Ana Sayfa Blog Sayfa 2659

DİSK asgari ücret talebini açıkladı: Net 2 bin 800 lira!

6 Aralık’ta başlayacak olan Asgari Ücret Tespit Komisyonu çalışmaları öncesinde, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) asgari ücret talebini duyurdu.

Mimarlar Odası’nda düzenlenen basın toplantısında konuşan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, asgari ücret taleplerinin net 2 bin 800 TL olarak açıkladı.

“Asgari ücret vergi dışı bırakılmalıdır”

Toplantıda konuşan Çerkezoğlu, asgari ücretin yıllık olarak hesaplanması gerektiğini belirtirken, ücretin vergi dışı bırakılması gerektiğini vurguladı.

Çerkezoğlu şu ifadeleri kullandı:

“Asgari ücret tespitinde geçim koşulları ve milli gelir artışı da dikkate alınmalıdır. Asgari ücret yıllık olarak hesaplanmalı, tümüyle vergi dışı bırakılmalıdır.

“Asgari ücretin enflasyon karşısında korunması için, asgari ücretin milli gelir artışından yararlanması için, asgari ücretin geçim ücreti olabilmesi için, asgari ücrette yaşanan kayıpların giderilmesi için, işçilerin krize karşı korunması için, asgari ücret net 2 bin 800 lira olmalıdır.

“Asgari ücret ülkemizde çalışanların tamamını ilgilendiren bir konudur. Asgari ücret tespiti 16 milyondan fazla işçinin ve onların ailelerinin yaşam koşullarını ilgilendiren çalışma hayatının en temel konularından biridir. Asgari ücret on milyonların derdidir.”

(Bianet)

Ekonomistler tartışıyor: TÜİK’in enflasyon rakamları gerçekçi mi?

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Kasım ayı enflasyon rakamlarını açıklanmasıyla Tüketici Fiyatları Endeksi’nin (TÜFE) yüzde 1,44 düştüğü ve yıllık bazda oranın yüzde 21,6’ya indiği öğrenildi. TÜİK’e göre, ev eşyasında yüzde 2,85, eğlence ve kültürde yüzde 2,08, çeşitli mal ve hizmetlerde yüzde 0,96 ve gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 0,74 düşüş gerçekleşti.

Ayrıca sanayici fiyatlarında da yüzde 2,5 düşüş görüldü. Sanayide bir önceki aya göre madencilik sektöründe yüzde 1,8; imalat sanayi sektöründe yüzde 3,1’lik düşüş yaşanırken, elektrik-gaz üretim sektöründe yüzde 2,3 ve su sektöründe yüzde 1,2’lik artış gerçekleşti ve yıllık bazda sanayi yüzde 38,5’e inmiş oldu.

Geçek bir trend mi yapay bir düşüş mü?

Sertaç Aktan’ın Euronews’te yer alan haberine göre Rakamların açıklanmasının ardından uzmanlar verilere ilişkin farklı analizler yapıyor. Kimi gidişatın olumlu seyrettiğini ve bunun bu şekilde devam edeceğini düşünüyor, kimi ise ekonomideki kötü gidişata işaret ederek Türkiye’nin kolay kolay belini doğrultamayacağını söylüyor.


Prof. Dr. Yalçın Karatepe

 Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yalçın Karatepe TÜFE verilerinin herkes açısından sürpriz olduğunu ancak TÜİK tarafından herhangi bir manüpilasyon olduğunu düşünmediğini belirterek şunları söyledi:

“Hükümet enflasyon sepetinde yer alan ürünlerin listesini dağıtarak ‘bunlarda indirim yapın’ diye baskı yapıyordu. Bir manipülasyon varsa buradan kaynaklanıyor. Zabıta baskınları gibi uygulamaların etkisi olduğunu düşünüyorum. Ayrıca iç talebin belirgin bir şekilde yavaşlamış olması, insanların sınırlı şekilde para harcaması da etkili oluyor.”

Yalçın’a göre gelinen durum aslında ekonomik yavaşlamanın tahmin edilenden daha belirgin olacağına işaret ediyor.

TÜİK’in güvenilirlik sorunu mu var?


Mahfi Eğilmez

Sosyal medyada 1,12 milyon takipçisi olan İktisatçı Mahfi Eğilmez son TÜİK rakamlarına ilişkin twitterda takipçilerine TÜİK açıklamasına inanıp inanmadıklarını sordu ve kısa sürede ankete katılan 18 bin kişi yüzde 88 oranında ‘inanmıyorum’ seçeneğini işaretledi.

Eğilmez bu durumun ciddi bir güvensizliğe işaret ettiğini ve ortaya çıkan tablonun endişe verici bir inanılırlık sorunu olduğuna işaret ediyor.

Enflasyon 2019’da yüzde 14’e gerileyebilir


Gizem Öztok Altınsaç

Özyeğin Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve Aktus Portföy Baş Ekonomisti Gizem Öztok Altınsaç’a göre ise beklentileri aşan bir düşüş yaşandı ve yıllık enflasyon 2019’un ikinci yarısından itibaren hızla yüzde 14’e gerileyebilir.

Ne var ki, Öztok da bu trend devam edecek olsa bile Türkiye’nin 2019’un ilk yarısını yüzde 20’li enflasyon rakamlarıyla geçirmeye devam edeceğini düşünüyor.

TÜİK yetkilisi görevden alınmıştı

Ekim ayı başında enflasyon rakamlarını hazırlayan birimin başındaki TÜİK Başkan Yardımcısı Enver Taştı görevden alınmış yerine Bakan Albayrak’a enerji bakanlığı döneminde yakın bir isim olan Yinal Yağan getirilmişti. Bu gelişme ekonomi dünyasında yankı bulmuş, yerli ve yabancı birçok analistin kaşlarının kalkmasına sebep olmuştu.

Bu görev değişimi olana kadar açıklanan TÜİK verileri uzunca bir süredir enflasyon rakamlarındaki artışa işaret ediyordu.

(Euronews)

Gelecek geldi bile – Sezin Öney

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Biz, eskinin karamsarlıkları içinde boynumuzu önümüze büker, gözlerimiz gri kaldırım taşlarına taklı, ‘Böyle gelmiş böyle gider’le zihnimizi kilitlerken; bir şeyler olmuş.

Dünya değişmiş, hayatta dönüşüm başlamış, gelecek gelmiş bile.

Kasım’ın son günü 2018 yılında, çok uzaklardan bir haber geldi. Avustralya’da çocuklar okula gitmemişler. Okulu kırmışlar; iklim değişikliğini protesto etmek için…


‘Eski nesiller’ olarak, ‘dünün gençleri’ olarak, bazı şeyleri yanlış yaptık ki dünya bugün bu hâlde…

Biliyordum aslında, duymuştum protestonun olacağını. Ama unutmuşum… Tıpkı, çocuk olmayı, genç olmayı unuttuğum gibi. Her şeyin mümkün olabilmesini hissetmeyi unuttuğum gibi. İçimden çağlayıp taşan enerjinin varlığını unuttuğum gibi.

Avustralya’daki çocukların rengârenk pankartlarla, coşkusu fotoğraf karelerini aşıp dalga dalga yayılan bir elektrikle protesto ederkenki haâlini görünce, birden gözlerimden yaşlar inmeye başladı.

Mutluluk gözyaşları…

Yeni bir şey yapıyorlardı; evet, eskiden de esintiler taşıyan, Vietnam Savaşı karşıtı gösterilerden de, ’68 kuşağının hareketlerinden de esintiler taşıyan bir şey… Eskiden yarım kalmış bir şeyi, yeniden hayata geçiren bir gösteri gerçekleştiriyorlardı.

