatif medya ile ana akım medyanın gündeminin hiçbir zaman aynı olamaması. Bu sizin kendi başınıza çözebileceğiniz bir mesele değil ama sizden beklentimizi bence karşılıyorsunuz.

Şiddetin pek çok biçimi var: Fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel

Ülkemizde şiddetin tanımını yaparken insanların aklına ilk gelen şey fiziksel şiddet oluyor. Fakat şiddetin bir çok çeşidi var…

Bunu ben de çok önemsiyorum ve bu soruyu sormanı çok önemli buluyorum. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’na ilk adım attığımda en başta öğrendiğim şeylerden biriydi. O zaman öğrenciydim ve küçüktüm. Feminist bir bakış açısı içimde vardı ama bunu ifade edemiyordum. Vakıfta ilk öğrendiğimiz şey şiddetin pek çok biçiminin olduğuydu. Fiziksel sadece görünen şiddet, psikolojik şiddet, ekonomik şiddet, cinsel şiddet var. Hatta belki flört şiddetini daha küçük yaşlarda kadınların ve kız çocuklarının gördüğü şiddete dahil ederek psikolojik şiddetin bir dalı olarak ifade etmek gerekir.

“Medya gruplarında şiddet meselesi söz konusu olduğunda yaralanmış bir kadın fotoğrafı görüyoruz”

Bu anlamda da medyada bir kadın kampanyası yapıldığında herhangi bir şekilde toplumsal cinsiyet meselesiyle ilgili bir fikri olmayan medyada biz hep fiziksel şiddetin izlerini görürüz. Hep yaralanmış bir kadın fotoğrafı görürüz. Biz bunu alternatif medyada çok görmüyoruz ama bazen şaşırtıcı şekilde düşüncesine önem verdiğimiz medya gruplarında şiddet meselesi söz konusu olduğunda bir yaralanmış kadın fotoğrafı ortaya çıkıyor. Feminist bakış açısıyla aslında kadına dayanışma kurmamızın sebebi kadını güçlendirmek, kendimiz güçlenmek, ve bunun sadece fiziksel şiddetten ibaret olmadığını vurgulamak. Çünkü şiddetin her zaman delili olmaz. Bağırmak, hakaret etmek, aşağılamak, para vermemek aynı zamanda şiddet tanımı içerisindedir.

“Fiziksel şiddet artık toplumun büyük bir kesiminde kabul edilmeyen bir şey”

Birkaç hafta önce Habertürk TV’de yayınlanan, kadına yönelik şiddet konulu “Nedir Ne Değildir” adlı programa konuk olan şarkıcı Tuğba Ekinci canlı yayında “Türk erkeği sevdiği kadına el kaldırır. Ben ilişkilerin tatlı-sert olmasından yanayım” sözleriyle kadına şiddeti normalleştiren açıklamalarda bulunmuş ve büyük tepki çekmişti. Bu sözlere yönelik herhangi bir hukuki süreç başlatıldı mı?

Sanıyorum başlatılmadı. Biz kadın hakları çalışan feministler olarak bir yandan insan hakları da çalışıyoruz. Şimdi bu meselenin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği tartışılır. Nefret suçu kapsamında değerlendirilen şeyler ifade özgürlüğünün istisnasını oluşturur. Bu kadına karşı şiddeti teşvik eden bir nefret suçu olarak değerlendirilir mi? Kişisel yargımda evet ama hukuki mekanizmalar önünde bunun ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğini de bilmiyoruz. Bir adım atıldı mı bilmiyorum. Ama zaman zaman bazı insanlar daha medyatik olmak, ön plana çıkmak amaçlı bu tarz söylemlerde bulunuyorlar. Biz de hiçbir zaman cevap niteliğinde şeyler yapmıyoruz çünkü biliyoruz ki psikolojik şiddet her ne kadar şiddet olarak yeni yeni kabul edilmeye başlandıysa da Türkiye kadın hareketi şunu başardı. Fiziksel şiddet artık toplumun büyük bir kesiminde kabul edilmeyen bir şey. En son Sıla örneğinde gördük. O olayda ortaya çıkan toplumsal tepkiyi düşünün. Bu 20 yıl önce olsaydı bu şekilde karşılanmazdı diye düşünüyorum. Bir anlamda toplumun konuya dair farkındalık kazandığını söyleyebiliriz.

