Yerel kadın direnişleri küresel iklim değişikliğini durdurur mu? – Elif Cansu İlhan

Yırca’nın direnişini artık hepimiz biliyoruz. Zeytin ağaçlarını, santrali, sevgisiz Kolin’i, gece yarısı gelen kepçeleri, işe alındım sanıp köylüleri darp eden güvenlikleri… En çok da Yırcalı Kadınları, onlar sayesinde zaten bunun adı Yırca hikayesi veya dramı değil de Yırca “direnişi”.

Topraklarını korumak için mücadele eden kadınlar bir tek Yırca’da değil tabi, Amerika Birleşik Devletleri’nde Standing Rock’tan Artvin’e, Ovacık’tan Endonezya’ya; yaşam alanları için direnişlerin ön saflarında hep kadınlar var.
Bağ kurduklarının, yaşam alanlarının ve yaşamlarının tehdit edilmesi ile başlayan mecburi bir direniş hali -“ve bir kerre vakterişip: Gayrık yeter! demesinler”-[1], başka değişimlere de yol açıyor.

Çoğu yerel direnişi sayesinde takip ettiğimiz, Gazeteci Özer Akdemir’in, Çepeçevre Yaşam Programı’ndan, “Çevre Direnişinde Kadınlar” bölümü fragmanı :

Bianet haberinde Elif İnce’nin, Üstin Bilgen Reinart’ın kitabından alıntıladığı gibi, direniş kadınları açıyor: “Bu maden bizi açtı. Şimdi İstanbul, Ankara bilmem nere… Ne kıvrak lazım bana, ne manto lazım. Şalvarla gittim anam, şalvarla. Bu dışımın değişikliği. Ya içim? İçim de değişti. Sesimi çıkarmayı öğrendim, korkmamayı…’’ (Ovacık Köyü’nden Ayşe Girgin)”[5].

Yırca direnişinin başlarında kahveye girmeyen kadınların bir süre sonra “Çay ver bakem Cengiz.” demeleri, ve hatta biricik avukatları Deniz Bayram’a çıkış yapan kaymakamı, “Avukatımıza laf söyletmeyiz!” diyerek sindirmeleri, santralin onları “açmasıyla” başlıyor.

Ve tabi Samistal yaylasında “Devlet bizim sayemizde devlettir.” diyen Havva Bekar[6].

Kadınlar, kömür küllerinden de, siyanür havuzlarından da yaşadıkları sürece yeniden doğabiliyor. Ama kömür öldürüyor.

Kara Rapor’a göre, kömürlü termik santraller nedeniyle, Türkiye’de her yıl en az 2.876 erken ölüm, 4.311 hastaneye yatış yaşanmaktaymış[2].

Greenpeace’in “Sessiz Katil” raporunda ise, Türkiye’de sadece 2010 yılında, kömürlü termik santrallerden kaynaklanan kirliliğe maruz kalanların ömrünün yaklaşık 79 bin saat kısaldığı (yaklaşık 10 yıl) belirtiliyor. Bu sonuçlar, 2010 yılında Türkiye’de kömürden kaynaklanan ölümlerin, trafik kazalarında yaşanan can kayıplarının neredeyse 2 katı olduğunu göstermekte[3].

Stuttgart Üniversitesinin raporu sonuçları daha da çarpıcı, parçacık kirliliğinden kaynaklanan can kaybı durumlarında, bireyin ömrü yaklaşık 11 sene kısalırken[3], ve 2012 yılında yayınlanan Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre, dış ortam hava kirliliği her yıl 3,7 milyon insanın ölümüne sebep olmakta[2].

Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), hava kirliliğinin, başta akciğer ve mesane kanseri olmak üzere birinci grup kanser risk etkeni (yani kesinlikle kanser nedeni) olduğunu açıklamış[2].

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) ölçüm verilerine sahip olduğu Türkiye’nin 12 şehrindeki (İstanbul ve İzmir dahil) zehirli parçacıklı madde (PM 2.5) seviyesi, WHO’nun ‘kabul edilebilir’ olarak önerdiği rakamın en az üç katı. Bu şehirlerdeki kirlilik seviyeleri, Avrupa ve ABD’nin büyük şehirlerindeki genel değerlerden en az iki kat daha fazla[3].

Santrallerin olduğu illerde ise durum genele göre çok daha vahim, Sessiz Katil Raporu:

“Çatalağzı Termik Santrali’nin insan ve çevre sağlığı üzerinde büyük etkisi olduğu tespit edildi. Bölgedeki doğumların %20’sinde gelişmemiş akciğer, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı görülüyor. Bölgede kanser oranıysa gün geçtikçe artıyor.”[3]

“300 bine yakın nüfusuyla Afşin Elbistan bölgesine 23 yıl önce kurulan Afşin Termik Santrali A Ünitesi o günden beri filtresiz çalışıyor. Bölgede şu ana kadar onlarca kişi akciğer kanserinden öldü. Hava kirliliği o kadar yoğun ki, evlerin balkonları, arabalar ve tüm bölge adeta bir kar tabakası gibi kül ile kaplanıyor.”[3]

“Kömüre giden” Yırcalılar, Santralin yakamadığı kömürleri, atık alanından toplayıp satıyorlardı..