Ben, bu gösterilerin Avustralya’da gerçekleşeceğini unutmuştum; çünkü, benim gözlerim Arjantin’de G-20 toplantısında, hangi ‘büyük liderin’ hangi ‘büyük liderle’ görüşeceğinde idi.

Ben, “eski dünyaya’ bakıyordum; oysa ‘Yeni Dünya’, Avustralya’da kendini hayata geçiriyordu.

Bugün odaklandığımız, ‘karizmatik liderler’‘popülizm’ konuları aslında yeni bir çağa girişteki talihsiz ve yıkıcı bir uvertür, tatsız ve boğucu bir girizgâh gibi…

‘Neden’ ve ‘nasıllarını’ anlamak ve yaşamakta olduğumuzdan ders almak çok önemli; ama dünya tarihinin ve insanlığın kaderinin sadece bu tarz aktör ve akımlardan oluştuğunu, oluşabileceğini sanmak da bir o kadar hatalı.

Avustralya’da okula gitmeyip de, ülke genelinde gösteri yapan çocuklar, gençlerin hikâyesi şöyle: İki Avustralyalı gencin,  İsveç’te, 15 yaşındaki Greta Thunberg’in protestosundan etkilenerek benzer bir şey yapmaya karar vermesiyle başlamış her şey…

Greta Thunberg, hafta bir gün okula gitmiyor. Her Cuma, iklim değişikliğine dikkat çekmek için, bir günlüğüne uzak kalıyor.

Avustralya’da da, 14 yaşındaki Harriet O’Shea ve Milou Albrecht, kendilerinden ‘bi dünya uzaktaki’ İsveç’teki gerçekleşen bu protestodan ilham alarak, yaşadıkları yere en yakın kent  Bendigo’da bir gösteri gerçekleştirmişler. Melbourne’a bir buçuk saat uzaktaki bu ufak kentte gerçekleşen bu gösteri, ülke çapında çocuklar ve gençler arasında yankı bulmuş. Ve işte, 30 Kasım’daki gösteri de bu şekilde gerçekleşebilmiş…

Bu çocuklar, ‘okulu asmak’ için gösteri yapıyor değiller: Avustralya’daki gösterileri başlatan iki çocuktan Harriet O’Shea’nın deyişiyle, “Eğitim, bizim için çok önemli ve değerli; ancak iklim değişikliği, eğitimimizden bile önemli. Zaten bunu anlatmaya çalışıyoruz.”

Greta Thunberg’in, The Guardian gazetesi için kaleme aldığı yazıdan alıntılarsak; “Erişkinler bizi ortada bıraktı. Ve çoğu, basın ve politikacılar da dahil olmak üzere, konuyu [iklim değişikliği] görmemeziliğe geliyorlar, bizim gücü bugünden başlayarak elimize almamız gerek.”

Biz, dünyanın ‘mucizelerle’ değişeceğini sanıyorduk. İstediğimiz önümüze geliversin, yaşamımız sihirli değneklerle bambaşka oluversin bir anda istiyorduk.

Öyle değilmiş…

Zaten öyle olmadığını da anlayınca, küstük; kabuğumuza çekildik. Şartlar ve koşulların bizi kırmasına dökmesine, en değerli neyimiz varsa elimizden almasına izin verdik.

Ümitsizliği, umutların değersizleştirilmesini, kötülüğün sıradanlaşmasını, dünyanın yolu, geleceği, ‘normal’ hâli kabul eder olduk.

Rüyalarımızın çalınmasına sessizce boyun eğdik.

Sonra da, mutsuzluğu yaşam biçimi, yaşamın ta kendisi hâline getirdik…

Ancak, yaşamak böyle bir şey değil; bu şekildeyken de yaşanan hayat değil. Nefes alıp verince sadece, yaşamış olmuyoruz.

Evet; ‘bizler’, ‘onları’ ortada bıraktık.

Aramızdan ‘istisnalar’ alınmasın…

‘Eski nesiller’ olarak, ‘dünün gençleri’ olarak, bir şeyleri yanlış yaptık ki, dünya bugün bu hâlde…

Mesele de, zaten ‘kolektif’ olmak. Geleceğin güzelliği, ‘takım oyununun’ muhteşem ruhunu bize yaşatması olacak. Lidersiz, yatay hareketler; ‘karizma’ ve ‘liderlik gücüne’ değil; birlik dayanışması ve takım ruhuna dayalı gücü olan yeni yapılanmalar, girişimler…

Bize ne; Avustralya da bizden bir dünya uzakta diyorsanız, iyi bir haberim var; ‘Avustralyalı gençler,’ Greta Thunberg’ler her yerde. Onlar, Türkiye başta olmak üzere aramızda yaşıyor. Türkiye başta olmak üzere diyorum çünkü, geçtiğimiz haftalarda gelip  geçen, hiç gündem yaratmayan bir habere göre, dünyanın ifade özgürlüğüne en çok önem veren gençleri Türkiye’de yaşıyor. 

‘Z Jenerasyonu’, yani 1995 sonrası doğanlar arasında yapılan uluslararası bir araştırmaya göre düşünce özgürlüğüne en çok önem veren gençler, Türkiye’de yaşıyor. Londra merkezli, eğitim üzerine çalışan vakıf Varkey’in araştırmasına göre, Türkiye’deki gençler, araştırmanın yapıldığı ülkeler arasında ‘ifade özgürlüğünü’ en yüksek oranda destekleyenler. Hattâ, Türkiye’nin gençleri, yüzde 78 oranında, ‘dine hakaret bile olsa, ifadenin özgürlüğünden’ yana. Ki, bu oran da, yüzde 50’nin epey üzerinde…

Araştırma, Türkiye’nin yanı sıra; ABD, Almanya, Arjantin, Avustralya,  Brezilya, Japonya, Güney Kore, Nijerya, Rusya, İtalya, İngiltere, Kanada, Endonezya, Güney Afrika,  Japonya, Fransa, Yeni Zelanda, İsrail, Hindistan ve hatta Çin’i de kapsayan bir küresel genişlikte gerçekleştirilmiş. Bu vakıf, dünya genelinde eğitim, öğretmenlik meselesine odaklanan, Hint asıllı bir iş insanı olan Sunny Varkey’in girişimiyle kurulan bir sivil toplum örgütü.

Bu arada, Avustralyalı çocukların kendilerinden dinlemek isterseniz meramları nedir, Açık Radyo güzel bir gazetecilik yaptı; 10’lu yaşlardaki protestocularla görüştü. Bu adresten ulaşabilirsiniz.

Gelecek geldi; hadi ne duruyoruz, bugün başlayalım yaşamaya…

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

Sezin Öney

Sinop’ta kesilen 650 bin ağacın ahı tutsun mu? – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Japon Nikkei gazetesinde yer alan Japonlar’ın Sinop’taki nükleer santralden çekileceğiyle ilgili haber, her ne kadar hükümet kanadından herhangi bir açıklama gelmemiş olsa da ses getirdi.

Haber özetle, Japon Hükümeti ile Mitsubishi şirketinin Sinop nükleer santral projesinden çekilme sürecine girdiğini ve bu kararın nedeninin de temmuz ayında santralin inşaat maliyetlerinin ikiye katlanarak 44 milyar dolara ulaşmasının ardından Türkiye ile Japonya arasında projenin geleceğine yönelik bir anlaşmaya varılamamış olmasından bahsediyordu.