Sıla’ya şiddet uyguladığı iddiasıyla gündeme gelen Ahmet Kural’ın işbirliği yaptığı Yapı Kredi Bankası olay ortaya çıkar çıkmaz reklam çalışmalarını durdurduğunu açıklamıştı.

Evet. Ekonomik bir yaptırım olmasını şahsen ben de çok önemsiyorum. Biz feminist bir bakış açısıyla düşündüğümüzde bazen ekonomik problemler, erkeğin başka güç kaynaklarından beslenmesi de bu şiddeti doğurabiliyor. Bu anlamda aslında tamamen kapitalist olan bir mekanizmanın da net bir şekilde şiddete karşı koyabilecek bir şekilde bu adamın ekonomik kaynaklarını bitirebilecek bir şeye adım atması çok önemli.

Mine Akarsu ve Merve Damcı

“Yasadan yararlanarak kadınların alabileceği tedbirleri herkese aktarmak istiyoruz”

“Karar Aldım” kampanyasını da anlatır mısın? Kadınlara hangi mesajları vermeye çalışıyorsunuz?

Aslında bizim yasalarımız çok iyi. Uygulamada problemimiz var. Bir kazanım olarak bu yasayı elde ettik ama nasıl uygulattırırız diye çok düşündük. 6 ay verilebilecek koruma kararının 3 ay verilmesini öne çıkarmaktansa 3 ay verilen koruma kararıyla dahi bir kadının yaşamını nasıl yeniden kurgulayabildiğini, nasıl güçlendiğini ortaya çıkarmaktı amacımız. Bu yüzden “Karar Aldım” kampanyasını yaptık. Şu anda da devam ediyor. Yasadan yararlanarak kadınların alabileceği tedbirleri öncelikle herkese aktarmak istiyoruz. Yasanın gerek kadınlar nezninde, gerek yargı uygulayıcıları nezninde ne kadar değerli olduğunu belirtmek istiyoruz. Kampanyada vurgulamak istediğimiz şey şu: Pek çok tedbir var. Bunlardan yararlanabilirsiniz. Bir yandan koruma kararının mecazi anlamına atıf yaparak karar aldım kelimesini kullanmak istedik. Belki meşhur feminist sloganla bitirebiliriz. “Dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa” diyoruz ya, kadınlar karar aldığında dünya gerçekten değişebiliyor.

Kendi dünyaları değişiyor, çocukları varsa çocuklarının dünyası değişiyor. Ailelerinin hayatları değişiyor. Kadın değişince toplum değişiyor. Bu feminist dayanışmanın da bize öğrettiği bir şey. Bir kadın güçlendiğinde onunla dayanışmaya çalışan ben de güçleniyorum. Bir kadının aldığı korunma kararıyla sığınağa yerleşmesi ya da kendine geçici maddi yardım bağlatması, çocuklarının geçici velayetini alması, tedbir nafakası bağlatması, bunlar hep kanunda sayılan önlemler ve biz kampanyada bunları vurgulamaya çalışıyoruz. Bunlar gerçekten kurtarıcı adımlar oluyor. Biz her zaman kadınların kendi kararlarını alması gerektiğini ve bunların uygulamaya geçmesi için de yasal mekanizmaları gerektiği gibi kullanma gayretinde olmalarını önemsiyoruz. Umuyoruz ki gelecekte de yasa uygulayıcıları gerçekten kanuna uygun kadın bakış açısına sahip bir uygulamayı yerleştirebilirler.

[25 Kasım’a doğru] Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadelede İstanbul Sözleşmesi’nin önemi

BM’den kadına yönelik şiddete karşı kampanya

Kadına şiddete dizi üzerinden yanıt: İtiş kakış şiddet olmuyor öyle mi?

Röportaj: Merve Damcı

Yeşil Gazete

25.Nükleersiz Asya Forumu 12-15 Kasım’da Filipinler’de yapıldı

İçinde bulunduğumuz dönemde nükleer santrallerin kurulmasına karşı ülke sınırları içinde verilen mücadeleye ek olarak küresel dayanışma ağları  dikkat çekiyor. Bunlardan biri de Asya ülkelerinden katılımla 25.’si gerçekleştirilen uluslararası Nükleersiz Asya Forumu. Her yıl  Asya ülkelerinde kurulu bulunan/kurulması planlanan nükleer santraller ve sorunlarına yönelik deneyim paylaşımı ve birbirinden öğrenmeyi baz alan etkinlik bu sene 12-15 Kasım arasında Filipin Cumhuriyeti’nin başkenti Manila’da gerçekleştirildi.