Kara Atlas’ın verilerine göre, Türkiye’de şu anda, sadece kömüre karşı kurulmuş 15 ayrı çevre platformu var[4]. Örneğin Yırca bir platforma dönüşmediği için bu rakama dahil değil. Bu platformlara, altın madenlerine, taş ocaklarına, HES’lere karşı oluşan direnişler eklendiğinde ortaya ciddi bir kitle çıkacaktır.

Türkiye, planlanan 80’in üzerinde yeni kömür yakıtlı enerji santralini teşvik ederek ve bunlara izin vererek, Avrupa çapında en fazla yeni santral planına sahip ülke konumuna geldi. Planlanan Santraller Kara Atlas’ın haritasında görülebilir[4].

Bu planlar, Türkiye’yi kirli enerji konusunda dünya ölçeğinde üst sıralara yükseltiyor. Türkiye, bugün dünyanın en ciddi kömür tehditlerinden biri. Paris anlaşmasının mecliste onaylanmaması ve karbon emisyonu arttırmayı hedefleyen ulusal katkı niyet beyanı ile gelecek için de umut vaat etmiyor.

Yaşam alanlarına tehdit oluşturabilecek her türlü uygulamaya karşı yerel inisiyatifler direniyor, bazen ekolojik yıkımla beraber geçim kaynakları ellerinden gittiği için direniyorlar, bazen sadece doğanın sermaye için bir varlık değil kendi içinde bir değer olduğunu düşündükleri için direniyorlar, bazen de daha duygusal nedenlerle direnişe katılanlar oluyor; “Çocukluğumun geçtiği bu dere kurumasın” diyorlar.

Bu tahribata karşı, geçim kaynağı olanlar, daha önce sonuçları yaşamış olanlar direniyor. Olmayanlar? Bir kaç kişi de olsa işe alınırsa?

“Eskiden muhtarın evin önünden su akarmış” dediğinde Kenan çok şaşırmıştım. “Bir domatesler olurdu burada, siz görmemişsinizdir öyle domates. Şimdi evin önüne eksem üstü kapkara bir parmak toz.” demişti Yırcalı bir teyze.

Madenler, santraller yüzünden evlerin önünden su akmıyor, akmayan su köylünün kendine yetebilmesini, geçinmesini engelliyor. Yine Özer Akdemir’in dediği gibi: “Köylüyü, yoksullaştırıp maden ocaklarına mahkum ediyorlar.”

Gerze’deki kadınlarla Yırca’daki kadınlar birbirlerinin mücadelelerini destekleseler de ortak bir siyasi talep bir türlü oluşturulmadı. Kimse de seçim vaatlerinde iklim değişikliği ile mücadeleyi ön sıraya koymadı. Seksen kömürlü termik santralin toplu açılışı, hepimizin canını yakmadı.

Yırca’da başka bir şey oldu ama, bu “açılmanın” açısı büyüdü. Yırcalı Kenan ve Yırca’nın Kadınları bir sabun evi kurdular. Şimdi hep birlikte, sabun üretiyorlar, derneğin bürokratik işlerini yapıyorlar, 8 Mart’ta pikniğine gitmişler, bu hafta da yoga yapacaklarmış.

Yırca’nın “pek kadın” sabun evi, Yırca’da güzel şeylerin sıfatı pek kadın, kötülerin ise “sevgisiz”.

Yırcalı Kadınların seçenekleri artık erkeklerin santral ya da madenden maaş almasını beklemenin ve “kömüre gitmenin” ötesinde. Artık başka yerel direnişlere de desteğe gideceklermiş. Bu açılma nereye kadar gider, refleks olarak gelişen mücadele süreklilik kazanır mı bilmiyorum, ama önce buradan geçmemiz gerektiği kesin.

Kömürle mücadelenin başarılı olması için bir miktar daha Kenan’a, Gerze’deki santralin Yırca’daki domatesi kuruttuğunu bilmeye ve açıldıkça açılıp iklim için mücadele eden kadınlara ihtiyacımız var.
Kaynaklar:

[i1] Türk Köylüsü Şiiri, Nazım Hikmet

[i2] Türkiye’de Hava Kirliliği: Kara Rapor

[i3] Sessiz Katil

[i4] Kara Atlas

[i5] https://bianet.org/bianet/ siyaset/160766-bergama-altin- madeni-direnisi-topragin- bekcileri#_ftn1

[i6] http://www.birgun.net/ haber-detay/havva-ananin- isyani-kimdir-devlet-devlet- bizim-sayemizde-devlettir- 84583.html

 

Elif Cansu İlhan