Sinop’taki nükleer santral projesi için Mayıs 2013’te Türkiye ve Japonya arasında nükleer santral yapımına ve işbirliğine ilişkin hükümetler arası anlaşma imzalandı. Nükleer santralin inşasına 2017 yılında başlanması ve 2023 yılında da ilk reaktörün devreye alınması planlanıyordu. 

Toplamda 4480 MW’lık dört reaktörü olacağı belirtilen santralin yapımını Japon Mitsubishi Heavy Industries, Itochu Corp. ve Fransız GDF Suez (daha sonra adı Engie olarak değiştirildi) 22 milyar dolar bedelle üstlenmişti. Reaktörleri, Japon Mitsubishi ile Fransız Areva yapacaktı ve ikisinin ortak ürünü olan Atmea-I reaktörleri inşa edilecekti. 

Ancak, ne Rusların Mersin’de kuracağı VVER-1200 model reaktör, ne de Japon ve Fransızların Sinop’a yapacağı Atmea-I model reaktör henüz denenip başarılı olmadı, güvenirlilik onayı almadı, ikisi de inşa edilebilirlerse, ilk defa Türkiye’de denenecek.  Atmea-1, sadece ticari kaygılar sebebiyle nükleer güvenlik kültürü olmayan, gelişmekte olan ülkelere satılmak amacıyla piyasaya sürülmeye çalışılan bir reaktör tipi. Fransa ya da Japonya’da inşa edilmesi planı yok. 

Nükleer enerjinin hali hazırda taşıdığı büyük risklere bir de yapılacak reaktörün hiç denenmemiş olması eklenince, risk haliyle katlandıkça katlandı. 

Sinop’taki projenin 22 milyar dolara mal olması hedefleniyordu. Tabii evdeki hesaplar çarşıdaki döviz kuru yükselişlerine uymadı. 

Aslında perşembenin gelişi çarşambadan da belliydi.  

Geçtiğimiz nisan ayında yapılan açıklamalarda maliyetlerin iki kat artmasının beklendiği, bunun da öngörülen hesaplamalara uymadığı gerçekçeleriyle konsorsiyumda yer alan Itochu, projeden çıktı. 

O dönemde Itochu’nun ayrılmasıyla projenin gecikeceği belliydi. Itochu’nun ayrılığıyla yüzde 30’unun konsorsiyum, yüzde 70’inin diğer finansörler tarafından karşılanacağı düşünülen projenin maliyetinin karşılanması açısından dengeler bozulmuş oldu. 

Buraya bir de EÜAŞ parantezi açmak gerek. EÜAŞ’ın vergi cenneti olarak bilinen Jersey Kanal Adaları’nda kurduğu EUAS International ICC şirketi, “Sinop nükleer santralindeki faaliyetlerin pratikliği için” kurulmuştu. Milyarca dolarlık projeye bir kamu şirketi ortak olup kaynak aktaracak ve bu kamu denetiminden muaf olacak, ne güzel iş değil mi? EÜAŞ, Akkuyu nükleer santraline de bu şirketle ortak olmak niyetindeydi. 

Nükleer enerjiyi savunanların en çok kullandığı ve artık yenilenebilir enerjideki fiyatların daha cazip hale gelmesiyle gerçekliğini tamamen kaybetmiş argümanlardan biri, dünyanın nükleer enerjiden vazgeçmediği ve nükleer enerjinin ucuz olduğu iddiasıdır.  

Ancak, nükleer endüstride her geçen gün tecrübe edilen gelişmeler, bu iddiayı giderek daha fazla çürütüyor. Nükleer santral inşaatlarındaki tahminlerin üzerindeki gecikmeler, nükleeri ucuz olmaktan çıkarıp maliyetleri giderek arttırırken, nükleer endüstri şirketlerine büyük zararlar yazdırıyor.  

Nükleer santrallerin ilk inşa aşamalarında yaşanan finansal zorluklarla nükleer santrallerin kurulum maliyetlerinin projedeki maliyetten yüksek çıktığına dair pek çok örnek mevcut. Temel olarak yüklenicilerin riski tamamen üstlendikleri için fiyatların çok hızlı ve düzenli arttığı belirtiliyor. Sadece inşaat değil çok uzun süren lisans prosedürlerini ve karmaşık finansman pazarlıkları da hesaba katıldığında süreçler daha da uzuyor.  

Aynısının yıllardır zaten Rosatom’un Akkuyu’da yapmaya çalıştığı nükleer santral projesinde de yaşandığı herkesin malumu. 

Akkuyu nükleer santrali, üreteceği elektriğin yüzde 50’sini 15 yıl boyunca, Sinop nükleer santrali de üreteceği elektriğin tamamını 20 yıl boyunca, yapılan anlaşmalar gereği TETAŞ isimli devlet şirketine satacak.  

Türkiye, yasayla Akkuyu’da üretilecek elektriğin yarısını KWH başına 12.35 dolar/sent bedelle, Sinop’ta tümünü KWH başına 11.80-12 dolar/sent bedelle alma taahhüdü verdi.

Türkiye’nin Rusya’ya verdiği alım garantisinde üretilecek her 1 KWH elektrik için fiyat 12,35 dolar sent. Devletlerarası anlaşmanın yapıldığı Ekim 2010 tarihinde dolar kuru 1,42’ydi. Türkiye’nin Japonya ile anlaşma yaptığı Mayıs 2013’te dolar kuru 1.85’ti. Bugünkü kur 5.40’lar seviyesinde. 

Japonya örneğinden gidecek olursak, diyelim ki o 44 milyar dolar buldunuz ve santrali inşa ettiniz, daha çivi çakmadan 1 KWH bedeli üç kat artmış santralden o tarihte satacağınız elektrikle herhalde Guiness Rekorlar Kitabı’na girersiniz.  

O haberde dikkat kesilmeyi gerektiren bir nokta var. Onlardan biri şu, Mitsubishi’den üst düzey bir yetkili, nükleer santralden vazgeçilse bile Japon Hükümeti’nin enerji sektöründe başka alanlarda, -başka alanlar dediği de kömürde- Türkiye ile yatırım ve işbirliğini sürdürmek istediğini söylemiş. Nükleer olmasa nasılsa kömürde Türkiye bol teşvik, bol alım garantisi dağıtıyor, kömüre yatırım yaparız demiş olabilirler. Düşük karbon emisyonlu kömürlü termik santral ne demekse artık, bilmediğimiz bir Japon icadı herhalde.  

2013’te anlaşmadan bu yana Japonlar, Sinop’ta zemin etütleri yapıyor. Geçtiğimiz aylarda Sinop’ta daha lisansı alınmamış santral için en az 650 bin ağaç kesildiği, yüz binlercesinin daha kesileceği belirtilmişti. Zararın neresinden dönülse iyi, olan ağaçlara oldu. Belki de bu olanlar kesilen ağaçların ahıdır, kim bilir… 

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Pelin Cengiz

Sarı yelekle ifade edilen hınç ve öfke – Ahmet İnsel

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Emmanuel Macron, Fransa siyasal yaşamına gökten zembille indiği 2017 cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde, aday olmasının gerekçelerini açıkladığı kitabına Devrim başlığını seçmişti. “İlerlemek, ülkemizi başarıya götürmek ve 21. yüzyılın refahını inşa etmek istiyorsak, tarihimizin sürekliliği içinde, harekete geçmemiz lazım.” diyordu kitabının girişinde:

“Çünkü çözüm bizdedir. Gerçekleşmeyecek bir öneriler listesinde değildir. Çözüm, yapılacak eğreti uzlaşmalardan ortaya çıkamaz. Bir derin demokratik devrimi öngören farklı çözümler sayesinde gerçekleşebilir.(…) Ben bu demokratik devrime, Avrupa’da ve Fransa’da, ona maruz kalmak yerine kendi devrimimizi kendimiz gerçekleştireceğimiz devrime inanıyorum.”