2016 yılında Fukuşima ve Tokyo’da düzenlenen Nükleersiz Asya Forumu’na Türkiye’den katılmış olan Pınar Demircan da yine davet edilerek  Hindistan, Tayvan, Japonya, Vietnam ve G. Kore’den sivil toplum örgütü üyeleri ve aktivistlerle birlikte Filipinler’deydi. Nükleersiz.org koordinatörü, aynı zamanda gazetemizin yazar ve editörlerinden olan Demircan etkinliği nükleer endüstri alanında iş yapan küresel şirketlere karşı  önemli bir deneyim paylaşım imkanı olarak görüyor ve forumun  Filipinler’de yapılmasının içinde bulunduğumuz süreç açısından ayrıca değerli olduğunun altını çiziyor.

(Solda Türkiye’den Pınar Demircan, sağda Hindistan’dan Vaishali Patil)

Etkinlik hakkında izlenimlerini aldığımız Demircan, Filipinler’de 1971-1981 yılları arasındaki sıkıyönetim dönemi içinde bir nükleer santral kurulmasına karar verildiğini fakat bu planın demokrasi mücadelesiyle el ele giden çevre mücadelesinin gösterdiği başarıyla durdurulmuş olduğunu aktardı. Bataan Nükleer Santrali’nin var olan tek reaktörünün inşasını geçen yıl finansal kriz içine düşerek iflas eden Westinghouse şirketinin yaptığını belirten Demircan, 623 Megawatt kapasiteli santralin, tamamlanmış olmasına rağmen 1986 yılından bugüne bir kez dahi çalıştırılmamasının bir diğer nedenin de 1979 yılında meydana gelen Üç Mil Adası Nükleer Kazası ile 1986 yılında başlayan Çernobil Nükleer Felaketi’nin siyasal iktidar üzerinde yarattığı çekince olduğunu söyledi. Filipin’de nükleer santralin operasyona açılmak istenmesiyle ilgili olarak Türkiye’deki nükleer santral planlarına dair “Bataan Nükleer Santrali son dönemde Türkiye’de Akkuyu NGS’yi kurma görevi verilen Rosatom şirketi tarafından çalıştırılmak isteniyor fakat, 1973 yılında inşaatı başlamış 1986 yılında tamamlanmış bu santral eski bir teknolojiye sahiptir, dolayısıyla teknik ve altyapı sorunları bulunmaktadır. Bu durumdaki santrali operasyona başlatmaya çalışan bir şirkettir Rosatom! Üstelik Filipin Cumhuriyeti daha yeni aynı coğrafyada deprem ve volkanik patlamalarla sarsılan Endonezya gibi bir deprem ülkesidir. Rusya ise bu deprem ülkesinde eski ve sorunlu olduğu bilinen nükleer santrali devreye almak istemektedir. Bir kez daha Akkuyu NGS’nin, dolayısıyla bizim geleceğimizin nasıl bir şirkete teslim edilmiş olduğu açıkça görülmelidir, unutulmamalıdır ki Türkiye de bir deprem ülkesidir üstelik iklim değişikliğiyle ilgili çok bilinmezli bir süreçte yaşıyoruz.”tespitinde bulundu.

4 günlük etkinlik süresince forum üyeleri hem kendi aralarında hem de yereldeki diğer çevre mücadelelerinin aktivist bireyleri ve sivil toplum örgütü üyeleriyle çok yönlü paylaşımlarda bulundu. Bu kapsamda çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden halihazırda ekosistemi zehirleyen kömürlü termik santrallerin yol açtığı tahribat da değerlendirildi. Enerji ihtiyacı gerçekten varsa, tercihin gezegenin geleceği düşünülerek yenilenebilir enerjilerden güneş ve rüzgar enerjisinden yana yapılması gerektiği vurgulandı. Filipinler’deki yerel ve küçük ölçekli  iyi örneklere dair bilgi paylaşıldı.