Zamanında ünlü Fransız anayasa hukukçusu Duverger’nin Cumhuriyetçi monarşi rejimi olarak tanımladığı yarı-başkanlık sisteminin yürürlükte olduğu Fransa’da, Emmanuel Macron zarların üst üste düşeş gelmesi sonunda cumhurbaşkanı seçilmişti. İktidara gelişinin üzerinden bir buçuk yıl geçtiğinde, kamuoyu yoklamalarında en düşük desteğe sahip cumhurbaşkanı olma başarısını elde etmiş durumda. Hükümetin, 2019 bütçesinde akaryakıt ürünlerine ve esas olarak motorinden alınan vergiye “çevre koruma politikası” gerekçesi ileri sürerek arttırma kararına karşı oluşan taşra orta sınıfı tepkisi, Kasım ayının ortasında beklenmedik bir toplumsal öfke patlamasına dönüştü.

Macron’un kitabında bahsettiği Devrim’in tarihsel referanslarını yeniden canlandıran, sayısı göreli olarak az ama kararlılığı yüksek ve kamuoyundan büyük destek bulan bir hareket, Fransa’da üç haftadan beri bütün siyasal gündemi altüst etti. Kendini bir bakıma 1789’da Bastille Hapishanesi’ni işgal ederek, Fransız Devrimi’ni başlatan “baldırı çıplaklara” (les sans-culottes), yani iş güç sahibi ama geçinmekte zorlanan orta sınıflara benzeten, bu anlamda tam da Macron’un ifade ettiği tarihî sürekliliği yaşayan bir kesim, Macron hükümetini şaşkınlık ve çaresizlik içinde bırakmış durumda. Tarih toplumsal hafızada çalışmaya devam ediyor.

Macron’un ilk kez bu denli önemli bir toplumsal mesele karşısında günlerdir sessiz kaldığı, Başbakan Edouard Philippe’i cepheye sürdüğü toplumsal çatışma, 4 Aralık günü hükümetin söz konusu vergi artışı hakkında altı ay moratoryum ilan etmesi, arabaların teknik denetiminin sıkılaştırılmasının askıya alınması, 2019’da elektrik fiyatlarını arttırmama sözü vermesi ile sönümlenecek mi? Bunu 8 Aralık’ta “oyunun dördüncü bölümü”ne yapılan ve şimdilik iptal edilmeyen çağrıya katılım belirleyecek. 

Ancak Macron yönetiminin üst üste gelen ve gerçek toplumsal müzakerelere dayanmadıkları için gerekçeleri anlaşılamayan reformlarına, üst sınıfların üstündeki vergi yükü azaltılırken, alt sınıfların sırtına yeni vergiler yüklenmesine karşı biriken öfke patlaması, şimdi başka toplumsal kesimlere yayılma eğilimi gösteriyor. Liseliler, çiftçiler, demiryolu işçileri, ambülans işletmeleri, vs. ardı ardına sokak gösterilerine çağrı yapmaya başladılar. Macron’un sergilediği çokbilmiş, küçümseyici ve teknokrat tavra karşı boşalan tepkinin akaryakıt vergisi artışının askıya alınmasıyla yatışması ihtimali az. Jüpitervari siyaset yapmakla övünen cumhuriyetçi kral halk tabakası nezdinde meşruiyetini yitirdi mi, eşitlikçi meydan okuma eğilimlerinin tarihsel olarak güçlü olduğu Fransa’da bunu telafi etmek artık pek mümkün olmaz. Macron’a karşı öfke cini artık şişeden çıktı ve bundan böyle giriştiği her yeni reforma bu heyulanın gölgesi vuracak demektir. Biraz fazla kendi dünyasına kapalı yaşayan Macron yönetiminin ilk başta tepkileri ciddiye almamasının bedeli, siyasal gündem denetimini kaybetmesi ve kralın çıplak olduğunun ortaya çıkması oldu.

Sarı Yelekliler hareketini, tam olarak hareket olarak bile tanımlamak şimdilik mümkün değil. Bir meydana kendini sabitlemeyen, Fransa’nın her yerinde küçük gruplarla ortaya çıkan ve “ben buradayım ve size bela okuyorum” diyen bir tepki boşalması bu. Taleplerinin iki, üç ekseni var elbette. Birincisi, vergi yükünün eşitsiz dağılımı. Buna, küçük taşra kentlerinde, kırsal bölgelerde kamu hizmetlerine ulaşım eşitsizliğine karşı oluşan tepki ilave oluyor. İktisadi, kültürel gelişmenin yeni nimetlerine ulaşamayan, hatta bunlardan gittikçe uzaklaşan bir orta-alt sınıfın endişelerinin öfkeye dönüşmesi söz konusu. İkinci eksen, tam olarak bu şekilde ifade edilmese de, radikal demokrasi talebi. Seçim sisteminin eksiksiz nispi temsile dönüşmesini, milletvekillerinin seçmenlerine hesap vermelerini, halk oylaması uygulamasının yaygınlaşmasını talep ediyorlar. Üçüncü eksen ise, bir tür haysiyet ayaklanması. Kibirli üst sınıfa, teknokrat kökenli yöneticilere, “ağzında gümüş kaşıkla doğmuşlar”a, küreselleşmenin hep kazananlarına karşı öfke patlaması bu. Aynı zamanda Macron’un şahsında özellikle yoğunlaşan bir küçük görülme, hor görülme, bir şey bilmez, asalak görülme tavrının yarattığı aşağılanma hissinin öfkesi çok belirgin. Göstericilerin ana sloganı olan “Macron istifa!”, aşırı sağdan aşırı sola kadar ortak bir tepkiyi dile getiriyor.

Spontane, örgütsüz, temsilcisi, sözcüsü olmayan, olmaya teşebbüs edenlerin de hemen alaşağı edildiği bir hareket Sarı Yelekliler. Siyasal parti, sendika, dernek yok arkalarında. Aynı zamanda tamamen yatay bir oluşum bu. Son derece heterojen ekonomik kesimleri, siyasal aidiyetleri, toplumsal konumları birleştiriyor. Macron’un iktidara gelirken siyasal parti sistemini darmadağın etmesinin, neoliberalizmin yıllardır sendikal örgütlülüğü dinamitlemesinin, örgütlü toplum yerine tek tek bireylerden oluşan bir piyasa toplumu idealinin hayata geçirilmesinin bedelini bugün Fransa’da iktidar, kendine öfke kusan bir spontane toplumsal hareketle diyaloğa girme imkânı bulamayarak ödüyor. Macron’un dikey yönetim anlayışının toplumsal gerçekle yüzleşmesi anı bu aynı zamanda.

Bu hareket nereye gider? Belki hükümetin attığı geri adım ve ilan etmeyi vaat ettiği önlemler şimdilik tepkiyi yatıştırır ama cinin şişeden çıktığı kesin. Sendikaların ve siyasal partilerin temkinli davranmaları, bu hareketin yarattığı siyasal-toplumsal enerjinin hangi alanda birikeceğini kestiremiyor olmalarından kaynaklanıyor. Başka ülkelerdeki benzer örnekler, bu toplumsal dinamiğin nerede kendine vücut bulacağına dair bir ön fikir veriyor. 2014’te Brezilya’da, Dünya Kupası öncesinde ortaya çıkan toplumsal tepki, iktidardaki Emekçiler Partisi’nin birkaç yıl içinde büyük destek kaybetmesi ve son başkanlık seçimlerinde aşırı sağcı Bolsonaro’nun seçilmesiyle sonuçlandı. İtalya’da 2009’da kurulan “ne sağcı ne solcu” Beş Yıldız Hareketi, son seçimlerden sonra aşırı sağcı Liga ile hükümet kurmayı kabul etti. Kuruluşunda yer alan çevreci, eşitlikçi, doğrudan demokrasi yanlısı ilkeler, 5 Yıldız Hareketi’nin yeni liderinin başbakan olduğu koalisyon hükümetinde yerini sağcı bir politikaya bırakmış durumda. Fransa’da da Sarı Yelekler hareketinin yarattığı dalga, gelecek seçimlerde ya aşırı sağ partilerin daha da güçlenmesine ya da sağ partilerle program olarak son tahlilde uyumlu bir yeni “ne sağ ne sol” hareketin doğmasına yol açabilir. Sol popülist kulvarda bu hareketi kendine tahvil etmeye çalışan Başkaldıran Fransa hareketinin bu dinamiği kendine tahvil etme ihtimali hiç yok değil ama oldukça zayıf.

Neoliberal küreselleşmenin yarattığı tahribatın sarsıntıları giderek artıyor. Bu aynı zamanda radikal bir iktisadi liberalizmle (piyasa toplumu hedefi) iyi yönetişim ilkelerine indirgenmiş bir siyasal liberalizmi birleştiren ideolojinin krizini ele veriyor. Küresel modernleşmenin elitleri ve kazananlarıyla küresel modernleşmenin kaybedenleri, dışta bırakılanları, seviye kaybedenleri arasındaki toplumsal yarığın iyice açıldığını gösteriyor. Unutmamak gerekir ki, bu yarığın kaybedenler, dışlananlar, kendinin hakir görüldüğüne inananlar tarafında olanlar sayısal olarak çok daha büyükler. Bu kesimin tepkilerinin daha iyi, daha arzulanır yeni bir toplum ütopyasına en azından şimdilik kanalize edilemiyor oluşu, “mutlu eski”yi yeniden tesis etmeyi vaat eden otoriter emellere meydanı boş bırakıyor.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Ahmet İnsel

‘Çocuklar da evlenebilir, LGBTİ’ler tedavi olmalı’ sözlerinin geçtiği müftülük konferansına suç duyurusu

Güzelbahçe Müftülüğü tarafından Mevlid-i Nebi Etkinlikleri Haftası’nda öğrencilere verilen “Peygamberimiz ve Gençlik” adlı konferansta tepki çeken ifadeler kullanıldı. Programa katılan Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü / Mantık Anabilim Dalı Başkanı İbrahim Emiroğlu, çocukların evlenebileceğini, kızların âdet görmesinin tedavi edilmesi gerektiğini, laikliğin de en büyük tehlike olduğunu savundu.


Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü / Mantık Anabilim Dalı Başkanı İbrahim Emiroğlu

Eğitim-Sen’den suç duyurusu

Eğitim-İş Sendikası, Güzelbahçe Müftülüğü tarafından Mevlid-i Nebi Etkinlikleri Haftası’nda öğrencilere verilen “Peygamberimiz ve Gençlik” adlı konferansın içeriği ile ilgili olarak İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’ne ve 9 Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’ne suç duyurusunda bulundu.

Sendika tarafından yapılan açıklamada, “22 Kasım 2018 tarihinde Güzelbahçe Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Peygamberimiz ve Gençlik” adlı konferansta İslam dini ile ilgisi olmayan, peygamberin ahlakı ile uyuşmayan, ortaçağ zihniyetini barındıran iddia ve söylemlerle ilgili olarak suç duyurusunda bulunduk. Dinle ilgisi olmayan ve gençlerimizi kindar yetiştirmeyi hedefleyen her türlü uygulamanın takipçisi olmaya devam edeceğiz” dendi.

İlçedeki ortaokullardan 7. ve 8. sınıflardan 30’ar, liselerden ise 40’ar öğrencinin, ikişer öğretmen eşliğinde katılımının istendiği belirtilen suç duyurusu dilekçesinde, konferansla ilgili şu bilgiler verildi: 

“Etkinlikte konuşmacı Prof. Dr. İbrahim Emiroğlu (DEU İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü / Mantık Anabilim Dalı Başkanı) tarafından yapılan anlatımlar, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Temel Hak ve Özgürlükler kapsamında oldukça sıkıntılı olup din, felsefe ve cinsiyet üzerinden büyük ayrımcılık ve nefret söylemleri içermektedir. Prof. Emiroğlu tarafından;

-‘Kızlar âdet olur, âdet olmak bir hastalıktır ve mutlaka tedavi olmaları gerekir. 15 yaşındaki kızlar evlenebilir. Kızlar tesettüre girsinler, edepli olsunlar’

-‘LGBTİ masum gibi gösteriliyor, tedavi olmaları lazım.’

-‘Laiklik en büyük tehlikedir’ gibi ifadeler kullanılmıştır. 

Çocuklarının bu etkinliğe zorla götürüldüğünü öğrenen velilere, şikâyet için gittikleri okul yöneticilerinden “Bizim ilgimiz yok, toplantıyı müftülük düzenledi” bilgisi verildiği öğrenildi. 

Etkinliği izleyen bir öğrencinin konferansta aldığı notlar da şöyle: 

“Kızını dövmeyen dizini döver. Devrimciler hayvani bir hırsla hareket ederler, sadece bir hevestir. Komünizm büyük bir tehlikedir. Gençlerin dinden uzaklaşmasının temel nedeni laikliktir.Ergenlik yaşı düştü. Aileler 14 yaşındaki kızlarına mini etek giydirip dışarı çıkmasına izin veriyor. Bu olaylar yaşanırken yanımızda din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenimiz ve müdür yardımcımız da vardı.”

(Cumhuriyet, Artı Gerçek)

İklim afetleri raporu: Son 20 yılda on binin üzerinde aşırı hava olayında 525 binden fazla kişi öldü

Polonya’da devam eden Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nde çarpıcı bir rapor yayımlandı. Germanwatch tarafından hazırlanan ve küresel iklim afetlerini inceleyen ve riskleri değerlendiren rapor, meteorolojik afetlerin 2017 yılında rekor ekonomik ve sosyal hasara neden olduğunu gözler önüne seriyor:  binlerce ölüm ve yaklaşık 375 milyar ABD Doları hasar. 

ABD’nin Kaliforniya eyaletinde çıkan yangınlar uzun süre kontrol altına alınamadı

Son 20 yılda ise, 11 bin 500 aşırı hava olayı trilyonlarca dolar hasara ve 525 binin üzerinde ölüme yol açtı. Toplam ekonomik hasar ise 3.47 trilyon ABD Doları. Bu afetlerden en çok hasar gören ilk on ülkenin tamamı az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerden oluşuyor. Ancak bu hasarlar sadece gelişmekte olan ülkeler ile sınırlı değil. Örneğin tropik kasırgalar geçtiğimiz yıl sadece ABD’de 173.8 milyar ABD Doları ekonomik hasar verdi.