Forum üyeleri konferansın çıktısı olarak bir de basın açıklaması yaptı. 14 Kasım 2018 günü kamuoyu ile paylaşılan basın açıklamasından bir kesitin Türkçesi ise şöyle:

“Fukuşima Nükleer Felaketi nükleer santrallerin sonunu getirecek nitelikte büyük sorunlara yol açmış olmasına rağmen nükleer enerji teknolojisi Çin, Fransa, Japonya, G.Kore ve Rusya tarafından pazarlanmaya çalışmakta bölgede kirli ve ölümcül yatırımlar yapılmaya çalışılmaktadır. Nükleer santraller atık sorununun çözümlenmemiş olmasıyla “tuvaletsiz ev” nitelemesini hak ederken iklim değişikliği şartları bahane edilerek karbon salmadığı bahanesiyle yeniden pazarlanmaya çalışılmaktadır. Fakat karbon salmasa da izotop salarak başka sorunlara yol açacak bu santraller için aynı zamanda iklim değişikliği sorunu ile depreşen su sorunu göz ardı edilerek milyar litrelerce suyun harcanması umursanmamaktadır. Unutulmamalıdır ki, nükleer santrallerdeki teknik sorunlar kolay aşılamayabilir, aksaklıklar ve kazalar geri dönüşü olmayan sorunlara da yol açabilir. Misal Fukuşima nükleer santralinden hala okyanusa radyoaktif su  akıtmaktadır. Ayrıca Nükleer santrallerin dünya genelinde yayılmasına izin vermek savaş endüstrisinin desteklenmesi anlamına gelmektedir”

Forum üyeleri,basın açıklamasına ilaveten  nükleer santrallerin kurulmasının yaygınlaşması için  başvurulan “temiz güvenli, ucuz “mitinin/yalanlarının  yıkılması için dayanışma içinde olacaklarını açıkladı.

Nükleersiz Asya Forumu ilk olarak 1992 yılında Brezilya’da yapılması planlanan Dünya Zirvesi’ne hazırlık olması amacıyla Asya ülkelerinden sivil toplum örgütü üyelerinin katılımıyla Yokohama’da gerçekleştirildi. Bu tarih itibariyle her bir-iki yıl arayla  177 sivil toplum örgütü ve 1354 aktivistin destek ve işbirliğiyle Nükleersiz Asya  Forumu üyeleri bir araya geliyor.

 

Yeşil Gazete

BM’den kadına yönelik şiddete karşı kampanya

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1999 yılında, 25 Kasım’ı ‘Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ ilan etti. O günden beri, kadınlar dünyanın her yerinde, şiddete karşı seslerini yükseltiyor, taleplerini ifade ediyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Birimi (UNWOMEN), 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü nedeniyle 25 Kasım günü başlayacak ve 10 Aralık İnsan Hakları Günü’ne kadar sürecek olan “UNİTE” (Birleşin) kampanyası bu yıl da düzenlenecek. 16 gün sürecek olan Toplumsal Cinsiyete Dayalı Şiddetle Mücadele Kampanyası’na Küresel Kadın Liderler Enstitüsü koordine edecek.

İsimlerin ve bağlamları coğrafi bölgeler arasında farklılık gösterse de her yerde kadın ve kız çocukların çok fazla suistimal yaşadığı ve öykülerinin gün ışığına çıkarılması gerektiği, kampanyanın farkındalık yaratmadaki temelini oluşturuyor. Cinsiyet Temelli Şiddet Karşıtı Kampanya’da dünyanın dört bir yanındaki kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddete son vermek için harekete geçmenin zamanı geldiği vurgulanacak.

Konuyla ilgili yayınlanan açıklamada dünya genelinde üç kadından birinin cinsiyete dayalı şiddete maruz bırakıldığı belirtildi. Bu nedenle son yıllarda kadınların seslerini #MeToo, #TimesUp, #Niunamenos, #NotOneMore, #BalanceTonPorc ve benzeri kampanyalar ile duyurduklarının belirtildiği açıklamada, UNİTE kampanyasının bu yılki temasının #HearMeToo, rengin ise turuncu olacağı belirtildi. Açıklamada kampanya kapsamında binaların ve yer işaretlerinin turuncu renge boyanacağı da vurgulandı.

 

Kampanyaya “Bize katıl!” başlığıyla herkes katılabilecek. Fotoğraflar, iletiler ve videolar #HearMeToo hashtagi kulllanılarak  facebook.com/SayNO.UNiTE/  ve   twitter.com/SayNO_UNiTE adreslerinden paylaşabilecek.