Germanwatch’tan Küresel İklim Riski Endeksi başyazarı David Eckstein: “Yakın zamanda meydana gelen ve şimdiye kadar görülmemiş şiddetteki fırtınalar büyük yıkımlara sebep oluyor. 2017 yılında, tarihteki en ölümcül ve maliyetli kasırga olan Maria kasırgası Porto Riko ve Dominik Cumhuriyeti’ni vurdu. 2017’de meydana gelen hava olaylarından en çok etkilenen ülkeler sıralamasında Porto Riko en başta yer alırken, Dominik Cumhuriyet’i üçüncü sırada yer alıyor. Geçen yıl doğal afetlerden en çok etkilenen ülkelerin birçoğunda, olağandışı aşırı yağışların ardından şiddetli sel ve toprak kayması olayları meydana geldi. Bu durum 2017’de ikinci sırada yer alan Sri Lanka’da da meydana geldi. Olağanüstü şiddetli yağmurların ardından, 200 kişinin ölümüne yol açan ve yüz binlerce kişiyi evsiz bırakan şiddetli bir sel baskını meydana geldi. Bu afetlerden en fazla etkilenenler yoksul ülkeler. Ancak aşırı hava olayları aynı zamanda orta gelirli ülkelerin daha fazla kalkınmasını tehdit edebildiği gibi, yüksek gelirli ülkelere de külfet oluşturabiliyor,” dedi.

Türkiye

Rapor’a göre Türkiye’de ise 2017 yılında gözlemlenen meteorolojik afetler ise toplamda 1.9 milyar ABD Doları ekonomik hasara yol açtı.

Türkiye’de Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 598 iklim afeti gerçekleşmiş, 2017 yılı 1940’lardan beri en çok bu tür afetin görüldüğü üç yıldan biri olarak kayda geçmişti. (Diğer yıllar ise 2015 ve 2016).

Çalışma aynı zamanda Türkiye’de son 20 yılda iklim afetlerinin yıllık ortalama 462 milyon dolar ekonomik hasar verdiğini ifade ediyor.

Germanwatch tarafından hazırlanan küresel iklim afetleri raporunun 36 sayfalık İngilizce orjinaline bu bağlantı üzerinden erişim mümkün.

(Yeşil Gazete)

[Katowice’den Notlar-1] COP24 İklim Zirvesi’nin açılışında tarihin en büyük laf kalabalığı!

Yazarınız Katowice’ye giden trenden bildiriyor ve kaçırdığı ama video yayınını yakaladığı 2018 İklim Değişikliği Taraflar Konferansı açılış töreninde neler konuşulduğunu aktararak COP24 izlenimlerini yazmaya başlıyor… 

***

Polonya’nın Katowice kentinde önceki gün başlayan Birleşmiş Milletler’in 24. İklim Değişikliği Taraflar Konferansı’nın resmi açılışı dün yapıldı. Açılışta Polonya ve 29 ülkenin hükümet temsilcilerinin yanı sıra Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ve ünlü doğa ve bilim belgeselcisi Sir David Attenborough dahil çok sayıda önemli isim konuştu. Medyaya yansıyan ana vurgu iklim değişikliğine karşı bir şeyler yapabilecek son kuşağın biz olduğumuzdu. (Obama’nın 2014’teki meşhur twiti anonimleşmiş demek ki.)

Konferansın açılış gününün sürpriz ismi ise İsveçli iklim aktivisti 15 yaşındaki Greta Thunberg‘di. Ağustos ayından bu yana İsveç’te iklim değişikliğine karşı eyleme geçmeyen hükümetleri protesto etmek için okul grevi yapan Greta’nın ilham verici konuşmasını haberimizde aktarmıştık.

Öte yandan resmi açılış konuşmalarının her zamankinden büyük bir laf kalabalığı olduğunu söylemek abartı olmayabilir. Tabii açılışlarda iklim değişikliğinin ne kadar büyük bir tehdit olduğunu söyleyen yetkili isimlerin arka odalarda anlaşmaları nasıl sulandırdığını hepimiz biliyoruz.

Greta Thunberg, 
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile birlikte

Önce açılışta yapılan konuşmalara bir bakalım. Ama bakarken her satırda konferansın Avrupa’nın kömür bağımlısı Polonya’da ve Polonya’nın kömür bölgesi Silzeya’nın “kara incisi” Katowice’de yapıldığını da hatırlayalım. (Zaten istemesek de hatırlatıyorlar.)

“Temiz kömürün” (!) mucizeleri!


Polonya Devlet Başkanı Andrzej Duda

Açılış konuşmasını yapan Polonya Devlet Başkanı Andrzej Duda, COP 24’ün yeni bir tarihi an olduğunu söyledikten sonra Polonya’nın sera gazı emisyonlarını 1988’e göre (neden 1988?) yüzde 30 azalttığını söyleyip (bunun nedeninin komünist rejimden kalan eski fabrikaların kapanması olduğunu, yani iklim değişikliğine karşı mücadele etmekle ilgisi olmadığını ise söylemeyip) bu “başarılarını” “temiz kömür teknolojileri” kullanamalarına bağladı. Bingo!


Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres

İkinci sözü alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres ise konuşmasında şu noktaları vurguladı: “Bilim iklim değişikliğiyle mücadele için giderek daha kararlı olmamız gerektiğini ortaya koyuyor, ama yeterince hızlı değiliz. Oysa Paris Anlaşması bu dönüşümün çerçevesini sağlıyor. ‘Küresel iklim kaosunu’ durdurmak için kolektif sorumluluk almamız gerek. Bunun için de politik irade ve uzak görüşlü liderlik gerekiyor.” Oldukça çarpıcı ve her COP’ta BM genel sekreterlerinin konuşmalarınıın sertlik dozu artıyor (Guterres kaos dedi!), tıpkı küresel sera gazı emisyonları her sene artmaya devam ettiği gibi.

Polonya Çevre Bakanı Henryk Kowalczyk ise Katowice Konferansı’nda Paris Anlaşması’nın hayat bulacağını zarif bir şekilde belirtti. (Ancak, COP başkanı bu yıl alışılageldiği gibi ev sahibi ülkenin Çevre Bakanı değil, bu kez Enerji Bakanı COP Başkanı oldu. Neden acaba?)

Dünya Bankası’nda 250 milyar dolar!


Dünya Bankası’nın CEO’su Kristalina Georgieva

Dünya Bankası’nın CEO’su Kristalina Georgieva da açılışta konuşan önemli isimlerden bir diğeriydi. Obama’nın sözünü (“Biz iklim değişikliğinden etkilenen ilk, durdurmak için bir şey yapabilecek son kuşağız”) tekrarlayarak manşetleri süsleyen Georgieva, bankanın iklim eylemi için 50 milyarı uyum için olmak üzere 200 milyar dolar ayırmaya niyetlendiklerini müjdeledi. (Bana parayı vereni söyle, sana nereye gideceğini söyleyeyim!) Bu arada Dünya Bankası bundan böyle tüm yatırımlar için gölge karbon fiyatı uygulayacakmış. (Tabii, yeter ki gerçek karbon fiyatı olmasın.)


Polonya’nın Enerji Bakanı Michal Kurtyka

COP 24 Başkanı, Polonya’nın Enerji Bakanı Michal Kurtyka ise konferansın yapıldığı bölgenin ve özellikle Katowice’nin derin bir dönüşümden geçtiğini söyledi. Ancak vurgusu bu dönüşümün “adil” olması üzerineydi. Yani bölge halkı bu dönüşümden zarar görmemeliydi. Gerçekten de öyle. Ama bunu söylerken Polonya’nın en radikal iklim hedefinin 2030’da enerjisinin kömürden elde edilen kısmını yüzde 60’a “düşürmek” (şu an yaklaşık yüzde 80) olduğunu söyledi mi? Söylemedi.

Kurtyka, konuşmasında ayrıca ormanların karbonu tutmasından (Avrupa’nın son kalan doğal ormanları olan Bialowieza Ormanlarını kesmeye devam ettiklerini söyledi mi? Onu da söylemedi) ve tabii elektrikli arabalardan da söz etmeyi unutmadı. Ama her seferinde Polonyalı kömür işçilerine vurgu yapmayı da ihmal etmeyerek. (Bu oylar nereden geliyor sanıyorsunuz?)

Adil dönüşüm mü, yavaş dönüşüm mü?

Polonya’nın bu yılki stratejisinin adil dönüşüm vurgusu olduğu söylenebilir. Aşırı sağcı bir iktidar sayılabilecek Polonya hükümeti, sol bir söylemi iklim eylemsizliğinin üzerini örtmek için başarılı bir şekilde kullanmaya başladı yani. (Yükselen Avrupa aşırı sağı en sonunda iklim politikalarına da hâkim oluyor denebilir mi acaba?)

Açılışta Polonya Devlet Başkanı Duda’nın ilan ettiği “Dayanışma ve Adil Dönüşüm İçin Silezya Deklerasyonu” Silezya gibi kömür bölgelerinde yaşayan halkı mağdur etmeden ve yeni istihdam imkanları sağlayarak kömürden yenilenebilir enerjiye geçişin önemine vurgu yapıyor. Ancak bu adil dönüşüm vurgusu bir yandan da giderek hızlanması gereken iklim eylemini yavaşlatmayı ve Paris Anlaşması’ndaki taahhütlerin güçlendirilmesini engellemek anlamına gelebilir mi? Bunları önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Uygarlığımız yok olabilir, ama bunda telaş edecek bir şey yok!


Sir David Attenborough

Açılışın en medyatik ismi ise BBC’nin kıdemli belgesel sunucusu 92 yaşındaki Sir David Attenborough idi. Birleşmiş Milletler’in yeni numarası olan “halkı çözümün parçası yapma” fikrini sunan Sir Attenborough’un “zaman hızla tükeniyor, eğer hemen harekete geçmezsek uygarlığımız yok olabilir” vurgusu bütün gazetelerin manşetlerine geçecek kadar çarpıcıydı.

Ancak uygarlığın yok olması ve bunun için kalan süre (örneğin IPCC’nin son raporuna göre 1,5 dereceye belki de 12 sene kalmış olması) ile salondaki yüz ifadeleri ve ses tonlarındaki sakinlik (ya da örneğin insanların bu sözleri dinlerken cep telefonlarından whatsapp mesajlarına bakması) arasındaki çelişki bu sözlerden daha çarpıcı bulunabilir. Her yeni belgeselinde “doğanın mucizelerini” hâlâ huşu içinde anlatarak bir anlamda ekolojik yıkımın çarpıcılığını maskelemeye devam eden Sir Attenborough’un da kendi söylediklerine gerçekten inanıp inanmadığı da ayrı bir soru işareti tabii.

BM’nin halkı çözümün parçası yapmaya yönelik yeni girişimi ise ayrı bir rezalet. Bu amaçla Facebook’taki sayfasında bir uygulama başlatan Biirleşmiş Milletler halkı duş süresini 5 dakikayla sınırlandırmaya, geri dönüşüm yapmaya ve ampullerini değiştirmeye çağırıyor. Biz bu önlemleri almaya ikna olursak “uygarlığımızı” kurtaracaklarını düşünmek için oldukça saf olmaları gerekir elbette, ama ne Guterres ne de Sir Attenborough saf.

Küçük ülkelerin devlet başkanları geçidi

Açılışa 29 ülkenin devlet veya hükümet başkanları katılmıştı. Bunların arasında Makedonya, Nauru, Botswana, İsviçre, Letonya, Bulgaristan, Lüksemburg, Slovenya ve Finlandiya sayılabilir. Bu ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplamını hesaplayarak Katowice Konferansı’na dünya liderlerinin verdiği önemi belirleyebilirsiniz.

IPCC raporu ve iklim felaketleri başrolde

Beklendiği gibi bu sene bütün konuşmalarda IPCC’nin geçen ay yayınlanan 1,5 derece özel raporu ve başta Kaliforniya’daki orman yangınları olmak üzere sayısı ve şiddeti giderek artan iklim felaketleri vurgulanıyor. Emisyonlar böyle devam ederse 1,5 dereceye 12 ile 34 yıl arasında değişen bir süre kaldığını vurgulayan IPCC raporunun Katowice öncesine yetiştirilmesi bunun için önemliydi. Gerçekten de hem bu rapor hem de iklim felaketlerinin de haber olmaya devam etmesi sayesinde 2 derece oyalamasından kurtulmaya başlayabilirmişiz gibi görünüyor. (1,5 derecenin G20 zirvesinde bile anılması önemliydi örneğin.)

Ancak küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında durdurmak için mevcut küresel emisyonların 2030’a kadar yarıya düşürülmesi gerektiği pek de söylenmiyor, çünkü bunu söylerseniz ülkelerin Paris Anlaşması’na verdiği taahhütlerin ne büyük yalan olduğu ortaya çıkacak. Bildiğiniz gibi Paris öncesi sunulan niyet beyanlarının toplamı dünyayı temiz bir 3-3,5 derece ısıtacak. Yanlış anlaşılmasın, sözlerin tutulmaması değil, harfiyen uygulanması bu düzeyde bir ısınmayı garanti ediyor. Paris sözleri de tutulmazsa zaten sonumuz Venüs!

Katowice’de müzakereler ise kaldığı yerden başladı. Nerede kalmıştı, nereye doğru gidiyor, bu da bir sonraki yazının konusu olsun.

Ümit ŞahinYeşil Gazete

Türkiye’nin erkek egemen iklim müzakereleri

Yeşil Gazete ve İklim Haber’den takip edebileceğiniz İklim Değişikliği Taraflar Konferansı COP24 öncesinde iklim eylemcileri, sivil toplum kuruluşları çalışanları ve akademisyenler TEMA Vakfı‘nda bir araya gelerek Türkiye’nin iklim değişikliği politika yapım süreçlerinde kadınların katılımını konuştu.

Böylece kadınlar TEMA Vakfı’nın “İklim için Kadın Liderler” projesi kapsamında iklim değişikliğine karşı örgütlenme deneyimlerini paylaştı.

Yeditepe Üniversitesi’nden Barış Gencer Baykan’ın 2000 yılından itibaren paylaştığı verilere göre, Türkiye’nin iklim politikası kısaca erkek egemen.

Barış Gençer Baykan

Bugüne kadar görevlendirilen müzakere heyetlerindeki kadınların oranı yüzde 35

2000’den 2017 yılına kadar BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansları’ndaki müzakere heyetlerinde toplam 905 kişinin görevlendirildiğini aktaran Baykan, 315 kadın görevlinin Türkiye adına iklim değişikliği ile mücadele için gerçekleştirilen görüşmelere katıldığını belirtti.

Katılımcı listeleri, Kaynak: UNFCCC

“Türkiye’nin üç büyük ilinin iklim değişikliği eylem planları henüz yok”

Türkiye’nin iklim politikalarının, stratejilerinin, ulusal ve yerel eylem planlarının cinsiyete duyarlı olmadığını; iklim değişikliğinden kadın ve gençlerin nasıl etkilendiği konusunda bir çalışma ve verinin bulunmadığını söyleyen Barış Gençer Baykan, “Türkiye’nin üç büyük ilinin iklim değişikliği eylem planları henüz yok. İstanbul Büyükşehir Belediyesi paydaşlarla birlikte bir eylem planı geliştiriyor. Ankara ve İzmir’in iklim eylem planları yok. Halihazırda iklim eylem planı olan illerden Bursa iklim değişikliği eylem planında kadın sadece Bursa nüfus verisinde, Gaziantep iklim değişikliği eylem planında ise enerji verimliği konusunda “ evlerde, ev yatırımları ile ilgili kararları alan kadınlar” söz konusu olduğunda geçiyor” dedi.