 

Haber: Nuran Seyhan Bayer

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Al Gore ve The Climate Reality Project – Birim Mor

Size değişik bir politikacı anlatmak istiyorum.

Kendisi aslında eski bir politikacı ve o eski günlerden bahsederken “önceki hayatımda” diye başlıyor konuşmasına. Bu ilham verici kişi şimdi 70 yaşında ve gezegenimiz için çalışmaya devam ediyor. Bu kişi çevreci ve eski politikacı ve kendisi ABD eski başkan yardımcılarından Al Gore’dan başkası değil.

İklim değişikliği ile tanışması ve siyasi kariyeri

Atmosferdeki karbondioksit miktarını ölçme fikrini ilk defa ortaya atan Roger Revelle’nin öğrencisi olan Gore, hocasının ölçümlerindeki bulgularla iklim değişikliği olgusuyla tanışmış. Hızlıca ilerleyecek ve insanlığın geleceğini tehdit edecek bir sorun olarak gördüğü iklim değişikliğini, 1970’lerin ortalarında başlayan aktif siyasi hayati boyunca hep politik arenaya taşımış, öncü biri aynı zamanda.

Bütün siyasi kariyeri boyunca çevreci politikalarla ekonomik büyümenin pekala sağlanabileceğini savunmuş. 1990’ların sonunda Kyoto Protokolü hazırlanırken ülkelerin karbon emisyon azaltımı ile ilgili maddeler hazırlanmasını başarmış.

Yaklaşık 8 yıl Bill Clinton ile çalışmış Gore, 2000 yılı ABD Başkanlık seçiminde Demokratların adayı olarak George W. Bush’a karşı yarışmış. Biraz şaibeli bir biçimde Florida oylarının yeniden sayılmasının ardından seçimi kaybetmiş. Gözlerimi bir saniyeliğine kapatıyorum ve Gore’un ABD başkanı seçildiğini hayal ediyorum. Şimdi yaşadığımız dünya kesinlikle bugünkünden çok farklı olurdu.

Gore, ofisinden ayrılınca kendini tamamen iklim krizine adamış. Bütün dünyayı gezip bilim insanları ile buluşup, insanların farkındalığının artması için birçok ülkede binlerce sunum yapmış. 2006 yılında Oscar ödülü alan belgesi Inconvientent Truth (Uygunsuz Gerçek) ile ciddi şekilde kamuoyunun ilgisini çeken Al Gore, 2007 yılında iklim değişikliği hakkında yaptığı çalışmalar ve bu konuyla ilgili bilgileri insanlığa aktardığı için Nobel Barış Ödülü’ne de layık görülmüş.

https://www.youtube.com/watch?v=8wkR-PSIu4A

Al Gore’un geçtiğimiz sene yayınlanan ikinci belgeseli An Inconvenient Sequel: Truth to Power (Uygunsuz Gerçek-2) dışında, kitapları ve online ulaşabileceğiniz pek çok TED Talk konuşması var.

Yerinde duramayan Al Gore!

İklim krizini dünyaya anlatmayı hedefleyen Al Gore, 2005 yılında kurduğu The Climate Reality Project sivil toplum örgütü ile dünya çapında farkındalık yaratmaya devam ederken iklim değişikliği konusundaki iletişimde de hatırı sayılır bir söz sahibi.

The Climate Reality Project kapsamında binlerce kişinin iklim krizi konusunda eğitimi de bu sivil toplum örgütünün en önemli faaliyetlerinden. Bugüne kadar ülke ülke gezip tam 39 eğitim ile 16.000 kişiyi eğitmişler. Bu eğitimi alan kişiler akademik olarak iklim değişikliği konusunda bilgi sahibi olmasa da, bu konuyu dert edinmiş anneler, öğretmenler, mühendisler, öğrenciler, gönüllüler ve daha sayamadığım pek çok farklı kişiden oluşmakta.

Hepsinin ortak özelliği öylece oturup umursamaz olmayı veya umutlu olmamayı tercih etmeleri değil aslında. Hatta bir adım öteye gidip, kendi yaşadıkları toplumda iklim değişikliği konusunda farkındalığın artması ve iklim değişikliği ile ilgili mücadele önlemlerinin alınmasına öncülük etmek için çalışma istekleri esas motivasyon kaynakları.

Haziran 2018 Berlin Eğitimi

Bu eğitimlerden birine ben de katıldım! Gerçekten çok etkileyici bir 3 gün geçirdim. Eğitim 26-28 Haziran 2018’de, Berlin’de gerçekleştirildi. Tarih ve kentin böyle belirlenmesinin nedeni Berlin’de aynı tarihte toplanan Ulusal Kömür Komisyonu’ydu.

Bu yer ve zaman tercihi Avrupa Birliği’nin lokomotif ülkesi Almanya’nın artık kömür madenciliği ve kömürü enerji kaynağı olarak kullanmasının son bulması ve böylece kömür kaynaklı karbon emisyonlarını azaltması için yaratılan kamuoyu baskısına destek olarak yapılmış. Aslında sadece bu açıdan bile heyecan vericiydi bu eğitimin bir parçası olmak. Bu talep edilen devrimsel nitelikte bir değişim aslında!

#YeşilEtkinlik

Farklı ülkelerden gelen ama aynı kaygıları taşıyan kişilerle tanışmak, ortak girişimler hakkında beyin fırtınası yapmak çok güzel bir başlangıçtı. The Climate Reality Project’in en fazla aldığı eleştiri neden hala internet çağında pek çok kişinin uçuş yaparak –yani karbon salınımına neden olarak– katıldığı eğitimler düzenlemeleri yönünde.

Bu noktada tespitleri ve çözümleri var. Dünyayı korumak adına biraraya gelen insanların beraber yaratacağı sinerji ve bu kişilerin doğrudan Al Gore, diğer eğitimcilerle ve sivil toplum örgütleri ile etkileşime girerek, ilk elden bilgilenmesinin, online yapılan eğitimlerden daha etkili olduğunu gözlemlemişler.

Atmosfere salınan karbon için ise karbon offset mekanizmanısını kullanıyorlar. Yani örneğin, bu etkinliğe 50’den fazla ülkeden gelen katılımcıların Berlin’e ulaşımından kaynaklanan karbon ayak izi hesaplanmış ve bu karbon salımı karşılığında karbon nötralite sertifikaları satın alınmış.

Böylelikle dünyanın dezavantajlı bir yerinde örneğin evlerin enerji verimliğini arttıran veya yenilenebilir enerji yatırımlarını destekleyen projelere bağış yapılmış oldu. Ayrıca, etkinlik süresince vegan yemekler sunuldu, kurulan su istasyonlarından cam bardaklarla su içildi, atılan çöpler ayrıştırıldı ve geri dönüşüme gönderildi.

The Climate Reality Project etkinlikleri için mekan seçerken çevre hassasiyeti olan yerleri seçiyor. Etkinliğin yapılığı otelin de böyle bir bakış açısı vardı. Örneğin oda temizliği istemeyen konuklarına meyve ikram ediyordu. Yani etkinlik yeşildi.

Eğitimde öne çıkan konular: Değişmek zorundayız-Değişebiliriz-Değişeceğiz!

·       Enerji kaynağı olarak yenilenebilir temiz enerjilere geçiş çok önemli ve bu konuda devletlerin üzerinde kamuoyu baskısı kurulması şart,

·       Bireyler olarak enerji tükettiğimiz her alanda enerji verimliliğini artırmak için önlemler almalıyız –daha az enerji daha az karbon salımı ama daha çok verim-,

·       Fosil yakıtların kullanılmasına ivedilikle son verilmesi gerekli,

·       Fosil yakıtların yerine yenilenebilir enerji sektörü daha fazla iş ve ekonomik büyüme olanağı sağlayacak ancak fosil yakıt lobileri bu geçişi engellemeye çalışıyor,

·       Bireyler olarak hayat tarzımızı değiştirmemiz bir zorunluluk – daha az tüketim daha az enerji sarfiyatı daha az karbon salımı-,

·       Elektrikli araçlar gelecek ama ulaşım sektöründe dijitalleşme giderek artacak ve Bla Bla veya Über gibi paylaşım ekonomisi (sharing economy) platformları daha da önem kazanacak,

·       Trump’ın iklim değişikliğine karşı çabaları baltalamasını çok dert edinmemek gerek çünkü Paris Anlaşması’ndan çıkmak anlaşma hükümleri gereği hemen mümkün değil 2020’ye kadar herkes oyunda.