Eşitlik olmadan iklim değişikliği sorunu çözülür mü?

Çalıştayda konuşulan bir diğer konu da Paris İklim Anlaşması,  
imzacı ülkelerin iklim değişikliğini 1,5 derecede tutma taahhüdü ve iklim değişikliğinin toplumsal cinsiyet bağlantısıydı. Kadınların yer almadığı bir iklim değişikliği mücadelesinin düşünülemez olduğunu söyleyen Menekşe Kızıldere, iklim değişikliğinin yarattığı sosyal adaletsizlikte en çok etkilenenlerin kadın olduğuna Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) verileriyle işaret etti:

“Gelişmekte olan ve yoksul ülkelerde iklim krizi bağlantılı kuraklık, susuzluk gibi faktörler sebebi ile çiftçileri de kapsayan bir işsizlik krizi de baş göstermektedir. İşsizlik sebebi ile haneyi başka iş olanakları için terk eden erkeğin yokluğu, kadını yoksulluk ile tek başına mücadele etmek durumunda bırakmaktadır. IPCC Beşinci Sentez Raporu‘na göre iklim krizine bağlı göç söz konusu olduğunda cinsiyet eşitsizliği sebebi ile kadınlar ve kız çocukları yetişkin erkeler ve erkek çocuklarına göre daha olumsuz etkilenmektedir.

Menekşe Kızıldere

“Çevre sorunları kadınları doğrudan etkiliyor”

Kuraklık, ormansızlaşma ya da aşırı hava olayları gibi iklim değişikliğinin farklı sonuçlarından kadınların doğrudan etkilendiğini; ancak bunun yeterince ifade edilmediğini söyleyen Altınbaş Üniversitesi’nden Tuba Demirci Yılmaz, yaptığı sunumda kuramsal olarak ekofeminizme değindi.

Örgüt ve kurumların iklim değişikliği ve ekolojik krizlerdeki çözümlerin toplumsal cinsiyete olan etkisiyle beraber gündeme getirmeleri gerektiğini belirterek, yine toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme yapılması önerisinde bulundu.

Tuba Demirci Yılmaz

TEMA Vakfı’nda ilk kez düzenlenen çalıştayda Altınbaş Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Tuba Demirci Yılmaz “Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları”, Yeditepe Üniversitesi’nden Yard. Doç. Dr. Barış Gençer Baykan “Türkiye’nin İklim Politikası Cinsiyete Duyarlı mı?”, Heinrich Boell Stiftung Türkiye Temsilciliği Çevre Politikaları Proje Koordinatörü Menekşe Kızıldere “Paris Anlaşması ve 1,5 Derece Hedefi, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve İklim Değişikliği”, TEMA Vakfı Çevre Politikalar Bölüm Başkan Yardımcısı Özlem Katısöz “Kömür Üzer”, CAN Europe (Avrupa İklim Ağı) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Gündüzyeli “İklim Eylemi ve Fosil Yakıt Karşıtı Mücadele” ve TEMA Vakfı Proje Koordinatörü Dr. Tuğba Ağaçayak “Sera Gazı Azaltımı İklim Değişikliğine Uyum” başlıklı sunumlar gerçekleştirdiler.

Proje, Türkiye’de iklim değişikliği konusunda kapasitenin artırılmasını, kadın gönüllülerin yerelde iklim savunuculuğu yapmasının desteklenmesini, düşük karbonlu ve iklim değişikliğine dayanıklı bir toplum için bilinçlendirme çalışmalarının gerçekleştirilmesini amaçlıyor.

Gezegeni kurtarma görevi de mi kadınlara verildi? 

Bonn’da iklim değişikliği ve kadın oturumu: Bu iklimi biz bozmadık, düzeltecek olan biziz!
Yerel kadın direnişleri küresel iklim değişikliğini durdurur mu? 

Haber: Merve Damcı

(Yeşil Gazete)

Belçika tarihinde bir ilk: Brüksel’de 65 bin kişi küresel iklim değişikliği için yürüdü

2 Aralık’ta Polonya’nın Katoviçe şehrinde başlayan 24. Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP24) sürerken, dünyanın dört bir yanında iklim değişikliğine dikkati çekmek ve karar alıcılara seslenmek üzere eylemler düzenleniyor.

Bunlardan biri de Avrupa Birliği ve NATO gibi kurumlara ev sahipliği yapan Bekçika’nın başkenti Brüksel’deydi.

Sivil toplum kuruluşları ve çevre derneklerinin organize ettiği “Çevreye Sahip Çık” temalı eylemler kapsamında onbinlerce kişi Brüksel’in Kuzey Tren İstasyonu önünde toplandı.

Yaklaşık 65 bin çevre savunucusunun hükümetin iklim politikasını protesto etmek için katıldığı yürüyüş şimdiye kadar Belçika’da yapılan en büyük iklim eylemi olarak kayıtlara geçti.

Oxfam Action’dan aktivisti Evert Nicolai liderlere iklim değişikliği ile mücadelede yapılması gerekenleri gerçekleştirmeleri konusunda “Politikacılar neredesiniz, burada bizimle birlikte olmak zorundasınız, ikinci bir gezegen yok” sözleriyle uyarıda bulundu.

Ana yolları kullanarak şehrin merkezine doğru ilerleyen yurttaşlar, yürüyüşlerine 50. Yıl Parkı’nda son verdi.

Yurttaşlar Belçika’nın 2030 yılına kadar sera gazı salımlarını yüzde 55 düşürmesi çağrısında bulundu.

Aileleriyle beraber yürüyüşe katılan çocuklar da politikacılardan daha yeşil bir gelecek için daha fazla mücadele etmelerini istedi.

Barışçıl bir ortamda gerçekleşen iklim yürüyüşünde eylemciler, “Başka dünya yok”, “Adil iklim politikaları istiyoruz”, “Dünyayı kurtarın” yazılı pankart ve dövizler taşıdı.

“İklim Yürüyüşü” eylemi vesilesiyle, ülkenin ulaşım firması STIB’e ait bütün araçlar bedava hizmet verdi.

COP 24 İklim Konferansı başladı: Yeşil Gazete Katowice’de

[Katowice’den Notlar-1] COP24 İklim Zirvesi’nin açılışında tarihin en büyük laf kalabalığı! – Ümit Şahin

BM İklim Zirvesi 200’e yakın ülkenin katılımı ile Polonya’da başladı

COP24’te Türkiye’nin ısrarı resmi gündemin dışında kaldı: Ek-1’den çıkma talebi istişare edilecek

Köln ve Berlin’de 40 bin iklim aktivisti Federal Hükümet’i protesto etti

Türkiye’nin kömür hesabı Paris’e uyacak mı?

COP 24 için sivil toplum tek ses: Türkiye Paris Anlaşması’nı onaylasın!

11 yaşındaki iklim aktivistleri Deniz ve Dilan Avustralya’dan bildiriyor!

Doç. Dr. Semra Cerit Mazlum: Türkiye Kurallar kitabı tamamlanıncaya kadar Paris Anlaşması’na taraf olmazsa uyum sağlaması güç olacak

(AFP, The Bulletin, Yeşil Gazete)