***

Climate Reality Project bence kesinlikle takdir edilmesi gereken bir girişim. Dünyada değişiklik yapılmasına katkı sağladıklarını da düşünüyorum. Yine aynı şekilde Al Gore takdir edilmesi gereken bir kişi. Zira biz ne siyasetciler gördük! Ancak tüm bunlar, yaklaşımlarına eleştirel bakmamı engellemiyor. Eğitim sırasında; daha az tüketmeli, daha azla yetinen daha sade hayatlarımız olmalı, daha az özel araçlara binmeliyiz gibi bizi esas çözüme götürecek konuların yeterince konuşulmadığını düşünüyorum.

Yenilenebilir enerjinin de yaratacağı maliyetlerden bahsedilmeliydi. Yenilebilir enerjinin yaygınlaşması elbette çok önemli ancak yenilenebilir enerji de sürdürülebilir değil! Artan enerji ihtiyacımızın gezegenimizin üzerinde olumsuz etkisi olmaya devam edecek. Örneğin, mevcut teknoloji ile geri dönüşüme izin vermeyen malzemeden üretilen güneş panellerinin verimli olduğu bir süre var, daha sonra çöpe dönüşüyorlar. 2050 yılına kadar kullanılamayan hale gelecek güneş panellerinden 78 milyon ton atık ortaya çıkacağı tahmin ediliyor.

Al Gore için hayatının dönüşümü

Bence, bu etkinliğin en olağanüstü deneyimi Al Gore’un sunumunu ve kapanış konuşmasını canlı canlı dinleyebilmekti. Katılan herkesin iklim değişikliği konusunda aynı bilgi seviyesine gelmesini hedefleyen sunumu sürükleyiciydi. Kapanış konuşmasında ise hayatındaki çok özel bir dönemi anlattı.

1989 yılında 6 yaşındaki en küçük oğlu ile oyun sahasında güzel bir gün geçirirken, yola fırlayan topun arkasından yola koşan oğlu bir arabanın altında kalıp metrelerce sürüklenmiş. Ellerinden öylece kayıp giden oğlu ölümden dönmüş. Aylarca hastanede kalmışlar ve zorlu bir iyileşme süreci yaşamışlar. Bu sürede, aktif siyaset hayatı devam eden Gore tam olarak şöyle dedi:

Kaza gününe kadar, ajandamda çok önemli diye kaydettiğim görüşmelerim, toplantılarım, planlarım, çalışma konularım hepsi birden bir anda o kadar önemsizleşti ki… Sadece tek bir konu daha da önem kazandı: İklim Değişikliği! En sevdiğim varlığı kaybetme noktasına geldiğimde hayat amacımı tekrar sorguladım ve gezegenimizi, tek evimizi kaybetmememiz için elimden geleni yapmaya kesin karar verdim.

Siz de Climate Reality Project’in bir parçası olabilirsiniz!

The Climate Reality Project, eğitimlerinden birini 2013 yılında İstanbul gerçekleştirmiş. Şu ana kadar ülkemizden yaklaşık 100 kişi bu eğitimi almış ve eğitimi takip eden bir yıl içinde topluma iklim değişikliğini anlatan 10 faaliyet gerçekleştirip Climate Reality Leader olmaya hak kazanmış. Ülkemizde iklim değişikliği konusunda daha fazla insanın bilgilenmesi ve kendi yaşantılarımızı dönüştürmemiz için lütfen siz de The Climate Reality Project’i ve eğitimlerini takip edin. Al Gore’un Türkçe altyazılı belgesel ve konuşmalarını izleyin ve izlettirin!

Ayrıca, yakında ilginç bir etkinlik daha düzenleniyor. Takvimlerinizde 4 Aralık 2018 gününü işaretlemeyi unutmayın. Neden mi? ‘Gezegenimizi korumak, kendimizi korumak – Protect our planet, protect ourselves’ sloganıyla,  24 saat boyunca pek çok iklim ve sağlık uzmanının, dünya liderinin, sanatçının ve Al Gore’un katılımıyla iklim krizi ve yaşanan bu krizin sağlığımız ile topluma etkilerinin tartışılacağı bir yayın yapılacak.

Bu yayını 24hoursofreality.org/ adresinden takip edebilirsiniz. Yayın akışı da aynı sitede paylaşılmış. Böylelikle ilginizi çeken yayını ve saatini belirleyebilirsiniz. Ya da bütün gün hep beraber izlesek mi dersiniz?

 

 

Birim Mor